{"url": "https://manyetikbant.me/10-konserde-2016/", "text": "Bir yılın özeti pek çok şekilde çıkarılabilir. 2016'da sabah uyanıp bugün kesinlikle mutfağa girip kendime düzgün bir yemek yapacağım dedikten altı saat sonra koltukta boşluğa bakarken açlığa daha fazla dayanamayıp internetten sipariş verdiğim 10 fast food ürünü mesela. Altı ay içinde iki defa taşındıktan sonra bir şekilde, bir yerde kaybolmuş olduğunu fark ettiğim 5 eşya. İki arada bir derede mail kontrolü yaparken buna sakin bir zamanda uzunca cevap yazarım diye işaretleyip unuttuğum, yeniden hatırladığımda üzerinden çok vakit geçtiği için yazmaya çekinip mahcup olduğum 20 kişi. Yakınımda duran birinden tedirgin olup başka vagona geçtiğim 28 metro yolculuğu. En gerçekçi 3 kabus. En etkili 7 mide krampı. Böyle uzar gider. İçlerinden hangisine odaklanırsam o olur yılın özeti. Bilge Friedlaender kendisiyle söyleşirken diyor ki, Şimdi bedenimde hissederek diyebilirim ki, gerçeklik bir haletiruhiyedir ve herhangi bir kişinin haletiruhiyesi bir diğerininki kadar gerçektir. Benim gerçekliğim müzik. En zor zamanlarda, ruhumun ve kalbimin kıyma makinelerinden geçirilip kanlı, biçimsiz bir püreye dönüştüğünü ve tanımadığım ağızlarda çiğnenip geri tükürüldüğünü hissettiğim anlarda bile nefes aldığımı, yaşadığımı, var olduğumu, bir sonraki günü karşılayabileceğimi hissettiren müzik. Tabii ki yılı bende iz bırakan konserlerle özetleyeceğim. 10 konserde 2016 benim için böyle aktı. Konser izlemek, şarkıları kaç bin kişiyle söylüyor olursanız olun, özünde çok kişisel bir deneyim. Radiohead'in bu yıl çıkan albümü A Moon Shaped Pool benim için çok sevdiğim bir albümden öte, ihtiyaç duyduğum şeyleri söyleyen bir dış ses oldu. Haliyle Primavera'daki performansları da duygularımı ayağa kaldırdı, kalbime pansuman yaptı. Bazı grupları izlemek, insanın içinde bir şeyleri dönüştürüyor. Radiohead de onlardan biri. 15 yaşımda onlarla ilk karşılaşmamdan 16 yıl sonra yeniden buluşmak, This is a low flying panic attack cümlesinin giderek yaşamımızın tanımına dönüştüğü 2016'ya düştüğüm en güzel notlardan biriydi. Sahneye şimdi sizin hayatınızı kaydıracağız kararlılığıyla yürüyen gruplar var. Örneğin Swans. Örneğin Nick Cave and The Bad Seeds. Örneğin Savages. Dört kadının beynime indirdiği elektrikli darbelerden çekinmiyorum. Ha terim dökülmüş ha kanım. Toplumca çok içinde olduğumuz özyıkım eğiliminden değil, Savages'ın hayatın türlü hamlesine karşı ayakta kalacağıma olan inancımı tazelemesinden, bana güç vermesinden. Onları toplamda üç defa izledim ama Primavera performansları benim için diğerlerinden bir stage dive önde. Ty Segall'ın sahnedeki enerjisini kelimelere dökmek güç. Kendisini müziğe o kadar veriyor ki, seyirci olarak aynısını yapmamak haksızlıkmış gibi geliyor. Primavera'da sabaha karşı izlediğim konser, festivalin vücudumda bıraktığı tüm ağrıları unutturup evrensel bir şeyin parçası olduğumu hissettirdi. Bedensel, siyasal, kültürel sınırların ötesinde, müziği büyünün ve iyileşmenin parçası olarak yaşayan insan topluluklarının paylaştığı ortak bilgelikten birkaç kıymık düştü sanki payıma. Damon Albarn'ın sesini İstanbul'da ikinci duyuşumuz, çok özel bir projeyle 23. İstanbul Caz Festivali'nin açılış konserinde oldu. Suriye'deki savaş yüzünden dağılmış bir orkestrayı Issam Rafea şefliğinde yeniden bir araya getiren Damon Albarn'ın konukları Julia Holter, Rachid Taha, Baaba Maal, Bassekou Kouyate, Bu Kolthoum, Eslam Jawaad, Malikah, Mounir Troudi, Noura Mint Seymali, TALA ve Ceza'ydı. Son yıllarda adı sadece savaş ve insanlık dramıyla yan yana gelen bir ülkenin, sesini bambaşka hikayelerle duyurmasıydı şahit olduğumuz. Üzerine eklenen The Beatles cover'ı Blackbird, Blur'ün Out of Time'ı ve Gorillaz'ın White Flag'i geceden yanımıza kalan mucizevi anlardı. Yazı için notlar alırken bu sene izlediğim konserleri, o günlerde ülkede olan bitenden bağımsız düşünemediğimi fark ettim. Roskilde Festival için Danimarka'ya uçtuğum gün, Atatürk Havalimanı'na saldırı düzenlendi. Nasıl unuturum ki? Dans etmenin, hayattan zevk almanın, gülmenin bile bir başkaldırıya dönüştüğüne tanık olduk. Dans ederek dünyayı değiştirmeye kalkışsak, liderimiz şüphesiz James Murphy olurdu. LCD Soundsystem'ı bir yılda iki defa yakalayabildiğim için şanslıyım. Kusursuz sahne performanslarıyla hayatımda izlediğim en etkileyici 5 grup arasındalar. Şortla gezen Danimarkalıların yanında temmuz ayında mont ve bereyle ayrıksı dursam da, New Order'ın yarattığı heyecan hepimizi nabız düzeyinde eşitliyor. Doğup büyümesine yetişemediğim her önemli grup gibi onları da arayı kapatma telaşıyla, gözlerimi kırpmaya korkarak izliyorum. Gördüklerimin zamanla silineceğini biliyorum ama ne kadarını kaydedebilirsem yanıma kar. Konser dev ekranlarda beliren Forever Joy Division cümlesinin önünde, Love Will Tear Us Apart'la biterken tüylerim değil omurgam, ruhum ürperiyor. Hayatım boyunca unutmayacağım bu anı yaşadığıma inanamıyorum. Geçirdiğimiz tarifi imkansız yazdan sonra müzik mekanlarının yeniden açılmasıyla hayata dört elle sarıldık. Temkinli ama çıtasını düşürmeyen programıyla Salon, sonbahara hayat öpücüğünü ilk verenlerden oldu. Sezon'u Battles'ın adrenalin yüklü deneysel rock'ıyla açarken herkesin dileği biraz huzurdu. Tıklım tıklım salonda müziğin birleştirici gücünü hissetmek, doğamız gereği hep umut edebilen canlılar olduğumuzu hatırlattı. Şair, oyuncu ve müzisyen Saul Williams'ın 26. Akbank Caz Festivali kapsamındaki konseri benim için sadece festivalin en iyisi değil, yılın en etkileyici performanslarındandı. Sahnenin müzisyenle seyirci arasına koyduğu sınırı yok eden Williams'ın gözlerimizin içine bakarak söyledikleri, boğazımızı sıkan her şeyi hack'lemeye bir çağrıydı. 2016'da tanımadığım birinin beni bir şeyleri değiştirebileceğime inandırması hissini bir defa yaşamışsam, Saul Williams sayesindedir. Moderat'ı birkaç defa festivallerde yakalasam da hep görmek istediğim başka isimlerle çakıştığı için tadını çıkaramamıştım. Bu yıl nihayet baştan sonra bir konserlerini izleme fırsatı bulduğumda, hayal kırıklığına uğramayacağımdan emindim. 2016'nın müzik dışında hiçbir şey düşünmemeyi başarabildiğim, bana bunun için gerekli zihinsel zemini sağlayan performanslarından biriydi Moderat'ın bir saati biraz aşan ama yoğunluğuyla çok daha uzunmuş gibi hissettiğim konseri. Bu sene Şu birkaç dakikayı muhtemelen 20 yıl sonra da hatırlayacağım diye düşündüren birden çok konser oldu. Richard Ashcroft'un Heritage Orchestra ile 20 bin kişilik O2 Arena'da verdiği konser, pek çok anıyla ruhuma işledi. Ergenliğimden 30'lu yaşlarıma kadar yanımda taşıdığım The Verve ve Ashcroft şarkılarını senfoni orkestrası eşliğinde duymak bir yana, kendisinin UNKLE ile iş birliğinin ürünü Lonely Soul'u canlı dinlemek çok gerçek dışı ve hüngür hüngür ağlatan bir deneyimdi."} {"url": "https://manyetikbant.me/1st-harvest-festival-2015/", "text": "Festivallerin uzun ömürlü olamadığı bir yerde yaşıyoruz. Sponsor sorunları, iflas eden organizasyon firmaları, 1-2 yıl düzenlenip sonra kaybolan festivaller, 10 yılı devirse de daha fazla devam edemeyenler... Türkiye bir festival mezarlığı. Müzikle konser/festival takip edecek kadar ilgilenen, bütçesinin önemli bölümünü buna ayırabilen insanlar düşündüğümüzden daha az. Festivallerin müzik odaklı olmaktan çıkıp yaratıcı atölyeler, oyunlar, bolca alışveriş standı içeren, tüm gün vakit geçirilebilen alanlara dönüşmesi bir zorunluluk. Geçtiğimiz pazar ilki düzenlenen 1st Harvest Festival da bunun bir örneği. Küçükçiftlik Park'ın 40. yılı vesilesiyle Alt-J ve Mew'lu kadrosunu yerli isimlerle destekleyen Harvest Festival'ın devamı umarım gelir. Alana girdiğimde Mew sahnedeydi. Danimarkalı grubu birkaç yıl önce Roskilde'de on binlerce kişiye çalarlarken izlemiştim. Burada da iyi bir kitle yakalamışlardı. Ahşap panellerle ayrılmış standlar, çimlere serpiştirilmiş saman balyaları alana çiftlik/tarla havası vermişti. Yeme-içme seçenekleri yeterliydi. İngiliz indie rock grubu Alt-J, 2012 de ilk albümü An Awesome Wave'le Mercury Ödülü'nün sahibi olmuştu. Geçen yıl çıkan This Is All Yours da 2014 ün en iyilerindendi. Onları çok geç olmadan İstanbul'da görebilmiş olmak mutluluk verici. Bir çığlık fırtınası içinde çıktılar sahneye. Bana hep sahne performansları albümlerini yakalayamaz gibi geliyordu, düşündüğüm olmadı. Sahnenin önünde yan yana dizilen grup üyeleri, arkayı ekrandaki görsellere ve ışığa bıraktı. Organik ve elektronik ses parçalarından müzik inşa edildi, içine vokal oyunları salındı. Hemen hemen tüm şarkılar bir ağızdan söylendi. Üçgensever indie camiasının her ferdi kendi frekansında titreşti konser boyunca. Hunger of the Pine, Fitzpleasure, Breezeblocks, Left Hand Free, Every Other Freckle, Tessellate, Matilda... her biri tezahüratla karşılandı. Alt-J, konseri yekpare bir deneyim olarak mı kurguladı yoksa başka bir nedenden mi bis olmadı bilmiyorum. Bence isabetli bir seçimdi. Dere yatağında yüz yıllarca üstünden akan sularla hatları yumuşaklaşmış bir taştım konser bitiminde. Tıngır mıngır yuvarlanarak, içimde güzel hislerle döndüm eve."} {"url": "https://manyetikbant.me/2013-album-listesi/", "text": "80'lerin sonu, 90'ların başında efektlere bulanmış gitarlar, hülyalı vokaller ve akışkan ses dalgalarıyla shoegaze'e can veren My Bloody Valentine, hala milyonlarca kişinin zihninde dönen 1991 tarihli albümleri Loveless'tan 22 yıl sonra yeni bir albüm yayınladı. Albümdeki şarkıların yarısı 90'larda kaydedilmişti. Böyle araya bir nesil girdikten sonra gelen albümler beni korkutuyor. m b v dinleyici için elbette tanıdık bir alan ama beni geçmişin konforlu ve ölü yastıklarına gömmedi. Grubun müziği hala nefes alıyor. Hatta bayağı sağlam ciğerleri. Hırıltı bile yok. Single'ları Inhaler ve My Number geçtiğimiz yıl yayınlandığı için 2013 listelerinde kolay gözden kaçabilecek bir albüm Foals'un üçüncü işi Holy Fire. Her zaman yazı çağrıştıran, parmak uçlarında dans ediyormuş gibi duyulan kendine özgü gitar sound'uyla Foals 2010'ların mühim isimlerinden. Holy Fire da baştan sona harika şarkılarla dolu. Her biri birer festival marşı. Yılın albümü deyince aklıma ilk gelen ve en uzun kalan, Push The Sky Away. Baştan sona, sondan başa, soldan sağa ezberlediğim, konserde binlerce insanla birlikte söylediğim şarkılar. Yaşadığımız yılda olması gerektiği gibi karanlık ve çıplaklıkla anlatılan ilişkiler, hiçbir yerde, hiç kimsede teselli bulamama hissi. Her duyguya sızan, her düşünceyi bulandıran şiddet. Neyse ki rock 'n' roll burada. Tutunulacak dal. Thom Yorke, Radiohead için bir prodüktörden öte olan Nigel Godrich, Flea, davulcu Joey Waronker ve perküsyoncu Mauro Refosco 2009'dan beri Atom For Peace. Bu yıl bir de albüm çıkardılar. Hadiseye dahil olan isimlerin uyandırdığı heyecanın hakkını veriyor AMOK. Dans da ettirir, rakı da içirtir, hayata dair kararlar da verdirir. Joker. Bir gitar, belirip kaybolan dümdüz davul, sakince derdini anlatan Katie Crutchfield. Hayat dediğimiz şeyi oluşturan basit parçalar ve anlardan bahseden Waxahatchee şarkıları bu yıl vapurda, otobüste, sokakta yürürken, güneşte ve yağmurda kulağımdaydı. Tertemiz koylarda, metrelerce derinlikteki taşlar sayılır ya, öyle bir müzik. Nefes gibi zorlamadan akıyor. Kusursuz ses John Grant'in ikinci solo albümü, İzlanda'da kaydedilen Pale Green Ghosts'un içinde her şey var. Çekici sinizm, can yakıcı dürüstlük, moral verici hikayeler, kişisel deneyimden damıtılan bilgelik. Dinledikten sonra müzisyeni yıllardır tanıyormuş gibi hissettiren albümlerden Pale Green Ghosts. İçindeki harika şarkıları bir de konserde dinleme şansı bulduk bu yıl. Ne güzel. Yıl içinde bir dergide Daughter için Silahsız ve tehlikeli demiştim. Gerçek kimliğini ortaya koymaktan korkmayan kadınların böyle bir özelliği var. Daughter'ın özü Elena Tonra, iddiasız tavrı ve açık şarkı sözleriyle canımı o kadar güzel yakıyor ki, şikayet etmek ayıp olur. Geçen yıl Sharon Van Etten, Tramp'le ne yaptıysa If You Leave'le Daughter aynısını yapıyor bana. Tokatlaya tokatlaya kendimle yüzleştiriyor. İsveçli elektronik müzik büyücüleri The Knife, dümeni nereye kırsa kabulüm. 7 yıl aradan sonra yayınladıkları göndermesi bol Shaking The Habitual, baş döndürücü bir albüm. Dreijer kardeşlerin bir buçuk saat boyunca yarattığı ses alanlarında belirli bir rota izlemek kolay değil. Ayinsel beat'ler, doğu melodileri, drone'lar, insan sesinin bin bir şekle girmiş hali dinleyeni her yönden kuşatıyor. Kulağımda bu albümle yürürken hep arkamdan bir şey geliyor sanıp aniden dönüyorum, dış dünyadaki oryantasyonum saçmalıyor. Nefis bir şey. 33 yaşındaki Amerikalı ozan Kurt Vile'ın sesi, aşağı yukarı portakallı kekten yapılma bir yatağa uzanıp, bir yandan kedi severken bir yandan yastıkları yemek gibi bir his bırakıyor bende. En boktan şeyler bile içinde bir sır barındırıyormuş gibi görünüyor şarkılarında. Amerika'yı kurtarırsa Kurt Vile ve emsallerinin psychedelic folku kurtarır. Bir de Ty Segall'ın elektrogitarı. Albümün güzelliğini hakkıyla anlatabilecek kelimem = Yok. Junip'in bu albümünü yağmurlu bir sabah Ortaköy'de sinemaya giderken dinlemiştim. Mezun olduktan sonra kapısından nadiren girdiğim okulumun yanıp yıkılan binasına bakarken içim acımıştı. Kim bilir içinde ne kadar vakit geçirdiğim salonların kararmış duvarları ıslaktı. Kendimi yönünü bilmediğim bir akışa bırakmış gibi hissediyordum ama kaygı yoktu. Yıkıntıya bakarken birden olması gerekenin tersine, sevgi ve güven duydum insanlara. Bunun tek sebebi Junip'ti. Punk ve post punk için verimli yıllarda yaşıyoruz. Londralı Savages, insan ilişkilerindeki soğukluk, yalnızlık ve toplumun çarpık standartlarına ayak uydurma çabasının sıkıcılığını hiddetle anlatıyor ve hepsine şık bir hareket çekiyor. Sürekli hanım hanımcık olmaları telkin edilen kadınların gürültü patırtı çıkarması kadar güzel az şey var. Grubun ilk albümü Silence Yourself, yılın en iyi işlerinden. İlk albümüyle birbirini andıran gruplar denizinden fırlayıp, ikincisiyle havayı tırmalayıp, üçüncüden itibaren o denizin içinde kaybolan gruplardan olmasından korkmuştum Editors'ın. Neyse ki dördüncü albümleri Weight of Your Love, onları yine yüzeyin üstüne çıkardı. Çok iyi eleştiriler almasa da beğendiğim bir albüm. Single'lardan Sugar da yılın şarkılarından. Hayatımdan kaybolan Editors yine radarıma girdi. Hoş geldin Editors bebek. Bristol çıkışlı elektronik müzik ikilisi Fuck Buttons, üçüncü albümleri Slow Focus'ta gürültülü, ayinsel devinimlerini sürdürüyor. Dinleyeni dış dünyadan tamamen koparıp evrenine katan bir müzik onlarınki. Hipnotize edici dijital büyü müziği. Elektrik kabilesi. Özellikle Prince's Prize'ı üst üste defalarca dinleyip acayip girdaplara çekilmek mümkün. Modeselektor Apparat Gernot Bronsert iş birliğinin bu seneki meyvesi II, yıl boyunca duyduğum en güzel şeylerdendi. Benim için yılın şarkısı olan Bad Kingdom'ın müthişliğini bir kenara koyalım, albüm baştan sona incelikle işlenmiş yapılar, duygulu vokaller, lezzetli glitch'lerle dolu. Kendi kendine dans ederken gözlerinin dolması gibi tuhaf şeyler yaşatıyor insana. NIN ne eylese güzel eyliyor. Bıçak gibi soğuk ve kesici gitarlara abandığında da, tüm albümü sentetik seslerle kurguladığında da etkili ve güçlü. Hesitation Marks'ta pusula ikincisini gösteriyor. Harcı bilgisayarlarla karılmış albüm için rahatlıkla Trent Reznor'ın ustalık günlerinin eseri diyebiliriz. Reznor'ın her yanından teller ve neye yaradığı anlaşılmayan aygıtlar fırlayan zihni içinde bir seyahat. Rüyadaymış gibi şarkı söyleyen Chelsea Wolfe'un black metalden folka uzanan bir müziği var. İki uçtan da öğeler, uçucu vokal ve basit, efektli gitarların sisinde birleşiyor. Felaketleri ve acıyı romantik bir biçimde ele alan, gotik tavırlı şarkılarıyla Pain Is Beauty, Chelsea Wolfe'un her albümde biraz daha büyüleyici olan müziğinin şimdiye dek ulaştığı en iyi nokta. Arctic Monkeys'le ilgili şu cümleleri bu yıl çok kurdum: 20'lerinde dünyaca tanınıp, saçmalamadan müziğini zenginleştirip dönüştürebilmek kolay değil. Önce rock 'n' roll'u, sonra R&B esintilerini işlemeyi öğrendi Arctic Monkeys. Dünyanın gözü önünde her anlamda çok güzel büyüdüler. 2013'ü zaferle kapatanlardan, grubun en iyi işi AM. Gücünü bağırmadan hissettiren kadın vokallere bayılıyorum. Hannah Reid'in hüzünlü, dünya dışı sesine melankolik klavye ve gitarlar eklenince bu yılın en sevdiğim albümlerinden biri, grubun ilk albümü If You Wait ortaya çıkmış. İlk dinleyişte çok etkilendiğim albümleri nerede, hangi ruh haliyle dinlediğimi unutmuyorum. If You Wait'i gece vakti bir otobüste, akan ışıklara bakarak dinlemiş, dinledikçe gördüğüm caddelere aşık olmuştum. London Grammar'la tanışmak için müthiş bir ortam. Üçüncü albümleri The Suburbs'le Grammy'den BRIT Ödülü'ne, Polaris Ödülü'nden platin plaklara koşan Arcade Fire, yeni albüm Reflektor için pazarlamanın büyüğünü yaptı. Graffitiler, gizli son dakika konserleri, teaser üstüne teaser derken nihayet çıkan Reflektor, yarattığı beklentiyi fazlasıyla karşıladı. Her şarkısına ayrı takığım. Bir hafta sürekli Joan of Arc dinliyorum, bir hafta Normal Person. 2010'ların müziğini kim temsil ediyor, diye sorsalar, herhalde Arcade Fire derim."} {"url": "https://manyetikbant.me/2013-genis-liste/", "text": "2013'te bana yarenlik eden albümlerden en sevdiğim 20 tanesini, ufak açıklamalarla paylaşmıştım. Şimdi daha geniş bir listeyle, yılın nefis albümlerini hatırlayıp toparlama işini tamamlıyorum. Sıralama yine yok, hepsi benim bebeklerim. - Alex Calder Time EP - Ty Segall Sleeper - True Widow Circumambulation - Pissed Jeans Honeys - Moonface Julia With Blue Jeans On - No Joy Wait to Pleasure - Pond Hobo Rocket - Pixies EP1 - Holograms Forever - Iceage You're Nothing - Pop. 1280 Imps of Perversion - Barn Owl V - Parquet Courts Light Up Gold - King Krule 6 Feet Beneath the Moon - Colleen Green Sock It to Me - Pascal Pinon Twosomeness - Deerhunter Monomania - Palms Palms - Russian Circles Memorial - The Flaming Lips The Terror - Primal Scream More Light - Unknown Mortal Orchestra II - Pearl Jam Lightning Bolt - Phosphorescent Muchacho - Burial Rival Dealer EP - Jagwar Ma Howlin - Local Natives Hummingbird - White Denim Corsicana Lemonade - Shearwater Fellow Travelers - Black Joe Lewis Electric Slave"} {"url": "https://manyetikbant.me/2014-beklenen-5-album/", "text": "Amerikan rock'ının Patronu Bruce Springsteen, 18. stüdyo albümü High Hopes'da eski şarkılarını yeniden elden geçiriyor, yanlarına birkaç cover ve daha önce yayınlanmamış malzeme katıyor. Bu ayın ortalarında çıkacak albümde Springsteen'e 42 yıllık yol arkadaşları The E Street Band'in yanı sıra gitarist Tom Morello eşlik ediyor. Beck, son yıllarda Charlotte Gainsbourg, Bat For Lashes, Childish Gambino gibi isimlerle şarkılar yapsa da 2008'den beri stüdyo albümü yayınlamadı. Şubatta çıkacak Morning Phase'i, 2002 tarihli çalışması Sea Change'in kardeşi olarak tanımlayan müzisyen, iyimserlik dolu ve duygusal şarkılar müjdeliyor. Country efsanesi Johnny Cash'in ölümünden 11 yıl sonra yayınlanacak Out Among the Stars, 1980'lerde kaydedilip rafa kaldırılmış şarkılardan oluşuyor. Oğul Cash tarafından 2012'de keşfedilen ve daha önce hiçbir yerde yayınlanmayan kayıtları Mart ayında duyabileceğiz. Önce indie kraliçesi ilan edilip, imajı ve hayat hikayesinin prodüksiyon olduğu ortaya çıkınca yerden yere vurulan, yine de milyonların aklını alıp götüren Lana Del Rey, bu yıl ikinci stüdyo albümü Ultraviolence'ı çıkaracak. Karanlık sokak kızıyla kaygısız pop yıldızı tavrı arasında gidip gelen şarkılar, bakalım bu defa nasıl bir paketle sunulacak. Detaylar henüz resmi olarak paylaşılmamış olsa da, U2'nun Nisan ayında Danger Mouse prodüktörlüğünde yeni bir albüm çıkarması bekleniyor. Attığı her adım bir pazarlama şölenine dönüşen grubun 5 yıl aradan sonra gelecek albümü için gerçekleşecek tanıtım çılgınlığını kaygıyla bekliyoruz."} {"url": "https://manyetikbant.me/2014ten-10-konser-fotografi/", "text": "İsterdim ki yılın tüm önemli konserlerinden karelerim olsun ama bu yıl hem tembellik ettim hem de çekmek istediğim isimlerden bazıları fotoğraf izni vermedi. Ben de açtım hard diskimi, bu yılın konserlerinden en sevdiğim 10 fotoğrafımı seçtim. 10. Reptile Youth : Buz gibi bir şubat gecesinde Roxy'de kısa ve enerji dolu bir konser vermişlerdi. Kopenhag çıkışlı indie ikilisiyle bir de röportaj yapmıştım. Mads Damsgaard kendisini onları pek de iyi tanımayan seyircinin içine atmadan önce çektiğim bu kare gecenin ruhuna denk düşüyor. 9. Owen Pallett : Anısı taze. Konserlerde mekana en önde yer bulacak kadar erken gelmemişsem fotoğraf çekmek için insanları zorlamıyorum. Bulunduğum yerde fırsat kollayıp bir iki kare çekmekle yetiniyorum. Salon'un mavi-pembe ışıklarının aydınlattığı bu fotoğraf, konserden favorim. 8. Alpman And The Midnight Walkers : Güneş Alpman'ın kendi deyimiyle spychedelic müzik yapan grubu The Midnight Walkers, Babylon Soundgarden'ın en yeşil sahnesi RBMA Stage'de iyi bir gündüz konseri vermişti. 7. FM Belfast : İlk defa Babylon Soundgarden'da izlediğim FM Belfast'ta ilk 2 şarkı çekim yapıp başka bir sahneye gittim. Geri döndüğümde konser bitmek üzereydi ve grup çıldırmıştı. Sahne önüne depar atıp biraz daha çekim yaptım. Teknik açıdan iyi olmasa da festivalin en sevdiğim karelerinden biri bu. 6. Blondie : Her zamanki fotoğraf alanından değil, sahne önü bölümünün arkasında oluşturulmuş koridordan çekim yapıldı Blondie konserinde. 69 yaşındaki Debbie Harry, sahnede hangi açıdan nasıl göründüğüyle çok ilgili. Kendisinden 40 yaş genç ve yokuş çıkarken nefes nefese kalan biri olarak, muhteşemliğini yakalamak için elimden geleni yaptım. 5. Junip : İstanbul'daki tüm yabancı hocalar ve ERASMUS öğrencilerinin geldiği Junip konseri tıklım tıklımdı. Grubun önceki yıl çıkan albümüne aşıktım ve loş sahnede yanıp sönen ampullere bakarak hipnotize olmuştum. 4. Sky Ferreira : Sky Ferreira sahneye çıktığında kopan çığlık fırtınasını beklemiyordum. Arkamdaki seyirciler sahneye yüklenecek, ben de arada telef olacak gibiydim. Müziğinin içine çok çekilmesem de Ferreira'nın attığı adımları ilgiyle izliyorum. Bu arada sahnede çok iyi fotoğraf veriyor. 3. Morrissey : Morrissey'le üçüncü buluşmamda nihayet yüzündeki çizgileri, gömleğindeki kırışıklıkları, alnındaki teri ve gözlerindeki ruhu görebileceğim yerdeydim. Açı ararken, dirsek yerken şarkılara eşlik etmek güzel his. 2. Kurt Vile : Uzun saçlarının arkasına sakladığı evreninden ne şarkılar savurdu bize Kurt Vile. Ev gibi düzenlenmiş sahnede evindeydi, bize de ayrı ayrı evcikler yaptı konser boyunca. O gece çektiğim her kareyi ayrı seviyorum, hepsine müzik sinmiş. 1. Ciguli : Fotoğrafların ifade ettiği şey zaman içinde değişebiliyor. Hislerimizi bulaştırdığımız bütün nesneler gibi. Kolektif İstanbul ile birlikte sahnedeydi Ciguli. Tüm fotoğraflarda akordeonu gibi gülüyor. Siyah beyaz bir Cheshire Kedisi'ne dönüşüyor fotoğraf."} {"url": "https://manyetikbant.me/25-istanbul-caz-festivalinde-kimler-var/", "text": "Her yıl merakla beklediğimiz İstanbul Caz Festivali, 25. yılını heyecan verici bir programla kutlayacak. 26 Haziran 17 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşecek festivalde usta cazcılardan güncel müziğin önemli isimlerine, genç müzisyenlerden özel projeler için bir araya gelen ekiplere 250'yi aşkın sanatçı, şehrin 27 farklı mekanında sahne alacak. Nick Cave & The Bad Seeds'in festival kapsamında 10 Temmuz'da gerçekleşecek konserini birkaç ay önce öğrenmiştik. Dün akşamki basın toplantısıyla programın kalanına dair heyecanımızın yerini sabırsızlık aldı. İstanbul Caz Festivali'nin bu yılki konukları arasında Robert Plant & The Sensational Space Shifters, Benjamin Clementine, Melody Gardot, Caro Emerald, BADBADNOTGOOD, Robert Glasper'ın Christian Scott, Taylor McFerrin, Derrick Hodge ve Terrace Martin'le oluşturduğu grubu R+R=Now, Avishai Cohen, Omar Sosa ve Yilian Canizares var. Festivalin en sevdiğim bölümü olan Gece Gezmesi, bu yıl 28 Haziran Perşembe akşamı Kadıköy'ün dört bir yanına yayılacak. Kalben, Yüzyüzeyken Konuşuruz, Taner Öngür & 43.55, Islandman, Focan & Bıyıkoğlu Organic Expeditions, Nilipek, Melike Şahin Gece Gezmesi'nde izleyebileceğimiz isimlerden birkaçı. Parklarda Caz konserleri ve Çocukça Bir Gün etkinliği de programda yer alıyor. İstanbul Caz Festivali'nin 26 Haziran'da Zorlu PSM'de gerçekleşecek açılış konserinde, Türkiye cazının yıldız solist ve bestecileri, Kamil Özler şefliğindeki TRT Hafif Müzik ve Caz Orkestrası ile birlikte sahnede olacak. Festival programını caz. iksv. org adresinden inceleyebilirsiniz. Biletler 18 Nisan'da satışa çıkıyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/26-akbank-caz-festivalinde-kacirilmamasi-gereken-10-konser/", "text": "İstanbul'un bin bir hali var; erguvanlar açmış hali, palamut bolluğundan sokak aralarında seyyar tezgahlarda balık satılan hali, cumartesi gecesi köprü trafiğinde şehri terk etme kararları aldıran hali, şeffaf şemsiyelerle dolu yağmurlu hali... Göz kamaştırıcılığıyla bizi kendine en aşık ettiği hallerden biri, şüphesiz şehrin caz hali. Seslerin, hislerin peşinde geçireceğimiz iki haftalık Akbank Caz Festivali maratonu bugün başladı. Şehir, 26. defa caza büründü. Sadece konserlerle değil, söyleşiler, atölyeler, çay saatinde caz, cazlı brunch gibi etkinliklerle sahnelerin dışına taşıyor festival. Dopdolu programdan ajandama not ettiğim 10 konserle minik bir festival rehberi hazırladım. Siz de vakit kaybetmeden festival kitapçığına dalıp kendi listenizi oluşturun. Festival boyunca konser yazıları, röportajlar ve özel içerikler için Akbank Sanat Caz Blogunu takip etmeyi unutmayın. Harika bir festival olsun!"} {"url": "https://manyetikbant.me/27-akbank-caz-festivali-ikinci-cumartesi/", "text": "Festivalin ikinci cumartesi gecesinde pusulam festival programının iki ayrı ucunu gösterdi. Önce Akbank Sanat'ta Alman matematikçi, piyanist ve besteci Benedikt Jahnel'in triosunu, ardından Volkswagen Arena'da Bonobo'yu izledim. Berlin'de yaşayan akademisyen Benedikt Jahnel, klasik piyano eğitiminin ardından Berlin Sanat Üniversitesi ve City College New York'a devam etmiş. Triosunun temellerini de New York yıllarında atmış. 2008'den bu yana yayımlanan üç albümüyle adını caz çevrelerinde duyuran Benedikt Jahnel Trio, bu yıl çıkardığı yeni çalışması The Invariant'ın ardından İstanbul'daki ilk konserini Akbank Sanat'ta verdi. Üç albümün de ziyaret edildiği konserde piyano, kontrbas ve davul üçlüsünün uyumlu ve dinamik performansı, seyirciden tam not aldı. Parça sonlarında alkışlar yükseldikçe, Jahnel ve ekibi de gülümsemelerini gizlemeden, coşkuyla çaldı. Müzisyenlerin aldıkları tepkiden memnun olduklarında enstrümanlarına daha şevkle, daha tadına vararak sarılmalarına tanık olmak çok güzel. Benedikt Jahnel Trio'nun ruhu yumuşatan, gülümseten konserinin peşinden bambaşka bir ruh halini kovalamaya, Volkswagen Arena'ya gittim. Bonobo adıyla tanıdığımız İngiliz müzisyen ve prodüktör Simon Green, son albümü Migration'da evimizin doğduğumuz yer mi yoksa sürekli hareket halindeki varlıklar olarak o an neredeysek orası mı olduğunu sorguluyor. Yakın bir aile ferdinin kaybının tetiklediği duygusal ve mekansal sorularla şekillenen, Bonobo'nun kariyerinde özel bir yerde duran Migration, tek başına konserin yarısını oluşturdu. Albümün açılış parçasıyla başlayan konserde davul ve üflemelilerin enerjisi, vokalist Szjerdene'nin sahnedeki masalsı varlığı, Bonobo'nun içten tavrı alanı dolduran seyircinin heyecanını mutluluğa dönüştürdü. Bonobo'nun dünyanın farklı bölgelerinden ses ve ritimleri ustalıkla kullandığı müziğinde melankoli ve neşe, durup dinlenme hissiyle yeni yollara açılma dürtüsü kol kola. Festivalin ikinci cumartesi gecesine izini bırakan konserde de duygular yükselip birbirine karıştı, beden dans ederken zihin dingin kaldı. Bu yazı ilk olarak Akbank Caz Blog'da yayınlanmıştır."} {"url": "https://manyetikbant.me/27-akbank-caz-festivali-ilk-cumartesi/", "text": "Akbank Caz Festivali'nin ilk cumartesi gecesini iki konserle karşıladım. Dört yıl aradan sonra yeniden Akbank Sanat sahnesinde İstanbul'la buluşan Daniel Herskedal ve Marius Neset ile geceyi açıp, Babylon'da Red Baraat'ın patlayıcı enerjisiyle sarsıldım. Kopenhag Ritmik Müzik Konservatuvarı yıllarından beri birlikte çalan tubacı Daniel Herskedal ve saksafoncu Marius Neset, sahnede adeta birbirlerinin nefeslerini bile tamamlıyor. Tubanın zaman zaman perküsyona yakın bir tavırla çalındığı, saksafonun ise dolambaçlı yollardan geçip tubanın oluşturduğu iskelete tutunduğu konserde iki müzisyen de hem enstrümanlarının sınırlarını zorladı, hem diğerinin icrasına alan bıraktı. Norveçli ikili, 2012'de yayımlanan Neck of the Woods albümlerinde Norveç folk şarkılarını Avrupa kilise müziği perspektifinden yorumlamıştı. Konserde bu albümden parçaların yanında, solo kayıtlarından örnekler de paylaştılar. Özellikle Herskedal'ın loop'layarak üst üste dizdiği tuba katmanları, yağmurlu cumartesi gecesinin atmosferine rüyalardan çıkma bir sis kattı. Babylon'da ise bambaşka bir coğrafyanın enerjisi beni bekliyordu. Bhangra, caz, funk, rock ve hip hop'u aynı sahnede buluşturan Brooklyn çıkışlı ekip Red Baraat, son albümleri Bhangra Pirates'ın ardından çıktıkları turnenin son konserinde, ilk defa İstanbul'da çalacak olmanın heyecanını yaşıyordu. Seyircinin heyecanıyla grubunki karşılaşınca ortaya enerjinin bir an bile düşmediği, bol danslı, bol etkileşimli, kolay kolay unutulmayacak bir konser çıktı. Red Baraat, kendi parçalarıyla yetinmeyerek Tunak Tunak Tun ve Mundian To Bach Ke gibi sevilen Punjabi parçalarını da çaldı. Grubun lideri Sunny Jain'in ikiz davula olan hakimiyeti, trompetçi ve vokalist Sonny Singh'in hip hop yaklaşımı, Keisuke Matsuno'nun gürültülü gitarı müziği farklı türlerin kesişim noktalarında konumlandırdı. Dünyanın en iyi parti grubu olma iddiasındaki Red Baraat, tüm biletleri tükenen konserde seyirciyi vaat ettiği sınırsız dans diyarına götürmekte hiç zorlanmadı. Şehri cazın farklı hallerine büründüren Akbank Caz Festivali'nin ilk cumartesi gecesi, Norveç coğrafyasında başlayıp Bhangra korsanlarına katılarak sona erdi. Bu yazı ilk olarak Akbank Caz Blog'da yayınlanmıştır."} {"url": "https://manyetikbant.me/27-akbank-caz-festivali/", "text": "Sonbahar gömlek üzerine hırka, evden çıkarken çantaya atılan mandalina, sezon açılışı ve konser koşturmacası demek olduğu kadar, Akbank Caz Festivali'nde bu sene neler varmış diye harıl harıl program incelemek de demek. İstanbul'u 27. defa dünyanın dört yanından harika müzisyenlerle buluşturmaya hazırlanan festival bu yıl 3-19 Kasım tarihleri arasında, Cemal Reşit Rey Konser Salonu, Akbank Sanat, Babylon, Volkswagen Arena, The Seed, Caddebostan Kültür Merkezi, Moda Sahnesi, Summart Sanat Merkezi, Nardis ve Zorlu PSM dahil 36 ayrı mekanda 53 konser, 3 söyleşi ve 15 atölye çalışması gerçekleştirecek. Benim konser takvimimin büyük bölümü aşağıda ama festivalde konserler kadar merakla beklediğim söyleşi ve atölyeler de var. Mesela Türkiye'nin ilk kadın caz vokali Sevinç Tevs anısına Soho House'da düzenlenecek panel ya da Sevin Okyay moderatörlüğünde Hülya Tunçağ ve Ali Sönmez'den beat yazarlarının cazla ilişkisini dinleyeceğimiz Beat Kuşağı ve Caz söyleşisi. Lise öğrencilerini cazla tanıştırmayı amaçlayan Liselerde Caz Atölyeleri'nin bu seneki konukları Ercüment Orkut, Volkan Hürsever ve Ediz Hafızoğlu. Bir festival klasiği olan Kampüste Caz konserleri ise 20 Kasım 1 Aralık arasında Jehan Barbur'u Muğla, İzmir, Eskişehir, Bolu, Adana, Mersin, Kayseri ve Ankara'da üniversitelilerle buluşturacak. İstanbul Lindy Hoppers'ın swing, solo caz ve tap dans atölyeleri, sadece izleyip dinlemekle kalmamak, hareketin parçası olmak isteyenleri oldukça mutlu edecektir. Bir de müzikle yemeği bir araya getiren Cazlı Brunch, Çay Saatinde Caz ve Akbank Sanat Kafe'de Akşamüstü Caz etkinlikleri var ki, festivalin hitap etmediği duyu bırakmıyor. Programı detaylı olarak buradan inceleyebilirsiniz. Gelelim benim ajandama hevesle kaydettiğim konserlerden bazılarına."} {"url": "https://manyetikbant.me/28-akbank-caz-festivali-icin-geri-sayim/", "text": "Çok üşüyen biri olsam da havanın soğuduğu, önce hırkalara, sonra ceket ve paltolara geçtiğimiz ekim-kasım aylarına bayılıyorum. Yapış yapış nem elini üzerimizden çekerken İstanbul silkinip kendine geliyor sanki. Geceleri sokaktan gelen sesler değişiyor, gündüz cama vuran ışık değişiyor ve serinliğe uyandığım her sabah biraz daha canlanıyorum. İşte tam da bu vakitlerde şehir caz haline bürünüyor, haftanın her gününe bir konser düşüyor ve bu dünya içinde kaybolup başka her şeyi unutuyorum. Akbank Caz Festivali, bu yıl 17-28 Ekim tarihleri arasında 28. defa İstanbul'la buluşuyor. 12 gün boyunca 100'den fazla müzisyeni ağırlayacak festival, 37 ayrı mekana dağılıyor. Programda her sene olduğu gibi ilgi çekici söyleşiler ve atölyeler de var. Liselerde Caz Atölyeleri, 9 lisenin öğrencilerini Ercüment Orkut, Volkan Topakoğlu ve Ediz Hafızoğlu'yla buluşturuyor. Kampüste Caz projesi ise Evrencan Gündüz ve Uzaylılar'ı 9 şehirde üniversitelilerle bir araya getiriyor. Festivaldeki 37 konserden ajandama bir çırpıda eklediklerimi aşağıda paylaşıyorum, siz de buradan programı inceleyip kendi caz rotanızı belirlemeyi ihmal etmeyin."} {"url": "https://manyetikbant.me/50-albumde-2014/", "text": "Her yılın sonunda mısır patlağı gibi ortalığa fırlayan albüm listelerini seviyorum. İlk defa geçen yıl böyle bir liste yapmıştım, bu sene de es geçmek istemedim. Yine radyo programı için tuttuğum notların çok yardımı dokundu ve yine sıralamada zorlandım. Son derece kişisel 50 albümle 2014 özetim ektedir. Albümleri başlıklara tıklayarak Spotify'dan dinleyebilirsiniz. Yıl içinde yazdığım albüm yazılarına da linkler verdim. 4. The War On Drugs Lost In The Dream: Gitarla vaftiz edilmiş Phildelphia'lı indie rock grubu The War On Drugs, üçüncü albümlerinin adı gibi bir rüya alemine attı beni. Yufka gibi üst üste atılmış yankılı elektrogitar katmanları arasında pus kadar uçucu melodiler, yılın en sakin ve derine işleyen albümlerinden birini oluşturuyor. 7. Pixies Indie Cindy: Koskoca 23 yılın ardından yeni bir albüm çıkardı Pixies. Benim neslimin yayınlanışına tanık olduğu ilk Pixies albümü (6 yaşından beri Pixies dinlemiyorsanız tabii). Basçı Kim Deal yoktu bu defa. Onun yerine Paz Lenchantin'i izledik İstanbul'da. Konserde de anlaşıldığı gibi yeni şarkıların eskilerden eksik kalır yanı yoktu. Gümbür gümbür geri döndü grup. 8. Jack White Lazaretto: Yetenekli Bay White'ın ilk solo albümü Blunderbuss, bana göre yayınlandığı yılın en iyisiydi. Lazaretto, Jack White'ın adına yaraşır bir albüm olsa da Blunderbuss'ı aşamadı. Bu da aslında sonraki White albümünü daha çok merak etmeme neden oluyor. Blunderbuss'ı yakalayamamış olması albümün iyi olmadığı anlamına gelmiyor tabii. Cayır cayır Nashville ve Jack White manyaklığı. 10. Wye Oak Shriek: Dördüncü albümünün omurgasını synthesizer ve bilgisayar düzenlemeleriyle oluşturan Wye Oak, 2014 başında Salon'da verdiği konserde teknik bir arıza yüzünden yeni şarkılarını çalamamıştı. Yıl boyunca Shriek'i bol bol dinleyerek eksiği kapatmaya çalıştım. Gürültü koparmadan, sağlam adımlarla kendi yerini bulan albümlerden. 11. Swans To Be Kind: Deneysel rock'ın önemli gruplarından Swans'ın 13. stüdyo albümü To Be Kind, tıpkı grubun konserleri gibi bir ayin. 2 saati aşan sürede endüstriyel gürültüden dokunaklı inlemelere uzanıyor müziğin coğrafyası. Swans'ı dinlemek, insan makinesini açıp içinde ne var diye bakmaya benziyor. Özdeki ilkellik sese akıyor. 15. Thom Yorke Tomorrow's Modern Boxes: Thom Yorke'un önce BitTorrent, sonra Bandcamp üzerinden yayınladığı 2. solo albümü, minimal elektronik sularda seyrediyor. Müzisyenin mırıltı gibi vokalini boğmayan beat'ler, piyano ile kol kola. 38 dakikalık zihin yolculuğu. 16. Run The Jewels Run The Jewels 2: 2014'te kendinden çok bahsettirdi hip hop ikilisi Run The Jewels. Agresif sözleriyle şarkılar yumruk gibi patlıyor. Dinledikçe sokağa çıkıp bağırasım geliyor. Kurumsallaşmış ne varsa yıkabilecek bir güç dile geliyor albümde. 17. Future Islands Singles: Future Islands benim için Samuel T. Herring'in ruh dolu vokaliyle eş. O olmasa belki de aklımdan kolayca silinecek güneşi anımsatan synth pop şarkıları. Ama o var ve Future Islands 2015'in ilk aylarında da kulağımda olacak. 19. EMA The Future's Void: 2013'te How To Destroy Angels için hissettiklerimi, 2014'te EMA için hissettim. Yaptığı bir nevi dijital büyücülük. Geleceğin karanlık olduğu yerden, buradan, kendimizi kablolarla başkalarına ve hayata bağlamaya çalıştığımız inlerimizden hikayeler anlatıyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/60lardan-sonras-cop/", "text": "Echo & The Bunnymen'in Türkiye'deki dördüncü konseri Avea Escape to Music kapsamında, 30 Nisan'da Ghetto'da gerçekleşti. Konserden önce gitarist Will Sergeant'la beş dakikalık bir röportaj için grubun menajerinden izin kopardık ve olaylar gelişti. Sergeant sorulara kısa ve net cevaplar verirken konunun dijital albümlere gelmesiyle çözüldü ve anlattıkça anlattı. Sekiz dakikanın sonunda menajerleri gelip götürmeseydi daha da anlatırdı. Şimdiye kadar oldukça iyiydi. İlginç yerlere gitmeyi seviyoruz, burası da ilginç bir yer. Biraz yorgunuz çünkü dün hiç uyumadık. Evet çünkü heyecan izleyiciden geliyor. Onlardan size akıyor gibi, onlar ne kadar kendini kaptırırsa sen de o kadar kaptırıyorsun. Bu sürekli bir şey. Hala gergin olabiliyoruz ama birkaç konserden sonra her şey akmaya başlıyor. İki gün önce Atina'daydık ve yaklaşık beş aydır çalmamıştık. Bu çok uzun bir süre ama konser iyiydi. Küçük mekanları seviyorum, insanların yüzlerini, havaya girdiklerini görmek istiyorum. Hayır, batıl inancım yoktur, o saçmalıklara inanmıyorum. Bunların hepsi kendini beğenmişlik. Dijital olarak yayınlanan albümlerle ilgili düşüncelerinizi merak ediyorum. Ben gelenekçi biriyim, plak seviyorum. Bir şey satın aldığını hissediyorsun, kapak tasarımı gibi şeylere dijital albümlerde tam olarak sahip olamıyorsun. Bence şöyle olmalı; plağı satın almalısın ve içinden ayrıca download fişi gibi bir şey çıkmalı. Artık çok geç, müzik öldü. Müzik artık sadece tuvalet kağıdı gibi kullanıp atılabilen bir mal. Telefonunu açıp YouTube'daki şu şarkı söyleyen köpek videosuna bak diyorsun. Bütün Boney M albümlerimi silip onu indireyim. Tamamen değersiz. Bir sanat olarak tamamen geçersiz. Canlı performans başka hikaye tabii. İnsanlar artık albüm yapmıyor çünkü o kadar para harcamanın anlamı yok. Albüm anında internete düşüyor ve indiriliyor. Bu yüzden single, EP ve bunun gibi şeyler çıkarmaya yöneliyorlar. İnsanların sadece single parçasını indireceği bir albüme 100.000 pound harcamaktansa. Bu üzücü çünkü ileride içinde harika parçalar olan albümler kalmayacak. Her şey konser reklamlarından ibaret olacak. En azından plağın varlığını sürdüreceğini düşünüyorum. Plağın bir pırıltısı var ama geri dönecek de değil. Plağı cep telefonunda taşıyamazsın. Çoğu insan müzikle ilgilenmiyor. Öyle değil mi? Sadece şimdi değil, bu her zaman böyleydi. Çocukken okuduğum sınıfta müzikle ilgilenen sadece dört kişiydik. Diğer herkes futbol ve başka şeylerle ilgiliydi. Hep azınlığız. Evinde Radio 1'ı açan insanlardan bahsetmiyorum, müziği gerçekten sevenlerden bahsediyorum. Bizim sevdiğimiz gibi, benim sevdiğim gibi, bir takıntı haline getirenlerden bahsediyorum. Bence hepsi bitti. Game over. Altın Çağ bitti. Müziğin en iyi dönemi 60'lardı. 80'ler çöp, 90'lar çöp, şimdi çöp, hepsi çöp. Her şey 60'ların sonunda, 70'lerin ilk yıllarında yapıldı. Aklına gelebilecek bütün gruplar başka bir gruba işaret ediyor; Oasis The Beatles, Blur The Kinks. Mümkün ama ben görmüyorum. İlgimi çeken şeyler 60'ları referans alan gruplar. The Black Angels'ı beğeniyorum çünkü 60'ların psychedelic sound'una benzer bir müzik yapıyorlar. Bu noktada grubun menajeri telefonunun ekranındaki saati göstererek gitmeleri gerektiğini söylüyor. Will Sergeant Gerisini uyduruver diyor gülerek ve röportajımız sonlanıyor. Akşam Echo & The Bunnymen tıklım tıklım dolu mekanda her zamanki harika performansını sunuyor, bu defa Ian McCulloch'tan çok Will Sergeant'ı izliyorum."} {"url": "https://manyetikbant.me/8-konserde-is-sanat-2018-sezonu/", "text": "2000 yılından bu yana Levent'teki salonunda dünyanın pek çok yerinden önemli sanatçıların performanslarına ev sahipliği yapan İş Sanat, 2018 sezonunda yine cazdan klasik müziğe, dans gösterilerinden Türkiye'nin popüler isimlerinin özel projelerine birçok rengi barındırıyor. 3 Kasım'da, geçen yılın Meriç Soylu Ödülü sahibi çellist Umut Sağlam ve keman sanatçısı Yiğit Karataş'a Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın eşlik ettiği özel konserle açılan sezondan ajandama kaydettiğim konserlere bir bakalım. Farklı türlere dokunan İş Sanat 2018 sezonunda sahne alacak isimler bu kadar değil tabii. Dünya müziğinin dikkat çeken isimleri Glykeria, Nina Zilli ve Silvia Perez Cruz, Lyon merkezli dans topluluğu Pokemon Crew, Neşet Ertaş türkülerini yorumlayacakları projeleriyle Ceylan Ertem ve Cem Adrian, Türk filmlerinden şarkılarla Göksel, Milli Reasürans'ta gerçekleşecek Parlayan Yıldızlar konserleri ve artık klasikleşen şiir ve hikaye dinletileri de bizi bekleyenler arasında. Sezondaki tüm etkinlikleri buradan takip edebilirsiniz."} {"url": "https://manyetikbant.me/8-mart-dunya-kadinlar-gunu-etkinlik-rehberi/", "text": "Her gün karşı karşıya olduğumuz cinsiyetçi, kadın düşmanı söylem ve eylemlerin yanında, hiç ummadığımız yerlere sızan, ummadığımız anda karşımıza çıkıp yerleşik erkek egemen düzenin gözündeki yerimizi açık eden deneyimlerle boğuşuyoruz. Sanmıyorum ki bu cümleleri okuduğunda aklına kendi hayatından örnekler gelmeyen bir kadın olsun. Yaşamın her alanı bir mücadele zemini. Cinselliğimizden kahkahamıza, giysilerimizden bedensel özelliklerimize kadar her şeyimizle her an hedef tahtasındayken, bir araya gelmekten çekinmeyelim. 8 Mart akşamı Feminist Gece Yürüyüşü için Taksim'de buluşalım. Öncesi ve sonrası için de önerilerim var."} {"url": "https://manyetikbant.me/a-moon-shaped-pool-kraterin-ortasinda/", "text": "İlk albümü A Lunar Manoeuvre'ı geçtiğimiz yıl yayımlayan In Hoodies, kendisi için 2016'yı tanımlayan seslerden A Moon Shaped Pool'u yazdı. Hail To The Thief bookleti içinde Burn The Witch ifadesini ilk okuduğumda sanırım 2003 yılıydı. O zamanlar sabah kalkıp Radiohead forumlarına bakıyordum ve günün büyük bölümünde Radiohead dinliyordum. Daha sonra radiohead. com açılış sayfasında tıklanabilen küçük kutucuklar içinde tekrar beliren kelimeler, şarkının henüz editlenmemiş lirikleriydi. Her bir kutucuk, içinden çıkılması imkansız bir söz ve fotoğraf labirentine kapı açıyordu. O günlerden bu yana çok zaman geçti. 2016 Nisan ayında bazı fanlar We know where you live yazan kartlar almaya başladılar. İnternet varlığını kısa süreliğine silmeleri sonrası, önce Burn The Witch, ardından Daydreaming klipleri servis edildi. Seneler önce Lewis Carroll hikayeleri benzeri, açtığında ardından yeni kapılar çıkan, geçtiğin yolu asla tam olarak anlayamadığın labirent, 2016 yılında Paul Thomas Anderson'ın harika videosu ile görsel ihtişamına kavuştu. Liriklerde bahsedilen geri dönüşü olmayan noktaları, anları anımsamak, kemiklere kadar sızlatan kayıpları fark ederken bulunan yaşamaya devam etme ihtimali hem heyecanlandırıyor, hem korkutuyor. Yine geçmişe dönersek Hail To The Thief periyodunda Tarık Aziz'den alıntı ile Tünelin ardında ışık yok, tünelin ardında sadece tünel var diyordu Radiohead'in dijital hayaleti. Klibin sonunda kapılar, koridorlar, odalar, asansörler ve merdivenler sonrasında ilk kez kendi zihninde de olsa bir yuvaya, kovuğa kavuşan Thom Yorke'u görüyoruz. Bu açıdan A Moon Shaped Pool'u geriye bakmadan anlamlandırmak imkansız benim için. OK Computer, Philip K. Dick, Otostopçunun Galaksi Rehberi, Cesur Yeni Dünya ve bilimkurgunun gerçeğe hiç olmadığı kadar yaklaştığı yeni batı düzeni içindeki anksiyeteyi seslendirirken; Kid A, özellike OK Computer süreci sonrası grubun dünya çapında üne kavuşması ve o sürecin zorluklarıyla yeni farkındalıklara işaret ediyordu sanki. Fitter Happier ile deforme edilerek insan sesinden uzaklaşan vokaller artık daha çok şarkıya ve albümlerin genel hissine yayılıyordu. Kid A'de gitgide yırtıcılaşan kapitalist düzen ve bu sisteme güvenen bir demokrasinin çöktüğü noktalardan yaklaşan iklim krizi haykırılıyor, bir daha asla bulunamayacak olan varlığımız silikleşiyor, diğer tarafta genetik müdahale ile başkalaşan insan/yaratık sembolleri blipler, webcastler gibi yeni imaj formları ile vurgulanıyordu. Aynı şekilde grup da röportajlarda ve yeni turne sistemlerinde Naomi Klein No Logo etkisini açıkça ifade ediyordu. Dış hatları Disney'in Mickey Mouse'unun kafası ile aynı olan Radiohead Bear logosunun da ilk ortaya çıkışı bu günlerde oldu. Bu süreçte Radiohead bir taraftan dünyanın en göz önünde gruplarından biri olurken, diğer yandan eserleri ve tavırları ile endüstriyi en çok eleştirenlerden de biri haline geldi. Amnesiac, Fahrenheit 451, yıkılan kuleler, yakılan kitaplar ile toplumsal ve kişisel hafıza ile sembolleştirilmiş bir tavan arası kütüphanesinin küllerinde yürüyordu. Çoğu kritiğin göz ardı ettiği, bana göre tam bir başyapıt olan Hail To The Thief daha çok politik bir albüm olarak algılandı ve bu konuşulur oldu. Sonrasında gelen In Rainbows maalesef yine müzikten çok pay what you want sistemi ile yayınlanması üzerinden tartışıldı. İçinde Codex, Lotus Flower, Give Up The Ghost gibi müthiş melodi örgüsü ve inanılmaz duygusal yoğunluktaki şarkılar olmasına rağmen The King Of Limbs, okuduğum, gördüğüm kadarıyla çoğu insan için Radiohead'in görkemli günlerinin geride kaldığını düşündürdü. Bu albümlerin hepsi titreyen ama sabit kalan bir merkezde, farklı kollara gidebilen, farklı duygulara dokunabilen şarkıları barındıran albümler oldu benim için ama A Moon Shaped Pool tüm saydığım imgeleri ve duyguları, yenilerini de ekleyerek, tek tek işleyen ve bir şekilde birleştiren bir yapı. Lise arkadaşları olarak başlayan bir grubun, Nigel'dan Stanley'e, tüm sevgililer, eşler, ebeveynler, arkadaşlar, çocuklara dek, tek tek her bir parçasının hikayesinde ve onların hayatlarındaki büyülü rastlantısallıklarla, başka insanlarla da kesişen hikayelerde tarifsiz bir nokta oluşturuyor AMSP. Açılış parçasından, son lirik just don't leave sözlerine kadar 47 yılın bir melodi, söz ve ritim okyanusuna dönüşümüyle sığdırıldığı dünya dışı bir 52 dakika 31 saniye. Albümün medya tarafından defalarca ifade edildiği gibi Thom Yorke'un ayrılık süreci ekseninde konuşulması çok tatsız geliyor. Aslında çoğu albümün veya şarkının bu tür yüzeye ilişkin hikayelerle anılması, kolaycı kıyaslamalar, kısır tahminler, binlerce kez tekrarlanmış başlıklar, ruhsuz yorum ve referanslarla internet sonsuzluğuna bırakılması, şarkı yazarı/müzisyen/grup ile dinleyici/yorum yapan arasındaki bu korkunç uçurum her seferinde içimi ürpertiyor. Sürekli daha fazlasını, daha yeni, iyi ve parıltılısını, daha çabuk, çok çabuk ister hale geldiğimiz bu gerçeklikte, aksini hayal edenlerimiz kare boşluklara üçgen şekilleri, yuvarlaklara kareleri yerleştirmeye çalışan, öğrenmemekte direnen hayalci çocuklar gibi artık. Daha göz önünde olan ayrılık bir yana, kayıt sürecinde Nigel'ın babasını kaybetmesi gibi öngörülemeyen ve anlaşılamayacak pek çok şey, bir grup insanın hayatından sızarak albümdeki seslere nüfuz ediyor. Kimi yıllar önce yazılmış şarkılar ve lirikler zaman ve hayatlarla evriliyor. Jonny Greenwood, Penderecki dinlemeseydi de, Radiohead ilk yıllarında REM ile turneye çıkmasaydı da bu müzik aynı olmayacaktı. Şarkılar, müzik, tıpkı yaşam ve varlığımız gibi... ufacık görülen milyonlarca etken bir araya geliyor, bizi ve bu anımızı yaratıyor. Hepsi sonsuz bir olasılık zinciri içinde oluşan ve asla tamamlanmayan yaşamın yeniden oluşumu. Stay in the shadows sözleriyle başlayan albüm benim için hızla yok olan gezegene işaret ettiği liriklerle, kırılgan seslerle bir tür olarak insan olmanın çaresizliğini deklare ederken, üzerinde çimenler yeşeren varlık hala umut besliyor. İnsanların ve sadece insanların, içinde yaşadığımız bu korkunç yaşam pratiğini değiştirebileceği umudunu. Mahveden anlayışsızlıklarla çevrelenip ufalan, gitgide yalnızlaşan ve hayalete dönüşen birinin sesi. Kurduğumuz yaşama hapsoluşumuz, yalanların şekillendirdiği hayatlar, açık kalplerde cereyan yapan rüzgar, geride bize dair hiçbir şey bırakılmadan vakumlanmış içlerimiz. Hiç olmadığı kadar sayılara ve istatistiklere emanet edilen kaderimiz ve bunu tam bir geri zekalı gibi kabul ederek kutlayışımız evet, evet... evet... daha fazla... daha fazla deyişimiz sadece. Yayınlandığı günden bu yana AMSP, gidilen yollar, açılan kapılardan çok, yaşanmamış paralel gerçeklikleri, kaybedilen, kaçırılan ihtimallerin, seçemediğin yolların ya da seçmekte geç kaldıklarının izlerini hatırlatıyor bana. Gündüz düşlerinde yaşayan, dış gerçeklikte yaşamayı asla tam öğrenemeyen sanatçının üretimi devam ederken, kaybettiklerini not düştüğü defterinden sözler belki sevdiklerine, belki onun müziğiyle yaşayanlara We are happy to serve... you. Kırgın bir sitem, ironi, öfke ya da kabulleniş belki. Tanıdık bir beyaz oda, tanıdık bir çaresizlik, içinde yaşadığımız bir aksama, yetişememe, kaybetme... Seçtiğimiz veya bize dayatılan hayatın bizden aldıkları kare kare fotoğraflanmış odada, çerçeveler tek tek düşüyor. Kalanlarımızla beyaz duvarlar ve güneş ışığı eşliğinde yüzleşiyoruz. Önceden belirlenen normların oluşturduğu normal birey algısının uzağında, kalbi kırık, zorla yerine getirilen sorumluluklar ruhundan götürdüklerini göstererek intikam alırken, yerine getirilemeyenler sivri pençeli parmaklarıyla seni işaret ederek suçluyor. Bir yandan ne kadar yaşamaya devam etsek de, yapamadıklarımız, olamadıklarımız çekirdeğimize işliyor. Bizim sandığımız her şeyin ödünç verildiği ve geri istendiği bilinci. İnşa ettiğimiz, bakıp anlamlandıramadığımız, içinden çıkamadığımız, hepimizi toza çeviren bir karmaşa. Tümü müthiş sesler eşliğinde tek yerin olduğunu sandığın evinin, çadırının yanışını izlemek gibi. Dokunduğumuz şeyleri sonsuza dek değiştirdiğimizi ve onlarla beraber sonsuza kadar değiştiğimizi hüzünle hatırlıyoruz. Bazen, böyle sesler kulağımıza ulaşıyor ve yıllar önce buruşturup cebimize koyarak yola devam ettiğimiz kağıt parçaları, silikleşmiş, kırış kırış bir şekilde eski montların cebinden çıkıyor. Ücretsiz albüm yayınlamak, şarkıları streaming servislerinden uzak tutup, sonradan yine eklemek gibi hamlelerle sürekli eleştirilen Radiohead, herkesin bildiği gibi uzun zamandır pek çok kolu olan devasa bir makine. Ama makinenin içinde küçücük kalan insanlar bunun farkında ve pek çok grubun aksine insan faktörünü korumaya ve müziği merkezde tutmaya devam ediyorlar. Herkesin bildiği gibi müzikten kök alan dallar ve bunlara bağlı sürekli değişen, talepkar ve yutucu, tüketime dayalı pek çok yapı oluşuyor. Konserler, festivaller, radyolar, reklamlar, sponsorluklar gibi... Tuhaf olan, bu devasa ormanı yaratan müzik olmasına rağmen, yabancılaşan saldırgan dallar gövdeyi sarmalıyor ve bu vending machine tarlasında, bazen müzik en geri plandaki şey haline geliyor. Çoğumuz için eğlenceli bu kaosta niceliksel fazlalık çoraklığı maskelese de, Radiohead müziği sürekli farklı şekilde paylaşmaya çalışıyor, yeni şeyler deniyor, hepimiz gibi bazen kaybediyor, yanlış anlaşılıyor ama devam ediyor. Daha önceki albümler bir yana özellikle The King Of Limbs ile birlikte sözlerde ve görsellerde pek çok kez tekrar eden ve albüm adıyla müzik tarihine bir kez daha siyah beyaz dövmelenen ay imgesi bu yüzden belki. Değişim, devinim, dönüşüm içinde yıpranan, gözümüzü diktiğimiz uzak ev, gezegenimizin ve içindeki her canlının tuhaf yol arkadaşı. Göktaşları ve kuyruklu yıldızların darbeleri, anılarıyla şekillenen, asla tamamını göremediğimiz, algılayamadığımız, dokunamadığımız kütle. Milyarlarca yıl önce bir parçası olduğu, koparak yörüngesi haline geldiği gezegende olanların kutsal sessiz tanığı. Savunmasızlığı, atmosfersizliği, zayıf manyetik alanı, dünyanın aksine yaralı yüzeyiyle uzaktan gülümsüyor. İnsan olmanın, düşmemiş bir süt dişi gibi ağzımızda taşımaya devam ettiğimiz çocukluktan, ilk gençliğe, yönlendirilmiş hayatlardan, kendimizin olduğunu sandığımız sayısız karardan, hayatımıza ve ruhumuza sarılmayı başarabildiğimiz epifani anlarına kadar, bir şekilde hepimizin hikayesi. Boğuştuğumuz şeylerin içinde canavarlaşırken, bir tarafımız hala fetüs. Özgül ağırlığı değişken ve karasız maddemizin bir yüzüp bir battığı akıntının şekillendirdiği hatlar. Stanley ve Thom'un önceden çizilen artwork'leri yağmura bırakmaları gibi... Dış etkenlerin kaçınılmaz rastlantısallıkları ve kimi zaman mucizevi deforme edişleriyle oluşan anı kraterleri. Sadece içimizde şekillenebilecek bir gelecek düşüncesini barındırarak, devam eden geçmişin duygusal haritasını çıkarabilen sesler. Albüm boyunca, insanın bir daha geri dönmek isteyeceğini bildiği yerlerden uzaklaşması aklıma geliyor ve kendisi olabilmek için gitmesi gereken yerler. Korku ya da kaygı gibi sebeplere saklanıp yıllarca terk edilemeyen, parçamız gibi hissettiren zincirler. Geçmişin tüm gücüyle geri dönüp çarpan kıymıklı bumerangları. Çoğu zaman yapısal ve rastlantısal eklentilerden ibaret kimlikleri, işleri, konumları çok önemli zannedişimiz. Varolmak için başka yol bilmeden, birbirimize bilinçsizce eziyet ederek, verdiğimiz zararın farkında olmadan, bizim olmayanları ve asla yerine geri koyamayacaklarımızı hevesle ve iştahla alışımız. Yok edici bencilliğimizin bizi getirdiği nokta. 6 milyar km. uzaklıktan çekilen Voyager 1 fotoğrafı, Carl Sagan ve Pale Blue Dot görüntüsü zihnimde, türüm ve özellikle hemcinsim, midemde sivri kırıntılara dönüşürken, motherhood kelimesi aklıma geliyor. Yalnız ve dişil hissediyorum. Hayat Aşil topuklarımızın kokusunu alıyor, en zayıf olanın, en zayıf anını bekliyor gibi. Başkalarını bir kerede yıkacak üzüntüleri kolayca içimizde taşıyabilirken, bir anda, çoğu insan için önemsiz, tüy ağırlığında sözler, üzüntüler altında ezilebiliyoruz. Neden iyi olmamız gerektiğini anlatan yapay avuntular, omzumuza koyulan ama mekanik hissettiren eller fayda etmiyor. Bundan sonra minik bir böcek adımı dahi atıp aynı kalmak mümkün değil. Standing on the edge of you. Jonny Greenwood'un Daydreaming bitişe yaklaşırken yaylı tellerini detone etmesi sonrası, enstrümanların tonda kalma, yazılı notaları çıkarma çabalarından çıkan müthiş sesler, OK Computer kitapçığında simgelenen kayıp çocukların yaşamdaki durumunu anlatıyor sanki. Detone, distort, kırılmış, yamuk, yalnız, yorgun ama kendisi ve gerçek kalma, kendi sesini bulma ve çıkarma çabasında. Gözünüzün önünde ama gizlenmiş. Karları eşeleyerek koyduğumuz tek kulağımız zeminde, üstümüze atılan toprağın altında atmaya devam eden kalp atışlarını dinliyoruz. Kristal netliğindeki sesler, boğuk, ciğerden çıkan hırıltılarla söylenen şarkılarla, kulağımızın yanında gibi fısıldayan kelimeler, bir kuyunun dibinden söylenmiş gibi gelen geri vokallerle yan yana. İnsanlığın ilk günlerinden bu yana çıkan vücut ve nesne elektriğinin sesleri, türümüzün son üretimi elektronik seslerle iç içe. Beyin sinir uçlarından hücrelerine tümüyle elektrik iletimi ile yaşayan, analog varlık insan, yarattığı yeni akımları, devreleri yanına alarak duyulmamış sesler çıkarıyor. Bizi mahvedecek gerçeği anons ederken, güzel anları hatırlatıyor ve elimizi tutuyor. Gökyüzünü kaplayan uzay gemileri, bölünmüş sonsuzluğun tatlı karanlığı, yok olurken devam ettiğimiz dansımız, aptalca kutsadığımız gelecek, sarılmayı ve içinde var olmayı unuttuğumuz şimdiki zaman, sonuçlarıyla hepimizi duvarına yasladıkları yaşamın metresinde belimizi eğerek, boyumuzu kısaltan kararlarımız ve hala... zararsızlık dualarıyla... uzaklık. İnsanların, insanlığın ve çarpık eserlerinin sesi katlanılmaz şekilde artarken dünyanın sesi kısılıyor. Beşeri eziyet vs. insani temas. - Yaşadığın ve yaşamakta olduğun bu hayatı, yeniden ve sayısız kere daha yaşamak zorunda kalacaksın; içinde yeni hiçbir şey olmayacak: Yaşamındaki her acı, her sevinç, her bir düşünce ve her bir soluk, tarif edilemeyecek kadar küçük ya da büyük her şey, arka arkaya ve aynı sırayla, sana dönecek ağaçların arasından süzülen şu alacakaranlık ve şu örümcek bile, şu an ve ben kendim bile. Varoluşun sonsuz kum saati, içinde toz lekesi olan sen ile, yeniden ve yeniden başaşağı çevrilecek! Friedrich Nietzsche, 1882, Şen Bilim. - Radiohead : The Secrets of Daydreaming by Rishi Kaneria - True love waits are you a virgin? every night we are haunted it paces up and down outside my room, it talks to me in its sleep. its in the tape going round and round. it stops and starts the tape machine. goes into record when it feels like it. just let it happen. just dont leave. dont leave. it waits patiently. mum left her 8 year old locked in for a week with lollipops and crisps. she had to work or forgot or something. stanley says. you, like everyone else need to feel important. "} {"url": "https://manyetikbant.me/adidas-originals-3/", "text": "Adidas Originals'ın üçüncü yılına giren etkinliği All Originals Party, bu sene 1950'lerin başında kurulan ve artık bu nevi organizasyonlar için kullanılan Hasköy Yün İplik Fabrikası'nda gerçekleşti. Fabrika dev kazanlar, makineler, rengarenk iplikler ve uyarı levhalarını sevenler için cennet olsa da, salonun giriş kapısındaki Mesai saatleri içinde kaytaranlara yapacağımızı biliriz temalı panosuyla, retro bir lunapark olmadığı günlerin katılığını hissettiriyor. TRJ'in sinüslerimi açan performansından sonra bu yılın Miller Music Factory birincisi Sapan alıyor sahneyi. Bir-iki şarkı sonra sıcaklayıp hava almaya çıkıyorum. Onları da daha konsantre olabileceğim bir yerde izlemek üzere atıyorum zihnimin klasörüne. Etrafta dikkatimi çeken ve gidip kurcalamak istediğim çok şey var. Marka Adidas olunca sokak vurgusu kaçınılmaz. Rampadaki arkadaşların seyircisi bol. Aman çocuk sırtını kırdı, aman öbürü gidonu yedi derken Adanalı hiphopçı Fate Fat ve ekibi sahne alıyor ki ne almak. Gündüz izlediğim gruplar içinde en büyük tezahürat onlara yapılıyor, hak ediyorlar da. Sıvası dökülmüş duvarların içinde, zamanında yüzlerce kişinin önünde ter döktüğü makinelerin yanı başında Fate Fat'ı dinlemek gerçekten iyi geliyor. Gerçek geliyor. Vuruş isabetli. Kendisiyle tanışmak için sizleri Bizik'in videosuna davet ediyorum. Gündüze göre hayli dolu bir salona İstanbul'u temsil eder halde bırakıyorum Multitap'ı. Avluda hipster hipsteri görmüyor, öyle kalabalık. Mavi ışıklı koridordan şimşek hızıyla bir kedi geçiyor. Ben çıkarken Taksim'den dolu servisler gelmekte. Aklım da bağcık perdelerinde kaldı. Sökemedim bir çift."} {"url": "https://manyetikbant.me/aevom-extreme-parking-rspc-balina/", "text": "Yaşadığımız döneme egemen dinamikler ve bunların sonuçları müziği kafasından tutup yere bastırırken, birbiri ardına ortaya çıkan kolektifler başta olmak üzere alışmaya ve uyuşmaya hevessiz insanlar, biraz daha oksijen için mücadele ediyor. Kendini aidiyetsiz ve sınırsız kolektif olarak tanımlayan VOM da onlardan biri. Portal adını verdikleri ve şimdiye kadar Lifelock, Hellsodomy, Poster-İti, Engulfed, Rektal Tuşe, Inhuman Depravity, Rötbrains ve Korridor gibi isimlerin sahne aldığı konser serisinden karanlık ve güçlü sesler yükseliyor. 18 Şubat akşamı üçüncü defa açılan portalın bir ucu Kargart'ta, diğeri bazen karıncalı noise coğrafyalarında, bazen incelikli söz oyunlarındaydı. Kaan Golem Akay ve Anıl Savaş Kılıç'ın Extreme Parking projesi, 2003-2006 arasında yaptığı kayıtlardan oluşan S/T albümünü geçtiğimiz yıl M4NM etiketiyle yayınlamıştı. Uzun bir aradan sonra yeniden canlı performanslara başlayan grup, sonsuz feedback dalgalarında boğdukları grenli beat'lerle yer ve yön duygumu kaybettirdi. Koordinatsız bir ses okyanusundan haber veren deniz kabukları, kulaklarımla birlikte diğer duyularımın bir kısmını da yuttu. Bu hisleri özlemişim. RSPC ile 2012'deki Demonation Festivali'nde tanışmış ve bloga tekinsiz elektronik tınılar üzerine kondurduğu karanlık ve doğru sözlerin hedefi bulmaması imkansız notunu düşmüştüm. 2016'nın sonunda çıkardıkları Le Cafard, yılın en iyi albümlerinden biri, Ağaçkakan ise jenerasyonunun en etkileyici söz yazarlarından. Her konserinde adrenalin patlaması yaşadığım RSPC, Kargart'ta yarı sarhoş bir uyuşukluğa atılan tokat gibiydi. Gerçekliğin buz küpleri ensemden aşağı inerken, ürpertili terlemelerle şimdiki zamana tutundum. Alican Öyke ve Burçin Esin'den kurulu psychedelic rock ikilisi Balina, müziği kadar karanlık bir sahneden duyurdu inlemesini. Koyu, ağır riff'lerle kırmızının anksiyetesini yansıtan davullar üzerimizi sıkıca örttü. Ayak bileklerimden yakalanıp çekildiğim yumuşak kuytuda dönüp durdum konser boyunca. Kafamın içinde sesleri birbirine karışmayan üç küreyle çıktım Kargart'tan. Kutuplardan basık, ekvatordan şişkince."} {"url": "https://manyetikbant.me/ajans-1-mayis-2019/", "text": "14 Eylül 19 Kasım 2019 tarihleri arasında, Fransız küratör, yazar ve akademisyen Nicolas Bourriaud küratörlüğünde düzenlenecek 16. İstanbul Bienali'nin mekanları belli oldu. Başlığını okyanuslarda yüzen atık yığınına verilen Yedinci Kıtadan alan bienal kapsamında altmıştan fazla sanatçının eserleri Tersane İstanbul, Pera Müzesi ve Büyükada'da ücretsiz olarak ziyaret edilebilecek. Çağdaş fotoğraf sahnesinden dikkat çeken yerli ve yabancı isimleri bir araya getiren; onları atölyeler, sanatçı oturumları, paneller, film seçkisi ve portfolyo değerlendirme seanslarıyla fotoğraf severlerle buluşturan 212 Photography Festival, ikinci defa bizlerle. 3-12 Mayıs tarihleri arasında Yapı Kredi bomontiada'da düzenlenecek festivalin programını buradan inceleyebilirsiniz. Margaret Atwood'un distopik romanından ekrana uyarlanan The Handmaid's Tale, üçüncü sezon fragmanıyla devrim ateşini yakıyor. Elisabeth Moss'un hayat verdiği June'un mücadelesinin ve direnişin güçlenip derinleşmesine tanık olacağımız yeni sezon, 5 Haziran'da ABD'de yayın yapan Hulu'da başlıyor. Sinirlerimizi gerim gerim geren The Handmaid's Tale'in izledikçe heyecanımızı büyüten üçüncü sezon fragmanına göz atın. Mertcan Mert'in elektronik müzik projesi Jtamul, yeni EP'si Lubuni'yi 31 Mayıs'ta Brighton merkezli bağımsız plak şirketi Objects Limited etiketiyle yayımlıyor. Lubuni'de yaşadığı toplumun katı normlarından, kırılganlığının altını çizerek kaçmaya çalışan Jtamul'un yeni EP'sini dijital olarak şuradan sipariş edebilirsiniz. Kanye West, ilk TV projesiyle karşımızda. Showtime'da yayımlanacağı açıklanan Omniverse, yarım saatlik bölümlerden oluşacak bir antoloji. Jaden Smith'in alternatif bir evrendeki genç Kanye West'i canlandıracağı dizide, farklı algı kapıları ele alınacak. Omniverse'ün ilk sezonu, egoya odaklanacak. Şimdilik hakkında başka detay paylaşılmayan projenin yapımcıları Kanye West, Jaden Smith, Scooter Braun ve senarist Lee Sung Jin."} {"url": "https://manyetikbant.me/ajans-11-nisan-2018/", "text": "Manyetik Bant Haber Ajansı iyi akşamlar diler. MSGSÜ bünyesindeki FUAM'ın düzenlediği İstanbul Fotoğraf Kitabı Festivali, Türkiye'de çağdaş fotoğraf alanında üretim yapan genç sanatçılara görünürlük sağlamayı ve çağdaş fotoğrafın bağımsız dolaşım biçimi olan fotoğraf kitaplarını desteklemeyi amaçlıyor. Bu yıl 4-6 Mayıs arasında gerçekleşecek festivalde sergilenmesini istediğiniz bir fotoğraf kitabınız varsa vakit kaybetmeden festivale gönderin. Ayrıntılar burada. Son albümü There's A Riot Going On'un ardından turneye çıkan Yo La Tengo, Philadelphia konserinde Kurt Vile'ı konuk etmekle kalmamış, birlikte The Cure'dan Friday I'm in Love'ı cover'lamışlar. Videoyu buradan izleyebilirsiniz. Teksas çıkışlı hülyalı pop ekibi Cigarettes After Sex, İstanbul'a ikinci ziyaretini 9-10 Mayıs'ta Salon'da gerçekleştirecek. Ergenlik odalarımızda kasetlerimizi dinleyerek geçirdiğimiz saatlerin uyandırdığı hisleri çağıran müziklerine şimdiden sarılmak isteyenler, grubun ses getiren ilk ve şimdilik tek albümüne buyursun. Etkinlik sayfası ise burada. Doğaçlamayı seven, elektronik ve akustik sesleri içinde barındıran kinematik müzik grubu Bir Gün Bir Adam, 12 Nisan Perşembe akşamı XJAZZ kapsamında Beyoğlu Mis Sokak'taki Bova'da çalacak. BGBA Barış Ertürk, Serkan Emre Çiftçi, Yasemin Özler, Atıl Aksoy ve Kerem Öktem'den oluşan kadrosuyla hayranlık uyandırıyor. Etkinlik sayfası burada. Öncesinde 2017 tarihli albümlerini dinlemek isterseniz o da şurada. Sebadoh'un sesi Lou Barlow, iki şarkılık bir 7 single yayımlamaya hazırlanıyor. Joyful Noise etiketiyle 500 adet basılacak plak, elle numaralandırılacak. Single'daki şarkılardan Love Intervene'in ev yapımı videosunu buradan izleyebilirsiniz. Kapak fotoğrafı, Barlow köprücük kemiğini kırdığında çekilmiş."} {"url": "https://manyetikbant.me/ajans-12-nisan-2018/", "text": "Manyetik Bant Haber Ajansı iyi akşamlar diler. Red Bull'un İstanbul semtlerinin sokaklarını sanatla buluşturan etkinliği Art Around, Karaköy ve Moda'dan sonra bu yıl Arnavutköy'ü mesken tutuyor. 4-20 Mayıs arasında gerçekleşecek Hayaletler temalı projenin küratörlüğünü Collective Çukurcuma yapıyor. Canavar, Can Büyükberber, Bahar Yürükoğlu, Pınar Yoldaş, Ali Emir Tapan, Guido Casaretto, Ilgın Seymen, Uğur Engin Deniz, Sabo, Begüm Yamanlar, Eda Aslan ve Ceylan Göksel'in çoğunluğu mekana özgü işlerinin yanı sıra, açık çağrı ile yapılan öğrenci başvuruları arasından seçilen bir eser de projede yer alacak. Açık çağrının detaylarını burada bulabilirsiniz. Mardin'i bir modern sanat merkezine dönüştürmeyi hedefleyen Mardin Bienali, bu yıl 4 Mayıs 4 Haziran tarihleri arasında gerçekleşecek. Sözden Öte ana başlığı altında üç bölümden oluşacak bienale katılacak sanatçılar Albena Baeva, Ali Emir Tapan, Ana Mendieta, Aslı Bostancı, Aydın Teker, Bilge Alkor, CANAN, Cengiz Tekin, Ceren Oran & Burcu Yılmaz, Chaw Ei Thein, Chris Burden, Çağrı Saray, Didem Erbaş, Eda Aslan, Emre Zeytinoğlu, Fırat Bingöl, Gizem Aksu, Guy Ben-Ner, Hasan Pehlevan, Huo Rf, İhsan Oturmak, İnsel İnal, İpek Duben, Janis Rafa, John Gerrard, Julian Stallabrass, Ken Friedman, Lewis Hine, Leyla Postalcıoğlu, Iliko Zautashvili, Magali Duzant, Mahmut Celayir, Maria Papadimitrou, MERKEZKAÇ, Metin Çelik, Mustafa Avcı, Mürsel Argunağa, Nasan Tur, Özlem Altın, Parastou Forouhar, PELESİYER, Ramize Erer, Romina Meriç, Sara Kostic, Senem Gökçe Oğultekin, Serkan Taycan, Seyhun Topuz, Simon Faithfull, Taner Ceylan ve Youssef Nabil. Hayranı olduğum sanatçıları bünyesinde toplayan sanat kolektifi KRÜW, Mamut Art Project'in bu seneki edisyonuna mitoloji konseptli MYTHZ sergisiyle katılıyor. Bertan Berkol, Burak Beceren, Burak Şentürk, Bülent Gültek, Can Dağlı, Can Gürgül, Cins, Derin Çiler, Elif Varol Ergen, Ham, Kaan Bağcı, Kaan Bilaloğlu, Murat Kalkavan, Moklich, Selin Çınar, Yavuz Öztürk ve Zezeah'nın işlerini 26-29 Nisan arasında Küçükçiftlik Park'ta görebilirsiniz. Liam Gallagher'ın ilk İstanbul konserini vereceği, 14 Ağustos'ta Küçükçiftlik Park'ta gerçekleşecek organizasyona dair detaylar netleşmeye başladı. Sekiz yıllık aradan sonra geçtiğimiz sene All This Life albümü ile geri dönen Starsailor da o gün sahnede olacak. İsimlerin devamı gelecek gibi görünüyor. 14 Nisan Cumartesi akşamı 37. İstanbul Film Festivali kapsamında Rexx Sineması'nda Wes Anderson'ın yeni stop-motion'ı Isle of Dogs gösterilecek. Bant Mag. Havuz / Bina'da ise seans sonrasında Moonrise Kingdom ve Grand Budapest kokteyllerinizi yudumlayarak, Melikşah Altuntaş, Sadi Güran ve Deniz Bankal'ın Wes Anderson filmlerinden ilhamla seçecekleri müzikleri dinleyebileceğiniz bir parti var. Detaylar burada."} {"url": "https://manyetikbant.me/ajans-13-nisan-2018/", "text": "Manyetik Bant Haber Ajansı iyi akşamlar diler. Bu yıl 71. si düzenlenecek Cannes Film Festivali'nde Ana Yarışma, Belirli Bir Bakış, Geceyarısı Gösterimleri ve Özel Gösterimlerde yer alacak filmler açıklandı. Medyatik müzik ve sanat festivali Coachella'nın ilk hafta sonu 13-15 Nisan arasında gerçekleşecek. Performanslar bu yıl da YouTube üzerinden canlı yayınlanacak. Beyonce, The Weeknd, David Byrne, St. Vincent, Jamiroquai, HAIM, Fleet Foxes, The War on Drugs, alt-J, Kamasi Washington, Angel Olsen, Vince Staples, Perfume Genius ve daha birçok ismi canlı izlemek için buradan festivalin YouTube sayfasına göz atabilir ve kendi programınızı oluşturabilirsiniz. Uber, Herkese Kitap Vakfı ile güzel bir projeye girişmiş. 15 ve 16 Nisan'da 10.00 17.00 arasında uygulama üzerinden çağıracağımız UberKİTAP, bağışlamak istediğimiz kitapları bizden alıp Herkese Kitap Vakfı'na iletecek. Kitaplığınıza bir göz gezdirin bence. Pearl Jam basçısı Jeff Ament ve hayranı olduğunu söylediği Angel Olsen, Ament'in ilk solo albümünde bir araya geldi. Heaven/Hell adlı albümün çıkış tarihi henüz açıklanmadı ama paylaşılan ilk şarkı, buradan dinleyebileceğiniz Angel Olsen işbirliği Safe in the Car oldu. Gitar ve davulda yine Pearl Jam üyeleri Mike McCready ve Matt Cameron var. Geçtiğimiz haftalarda yer aldığı bir sergiyle öğrendim Barış Şehri'nin işlerini ve çok sevdim. Bilgi Üniversitesi Görsel İletişim Tasarımı Bölümü'nden mezun olan Şehri'nin illüstrasyonlarına kitap kapaklarında rastlamış olabilirsiniz. Kendisini web sitesi ya da Instagram hesabından takip edebilir, özellikle #killedcover etiketiyle paylaştığı, yayınlanmayan kitap kapaklarına hayran olabilirsiniz."} {"url": "https://manyetikbant.me/ajans-14-nisan-2018/", "text": "Manyetik Bant Haber Ajansı iyi akşamlar diler. 22 Eylül 4 Kasım tarihleri arasında, Okullar Okulu başlığıyla gerçekleşecek 4. İstanbul Tasarım Bienali'nin mekanları belli oldu. Bienal kapsamındaki sergiler Akbank Sanat, Yapı Kredi Kültür Sanat, ARTER, Pera Müzesi, SALT Galata ve Studio-X Istanbul'da görülebilecek. İstanbul Tasarım Bienali ile ilgili haberler ve detaylar için buraya bakabilirsiniz. Brooklyn'de yaşayan fotoğrafçı Ebru Yıldız, hem konser fotoğrafları hem müzisyen portrelerini çok sevdiğim bir sanatçı. Pitchfork, The New York Times ve NME gibi önde gelen mecraların yanında plak şirketleriyle de çalışıyor. 13 Nisan'da yayımlanan A Place to Bury Strangers albümü Pinned'in kapak ve tanıtım fotoğrafları da ona ait. Ebru Yıldız'ın işlerini web sitesinden ve Instagram hesabından takip edebilirsiniz. Uluslararası sahne sanatları festivali A Corner in the World, bu yıl Dünya Düz? temasıyla, 2-13 Mayıs arasında bomontiada ve çevresinde yapılacak. Yakın coğrafyalarda üretim yapan sanatçıları bir araya getiren festivalin programında Türkiye, Ortadoğu, Güneydoğu Avrupa, Kuzey Afrika ve Kafkasya'dan işler, görsel sanat etkinlikleri, performanslar, atölye çalışmaları, buluşmalar ve müzik programları var. İstanbullu bağımsız plak şirketi Tantana Records, özellikle plak dinleyenleri sevindirmeye devam ediyor. In Hoodies'in geçtiğimiz ay yayımlanan EP'si Circling The Cage plakçılara dağıldı. Ati ve Aşk Üçgeni'nin ilk albümü yarın yayımlanıyor, plak ise yolda. Özgür Yılmaz'ın yeni albümü Haller de 21 Nisan'da geliyor. Hepsine online ulaşayım derseniz aradığınız adres burası. RSPC üyelerinden Armonycoma or slt ve bas gitarist Oğuzhan Gedik, Dark'o Bairo projelerinin ilk albümünü M4NM etiketiyle yayımladı. Adını aldığı Karabayır Bağları'nda kaydedilen albümdeki bas gitar, kahon, elektrik gitar, synth ve foley kayıtları dışındaki tüm seslerin kaynağı buluntu kaset ve plaklar. Ağaçkakan, Tembel Hayvan ve Yiğit Seferoğlu'nun da yer aldığı albümün ilk videosu All Will Be Quiet'a çekildi. Videoyu buradan izleyebilir, albümü şuradan dinleyebilirsiniz."} {"url": "https://manyetikbant.me/ajans-16-mayis-2018/", "text": "Efsanevi rock grubu Queen'in kuruluşundan 1985'teki Live Aid konserine kadar hikayesini anlatan Bohemian Rhapsody'den ilk trailer geldi. Freddie Mercury rolünde Mr. Robot'la tanınan Rami Malek'in bulunduğu film uzun zamandır prodüksiyon sürecindeydi. Mercury'yi canlandırması düşünülen ilk isim Sacha Baron Cohen'in projeyi bırakmasının ardından filmin ilk yönetmeni Brian Singer da yapım şirketi tarafından kovulmuş ve yerine Dexter Fletcher getirilmişti. İngiltere'de ekim sonu, ABD'de kasım başı gösterime girecek Bohemian Rhapsody'nin trailer'ını aşağıda izleyebilirsiniz. 24 yıl önce Seattle'daki evinde intihar eden Kurt Cobain'in ölümüyle ilgili komplo teorileri hala sona ermiş değil. Cobain'in öldürüldüğünü ileri süren gazeteci Richard Lee, iddiasını desteklemek için Seattle polisinin elinde bulunan ceset fotoğraflarının halka açılmasını istemişti. Courtney Love ve Frances Bean Cobain'in Lee'nin talebine karşı açtığı dava sonuçlandı. Fotoğraflar halka açılmayacak. Seattle polisi 2014 yılında komplo teorilerine son vermek amacıyla olay yerinden yeni fotoğraflar paylaşmıştı. Beastie Boys'un hayattaki üyeleri Mike D ve Ad-Rock'ın üzerinde 2013'ten beri çalıştığı Beastie Boys Book, kasımda çıkıyor. Spike Jonze, Amy Poehler, Wes Anderson gibi isimlerin de katkıda bulunduğu kitap grubun ilk günlerini, yükselişini ve hip hop'ın en etkili ekiplerinden birine dönüşmesini belgeliyor. Kitapta grubun az bilinen fotoğrafları, illüstrasyonlar, bir çizgi roman, Beastie Boys'un New York haritası, mixtape listeleri de yer alıyor. Akbank Sanat Nordik Film Günleri, bu yıl 7-29 Haziran tarihleri arasında İsveç Başkonsolosluğu, Norveç ve Danimarka Büyükelçilikleri'nin katkılarıyla gerçekleşecek. İsveç, Norveç ve Danimarka sinemasından toplam on filmin gösterileceği programı detaylı olarak buradan inceleyebilirsiniz. İlk albümü Planet Reverse'ü geçtiğimiz yıl çıkaran indie-electronica sanatçısı Glasxs, Yemen Türküsü'nü yorumladı. Epic Istanbul'dan yayımlanan single'ı buradan dinleyebilirsiniz. Londra'da yaşayan Glasxs'in merakla beklediğimiz ikinci albümü bu yıl içinde dinleyiciyle buluşacak."} {"url": "https://manyetikbant.me/ajans-16-nisan-2018/", "text": "Manyetik Bant Haber Ajansı iyi akşamlar diler. Yeni albümü Boarding House Reach'i mart sonunda yayımlayan Jack White, cumartesi gecesi Saturday Night Live'daki performansında St. Vincent'ın tasarladığı gitarı kullandı. Annie Clark'ın 2016'da Ernie Ball işbirliğiyle, kadınların kullanımını göz önüne alarak tasarladığı gitarı meraklıları buradan inceleyebilir. Video ise şurada. Karl Lagerfeld'den Alexander Wang'a birçok tasarımcı ve moda eviyle işbirlikleri yapan H&M'in yeni partneri Moschino oldu. Moschino Kreatif Direktörü Jeremy Scott'ın geleneksel Coachella partisinde açıkladığına göre, Moschino H&M adlı koleksiyon 8 Kasım'da satışa sunulacak. Müziğini ruh pop olarak tanımlayan Ati ve Aşk Üçgeni, Beni Yanına Al ve Aşkın Şarabı single'larıyla merakımızı körükleyen ilk albümünü Tantana Records'dan yayımladı. Gecenin Karanlığında, 34 dakikalık hülyalı bir yolculuk. Albüme Seni Değil Dünyayı Affettim'in videosu eşlik etti. Engelsiz Pedal Derneği, engelli ve engelsiz katılımcıların tandem adı verilen ikili bisikletlerle şehrin, hayatın içine karıştığı, pedal arkadaşı olduğu bir oluşum. Birlikte kamp yapıyor, mağaralara iniyor, festivallere katılıyorlar. Şehir içi ve şehirlerarası yol yapıyorlar. Tandem bisiklet, bisikletçiler için ilkyardım, kampçılık gibi konularda eğitim veriyorlar. Başka derneklerle ortak etkinlikler düzenliyorlar. Yoğun programlarını buradan inceleyebilirsiniz. PONZA'dan tanıdığımız Güneş Akyürek, Radyo Babylon'da Yankı Vadisi adlı bir programa başlıyor. Her pazartesi saat 21.00'de yayınlanacak programı bugünden itibaren 99.4 frekansından ve radyobabylon. com adresinden dinleyebilirsiniz. Psychedelic hissiyatlı şarkıların birbiri içinde eriyerek akacağı bir saatlik programda 60'lardan 2000'lere farklı dönem ve türlerden müzikler yer alacak."} {"url": "https://manyetikbant.me/ajans-17-nisan-2018/", "text": "Manyetik Bant Haber Ajansı iyi akşamlar diler. Geçtiğimiz yıl yayımladığı DAMN. albümüyle övgü toplayan ve birçok prestijli ödülün sahibi olan Kendrick Lamar, müzik dalında Pulitzer Ödülü aldı. Ödüllerin 60 yıllık tarihinde ilk defa klasik müzik ve caz türlerinin dışında bir müzisyen Pulitzer'e layık görüldü. Tüm dallarda ödül kazananların tam listesini burada bulabilirsiniz. İstanbullu elektronik müzik ikilisi HICCUP, Radiance adlı yeni bir EP yayımladı. Avosync etiketiyle dijital ve plak formatında paylaşılan 4 şarkılık EP'de İtalyan prodüktör Kaiser'in bir remix'i de bulunuyor. Radiance'ı buradan dinleyebilirsiniz. İşlerini yakından takip ettiğim illüstratörler Mert Tugen ve Selin Çınar'dan çizim dersi almak artık mümkün. Tugen ve Çınar, Udemy platformu üzerinde toplam 8,5 saatlik açıklamalı, sohbetli çizim videolarından oluşan bir kurs programı yayınladı. Kursun içeriğini bu linkten detaylı olarak inceleyebilir ve videolara indirimli sahip olabilirsiniz. Nick Cave, So, What Do You Want To Know? başlıklı dört gecelik etkinlik serisinde, yıllar içinde çok özel bir bağ kurduğu dinleyicilerinden gelen soruları yüz yüze cevaplayacak. Northampton, Boston ve New York'ta gerçekleşecek konuşmaların biletleri burada. Katılanlar için eşsiz bir deneyim olacağını tahmin etmek zor değil."} {"url": "https://manyetikbant.me/ajans-18-mayis-2018/", "text": "Ty Segall ve White Fence'in ortak çalışması Hair'in üzerinden altı yıl geçtiğine inanmakta zorlanıyorum. İkili kendi diskografilerinin yoğunluğuna aldırmadan, yeni işbirlikleri Joy'un müjdesini verdi. 20 Temmuz'da Drag City etiketiyle yayımlanacak albümden paylaşılan ilk single Good Boy, 60'lara göz kırpıyor. Aşağıda dinleyebilirsiniz. Chromatics'in 2012'den beri sabırla beklediğimiz albümü Dear Tommy'yi haberlere göre sonbaharda dinleyebileceğiz. Albümün prodüktörlüğünü üstlenen Johnny Jewel'ın yıllar önce çıkması planlanan albümün bütün kopyalarını imha etmesinin ardından yeniden kaydedilen Dear Tommy, Italians Do It Better'dan yayımlanacak. Küllerinden yeniden doğan albümden Black Walls'un videosu ile bekleyişimizi tatlandıralım. İstanbul'un akustik çehresini sahiplenen Istanbul Soundscape Project, yeni projesinde Haydarpaşa Garı'na odaklanıyor. Uzun süredir şehirden koparılmış ve işlevsizleştirilmiş olan garın yokluğu, şehir yaşamında duyduğumuz hangi sesleri bizden aldı? Ondan fazla ses sanatçısı bu soruya cevap aradıkları eserlerinde yolculuk, ayrılık, kavuşma, başlangıç ve bitiş gibi temalara dokunuyor. Selçuk Artut, Tuna Pase, İpek Görgün, Alp Tuğan, Sair Sinan Kestelli, Esra Genç, Pieter Snapper, Mirko Ettore D'Agostino, Ahmetcan Gökçeer, Gökalp Kanatsız, Hazal Elif Yalvaç, Kıvanç Tatar, Görkem Özdemir ve Özcan Ertek'in mekan için bestelediği eserleri 20 Mayıs Pazar akşamı Arkaoda'da dinleyebilirsiniz. Etkinliğin detayları burada. Bedeninize ve zihninize iyi bakmakla, sağlıklı yaşamla ilgileniyorsanız, bu konuda bilgi edinmek ya da bilginizi derinleştirmek istiyorsanız hafta sonu Fenerbahçe'deki Dalyan Club'da gerçekleşecek Reformist ilginizi çekebilir. Programında spordan meditasyona, beslenmeden atölye çalışmalarına pek çok başlık bulunan Reformist'te sakince vakit geçirmek de, vücudu harıl harıl çalıştırmak da mümkün. Etkinlik programını buradan detaylı olarak inceleyebilirsiniz. Disclosure, 2016 tarihli Moog For Love EP'sinden beri devam eden sessizliğini yeni single'ı Ultimatum ile bozdu. Damon Albarn, Bobby Womack ve Mulatu Astatke gibi isimlerle çalışan Malili müzisyen Fatoumata Diawara'nın sesiyle hayat bulan Ultimatum'ı buradan dinleyebilirsiniz."} {"url": "https://manyetikbant.me/ajans-18-nisan-2018/", "text": "Manyetik Bant Haber Ajansı iyi akşamlar diler. İKSV tarafından düzenlenen 37. İstanbul Film Festivali'nin ödülleri, 17 Nisan Salı akşamı düzenlenen törenle sahiplerini buldu. Festivalde ulusal ve uluslararası yarışmalarda toplam 60 film yarıştı. Uluslararası yarışmada Altın Lale'nin sahibi Western filmiyle Valeska Grisebach olurken, ulusal yarışmada Borç filmiyle Vuslat Saraçoğlu Altın Lale aldı. Father John Misty'nin yeni albümü God's Favorite Customer, 1 Haziran'da Sub Pop ve Bella Union etiketleriyle yayımlanacak. Dün paylaşılan iki yeni single, Disappointing Diamonds Are the Rarest of Them All ve Just Dumb Enough to Try streaming servislerinde yerini aldı. Josh Tillman'ın imzası olan alaycılığı nerelere taşıyacağını merak ettiğim albümün tracklist'i aşağıda. Warner Bros. ve DC Entertainment, Margot Robbie'nin başrolde olacağı Harley Quinn spin-off'u için yönetmen Cathy Yan ile anlaştı. İlk uzun metrajlı filmi Dead Pigs ile bu yıl Sundance Film Festivali'nde jüri özel ödülü kazanan Yan, bir süperkahraman filminin yönetmen koltuğuna oturan ilk Asya kökenli kadın yönetmen olacak. Filmin Birds of Prey çizgi romanından uyarlanması ve DC evreninden birçok kadın karakteri barındırması bekleniyor. Netflix, Roma'da düzenlediği See What's Next etkinliğinde La Casa De Papel'in 3. sezonunu müjdeledi. El Professor liderliğindeki ekibin yeni soygununu 2019'da izleyebileceğiz. Morrissey dinleyicileri için zor günler. Sanatçı, Morrissey Central'da yayınlanan röportajında insanların söylediklerinin doğruluğunu kabul etmemek için kendisini ırkçılıkla suçladığını söylüyor. Bu arada aşırı sağcı For Britain partisini desteklediğini açıklamayı ve yabancı aksanı yüzünden Londra Belediye Başkanı Sadik Khan'la dalga geçmeyi de ihmal etmiyor. Kapsamlı bir cringe-fest için röportajın tamamını buradan okuyabilirsiniz."} {"url": "https://manyetikbant.me/ajans-20-nisan-2018/", "text": "Manyetik Bant Haber Ajansı iyi akşamlar diler. Thom Yorke ve besteci Tarik Barri'nin ortaya çıkardığı City Rats başlıklı görsel ve işitsel enstalasyon, bu cumartesi (21 Nisan) Berlin'deki ISM Hexadome'da görülebilecek. Berlin Institute for Sound & Music'in gerçekleştirdiği 360 derecelik sergide Brian Eno ve Ben Frost gibi isimlerin de işleri bulunuyor. Görsel sanatçı Tarik Barri, Thom Yorke'a mayısta başlayacak Avrupa turnesinde de eşlik edecek. City Ratsten paylaşılan kısa bir videoyu aşağıda bulabilirsiniz. 2015'te çıkardığı ilk albümü Sometimes I Sit and Think, and Sometimes I Just Sit ile kalbime taht kuran Courtney Barnett, ikinci albümü Tell Me How You Really Feel'ı 18 Mayıs'ta yayımlayacak. Bu hafta bir video ile paylaşılan City Looks Pretty, Nameless, Faceless ve Need A Little Timedan sonra albümün üçüncü single'ı oldu. Şarkının Courtney Barnett imzalı videosunda tavus kuşları, vantilatörler ve gündelik yaşamdan kareler var. Terry Gilliam'ın üzerinde çalışmaya 20 yıl önce başladığı filmi The Man Who Killed Don Quixote, dünya prömiyerini 71. Cannes Film Festivali'nde yapacak. Festivalin kapanış filmi olacak yapımda başrolleri Adam Driver ve Jonathan Pryce paylaşıyor. Uzun zamandır kapalı olan SALT Beyoğlu'na sonunda kavuştuk. Türkiye'de güncel sanatın etkili isimlerinden Aydan Murtezaoğlu ve Bülent Şangar'ın kapsamlı sergisi Devamlılık Hatası, 22 Temmuz'a kadar SALT Beyoğlu'nda olacak. Serigrafi, fotoğraf, enstalasyon, performans sanatı gibi farklı disiplinlerden işleri içeren sergi, iki yıllık bir çalışmayla hazırlanmış. Devamlılık Hatası ile ilgili detaylı bilgiyi burada bulabilir, SALT Beyoğlu'nun programını buradan inceleyebilirsiniz. Sinemasal Kültür Sanat Derneği, 21-22 Nisan'da Balat'ta üçüncü defa Fener-Balat Çocuk Festivali'ni düzenliyor. İki gün sürecek festivalin programında resim, kukla ve geri dönüşüm atölyeleri, açık hava tiyatrosu, pandomim, film gösterimi ve daha pek çok etkinlik var. Tamamı ücretsiz olan etkinliklerle ilgili detaylı bilgi burada."} {"url": "https://manyetikbant.me/ajans-24-temmuz-2019/", "text": "Bu yıl İstanbul'da ikincisi düzenlenecek Red Bull Music Festival Istanbul, programında yer alan konsept geceleri geçtiğimiz günlerde duyurdu. 1-15 Ekim tarihleri arasında gerçekleşecek Futurave Night, Aposynthesis Night, Kan Kardeşler Gecesi, Alpha Beat Night ve Ballroom Night'ın yanı sıra sergiler, atölyeler, radyo programları ve canlı performanslarla Red Bull House of Music deneyimi de şehirle buluşacak. Red Bull Music Festival Istanbul için avantajlı biletler 6 Ağustos'a kadar Biletix'te. YouTube'un yeni müzik streaming servisi YouTube Music, Türkiye'de de açıldı. YouTube Music sanatçı diskografileri, çalma listeleri, kişiye özel öneriler, offline erişim gibi streaming servislerinde aranan özellikleri barındırıyor. Offline erişim ve reklamsız kullanım sağlayan YouTube Music Premium'un aylık üyelik ücreti 13,99 TL olarak açıklandı. Önümüzdeki günlerde birlikte kurcalayıp üzerine konuşuruz. Üç yıldır yollarını gözlediğimiz Brooklyn'liler geri dönüyor. DIIV, bugün yeni single'ı Skin Game'i takdim etmekle kalmadı, 4 Ekim'de çıkacak yeni albümü Deceiver'ın da müjdesini verdi. 19 şehirlik bir ABD turnesi de açıklayan grubu buralarda izlemenin hayalini kurmaya devam ediyoruz. 2017'yi çeşitli rehabilitasyon kliniklerinde geçiren Zachary Cole Smith, Skin Game'in bağımlılık ve iyileşmeyle ilgili olduğunu söylüyor. Şarkıyı aşağıda dinleyebilirsiniz. Fuzzy gitar katmanlarıyla akustik tatlılıklar arasında geniş bir alanda üretimlerine devam eden Ty Segall'dan gelen her haber benim için heyecan verici. Segall, 2 Ağustos'ta çıkacak albümü First Tastein üçüncü single'ı Ice Plant'i dinleyiciye sundu. Şarkıda kendisine Shannon Lay eşlik ediyor (onun yeni albümü August da 23 Ağustos'ta yayımlanacak). Segall, şarkıda çocukluğunun geçtiği Laguna Beach'teki aile evini ve mahallesindeki çiçekleri hatırlıyor. Ice Plant'i aşağıda dinleyebilirsiniz. The British Council ve Ukrayna'daki National Oleksandr Dovzhenko Centre, film müziği bestecilerine yönelik eğitim programı Envision Sound'un üçüncü dönemi için bir açık çağrı yaptı. 20-24 Ocak 2020'de Kiev'de gerçekleşecek Envision Sound'a 4 Ağustos'a kadar başvurulabiliyor. Detaylı bilgi burada."} {"url": "https://manyetikbant.me/ajans-3-mayis-2018/", "text": "Manyetik Bant Haber Ajansı iyi akşamlar diler. Baltimore çıkışlı dream pop ikilisi Beach House, merakla beklediğimiz yeni albümleri 7dan Black Car adlı şarkıyı paylaştı. Lemon Glow, Dive ve Dark Spring'in ardından albümden duyduğumuz dördüncü kayıt olan Black Car ile heyecanımız iyiden iyiye yükseldi. İkilinin 7. albümü 11 Mayıs'ta yayımlanacak, dünya turnesi ise geçtiğimiz günlerde başladı. San Charoenchai imzalı videosuyla Black Car'ı aşağıda dinleyebilirsiniz. Fleet Foxes solisti Robin Pecknold, Instagram hesabından yaptığı duyuruyla kendisine ulaşanların şarkılarını bitirmelerine yardım edeceğini açıkladı. Her hafta soundcloud. com/robin-pecknold adresine gönderilen şarkılardan birini seçip üzerinde çalışacağını belirten Pecknold, bunun yeni müzikleri keşfetmek için endüstrinin sunduğu araçlardan çok daha iyi bir yöntem olduğunu söyledi. New Yorklu ekip Parquet Courts, yeni albümü Wide Awake!'i 18 Mayıs'ta Rough Trade Records etiketiyle yayımlayacak. Grubun müzikal rotasının yeni alanlara yöneldiğini şimdiye kadar paylaşılan single'lardan anlıyoruz. Albümün üçüncü single'ı Mardi Gras Beads, albümle aynı adı taşıyan bir önceki single'ın görsel evrenini takip ediyor. Yönetmen koltuğunda Brother Willis'in oturduğu videoyu aşağıda izleyebilirsiniz. Eski CAN solisti, müzisyen Damo Suzuki'nin hayatı, İngiliz yönetmen Michelle Heighway'in çektiği belgesele konu oluyor. Suzuki'nin müziğe ve sanatın diğer alanlarına yaklaşımı, hayata dair görüşleri, kolon kanseriyle mücadelesi, bitmeyen dünya turnesine devam edebilme çabası, Energy adlı yapımda belgeleniyor. Çekimleri 2014'te başlayan belgeselin bitirilmesi için Indiegogo'da bir kampanya açılmış durumda. Energy'nin planlanan gösterim tarihi ise Aralık 2019."} {"url": "https://manyetikbant.me/ajans-3-mayis-2019/", "text": "Kendisinden yeni bir şeyler duymaya hasret kaldığımız Noel Gallagher, High Flying Birds ile yeni EP'si Black Star Dancing'i duyurdu ve EP'den aynı adlı single'ı paylaştı. Noel Gallagher'ın 2017 tarihli Who Built The Moon? albümünden bu yana yayımladığı ilk single olan Black Star Dancing'i aşağıda dinleyebilirsiniz. Black Star Dancing EP, 14 Haziran'da dinleyiciyle buluşacak. The Cure'un muhteşem albümü Disintegration, bu yıl 30. yaşını kutluyor. Grubun albümü baştan sona çaldığı turne kapsamında, 30 Mayıs'ta Sydney Opera Binası'nda vereceği konser, Facebook ve YouTube üzerinden canlı yayınlanacak. Böylece euro kurbanı olan bizler de bu olağanüstü doğa olayına tanıklık edebileceğiz. Rejide İngiliz yönetmen Nick Wickham olacak. Yeni albümünü bu yıl içinde beklediğimiz The Cure, bizi önce Disintegration'la öldürüp sonra yenisiyle diriltecek sanırım. Cenk Ertürk'ün yazıp yönettiği, başrollerini Haluk Bilginer ve Ali Atay'ın paylaştığı Nuh Tepesi, dünya prömiyerini Tribeca Film Festivali'nde yaptı. Bu yıl 18. defa düzenlenen festivalin uluslararası yarışma bölümünde gösterilen Nuh Tepesi, iki ödüle layık görüldü. Cenk Ertürk En İyi Senaryo, Ali Atay ise En İyi Erkek Oyuncu ödülünün sahibi oldu. Nuh Tepesi, babasının kendi diktiği Nuh Ağacı'nın altına gömülme vasiyetini yerine getirmeye çalışan Ömer'in hikayesini anlatıyor. Star Wars'un ikonik karakterlerinden Chewbacca'ya hayat veren oyuncu Peter Mayhew, 74 yaşında aramızdan ayrıldı. Orijinal Star Wars üçlemesinden Solo: A Star Wars Story'e kadar Chewbacca'nın beyaz perdedeki tüm macerasını ilk elden yaşayan Mayhew, Solo ile bayrağı Finlandiyalı aktör Joonas Suotamo'ya devretmişti. Star Wars dünyasının ayrılmaz bir parçası olan Mayhew, ekip içindeki görevine danışman olarak devam ediyordu."} {"url": "https://manyetikbant.me/ajans-9-temmuz-2018/", "text": "Can Aytekin'in Boş Ev ve Ali Mahmut Demirel'in Ada başlıklı sergileri ARTER'deki son haftasına girdi. Detaysız, eşyasız ve yaşamsız bir evin bölümlerini tuvallere taşıyan Boş Ev ve ütopya kavramını merkezine alan, farklı dönemlerde yapılmış işler arasındaki bağlantıyı su ile kuran Ada, 15 Temmuz Pazar gününe kadar görülebilir. Deneysel müzik ve streetart kolektifi A New Hai, YouTube'a yüklediği Bloody Lines başlıklı belgeselde Türkiye, İran, Irak, Suriye, Lübnan, İsrail, Dubai ve Mısır'dan pek çok müzisyenin özgür doğaçlama, caz/rock, noise, drone, trap, tekno, punk ve arabesk crossover işlerine yer veriyor. Belgeseli buradan izleyebilirsiniz. Sinemaseverlerin yıllarca takip ettiği Beyoğlu Sineması Yaz Şenliği geri dönüyor. 14-18 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşecek Yaz Şenliği'nin programında beşi daha önce gösterime girmemiş toplam 25 film bulunuyor. Başka Sinema'nın katkılarıyla gerçekleşecek Yaz Şenliği'nin programını buradan inceleyebilir ve bilet alabilirsiniz. Berlin'de yaşayan Japon vibrafon sanatçısı Masayoshi Fujita, 27 Temmuz'da yeni albümü Book of Life'ın yanı sıra ilk albümü Stories ile Apologues'un sınırlı sayıda plak basımını da Erased Tapes etiketiyle yayımlayacak. Vibrafona alışılmışın dışında yaklaşımıyla dikkat çeken müzisyen, 2016'da Akbank Caz Festivali'nde yer almıştı. Fujita ile yaptığım röportajı buradan okuyabilirsiniz. SALT Galata'daki Tanımsız Hizmetler Bürosu sergisi 15 Temmuz Pazar günü sona eriyor. Sergi paralelinde bu hafta iki etkinlik gerçekleşecek. 13 Temmuz'da sergide yer alan sanatçılardan David Bernstein'a çay uzmanı Ece Erel'in eşlik edeceği bir çay seremonisi düzenlenecek. 14 Temmuz'da ise sanatçı Gülşah Mursaloğlu, sergiden işler vasıtasıyla sanat ile sanat dışı olanın ilişkisini tartışacak."} {"url": "https://manyetikbant.me/akbank-caz-festivali-masayoshi-fujita/", "text": "Japon asıllı vibrafon sanatçısı Masayoshi Fujita, 26. Akbank Caz Festivali kapsamında, enstrümanıyla yarattığı coğrafyayı bizimle paylaşmak üzere 17 Ekim akşamı Akbank Sanat sahnesindeydi. Tokyo yakınlarındaki Kanagawa bölgesinde, bolca caz dinlenen bir ailede büyüyen, ilk kayıtlarını ise Berlin'e yerleştikten sonra yayımlayan Fujita, 20'li yaşlarının başında tanıştığı ve aradığı özgün sesi bulduğu vibrafonu yardımcı bir enstrüman olmaktan çıkarıp sahne ışıklarının altına taşıyor. Fujita için bir ses gezgini demek doğru olur. Vibrafonun üç oktavlık ses aralığındaki macerasında ona boncuklar, alüminyum folyo, havlu, yay gibi malzemeler eşlik ediyor. İki solo albümünden parçalar ve henüz kaydedilmemiş eserlerine yer verdiği, sık sık deneysel sulara girdiği konserine vibrafonun tarihinden kısaca bahsederek başlıyor sanatçı. 1927'de geliştirilen vibrafon, onun ellerinde bir masal anlatıcısına dönüşüyor. Fujita, her biri dinleyende güçlü imgeler bırakan parçalarını çalmadan önce, müziğin kendi zihninde yarattığı kısa hikayeleri bizimle paylaşıyor. Doğanın gizemli karakteri ve melankolinin hissedildiği bu hikayelerde hüzün bulutlarından kaçan aşıklar, sakin bir gölün üzerinde havalanan kuğunun kanatlarından dökülen damlalar, bir dağın yamacından yuvarlanan çığ gibi hayli sinematografik ve duygu yoğunluğu yüksek görüntüler ve anlar var. Bir saati aşkın performans boyunca Fujita'nın müziğinin bizi taşıdığı sisli ormanlarda, onun rehberliğinde ilerliyoruz. Vibrafonun atmosfer yaratan karakterini incelikli kompozisyonlarla sunan Masayoshi Fujita, ruhumuzun derinliklerindeki o kıpırtısız gölü titreştirmeyi başarıyor. Fujita, röportajımız sırasında konserde olduğu gibi içten. En önemli ilham kaynağının çocukluk anıları olduğunu öğrenmek, müziğinin masalsı ve naif karakterini daha anlaşılır kılıyor. Dış dünyadan değil, geçmişin içinde bıraktığı izlerden çıkıp gelen bir müzik onunki. Öz ile bağlantısı güçlü. Belki de bu yüzden dinleyene bu kadar kolay etki ediyor. Bir tanesini seçmek zor tabii. Babam büyük bir caz hayranıdır ve evde hep caz albümleri çalardı. Aklımda şöyle bir an beliriyor: Arabadayım, babam sürüyor ve caz dinliyor. Geceleyin yoldayız, dışarıda yağmur yağıyor, silecekler hareket ediyor ve suyu, silecekleri, camdan içeri giren ışığı izliyorum. Bu imge güçlü bir şekilde aklımda kalmış. Müzik, görüntülerin zihnimizde daha uzun kalmasını sağlıyor. Kokular gibi. Benim için doğal gelişen bir süreçti. Babam, söylediğim gibi bir caz hayranıdır. Aynı zamanda saksafon çalıyor; profesyonel değil ama çok çalar. Dolayısıyla çocukluğumdan beri müzikle iç içeydim. Küçükken Amerikan rock'ından çok etkilenmiştim. Aynı yıllarda ağabeyim bir grupta bas çalıyordu, ondan da etkileniyordum. Yani babam saksafon, ağabeyim bas çalıyordu ve ben de doğal olarak davulla oynuyordum. Ses çıkarmak için çalmayı bilmenize gerek yok. Böylece davul çalmaya başladım. Daha sonra bir grupta çaldım. Müzisyen olmayı düşünmeye, istemeye başladım. 23 yaşıma kadar davul çaldım. Birçok farklı neden bir araya geldi. Kendi müziğimi yapmak istiyordum ve o dönemde daha çok elektronik müziğe ilgi duyuyordum. Sadece davulla bunu yapmak zordu. Ayrıca davulda çok yetenekli olmadığımı da fark ettim. Bir gün bir caz davulcusunun eşyalarını taşımasına yardım ediyordum, bir caz vibrafoncusuyla provası vardı. O gün ilk defa gerçek bir vibrafon gördüm. Vibrafonun sesini biliyordum ve babamın albümlerinden dinlediğim kadarıyla seviyordum da. Hep birlikte çalacak bir vibrafoncu arıyor ama bulamıyordum. Bir gün bu müzisyenle buluştum ve özel ders verdiğini öğrendim. Ondan ders almaya başladım, ilk defa vibrafon çaldım ve çok güzeldi. Her şey bir araya geldi ve vibrafona geçtim, o zamandan beri de çalıyorum. Aynı zamanda çok keşfedilmemiş bir alan. Evet. Vibrafon oldukça yeni bir enstrüman. 1920'lerde, sanırım Amerika'da ortaya çıktı. Çok yaygın değil, yeni bir çalgı. Bu yüzden keşfedilecek çok şey var bence. Tokyo'da da yaşadım. Tokyo yakınlarındaki Kanangawa'danım. Tokyo'da ya da doğduğum şehirde yaşarken ambient müzik, çok sessiz bir müzik yapıyordum. Berlin'e taşındıktan sonra ambient müziğe daha az ihtiyaç duyduğumu hissettim. Belki Tokyo'daki hareketli hayat beni strese sokuyordu ve müzikle rahatlamaya, boş zamana, ambient müziğe ihtiyacım oluyordu. Berlin'e taşındıktan sonra daha rahattım ve daha az ambient müzik ihtiyacı duydum. Berlin'de kendi müziğimi yapmaya başladım. Yapmak istediğim müziğin içimden bir yerden geldiğini hissediyorum, çocukluğumdan bir anı ya da bunun gibi şeylerden. Çevremden ya da yaşadığım yerden çok etkilendiğini düşünmüyorum. Tabii hayatın pratik bir getirisi olarak, daha çok zamanınız varsa ve daha az paraya ihtiyacınız varsa müzik yapmakta daha özgür olabilirsiniz. Ama estetik açıdan, müziğimin çevreden pek etkilendiğini düşünmüyorum. Yani size asıl ilhamı veren çocukluk anılarınız, o zamandan kalma hisler. Sanırım öyle. Müzik yaparken hatta müzik dinlerken aklımda hep belirli bir imge, atmosfer ya da ruh hali oluyor. Bunun nereden geldiğini merak ediyorum. Anlattığım pencere görüntüsü ya da doğa gibi bende kalan anılardan geldiklerini düşünüyorum. Bu imgeler oldukça güçlü. Bence hepsi geçmişimden geliyor. Bir şey için müzik yapmak tamamen farklı. Müzik yaparken zihnimde hep belirli bir imge oluyor ama bu imge sesten geliyor. Görüntüden gelmiyor. Hep sesten yola çıkarak bir imge ya da atmosfer ediniyorum. Sonra bu imge ya da atmosfere odaklanıp onu kaybetmemeye çalışıyorum. Bazen bunu kelimelere döküyorum. Yani görüntüyü ben seçmiyorum. Evet. Önce ses geldiği için, bir şey için iyi müzik yapıp yapamayacağımdan emin değilim. Birkaç defa farklı projeler için denedim. Belki deneyebilirim. Sanırım öyle. Ses insanlar için gizemli bir şey. Neden bir akor kulağa hüzünlü gelirken bir diğerinin neşeli geldiğini gerçekten bilmiyorum. Ben de bunu anlamaya çalışıyorum çünkü çok güçlü bir şey. Evet, bence bunu armoni yapıyor. Açıklayamıyorum. İçimizdeki, insanın içindeki çok ilkel bir şeyle bağlantılı. Armoni ve ritim... Anlatmak zor. Aslında Apologues'u yapmadan önce, ilk akustik albümüm Stories'i hazırlarken müziğime başka enstrümanları da dahil etmeyi denedim. İki şarkıda çello ve keman kullandım. Bu bir deneme gibiydi. Başlarda sadece vibrafonla beste yapıyordum. Birkaç şarkı sonra, başka enstrümanlarla da çalışma fikri doğal olarak ortaya çıktı. Vibrafon oldukça sınırlı bir enstrüman, sadece üç oktavlık bir aralığı var. Elinizde en fazla dört tokmak tutabiliyorsunuz. Çok daha fazla tuşu olan piyanoya kıyasla... Bazı başka enstrümanların vibrafonun ulaşamadığı tizler ve baslara ulaşmama yardım edebileceğini düşündüm. Daha karmaşık armoniler yapmama... Denemek istedim ve sonuç hoşuma gitti, ben de Apologues'da daha çok denedim. Sanırım gelecek albümlerde daha da çok duyacağız. Evet, olabilir. Şu anda yeni şarkılar hazırlıyorum ve Apologues'da yaptığıma benzer düzenlemeler yapıyorum. Aynı zamanda kendimi tekrar etmemeye ve yeni bir şeyler denemeye çalışıyorum. Gelecekteki projeler için başka fikirlerim de var. Jan Jelinek'le yaptığım gibi, Japon müzisyenler ve başkalarıyla da iş birlikleri yapıyorum. Bence ortak çalışmalar solo işlerinizde denemediğiniz alanları ve yaklaşımları araştırmak için bir fırsat. Bu çalışmalarda yeni şeyler denemek için daha özgür oluyorum. Elektronik ve avant-garde işleri de seviyorum ama her şeyi aynı anda yapamazsınız. Bazen akustik çalışmalarla ilgilenirken, diğer elektronik ve gürültülü işlerle ilgilenemiyorum. Bunları daha sonra ortak çalışmalarla deneyebiliyorum. Böylece yeniden akustik işlere dönmek için motive oluyorum. Benim için hoş bir hareket ve değişiklik oluyor. Akustik setimde çoğunlukla boncuk dizileri, küçük plastik toplar, alüminyum folyo, havlu gibi malzemeler kullanıyorum. Vibrafonda daha farklı, daha doğal bir ses elde etmek için çello yayı gibi yaylarla çalıyorum. Önceleri çaldığım deneysel müzik yapan grupta çok farklı ve deneysel yöntemler araştırmıştım. Orada keşfettiğim kulağa hoş gelen fikirleri solo akustik işlerime taşıdım. Farklı malzemeler kullanırken amacım tuhaf bir ses çıkarmak değil, onları daha müzikal bir biçimde kullanmak. Güzel, özgün ve dinleyende imgeler yaratan sesler çıkarmak. Bu röportaj ilk olarak Akbank Caz Blog'da yayınlanmıştır."} {"url": "https://manyetikbant.me/akbank-caz-festivaliyle-kampuste-caz-edirnede-guz/", "text": "Hooverphonic, Pain of Salvation, MFÖ, Yeni Türkü, Bülent Ortaçgil, Sertab Erener, Duman, Levent Yüksel, Vega, Kargo, Replikas, Aylin Aslım, Portecho, Baba Zula, Bedük, Anima... Öğrenciliğim sırasında üniversitemin yıl sonu festivalinde izlediğim isimler. Bir o kadar da İstanbul'daki diğer üniversitelerde izlediklerim var. Duman'ı ilk albümünden sonra Kadıköy Anadolu Lisesi'nin spor salonunda dinlediğimi hatırlıyorum. Feridun Düzağaç'ı ise kendi lisemde yakaladım. Galatasaray, Burak Bora, Kadıköy Anadolu, Mimar Sinan, İTÜ, Boğaziçi... Hepsi yılın belli aylarında birer konser mekanıydı benim gibi birçok müzik dinleyicisi için. Üniversiteden mezun olalı dokuz yıl oldu. Geriye baktığımda öğrencilerin inisiyatif alarak, teknik ihtiyaçlardan sponsorlara, booking'den bilet satışına her şeyle ilgilenerek, bin bir emekle hayata geçirdiği lise ve üniversite festivallerinin nasıl kaybolduğunu üzülerek görüyorum. Yılın bu zamanında başlayan bu bahar festivalde kimler çalacak? spekülasyonlarının, festival yapmaya devam edebilen birkaç okul dışında artık olmaması içimi burkuyor. Özellikle bağımsız müziğin kendine dinleyici bulup geliştiği, bir kısmı sonradan ana akıma dahil olacak isimlerin ilk konserlerini verdiği bu festivallerin hayatımızdan neşterle çıkarılması, sanatı kendisine yabancı zümrelerin uğraşı kabul eden, müzikle ilişkisi ise eğlence ve zaman geçirmeye indirgenmiş nesillerin yolunu açıyor. Akbank Caz Festivali, 2006'dan beri Kampüste Caz başlıklı bir turne gerçekleştiriyor. Şimdiye kadar Jehan Barbur, Jülide Özçelik, Cukunft feat. Ediz Hafızoğlu, Ozan Musluoğlu Quartet, Şenay Lambaoğlu, Elif Çağlar, Barana feat. Ceylan Ertem, Alp Ersönmez, 123, Sarp Maden, Selen Gülün Trio gibi isimleri Anadolu'da birçok üniversitede dinleyiciyle buluşturdular. Bu yıl Evrencan Gündüz ve Uzaylılar, kasım ayını Edirne'den Kayseri'ye dokuz şehir ve üniversitede konser vererek geçirdi. Kampüste Caz konserlerinin ilk ayağı olan Edirne Trakya Üniversitesi konserinde, üniversite konserlerinin enerjisini bir kere daha hatırladım. Evrencan Gündüz'ün repertuvarında kendi şarkılarının yanında pop'tan türküye birçok yerli/yabancı cover da vardı. Hem sahnedeki müzisyenlerin birbirleriyle, hem Evrencan'ın seyirciyle iletişimi güçlü olunca konferans salonunda oturmalı düzende başlayan konser, kısa sürede herkesin ayakta doya doya dans ettiği bir şenliğe dönüştü. Evrencan'a trompette Dilan Balkay, saksafonda Edward Pithey, bas gitarda Salih Yeniev ve davulda Uğurcan Mamuzlu eşlik etti. Tamamen dolu olan salonu ateşleyen sadece Evrencan Gündüz değil, sahnedeki müzisyenlerin birlikte ortaya çıkardığı kimyaydı. Gördüm ama aracı durduramadığım için kendisiyle fotoğraf çektiremedim. Şehirleri zihnine yemekleriyle kaydedenler için Edirne akla ilk olarak ciğer tavayı getiriyor. Bizim de Kampüste Caz için çıktığımız basın gezisinde ilk durağımız meşhur Ciğerci Niyazi Usta oluyor. Gerçekten de hayatımda yediğim en lezzetli ciğer. Peynir helvasının da tadı damağımda. Mayısta şehirde yapılan Bando ve Ciğer Festivali kapsamında dünyanın en büyük tavası üretilmiş ve Guinness Rekorlar Kitabı'na başvurulmuş. Tesadüf, biz oradayken başvurunun onaylandığı ve Edirne'nin dünyanın en büyük ciğer tavasıyla rekor kırdığı haberi geliyor. Edirne'nin neredeyse her sokağında şehrin köklü tarihini hatırlatan bir eser var. Camiler, çeşmeler, türbeler, hamamlar... Büyük Sinagog da kentin görkemli yapılarından biri. 1900'lerin başında 20 bin kişilik Yahudi cemaatine sahip olan kentte 1905'te çıkan yangın, 13 sinagogu yutmuş. Bugün Maarif Caddesi'nde ziyarete açık olan yapı, bu yangının ardından inşa edilerek 1909'da hizmete açılmış. Zaman içinde cemaatin azalmasıyla metruk hale gelmiş ve restore edilerek 2014'te şimdiki halini almış. Kentin sembollerinden biri şüphesiz Mimar Sinan'ın ustalık eseri Selimiye Camii. UNESCO'nun Dünya Mirası Listesi'nde yer alan cami, II. Selim'in talimatıyla yapılmış fakat II. Selim'in ömrü Selimiye'nin tamamlandığını görmeye yetmemiş. 1575'te ibadete açılan cami, mimarisindeki her detayla hayranlık uyandırıyor. İçerisinin loş atmosferinde pencerelerden gelen ışık huzmelerini kovalayarak fotoğraf çekmek de ayrı bir keyif. Çoğumuzun aklına Ara Güler'in 1956 tarihli fotoğrafıyla kazınan Eski Cami'nin yapımı 15. yüzyıl başlarında, Osmanlı'nın Fetret Devri sırasında başlamış ve Fetret Devri'ni sonlandıran Çelebi Mehmet zamanında bitmiş. Konyalı Hacı Alaeddin'in eseri, özellikle içeride ve dışarıdaki hat örnekleriyle görülmesi gereken bir cami. Eski adıyla Mecidiye, güncel adıyla Meriç Köprüsü Edirne'yi insana huzur veren Karaağaç Mahallesi'ne bağlıyor. Balkan Savaşları'nda kaybedilen Karaağaç, Lozan Antlaşması'yla Türkiye'ye iade edilmiş. Yüzyıllardır gezginlerin uğrak noktası olan Karaağaç'ın popülerliği, demiryolu ağına dahil olmasıyla katlanarak artmış ve oteller, eğlence merkezleri burada toplanmış. Karaağaç'ta geniş geniş gezilecek yerlerden biri, Tarihi Edirne Tren Garı. Birinci Dünya Savaşı yıllarında inşa edilen gar, ancak 1930'da kullanılmaya başlanmış. Edirne-İstanbul hattındaki değişiklik yeni bir gar gerektirince de 1971'de terk edilmiş. Kıbrıs harekatı sırasında karakola çevrilen bina, bugün Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi olarak hizmet veriyor. Edirne'nin Paris'i olarak anılan Karaağaç'ın sakin sokaklarında dolaşmak eminim karlı günlerde de, yazın da çok güzeldir. Biz sonbaharın iyice kışa döndüğü bir güne denk geldiğimiz için sokakların tadını pek çıkaramadım. Ellerim donana kadar fotoğraf çekip, kahve kokusunu tüm sokağa yayan bir kafede, soba başında ısındım. Şehrin kendi hızında akan zamanına 24 saatliğine de olsa ortak olmak, hücrelerime işlemiş İstanbul temposundan sonra iyi geldi."} {"url": "https://manyetikbant.me/alive-in-the-windy-city/", "text": "Geçenlerde Stone Temple Pilots'ın Scott Weiland'ı kovduğu haberini görünce bu adamları canlı izlemenin imkansızlığının farkına vardım. Zaten senelerdir birleşe dağıla azıcık umudumu da yok etmişlerdi. Hevesimi alayım diye oturdum 2010'daki Chicago konserlerini izledim. Grubun tek resmi konser DVD'si Alive in the Windy City'yi bitirdikten sonra Weiland'ın grubu tamamen gömmesi ve kariyerine solo devam etmesini ne kadar istediğime şaşırdım. STP 2003'te dağıldıktan sonra DeLeo kardeşler, kulağa Weiland'sız STP gibi gelen Army of Anyone grubuyla başarısız bir albüm kaydetti. Weiland ise Velvet Revolver'la dünyayı turluyordu. Sonra bir sebepten grup yeniden bir araya geldi ve son albümleri Stone Temple Pilots'ı yayınladı (2010). Konser vermeye başladıklarında tek konuşulan Scott'ın sahnede eskisi gibi olup olamayacağı, bağımlılıklarından uzak kalıp kalamayacağı ve sesini kaybedip kaybetmediğiydi. Filme dayanarak grubun performansından pek bir şey eksilmediğini söyleyebiliriz. Kimi şarkılarda Weiland'ın zorlandığı çok açık ama STP şarkılarının söylenmesi kolay şarkılar olmadığı da ortada. Zaten sesini bu kadar eğip bükebildiği için hayran olmamış mıydık bu adama? Onca madde tüketiminden sonra, 40 küsür yaşında bu kadar pürüzü normal buluyorum. Alive in the Windy City dümdüz bir konser belgesi. Sahne üstü ve önündeki kameraların gördüklerinden ibaret. Konser öncesi/sonrasıyla işi yok. Ufak bir röportaj dışında bonusu yok. Bu açıdan zayıf ve bu da olsun diye yapılmış gibi duruyor. Gelelim STP'nin artık sona ermesi gerekliliğine. İki binlerin başında dağılıp bu yıllarda birleşen grupların çoğu gibi onlar da oldukça dandik yeni şarkılar yaptılar. Seyircinin çok da ateşli görünmediği konserler verdiler. Toplayabilecekleri ne kaldıysa topladılar yani. 90'larda, İTÜ Maçka Kampüsü'nün ağaçlarında bally çeken çocuklar otururken, Abdullah Sokak diye bir gerçeklik varken, Küçük Beyoğlu rezilliğinin yerinde Ex-Bronx dururken ve Pendor'un alt katında sevişilirken hayat güzeldi. STP o hayatın önemli bir yerinde dururdu. Hayat şimdi de güzel ama STP'nin durduğu yer geçmişte kaldı. Aynı dönemde ortaya çıkmış Pearl Jam ya da Alice in Chains bana aynı hayatının sonuna gelmiş olma hissini vermiyor. Yeni PJ ve AIC şarkılarını şimdiki zaman içinde dinlemek mümkün ama STP'den artık zorlamanın kokusu geliyor. Scott Weiland için dileğim grubun peşini bırakıp müziğe solo devam etmesi. İster pop yapsın ister bossa-nova, hepsinin hakkını verir. Kafamda onu hep Sinatra'nın yanına koyuyorum. İstiyorum ki kitleleri ya da plak şirketlerini tatmin etme kaygısı olmadan canı ne istiyorsa onu söylesin kulüplerde. Arada beni de düşünüp Atlanta gibi balladlar yapsın. Stone Temple Pilots'ın yokluğu sorun değil. Scott Weiland'ın yokluğu sorun olabilir."} {"url": "https://manyetikbant.me/alt-j-this-is-all-yours/", "text": "İngiliz deneysel/indie rock grubu Alt-J, iki yıl önce ilk albümü An Awesome Wave ile çok iyi bir çıkış yapıp Mercury Ödülü'nü kapmıştı. Dinleyiciyi arada bırakmayan, taraf seçmeye iten gruplardan Alt-J. Ya bol oyuncaklı internet çağı müziğine kendinizi kaptırıyorsunuz, ya da bu dünyanın tamamen dışında kalıyorsunuz. Ben ilk gruptayım. This Is All Yours daha Intro'daki vokallerle dinleyiciyi yakalıyor. Arrival In Nara'nın piyano etrafında gelişen yapısı, dinleyeni elinden tutup karanlık bir koridordan geçirerek Alt-J evreninin merkezine götürüyor. Burada ormanda yürüyen hayvanların adımlarını andıran perküsyon, kırılgan ve birbirine eklemlenen vokal katmanları, piyano ve akustik gitardan oluşan bir iskelet, manzarayı pointillist bir tablo gibi işleyen synthesizer, yaylı ve nefesli düzenlemeleri bulunuyor. Birbiri ardına sıralanan Nara, Every Other Freckle ve Left Hand Free müthiş bir blok. Nara'nın ayinselliği, Every Other Freckle'ın tutkusu ve Left Hand Free'nin parti havası, bu üçlüden sonra gelen antrakt parçası Garden of England ile sindiriliyor. Şarkı geçişlerinde arı ve kuş sesleri duyulan albüme puslu bir bahçe atmosferi hakim. Üç parçada adı geçen Japon şehri Nara'nın etkisi olsa gerek. Miley Cyrus sample'lı ilk single Hunger of the Pine'daki trip hop etkisinden The Gospel of John Hurt'ün sakince yükselişine birçok tüyler ürpertici an barındıran albümü dinledikçe, Alt-J'in yürüyüşüne eşlik etmekten, yürüyüşüme Alt-J'in eşlik etmesinden mutlu oluyorum. Üçüncü albüme kadar birlikte yürüyeceğiz galiba."} {"url": "https://manyetikbant.me/alternatif-kopenhag-rehberi/", "text": "Seyahat ettiğiniz şehirlerde sakinlik mi ararsınız, canlılık mı; kimseye değmeden yalnız keşiflerin tadını çıkarmayı mı seçersiniz, yeni arkadaşlarla yerel hayatın içine kestirmeden dalmayı mı bilmiyorum. Bildiğim şu; aradığınız her ne olursa olsun, Kopenhag onu size verecek. İstanbul'dan 3,5 saatlik bir uçuşla gidilen Kopenhag'da havaalanından şehir merkezine metro, tren, otobüs ya da taksiyle ulaşabilirsiniz. Seferlerin sıklığı ve gece de çalışması nedeniyle metro oldukça cazip bir seçenek. Tercih ettiğiniz ulaşım aracına göre şehir merkezine varmanız 15 ile 35 dakika arası sürüyor. Kopenhag hem yürünmesi keyifli hem ulaşım sistemi iyi çalışan bir şehir olduğu için, şehrin neresinde kaldığınızın aslında çok da önemi yok. Indre By, Tivoli ve Vesterbro bölgeleri merkezi ve oteller bakımından zengin. Merkeze yakın nüfusu 1,2 milyonu bulan bu baş döndürücü İskandinav şehrine yürümeye hevesli ayaklar, görmeye açık gözler, heyecanlanmaktan yorulmayan bir kalp ve çantanızda bir şemsiyeyle gitmenizi tavsiye ederim. En sıcak aylar olan temmuz ve ağustos, aynı zamanda şehrin en çok yağmur aldığı dönem. Nispeten daha kuru olan mart ve nisan aylarındaysa ortalama sıcaklık 10 derecenin altında. İskandinav şehirleri çekici olmalarına rağmen küçük bütçelerle seyahat etmek isteyenleri korkutabilen destinasyonlar. Kopenhag da ucuz bir yer değil ancak birçok şehir gibi, her bütçeye göre alternatifler sunduğunu belirtmek gerek. Yaşamak istediğiniz deneyim, harcamalarınızı belirleyen ana unsur. Michelin yıldızlı bir restoranda yemek yiyip tasarım butiklerinden alışveriş de yapabilirsiniz, süpermarketten aldığınız bir sandviçle ikinci el eşya dükkanlarını da keşfedebilirsiniz. Şehir, önceliklerinize göre kendinize farklı rotalar çizebileceğiniz kadar zengin. Kışın güneşle karşılaşmanın pek mümkün olmadığı Kopenhag sokakları, yazın havanın çok geç kararmasıyla iyiden iyiye karşı konulmaz oluyor. Ayakkabıları aşındırmanın tam zamanı. Rotamız turist rehberleriyle zaman zaman kesişse de gerçek deneyimlere açık. Kulaklığımızdaki müziği şehrin sesleriyle değiştiriyoruz. Dikkatimizi günlük kaygılarımızdan sıyırıp içinde bulunduğumuz ana yöneltiyoruz. Avrupa'nın en temiz havaya sahip şehirlerinden birinde, derin bir nefes alıp yola koyuluyoruz. Biraz antrenman için gezmeye Stroget'ten başlayalım. 1960'ların başında araç trafiğine kapatılması tartışma yaratan bölge, şehrin büyük meydanlarından Radhuspladsen ve Kongens Nytorv arasındaki geniş bir yaya yolu ve bunu kesen daha küçük sokaklardan oluşuyor. Alışveriş için öncelikli adres olan Stroget'te dünyaca ünlü markaların yanı sıra Mads Norgaard gibi önemli Danimarkalı tasarımcıların butikleri ve irili ufaklı hediyelik eşya dükkanları yer alıyor. Turistlerin çok tercih ettiği popüler restoran ve kafelerle dolu ana yoldan yan sokaklara saptıkça keşif isteği sarıyor ruhu. Tanıdık olanla tanışılmayı bekleyen sırt sırta. Belki de bu yüzden Kopenhag'ın en kalabalık noktalarında bile turistik yerlerin insanı boğan yapaylığı hissedilmiyor. Şehrin gerçek sakinlerinin hayatı, renkli dekorların arkasında bir yerde süregidiyormuş hissine kapılmıyorsunuz. Yürümek, yol yapmanın en temel formu. Adımlarla şehrin iletişimi derinleştikçe sokakların alfabesi çözülüyor. Sonrası öğrenilen, tanık olunan, yaşanan hikayeler. Her fotoğraf meraklısının nabzını hızlandıracak 17. ve 18. yüzyıldan kalma rengarenk evleriyle Nyhavn da yaya olmanın keyfini katlayan bölgelerden. Kanal boyunca sıralanan restoran, bar ve kafelerden birinde mola verip eski ahşap gemileri seyre dalmak, özellikle akşam saatlerinde göğün kanala yansıyan renklerinde kaybolmak Kopenhag'da mutlaka yapılması gerekenlerden. Şehri şöyle çabucak görmek isteyenler için kanal turlarının başlangıç noktası da burası. Coğrafyayı sindirmenin bir yolu yüzeyi adım adım okumaksa, bir diğeri de ona yukarıdan bakmak. Kopenhag'ı kuş bakışı görmek için doğru adres şehrin en hareketli mahallelerinden Christianshavn'da bulunan barok kilise Vor Frelsers Kirke. İnşası 18. yüzyılda biten kilisenin en dikkat çekici özelliği, spiral şeklindeki kulesi. Kulenin içinde kat edilen 250 basamak, sizi harika manzaralar sunan dış basamaklara götürüyor. Buradan dört yana göz alabildiğine uzanan şehri doya doya seyredebilir, saat başı çalan çanların melodisini dinleyebilirsiniz. Kulenin zirvesine yaklaştıkça basamaklar daralıyor, adrenalin kana karışıyor. Mayıstan eylüle kadar ziyaret edilebilen kuleye çıkışlar zaman zaman hava koşulları nedeniyle durdurulabiliyor. Christianshavn'ın en işlek yeri şüphesiz otonom bölge Christiania. 70'lerin başında Kopenhag'daki konut sorununun da etkisiyle işgal edilen eski askeri tesisler, yıllar içinde kendi kendine yeten, kendi kurallarına göre yönetilen küçük bir topluluğun evi haline geliyor. Anarşist bir komün olan Christiania, toplum içinde kendine yeterli ifade alanı bulamayan farklı gruplar için özgürlükle eş anlamlı. Yargıların, dayatmaların ve etiketlerin, tıpkı arabalar gibi kapının dışında bırakıldığı bu mahallenin sanatçılardan evsizlere, eşcinsellerden turistlere pek çok ziyaretçisi var. Christiania her ne kadar turistik bir bölgeye dönüşmüşse de, buranın sakinleri özel hayatlarını koruma konusunda hassaslar. Sokakların çoğunda karşılaşacağınız fotoğraf yasağı sizi şaşırtmasın. Bu hassasiyette mahalledeki bazı caddelerin eskiden beri uyuşturucu madde ticaretinde bir durak olmasının da etkisi var. Christiania'da asla hoş görülmeyen şeyler arasında şiddet, silahlar, havai fişekler, çalıntı eşyalar ve kurşun geçirmez giysiler bulunuyor. Sokaklardaki koşmayın uyarıları bile bölgenin yıllardır özenle korumaya çabaladığı huzurlu ve barışçıl atmosfer için hayati öneme sahip. Kendinizi bir açık hava galerisinde hissettiren duvar resimleri, sanat eserine dönüşmüş evleri, yeşil alanları, ilgi çekici atölyelerin düzenlendiği salonları, vegan ve vejetaryen mutfağı, önyargısız sakinleri ve tıkır tıkır işleyen kolektif karar alma mekanizmalarıyla Christiania, başka bir dünyanın mümkün olduğunu hatırlatıyor. Şehrin kuzeybatısında bulunan Norrebro, 19. yüzyılın sonunda Kopenhag'a göç eden işçilerle birlikte şekillenmiş bir bölge. Nüfusunun dörtte birini göçmenler oluşturuyor. Türk ve Arap azınlıkların yoğunlukta olduğu mahallenin çok kültürlü karakteri, burayı özellikle gençler için cazip kılıyor. Kreuzberg Berlin için neyse, Norrebro da Kopenhag için o. Ucuz büfelerden Michelin yıldızlı restoranlara, ikinci el giysi mağazalarından bağımsız tasarımcıların butiklerine, sanat galerilerinden irili ufaklı kafelere birçok keyifli keşif sunan bölgenin en işlek caddeleri Elmegade ve J gersborggade. Hem bira ve şarap, hem kahve ve raw beslenme meraklılarını heyecanlandıracak mekanlarla dolu Norrebro'nun çok ziyaret edilen noktalarından biri de Assistens Mezarlığı. Pek çok Avrupa şehrinde olduğu gibi, biraz soluklanıp dinlenilebilecek bir yeşil alan görevi de gören mezarlığın ebedi misafirleri arasında filozof Soren Kierkegaard, masallarıyla milyonlarca çocuğun hayal dünyasını biçimlendirmiş Hans Christian Andersen ve Nobel ödüllü fizikçi Niels Bohr bulunuyor. Gittiğiniz her şehirde ilk işiniz marketten yiyecek içecek bir şeyler kapıp kendinizi çimlere atmak oluyorsa, Kopenhag'da çok mutlu olacaksınız demektir. Zamanınızı sadece parkları gezmeye ayırsanız bile birkaç günden fazlasına ihtiyaç duyacağınız bu yeşili bol şehrin simgesi haline gelmiş Küçük Denizkızı heykelini de barındıran Langelinie Park, kaygısız saatler geçirmek için uygun. Bedeninizde ve ruhunuzda taşıdığınız stresten kurtulmak için Rosenborg Kalesi'nin yanındaki Kongens Have'de bir yürüyüş ya da içindeki eski seralarla başka bir zamana davetiye sunan Botanik Bahçesi'nde binlerce bitki türü arasında kaybolmak yeterli. Kanal, nehir, deniz ya da göl... şehirde su varsa mutlaka kıyısında olmalıyım diyorsanız şehir merkezinin batısındaki üç yapay gölü çevreleyen patikalarda koşuya çıkabilir, bisiklete binebilir veya bir banka yerleşip gündelik hayatın alıştığımızın aksine çok yumuşak da akabildiğine tanık olabilirsiniz. Danimarka'nın 2016 Dünya Mutluluk Raporu'nun zirvesinde olması boşuna değil. Eşitlik, kişi başı gelir, kişisel özgürlükler gibi etkenlerin yanında yenilenebilir enerji kaynaklarına yapılan yatırım sonucu doğanın mümkün olduğunca korunmasının da insanların yüzündeki gülümsemede payı var. Agresif tavırlardan uzak ve yardımsever sakinleri sayesinde Kopenhag'da kendinizi hem evinizde, hem güvende hissediyorsunuz. Alkol tüketiminin yüksek olduğu festival ve konserlerde bile kişisel alana saygı korunuyor, birbirini kısıtlamadan birlikte varolmanın tadı çıkarılıyor. Seyahat etmek sadece bir yerden bir yere gitmek anlamına gelmiyor, yol boyunca ve her yeni durakta ruha ve bedene bıraktığı izlerle insanı kendisinin yeni bir versiyonuna güncelliyor. Şehirlerin havasını solumak, sokaklarını yürümek, insanlarıyla konuşmak kadar yemeklerini yemek de orayı kendimizin kılmanın bir yolu. Bunu bilenler için de heyecan verici Kopenhag. Next Door Cafe: Şehri keşfetmeye iyi bir kahvaltıyla başlamak gerek. Kopenhag'ın merkezindeki Indre By bölgesinde bulunan Next Door Cafe'nin harika yaban mersinli pankekleri ve taze meyve sularıyla ihtiyacınız olan enerjiyi depolayabilirsiniz. Lagkagehuset: Birçok şubesiyle şehre yayılmış bu ünlü pastane zinciri, gün içinde Danimarka usulü tatlı ya da tuzlu atıştırmalıklar ve wi-fi desteği için ideal. Torvegade üzerindeki en eski dükkandaki ürünlerin lezzetinin bir başka olduğu söyleniyor. Morgenstedet: Vejetaryen ve vegan ev yemekleriyle tanınan Morgenstedet, Christiania'nın sakin atmosferini bahçesine taşıyor. Organik, taze malzemelerle yapılan yemekler lezzetli, porsiyonlar doyurucu. Laundromat Cafe: Yemeğinizi yerken çamaşırlarınızı yıkayabileceğiniz Laundromat Cafe, adını içindeki küçük çamaşırhaneden alıyor. Özellikle dekorasyonuyla dikkat çeken bu kafe, Norrebro'nun hayli popüler mekanlarından. Copenhagen Street Food: Sokak yemeklerine doymadığımız bir gezi, benim için eksik kalmıştır. Kopenhag Limanı'ndaki adacıklardan Papiroen'i kendine ev edinen Copenhagen Street Food, haftanın her günü hem Danimarka hem dünya mutfaklarından örnekleri tadabileceğiniz renkli bir pazar yeri. Bu yazı ilk olarak Tempo Travel'da yayımlanmıştır."} {"url": "https://manyetikbant.me/alternatif-yilbasi-hediye-rehberi/", "text": "Hediye vermenin de almak kadar mutluluk verici olduğunu biliyoruz. Yılbaşının takvimdeki sıradan bir tarih değişimi ya da yenilenmek, harekete geçmek için bir fırsat olması, tamamen kendi niyetimize bağlı. Özellikle böyle zor bir yılı bitirirken, kendimize ve başkalarına iyi hisler için biraz alan açmayı hak ediyoruz. İstediği gibi bir yılbaşı hediyesi bulmakta zorlananlar, özel tasarımların peşinde olanlar, yılbaşı yaklaştıkça hediye için nereye bakacağını bilemeyip paniğe kapılan son dakikacılar için alternatif yılbaşı hediye rehberi karşınızda!"} {"url": "https://manyetikbant.me/anbb-konser/", "text": "Bu blogun ilk girdilerinden birinde Halil Turhanlı'nın Einstürzende Neubauten üzerine yazdığı şu cümleleri alıntılamışım: Einstürzende Neubauten'a göre müziğin gerçek alternatifi gürültüdür. Müzik, tıpkı logos gibi yerleşiktir. Başıboş dolaşmaz, belirli bir mekanı, sığınağı vardır. Oysa gürültü kaotik ve akışkandır. Belirli bir mekana sığmaz. Müzik evcildir, gürültü ise yurtsuz. Borusan Müzik Evi'nde üst üste iki gece izlediğim Alva Noto ve Blixa Bargeld, tam da Turhanlı'nın tarif ettiği gibi akışkan ve mekansız bir sesler bütünü yaratıyor. Yaptıkları iş aslında bir tür mühendislik. Alva Noto'nun zemine yayıp bir coğrafya haline getirdiği işitsel malzemenin üzerine, Blixa Bargeld'in elindeki bilgisayar kumandası ve önündeki pedallarla deforme ettiği vokali ekleniyor. Ortaya müzik, ses ve söz kavramlarının arka sokaklarında dolaşan bir hayalet çıkıyor. İstiklal Caddesi'nde vitrinlere bakanlara sessizce yaklaşıp çığlık atarak insanların ödünü koparan bir amca vardı, onun gibi. Nick Cave, Blixa Bargeld'in sesini ilk duyduğunda boğulan bir kedinin ya da ölmekte olan bir çocuğun çığlığına benzettiğini söyler. Bargeld'in içinde bir çığlık denizi var ve dışarı akmak için gırtlağına doğru yükselip duruyor. Bargeld'in içinde aynı zamanda Bernsteinzimmer gibi şarkılarda gün ışığına çıkan sakin, huzurlu ve hüzünlü durgun sular var. Kırmızı astarlı siyah takımıyla, insanların kabuslarından sorumlu bir adama benziyor Blixa. Sahnenin köşesine bıraktığı beyaz şarabından şarkı aralarında ufak yudumlar alıyor. Arada bir üst kata göz atıyor, gözleri çok mavi. Aşırı mavi. İstanbul'a ilk gelişinde herkesin Türkiye'nin AB'ye girme çabasıyla ilgili sorular sorduğunu, artık kimsenin bu konudan bahsetmediğini söylüyor. Mimikry'ye başlamadan önce insanın kendini gizlemekte en başarılı canlı olabileceğinden bahsediyor. Aslında nasıl canavarlar olduğumuzu düşününce, bu tehditkar görünmeyen halimiz gerçekten harika bir mimicry örneği. Konser boyunca bir kedilere, bir prehistorik canlılara yaklaşan sesiyle seyirciyi hem korkutuyor, hem rahatlatıyor. Hepimiz Stockholm Sendromu'nun esiri olmuşuz, kaldırdığı kaşları ve keskin el hareketleriyle Blixa'nın bizi yönetmesine izin veriyoruz. İkinci gece İstanbul'un kedilerinin vesile olduğu Katze'yi söylerken de uysallıkla miyavlayarak eşlik ediyoruz ona. Bargeld'i Nick Cave and the Bad Seeds'le sahnede gördüğümde on altıma girmeme birkaç gün vardı. Bütün gün sağa sola yürüdüğüm için ayaklarım çok ağrıyordu ve henüz hiç Wim Wenders filmi izlememiştim. Bir Nick Cave and the Bad Seeds konseri için erkendi daha. Kırmızı astarlı siyah takımıyla Blixa'yı bu defa gözümü ayırmadan, kulağıma arkadaşımın kafasına estikçe yaptığı Almanca çevirilerle dinledim. Almanca'yla İngilizce'yi karıştırıyor şarkılarda Bargeld. Kelimeleri tersten okuyor, çift dilli sözcükler icat ediyor. Bir şey söyleyecekmiş gibi mikrofona yaklaşıp, sonra uzaklaşıyor. Oyuncu. ANBB'in performansı işitsel, dilsel ve düşünsel haz veriyor. Dinleyiciyi sesin daha tenha alanlarında dolaşmak için de heveslendiriyor. Once Again'de Yeniden burada olmak isteyip istemediğimi bilmiyorum diyor Bargeld. Ben biliyorum."} {"url": "https://manyetikbant.me/angel-olsen-salon-2015/", "text": "Eline gitarını alıp damarlarından şarkı akıtan kadınlara karşı zaafım var. Angel Olsen'la geçen yıl çıkardığı Burn Your Fire For No Witness sayesinde tanıştım. Yalnızlık ve acının tadını bilen ama her şeyin geçici olduğunun da farkında olan şarkılarına vuruldum. Sesindeki titremeleri, iniş çıkışları öğrendim. Gözlerimin karanlığa alışıp gecenin korkutucu olmaktan çıkması gibiydi Angel Olsen'ı dinlemek. 12 Eylül gecesi Salon'da nefesini tutarak bekleyen birçok kişi için de hayli kişisel meselelerle bağlantılıydı şarkıları. Şarkıların kancalarını anılarınıza, etrafınızdaki kokulara, belirli bir mekana geçirmek gibi bir alışkanlığı var. Sonra dinlesen bir türlü, dinlemesen bir türlü. Geceyi açan Kalben, şarkıların hikayelerini anlatmayı seviyor. O söylerken seyirciye bakıyorum, çoğu eşlik ediyor. Yerli müzisyenlerin aradıkları seyirciyi bulması mutluluk verici. Angel Olsen ise Kalben'in aksine sahnede daha soğuk duruyor önce. Şarkı söyledikçe ısınıyor gibi. Seni seviyorum! diye bağıran birine Böyle güçlü sözleri bu kadar kolay söyleme minvalinde sesleniyor. Olsen ikizleriyle kan bağı olmadığını, evlatlık olduğunu birkaç defa tekrarlıyor. Kendini açmaktan korkmadığını röportajlarında belirtiyor Olsen. Sahnede ara sıra görünen kırılganlığı ise espriler ve muzip mimiklerle hemen dağılıyor. Aynı anda hem içe kapanık, hem ilgi odağı olmayı başarabilen biri olduğunu seziyorum. İçinde bir çok kadın var belki, duruma göre ortaya çıkıp saklanıyorlar. Tıpkı White Fire'da burun çekişleriyle ortaya çıkıp sonra hemen kayboluveren gözyaşlarımız gibi. İçimizdeki ışığı korumayı tavsiye ediyor Angel Olsen. Kendi ışığını bizimkine katıyor, ateşi büyütüyor. Ağızdan çıkmayan mırıltılarda duyuluyor sesi. Kaburgalara çarpa çarpa dağılıyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/angel-olsen-special/", "text": "Angel Olsen'ın sisli sesi ve gitarı, 2014 tarihli Burn Your Fire For No Witness albümünden beri hep yanımda. Geçen yılki harikası My Woman'ın ardından gelen Phases, demolar, B-side'lar, cover'lar ve daha önce yayımlanmamış parçaları bir araya getiriyor. Olsen'ın kendini olduğu gibi göstermekten korkmayan, duygularını hiçbir şeyin arkasına saklamayan tavrını seviyorum. En içteki bocalamalar, beceriksizlikler, kırgınlıklarda yalnız olmadığımı hissettiriyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/are-we-there/", "text": "New Jersey'de büyüyüp müziğini dünyaya Brooklyn'den yaymaya başlayan Sharon Van Etten, dördüncü albümü Are We There'le ilişkileri ameliyat etmeyi sürdürüyor. Her albümde ekibini ve müziğini kalabalıklaştıran müzisyen, Are We There'i birkaç yıldır turnelerde kendisine eşlik eden grubuyla birlikte kaydetmiş. Müzik hayatında grup olmayı öğrenirken, özel hayatında da sorunların tükenmediğini görmüş Sharon Van Etten. Her şey iyi gidiyor gibi görünürken içten içe hissettiğimiz tedirginliği iyi biliyor. Önceki albümlerde partneri tarafından baskılanmasına öfke ve zehirli sözlerle karşılık veren kadın, artık daha yumuşak. Güç dengeleri değişse de, azami çaba gösterilse de sürdürülemeyen ilişkilerin yarattığı kırgınlık ve ne yapacağını bilemeyen yetişkinlerin bir şeylere tutunma arayışı var şarkılarda. Kendimizi zırhlara soksak da hayat tarafından sürekli darp edilişimizin adli tıp raporu gibi Are We There. Özellikle de Gözümü dağlasalar, görmesem hiç yüzünü temalı Your Love Is Killing Me ve Tarifa. Van Etten'ın dinleyeni balmumu gibi saran sesine piyano, üflemeliler ve elbette gitar eşlik ediyor. Müzisyenin diskografisindeki en zengin düzenlemelere sahip albümde Jonathan Meiburg, Jana Hunter ve Peter Broderick'in de katkısı bulunuyor. Sharon Van Etten canımızı hep böyle acıtsın."} {"url": "https://manyetikbant.me/ariel-pink-pom-pom/", "text": "Müzikteki retro sevdasının tepe noktasındaki Ariel Pink, yanında grubu Haunted Graffiti olmaksızın yayınladığı ilk albüm Pom Pom ile zamanı bükmeye devam ediyor. 60'lar, 70'ler ve 80'lerden müzik türlerini dilediği gibi birbirine ekleştirdiği, kulağa biraz deli işi gibi gelen müziğinde reggae ritimlerini de bulmak mümkün, şekerli radyo popunu da. Bit pazarından kıyafet seçer gibi kolaylıkla bir araya getirdiği müzikal zaman parçaları, sample'lar, oyuncaksı sesler, Pink'in sound'una lunapark benzeri bir çekicilik veriyor. Bir yerlerden tanıdık gelen ama adı tam konulamayan ses kesitleri kulakta pembe bir çiklet balonu gibi patlıyor. Ariel Pink'in müziği, biriktirme saplantısı olan bir müzik dinleyicisinin bilinçaltı gibi. Not Enough Violence'ın gotik atmosferi, Put Your Number In My Phone'un hülyalı hüznü, Nude Beach A Go-Go'nun çizgi film havası, Negativ Ed'in gürültüsü, Ariel Pink'in tüm zaman dilimlerini kapsayan kes yapıştır tekniğiyle birbirine bağlanıyor. Bu, tam da dinlediğimiz şarkıyı istediğimiz yerinde durdurup, bambaşka bir döneme ait bir şarkıya atlayabildiğimiz internet ve dijital müzik çağının ruhunu yansıtıyor. Biriktirilmiş sesleri, yumuşak melodiler ve dikkat çekici sözlerle birleştiren Ariel Pink'in Pom Pom'u övgüyü hak ediyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/ariel-pinks-haunted-graffiti-konser/", "text": "Ariel Pink's Haunted Graffiti konserini bir şeye benzetmem gerekirse, asit yağmurunda kalmış bir disko topu olduğunu söyleyebilirim. Ağızların içine sokulan mikrofonlar, elektronik davullar, efektlere bulanmış synth'ler ve basların üstü Ariel Pink'in kırmızı rujuyla boyandı. Yer yer kulaklarımın zorlandığı bir gürültü kabaresine dönüşen konserde, sahnedeki müzisyenin marjinalliğine, sınırlarını konser süresi olarak belirlediğimiz zaman zarfında katılıp sonrasında saçma bulduğumuz ya da anlam veremediğimiz her şeyle kıyasıya dalga geçtiğimiz yalan hayatlarımızı düşündüm biraz. İki dakika önce hiç tanımadığı birinin kıyafetine bok atmak için enerji harcayan insanların iki dakika sonra Ariel Pink'e auvv demesi gibi şeyler. Genelde çok zavallıyız. Konserin karamsar düşüncelere kapılmadığım bölümlerinde Ariel Pink'in konuşmasını can kulağıyla dinledim ama hiçbir şey anlamadım. Bir öfori halinde gibiydi. Kendisini Aksaray'da gösterişli ve kıro bir düğün salonunda izlemek nasıl olurdu acaba? Cavlak hoparlörlerden nymph'ler, schnitzel'ler dökülürken payetli elbiseler içinde memelerimizi sallaya sallaya oynasaydık. Erkekler alüminyum takımlarla terleseydi. Topuklar kırılsaydı, ten rengi çoraplar yol yol kaçsaydı. Ariel Pink's Haunted Graffiti'yi izlemek böyle hissettirdi işte. Kafamın içinde böyle yerlerde gezdim. Konseri açan Seni Görmem İmkansız, bizim kostüm atölyesinin cicileriyle sahnedeydi. Duvara yansıtılan illüstrasyonlar müziklerine çok yakıştı. Kendileri aynı zamanda feat. Aralık sayısının canlı performans konuğu ve önümüzdeki hafta Belçika'daki Glimps Festival'da sahne alacaklar."} {"url": "https://manyetikbant.me/arkadasim-kurt/", "text": "Yazar Alper Çeker, Müzisyen Ceylan Ertem, Şair Küçük İskender, Radyo Programcısı Hakan Tamar ve Zihni Müzik'ten Zihni Şahin bize arkadaşları Kurt'ü ve Nirvana hikayelerini anlattılar. Kurt Cobain, 5 Nisan 1994'te Seattle'daki evinde hayatına son verdiğinde ardında Nirvana'yla kaydettiği üç stüdyo albümü, bir unplugged albüm, b-side'lardan oluşan bir toplama albüm, sayısız bootleg ve onun sesini kendi sesi kabul etmiş milyonlarca insan vardı. Aklındaysa intihar notundan anladığımız kadarıyla bir Neil Young şarkısı. Bir kere gidildi mi, geri dönülemeyeceğini biliyordu. Ama rock 'n' roll hep yaşayacaktı. Teşvikiye'de bir kaset tezgahında, bir şairin evinin duvarında, Moskova'da bir caddede yaşayacaktı. Seattle'ın 9700 kilometre doğusunda, birbirinden habersiz insanlar aynı şarkıları dinleyip kendilerine bir yol çizecek, onları radyoda çalacak, sahnede söyleyecek, dergilere yazacaktı. Kurt Cobain'e çok unvan verildi, çok sıfat yakıştırıldı: Kayıp kuşağın sesi, X kuşağının sözcüsü, dahi, peygamber, ilah, keş, kurban... Gerçekten bunlardan biri miydi, yoksa bunların hepsi miydi? Küçük İskender'in Lucifer'ın Bisikleti'nde yazdığı gibi, bazı coğrafyalarda Kurt yükseklere, nirvanaya yükselir, boğuk ama gür bir ışık saçar... sesi içlidir, kırık ve kırgındır. Kurt Cobain bizim kırık ve kırgın arkadaşımızdı. Birlikte anılarımızın olduğu, oturup şarkı söylediğimiz, derdimizi anlayan, derdini anladığımız bir dost. Alper Çeker, Ceylan Ertem, Küçük İskender, Hakan Tamar ve Zihni Şahin bize arkadaşları Kurt'ü ve Nirvana hikayelerini anlattılar. Ölümünün 18. yılında Kurt Cobain'i bir yıldız olarak değil, gitar çalıp şarkı söyleyen genç bir adam olarak hatırlıyoruz."} {"url": "https://manyetikbant.me/artemisgunebakanli/", "text": "Kac yasindasin? Yirmialti. Nerede yasiyorsun? Istanbul. Su anda veya en son okuduğun okul / bolum? Galatasaray Universitesi / Radyo, Sinema-Tv. Sanata olan merakini tetikleyen sey neydi? Izledigim filmler. Calismalarini yaptigin esnada kendini nasil hissettigine dair bir betimleme yapar misin? Yalniz. Onlari paylasmandaki amacin nedir? Insanlarin onlara baktiginda bi'seyler hissetmesi/gormesi hosuma gidiyor. Bize keyifle takip ediyorum dedigin birkac isim sayar misin? Anton Corbijn, Samuel Bayer, Michel Gondry.. Elli yasina geldiginde kendinden neler yapiyor olmayi umuyorsun? Video klip yonetmenligi yapiyor olabilirim. En sevdigin muzik grubu/sarkici hangisi? Nick Cave and the Bad Seeds. Peki en iyi yapabildigin yemek? Pilav. Bu yaziyi okuyan insanlara soylemek istedigin herhangi bi'sey var mi? Akliniza mukayet olun."} {"url": "https://manyetikbant.me/aylin-gungor-gozunden-nesnelerin-depresyonu/", "text": "Memlekette müzik ve sanat üzerine yazılıp çizilen dergilerin altından isminin çıkmasına alışkın olduğumuz Aylin Güngör, fotoğrafçılığıyla da ilham veriyor. Geçtiğimiz yıl ilk fotoğraf kitabı Oturduğum Yerden / From Where I Amde, konser vermek için İstanbul'a gelen müzisyenlerin sahne dışındaki doğal ve samimi hallerini yansıtan karelerini bir araya getirmişti. Fotoğrafın analog olanını sevse de, gündelik hayatta gözüne çarpanları Instagram hesabında topluyor Aylin. Çoğunlukla yerini yadırgamış görünen nesneler ve tekinsiz mekanlardan oluşan galerisinde çok hoşuma giden iki hashtag kullanıyor: #thismagicaldepression ve #possiblecrimescene. İki hashtag de ülkenin standart estetik seviyesine ve hayatımızın dekoruna cuk oturuyor. Evsiz kalmış kitsch objeler, yıkıntılar, neden orada olduğu anlaşılamayan eşyalar, içinde duymak istemeyeceğimiz hikayeler barındırıyormuş gibi görünen sokak köşeleri aynı anda hem iç karartıcı hem şefkat uyandırıcı olabiliyor. İstanbul sürekli çöpe atmak isteyip de kıyamadığımız, kırılan kapağının yerine çay tabağı koyduğumuz bir kettle'a benziyor zaten. Aylin Güngör'ün yakaladığı kareler de bu içler acısı şehri bir arada tutan seloteyplerin izleri. Aylin'in analog fotoğraflarını buradan, Instagram hesabını ise buradan takip edebilirsiniz. Fotoğraflar Aylin Güngör'ün Instagram hesabından alınmıştır."} {"url": "https://manyetikbant.me/baby-elime-dogdu/", "text": "Felsefesi ve alet edevatıyla lomografinin hastasıyım ezelden. Lomo makinelerden çıkan filmlerin banyosunu beklediğim anlar, hayatımda belirsizlikten, neyle karşılaşacağımı bilmemekten zevk aldığım ender anlardan. Bu hissi hayatın geneline yayabilmekte zaten kurtuluş ama o başka bir yazıya konu olsun. Analog fotoğrafçılıkla haşır neşir olanlar mart sonu Galata, Serdar-ı Ekrem Sokak'ta açılan Lomography Mağazası'ndan haberdardır. İnsanın işaret parmağını kaşındıran makine, film ve aksesuarlarla dolu bir kutucuk. Bugünlerde mağazaya uğrarsanız, ayrı bir heyecan fark edeceksiniz çünkü Lomography ailesinin bir bebeği oldu. Adı Fisheye Baby 110. Balık gözlü bir minik. Üstelik 110 film kullanıyor. 16 mm'ye tekabül eden bu format 1972'de Kodak tarafından piyasaya sürülmüş, daha çok küçük ve ucuz makinelerde kullanılmış. 2009'da üretimi duran 110 film, Lomography'nin çıkardığı Orca Black and White 100 ile hayatına kaldığı yerden devam ediyor. Geçtiğimiz hafta Lomography Türkiye'de gerçekleşen gizli bir ayinle LomoAmigo ilan edildiğimde tanıştım bu minikle. Her şeyin yavrusu güzeldir savını haklı çıkaran bir tatlılığı var. Elimde gören herkes kedi yavrusu görmüş gibi tepki veriyor. İlk filmimi henüz yarıladım, sonuçları önümüzdeki günlerde burada ve lomography. com. tr'de paylaşacağız. Basic ve Metal olarak iki versiyonu bulunan Fisheye Baby 100'le 170 derecelik balık gözü fotoğraflar çekebiliyorsunuz. Çoğu lomo gibi normal ve bulb modu bulunuyor. Teknik detayları fotoğraflar çıktıktan sonraya bırakıyor ve sizi minikle tanışmak için aşağıdaki videoya davet ediyorum."} {"url": "https://manyetikbant.me/babylon-soundgarden-2014/", "text": "2014 yazının konserleri, festivalleri insana tatil aratmayacak kadar bol ve heyecan verici. Yazın ilk festivali Babylon Soundgarden'la gündüz sahne önünde yayılıp bira içme, gece sahne önünde zıplayıp bira içme sezonu açılmış oldu. Festivalde Pet Shop Boys dışında sahne alan herkesi aşağıdaki fotoğraflarda bulabilirsiniz. Buyrun 40 fotoğrafta Babylon Soundgarden turuna. Bu yıl çiçeğe, böceğe, renge ve fosfora doyan ana sahne Radyo Babylon Soundsystem'la açıldı. Karşınızda Berke Yavuz. Kendisini pazar günleri 17.00-19.00 arası Lazy Sunday Afternoon ile Radyo Babylon'da ya da perşembeleri 00.00-01.00 arası Urban Grooves ile Lounge FM'de dinleyebilirsiniz. Balkan ve Anadolu müziğinin köşesinde duran Kolektif İstanbul, Ciguli desteğiyle kalabalıklaşmaya başlayan alanda ilk göbekleri attırdı. 90'ların fenomen şarkısı Binnaz'ı 2 defa çaldılar. Özlemişiz. İzlandalı elektro-pop grubu FM Belfast'ı 4. İstanbul ziyaretlerinde nihayet izledim. Enerjik, rengarenk ve sevimli insanlar ama çok da abartılacak bir yanları yok diyordum ki, konserin sonuna doğru başka bir sahneden geri dönerken kendilerini çıldırmış halde buldum. Bundan sonra FM Belfast'ı bulduğum yerde kaçırmam. Afrobeat efsanesi Fela Kuti'nin oğlu Seun Kuti, babasının eski grubu Egypt 80 ile sahnedeydi. Dansçıların üzerindeki kumaşlara takıldım kaldım. Çoğumuz için Sky Ferreira'nın modelliği, şarkıcılığından önce geldi ama aslında kendisi çocukluğundan beri müzikle ilgileniyor. Michael Jackson'ın stilisti olan büyükannesinin büyüttüğü Ferreira, ilk uzunçaları Night Time, My Time'ı geçen yıl çıkardı. Synthpop sularında gezinen Ferreira'nın müziği beni pek etkilemiyor ama sahnede iyi fotoğraf verdiği kesin. İlk şarkısı Boys'da mikrofonuyla ilgili bir sorun yaşadı, şarkıyı 1-2 dakika vokalsiz dinledik. Ben hayranı olmasam da Parkorman konser boyunca çığlık çığlığa inledi. Babylon Soundgarden'a geçen yıl dahil olan Red Bull Music Academy Sahnesi, ağaçlar içinde alanın geri kalanından izole olma fırsatı veren bir yer. Muhabbet, dans ve yayılmaca için nefis. Ali Gültekin'in açtığı sahnede günün ikinci ismi Dalt Wisney'di. Birkaç yıldır Soundcloud'da Alpman adı altında biriktirdiği seslerle dünyanın farklı yerlerinden dinleyicilerin dikkatini çeken Güneş Alpman, son zamanlarda yolunu The Midnight Walkers'la birleştirdi. Spychedelic olarak tanımladıkları müzikleri yoğun akıcı. Alpman And The Midnight Walkers, tanımanız gereken yerli gruplardan. Sağlık sorunları nedeniyle performansı iptal olan Kabus Kerim'in yerine programa giren Hey Douglas, dünyanın ve Anadolu'nun 70'ler funk ve psychedelia'sını bugüne taşıdı. Joystick Jay'in ardından John Talabot'la RBMA Sahnesi tıklım tıkış vaziyette uzaya fırladı. İngiliz elektronik müzik ikilisi Mount Kimbie'nin birkaç şarkı göz attığım performansı, 2 yıl önceki Mono Festival'da Battles öncesine yakışırmış gibi geldi. Mavi ışıklar içinde bıraktım onları. Çarşı-pazar alanının yanındaki Radyo Babylon Sahnesi festivalin en küçük sahnesiydi. Radyo Babylon Soundsystem'la başlayan aksiyon Babylon Lounge'daki Electro Swing partileriyle tanıdığımız Tobumusikizm ile devam etti. Hemen üstteki karede ise Deniz Alnıtemiz, taşakların kadife gibi tüylerle kaplı olması halinde kadınlar tarafından daha çok sevileceği teorisinden bahsediyor. Melankolik bir astronotun müzikteki ifadesinin peşine düşen Astrofella ve adını git gide daha sık ve güçlü duyduğumuz Başak Günak'ın Ah! Kosmos projesi gündüzü akşam saatlerine bağladı. Şu anda ülkenin en cesur müziği hip-hop. Kamufle ile Demonation Festival'da kaçırdığım Farazi V Kayra, bunun iki iyi örneği. Sahneden dil uzatılmadık, yüzüne tükürülmedik kimse kalmıyor. Son karede Farazi V Kayra'ya Da Poet eşlik ediyor. Murat Abbas ve Murat Beşer'in Babylon klasiği Oldies But Goldies, milyon kere dinlense de doyulamayan şarkılarla Radyo Babylon sahnesini tıka basa doldurdu. Günün kapanışını ise dışarıdan izlemeyi içinde yer almaktan daha çok sevdiğim Silent Disco yaptı. Fotoğraf çekmek için sahne sahne gezerken çoğu konserin tamamını izleyememiş olsam da, her çiçekten bal alıp kafamdaki not defterine takip edilecek yeni isimler yazdım. Yazın açılışını güzel yaptı Babylon Soundgarden. Gerisi de müzik dolu olsun."} {"url": "https://manyetikbant.me/bagimsiz-muzigin-pesinde-indiecity/", "text": "Müzik dinleme ve keşfetme alışkanlıklarımızı çeşitli algoritmalara teslim ettik. Bunu seven bunu da sever okyanusunda sürüklenirken, hala yeni ve bağımsız müziği arayıp bulan insanlarla karşılaşmak sevindirici. Bağımsız plak şirketi Partapart, 2012'den beri hem yayımladığı albüm ve parçalarla, hem düzenlediği etkinliklerle ülkenin müzik sahnesine taze bir nefes getiriyor. Partapart ekibinin bu yıl altıncısını gerçekleştireceği müzik festivali IndieCity, 9-11 Mart arasında Salon, MAMA ve Mini Müzikhol'ü mesken edinecek. Festival programında sadece konser ve partiler değil, seminer ve atölyeler de var. Etkinlik sayfasını burada, Partapart'ın festival için hazırladığı Spotify listesini ise şurada bulabilirsiniz. Her yıl heyecanla beklediğim IndieCity'nin doğuşu, büyümesi ve geleceğe dair hayallerini festivalin yaratıcılarıyla konuştuk. Hem Partapart hem IndieCity bağımsız olma fikri ile çıktı. Çevremizde müziğe yaklaşımı bizim gibi olan insanlarla bir araya gelip, güçlerimizi birleştirip birbirimize destek olma amacı ile yola çıktık. İlk yapmak istediğimiz, sürekli fikir alışverişinde olduğumuz diğer müzisyenlerle aynı sahneyi paylaşacağımız bir etkinlik düzenlemekti. Bu fikir zamanla IndieCity'e, güç birliği de Partapart'a dönüştü. Peyote'deki etkinliklerden çok olumlu geri dönüş aldık. Birçok yeni müzisyenle tanışma fırsatımız oldu ve müzikal olarak aynı dili konuştuğumuz birçok dinleyici ile buluştuk. İlk üç sene IndieCity'nin misyonu hem şehrin ilgi çeken gruplarını hem de hiç sahne almamış yerli grupları dinleyicilerle buluşturmak oldu. İlerleyen zamanlarda ise bu, Türkiye'de hiç konser vermemiş ancak ciddi bir takipçi kitlesi olan grupları IndieCity sahnesinde ağırlama fikrine dönüştü. IndieCity bir müzik festivali ancak katılımcıların müziği sadece dinlemelerini değil, müzikle mümkün olduğu kadar etkileşime geçebilmelerini istediğimiz bir etkinlik. Bunun için her sene seminer ve workshop'lar gibi etkinlikler de ekliyoruz programa ve konularında uzman insanları konuşmacı olarak davet ediyoruz. Olmazsa olmaz olan tabii ki kaliteli müzik. Hem içerik hem duyum olarak... Birden fazla sahne, birden fazla müzik türü de diğer olmazsa olmazlar. Dinleyiciye yeni bir şey katmayan, farklı bir deneyim yaşatmayan ve kendini tekrar eden müzikler olmasa da olur. Bu yıl da IndieCity'de yerli-yabancı çok değerli isimleri izleyeceğiz. Festivalde bizi nelerin beklediğini konuşalım. Cuma gecesi Salon'da önce R. A. N.'dan ambient ve endüstriyel sesler ile geceye başlayıp, İskeletor'un yüksek bass'lı soundu ile devam edeceğiz. Salon'da saat 00:00'da Aisha Devi yeni albüm turnesinin ilk konseri ile sahnede, teknonun karanlık tarafında olacak. Cuma Salon'da gecenin açılışı ve kapanışı ambient, dub ve tekno plakları ile FFRW'dan. Cuma gecesi Salon'dan MAMA'ya geçtiğimizde geceyi Tufan Demir'in DJ Seti ile açıp, Benedict Frey ile devam edip, Men With A Plan ile sabahın ilk ışıklarına doğru sonlandıracağız. Cumartesi gecesi ise Salon sahnesi Affet Robot'un synth pop performansı ile başlayacak. Hemen ardından Kid Fourteen post-punk'ı Beyrut topraklarından ayağımıza getirecek. Salon'da geceyi, bizim de büyük bir heyecan ile beklediğimiz Vox Low noktalayacak. Cumartesi gecesinin açılış ve kapanışı da kraut ve saykedelik plakları ile Forlorn Hope'a emanet olacak. Salon sonrası Cumartesi gecesinin afterparty'si minimüzikhol'de Mind Shifter ile başlayıp Autarkic ile devam edecek. Hemen ardından Rebolledo dans pistinin başına geçecek ve o müziği durdurana kadar IndieCity devam edecek. Pazar günü ise yine MAMA'da Paradise Distribution'dan Ralph Boege ve Peer-Uli May ile DJ Monitor'den Yuri Dokter dijital dünyada müzik dağıtımı, telif haklarının korunması ve gelir paylaşımı konularında bir seminer verecekler. O gün ayrıca Analog Kültür ve Roland Türkiye ile kurcalanabilecek bir sürü analog synth ve Kaan Düzarat, In Hoodies, Z AXIS, Dolores ve ORDA'dan kısa performanslar olacak. IndieCity'de her sene bir önceki senenin üzerine koyarak ilerliyoruz; sahneler artıyor, sanatçı sayıları artıyor gün sayıları artıyor. Hedefimiz önümüzdeki senelerde sadece İstanbul ile sınırlı kalmayıp farklı şehirlere de bu etkinliği taşımak, hayalimiz ise IndieCity'i yurtdışındaki şehirlerde de gerçekleştirmek."} {"url": "https://manyetikbant.me/bagimsiz-muzik-sesini-yukseltiyor/", "text": "İfade biçimlerinin belki de en etkilisi olan müzik çocukluğumuzdan itibaren kişiliğimizi şekillendiriyor, hislerimizin akacağı bir kanal oluyor, kitleleri bir araya getiriyor, anılarımıza sızıyor ve kimi zaman söyleyemediklerimizi bizim yerimize söylüyor. İnternetin varlığı, hayatın her alanında değişim yarattığı gibi müzikle olan ilişkimizi de etkiliyor. Artık günlük hayatımızın bir parçası olan müzik dinleme servisleri, sahip oldukları sonsuz müzik kütüphanesiyle bize uçsuz bucaksız bir müzik keşfi imkanı sunuyor gibi görünse de aslında milyonlarca şarkı arasında kaybolmuş gibi hisseden dinleyici, beğenisini algoritmalara, en iyi listelerine teslim etmeye eğilimli hale geliyor. Ana akım mecralarda popüler olanın saltanatı sürekli kendini yenilerken üretimden canlı performansa, kayıttan dağıtıma her aşamada mücadele veren bağımsız müzisyenlerin nefesi kesiliyor, kalbi yoruluyor. Yine de Türkiye'de her müzik türünde heyecan verici üretimler devam ediyor. Müzisyenler çeşitli kolektifler, bağımsız plak şirketleri, internet radyoları, etkinlik serileri vasıtasıyla seslerini yükseltiyor. Onları duymak için radarı genişletmek ve nereye bakmak gerektiğini öğrenmek gerekiyor. İstanbul çıkışlı oluşum In The Void, hem web sitesi ve sosyal medya hesapları üzerinden Türkiye bağımsız müzik sahnesinde olan biteni haber veriyor, hem İstanbul ve Ankara'da düzenlediği etkinliklerle farklı türlerde üretim yapan müzisyen ve grupları dinleyiciyle buluşturuyor. Keşiflerini Açık Radyo'daki programına da taşıyan (Pazartesi, 00.00) In The Void, ülkenin bağımsız müzik alanında nabzını tutan değerli bir kaynak. Hayatına Açık Radyo'da bir reggae/dub programı olarak başlayan Beton Orman (Cumartesi, 22.00), reggae, dub, ska, dancehall, drum and bass, dubstep, soul, funk ve birçok türde müzik yapan müzisyen ve DJ'leri düzenlediği etkinlik ve festivallerde bir araya getiriyor. Beton Orman, yeraltı ve ses sistemi kültürünün Türkiye'deki seyrinden haberdar olmak için takip edilmesi gereken bir mecra. Eskişehir merkezli bağımsız müzik kolektifi M4NM, yayımladığı hip hop, rap, deneysel ve sample temelli elektronik müzik kayıtlarıyla önemli bir müzikal hareketliliği belgeliyor. 2000'lerden bu yana gerçekleştirdiği konserlerle bilinen Tight Aggressive, kendin yap prensibiyle hareket eden bir yapı. Bağımsız müzisyenler, tasarımcılar, fanzinler gibi alt kültürün farklı alanlarında üretim yapan kişilerin yer aldığı ücretsiz festivalleri, kolektif ruhu besleyip güçlendiriyor. Kendini aidiyetsiz ve sınıfsız kolektif olarak tanımlayan Aevom, Portal adını verdiği konser serisinde punk rock'tan noise ve elektronik müziğe uzanıyor. Ayrıca kulüp kültürünü yenilikçi seslere açmayı hedefleyen organizasyon kolektifi Voiceprint ile işbirlikleri yapıyorlar. Wargasm ve Parazit Kolektif gibi oluşumların etkinliklerinden, Byzantion ve Demonation gibi festivallerden, Tektosag, Partapart, Transferans, Robonima, Tantana Records, Domuz Records, Personal Space Records, Table Records, Shalgam Records, Inverted Spectrum Records, Who Are We Who We Are, Ironhand Records ve daha nice bağımsız plak şirketinin kataloğundan yükseliyor müziğin sesi. Görmek, bilmek, duymak isteyenler için hep orada. Bu yazı ilk olarak Cumhuriyet Cumartesi'de yayımlanmıştır."} {"url": "https://manyetikbant.me/balcony-tv-istanbul/", "text": "Bir balkona en çok yakışan şeyler şunlar: 1. Kuş, 2. Kedi, 3. Minder, 4. Müzik kanalı. Bu bilgiye sahip Dublinli 3 arkadaşın 2006'da oturdukları apartman dairesinin balkonunda başlattıkları Balcony TV projesi, 9 yılda 60 şehre yayıldı. Music with a view sloganından hareket eden projede şimdiye dek yerel seslerin yanında Mumford and Sons, Jessie J gibi ünü dünyaya yayılmış isimler de sahne almış. Balcony TV'nin İstanbul ayağı Ocak 2015'te faaliyete geçti. Her hafta bir müzisyen/grup konuk oluyor balkona. Kameramanından sunucusuna toplam 6 kişilik bir ekibin hazırladığı performans videolarını aşağıdaki adreslerden takip edebilir, şehrin kaosunu iyi yansıtan Şişhane manzarasının önünde yeni seslerle tanışabilirsiniz."} {"url": "https://manyetikbant.me/bantmag-10-yasinda/", "text": "Yaşadığım yerden çıkıp 5-10 dakika yürüyerek, hatta yatarken giydiğim tişörtün üstüne bir hırka çekip paltomun önünü iliklemeye gerek kalmadan koşarak kendimi atabildiğim mekanlarda konser izlemek hayatımdaki şanslardan. Ne zamandır düşünmemiştim bunun değeri üzerine. Hayatımızdaki bir diğer şans olan Bant Dergisi'nin 10. yıl partisi, bunu düşündürdü. Bu yıl çok iyi konserler izledim ama bu kadar evimde hissetmemişim demek ki. Müzik vasıtasıyla tanıştığım insanlarla çevrelenmiş halde, kimileriyle tanışmamıza vesile olan ve birbirimizi henüz tanımazken aramızda bağlar kuran Bant Mag. aşkına izledim Baba Zula, Gaye Su Akyol ve Dandadadan'ı. Zincirlikuyu metrobüs durağını aratmayan kalabalıktan biraz uzaklaşıp karnımı doyurayım derken Norrda kaçtı. Baba Zula'yı hiç kapalı mekanda izlememişim. Kaybettiğim bir şeyi yeniden bulmuş gibi oldum. Kendimi atölyeye kapatma eğilimimi gözden geçirdim Özgür Ruh'u dinlerken. Gerçekten de dört duvar arasına kapandığında canlılığını kaybediyor ruh. Kendisini sokağa atması gerek, hatta hiç bilmediği yerlere, korka korka da olsa tek başına yürümesi gerek. Adrenalin, korku, acı, hissedilsin diye var. Hissetmeyelim de körelelim mi? Yeni Baba Zula albümü 34 Oto Sanayi'nin mesajlı şarkıları yanımızda olsun yeter. Mai, Toz ve Toz, Seni Görmem İmkansız projeleriyle tanıdığımız Gaye Su Akyol artık solo ilerliyor ve tam anlamıyla kafasına göre müzik yapıyor. TSM ile psychedelia'nın birleştiği yerde Pink Floyd'lar, Selda Bağcan'lar, Müzeyyen Senar'lar anason kokuyor. İlk albümü Develerle Yaşıyorum'u yazdan beri çok döndürmüştüm ama şarkıları ilk defa canlı dinledim. Biraz daha gümbürtü istedim sahnede. Kendi kederi içinde akıp giden şarkılar arada bir celallensin, rakı bardakları usulca masaya konmak yerine yerlere fırlatılsın istedim. Salına salına mırıldanmak yetmedi, kafamı ses duvarlarına vurmak istedim. Altı yıldır konser vermeyen Dandadadan sahneye çıktığında bir süre seyirciyle karşılıklı bağrıştılar. Birbirini özleyen iki vahşi hayvanın kavuşması gibiydi konser. Kara Araba, Hayaletler, Cenaze gibi zamanında aşık olup sonra unuttuğum şarkıları dinlemek iyi geldi. Onları en son 2007'de izlemiştim ve aklım uçmuştu. Babylon'da da yüzlerde mutluluk vardı. Karşılıklı adrenalin alışverişine yakın zamanda yeni konserlerle devam ederiz umarım. Buralarda müzikle, sanatla ilgili yayınları sürdürmenin ne kadar zor olduğunu bilerek bir kere daha: Nice yıllara Bant! Bizi bir arada tutmaya devam et lütfen."} {"url": "https://manyetikbant.me/beaches/", "text": "Bir gün gelip de sıkılacağımı hayal dahi edemediğim şeylerden biri elektro gitar sesi. Melbourne'den Beaches, 60 ve 70'lerin psychedelic gitar sound'unu shoegaze ve krautrock esinlenmeleriyle birleştiriyor. Antonia Sellbach, Alison Bolger, Ali McCann, Gill Tucker ve Karla Way'den oluşan üç gitar, bir bas, davul ve bol vokalli grup, ikinci albümü She Beats'i Mayıs başı Chapter Music etiketiyle yayınladı. Bir araya gelişlerini Birlikte çalmaktan hoşlanan arkadaşların müzikal diyaloğu gibi iddiasız bir tavırla anlatan Beaches, üst üste yaydıkları ses katmanlarını bilinç akışlarının bir tezahürü olarak görüyor. Her yaratıcı kafadan çıkan ses, bir mecraya oturup bütün halinde akıyor. 2008'de çıkan ilk albüm Beaches, gitar saykodelisi ve post-punk etkisinin belirleyici olduğu çiğ bir sound'a sahip. Onu takip eden Eternal Sphere EP (2010) baştan sona bir jam gibi. Gitar sarmalları önce birbirine dolaşıp kalın bir sicim oluyor, sonra lif lif çözülüyor. Yeni albüm She Beats'te gitarlar daha akışkan, daha az kılçıklı, vokaller daha yumuşak. Grup başına dream- konarak türetilen türlere daha yakın duruyor. Ateş yanmaya devam ediyor; bu defa patlamalar halinde değil, için için ve bu hali bana çok daha çekici geliyor. Yankılı riff'ler yükselip alçalan her notada duyguyu sese işliyor. İçedönük vokaller, kaosa sürüklenen akışın içinde savrulup duruyor. Beaches 2009'da Nick Cave and the Bad Seeds küratörlüğünde Melbourne'de düzenlenen All Tomorrow's Parties'de yer almış. Burada tanıştıkları ve müziklerinden çok etkilenen Michael Rother, albümdeki iki şarkıda gruba eşlik ediyor. Gitar, Beaches'ın müziğine ruh üflüyor. Beaches, ruhunun aksini müziğe aktarıyor. She Beats, aşağıda."} {"url": "https://manyetikbant.me/benji/", "text": "San Franciscolu folk müzisyeni Mark Kozelek, 2002'den beri Sun Kil Moon projesiyle kayıtlar yayınlıyor. Grubun altıncı albümü Benji, adını 1974 tarihli, başrolünde bir köpeğin bulunduğu Amerikan filminden almış. Sun Kil Moon albümlerinde bulacağınızdan emin olduğunuz şeyler samimi şarkı sözleri, duyulduğu anda insanın içine işleyen vokaller, en yakınınızdaki otobüse binip yollara düşme isteği veren gitar melodileri ve müzikle arınıyor olma hissidir. Benji'de bunların hepsi var. Bir saatlik albüme atlayıp nereye isterseniz oraya gidebiliyorsunuz. Sun Kil Moon'un duru müziği sadece uzam değil, zaman içinde de geçerli bir pasaport. Kozelek kendi geçmişini hatırladıkça, kendi anılarımız da onunkilerle beraber yüzeye çıkıyor. Sun Kil Moon'un kadrosu her albümde değişiyor. Benji'nin davullarında Sonic Youth'tan Steve Shelley, piyanosunda Casiotone for the Painfully Alone projesiyle tanıdığımız Owen Ashworth var. Will Oldham ve Jen Wood da albümde yer alan isimler arasında. Mark Kozelek'in hikayeleri kendi başımızdan geçmiş gibi tanıdık, sesiyse kendi kafa sesimiz gibi dost. Çocukluk aşklarının yaşlanması, aile fertlerini kaybetme korkusu, ilk cinsel hazlar, dostların/akrabaların giderek rutinleşen ölümleri, kendi bedeninin ihtiyarlamasına tanık olma, başkalarının ölümlerinin artık hep kendi sonunu hatırlatması... yaşadığımız/yaşayacağımız onlarca şeyin yalın bir biçimde anlatılması insanın bunları kabullenmesini kolaylaştırıyor aslında. Hayat, hareket eden bir arabada bir an gözümüzü açınca camdan gördüğümüz flu görüntüden ibaretse bile güzel. Güzel bir şey çıkacak diye beklerken elimizi her daldırdığımızda acılar çektiğimiz lanet bir torba olsa da güzel. Sun Kil Moon her zaman olduğu gibi yine dünya üzerindeki tüm sesleri susturup kendisini dinletiyor. Dinledikçe dikenler yumuşuyor, rüzgar hissediliyor. Mark Kozelek'in müziği vasıtasıyla bildiğimiz arkadaşlığı değerli ve mutluluk verici."} {"url": "https://manyetikbant.me/best-coast-the-only-place/", "text": "Yaşadıklarınızla ne yapıyorsunuz? Yani, onlarla bir şey yapıyor musunuz yoksa başınızdan geçip giderlerken işinize mi bakıyorsunuz? Bazıları yaşadıklarını kolay bırakamıyor. İyi ya da kötü, onları alıp bir şeye dönüştürüyor. Okunabilen, dinlenebilen, bakılabilen bir şeye. Bu iyi, çünkü o zaman kötü de olsa yaşananlar, bir amaca hizmet ediyor. Unutulmaları ya da bastırılmaları da gerekmiyor. Best Coast'un söz yazarı Bethany Cosentino'nun da böyle biri olduğu şarkılarından belli. Grubun ilk albümü Crazy For You'da beni çeken, şarkıların basitlik ve netliğiydi. Şuna benziyorlardı: Alta süreğen bir ritim gitar döşe, arada ufak melodilerle renklendir, davul çok öne çıkmadan eşlik etsin, biraz da efekt. Hah, şimdi üzerine içini boşalt. Bu formül The Only Place'te de devam ediyor. Yalnız vokaller daha berraklaşmış. Cosentino, bunu ilk albümde kendine güvenemeyip sesini efektlerin altına gömmek istemesine, şimdiyse saklanmaya ihtiyaç duymamasına bağlıyor. California'ya bir aşk ilanı olan The Only Place'le açılan albüm, alıştığımız temalarla ilerliyor. Başlayan/biten ilişkiler, kendin olmaya devam edebilmek ve hayatını buna izin veren biriyle sürdürebilmek; evle, okyanusla bağlar, asgari mutluluk için gerekli koşullar, temenniler... Lafı dolandırmayan şarkı sözleri, her gün kafamda taşıdığım düşüncelerden pek farklı değil. Belki de bu yüzden şarkılar hemen dilime dolanıyor, albümü tekrar tekrar dinlemek istiyorum. Last Year'da Bir gün bu bitecek ve başka bir şarkı yazmam gerekecek diyor Cosentino. Şarkılar, hayatın geri dönüştürülmüş halleri. Best Coast bu dönüşümü doğallık ve tatlılıkla kotarıyor. Dinleyicisini de böyle yakalıyor. Annem haklıymış. Ölmek istemiyorum, hayatımı yaşamak istiyorum derken de, Seni istiyorum, çünkü onların istediği gibi olmamı istemiyorsun, ben de onların istediği gibi olmak istemiyorum derken de samimi ve ikna edici. Birçok Best Coast şarkısının sonunda bence de diye düşündüğümü fark ettim. Albüm fazla iniş çıkış olmadan, düz bir çizgide ilerliyor ve yazın geldiğini sokaktaki nem kokusundan anladığım bu günlerde basitliği ve gerçekliğiyle iyi geliyor. Yan yana evler boyunca devam eden beton kaldırımlar çoğu zaman göze sıkıcı görünür ama orada oturup, yere düşürdüğün dondurma parçalarını taşıyan karıncaları izlemek zevklidir. Basittir. Gündeliktir. The Only Place'in de böyle bir havası var."} {"url": "https://manyetikbant.me/beyond-ugly/", "text": "Bristol'lü müzisyenler Gee Ealey ve Scott Hendy'nin kendi deyişleriyle burun kanatan folk grubu Malachai, son albümü Beyond Ugly ile 2009'da başladığı Ugly üçlemesine noktayı koydu. 60'lar psychedelic rock'ından doğu melodilerine, trip hop'tan blues'a birçok esin kaynağını hiçbir kalıba sığmayacak kendine has müziğine başarıyla aktarıyor Malachai. Albümlerini dinlemek, kovboy filmleriyle atari oyunlarının yan yana durduğu bir sirkte gezinmeye benziyor. Yenilikçi bir müzik arıyorsanız bizden uzak durun çünkü yenilik kadar çabuk eskiyen bir şey yoktur diyen grubu memleketlileri Portishead'den Geoff Barrow keşfetmiş ve ilk albümlerini kendi plak şirketi Invada Records'dan yayınlamış. Malachai'nin bir diğer destekçisi de Kasabian'dan Sergio Pizzorno. Barrow ve Pizzorno, Beyond Ugly'de sırasıyla Dragons Ball ve The Love'da karşımıza çıkıyor. Malachai ham gitarlar, türlü kaynaktan edinilmiş sample'lar, ruh dolu vokaller ve hınzır hikayelerle dinleyiciyi kolaylıkla kendine bağlıyor. Açılış parçası Sweet Flower'ın akılda kalıcı gitar riff'lerine bir takıldınız mı kendinizi 35 dakikalık sürükleyici yolculuğun içinde buluveriyorsunuz. Bir bakmışsınız 60'lardan günümüze gelirken 90'lara bulanmış kapanış şarkısı Down to Earth'tesiniz. Beyond Ugly, üçlemeyi bitiren Malachai'nin sonraki adımı için heyecanlandırıyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/big-baboli-turkiyenin-ilk-poster-tasarim-atolyesi/", "text": "İstanbul'daki konserleri takip ediyor, gittiğiniz konserlerde merch masasına uğruyor, dinlediğiniz müzisyenlerin albüm kapakları ve konser afişlerinde kullandığı görsellere ilgi gösteriyorsanız Big Baboli'nin işleriyle karşılaşmış olmanız muhtemel. Şimdiye kadar karşılaşmadıysanız da onları tanıdıktan sonra işlerine kayıtsız kalamayacağınızı tahmin ediyorum. Zeynep ve Mehmet Şakir Kış'ın kurduğu Big Baboli Print House, özellikle poster tasarımlarıyla öne çıkan bir baskı atölyesi. Kes, Balina, She Past Away, Yank, In Hoodies, The Ringo Jets, Cosmic Wings, Asafated, Hellsodomy, Sülfür Ensemble gibi Türkiye çıkışlı müzisyenlerin konser afişleri ve albüm kapaklarında imzaları var. Ayrıca Mudhoney & Shellac, Swans, Grails gibi isimlerin İstanbul konserleri için de poster tasarlamışlar. American Poster Institute üyesi Big Baboli aynı zamanda sanat kolektifi KRÜW'ün bir parçası ve KRÜW işlerinin çoğu burada basılıyor. Zeynep ve Şakir ile Kızıltoprak'taki atölyelerinde buluşup poster tasarımcılığı nasıl bir iştir, serigrafi baskıyı bu kadar özel kılan nedir, müzik nasıl görsele dönüşür, konser afişi neden değerlidir sorularından girip başka yerlerden çıkarak söyleştik. Onları kolayca takip edebilmeniz için Instagram hesaplarını da iliştiriyorum. Zeynep Kış : Ağabeyimle birlikte Amerika'ya gitmiştik, 14 yaşındaydım. Orada gördüğüm kocaman bir modern poster sanatı kitabı ile bu konudan ilk defa haberim oldu. Lisede güzel sanatlara girdim ve üniversitede serigrafi dersleri aldım. Sürekli bu teknikle ilgileniyordum çünkü aklımda hep poster tasarlamak ve basmak vardı. Daha sonra Şakir ile tanışmamızla birlikte poster tasarım atölyesi fikri oluşmaya başladı. Z: Müzik posteri en özgür olduğun alan bence. Sanırım bu biraz grafik sanatçısı ile grafiker arasındaki ayrım gibi. Posterini yaptırmak isteyen grubun müziğinin sizde uyandırdıkları ile tamamen özgürce üretebiliyorsunuz. Z: İlk atölyemiz Kadıköy'deydi. Orada gravür press'i vardı sadece. Bir yandan bir galeride çalışıyordum, atölyede dersler veriyordum. 2013 yılında Kızıltoprak'ta şu anki yerimize geçtik ve isim Big Baboli oldu. Grafiker olarak en özgür olduğumuz, en çok yapmak istediğimiz konser afişlerini yapabilmek için evrilerek bir yandan baskı hizmeti de veren bir yere dönüştük. Çeşitli sanatçıların gelip işlerini serigrafi olarak bastırabildiği, letter press baskıların yapılabildiği, müzik gruplarına t-shirt, bez çanta ve benzeri merch ürünleri sağlayabildiğimiz bir yer oldu Big Baboli. Ayrıca linol baskı, gravür/çukur baskı da yapabiliyoruz. Z: Serigrafi, tasarlanan görseldeki her rengin tek tek kalıbının hazırlanıp boyanın elle döküldüğü, tek tek elle basıldığı bir baskı yöntemi. Örneğin görselde dört temel renk varsa posteri fiziksel olarak bitmiş hale getirmek için dört kere aynı görsel üzerinde çalışmak gerekir. Her poster önceden belirlenen sınırlı sayılarda basılır. Baskıdan sonra eser sanatçı tarafından numaralandırılır ve imzalanır. Son olarak arkasına basımevinin damgası vurulur. Serigrafi konser afişi bir sanat eseridir. Orijinal parçaları dijital baskı ile kıyaslamak mümkün değil. Dijital baskıdan çok farklı, dokunduğunda boyanın katmanlarını hissettiğin, baktığında gördüğün bir iş çıkıyor ortaya. Değeri çok farklı. Dolayısıyla bir ekrandan, sosyal medyadan yaptığımız işin çok az bir kısmı görülebiliyor. Çıplak gözle postere bakmak, işin birebir karşısında olmak başka bir şey. Konser afişinde sadece belirli bir güne ilişkin tasarlanan ve basılan bir sanat eseri oluyor ortada. Hem müzisyen hem dinleyici için o anı, o konseri benzersiz kılan bir iş ortaya çıkıyor. O günü sembolize eden çok değerli bir şey. Mehmet Şakir Kış : Tıpkı her bir konserin aslında benzersiz olması gibi. O gün çalınan şeyin, performansın ötesinde bir deneyim ve anılar bütünü konser aslında. Konser afişlerinde ve albüm kapaklarında illüstrasyon kullanmak müzikle, müzisyenin/grubun nasıl göründüğü üzerinden değil, başka bir görsel evren üzerinden bağ kurmayı sağlayan alternatif bir yaklaşım. Z: Evet. Pop müziğin alternatif bir görsel yaratma, gösterme çabası olmuyor genelde. Psychedelic rock ile, rock kültürü ile ortaya çıkan bir durum bu. Bir yandan da yıllardır alt kültürü beslemiş hippi kültürü var. Bu işin asıl öncüsü Grateful Dead. Ş: Gig poster, bilinen anlamda grafikten biraz daha farklı bir yere evrilmiş. Poster sanatçıları özellikle 70'lerden sonra çok ön plana çıkmaya başlamış. Mesela bir Melvins ya da bir Soundgarden posteri çok kült eserler. O poster artık Soundgarden posteri olduğu için değil, Frank Kozik yaptığı için alınır hale geliyor. Dolayısıyla gig poster kültürü gruptan çok poster sanatçısının takip edildiği bir kültüre dönüşmüş. Konser afişi yapma sürecini kolektif ama çok içsel bir birliktelik olarak düşünüyorum. Çizimde hem müziğin sende uyandırdıkları hem de senin yanında getirdiklerin var. Yaşadıkların, o posteri tasarlarken etrafında olup bitenler bir şekilde müzisyenin o müziği üretirkenki duygularıyla birleşiyor. Bunun sonucunda sadece bir seferlik gerçekleşecek o performansa dair eşsiz bir üretim ortaya çıkıyor. Ş: Bayıldığın konserin biletini atamamak gibi biraz. O anı yaşamış olduğunun fotoğrafı. Z: Bakınca bilet bir kağıt parçası aslında. Onu atamamamızı sağlayan, ona değer katan başka bir şey. Z: Bu biraz grubun bulunduğu noktayla ilgili. İstanbul konseri, birçok grup için nadiren gerçekleşen bir şey olduğu için koleksiyon gücü daha yüksek oluyor. Örneğin Mudhoney ve Shellac konser afişimize e-bay'de çok ilgi oldu. Bir grupla çalışmaya başlayıp, zamanla onlar için sürekli üretmeye başladığınızda müzisyen veya müzik grubu ile görsel sanatçının işleri iç içe geçmeye, bütünleşmeye başlıyor. Alıcı için de bu işlerin farklı bir koleksiyon değeri oluyor. Müzik grubunun cd'si, plağı çok sayıda basılıyor. Afiş dediğimiz şey ise belirli bir konsere dayalı orijinal bir parça, adedi altında yazıyor ve sanatçı ondan daha fazla üretilmeyeceğinin garantisini veriyor. Bu yüzden de koleksiyon için daha uygun bir parça. Her işimizi düzenli takip eden bir koleksiyonerimiz var. Şimdiye kadar burada tasarlanıp basılan tüm işler kendisinde var. Yeni işleri de mutlaka ayırtıyor. Z: Grup özellikle belirli bir sanatçıya gidiyorsa, zaten doğrudan onun tarzını istiyor oluyor. Poster sanatçısı da grubun müziğini dinleyerek üretiyor. İşin ekonomik boyutunda ise çok keskin sınırlar yok aslında. Bizim için posteri tasarlama kısmından çok yapılmış işi fiziksel olarak ortaya çıkarmak için gerekli malzeme maliyetleri belirleyici oluyor. Z: American Poster Institute, dünyada konser afişi yapan poster sanatçılarının çoğunun üye olduğu bir platform. Biz de Türkiye'de poster yapan bir atölye olarak buraya üyeyiz. Bu enstitünün Avrupa'da düzenlediği iki fuardan Hamburg'dakinde yer aldık geçtiğimiz sene. Sadece konser afişine odaklı bir fuar. Burayı çok düzenli takip eden koleksiyonerler var. Her sene gelip belirli sanatçıların işlerini alıyorlar. Hem oradaki poster alıcısıyla, hem de işi sadece poster tasarlamak olan dünyanın pek çok yerinden gelmiş sanatçılarla tanışmak çok değerliydi. Z: Big Baboli adıyla çıkardığımız t-shirt markamızdaki ortaklığımız ile Elif Cincinius ve kendi sanatsal çalışmaları ile Kerem Ardahan'la birlikte dört kişilik bir ekibiz. Her birinizin birbirinden çok farklı bir tarzı ve belirgin bir çizgisi var. Burası gerçekten üretimi tetikleyen, ilham verici, besleyici bir alan. Çok farklı bir enerjisi var. Z: Çok kendi içimizde yaşasak da zaman zaman gelip burada çalışmaya, üretmeye başlayan kişiler oluyor. Birbirimizin çalıştığı disiplinlere destek oluyoruz. Birbirimizden besleniyoruz. Grafik işlerin yanında içgüdüsel işler, zaman zaman birlikte üretimler de ortaya çıkıyor. Z: KRÜW'de 20 farklı sanatçı var. Herkesin dokusu, rengi, çizgisi birbirinden farklı. Tüm o sanatçılarla tanışmak, birlikte çalışmak, bu kadar farklı işleri burada basarak bunu teknik olarak da deneyimlemek bize çok şey katıyor. Z: Temmuz ayında Kargart'ta tüm Big Baboli işlerinin yer alacağı bir sergi olacak. Karga'nın yıl sonu sergisi olarak planlanıyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/bir-gun-almanca-ogrenirsem-sebeplerinden-biri-bu/", "text": "Bir gün Almanca öğrenirsem, sebeplerinden biri bu adamlar olacak. Konserlerde şu çıldırma anını yaşamak çok güzel. Tabii her konserde olmuyor, olamaz. Türle de alakalı biraz. Bu kafaya ulaşmak gerekiyor önce, bir hazırlık aşaması var yani, hem müzisyen hem izleyici için. Bazen konser sırasında bir gerilim birikir, hissedersin bir şeyin geldiğini. Post rock konserleri elbette bu bakımdan coşuyor ama örneğin bir Emiliana Torrini konserinde de yaşanabiliyor o doruk. 2001'deki Nick Cave And The Bad Seeds konseriyle 2005'teki Sonic Youth konserini çok önemsiyorum bu bakımdan. Sonic Youth'un özellikle son yarım saatte yaşadığı/yaşattığı gürültü manyaklığı, Thurston Moore'un gitarlara eziyeti, kendilerinden sonraki grupları nasıl etkilediklerini çok net ortaya koydu benim için. Bunlar müzisyenle izleyiciyi en çok yaklaştıran anlar, gürültü aracılığıyla iletişim. Zevk."} {"url": "https://manyetikbant.me/bir-konser-afisi-serisi-dream-gigs-illustrated/", "text": "Manyetik Bant bundan 10 yıl önce kişisel bir müzikli günlük olarak, şarkılar üzerine kısa notlarla hayatına başladı. Zamanla konser ve festival yazıları, röportajlar, etkinlik rehberi, şehre ilişkin yazılar, müzik ve şehir eksenli fotoğraflarla büyüdü. Önce Açık Radyo, sonra Radyo Eksen'de dinleyiciyle buluşan bir radyo programına adını verdi. Manyetik Bant'ta başlayan albüm değerlendirmeleri ve kültür-sanat gündemine dair yazılar, BirGün Pazar ve Cumhuriyet Cumartesi gibi yayınlara sıçradı. Dream Gigs Illustrated, konser afişlerinden oluşan bir seri. Hiç gerçekleşmemiş, hayali konserler, coğrafya ya da zaman faktörü sebebiyle ıskalanmış konserler, ilk elden tanık olunmuş ve iz bırakmış konserler... Hangi yöne gideceği afişi çizen kişiye bağlı. Karşımıza David Bowie'nin Mars konseri de çıkabilir, Metallica'nın İnönü Stadyumu konseri de. Depeche Mode Kız Kulesi'nde çalabilir, Zeki Müren ve Morrissey aynı sahnede buluşabilir, Nirvana Karga'ya gelebilir, Tuğçe San Haçienda'ya, DANdadaDAN Wembley'e gidebilir. Sex Pistols'ın Manchester konseri, Johnny Cash'in San Quentin konseri yeni afişlere kavuşabilir. İhtimaller sonsuz. Her hafta manyetikbant. me adresine eklenecek yeni afişlerle genişleyecek projenin ilk afişleri 10 Temmuz'da Selin Çınar, Bülent Gültek, Burak Beceren, Dilara Özden, Ekmel Ayar ve Ozan Aktuna'dan gelecek. Dream Gigs Illustrated için ilk görseli var eden, yukarıdaki logoyu çizen Murat Kalkavan'a sonsuz teşekkürler. Manyetik Bant came to life 10 years ago, as a personal, musical diary with short musings about songs. In time, it grew bigger via concert and festival reviews, interviews, event guides, news about urban life, photos related to music and the city. It became a radio show first on Açık Radyo, then on Radyo Eksen. Album reviews and articles about culture & arts found their way into national newspapers BirGün Pazar and Cumhuriyet Cumartesi. On the occasion of Manyetik Bant's 10th anniversary, In Hoodies and I are embarking on a project of illustrations that we've been planning for some time now. Dream Gigs Illustrated is a series of gig posters. Imaginary gigs that never happened, missed gigs because of time and place, gigs that are experienced first hand and have left their mark... It is up to the artist to decide. It can be a poster for David Bowie's gig on Mars or Metallica's gig at İnönü Stadium. Depeche Mode can play at the Maiden's Tower, Zeki Müren and Morrissey can share the same stage, Nirvana can come to Karga, Tuğçe San can go to Haçienda, DANdadaDAN can book Wembley. The first Sex Pistols gig in Manchester or Johnny Cash's San Quentin gig can have new posters. The possibilities are endless. The first batch of many posters that are going to be published on manyetikbant. me every week, are coming on the 10th of July; by Selin Çınar, Bülent Gültek, Burak Beceren, Dilara Özden, Ekmel Ayar and Ozan Aktuna. Many thanks to Murat Kalkavan, who drew the first line for Dream Gigs Illustrated and created our logo."} {"url": "https://manyetikbant.me/black-pudding/", "text": "İnsanda solungaç çıkartacak kadar nemli günlerde yapılacak en iyi şeylerden biri, sıcağı sıcakla alt etmek. İngiliz blues rock müzisyeni Duke Garwood ve efkarın vücut bulmuş hali Mark Lanegan'ın ortak işi Black Pudding, dinleyeni asfalttan yükselen ısı dalgaları içine hapsedip bir güzel terletiyor. Garwood albüm kapağındaki dantel gibi ilmek ilmek işleyip seriyor müziği dinleyiciyle ufuk arasına. Gitarı bilinmeyene giden tozlu, dolambaçlı bir yol, tuşluları dönüp duran akbabalara eş eyliyor. Dead Man'de Neil Young'ın yaptığı işi yapıyor tam olarak. Mark Lanegan'a kalan, dünyanın ağırlığını taşıyan sesiyle çölün içinde bir engerek gibi ilerlemek oluyor. Yorgun, kederli, evsiz şarkıların gözeneklerinden blues fışkırıyor. Daha önce Queens of the Stone Age, Greg Dulli, Isobel Campbell, Soulsavers gibi isimlerle de ortaklıklar yapan Mark Lanegan'ın solo albümlerine yakın duruyor Black Pudding. Bunda dahil olduğu her projeyi ona ait kılan, baskın vokalinin etkisi var. Şarkılar Lanegan tozuna bulanmış olsa da, albümün belkemiğini multi-enstrümantalist Duke Garwood'un icrası ve düzenlemelerinin oluşturduğu gözden kaçmamalı. 44 dakikalık konsantre çöl havası Lanegan'a dair yeni bir şey ortaya koymuyor ancak dinleyeni Garwood'un müziğine acıktırıyor. Daha çok Garwood, daha çok blues, daha çok ses manzarası."} {"url": "https://manyetikbant.me/blazing-gentlemen/", "text": "56 yaşındaki Amerikalı müzisyen Robert Pollard'ı çoğumuz 80'lerde kurulan indie rock grubu Guided by Voices'la tanıdık. Nefes alır gibi kolaylıkla şarkı yazan Pollard'ın solo kariyeri 1996'da başladı. Çağının en üretken isimlerinden olan müzisyen 2006'dan bu yana her yıl en az iki solo albüm yayınlıyor. GBV ve diğer proje gruplarıyla yaptığı albümler de cabası. Pollard'ın bu yılki ikinci, kariyerinin yirminci solo albümü Blazing Gentlemen'e ham gitar sound'u hakim. Yaklaşık yarım saatlik albümde açılış şarkısı Magic Man Hype'la belirlenen rock 'n' roll standartlarından şaşılmıyor. 55 yıl sonra yeniden şarkı yazmayı öğrendim diyen Pollard bu albümde önce şarkı adlarını bulup, sonra onlara hikayeler üretmeyi tercih etmiş. Çoğu 1,5 2 dakikalık parçalardan oluşan, dur-kalkların bol olduğu, düşünce hızıyla değişen ritimlerle dolu Blazing Gentlemen'i dinlerken, Pollard'ın bir rock albümünün nasıl olması gerektiğine dair notları sese aktarılmış diye düşündüm. Albüm, Red Flag Down'un çamurlu blues rock'ı gibi cevherlere sahip ancak dinleyenin dikkatini sonuna kadar ayakta tutmakta zorlanıyor. Başta insanı kendine getiren rock 'n' roll formülleri 15 dakika sonra fazla çiğnenmiş sakız tadı vermeye başlıyor. Amerikan rock standartlarını sevenlerin, onları bir de Robert Pollard'dan dinlemeye itirazı olmayacaktır ancak çıkılacak yolculukta görülecek manzaranın yeni bir şey sunmayacağını bilmekte fayda var."} {"url": "https://manyetikbant.me/bleached/", "text": "Los Angeles'ın banliyösünde büyüyen Jessica ve Jennifer Clavin kardeşler, gitar ve bas çalmayı garajlarında kendi kendilerine öğrenmiş. İlk grupları Mika Miko, No Age ve Black Lips gibi isimlerle turladıktan sonra dağılmış. Kızlar bir süre Los Angeles ve New York'taki çeşitli gruplara mesai vermiş fakat içlerindeki birlikte müzik yapma isteği ağır basınca Bleached hayat bulmuş. 2011'de yayınlanan üç single'dan sonra Dead Oceans çatısı altına giren grubun ilk albümü Ride Your Heart bu ayın başında çıktı. Bleached popa meyilli, yazı hatırlatan, çekici bir punk yapıyor. Eskimeyen basit gitar melodisi bas enerjik davul formülünü başarılı bir şekilde kullanıyor. Duymaktan sıkılmadığımız, belki hiç sıkılmayacağımız kaygısız kadın vokalin ağzından dökülen sözler tamamen aşk-meşk meselelerinden bahsediyor ve bunu, mevzuyu çok da derinleştirmeden yapıyor. Kızlar ya birini gözüne kestiriyor ve onunla sevgili olmanın hayalini kuruyor, ya sevgilisini kimseye kaptırmayacağını ilan ediyor, ya birini terk ediyor ya da sevgili olma yolunda oldukları çocuklardan telefon bekliyor. Ne aşk, ne acı iz bırakıyor şarkılarda. Hepsi yaz akşamı havası gibi ağırlıksız ve şekerli. Bleached'in her şeyinde bir uçuculuk, havailik var. Bunu yüzeyselliğe değil, hiçbir şeyi fazla ciddiye almamalarına bağlıyorum. Müziklerinin hep yazla ilişkilendirilmesi de bu rahatlıklarından herhalde. Kızların stilize ve içinde yeterli ölçüde retro barındıran pop-punk tarzı moda çevrelerini de cezbediyor. New York'taki Chloe Sevigny defilesinde sahne alan ve Vogue'un da destek verdiği Bleached, bu ilgiden gayet memnun. Grubun gitarist ve solisti Jennifer moda üzerine eğitim almış ve kendini giysilerle ifade edebilmenin de bir sanat biçimi olduğunu düşünüyor. Blondie ve Velvet Underground referansları sadece müziklerinde değil, stillerinde de etkili. Tende güneş gezmeye başlamışken, kulakta Bleached onu tamamlıyor. Kafa karıştırmayan pop-punk'ın cazibesine kapılmak için ideal günler."} {"url": "https://manyetikbant.me/blues-funeral/", "text": "Bariton sesiyle müsemma Mark Lanegan'ın son solo albümü Bubblegum'ın üzerinden 8 yıl geçti. Eski grunge frontman'i bu süre içinde Isobel Campbell'la üç, Greg Dulli ile The Gutter Twins adı altında bir albüm çıkardı. Yine Greg Dulli'nin The Twilight Singers projesinin üç, Soulsavers'ın bir albümüne katkıda bulundu. UNKLE'ın son albümünde bir parçada vokal yaptı, QOTSA ile turladı. İstanbul'a da iki defa uğradı. Lanegan'ı Damon Albarn ve Jack White'la birlikte 2000'lerin en üretken isimleri arasında saymak yanlış olmaz. Mark Lanegan Band adıyla yayımlanan yeni albüm Blues Funeral'ın prodüksiyonu, Bubblegum'da olduğu gibi Alain Johannes'e emanet edilmiş. Gitarist Johannes aynı zamanda albümü icra eden grubun önemli bir parçası. Blues Funeral'ın temaları alışıldık Mark Lanegan evrenine ait. Kırık ilişkiler, yalnızlık, pişmanlık, nihayete eremeyen aşk, ölüm, hep insanın ensesinde dolaşan bela... Mark Lanegan'ın avucunun içi gibi bildiği bu karanlık topraklarda çamurlu sular yükseliyor, beyaz atlar koşturuyor, jiletler bileklere gömülüyor, Tanrı'ya yakarılıyor ancak kurtulma ihtimali olup olmadığı meçhul. Silahların, dumanların, kurşunların, şeytanların yürüdüğü bu sakat zeminde şiddetin nereden, neden geldiği belirsiz. Mezarlar, hastaneler ev gibi tanıdık mekanlar. Sözlerdeki bütün karanlığa rağmen Blues Funeral insanı boğmuyor. Lanegan'ın sesinin yumuşak ve rahatlatıcı olabildiğini duyuyoruz. Uçucu gitarlar, sözlerin dumanını dağıtan elektronik yapılar, Mark Lanegan'ın solo kariyerinde yeni bir şey olan keyboard'lar albümü kasvetli bir rock albümü olmaktan kurtarıyor. Bubblegum'da Can't Come Down ve Head gibi parçalarda sinyalleri verilen sound değişimi Blues Funeral'ın en önemli niteliği. St Louis Elegy'de Greg Dulli'yi, albümün en ateşleyici şarkılarından Riot In My House'ta Josh Homme'un gitarını duyacaksın, şaşırma! Ben Mark Lanegan'ı tüm ağırlığıyla duymak, ruhumu teslim etmek istiyorum diyenler için Deep Black Vanishing Train eski albümlerin koyu karakterine sahip. Benim dinlemeden duramadığım şarkıysa Danimarkalı Keli Hlodversson'un Sad Disco'sundan esinlenilen Ode To Sad Disco. Blues Funeral yaşamanın kaçınılmaz melankolisini anlatan klasik Mark Lanegan sözleriyle yeni, nefes alan, keyboard'lardan beslenen bir sound'u birleştiriyor. Hep belli kalıplar içinde tanımlanan bir müzisyenin kendini yenilemesine tanık olmak bana mutluluk veriyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/blunderbuss/", "text": "Bundan beş gün önceydi. Şimdiki kadar umutsuz hissetmiyordum. Bedenimle, rahmimle ilgili birbirinden zalim bir sürü cümleyle hırpalanıp devlet tarafından her zamankinden yoğun olarak aşağılanmamıştım. Yağmur yağıyordu. Beş liralık şeffaf şemsiyemle yürürken beyaz çoraplarıma çamur sıçramasına aldırmıyordum. Otobüsten Şişli'de inip Taksim'e kadar yürümemin müsebbibi trafik değil, Jack White'ın sesiydi. Hayatıma gireli takriben on yıl olan White'ın ilk solo albümü Blunderbuss, gerçek bir yoldaş. İhtiyacın olduğunda Yapma, şimdi sırası değil diye seni yerine oturtabilen ya da Gel biraz hava alalım diye yola düşüren bir arkadaş. Albümün blues rock'tan rock'n roll'a uzanan karakterini White'ın hırslı ve heyecanlı piyanosu, ABD'nin geniş platolarını doldurmaya yetecek kadar gitar ve elbette duyduğumuz ilk andan beri unutmadığımız sesi belirliyor. Açılış parçası Missing Pieces'te söylendiği gibi, Bazen biri seni tamamen kontrolü altına alır. Kontrolü Blunderbuss'a bırakmak kolay çünkü sahtelikler çağında dürüstlüğüyle ferahlatıyor. İlişkilerin iğrenç bir biçimde sterilize edilip çiçek, çikolata, beyaz eşya ve pırlantaya indirgendiği bu toplu delirme döneminde haz, acı, kavga, kan ve çatışma gibi aşkın gerçek doğasına ilişkin cümleler duymak insanın içini soğutuyor. Sixteen Saltines ve Freedom at 21'da tüm heybetiyle ortaya çıkan bir kadın figürü var: Acımasız, başına buyruk, kontrol edilemeyen ve arzulanan. Albümün çoğu bu kadın figürü peşinde heba olan, onun verdiği acıyı severek kabul eden, kimi zaman da ona meydan okuyan bir erkeğin hikayesi. Aşk türlü yollarla, türlü bedenlerle bu adama işkence edip duruyor. Albüm boyunca bir duygu durumundan diğerine savruluyor kahramanımız. Bütünüyle teslimiyetten karşısındakinin kemiklerini kırmaya, acı dilemekten şefkat aramaya aşkın ızdıraplarıyla ilgili kapsamlı bir katalog Blunderbuss. Albümde White'a ait olmayan tek şarkı I'm Shakin' (1962'de ölen söz yazarı Rudy Toombs'a ait) de son derece isabetli bir cover. Jack White kesinlikle sıradan diye nitelenebilecek biri değil. Tuhaf merakları, garip huyları var. Bu yüzden single'larını helyum balonlarıyla semaya salıp Guinness Dünya Rekorları jürisine çattığında şaşırmıyoruz. Solo albüm için bu kadar beklemesinin nedenini, şarkılarının ilk defa sadece kendi adını taşıyacak kadar kendine ait olması olarak açıklıyor. The White Stripes, The Raconteurs ve The Dead Weather'dan sonra bu acayip adamın iç dünyasına biraz daha girmek heyecan verici. Blunderbuss, Jack White'ın karanlık ve tahmin edilemez bilinç bataklığında sağı solu kurcalamak için iyi bir fırsat."} {"url": "https://manyetikbant.me/bo2011/", "text": "Manyetik Bant, Şuna katılsam ne olur acaba? diye merakla kayıt olduğum 2011 Turkcell Blog Ödülleri'nde Kültür Sanat Blogları kategorisi birincisi seçildi. Oylamada ilk 10'a kalmayı bile beklemezken kategori birincisi olduğum için şaşkınım. Zeki, çevik ve ahlaklı voleybol günlerimde bir defa üçüncülük cezvesi kaldırmış, bir kere de okul takımına katkılarımdan dolayı ismimin yanlış yazılmış olduğu bir teşekkür belgesi almıştım. Bu ödülü de o belgenin yanına koyacağım. 2 yıldır buralara uğrayan, blogla ilgili eleştirisini, fikrini belirten herkese teşekkür ederim. Kategori ikincisi The Balkabaa ile üçüncü Neyin Kafası'nı da tebrik ederim. Blog Ödülleri süresince ve sonrasında adayların belirlenmesi, oylama süreci ve sonrasıyla ilgili birçok eleştiri ve öneri okudum, duydum. Bunların ilgili kişilere ulaşması gerektiğini düşündüğümü organizasyonla paylaştım, onlar da önerilere açık olduklarını söyleyerek http://blogodulleri. uservoice. com adresinde bir forum oluşturdular. Haberiniz olsun."} {"url": "https://manyetikbant.me/bob-dylan-konser/", "text": "Bob'dan öğrendiğim şey, şarkıların nasıl olması gerektiğine dair geleneksel kuralların yıkılabileceğiydi: Bir şarkının uzunluğu, hikayeyi anlatırken ne kadar yaratıcı olabileceğin. Birinin kapıları kırmış olması, gökyüzünü tüm ihtimallere açmış olması harikaydı. 1960'larda Bob Dylan'la çalışmış, The Band'in kurucu üyelerinden gitarist Robbie Robertson, Dylan'ın kendisi üzerindeki etkisini böyle anlatıyor. Bob Dylan'ın hayatın ve insanın özünü görerek yazdığı şarkılar, rock'ın sabiti gibi. Zaman değişse de hep uygun yerlere denk düşüyorlar. O yüzden öfkemi aktarmak istediğimde aklıma ilk Masters of War geliyor, yargılandığımı hissettiğimde Ballad Of A Thin Man'i mırıldanıyorum. Bob Dylan'ı canlı dinlemek, mızıkasını duymak, konuşur gibi söylediği şarkıları içime doldurmak ruhsal bir deneyim gibi. Things Have Changed'le başlayan konser boyunca Dylan seyirciyle birkaç kelimeden fazla konuşmuyor. Bir piyanosunun başına oturuyor, bir mızıkasını üflüyor, bir mikrofon önünde tek eli cebinde şarkı söylüyor. İşlemeli ceket ve pantolonundan şapkasına, sahnenin yalın ışık tasarımından grubunun giysilerine her şeyde zarafet var. 15 dakikalık bir arayla ikiye bölünüyor konser. Long and Wasted Years'ta oturmalı düzen yok oluyor, tribün ve saha içi ayrımı ortadan kalkıyor. Seyirci sahne önüne yığılıyor. Ben de biste tribünden inip önlere gidiyorum. Dylan'ın yüzündeki çizgileri görüyorum. All Along The Watchtower ve Blowin' In The Wind'le final yapılıyor. Rock tarihinin 50 yılı bir insan bedeninde karşımızdan geçip gidiyor. Söylenecek her şey şarkılarda söylenmiş, hafızalar tazelenmiş, içimiz titremiş. Konuşmadan teşekkür ediyorum Bob Dylan'a. Bob Dylan konseriyle İstanbul'un yeni performans mekanı Black Box Istanbul'u da görmüş oldum. Maslak'taki Black Box'a İTÜ Ayazağa metro durağının plazalar çıkışından servislerle birkaç dakikada, yürüyerek 15-20 dakikada ulaşılıyor. Seyyar biracılar çevrede hemen konuşlanmış. Bilet karaborsası metro durağından başlıyor. İçeri giriş-çıkış kolay. Mekanda yiyecek içecek var. Bira fiyatları bar seviyesinde. Tribünlerden sahne rahat görünüyor, seste ise hiçbir sıkıntı yok. Zaten mekanın en öne çıkarılan niteliği, akustik altyapısı ve sunduğu ses deneyimi. Her katta sigara içilebilen açık alanlar ve balkonlar mevcut. Yine her katta içki ve su satılıyor ve konser sırasında dahi tribünde yerinden kalkıp içki alıp gelen insanlar rahatsızlık yaratmıyor. Yine konser sırasında birçok kişi yanındakiyle sohbet halindeydi ama rahatsız edici bir uğultu duymadım, Bob Dylan yanı başımda şarkı söylüyor gibiydi. Mimarisiyle de kutuyu andıran Black Box Istanbul, belli ki bundan sonra hayatımızda önemli bir yer tutacak. Hayrını görelim. Konser fotoğrafını etkinlik sayfasından aldım, mekan fotoğrafı bana ait."} {"url": "https://manyetikbant.me/body-head-konser/", "text": "Yanlış hatırlamıyorsam 2005'teki Sonic Youth konserinde, sahneyi ilk terk eden Kim Gordon'dı. Şiddetlenerek, dakikalarca süren gürültü ayininin bir noktada dışına çıkmış ve oradan geri dönmeye uğraşmayıp gecenin sahnedeki kısmını noktalamıştı. Çünkü müzisyenin içinden atacağı cerahat bittiğinde, sahteliğe lüzum yok. Kim Gordon bu defa yanında gitarist Bill Nace'le birlikte, Body/Head projesiyle, tamamen noise zemininde yürümek üzere sahnedeydi. Karşımdaki iki kişilik bir grup olsa da, Salon'daki birçok insan gibi gözlerim hep onun üzerindeydi. Daha ortaokuldayken Shaking Hell ile üzerimde kurduğu hakimiyet devam ediyor. İkilinin birbiri ardına ürettiği döngüler ve drone'ların üzerine Gordon'ın ilkel, inlemeyi andıran vokali eklendi. Arkalarındaki ekranda ise genç bir kadın ve erkek, bir yapının koridorlarında yürüyor, birbirleriyle flört ederek fotoğraf çekiyor/çektiriyor, külotlu çorapları boyaya batırıp resim yapıyordu. Doğaçlama ilerleyen konserde bir Kim Gordon atak yaptı, bir Bill Nace. Belki aklımın ipleri Gordon'ın elinde olduğu için gidilecek yönü o belirliyor gibi geldi. Gitar jaklarını çıkarıp takarak, gitarlarını amfilere yaklaştırıp uzaklaştırarak, pedallarla oynayarak karanlıkla yolunu el yordamıyla bulmaya çalışan biri gibi ses alanlarında hareket etti ikili. Seyirci de kendi içsel ritmine göre sallanarak, gülümseyerek kendi evreni içinde keşiflere çıktı. Jim Jarmusch'ın Dead Man'inde, Neil Young'ın gitarı eşliğinde sonuna yürüyen William Blake gibi hissediyordum kendimi. Şu günlerde tartıştığımız saçma sapan şeylerden hayli yıpranmıştım konsere giderken. Öfkeliydim. İstiyordum ki Gordon ve Nace'in müziği beni bir çöp öğütücü gibi içine alıp paramparça etsin. Fakat yıkım aradığım yerde sakin bir düşünce havuzu buldum. Zaten karşımdaki kadın da artık Etlerini silkeleyeceğim demiyordu, Seni ancak kavram olarak düşünebiliyorum diyordu. Bir saatten kısa süren konserden çıktığımda sokaklar boş, sessiz ve serindi. Gece, bir süreliğine içim kadar berraklaşmıştı."} {"url": "https://manyetikbant.me/bokante-bir-ayagi-mississippide-bir-ayagi-karayiplerde/", "text": "Snarky Puppy lideri Michael League'in yeni projesi Bokante, kadrosundaki sekiz müzisyenin farklı kültürel ve müzikal bakışlarını aynı açıya yönelttikleri, heyecan verici bir topluluk. Grubun Snarky Puppy temelli gitar kadrosunu oluşturan Michael League, Chris McQueen ve Bob Lanzetti'ye lap steel ve pedal steel gitar virtüözü Roosevelt Collier katılıyor. Bu dörtlünün delta blues ve rock eğilimi, perküsyonda 90'lardan beri Paul Simon'la çalan Jamey Haddad, Andre Ferrari ve Keita Ogawa'nın getirdiği etnik ritimlerle Karayip ve Batı Afrika etkilerine açılıyor. Malika Tirolien'in Kreolce ve Fransızca söylediği şarkılar bireysel mücadelelerden gezegenin geleceğine, mülteci krizinden ırkçılığa birçok yaraya dokunurken, yaraları sarmak için elimizde müziğin beslediği bir araya gelme umudu var. Bokante, Tirolien'in büyüdüğü Guadeloupe Adası'nda konuşulan Kreolce'de karşılıklı alıp verme anlamına geliyor. Mayıs ayında yayımlanan Strange Circles'ı oluşturan şarkıların iskeleti de bu tanıma uyacak şekilde, League ve Tirolien arasındaki demo trafiğiyle ortaya çıkmış. Bir kısmı birbirini hiç tanımayan müzisyenlerin New York'taki Dreamland Stüdyoları'nda kayıt için ilk defa buluştuklarında yarattığı ortak dil, gücünü dinleyeni farklı kıtaların ve kültürlerin rüzgarıyla çabucak etkileyen müzikte gösteriyor. Bokante'nin bedeni ve ruhu harekete geçiren, geniş ve açık alanlara yayılmak isteyen, bir ayağı Mississippi'deyken diğeri Karayipler'e basabilen, zengin ve dinamik müziği 19 Temmuz Çarşamba akşamı bence Caz Festivali'nin en özel mekanlarından olan Beykoz Kundura Fabrikası'ndan boğaza yayılacak. Bokante öncesinde, Snarky Puppy ile çalışmalarının dışında solo albümleriyle de üretken dehasını ortaya koyan piyanist Bill Laurance'ı izleyeceğiz. Tür tanımlarının silikleştiği, duygu, müzikal anlatım ve iyi icranın hakim olduğu bir Temmuz gecesi olacak. Bu yazı ilk olarak İstanbul Caz Festivali Dergisi'nde yayımlanmıştır."} {"url": "https://manyetikbant.me/bored-nothing/", "text": "Simon Reynolds, Retromania'da sıkılma hissi için duyduğu nostaljiyi anlatır. Yapacak bir şey olmadığı için sıkıldığı, sıkıntısını dergiler ve kasetlerle giderdiği ilkgençlik yıllarından bahseder. Şimdiki sıkılmalarımızın eskinin aksine, seçenek fazlalığı ve her şeyden haberdar olma dürtüsünün bizi kımıldayamaz hale getirmesinden olduğuna dikkat çeker. Bu, kendimi sıkça içinde bulduğum bir durum. Yapmayı düşündüğüm o kadar çok şey oluyor ki, bu çokluğun karşısında yılgınlığa kapılıp kendimi kanepelere atıp uyuyorum. Simon Reynolds'ın canının sağlıklı bir şekilde sıkıldığı yaşlardayken ne yapıyordum peki? Okuldan eve dönünce kendimi odama kapayıp, teybe bir kaset koyup çoraplarıma bakarak, bütün dikkatimle onu dinliyordum. Hiçbir şey yapmayarak, duyularımı tamamen o anda etrafımda olan biteni algılamaya atadığım bu saatlerde, hiçbir şeyi kaçırıyormuş gibi hissetmiyordum. Bilakis, kendimin ve dünyanın varlığını idrak ederek çok önemli bir iş yapıyordum. Bored Nothing'in müziğini bana o hissi, artık çok yabancı olduğum odamda sıkılmadan geçirdiğim günleri hatırlattığı için seviyorum. Melbourne sakini müzisyen Fergus Miller'ın projesi Bored Nothing, hemşehrileri TWERPS gibi kozasının içinde uyuşuk uyuşuk devinen bir lo-fi yapıyor. Pavement'ın kafası daha dumanlı olanı diyeyim. Miller'ın kişisel hikayeleri, mırıldanan sesinden dökülüp cızırtılı gitarlara, iptidai davullara bulanıyor. Tansiyon düşük, gözler kısık, hava muhakkak ki sıcak. Şarkılar ara ara uykuyla uyanıklık arası sayıklamalara dönüşüyor. İlk uzunçalar Bored Nothing, Miller'ın derdini açıklıkla anlatıyor. Gündelik meseleler, gelişigüzel gitar, içinden geldiği gibi sallapati müzik, yorgana sarılır gibi bir rahatlık. Geçtiğimiz ay çıkan EP Thanks For The Mammaries'de daha içine kapanık, mahmur şarkılar var. Fergus Miller'ın Melbourne sıkıntısı, güzel şeylere vesile oluyor. Sıkılmaya devam etsin."} {"url": "https://manyetikbant.me/bosco-delrey/", "text": "Pazartesi sabahı, evden başka bir yerde uyuduğumu belli eden gözler ve üşüyen burnumla Tahtakale'den Mısır Çarşısı'na bir buz kırma gemisi gibi sakin ve sabırlı yürüyorum. Zaten Tahtakale'de sabırsız yürümek imkansız. Yay gibi gergin de olsan bir süre sonra teyzelerin kalça darbeleri ve beş metrede bir suratına Umre malzemesi mi aradınız? diye bağıran esnaf sayesinde kendini sokağın akışına bırakıp insanlara çarpa çarpa sürükleniyorsun. Pardon, Affedersiniz artık uzak bir gerçeklik. Burada göğüs göğüse mücadele var. Kına giysilerinin kırmızı gölgesinde baharat kokusuyla esrimek var. Fakat kulağa Bosco Delrey zerk edince işler birden değişiyor. Kalabalık önümde açılıyor, teyzelerin adımları rockabilly gitarının lokomotif ritmini alıyor, Eminönü'ndeki trafik ışıkları bile ben yaklaşırken yeşile dönüyor. Kadınlar çocuklarını yerlerde sürükleyerek turnikelere abanırken, acelesiz yürüyorum iskeleye. Kapılar ardımdan kapanıyor. Bedenim Kadıköy'e, zihnim Memphis'e gidiyor. Bosco Delrey'in kütüğünde New Jersey yazıyor ama müziğinden de belli olduğu gibi hayatı Memphis'te geçmiş. 2010'da Wild One/Evil Lives ve Space Junky/My My Racecar single'larını Diplo'nun plak şirketi Mad Decent'tan çıkarmış. İlk albüm Everybody Wah ise 2011'de yayımlanmış. Delrey'in müziği wah pedalıyla vaftiz edilmiş, bol rock'n roll ve rockabilly referanslı, karşı konulması zor bir cazibeye sahip. İnsanın kanına anında giriyor, Bosco Delrey gelecek, dertler bitecek dedirtecek kadar tesirli. Albümün yarısına kadar rockabilly sound'u hakimken, Glow Go The Bones'dan itibaren elektronik destek devreye giriyor, dans etme güdüsü güçleniyor. Şarkıların farklı karakterlerine rağmen rock'n roll atmosferi albümün parçalarını bir arada tutuyor. Özet geçeyim, Bosco Delrey çok iyi."} {"url": "https://manyetikbant.me/botanica-20-09-2011-arkaoda/", "text": "Son yarım saati sağdan soldan okuduğum bilgileri birleştirerek tatmin edici bir Botanica yazısı oluşturmaya çalışarak geçirdim. Bu arada 2010 tarihli Who You Are albümleri odanın duvarlarında patlamaktaydı. Baktım ki ekrana öylece bakıp kafamı sallayarak müziği dinliyorum, bıraktım nasıl olursa olsun yazı. Botanica merkezinde Paul Wallfisch'in bulunduğu, üyeleri albümden albüme değişen bir proje. Müziklerini 21. yüzyıl için punk-rock oda müziği olarak adlandırmışlar ki daha iyi bir tanım olamazdı. Nerede gürültüyü ve tekinsiz suları seven bir müzisyen var, Wallfisch gidip onunla çalışıyor. Geçmişte Firewater'a mesai vermiş, o da Tod A gibi hayatının önemli bölümünü ülke ülke gezerek geçirmiş. Paul Wallfisch'in Botanica'nın 7 albümü dışında 2002 yapımı Greg Pritikin filmi Dummy'nin müziklerinde de imzası var. 20 Eylül Salı gecesi 21:00'de Wallfisch'i Botanica adıyla solo izlemek üzere Arkaoda'da hazırdım. Konser piyanoyla ilgili sorunlar yüzünden 22:30 gibi başladı. Kartondan yapılmış bir maskeyle piyanosunun ardında yerini alan Wallfisch'i dinlemek üzere mekanda yaklaşık 30-35 kişi vardı. Maske ilk şarkıda çıktı, onunla birlikte seyirci-müzisyen arasındaki mesafe de kalktı. Leonard Cohen'den I'm Your Man cover'ıyla başlayan konser vokalin haykırışla karıştığı ve piyanonun tuşlarına daha sert basıldığı doruklara çıkıp inerek, kayalar üzerinden zıplayan bir dere gibi aktı. Wallfisch şarkıların hikayelerinden bahsetti, seyirciyi organize alkışlarla şarkılara dahil etti; koltukta yayıla yayıla oturarak izlemeye başladığım konserin sonunda sırtım dikleşmiş, kotukta dingildeyip dikkatle piyanoda koşturan elleri takip ediyordum. Mutluydum, sanırım herkes mutluydu. Mekanda az kişi olmanın, iyi bir konseri yaşayan o ufacık azınlıktan olmanın hissi de etkiliydi şüphesiz. En güzeli, Botanica'yı hiç tanımayan arkadaşımın gecenin sonunda bir müzisyene daha hayranlık duyuyor olmasıydı. Arkaoda'nın abajurlu, berjerli samimi atmosferinde, hem fiziki hem ruhi açıdan kırmızı bir konser, tek kişilik bir punk-rock kabaresi izledik. Umarım ikinci bir İstanbul konseri olur ilerleyen yıllarda ve daha çok insan Wallfisch'in bir sihirbaz gibi gömleğini savura savura seyirciye fırlattığı müziğin tadına bakar."} {"url": "https://manyetikbant.me/bozcaada-caz-festivaliyle-ikinci-bulusma/", "text": "Zamanın daha yavaş ve yumuşak aktığı, orada bulunduğunuzda ruhunuzu da suları gibi berraklaştıran Bozcaada, bu sene ikinci defa Bozcaada Caz Festivali'ne ev sahipliği yapıyor. 27-29 Temmuz tarihleri arasında Ayazma Manastırı'nın bahçesinde gerçekleşecek Bozcaada Caz Festivali, sadece caza değil farklı müzik türlerine de dokunan programı ve tadımlardan söyleşilere uzanan yan etkinlikleriyle yaz ortasında kültürel bir vaha yaratmaya devam ediyor. Festivalde sahne alacak sanatçılardan Elif Çağlar-Muslu, Çağrı Sertel, Nilipek ve Kerem Akdağ ile festival öncesi Bozcaada'ya, hayallere, yollara ve eve dönüşlere dair minik röportajlar yaptık. Bozcaada gün batımına FOURinthePOCKET versiyonuyla That's the way love goes yakıştırayım, gerçekten de aşk hissi uyandırıyor çünkü. Klişe olabilir ama konser gününün en güzel anları sahnede, konser esnasında yaşanıyor bence. Hocalarımı çok sevdim, çok etkilediler beni caz vokalistliği konusunda, onlarla sahne almak en büyük onur gibi gelmiştir hep. Randy Esen ve Sheila Jordan ile bu şansı yakalamıştım, keşke Nükhet Ruacan ile de olabilseymiş. O konser benim için Lahza olur. Keyif aldığım veya alacağım konserleri izlerken genelde arkama yaslanamıyorum ama olsun, böyle iyi. Öncelikle çok teşekkürler, beğendiğine sevindim. Seyahat müzikleri çok değişken açıkçası, ama bu aralar dinlediklerimden bazılarını şöyle iliştireyim: August Green, Kiefer, Brad Mehldau, Knower, Shabaka and the Ancestors, Bigyuki. Öncelikle ada muhteşem. Festivale gelen kitle gerçekten müzik dinlemeye ve bundan sonuna kadar zevk almaya geliyor. Daha bir çok şey var ama festival organizasyon yönünden kusursuz ki bence bu, böyle bir oluşumun başarılı olması için en önemli ve en temel nokta. Bozcaada için yanıma iki makina aldım; Kodak KB10 ve Canonet 28. Kodak KB10 neredeyse filmi değiştirilebilir bir çek-at kamera gibi, o yüzden yanımda taşımak epey rahat ve farklı filmlere güzel yanıt veriyor. Canonet ise henüz tam çözemediğim ama anlaşabildiğim zamanlarda iyi kareler veren bir makina. Aynı tarihte başka konserim olduğu için festivalin ilk gününü kaçırıyorum ve Ceylan Ertem'i, Lahza'yı, Alp Ersönmez'i izleyememek çok üzücü. Ama Korhan Futacı Pavli Experimenti izleyeceğim için heyecanlıyım. Küçüklüğümden beri evde hep çalan müziklerdi, fakat kaset satın almaya 8-9 yaşlarımda başladım. İlk aldığım ve en net hatırladığım albüm, tamamen alakasız olarak Limp Bizkit'in Chocolate Starfish And The Hotdog Flavored Water albümü. Herhalde bir çok farklı müzik türünü yapma merakım ve isteğim o yaşlarda başlayan sen rapçi misin rockçı mısın geyiğini göz ardı edip, ne istiyorsam onu dinleyip onu yapmaya çalışmaya odaklanmamla oldu. En büyük önceliğim sürekli üretmek, çünkü yurt dışında üretkenlik ve orijinal içerik en önemli şey. Şu anda konuştuğum birkaç plak şirketi var, muhtemelen EP'ler halinde 2-3 proje yayımladıktan sonra Dimensions Recordings ile beraber yine bir LP yapacağım. Ayrıca çok yakında Compost Records'un 25. yılını kutladığı bir compilation çıkacak. Burada da bir remix'im yayımlanacak. Bozcaada 7-8 yaşımdan beri her yazımı geçirdiğim bir yer aslında, bu yüzden burada çalacak olmanın verdiği heyecan bir başka. Benim tavsiyem Ayazma'yı, Sulubahçe'yi bir gün es geçin ve biraz gezin, bir sürü bakir koy var. Bence buralarda zaman geçirmenin keyfi çok başka."} {"url": "https://manyetikbant.me/bu-sezon-salonda-izlemeniz-gereken-8-isim/", "text": "Sonbaharın getirdiği saymakla bitmez güzelliklerden biri konser sezonunun açılması, diye başlamıştım bu yazıya birkaç gün önce. Ülkece sürüklendiğimiz fiziksel ve ruhsal durum, cümleyi acı bir tırnak içine hapsetti ne yazık ki. Müziği susturup meydanı kine, savaşa, sessizliğe bırakacak değiliz. Birkaç nota etrafında kopan fırtınanın ne kadar dönüştürücü olduğunu Patti Smith'ten People Have The Power'ı, Bruce Springsteen'den The Ghost Of Tom Joad'u, Bob Dylan'dan Masters Of War'u, Neil Young'dan Rockin' In The Free World'ü, Plastic Ono Band'den Give Peace A Chance'i, Bob Marley'den Get Up, Stand Up'ı, Aşık Mahzuni Şerif'ten Dom Dom Kurşunu'nu, Selda Bağcan'dan Yaz Gazeteci'yi, Ahmet Kaya'dan Şafak Türküsü'nü dinlemiş herkes kalbinde bilir. Müzik, bütün sınırları aşar. Hiçbir zümreye ait olmayacak kadar büyük ve derindir. İnsanın ilkel çağlardan beri sırrına vakıf olduğu bir tedavi yöntemidir. Sustu sanıldığında bile suyun akışında, kuşun ötüşünde duyulandır. Canımız yandığında da, yüzümüz güldüğünde de ilk sarıldığımızdır müzik, öyle de kalacak. Beş yıldır hayatımızda olan Salon İKSV, bu kış için nefis bir program yapmış. Yeni sezondan heyecanla beklediğim 8 ismi seçtim. Kimiyle sakinleşip kimiyle karşılıklı yumruk sallayacağız. Bazıları bizi bildiğimiz yollardan geçirirken, diğerleri yeni yerlere götürecek. Bolca hikaye dinleyeceğiz, içlerinde kendimizi anlattığına inandıklarımız olacak. Uzun zamandır takip ettiğimiz müzisyenlere kavuşup yenileriyle tanışacağız ve hepsi karmakarışık his makinemize bir şeyler katacak."} {"url": "https://manyetikbant.me/bu-yaz-y-on-kere-silip-tekrar-yazd-m-cumlelerim/", "text": "Bu yazıyı on kere silip tekrar yazdım, cümlelerim hissettiklerimi karşılayamıyor diye. Alice In Chains'i karşımda görmek, Jerry Cantrell'ın sesini dinlemek, o traktör gibi riffleri duymak, yıllardır bildiğim müziğin icra edilişine tanık olmak sarsıcıydı. Hiçbir şeyin beni bu kadar mutlu edemeyeceğini düşündürecek kadar sarsıcı. Them Bones'la başladıklarında kaybettim kendimi. Etrafta ben ve arkadaşlarımdan başka eşlik eden kimse yoktu sanki. Sonra şarkı söyleyen insanların seslerini ayırt etmeye başladım. Müziği paylaştığım bu insanlara karşı sevgiyle doldu içim. William DuVall hiç sırıtmıyordu, artık grubun bir parçası olduğunu kabullendim. Yeni şarkıları eskilerle birlikte dinleyince Black Gives Way To Blue'nun ne kadar iyi bir albüm olduğu daha açık ortaya çıkıyordu. Konserin benim için en güzel anı Live kayıtlarını ilk dinleyişimden beri hastası olduğum Angry Chair Man In The Box geçişiydi. Elime koluma hakim olamadım, insanların ayaklarına bastım zıplarken, saçım başım dağıldı, ağzım kulaklarımdaydı, orkestra şefi gibi ellerimle yönetiyordum soloları ben sizi bilirim ulan! dercesine. Ve Jerry Cantrell giderken yakında görüşürüz, yine geleceğiz dediğinde inandım ona. Sırasız setlist: Them Bones, Dam That River, Rain When I Die, It Ain't Like That, Rooster, Would?, Angry Chair, Man In The Box, Again, Check My Brain, Acid Bubble, Lesson Learned, We Die Young."} {"url": "https://manyetikbant.me/buke-and-gase/", "text": "Çocukken iskambil kağıdından kuleler ve el işi derslerinde yapılan envai tür iş dışında bilinçli olarak yarattığım en süper şeylerden biri, tuvalet kağıdı rulosunun iki yanına kulak pamuğu takıp tepesine çorap geçirerek oluşturduğum dandik insan figürüydü. Bunu hemen satılabilir bir obje olarak değerlendirip apartmanın önüne kurduğum tezgahta, üst komşumuza sakız parasına satmıştım. Brooklyn'de yaşayan Arone Dyer ve Aron Sanchez'in enstrümanlarla ilişkisi, müzisyenliğin ötesine geçiyor. İş birlikleri Hominid adlı noise punk grubuna dayanan ikili, 2007'den beri Buke and Gase adıyla müzik yapıyor. Adlarını aldıkları Buke ve Gase gitar, bas, ukulele gibi çalgıları birleştirerek türettikleri enstrümanlar. Yeni çalgılar yaratmanın bir sorun çözme sürecinin ürünü olduğunu söylüyorlar. Sadece iki kişi, daha büyük bir grubun çıkarabileceği sesleri ve gürültüleri çıkarmak istediğinde varılan nokta eldekilerle yetinmeyip, ihtiyaca uygun enstrümanlar yapmak oluyor. Enstrümanların yapımında deri, otomobil parçaları gibi malzemeler de kullanıyorlar. Vokalist Arone Dyer'ın bisikletçide çalışması ve elinin zanaate yatkın olması grubun işini kolaylaştırmış. İş çalgıları yapmakla bitmiyor, bir de onları çalmayı öğrenmek gerekiyor tabii. El yapımı enstrümanları Buke and Gase'in müziğine karakteristik bir çiğlik veriyor. İşlenmemiş ağaç gibi bir çiğlik. Kıymıkları üzerinde. Alet edevatı ortaya döküp doğaçlayarak beste yapan grubun canlı performansları ise tersine, son derece organize çünkü sadece iki kişi oldukları için hataları göze daha çok batıyor. Buke and Gase'in iki albümü, iki de EP'si var. Son albümleri General Dome, Ocak sonu bağımsız plak şirketi Brassland Records etiketiyle çıktı. Punk izinin görüldüğü, sert ritimlere sahip, belli türlerin çerçevelerine sığmayan kalp atımı gibi ısrarcı şarkıları var. Metalik sesler çıkaran telli çalgılar arasında Arone Dyer'ın sesi yırtıcılıkla ruhanilik arasında geziyor. Buke and Gase tesadüf ve defoları içine katan müziğiyle istediğini başarıyor; iki kişinin doldurabileceği azami ses alanına yayılıyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/burn-your-fire/", "text": "İki haftadır orasına burasına bir şeyler ekleyip çıkarıyorum yazının. Bir gripten bahsediyorum, onu silip hiçbir şey yapmaya hevesim kalmamasından bahsediyorum, onu silip kediden bahsediyorum ama bir türlü yayınlanacak bir şekle sokamıyorum. Hayatla ilişkim de tamamen böyle şu günlerde. Kafamda düşünceler oluşturmakta zorlanıyor gibiyim. Hem beynim hem bedenim uyuşuk. İşte yine açtım sayfayı karşıma, zihnimi müzikle tokatlaya tokatlaya ayıltmaya çalışıyorum. Albümler uzun zamandır ilk dinleyişte tesir etmiyor. Gripken, ateşimin nispeten düşük olduğu akşamlardan birinde gözlerimi kapayıp Angel Olsen'ın ikinci LP'si Burn Your Fire For No Witness'ı dinledim. Olsen, 2011'de yayınladığı ilk EP Strange Cacti ile radarlara girmişti. Bir gitar ve ruh dolu bir vokaldi kulağımızdaki. İlk stüdyo albümü Half Way Home (2012) gücünü yine Olsen'ın vokalinden ve anlatısından alıyordu. Burn Your Fire For No Witness ise geleneksel grup yapısına daha yakın duruyor. Kimi zaman içedönük ve lo-fi, kimi zaman tüm dünyayı karşısına almaktan çekinmeyen vokallere cızırtılı gitarlar, davul ve org ekleniyor. Karşımızda Angel Olsen'ın şimdiye kadarki en rock hali var. Şarkılar akustik gitarın yalınlığıyla yangın yeri gibi rock düzenlemeleri arasında salınırken, hep birlikte müzisyenin, müziğini şekillendirişine tanık oluyoruz. Kulağa kendi kendine konuşuyormuş gibi gelen Unfucktheworld'ün vokalinden yalnızlık kutlaması Hi-Five'a, White Fire'ın yorgun melankolisinden Stars'ın heyecanlı davullarına albümde takılıp kalınacak bir dizi değerli an var. Angel Olsen ateşi biraz daha harlamış, çevresine topladığı kalabalık da mutlaka artacaktır."} {"url": "https://manyetikbant.me/buzzcocks/", "text": "Annemin Çocuğum yaz kış simsiyahsın, biraz renkli tişörtler mi alsak sana? diye ufaktan dürtüklediği metalcilik günlerimden sonra, onu pişman edecek renk kombinasyonları ve pembe saçlara geçiş yaptığım ortaokul-lise döneminde izlemiş olsaydım bu konseri, hissettiklerim farklı olmazdı. Dün gece Babylon'da çığlıklı, adrenalinli, pogolu, olması gerektiği gibi bir punk konseri izledik. Buzzcocks'un punk tarihinin parçası olmak bir yana, ta kendisi olduğunu gösterdiği konserden sadece seyircinin değil grubun da çok keyif aldığı sürekli gülen yüzlerinden belli oluyordu. Gözlerimi kapasam Pete Shelley'nin vokalinin çizik içindeki walkman'de dinleyip kalemle sardığım kasetlerden geldiğine inanabilirdim. Steve Diggle konser boyunca gitarını şahlandıra şahlandıra seyirciyi delirtirken basçı Chris Remmington ön sırada kendisine işmar eden kızlara göz süzüyordu. Danny Farrant ise bir davulcunun her mevsim şort giymesi gerekliliğine uymuştu. Boredom'la başlayan 17 şarkılık konser birbirini izleyen patlamalardan oluşuyordu. Fitili hep Steve Diggle ateşledi, Shelley ateşi harladı, Remmington karizmasını muhafaza etti, Farrant her an coşmaya hazırdı. Seyirci tüm şarkılara katılsa da en büyük patlama bisin ilk parçası Harmony In My Head ve sonrasında gelen Ever Fallen In Love?'da yaşandı. Fuck MTV cümlesini en son 2005'te Iggy Pop'tan duyduğumu hatırlıyorum. Bu hasreti de giderdiler sağ olsunlar. Bir konser insana ne kadar haz veriyorsa, bittiğinde eve dönmek de o kadar zor oluyor. Yüksek desibeli kulaklarımı sonuna kadar açarak içime çektiğim konserden sonra neyse ki Lounge'da Onur Yazıcı ve Samet Çiçek'in new school punk çaldığı after party vardı. Buzzcocks'tan gazı almışken arkadaşlarla ayak üstü muhabbet çok iyi geldi. Hatta o kadar iyi gelmiş ki hala dün gecenin pozitif hisleri içinde dünyayı kucaklayarak dolaşıyorum. Harmony In My Head'in bir kısmı aşağıdaki videoda. 13 melek'in beni blogu kapatıp güneye yerleşmeye iten güzellikteki konser yazısı da şurada."} {"url": "https://manyetikbant.me/c2cistonight-2014/", "text": "Kendisini Müzik ve çağdaş sanat festivali olarak tanımlayan Club to Club, İstanbul'daki 5. yılı vesilesiyle müzik mekanlarının dışına taştı. Cafe, kitapçı, plak dükkanı ve galerilerde geniş geniş nefes aldı. 2 gün süren performans ve paneller Babylon, Salon, Peyote, Pixie, Klub Karaoke, Kiki Sıraselviler, Salt Beyoğlu, Kontraplak, Analog Kültür, Urban Cafe ve Robinson Crusoe Kitabevi'ne yayıldı. Dopdolu line-up'tan yakalayabildiklerim hala zihnimde dönüyor. 2007'de Oneohtrix Point Never adıyla kayıtlar yayınlamaya başlayan Brooklyn'li müzisyen Daniel Lopatin, elektronik müziğin deneysel tarafında ayak basılmamış ses alanı bırakmamakla uğraşıyor. OPN'ın ambient drone noise rotasında ilerleyen, civa gibi akışkan ve özgül ağırlığı yüksek müziğini dinlerken kendimi organikle mekaniğin sınırlarının belirsizleştiği David Cronenberg filmlerini düşünürken buldum. Arkasındaki ekranda sürekli değişip dönüşen görüntüler Mars yüzeyine ait olabileceği gibi, ince bağırsaktaki bakteri kolonilerine de ait olabilirdi. Tıpkı duyduğum seslerin uzay boşluğu kadar damarlarımda akan kana da ait olabileceği gibi. Çocukluk arkadaşları Jan St. Werner ve Andi Toma 90'ların başından beri birlikte elektronik müziğe kan pompalıyor. IDM'e yakın duran deneysel müzikleri kulağa her zaman agresif gelmese de, konserde insanı bayıltana kadar tokatlıyor. Işık ve hipnotize edici görsellere boğdukları Babylon'da gördüğüm herkesin dili dans etmekten dışarı fırlamıştı. Mouse on Mars'ın evrenine girmek kolay, orada kalmak ise biraz kondisyonla ilgili. Ritim hızlanıp beat'ler vahşileştikçe insan kendini az sonra parçalarına ayrılıp hurdaya çıkacak bir robot gibi hissediyor. Yorulup ayaklarımın ağrısını duydukça bunları unutmak için daha çok dans etmek istiyorum. Mouse on Mars tükenmeyen adrenaliniyle işimi çok kolaylaştırdı. Mouse on Mars'tan çıkıp kaldırımlarda dinlenmeye çalışarak bekledim Zomby'yi. Londra'nın bir ayağını UK garage'a, diğerini dubstep'e basan kimliği belirsiz müzisyeni Zomby, 03.20 gibi aldı setin başındaki yerini. Sonuncusu geçen yıl olmak üzere yayınladığı 4 albümün yanında performanslarındaki tavrı, kimliğini gizlemesi ve trollüyor mu ciddi mi anlaşılmayan moda içerikli tweet'leriyle (Balmain'de beğendiğim sweatshirt'ü alana lanet olsun, 3 gün sonra İstanbul'a geleceğim, Givenchy mağazalarına dokunmayın he eylemciler vs.) üzerine bolca konuşulan biri. Meşhur altın rengi maskesinin ardında hakkımızda ne düşündü bilmem ama durduğum yerden, ikide birde maskesini kaldırıp yüzünü göstermemeye çalışarak Moet & Chandon şişesinden yudumlar alışı ve Salon'u coffeeshop'a çeviren ağır dumanlarıyla ergenliğini geç yaşayan birine benziyordu. Belki yorgunluktan, belki haline tavrına çok takılmaktan yakalayamadım Zomby'nin frekansını. Dubstep sete ağırlığını koyarken çıktım. Bir air horn'unu duymak kısmet olmadı. Başka ülkelerde, şehirlerde, olmadı albümlerde buluşalım Zomby. Sabaha karşı dumanlı triplerin hiç çekilmiyor. Fotoğraflar Club to Club Istanbul'un Facebook sayfasından."} {"url": "https://manyetikbant.me/camerata-salzburg-pinchas-zukerman/", "text": "Az önce eski bir Facebook yöneticisinin, sosyal medyayı kullanma biçimimizin toplumsal dokuyu ve beynimizin işleyişini değiştirmesinden duyduğu kaygıyla ilgili bir yazı okudum. Kullandığımız araçların bizi giderek belirli davranış kalıpları içine soktuğunu, beğenilerimizi şekillendirdiğini, zamanla düşüncelerimizi yapılandırdığını çoğumuz gündelik hayat içinde fark ediyoruz. Kendimizi zevklerimiz üzerinden tanımlarken özgürce hareket ettiğimizi düşündüğümüz alanın algoritmalarca çizilmiş sınırlarını görmek, seyreltilmiş bir Truman Burbank aydınlanması yaratsa da artık gerçekliğin ta kendisi olmuş düzenin dışına çıkmak hem konforlu değil hem de likeı az. Keman virtüözü Pinchas Zukerman ve 1952 yılında kurulan Camerata Salzburg'un 7 Aralık'ta İş Sanat'ta verdiği konseri izlerken, 18. yüzyılda tasarlanıp yazılmış eserleri, bugün zihinlerimiz iletişim teknolojileriyle iç içe geçmiş halde dinlesek de ruhumuzda aynı hislerin uyandığını düşündüm. Klasik müzik konserleri, bahsettiğimiz paylaşım odaklı davranış kalıpları hiç gelişmemiş gibi bir zaman kayması yaratıyor. Müziğin yüzyıllar önce olduğu şekliyle icra edilip dinlendiği, kendine ait bir zaman diliminde gerçekleşen konserler. Önümüzdeki yıl 70. yaşını kutlayacak olan Pinchas Zukerman, konuk şef ve solist olarak dünyanın önde gelen orkestralarıyla konserler veriyor. Aynı zamanda pedagog olan Zukerman'ın en zorlu eserlerin düğümlerini çözen ellerinde şekillenen müzik, bugünle yüzyıllar öncesi arasında konumlandırıyor nota sehpalarını. Adını rönesans döneminin önemli topluluğu Camerata Fiorentina'dan aldığı ilhamla koyan Camerata Salzburg'un repertuvarının temel taşları Mozart, Haydn, Beethoven ve Schubert. Beethoven'ın Keman ve Orkestra için Romansının hüznü ile başlayan konser, Mozart'ın Türk başlıklı 5. Keman Konçertosu ile yükseliyor. Final ise Schubert'in 5. Senfonisi ile yapılıyor. Müzisyenler ayakta alkışlanıyor, ışıklar yanıyor ve cep telefonlarının dost ekranları yeniden hayatımıza giriyor. Asırları aşan ses dalgaları bir yerlerde yolculuğuna hala devam ediyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/can-oral-senaryoya-noktayi-koydugun-anda-iskencen-basliyor/", "text": "Can Oral, yaklaşık 10 yıldır Siyah Ekran adını verdiği ekiple kısa ve orta metraj filmler çeken bir yönetmen. Belki siz onu Cemiyette Pişiyorum'un ya da Mr. Mantis'in davulcusu olarak biliyorsunuz. Belki bir yerde öykülerinden birini okumuş ya da çizgi romanlarından birine rastlamışsınızdır. Can'ın filmografisinde gerçeküstü/korku örnekleri de var, komedi de. 3 Kasım'da yeni filmi Buna Değerin galası gerçekleşecek ve kısa süre sonra filmi online platformlardan da izleyebileceğiz. Uzun metraja geçme arifesinde, Can'la sinema yapmak, gerçeklik, setler ve gelecek üzerine konuştuk. Can Oral'ın filmleri, öyküleri, çizgi romanları ve özgeçmişine siber bir örümcek ağı olarak tanımladığı siyahekran. net üzerinden ulaşabilirsiniz. Bir şeyler üretmekle her zaman ilgiliydim. Bunu çocukken oyun biçiminde yaptığında, hayal gücünü oyun biçiminde püskürttüğünde elinden gelen her şeyle yaratmaya saldırıyorsun. Bir hikaye düşünüyorsun, o hikayenin kahramanını çiziyorsun, çizdiğin kahramanı kesip oyununu yapıyorsun, yaptığın oyunu arkadaşlarına oynatıyorsun. O oyunlar ben 5. sınıfa falan geldiğimde öyle bir noktaya erişti ki... mesela Terminatörcülük oynuyorsak, Sen T800'sün, sen T1000'sin ya da Jurassic Parkçılık oynuyorsak Sen Velociraptor'sun, sen Tyrannosaurus Rex'sin falan diye filmi baştan yaşıyorduk. 14-15 yaşında interaktif tiyatro gibi açıklanabilecek FRP oyunlarına bulaşınca, insanlara hikaye anlatma gereği doğdu. Ve bir sinema eserinde olduğu gibi, o hikayenin kuralları var. Böylece aslında insanları eğlendirmeyi de öğreniyorsun. Oynattığın oyundan, anlattığın hikayeden zevk almalarını izliyorsun ve nasıl ters köşeye yatırırım, nasıl sürprizler yaratırım diye düşünüyorsun. Bence bunların bana katkısı olmuştur. Ama bunlar olmasaydı da er geç edebiyata olan ilgim, yazmaya olan ilgim beni oraya götürürdü. Liseye geldiğimde ne yapacağım artık çok açıktı. Yazmayı da her zaman istedim. Kalemle son noktayı koyduğum anda o dünyanın zaten başlayıp bitmiş olmasını seviyordum. Sinemada ise senaryoya noktayı koyduğun anda işkencen yeni başlıyor. Müzikle de erken yaşta ilgilenmeye başladım. Sinema ilgilendiğim birçok disiplini bir çatı altında topluyordu ve ihtiyaç duyduğum değişime, çokyönlülüğe de hizmet eden bir sanattı. Çocukken hayal gücümü en patlatmış şeyler de sinema eserleriydi. Görsel dünyalara gitmeyi seven bir çocuktum ve bazı filmler o kapıları çok iyi açtı. Hiç inanılmayacak dünyaların gerçek kadar somut olduğunu gördüm. Mesela Blade Runner. Mesela Alien. Brazil. 10-11 senede bitirdim ama bundan 10-11 sene üniversiteye gittiğim anlaşılmasın. Eğitim, öğrencinin belli bir doktrine, disipline, kendi iç dünyasından, yönelimlerinden bir şeyler katıp, zenginleşip kendi karakteriyle çıktığı bir sistem değil. Eğitim Türkiye'de genellikle bir başkasının ekolünde, gölgesinde kalarak, bir işi tam onun alıştığı biçimde yapmayı öğrenip, çıktığında da kimliksizlik yaşadığın bir süreç. Avrupa'da kendine uygun bir ekol seçme şansın olabiliyor. Öğrenci, okula neyle karşılaşacağını bilerek gidiyor. Ama Türkiye'de neyle karşılaşacağını bilemiyorsun. En yüksek puanlı sinema okulunu yazıyorsun, en iyisi çıkar diye. Sonra, bazen beklentinin dışında bir şeyle karşılaşıyorsun. Ama bu, senin insanlardan bir şey almana engel değil. İnsanlar seni tek bir yöne itmek istiyor olabilir. Sen istediğini alırsın, onlara da istediklerini azami düzeyde verirsin ve hayatına devam edersin. Benim bunu anlamam 10 senemi aldı. Hevesimi kıran hocalarım oldu ama çok değerli hocalarım da oldu. Mesela Metin Erksan. Memduh Ün bana kurguyu öğretti. Nedim Otyam film müziği hocamdı, aramızda özel bir bağ vardı. Görüntü yönetmeni hocam İlhan Arakon. Hepsi bana bir şeyler kattı. İnsanların okulla ilgili şikayetlerine bakıyorum, aslında okulun kendilerine yaptığı şeyi yapmasına izin verdikleri için, okul kadar suçlular. Çünkü 10 öğrenciden 7'si çıkıp Bu çağda böyle olur mu, biz hep birlikte evrilmeliyiz dese, o tartışmalar en köhne ortamı bile ileriye taşıyacaktır. Ben bunu yapmaya çalıştığımda artık hocayı meşgul eden adam konumuna geldim ve dedim ki tamam, okulu bırakıp film çekiyorum. Geleceğe bakarız. 5 yaşında falan başladı. Abim Conan okurdu, ben de onun okuduklarına bakardım. Düzenli bir okur sayılmasam da hem tasarım hem öykü anlatımı anlamında çok iyi çizgi romanları alırım, okurum, takip ederim. Çizgi roman okumak kadrajlarımı, zaman kullanımımı, tempoyu etkilemiştir. Çizgi roman storyboard'la fazlasıyla ilişkili bir mecra. Kişi, bir filmin storyboard'undan çizgi romana kapılmış gibi zevk alabiliyorsa, o filmi yönetmen doğru çekerse, filmin işleyeceğini görebilirsin. Aslında bu çok temel bir dürtü ama biz popüler kültür olarak bunu yanlış kategorize ediyoruz. Gerçeküstü deyince çoğu insanın aklına Yüzüklerin Efendisi falan geliyor. Aslında ürettiğin her sinema filmi, kendi gerçekliğini yaratır. Her filmin tonuyla, oyunculuğuyla, hikaye akışıyla, atmosferiyle, renkleriyle, obje seçimleriyle, kadrajlarıyla, kurgu anlayışıyla kendisine has yarattığı bir gerçeklik vardır. Ve o film normal hayatta olamayacak bir İstanbul'u anlatsa bile, o İstanbul'u seversen, içine girersen ona inanırsın. O başka bir İstanbul'dur. Burada da aslında gerçek dışı, gerçeküstü, gerçekten uzak, yaratıcının bilinçaltında şekillenmiş bir perspektif vardır. Ama bunu gerçek olarak kabul edersin çünkü içinde sivri kulaklı adamlar ve yeşil canavarlar yoktur. Oysa ki gerçeküstü bir İstanbul'u anlatır. Reha Erdem de bunu yapmıştır çok farklı bir imgelemle, alışmadığımız türde bir İstanbul anlatımıyla. Nuri Bilge Ceylan da yapmıştır. Ama bu adamlar gerçeküstücü değildir. Aslında hepsi kendi gerçekliğini yaratıyordur. Benim için de lezzetli olan, gidip gerçeğin çok ötesinde, Alis Harikalar Diyarında'yı anlatmak değil. Gerçeğin ardında gözlemlediğimi metaforlar, estetik olarak da örebileceğim imgeler vasıtasıyla daha güçlü anlatmak. Bunu tarih boyunca yaptık ve bu bizi gerçeküstüne götürdü. Mitolojiye götürdü. Tanrıları arayışımız da böyle. İşin özünde hep insan ve bilinçaltı var. Gerçeküstü, fantazi, bilimkurgu... bunlar o tezatlığı görsele döküp, gerçekliği yeniden daha kuvvetli örüp, gördüğümüz çelişkileri anlatmak için bize daha iyi imkanlar sağlıyor. Ama bütün bilimkurgu öğeleri metaforik olmalıdır da demiyorum tabii, öyle de çok bilimkurgu ve fantastik filmler var. Çok teatral oluyorlar. Kişinin hayal gücü o çocukluğu, o heyecanı kaldırmıyorsa metafor anlatmak için böyle şeylere hiç kalkışmasın. Bir çocuk da izlediğinde, yetişkin de izlediğinde, hem o dünyayı tutarlı olarak görüp hem de beraberinde onun altında bir şey anlatabiliyorsa yapsın. Mesela The Shining. Korku filmi gibi de bakabilirsin ama bir Amerika alegorisi olduğu da açıktır. Mesela Omen şeytanlı meytanlı, gerçeküstü bir korku filmidir ama İncil'deki bir kehaneti politikaya bağlar. Şeytan, bir politikacının oğlu olarak doğar. Buna sadece şeytan filmi deyip geçemezsin. Başarılı fantastik/gerçeküstü/bilimkurgu filmlerin arkasında gerçek vardır. Seyirci bunu görse de, görmese de vardır ve o gerçeğe tutunan filmler kalıcı oluyor. Turbo'da da tutarlı bir gerçeklik anlayışı var. Onu günümüzde geçen bir kenar mahalle ajan öyküsü olarak kurgulamıştım. Turbo'da kendi gerçekliğinde yaşayan bir karakter var. Umutlarını dış dünyanın katı gerçekliğine kapayabilmiş, bir fanusun içinde yaşıyor ve bu sömürülmesine sebep oluyor. Ama işleri yine kendi gerçekliğiyle çözüyor. O karakter, bizim gerçekliğimiz içinde kendi gerçekliğiyle kazanıyor. Bunu istiyorum işte. Bunu seviyorum çünkü ben de kendi gerçekliğimle bu gerçeklikte kazanmak istiyorum. O işlere çok kısa girdim. Onlar da birebir bana verilmiş sorumluluklardı. Yapım şirketlerine showreel gibi şeyler hazırladım. Bunun dışında sektörde çalışmadım çünkü ona vereceğim zamanı kendi işlerime vermek istedim. O arzunun önüne geçemiyorum. Bunun bana bir şey katmadığını da söyleyemem, her film çok şey katıyor. Zaten çalıştığım herkes setlerde çalışan insanlar. Sektörde çalışmak çoğu zaman belli bir noktaya gelene kadar birilerine he deme işi olabiliyor. Sabır, benim en çok üretebileceğim çağda ayağımın takılmasına sebep olabilecek bir engel de aynı zamanda. Ben 40 yaşında bu enerjiyle film çekemem. Risk alacaksam bu yaşlarda almam gerekiyor. Zaten ne olursa olsun deliremiyorum. Onu da denedim, daha deliremedim. Evet, yaratıyor. Kısa film deyince insanlar 20 dakikanın altında filmler bekliyor. Turbo 25 dakika. Şu an üzerinde çalıştığım ve Kasım'da galasını yapacağımız film 45 dakika. Çünkü yazıyorum. Öykü onu gerektiriyor. İlk filmlerin uzun olmasının sebebi, filmin pazarlamasının hiç umurumda olmaması. İşin özü, ben yazıyordum ve kafamda 10 dakikanın altında olursa festivallere daha kolay girer gibi kıstaslar yoktu. Safça bir şey üretmek ve çevremle paylaşmak benim için daha önemli olduğu için bunları düşünmedim. Zamanla öğrenmeye başladım. Şimdi tekrar unutuyorum çünkü artık Siyah Ekran ekibi olarak onlarla sınırlı kalmamamız gerektiğini düşünüyorum. İyi bir öykü anlatmamız için ne kadar süre gerekiyorsa o kadar süre vermeliyiz, o kadar bütçe ayırmalıyız, o kadar iyi insanlarla çalışmalıyız. Bu da umuyorum bizi uzun metraja götürecek. Hem Turbo'da hem de Buna Değer'de başrolüm olan Özer'le özel bir ilişkimiz var. Birlik olarak nereye gelebileceğimizi de düşünüyoruz. Bir de yıllardır birlikte çalıştığımız insanlar artık Siyah Ekran'a dahil oldular. Belli insanlar çizince, dokuyunca, oynayınca orada da bir üslup oluşmaya başlıyor. Ben bunu sürdürmek istiyorum. Bu ekibimle uzun metraja devam etmek istiyorum. Bunun olması için çok bekledik ve sonucunu almak istiyorum."} {"url": "https://manyetikbant.me/catpowerkonser/", "text": "Dün akşam Avea Escape to Music kapsamında düzenlenen Cat Power konseri maalesef çoğu kişi için sinir harbi ve hayal kırıklığına dönüştü. Şubat ayının heyecanla beklenen konserleri arasındaydı Cat Power. Biletleri tükenmiş, kapıda sınırlı sayıda bilet satışı yapılacağı açıklanmıştı. Dolayısıyla kalabalık ve sıkışık bir geceye hazırdı herkes. Ama kötü muameleye, bir buçuk saatten fazla beklemeye, çocuk gibi ellerinden fotoğraf makinelerinin alınmasına hazırlıklı değillerdi. Konser saati biletin üzerinde, Biletix'te, Garajistanbul'un sitesinde, etkinlik afişinde kısaca bakabileceğimiz her yerde 21:00 olarak belirtimiş. Salon ve ardından Babylon'un konserleri saatinde başlatma uygulamalarından sonra Konser yazan saatte başlamaz yieea yaklaşımının bittiğini düşünmüştüm, yanılmışım. Burada konserlerin neden saatinde başlaması gerektiğini anlatmaya girişmek, herkesin zekasına haksızlık olur kanaatindeyim. Belirtilen saate doğru kapıdaki bilet durumunu sormak için gişeyi aradığımızda, kapının 21:00'de açılacağını, konserin 22:00'de başlayacağını öğrendik. Fakat 20:30'da gişede birikmeye başlayan insanların bundan haberi yoktu. 22:00'ye doğru mekana gittiğimizde kapıdaki kalabalık devam ediyordu. İçerisi hemen hemen dolmuştu. Bu arada içeri girerken fotoğraf makinelerini topladılar. Böyle bir şeyi en son ne zaman, nerede gördüğümü hatırlamıyorum. O kadar uzun zaman olmuş. Üstelik şu entry'de belirtildiği gibi makineler bir masanın üzerine yığılıyordu. Cep telefonuyla fotoğraf ve görüntü alınabildiği bir dönemde bunun hiç bir mantığı yok. Sanatçının bu yönde bir talebinin olmadığı, konser boyunca kompakt makineler ve cep telefonlarının flaşlarını çatır çatır patlatan seyircilere el sallayıp poz vermesinden belli oluyordu. Diyelim sanatçının böyle bir talebi var, bu hem konser öncesinde duyurulur, bilet üzerinde belirtilir hem de konser başlamadan anons yapılır ve seyircinin duyarlılığına güvenilir. Saçma sapan bir işgüzarlıkla insanların elinden makineleri alınmaz. İçeri girip bir köşeye konuşlandıktan sonra bekleyişimiz yaklaşık 1 saat sürdü. 13 melek'in yazısında bahsettiği bakkal müzikleri gerçekten sabır tüketti. Önce alkış ve ıslıkla Cat Power sahneye çağırıldı, sonra sinirlenen seyirciler yuhalamaya başladı. Bu arada gece boyunca insanları dürterek bira satmaya çalışan görevlilerden bazıları da Bence yuhalamalısınız, kadın içerde viskisini içiyor diye seyirciyi kışkırtıyordu. Böyle bir ortamda, 22:45'te sahne aldı Cat Power ve sinirli, yorulmuş ve yuhalayan bir seyircinin karşısına çıkmak zorunda bırakıldı. Bize 22:45'te sahne almamız söylendi diye özür dilediğinde hem mekan, hem organizasyon adına utandım. Hem seyirciye hem sanatçıya yapılan büyük bir ayıp bu. Bir kere daha gördüm ki Garajistanbul sakin, gürültüsüz konserler için uygun bir mekan değil. Konserlerde kesinlikle ön kısımda durmak gerekiyor çünkü mekanın yarısından itibaren bar çevresinin rabarbası rahatsız edici boyuta ulaşıyor. Dün akşam ancak müziğin yükselip yoğunlaştığı anlarda sahneye konsantre olabildim. Chan Marshall'ın sakin sakin şakıması çoğu zaman kahkahalar, şişe çınlamaları ve Bira alır mısınız? dürtmeleriyle bölündü benim için. Konserin yarısından itibaren karın da artmasıyla insanlar çıkmaya başladı. Ben 00:30'da mekandan ayrıldığımda, salonun yarısı boştu. Dolmuşa bindiğimde konserin yeni bittiğini öğrendim; saat 01:10'da. O saatte Anadolu yakasına dönüp ertesi gün işe gidenlerin halini düşünemiyorum. Hasılı, dün geceye dair tek iyi şey Cat Power'ın müziğiydi. O da yorgunluk, insanların vırvırı, eve dönüş kaygısıyla zedelendi. Son günlerde Garajistanbul'la ilgili birçok olumsuz şey okudum, gerek güvenlik görevlilerinin kabalığı, gerek konserlerin saatinde başlamamasıyla ilgili. Dün geceki fiyaskoda kimin sorumluluğu varsa umarım işine, seyircilere ve sanatçıya karşı daha saygılı olur bundan sonra."} {"url": "https://manyetikbant.me/celebrity-equinox/", "text": "Koca uçakların uçması yeteri kadar tuhaf değilmiş gibi, yüz bin tonluk cruise gemileri de suyun üzerinde duruyor. Tophane'den Karaköy'e sıralanan bu yüzen apartmanların içini hep merak etmişimdir. Havuzuydu, kuaförüydü, restoranıydı, spor salonuydu derken birer mahalle gibi olan bu gemilerin içinde binlerce yolcu ve personel, suların üzerinde oradan oraya gidiyor. Fiyord görüyor, ada görüyor, yunus sürüsü görüyor, her gün başka şehre açıyor gözünü. Seyahatin her türlüsü güzel de, deniz seyahatinin başka bir keyfi olsa gerek. Geçen hafta Celebrity Cruises'ın Celebrity Equinox gemisini gezme fırsatım oldu. 315 metrelik, 16 katlı gemi gez gez bitmiyor. İçinde farklı konseptlere sahip restoranlar, mini golf bile oynanabilen çim ekili bir alan, kütüphane, casino, gece kulübü, sinema salonu... ne ararsan var. Geminin her yerinde karşınıza bir sanat eseri çıkabiliyor ve bunlar açık artırmayla satılıyor. 7 günlük bir seyahatte her dakikanızı dolu geçirmeniz mümkün yani. Gerçi bütün gün güverteden denize bakmak da yeterli olurdu benim için. Cruise gemileriyle seyahat etmek ucuz bir şey değil, ancak gezi paketinizi aylar, hatta bir yıl öncesinden satın aldığınızda %50'ye varan indirimler elde edilebiliyormuş. Açıkçası şu anda Asmalımescit'in denizli versiyonu olan tatil beldelerimizden çok daha çekici geliyor gemiyle fiyord gezmek. Tek seçenek fiyordlar değil elbette, bunun Akdeniz'i, Uzak Doğu'su, Amerika'sı var ama benim aklım hep fiyordlara gidiyor. Belki seneye gözümü karartıp binerim bu yüzen mahallelerden birine."} {"url": "https://manyetikbant.me/cemiyette-pisiyorum-tatilden-dondu/", "text": "12 yıldır hayatına devam eden punk grubu Cemiyette Pişiyorum, 2 ay önce çalışmalarına belirsiz bir süre için ara verdiğini açıklayarak herkesi şaşırtmıştı. Belirsizlik dün sonlandı ve grup yeniden bir araya geldiğini açıkladı. Grubun basçısı Ali'yle Cemiyet'in halet-i ruhiyesi üzerine söyleştik. Hava değişimine çıktık. Bu aranın daha uzun olacağını düşünüyordum, neyse ki beklediğimden kısa sürede yeniden bir araya geldik. Uzun süre sadece müzikle ilgilendikten sonra grup elemanlarının hayat gailesiyle iş bulmak zorunda kalması sıkıntı yarattı. Sonuçta kısa sürede birbirimizi sevdiğimizi anladık ve asla ayrı kalamayacağımızı fark ettik. Bu saatten sonra bizi ancak ölüm ayırır. İş ve müziği bir arada götürmenin yolunu bulduğunuz anlamını çıkarıyorum. Ara vermeden önce yeni şarkıların kayıtlarına başlamıştık. İlk etapta onları tamamlamak istiyoruz. Tabii bunu ne zaman ve ne şekilde yayınlayacağımızı henüz netleştirmedik. Onun dışında en kısa zamanda konserlere başlamayı umuyoruz. Çünkü çok uzun süredir yeni şarkı yapmamıştık. Bundan sonra her konserde bir-iki yeni şarkı çalmaya çalışacağız. Bu aslında bizim de sıkıntımız, sürekli aynı şarkıları çalmaktan biraz bunaldık. Seyircisiyle müsemma bir grupsunuz. Yıllar içinde kitlenizin farklılaştığını düşünüyor musun? Sizinle birlikte onlar da büyüyor. Öncelikle şunu sormak isterim ki müsemma nedir? Sonralıkla seyircimiz gerçekten bizimle büyüyor. Bazılarının bizimle hiç ilgisi kalmıyor, bazıları dinlemeye devam ediyor. Bu arada alttan yeni jenerasyon geliyor ve bu yeni nesille eskiler arasında farklar da var elbette. Aslında kitlemiz oldukça geniş ve içinde eski mail adresimiz cemiyettepishiyorum olduğu için bizi azarlayan öğretmen de var, nbr jnm diye yazan ergen de var. O yüzden ne desem boş. Son yıllarda yasal albüm çıkarmanın çok anlamı kaldığını düşünmüyorum. Sadece manevi olarak albümünü elinde tutmanın getirdiği bir haz var. Bir de bazı organizatörler tarafından biraz daha ciddiye alınmamızı sağlayabilir ama o durum bile yavaş yavaş albümsüz gruplar tarafından kırılmaya başlandı. Bundan önce prodüktörlerin isteği doğrultusunda daha fabrikasyon işler çıkarken şimdi daha kendine has insanların da şansı olabiliyor. Davulcumuz Can'ın Mr. Mantis isminde bir math-rock grubu var. Ben ara verdiğimiz dönemde iş bakımından biraz daha rahat olduğum için farklı projelere yönelebildim. Bunlardan biri punk türünde farklı şarkılarda farklı müzisyenlerin katılımıyla oluşturacağım bir proje. Henüz yeterince olgunlaşmadığı için bahsetmeyeceğim bir iki proje daha var."} {"url": "https://manyetikbant.me/charlotte-gainsbourg/", "text": "Sesler var, duyduğum an tüylerim diken diken olup gözlerim doluyor. Yüzler var, gördüğüm an birlikte sigara içip dertleşmişiz gibi tanıyıp gülümsüyorum. Charlotte Gainsbourg da o hep tanıdık yüzlerdenmiş, 23 Haziran akşamı anladım. Dördüncü albümü Stage Whisper'ı geçtiğimiz yıl yayımlayan Gainsbourg, albümdeki birçok şarkının beste ve düzenlemesinde parmağı olan Yeni Zelandalı müzisyen Connan Mockasin ile birlikte Küçükçiftlik Park sahnesindeydi. Konser mekanının yalnızca çim alanı kaplayacak şekilde düzenlenmesi, Gainsbourg'un utangaç ve kulağa şarkıları içine söylüyormuş gibi gelen zayıf sesine uygun bir karardı. Charlotte ve ekibi, üzerinde özenle çalışıldığı belli olan beyaz giysilerle çıktı sahneye. Connan Mockasin platin sarısı saçları ve entariye benzeyen giysisiyle psychedelic bir tarikat liderini andırıyordu. Enerjisi düşük seyirciyi arada bir dürtüp uyandıran gitarı, konserin kurtarıcılarından oldu. Charlotte Gainsbourg'un fısıltı gibi tınlayan şarkılarının kapalı ve küçük konser mekanlarına ihtiyaç duyduğunu düşünüyorum çünkü müzik açık havada seyirciyi avucuna alacak kadar güçlendiğinde Gainsbourg'un hafif sesi boğulup kayboluyor. Müzik dinlemekten çok laklak etmeye meraklı seyirci kitlesi ve artık yaz konserlerinin parçası haline gelmiş kesif köfte dumanı da eklenince, konser atmosferi oluşamadan buharlaşıyor. Konseri daha en başından baltalayan bir diğer unsur da sahne önüne serpiştirilip VIP'ye ayrılan koltuklardı. Sevmediği uzak akrabasının düğününe gelmiş gibi tepkisizce konseri izleyen davetlilerden Charlotte da sıkılmış olacak ki, konserin sonuna doğru herkesi sahne önündeki bomboş alana davet etti. O dakikadan sonra konser gerçek bir ruha kavuştu. Gainsbourg'un seyircilere gülümseyip utangaçlıkla bakışlarını kaçırarak başını eğdiğini görmek, içimdeki sahiplenme hissini gıdıkladı. Birkaç ay önce annesinin yaptığı gibi elini cebine sokup karşımda durduğunda, Charlotte Gainsbourg'la bir bağlantı kurduğumu hissettim ama bunun kaynağı müzik değildi. İster karizma deyin, ister sahne duruşu; beni o gece etkileyen, Charlotte Gainsbourg'u tanıdık bir varlık olarak algılamaktı. İçmediğimiz sigaraların ağzıma gelen tadıydı ki sigara kullanmam bile."} {"url": "https://manyetikbant.me/chelsea-wolfe-static-hum/", "text": "Şarkılardan farklı biçimlerde etkileniyorum. Kimini dinlerken dans ediyorum, kimi yorganın altına çağırıyor, kimi sokağa çıkarıp yorulana kadar yürütüyor, kimi ağlatıyor. Chelsea Wolfe imzalı olanlarsa kıyametle eş zamanlı bir konser izleme isteği veriyor. Müziğinin içinde rahatlıkla zerrelere ayrılıp yok olunabilir. Wolfe'un beşinci stüdyo albümü Hiss Spun, 2012'den beri evi olan Sargent House etiketiyle yayımlandı. Kayıtları cadılarıyla ünlü Salem şehrinde yapılan albümden Static Hum, bu yıl en çok dinlediklerimden. Geçmişinle henüz şekillendirmediğin geleceğin arasındaki çizgiyi tüm netliğiyle gördüğün anlarda, telefonun başında tahlil sonuçlarını beklerken, yirmi yıldır oturduğun evden son kez çıkıp asansöre bindiğinde, bütün olasılıkların henüz tohum halinde avucunda olduğunu hissettiğinde kulaklarında duyduğun uğultu, Static Hum. Hayatın rüzgarı."} {"url": "https://manyetikbant.me/chill-out-festival-bodrum-2015/", "text": "Her yıl iple çektiğimiz Chill-Out Festival, bu sene 10. yılı şerefine müzik ve festival aşıklarını üç ayrı şehirde bir araya getiriyor. Mayıs sonu İstanbul'da tadını çıkardığımız festival, 1-2 Ağustos'ta Bridgestone ana sponsorluğunda, Bodrum'un nefis plajı Xuma Beach'te deplasmandaydı. İyi kadro deniz tuzuyla birleşince 3 puan geldi. Alanın rengarenk dekorasyonu ve Xuma Beach'in güzelliği festivali bir masala dönüştürdü. Çimlerde güneşlenmek, boş bir minder bulup müziğe kulak kesilmek, denize girip serinledikten sonra dans ederek kurumak... İki gün boyunca konuşulan tek dilin müzik olduğu, zamansız bir dünyadaydık. Cumartesi Soul Revue ve Izy ile ateşlenen festival, Hollandalı Kraak & Smaak'ın patlayıcı performansıyla zirveye çıktı. Daha fazla dans edilemez diye düşünürken İstanbul'da izleyemediğim Stavroz, ayin gibi bir konserle ruhumuzu uçurdu. Onlar sahnedeyken bir ara deniz kenarındaki bir şezlonga oturup gece karanlığında denize giren insanları izledim. Gece, müzik, deniz ve insanların saf coşkusu içimi hafifletti. Festival alanına adım atar atmaz terliklerimi, giysilerimi, eşyalarımı bir kenara terk edip saatlerce unuttuğumu fark etmek hoşuma gitti. Zihnim bakmak, görmek, dinlemek, tatmak ve hissetmekle meşguldü. Yeri gelmişken, kocaman meyveli yoğurt kaseleri sıcakta en iyi arkadaşımız oldu. Pazarı Jose Padilla'nın chillout 101 niteliğindeki setiyle karşıladım. Peşinden gelen Baba Zula, Özgür Ruh'un yılın herhangi bir zamanında, dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir festivalde çalınabilecek en iyi şarkılardan olduğunu hatırlattı. Coğrafi sınırlar kayboldu, müzik tüm boşlukları doldurdu. Bayrağı devralan Feathered Sun, müthiş dinamik performansını Estarabim'le noktalarken Matias Aguayo, bedenimizdeki son enerji kırıntısına bile göz koymuştu. Verdiği yaşam enerjisiyle Chill-Out Festival, Bodrum'un güneşine, denizine, ayaklarımızın altında dağılan kumuna, insana aşık olma isteği veren gün batımlarına çok yakıştı. Festivalin son durağı 15 Ağustos'ta Çeşme olacak. Benoit & Sergio, Bob Moses, dOP, Joyce Muniz gibi isimleri izleyip bir günlüğüne yine o sevdiğim dünyaya kaçmak için orada olacağım. Şimdilik hoşçakal Bodrum, geliyorum Çeşme!"} {"url": "https://manyetikbant.me/chillout-festival-2015/", "text": "İstanbul'un düşsel atmosferli, hamaklı, minderli, rengarenk çiçekli festivali Chill-Out Festival, bu yıl 10. yaşının şerefine tüm hafta sonuna yayıldı. Cumartesi gününü izlediğim festivaldeki line-up'ın en göz alıcı ismi elbette 19 yıllık bir aradan sonra geçtiğimiz sene birleşip konserler vermeye başlayan Slowdive'dı. Gündüzün bütün cıvıltısı, neşesi içinde aklım hep Slowdive'ın melankolisine yuvarlanacağım saatlerdeydi. Life Park'a ulaşım Hacıosman metro durağından kalkan servislerle sağlanıyordu. Kısacık bir yolculukla şehrin göbeğinden ormanın içine, tatile gitmiş gibi oldum. Alanın kapısından girdiğim anda açık hava festivallerini ne kadar özlediğimi fark ettim. Keşfedilmeyi bekleyen sahneler, yaratıcı işler barındıran standlar, mekana yayılan pozitif enerji, akşam olurken biradan alınan ilk yudum gerçekten yazın geldiğini hissettirdi. Chill-Out Festival'a kimliğini veren şeylerden biri de alanın dekorasyonu. Ağaçlara dolanmış neon pembe ipler, dallardan sarkan yelpazeler, dev bir cibinlik gibi üzerimize dökülen kumaşlar, renkli kurdeleler, fenerler, her köşede karşıma çıkan detaylar, ağaçlarla çevrili olmanın yarattığı şehirden kopmuşluk hissini bir rüyaya dönüştürdü. Rüyanın içinde kulağıma ulaşan ilk ses Kim Ki O'ya aitti. Ekin Sanaç ve Berna Göl'ün karanlık pop projesi, güneşin altında bir şemsiye gibi gölgeye çekti aklımı. O sırada ana sahnede İsveçli Little Children'ın psychedelic folk'u ortamı hareketlendiriyordu. Festivalde main, next ve other olmak üzere 3 sahne vardı. Vaktimin çoğunu ana sahne civarında geçirdim. Obaro Ejimiwe'nin Londra merkezli elektronik müzik projesi Ghostpoet'in performansı beklentimin ötesindeydi. Bir an geldi, oturduğum yerde sallanmak artık ayıp göründü gözüme. Ayağa kalkıp grubun hakkını vermek gerekti. Belçikalı indie grubu Balthazar, anlaşılan tam bu seneki Chill-Out katılımcısının kalemiydi. Cumartesi günü ana sahnedeki en kalabalık konseri verdiler. Slowdive öncesi onları pas geçip yeme-içmeye ayırdım vaktimi. Alanda jetonla alışveriş yapılıyordu ve hiçbir yerde birkaç dakikadan fazla kuyrukta beklemedim. 1989-1995 arasında 3 albüm çıkarıp dağılan Slowdive, en derine saklanan yaraların üzerine basan bir grup. Rachel Goswell'in fısıltıyı andıran sesi şarkıların içinde çiy gibi dağılıyor. Neil Halstead'in ağzından dökülen kırık hikayelerin melankolisi gitar katmanlarına yapışıyor. Kızgınlık, kırgınlık duyduğum herkesi affeder gibi oluyorum onları dinlerken. Dünya bir anda yok olacakmış gibi geliyor. Yaklaşmakta olan göktaşının müziği belki de Slowdive. Dünya'nın frenlerinden gelen ses. Grubun saati geldiğinde, alanın büyüklüğüne göre bir avuç diyebileceğimiz kadar insan var sahne önünde. Beş kişilik ekip sahneye yerleştiğinde o bir avuç insandan öyle çığlıklar yükseliyor ki, doğru yerde olduğumdan emin oluyorum. Şarkılar bağırılıyor, isimler çağırılıyor. Rachel Goswell konser boyunca seyirciye öyle güzel gülümsüyor ki, elini saçlarımda hissedebiliyorum. Ağaçlarla çevrili alanda yankılanan gitar sesi, esinti gibi hafif vokaller, müziğin kendi içinde eriyip akışkanlaşması gibi biçim değiştiren görseller, mutlulukla el ele gelen hüzün içime işliyor. Azami sınırı aşan acıyla yakılmış sigaraların dumanı genzimi acıtıyor. Soğuk, ısırıyor. Nadir bir doğa olayına tanık oluyorum sanki. When The Sun Hits, Dagger, Alison uzak bir geçmişin kokusunu getiriyor. Etrafımdaki herkesin çok kırılgan olduğunu hissediyorum. Gözler dolmuş, kapanmış ya da kocaman açılmış. Herkes kendi evrenine kaçmış, Slowdive'ın pamuk ipliğiyle geceye tutunur halde. Müzik yükseliyor, yön değiştiriyor, hafifliyor, güçleniyor, omzumuzdan tutup sarsıyor, sonra ayaklarımızın dibine düşüp çimenler arasında kayarak kayboluyor. Slowdive, İstanbul'da ufak bir topluluğa hayatları boyunca sahip olacakları bir hediye veriyor. Kalbe yakın taşınacak, yıllarca taze kalacak."} {"url": "https://manyetikbant.me/christian-scott-roportaj/", "text": "New Orleans doğumlu trompetçi Christian Scott, hip hop, rock ve funk etkilerini caz geleneğinden köklenen yenilikçi müziğine taşıyor. Genç yaşlarından itibaren caz dünyasının dikkatini üzerine toplayan Scott ile 27. Akbank Caz Festivali'ndeki performansı öncesinde buluştuk. Müziğe, müziğin temsil ettiklerine ve dünyayı değiştirme potansiyeline tutkuyla inanan müzisyenle büyüdüğü ortam, müzikle sorular sormak, hayatın öngörülemeyen karakteri ve dünyayı nasıl değiştirebileceğimiz üzerine konuştuk. Röportajın bir kısmını videoda görebilir, tamamını aşağıda okuyabilirsiniz. Ne yaparsanız yapın, yaptığınız işte yüksek bir seviyeye gelmek istiyorsanız çalışmak zorundasınız. Ben müziğin bir tarihe sahip olduğu New Orleans'ta büyüdüm. Bu tarih, daha çok zorluğu aşmanız gerektiği anlamına geliyor. Burası elinize bir trompet alıp çaldığınızda, sadece trompet çalmayı seviyorsunuz diye takdir edileceğiniz bir yer değil. Burası, on yaşında okul grubuna girdiğinizde etrafınızda yüz tane trompetçi olan bir yer. Lisede bu sayı iki yüz oluyor. Muhtemelen yaratıcı doğaçlama müzik alanında dünyadaki en rekabetçi ortam. Enstrümanlarını çok iyi seviyede çalan binlerce insan olduğu için, böyle bir ortamda fırsat yakalamak için pratik yapmanız gerek. Kendinizi notalar ve ölçülerin ötesinde geliştirmeniz gerek. Hikaye anlatmayı öğrenmeniz gerek, bu da dinlemeniz, kendi zevkinizi oluşturmanız gerektiği anlamına geliyor. Müzikle iç içe bir ailede büyüdüğüm için çok şanslıydım. Dayım efsanevi bir saksafoncu, adı Donald Harrison Jr. Dedem bir folk şarkıcısı ve kültürümüzde, siyahi Kızılderili geleneğinde büyük bir şefti. Yaşadıkları şeylerin bir kısmını bana aktarabilmeleri işime yaradı ama sonunda hangi nesilden olursanız olun, sorunlarla karşılaşırsınız ve gelişmeniz gerekir. New Orleans'tan ayrıldıktan sonra Boston'daki Berklee College of Music'e gittim ki burası muhtemelen dünyanın en rekabetçi müzik okulu. Daha sonra Universal Music ile kontrat imzaladım, orada da çok rekabetçi bir ortam var. Birinin müzik tarihi ile bilinen bir yerde doğmasının, onun hayatını otomatik olarak rüya gibi yaptığını düşünen kişileri, insanların yaşamlarına dair tekil anlatıları kabul etmemeleri konusunda uyarmak isterim. Birinin deneyimlerini ya da neler yaşadığını merak ediyorsanız, kendi hayatınızı düşünün. Eğer hayatınız tek bir hikayeden oluşuyorsa, tabii, bunu kabul edebilirsiniz. Ama hayatınız tek bir hikayeden fazlasıysa, başkalarının hayatlarını da böyle düşünün. Hayır, kesinlikle hayır. Kendimi rekabetçi olarak görmüyorum çünkü yaptığımız şey sanat ve bir dereceye kadar öznellik içeriyor. Hiç kimse senin gerçeğini, deneyimlerini ve göğüs gerdiklerini senin gibi ifade edemez. Seninle aynı şeyi yapan, mevkiler için yarışan ve imkanlar için mücadele eden insanlarla çevrelendiğinde yorucu olabilen şey, insanların imkanlar için bu kadar çok mücadele etmek zorunda kaldığı bir toplulukta büyüyor olmak. Mücadelenin kendisi değil, daha iyi olmak için yaşamak zorunda kaldığın şeyler değil, bunlar yormuyor. İnsanlar çalışmak zorunda. Dünyanın neresinde uyanırsanız uyanın insanlar çalışır. Kömür madenlerinde ya da ofislerde çalışırlar ama insanlar çalışır. Bu hiçbir zaman sorun değildi. Benim için mesele, insanların çok az şeye sahip olduğu ve bu yüzden hak sahibi oldukları küçük şeyler için kavga etmek zorunda kaldığı bir ortamda yaşamaktı. Güzel olan şey, aradığınız bilgiye ulaşmak için bir soru sordunuz. İnsanın daha çok bilgi edinmek için kullandığı taktik, sorulardır. Birbirimize sorular sormuyor, birbirimizin derinine inmiyorsak; müziği sevip sevmediğinizi, dokuyu, melodinin ne olduğunu sorguladığınız anlar yaratmıyorsam seyirci veya grup ile nasıl güçlü bir müzikal diyaloğum olabilir ve nasıl bir ilişki kurabilirim? Bu tabii ki dalgalar halinde ilerler. Her şey sorulardan ibaret olamaz çünkü sadece sorulardan oluşan bir konuşma yürütürsek hem ben sıkılırım hem siz. Bu yüzden, dinleyiciyle sanatçı arasında daha anlamlı ve derin bir ilişki kurmak için, dinleyici ve sanatçıyı sorgulamanın yollarını bulmalıyım. Doğaçlama yapan kişiye, çaldığı şeyi gerçekten çalmak isteyip istemediğini sorgulatmanın müzikal yollarını bulduk. Çünkü belki şu anda bunu çalmak, inşa ettiğimiz armonik ortam içinde anlamlı olmayabilir. Böylece bir adım geriye gidip, nasıl iletişim kuracağınızı yeniden düşünüyorsunuz. Bu da seyirciyle kurduğunuz ilişkiyi güzelleştiriyor. Size her şeyi anlatıp, benim deneyimim bu diye iletişimi sonlandırmıyorum. Diyorum ki Ben bunları yaşadım, bunları gördüm. Siz ne gördünüz? Bu size neyi düşündürüyor? Bu size bir şey hatırlatıyor mu? Sonra da bu tepkiyi alıp yaratmaya çalışıyorum. Kendinizi sadece müziğinizle değil, giyim tarzınızla da ifade ediyorsunuz. Moda anlayışım, hayatımdaki bir gerekliliğe dayanıyor. İnsanlar çoğunlukla karşılarında altınla donanmış birini görüyor; Akan ya da Wolof, dünyanın farklı yerlerinden topladığım bütün bu tribal aksesuarlar. Endonezya'dan takılarım var, Peru'dan gelenler var. Çoğu zaman insanlar bunu gördüklerinde Neden bütün bunları takıyorsun? ya da Neden hepsini karıştırıyorsun? diyorlar. Bence bunun iki tarafı var. Birincisi, kendimi sadece Amerikan vatandaşı olarak görmüyorum, ben bir insanım. Dünya vatandaşı olduğumu düşünüyorum. Burada da her yerde olduğum kadar evde hissediyorum. İnsanlara böyle yaklaşıyorum, evrenin bana zarar vereceğini düşünmüyorum ve gündelik ilişkilerimde de insanlara aynı hissi geçirmeye çalışıyorum. Dürüst olursam, tarzım biraz da sorular sordurmakla ilgili. Seyahat ettiğimde çoğunlukla 24 saat yolda oluyorum, herhalde bunun 6 saati havaalanlarında geçiyordur. Havaalanındayken insanlar size bakar, bazı kanılara varırlar. Seyahatlerimde etrafta 1.80'lik 7 siyah adam oluyor. Bizimle olmayan insanlar bizi sevgi dolu, tatlı, komik, güzel insanlar olarak görmeyebilir. Çoğu zaman televizyonda gördükleri veya başkalarının inanmalarını istediği tekil anlatıları kabul ediyorlar. Yani çoğunlukla beni havaalanında gördüklerinde, benim kim olduğumu bildiklerini düşünüyorlar. Hikayemi bildiklerini düşünüyorlar. Bazen Bu adam bir uyuşturucu satıcısı ya da serseri diye düşünebilirler. Çünkü siyahi birinin ne olup ne olmadığına dair görüşleri MTV'den ve siyahi insanları gettolarda gösteren, parasını siyahilerin ödemediği filmlerden kaynaklanıyor. Bir başkası bu filmlerin ve anlatının parasını ödüyor, bunu dünyaya yansıtıyorlar ve siz de kabul ediyorsunuz. Tarzım bu çünkü beni bu şekilde giyinmiş olarak gördüğünüzde beni tanıdığınızı düşünmeniz çok zor, çünkü üzerimdekileri daha önce hiç görmediniz. Tanımlayamadığınız şeylere bakarken Bu insanın kim olduğunu biliyorum diyemezsiniz. Kendinize bir soru sormanız gerekir. Bunu daha önce hiç görmedim, ilginç veya Bunun ne olduğunu biliyor muyum? ya da Bu bana neyi hatırlatıyor? Bütün bu sorular, beni daha insan kılan bir anlatı inşa etmenizi sağlar. Bu yüzden böyle giyiniyorum. Bakan kişinin benimle ilgili bildiğini düşündüklerini sorgulatarak o enerjiyi boşaltmak için. Bu çok duyduğum bir şey. Daha çok indie rock veya alt-rock'ta duyarsınız. Farklı türden bir prodüksiyon zekası için kullanılan bir tanım. Sadece akustik enstrümanların sesleriyle bir ortam inşa etmek yerine, son zamanlarda yaptığımız müziğin önemli bir kısmı Ableton, Logic veya Reason gibi programlarla ürettiğimiz seslerle birleşmiş durumda. Buralarda yarattığımız ortamların üzerine çalıyoruz, bu da yaratıcı doğaçlama müziğe çok farklı bir yaklaşım çünkü bu dokuların bazıları kullandığımız enstrümanlarda yok. Bunlarla oynamak eğlenceli. Aslında vurgulamaya çalıştığım şey albümlerde trompet çalımından daha fazlası olduğuydu. Önemli miktarda kompozisyon da var. Ben olaylara böyle bakmıyorum. Bir şey beni hazırlıksız yakaladığında, şok ettiğinde, birinden beklemediğim bir tepki aldığımda ya da müzikal anlamda kulağa pek iyi gelmediğimde, bir şeylerden ders almam gerektiğinde, o anlara bakıyor ve şükrediyorum. Çünkü sürekli konfor alanımda kalırsam, gelişmem çok zor olur. Gelişme gösterdiğim anlarda öğrendiklerimi başka insanlara aktarmam ise daha da zorlaşır. Eğer kolay bir yoldan gidersem, vardığım yere nasıl vardığımı hatırlamam zorlaşır, o süreçten geçmediğim için başkasına bir şey de öğretemem. Rahatsız olduğum, büyük hataların yapıldığı ve onları nasıl düzelteceğinizi bulmak zorunda kaldığınız anları seviyorum. Bence bu, hayata daha yakın. Hayatınızda bir şey olur ve olan şeyle nasıl baş edeceğinizi, nasıl devam edeceğinizi öğrenmeniz gerekir. Olan şeyden bir şekilde sevgi yaratmayı öğrenmeniz gerekir. Bence hayatın ta kendisi bu. Müziğin de en eğlenceli tarafı. Evet, tamamen katılıyorum ve onları seviyorum. Vaktini bir şeyi mükemmel hale getirmeye harcıyorsun ve sonunda elinde patlıyor, bu müthiş. Onu mükemmelleştirmeye harcadığın zaman, aslında her şey sarpa sardığında gerekli tepkiyi verebilme yetisini geliştirmekle ilgili gibi geliyor. Bence bu daha güzel bir şey. Thom Yorke benim hayatımda çok önemli bir kompozitör. Caz geçmişinden geliyorum, Duke Ellington, Charlie Mingus ve Count Basie dinleyerek büyüdüm ama benim için Thom Yorke'un kompozisyona, majör minör ilişkisindeki etkileşime yaklaşımı, yarattığı palindromik ritimler, ritmik kontrpuan anlayışı, tenor davulların bas davula nasıl cevap vermesi gerektiğinden zil paternlerine kadar davul katmanlarına bakışı... onun bunlara çok dikkat eden biri olduğunu duyabiliyorsunuz. Kompozisyon anlamında çok güzel bir zihni olduğunu düşünüyorum. Dinlediğinizde bu insanın farklı kültürlerden çıkan ritimleri sentezleyip işlediğini duyabiliyorsunuz. Karayip ritimleri, Batı Afrika ritimleri, Latin diasporasının ritimleri... armonik zekanın yanında bunları da duyuyorsunuz. Onun çevresinde olup çalışma sürecini görmek benim için gerçekten iyiydi çünkü bir yöne gitmeye karar verdiğinde, sonuna kadar gidiyor. Yolun %10'unda durmuyor. Bir müzisyen ve sanatçı olarak gördüğü değerden memnunum. O gruptan çok şey öğrendim. Bir süreliğine Mos Def'le de çaldım. Onun şövalye tavrını ve insanların enerjisini yönlendirme becerisini, sahneye çıktığında etrafına yaydığı hisleri gözlemledim. Burada bir miktar maçoluk ve ağırbaşlılık da var. Prince'le çalışırken, onun etrafındayken de benzer bir durum vardı. Birçok farklı gruptan birçok şey öğrendim ama birlikte çaldığım gruplardan ve birlikte sanat yaptığım müzisyenlerden hiçbir şey öğrenmediklerim de oldu. Ortalıkta hiç efor harcamayan çok sanatçı var. Sadece popülerler. Yaptıkları şeyin kimseye bir şey anlatmakla ilgisi yok. Yaptıkları şey, insanlara bir şeyler satmakla ilgili. Bunlar birbirinden farklı şeyler. Thom Yorke veya Saul Williams'ı dinlediğinizde, müziklerinin iletişim kurmakla ilgili olduğunu görürsünüz. Belki bunu yaparken çok para kazanabilirler, kim bilir, ama sonunda sahneden indiklerinde, artık başka bir insansınızdır. Kendinizi sorgulamak, kendinizle ve onlarla ilgili düşüncelerinizi yeniden değerlendirmek zorunda kalmışsınızdır. Sahne bir çeşit aynadır. Dışarı çıktığınızda aynı dün olduğunuz gibi mi olacaksınız? Diğer sanatçılar size sadece bir şey satmaya çalışır. Tıpkı yemek gibi. Bence yemeğin özü, insanların sizi beslemesidir. Birine yemek vermek çok anaç bir şeydir. Bazı insanlarsa yemeği pişirir ama bunu umursamaz. Sizi beslemeyi düşünmezler, Şunu ye ve kapa çeneni demek gibi. Müzik alanında da böyle sanatçılar var. Müzik, toplum üzerinde tüm sanatlardan daha etkili çünkü ona sürekli açığız. Eğer çocuğunuzun analitik kübizmi ve Picasso'yu anlamasını istiyorsanız, önce birçok çözümleme yapması gerekir. Bütün bu objeler parçalara ayrılıp farklı bakış açılarından çiziliyor, böylece objenin daha bütünsel bir görüntüsü elde ediliyor. Bunu 6 yaşındaki bir çocuğa açıklamak zor olabilir. Resmi ona gösterirsiniz, beğenir ya da beğenmez. Sürekli temas halinde olmak, sanatı çok etkiliyor. Müzikte, çocuklar ergenliğe ve cinsel olgunluğa eriştiğinde, duydukları şeye göre hissetmeye başladıklarında onlara hiçbir şey söylemeniz gerekmez. Ona meylederler ya da etmezler ama her zaman sevdikleri bir şey olur. Şimdiye kadar hiç müziği sevmediğini söyleyen birine rastlamadım. Her şey titreşir, her şey sestir. Sesi kabul etmek üzere ayarlanmış varlıklarız. Müziğin odak noktası toplumu iyileştirmekse, bunu yapabilir. Müziğin odak noktası toplumu yok etmekse, bunu da yapabilir. Müzik çok güçlüdür. Sizde gırtlaktan gelen, fiziksel bir tepki yaratır, müziğe mutlaka tepki verirsiniz. Bu yüzden insanların besin değeri olmayan müzik yapması bu kadar tehlikeli. İnsanlar şunları vur, kadınları istismar et, şu insan kimin umurunda, şuna tecavüz et gibi şeyler söyleyen müzikler yaptığında, bunun kendi düşünce sisteminize sızmadığını düşünüyorsanız kesinlikle yanılıyorsunuz. Bir konsere gidip müzik dinlediğinizde, belki rock 'n' roll belki rap, vücudunuz bunu yapmaya başlar. Size siktir git, bütün para bende, annen umurumda değil, kadınlara saygım yok gibi şeyler söylediklerinde öylece durup Evet. Evet. Evet. diyorsunuz. Bu hareket bir onaylamadır. Fizyolojiniz, vücudunuz, fiziksel tepkiniz buna Evet. Evet. Evet. diyor. Eğer bunun zihninizde bazı kırılmalara yol açmadığını, bilişsel duvarlar örüp bozulmalar yaratmadığını düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Bunları yapıyor. Bu müziği yapmamızın sebeplerinden biri de bu, çünkü biz de bir onaylama tepkisi yaratmak istiyoruz ama sıcaklık ve sevgi karşısında bir onaylama. Birlikte, ayrı ayrı olduğumuzdan daha güçlü olduğumuz ve birbirimizdeki farklılıklardan çok aynılıkları aramamız gerektiği fikriyle dolu bir onaylama. Müziğin dünyayı değiştirebileceğini düşünüyorum."} {"url": "https://manyetikbant.me/city-wrecker/", "text": "Wolf Parade, Swan Lake, Sunset Rubdown gibi projeleriyle tanıdığımız Kanadalı müzisyen Spencer Krug, 2010'dan bu yana çalışmalarını Moonface adıyla yayınlıyor. Moonface'in geçtiğimiz ay çıkan 5 şarkılık EP'si City Wrecker, Krug'un birkaç yıl yaşadıktan sonra ayrıldığı Helsinki'de kaydettiği son albüm. Kendisi, albümü Miley Cyrus'ın Wrecking Ball'unun tam karşıtı olarak tarif ediyor. Moonface projesi geçen yıl çıkan Julia With Blue Jeans On albümüyle, daha önce benimsediği gitar çimentolu ses duvarlarını bırakıp solo piyanoya yönelmişti. City Wrecker da aynı rotada ilerliyor. EP'deki sentetik tek ses, açılış parçası The Fog'un bir bölümündeki synthesizer'a ait. Bunun dışında karşımızda 31 dakikalık bir piyano-vokal sevişmesi var. Spencer Krug'un güçlü ve içinde çok duygu barındıran sesi her zaman piyanonun önünde. Yaşadığı yerlere duygusal olarak hasar verdiğini söyleyen Krug'un City Wrecker'ı, orada yaşadığı sürece yıprattığı Helsinki'ye bir veda. Bir noktada uzun süre sıkılmadan duramayan birinin, belki de sürekli terk ettiği mekanlara özür mektubu."} {"url": "https://manyetikbant.me/citygazing-defter-1/", "text": "Tıpkı blog yazmaya başlamamdaki itkinin dinlediğim şarkıların hissettirdiklerini, izlediğim konserlerin düşündürdüklerini unutmamak olması gibi, gün içinde adımlarımın altında akan sokaklarda ve parmaklarımın ucunda akan ekranlarda yakaladıklarımı unutmamak için sürekli analog ve dijital notlar alıyorum. Kimine sonra tekrar tekrar geri dönüyorum, kimi sonunda biten defterlerin istirahate çekildiği koliler içine gidiyor. Defterimdeki minik notların bir kısmını, peşlerinden sürüklenen düşünce akışıyla birlikte her hafta burada paylaşmaya karar verdim. Çünkü daha çok yazmaktan, iletişim kurmaktan, ortak hisleri çoğaltmaktan başka çıkar yolum yok. Gezegenin Çoğunlukla zararsız tanımına istisna olan bir coğrafyada yeniden ziyaret etmeyi düşündüğüm kitaplar şimdilik Mülksüzler, Yerdeniz Üçlemesi ve hepsini bulabilirsem Küçük Vampir serisi. Galata'daki Lomography mağazasında karşıma çıkan Revolog filmler, uzun zamandır ihmal ettiğim analog fotoğraf makinelerimin gönlünü alma çalışmalarımı hızlandıracak gibi. Sürprizli renk dağılımları, benekler, şimşekler ve farklı dokular vaat eden 35mm filmleri önce Holga 135 ile denemeyi düşünüyorum. Filmleri buradan inceleyip satın alabilirsiniz. Üretim süreciyle ilgili detaylı bilgi de Revolog'un kendi sitesinde mevcut. 2016'nın tepesinde benim için üç albüm duruyor: A Moon Shaped Pool, Skeleton Tree ve Blackstar. Üçü de kayıplarla ilgili, üçünde de kalpler can acıtacak kadar açık. Nick Cave'in 2015'te oğlu Arthur'u kaybetmesinin ardından kaydedilen Bad Seeds albümü Skeleton Tree'nin her yerinde yas, yaşamın devam etmesi gerekliliğinin içinde barındırdığı adaletsizlik hissi ve yeri dolmayacak boşlukların yankısı var. Andrew Dominik'in albümün kayıt sürecini ve elbette Cave ailesinin içinden geçtiği zorlu dönemi belgeleyen filmi One More Time With Feeling'i, sinema salonunun karanlığına ve siyah 3D gözlüklerin güvenliğine sığınıp hüngür hüngür ağlayarak izlemiştim. Tüm dünyada albümün yayımlanmasından bir gün önce gösterilen filmin taze hatırasıyla o şarkıları dinlemek, kayıtlarda ve sahnede kontrolü elinde tutmasına alıştığım Nick Cave'in yüzünde, sesinde bunu yapamayacağım kaygısını tanımak çok sarsıcıydı. Nick Cave'in Melbourne'deki konser provaları sırasında The Australian gazetesine verdiği röportajı okurken, onu artık ne kadar başka bir ışık altında gördüğümü fark ettim. Acıyı açık yüreklilikle paylaşmak kendisine de, dinleyicisine de iyi geliyor. Röportajı buradan okuyabilirsiniz. Patti Smith'in Nobel ödül töreninde Bob Dylan'ın A Hard Rain's A-Gonna Fall eserini seslendirirken zorlanması çok konuşulmuştu. Smith'in hissettiği duygular boğazında düğümlenip kelimeleri engelliyor gibi göründüğünde durup, Özür dilerim, çok gerginim demesi ve mahcubiyet dolu gülümsemesi, sesindeki titreme, ellerini sımsıkı kenetleyişi, tanık olabileceğimiz en gerçek ve güzel anlardan. Hata yapmak kadar insanın korkularının ve güvensizliklerinin koordinatlarını hatırlatan bir şey yok. Ruhunun en karanlık yerlerine bir anlığına fener tutmak istediğinde bakacağın yer de orası. Hata yaptığında hissettiklerin... Zihninin periferisinde sürekli başarısız olacağını söyleyen sese ne kadar izin verdiğin... Ruhunun camlarını ne kadar yumrukladığın... Sorumluluktan sıyrılmak için kimleri suçladığın... Yerime oturduğumda başarısızlığın küçük düşürücü acısını hissettim, diyor Smith, The New Yorker'a yazdığı yazıda. Ama bir şekilde şarkı sözlerinin dünyasına girip onları gerçekten yaşadığımı da fark ettim. diye ekliyor. Hatalarımız da parmak izimiz gibi bize özgü ve yaşamın her yerinde parmak izlerimiz var. Geçtiğimiz yıldan beri sosyal medya hesapları fokur fokur kaynayan Gorillaz, nihayet 2017'de çıkacak yeni albümlerinden ilk parçayı paylaştı. Trump'ın resmi olarak göreve başlamasından bir gün önce yayımlanan, elbette politik mesajlarla dolu Hallelujah Money, 2015'te ilk albümü At Least For Now ile Mercury Ödülü'nü kazanan Benjamin Clementine'ın harika sesiyle içimize aktı. Yeni Gorillaz albümünü ve turne tarihlerini dört gözle beklemeye devam. Gorillaz'ın verdiği heyecan yetmezmiş gibi aynı gün Arcade Fire da Mavis Staples ile kaydettikleri I Give You Power parçasını, birlik ve beraberlik çağrısıyla paylaştı. Onları Avrupa'da yakalamak için iyi bir yıl. Bu yaz Primavera Sound, Rock Werchter, Roskilde Festival dahil birçok festivalde çalacaklar. Kur canavarını haklayabilenler kaçırmasın. Trump dönemi dünyaya neler kaybettirecek bilmiyorum ama çok şarkı kazandıracağı kesin. Bir anti-Trump hareket de Our First 100 Days oluşumundan geldi. Gelirinin tamamı yeni yönetimin politikalarından olumsuz etkilenmesi beklenen iklim değişikliği, kadın hakları, LGBTQ hakları, göçmen hakları ve sosyal adaletle ilgili kurumlara aktarılacak olan 100 şarkılık projeden yayımlanan ilk parça Angel Olsen'dan Fly On Your Wall."} {"url": "https://manyetikbant.me/citygazing-defter-2/", "text": "İnsan, değişen hayvandır. Bunu birkaç hafta önce, kendimi bildim bileli geceleri çalışamıyorum dediğim halde, sabaha karşı masaya oturup keyifle yazı yazarken daha iyi anladım. Hayat boyu unutulmayan dersler ille öyle büyük deneyimlerden çıkacak değil. Seneler önce ofis dışında geçirdiğim güneşli bir gün nasıl beni işten ayrılmaya götürdüyse, sabah dört buçukta yazdığım o yazı da neyi yapıp yapamadığımla ilgili cümlelerimi yerini bilmediğim bir çekmeceye kilitledi. Dışsal sınırlara kendi dilimden yenilerini eklemeyi bıraktım. Terry Pratchett ve Neil Gaiman'ın Türkçeye Kıyamet Gösterisi olarak çevrilen romanı Good Omens, yayımlanmasından 27 yıl sonra, BBC ve Amazon işbirliğiyle altı bölümlük bir televizyon dizisi oluyor. Üstelik dizinin senaryosunu da Neil Gaiman yazıyor. Şeytan'ın oğlu Antichrist ve yaklaşan Kıyamet ile ilgili bu müthiş komediyi her şey yolunda giderse 2018'de izleyebileceğiz. Daha detaylı bilgi için şuraya bakabilirsiniz. Bu arada kitap İngilizce ve Türkçe olarak büyük kitapçılarda bulunuyor. MTV'nin hala iyi müzik yayını yaptığı, zihin açıcı videolar için geceleri MTV newu beklediğim yıllarda, hayatımda dinlediğim en iyi albümlerden biri olan Psyence Fiction ile tanıdım James Lavelle'i. Bir çekme kasetten geçen yılın sonunda izlediğim Richard Ashcroft konserindeki Lonely Soul sürprizine uzanan çizgi, kesintisiz devam ediyor. Bir müzik projesi olmanın ötesine geçen UNKLE, Soho'daki Lazarides Gallery'de 23 Şubat'a kadar farklı bir deneyim sunuyor. Daydreaming with UNKLE Presents... THE ROAD: SOHO sergisinde Massive Attack'ten 3D, John Isaacs, Futura, Doug Foster gibi isimlerin işlerinin yanında yeni UNKLE albümü THE ROAD'a ait video yerleştirmeleri de bulunuyor. Londra'da olanlar mutlaka görsün. The Independent'ın Lavelle ile sergi projeleri üzerine yaptığı röportajı buradan okuyabilirsiniz. 21-22 Ocak hafta sonunda ABD'nin muhtelif şehirlerinde düzenlenen Trump karşıtı kadın yürüyüşlerinden birçok fotoğraf gördüm ama aklımda en çok kalan, Kim Gordon'ın art arda paylaştığı bu karelerdi. Daha mücadele edilecek şey tüm netliğiyle kendini göstermemişken, erken uyarı sistemi olarak çalışan Kool Thing ile tanıştırıldığım male white corporate oppression dünyasında benim de adayım Kim Gordon. Sahip olduğum iki sukulent ve bir dua çiçeğini sulamayı sürekli unutup bitkileri depresyona sürüklüyorum. Marimolar, yani minik kadifemsi su yosunu topları, benim gibi kaktüsleri bile kurutabilenler için ideal ev arkadaşları. Japonya, İskoçya, Estonya ve İzlanda'daki göllerde yaşayan ve büyüklükleri 30 cm'ye ulaşabilen bu tontişlerin doğada bulundukları bölge çok sınırlı olsa da bakımları kolay. Doğrudan güneş ışığı almayan ama aydınlık bir yerde, iki haftada bir değiştirilen sularının içinde mutlu mesut yaşıyorlar. Işıktan iyi faydalanabilmeleri için ara sıra altlarını çevirmek gerekiyor o kadar. Japonya'nın ulusal hazine kabul ettiği marimolar, akvaryumlarda da kullanılıyor. Mesela betta balıkları, marimolarla oynamayı seviyormuş. Fotoğraftaki iki marimolu kavanozu Çukurcuma'daki favori mekanım Müz'den aldım. Hesabında üç kuruş para birikse hemen ucuz uçak bileti peşine düşenler olarak derdimiz dünyayı görmek mi yoksa bulunduğumuz yerden uzaklaşmak mı? Benim için bazen ikincisi ağır basıyor. Hayatının büyük bölümünü yolda geçiren insanınki, karşı koyamadığı bir güdü aslında. Durduğu yerde kalamıyor. Specific'in Yol temalı sayısı için Aylin Aslım'la yaptığımız çekimde köksüzlüğü, yolun getirdiği özgürlüğü konuşmuştuk. Aylin şimdi Vietnam'dan Kamboçya'ya geçti. O gün çektiğim bu kare de seyahat yazılarını toplayacağı blogu yolcuduraylin. com'un ana sayfasında. Yüzünü bilmediği coğrafyalara açılan yollara dönenlere ne mutlu. 360 projesiyle dünyayı gezmekte olan Kerimcan Akduman da bu ara Patagonya'da. I can travel'daki yazıları ve instagram hesabındaki fotoğraflar seyahat iştahımı kabartıyor. Bu hafta Çukurcuma'dan Tophane'ye inip yol üstündeki galerileri gezdim. Blok Art Space'te Botanik Üzerine, C. A. M. Galeri'de Blind Date, Pg Art Gallery'de Şeylerin Anatomisi, REM Art Space'te Hiç Bir Yerden ve İstanbul Modern'de yeni açılan Liman sergisine uğradım."} {"url": "https://manyetikbant.me/citygazing-defter-3/", "text": "2018'in ilk gününden beri aklımdan çıkmayan bir şey var; Yılbaşı gecesi yemek yerken kırmızı bir peçeteye yazdığım yeni yıl kararları listesi. Öyle büyük büyük kararlar değil, zaten büyük kararlar zamanlarını kendileri belirliyor. Benimkiler daha çok su içmek, daha sık hediye vermek gibi uygulaması kolay şeyler. Çoğunlukla kendime iyi bakmakla ilgili. Fena da gitmiyorum, şu günlerde ufak bir şeyin altından kalkmak bile motive edici oluyor. Sık sık Kurtlarla Koşan Kadınlar'da okuduğum şu cümleleri hatırlıyorum: Korku, bir işi yapmamak için yetersiz bir mazerettir. Hepimiz korkarız. Bu yeni bir şey değildir. Hayatın kendisi zaten sürekli korkularla yüzleştiğin bir arenayken, karanlık sulara balıklama atlamak gerçekten güvenli bir sandal aramaktan daha mantıklı olabilir. Londra metrosunun North Greenwich istasyonundaki bilgilendirme panosunda, özellikle O2 Arena'daki konserlerle ilgili yaratıcılığını konuşturan iki isimsiz metro görevlisinin başlattığı allontheboard projesi sadece konserlerle değil, depresyon, anksiyete, intihar düşüncesi gibi konularda farkındalık yaratmakla da ilgileniyor. İngilizlerin gündelik hayatta iç ısıtan incelikleri listesine bu gülümseten metro panolarını da ekliyorum. Aklıma Nilay Örnek'in kitabı Bütün İyiler Biraz Küskündür'de bir araya getirdiği insan hikayeleri geliyor. Duygusal Halı Yıkamacılar'dan Bayburt'un bir tepesinde oturan Baksı Müzesi'ne, dünyanın bu tarafında oraya buraya çarpa çarpa, sert yaşadığımız hayatı yumuşatan kişisel girişimler. İnce düşünmenin, öyle davranmanın, sesini yükseltmemenin, kimseyi ezmemeye çalışmanın, işini hakkını vererek yapmanın, karşındakini gerçekten dinlemenin ve onunla gerçekten konuşmanın bir başkaldırı gibi geldiği sığlık çağında, karşılığında ne alacağını hesap etmeden hareket eden insanların varlığı içimi rahatlatıyor. Yılın konser haberi geçtiğimiz günlerde İstanbul Caz Festivali'nden geldi. Bu yıl 25. senesini dolduracak festivalin açıklanan ilk konuğu Nick Cave and the Bad Seeds oldu. Onları 2001 yılında Harbiye'de, 16. doğum günümden birkaç gün sonra, hem de Blixa Bargeld'li kadroyla izlerken No More Shall We Part albümleri yeni çıkmıştı. Aradan beş albüm ve 17 yıl geçtikten sonra, İstanbul'daki ikinci buluşmamız bu defa 33. doğum günümden birkaç gün önce olacak. Nick Cave and the Bad Seeds'in sahne performansı her zaman çok etkileyiciydi ama özellikle 2016 tarihli Skeleton Tree albümünden sonra çıktıkları turne, tarifsiz konserler doğurdu. Nick Cave'in 2004'teki Kuzey Amerika turnesi sırasında yazdığı, 2015'te yayımlanan ve geçtiğimiz yıl Türkçeye çevrilen kitabı Kusmuk Torbası Şarkısı'nı açıyorum. Her şey oluyor ve oldu ve tekrar olacak. Var olan her şey daima vardı ve var olmaya devam edecek. Bellek hayalidir; gerçek değil. Onun yaratma gereksiniminden utanmayın; bu kalbinizin en güzel tarafıdır. Mit gerçek tarihtir. Size canavarların olmadığını söylemelerine izin vermeyin, çünkü karanlıkta fenerinizle oynamak sizi mutlu ediyor. Gizemli dünya size bağlıdır ve sizin saçma olana tahammülünüze. Güçlü olun, canlarım ve inanın! Öyle yapmaya çalışıyorum. Odağındaki yas kavramı sebebiyle Skeleton Tree'ye benzettiğim Mount Eerie albümü A Crow Looked At Me, geçen yıl en çok dinlediklerimdendi. Mount Eerie adının arkasındaki Phil Elverum'un doğadan, resimden ve fotoğraftan nasıl ilham aldığını, birkaç yıl önce bir Belçika kanalı için çekilmiş De Canvasconnectie programında gördüm. Hem farklı sanat formlarının birbirini nasıl beslediğini görmek hem de Phil Elverum'un düşünsel evrenini daha iyi tanımak için göz atabilirsiniz. Balat'ta, senelerdir restorasyon nedeniyle kapalı olan Bulgar Kilisesi Sveti Stefan sonunda ziyarete açıldı. Bunu fotoğraflarını ve yazılarını çok sevdiğim baya iyi'den öğrendim. Fotoğraf da onlara ait. Tamamı demir olan kilise, ilk olarak 1898'de açılmış. Haliç'ten her geçişimde içini merak ettiğim kilise muhtemelen şehrin en popüler turistik noktalarından olacaktır. Fazla vakit kaybetmeden görmek gerek. Bir diğer citygazing notum da son aylarda arazisinin Diyanet İşleri Başkanlığı'na devredilmesiyle gündeme gelen, İstanbul Üniversitesi Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi. Yaklaşık 5000 bitki türüne ev sahipliği yapan bahçe, sanırım Instagram'ın da etkisiyle eskiye göre daha çok ilgi çekiyor. 1930'larda Atatürk'ün davetiyle İstanbul'a gelen botanikçiler Prof. Dr. Alfred Heilbronn ve Prof. Dr. Leo Brauner tarafından kurulan botanik bahçesinin sonunu gören kuşak umarım biz olmayız. Yine de içimden bir ses, çok geç olmadan burayı da görüp fotoğraflamam gerektiğini söylüyor. Instagramımızın eskimeyen sorusu Hangi app?, bugünlerde yeniden popüler olan analog hisli filtrelerle bir kere daha karşımıza çıkıyor. Tıpkı 1998'deki gibi mottosuyla yola çıkan HUJI Cam, rastgele ışık oyunları ve film çizikleriyle benim de gönlümü çeldi. Flaşlı çekimlerde de gayet başarılı. HUJI'nin efektleriyle yetinmeyenlere Afterlight'ta türlü türlü light leak ve eskitme filtreleri var. Julian Schnabel'in Jean-Michel Basquiat'nın hayatını konu edinen 1996 yapımı filmi Basquiat, geç izlediğim filmlerden. Özellikle Jeffrey Wright ve David Bowie'nin performansıyla aklımda kalan filmin aşağıdaki bölümü, yukarıda bahsettiğim Skeleton Tree ve A Crow Looked At Me albümlerine yaklaşımımı anımsattı. Birinin dayanılmaz acısı, bir başkasının hayranlıkla dinlediği seslere dönüşebiliyor. Bunun iki taraf için de iyileştirici olduğunu düşünmek daha tercih edilir tabii ama filmdeki hikayede öyle değil."} {"url": "https://manyetikbant.me/citygazing-defter-4/", "text": "İnternetlerden, arkadaş sohbetlerinden, şehirden damlayıp madde madde defterime düşen mevzuları paylaştığım defter serisinin dördüncüsünü bol zencefilli çay desteğiyle hayata geçiriyorum. Moon Duo ve King Krule'u konser arşivime kattığım, yeni bir diziye başladığım, Quincy Jones'un Vulture ve GQ'ya verdiği röportajları Vay canına diyerek okuduğum, hem uzun uzun yürüyüp fotoğraf çektiğim hem akşama kadar yataktan çıkmadığım günleri barındıran, yeni bir şeylerin tohumunu atmaya çalışıp evdeki çiçekleri beyaz pamukçuklardan kurtarmaya uğraştığım enteresan bir hafta oldu. Arkadaşlarımın ve annemin eşzamanlı tavsiyesiyle Netflix yapımı Grace and Frankie'ye başladım. Belki hepiniz biliyorsunuzdur da ben çok geç kalmışımdır çünkü dizi 2015'te başlamış. 70'li yaşlarının başındaki iki kadın, Grace ve Frankie, 40 yıllık eşlerinin sadece iş ortağı değil aynı zamanda 20 yıldır sevgili olduğunu öğreniyor. Eşleri onlardan boşanıp birbirleriyle evlenmek istiyor ve fotoğrafta gördüğünüz, tabii ki birbirine zıt karakterdeki iki kadın aynı evi paylaşmak durumunda kalıyor. 25 dakikalık bölümleriyle çerez gibi izlerim diye başladığım dizi, ilişkilerin her türlüsüyle ilgili isabetli noktalara dokunuyor. Başrollerdeki Jane Fonda, Lily Tomlin, Sam Waterston ve Martin Sheen harikalar ama özellikle Fonda ve Tomlin'in performansı bazen yerlere yatırıyor, bazen kalpleri eritiyor, bazen hüzünlendiriyor. Bence yaşlanma korkusuna da iyi gelebilecek bir dizi Grace and Frankie. İnsanların yaşadıkça, yaşlandıkça içlerinde dışarı çıkmaya çalışan farklı insanlarla karşılaşmasını normal buluyorum. Kendini keşfetme süreci hiç bitmiyor sanki. 30 yaşımda nasıl içimde bulduklarıma şaşırdıysam, 70'imde de orada yeni bir şeyler keşfedebilirim gibi geliyor. 15 yaşında da, 30'da da, 50'de de varoluşunun sınırları toplum ve devlet tarafından canla başla çizilmeye çalışılan bir cinsiyete sahip olduğum için midir bilmem, Susie MacMurray'nin Akbank Sanat'taki sergisi Garip Meyve çok ilgimi çekti. Kendisine yüklenen anlamlarla gerçeklikten kopan, karşılaması gerektiği düşünülen sıfatlara hapsolan, bedeninin sahipliğini dahi kaybeden kadına odaklanmış bu sergideki eserlerde zincirler, şeffaf kurşunlar, dikenli teller, olta iğneleri, boğa burun halkaları, tüyler, balmumu, çelik şişler ve kadife gibi malzemeler kullanılmış. Hissettiklerimizin ne kadarının kendi üretimimiz olduğunu sürekli sorgulayarak, ikinci el sorumluluklar ve suçluluk duygusuyla yüklenerek, yumuşaklığımızın ve sertliğimizin yersiz ve zamansızlığı durumunda cezalandırılarak, sürekli kırık bir şeyleri onarmaya çalışırken sonunda görünmez bir yapı malzemesine dönüşme tehlikesini ensemizde hissederek yaşıyoruz. Bunu fark ettiren şeylerden biri Garip Meyve. extimite, sanatçı Dani Lessnau'nun sıra dışı fotoğraf projesine verdiği isim. Lessnau, vajinasına yerleştirdiği pinhole kamerayla, birlikte olduğu kişilerin fotoğraflarını çekmiş. Pinhole kameraların çalışma prensibi olan uzun pozlama, iki kişinin de hareketlerini filme aktaran bir süreç. İki tarafın da birbirinin bakışından nasibini aldığı, iki tarafın da kırılganlığını ve güvenle teslimiyetini içeren, mahremiyet, iç-dış kavramlarının tersyüz olduğu, iki kişi arasındaki mesafenin göz önüne serildiği, birliktelik ve yalnızlığın yüzeye çıktığı bir çalışma. Lessnau'nun extimite ile ilgili açıklamasını ve fotoğrafları burada bulabilirsiniz. Fotoğrafladığı kişiyle arasında oluşan hiyerarşiden hoşlanmayan Lessnau, işin içine kırılganlık kavramını sokmuş ve bakışını hiyerarşinin kaybolduğu bu alanda konumlandırmış. Fotoğrafa yaklaşımında Ann Hamilton'ın ağzındaki pinhole kamerayla çektiği Face to Face serisinden de etkilenmiş. (Björk de 2015'te Mouth Mantra'nın videosunda bizi ağzına buyur etmişti.) Dani Lessnau'nun Dazed'de yayımlanan röportajında projeyle ilgili daha çok detay var. Michael Jackson'ın Off The Wall, Thriller ve Bad albümlerinin prodüktörü, 28 Grammy ödülü, 7 Oscar adaylığı sahibi müzik figürü Quincy Jones, birkaç gün önce Vulture'da yayımlanan röportajında Benim kimseden korkum yok demiş ve çalıştığı dünyaca ünlü isimlerle ilgili konuşmuş da konuşmuş. Michael Jackson'ın çok şarkı çaldığını, John F. Kennedy'yi Chicagolu mafya üyesi Sam Giancana'nın öldürdüğünü, The Beatles'ın dünyanın en kötü müzisyenleri olduğunu, on iki yıl önce Ivanka Trump'la çıktığını anlatmış. Tabii bunlar işin ses getiren dedikodu tarafı. Röportajda 1930'lardan beri içinde olduğu müzik ve sinema endüstrisinde varolan ırkçılık ve cinsiyetçilikten, açlık ve yoksulluğun %1'lik kesimin umurunda olmamasından, maddi kaygıların ve açgözlülüğün müzikteki ruhu öldürdüğünden, kurumsal dinle ilgili düşüncelerinden ve çocukluğunun dayanılması zor acılarından da bahsediyor. Röportajın tamamını buradan okuyabilirsiniz. Geçtiğimiz ay GQ'da yayımlanan ve Elvis Presley'nin şarkı söyleyemediğini, Malcolm X'in torbacı olduğunu ve Prince'in limuziniyle Michael Jackson'ı ezmeye çalıştığını söylediği röportajını ise burada bulabilirsiniz. Avrupa'nın en can ciğer şehirlerinden Berlin'e gitmek için her zaman bir sebep bulunur ama Berlin Institute for Sound & Music'in mart ayında açılışını yapacağı ISM Hexadome hayli güçlü bir bahane. Ses ve görsel sanatları bir araya getiren 9 ayrı enstalasyonun deneyimleneceği ISM Hexadome'da işleriyle yer alacak sanatçılar arasında Brian Eno, Thom Yorke, Ben Frost gibi isimler var. 360 derecelik bu audiovisual sergi 29 Mart 22 Nisan arası Berlin'de olacak, sonra Avrupa ve Kuzey Amerika'yı gezecek. Keşke İstanbul'a da uğrasa."} {"url": "https://manyetikbant.me/citygazing-defter-5/", "text": "Hem soğuk hem üzerime çöken genel isteksizlik yüzünden önce kafamın içinden, sonra yataktan, sonra evden çıkmakta zorlandığım günler oldu. Hayatımız üzerinde en belirleyici olan şey ne yediğimizken, gündelik yaşam içinde en az özen gösterdiğimiz şeyin de bu olmasının saçmalığını bilmeme rağmen yine gece yarıları fast food siparişlerine yenildim. Beni çok heyecanlandıran işler aldım üzerime, her zamanki gibi artık 100 metreden tanıdığım anksiyeteyi de peşine taktı sorumluluklar. Sorun değil, 2 hafta önceki defterde yazdığım Clarissa Estes alıntısını hiç aklımdan çıkarmıyorum Korku, bir işi yapmamak için yetersiz bir mazerettir. Bazen de cesaret için karnımdaki ameliyat izlerine bakıyorum. İnsanın kendini ne kadar tanıdığı, kendi kanını ne kadar gördüğüyle ilgili olabilir diye düşünüyorum. Biraz karanlık bir girizgah olduysa kusura bakmayın, yine de geceleri uyumadan yüz bakımımı yapıyorum. Beyoğlu Kurabiye Sokak'taki Hayata Sarıl Lokantası, içinde biraz vakit geçirince sizi henüz her şeyin çürümediğine inandırabilecek bir yer. Hayata Sarıl Derneği'nin projesi olan lokantada gündüzleri (11.30-18.00) ücretli yemek yeniyor. 19.30-21.30 arasında ise evsizler, toplumdan dışlanmış kişiler ve ihtiyacı olan herkes, ücretsiz olarak yemek yiyebiliyor. Ayrıca derneğin websitesi üzerinden ya da lokantaya uğrayarak belirli bir miktar karşılığı askıda yemek bırakabiliyoruz. Her ay ünlü bir şef lokantaya konuk olarak menüye bir yemek ekliyor. Bu arada yemekler gerçekten çok lezzetli. Kendisi de eski bir evsiz olan Ayşe Tükrükçü'nün çabalarıyla kurulan Hayata Sarıl Derneği'nin lokantası, açıldığı akşam 16 kişiyi ağırlamış. Şimdi ise her akşam yaklaşık 110 kişiye ücretsiz yemek veriliyor. Dernekle iletişime geçerek lokantada gönüllü olarak çalışmak da mümkün. Yoğun bir karanlıkla örtüldüğümüzü hissettiğimiz günlerde böyle insanların varlığını daha çok duyurmak, onların yanında olmak, kendimize ve başkalarına iyi gelebileceğimizi fark etmek önemli. Hayata Sarıl Derneği'ni Instagram'da da takip edebilirsiniz. İnternetin hayatımızda olmadığı dönemi hatırlıyor olmak tuhaf geliyor. İnternet üzerinden birileriyle tanışmayı pratik edinen ilk nesiliz ama bunun insanlarla tanışmanın ana yolu olmadığı zamanları da biliyoruz. Konuya dönüyorum. Sosyal medyanın linci meşhur. Elimi sallasam aşağılama, tehdit, hakaret. Zaten fikirlerini sakince karşısındakine aktarma ve başkalarını dinleme konusunda sıkıntı yaşayan bir toplumuz, iletişim online mecralarla sınırlı kalınca iyice coşuyoruz. Sanki ekranı, app'i kapatınca söylediklerimizin etkisi yok olacakmış gibi davranmaya eğilimliyiz. Kendi davranışlarımızdan içten içe rahatsız olmamak için sürekli bunlar gerçek değil ki bayrağını sallıyoruz. Oysa internetteki zorbalık, çoğumuzun okulda, işte yaşadığı/tanık olduğu zorbalık kadar gerçek olabiliyor. Kalpler Erisin başlıklı Facebook grubunun amacı, giderek saldırganlaşan internet ortamında herkes için nefes alınacak, pozitif bir alan yaratmak. Bunun için de Tüy uçar, minnoşluk kalır mottosuyla kalpleri eriten hayvan fotoğrafları ve videoları paylaşıyorlar. Geçtiğimiz günlerde Londra'daki Facebook Communities Summit Europe 2018'e katılan grup, bu etkinlik için Türkiye'den seçilen tek topluluk değil. Mide Lobisi, İhtiyaç Haritası, Bisikletli Kadın İnisiyatifi, Araştıran Anneler, Saçım Saçın Olsun ve Interrail Türkiye de Avrupa'dan seçilen 150 grup arasında yer alıyor ve hepsi de kendi alanında güzel işler yapıyor. Bu yazıyı yazarken bir yandan Twitter'a bakıyordum ki Ali İhsan Varol'un eşine şiddet uyguladığı iddiasıyla yargılanacağı haberini gördüm. Tabii haber, Kesin kadın delirtmiştir adamı, Çiftler arasında olur böyle şeyler, Kim bilir ne oldu da yumruk attı gibi yorumları da peşinden sürüklüyor. İnsan birlikte yaşadığı kişiyi bile bazen tanıyamayabilirken televizyonda, sosyal medyada gördüğümüz insanları tanıdığımızı düşünmeyi ne çok seviyoruz ve haklılık pusulamız nasıl da kadının aleyhine işleyiveriyor hemen. Kadın dediğinden her şey beklenir ne de olsa. Londralı sanatçı Polly Norton'ın işlerinde iki ana karakter var, kadın ve şeytan. Ama bu şeytanlar bizim buralarda kadınlarla ilişkilendirilen şeytanlara pek benzemiyor. Bunlar her gün üzerimize geçirdiğimiz ve sürekli tadilat yapmak zorunda kaldığımız kadın kostümünün altında oflayıp poflayan, yaşam enerjimizin ta kendisi olan şeytanlar. Tehlikeyi sezmemek, sezgilerine güvenmemek, kimseyi öfkelendirmemek, kendi hayatında bile fazla yer kaplamamak üzere programlanan kadınların kafasının gerisinde duyduğu vahşi sesin sahipleri. İyi ki varlar ve bizi terk etmiyorlar. Haftanın en gri, yağmurlu, soğuk ve kasvetli gününde beni Dolapdere'deki Pilevneli Gallery'nin yollarına düşüren Refik Anadol sergisi Eriyen Hatıralar, anılar ve bellekle ilişkimizi teknolojiden yararlanarak görüntüye aktarıyor. EEG verileri, ekranlardan dışarı taşıyormuş gibi hissettiren üç boyutlu akışkan yapılar, ışığın hareketiyle farklı algılanan heykeller anı kavramının içeriğine değil, hatırlamanın beyinde yarattığı sürece odaklanıyor. Galerinin 1. katındaki mimari ölçekli LED ekran, serginin benim için en etkileyici işi. 2018 yılında gerçekleşecek bir Smashing Pumpkins reunion muhtemelen çoğumuzu heyecanlandırmayacaktır. Hele Billy Corgan'ın sürekli kendini övdüğü röportajları, güreş merakı ve Trump destekçiliğinden sonra. Rock'n Coke 2007'deki felaket performansı da hala zihnimin unutamadığım kötü anılar klasöründe saklıyorum. Billy Corgan, sözüm sana; reunion turnesi peşinde kendini de insanları da perişan ettin. Sal artık bu James Iha'yı, Jimmy Chamberlin'i, D'arcy Wretzky'yi. Zaten kadın Alternative Nation'a verdiği röportajda sana ağzına geleni söylemiş. Otur efendi gibi yap solo akustik albümünü, vallahi Pumpkins'i kanırtmandan daha güzel oluyor. Yazıktır. Benzer şeyleri Stone Temple Pilots survivor'ları DeLeo biraderler için de düşünüyorum."} {"url": "https://manyetikbant.me/citygazing-defter-6/", "text": "Pazar günleri oturup hafta boyunca biriktirdiğim notları buraya aktarmak, o haftayı kapatıp yenisine başlayabilmek için bir gerekliliğe dönüştü. Geçen hafta yazamamış olmanın huzursuzluğunu bugüne kadar cebimde taşıdım. İki günlük fırtına-dolu-güneş döngüsünün ardından şehrin erkenci ağaçlarındaki çiçeklerden enerji, dinlediğim şarkılardan umut ödünç alıp açıyorum defteri. ! f İstanbul'da izlediğim Francis Whately imzalı belgesel David Bowie: The Last Five Years, Bowie'nin The Next Day ve Blackstar albümleri ile Lazarus müzikalini içeren son beş yıllık üretimine odaklanıyor. Birlikte çaldığı müzisyenler, prodüktörü, klip yönetmenleri ve müzikali sahneleyen ekiple yapılan röportajları arşiv görüntüleri ve Bowie'nin eski röportajlarından parçalarla birleştiren belgesel pek tatmin edici olmasa da, birkaç an ve cümleyi aklıma kazımayı başardı. Birçok albümde birlikte çalıştığı prodüktör Tony Visconti'nin dinlettiği vokal kayıtlarında Bowie'nin hırıldayan, yorgun nefesini duymak, ona en yakın hissedebileceğimiz anlardan birini yaşatıyor. Ambalajsız, müdahalesiz, imajsız. Sadece nefes, ses ve sözler. Blackstar'da yer alan müzisyen ve besteci Maria Schneider, Bowie'yi saksafoncu Donny McCaslin'le tanıştırdığında bu müthiş final albümünün yolu çizilmiş oluyor. Schneider'in açtığı kapıdan giren ekip, 2010'lu yılların en etkileyici ses evrenlerinden birini yaratıyor. Tek bir insanla, doğru zamanda tanışmış ya da tanışamamış olmanın hayatlarımıza etkilerini düşünüyorum. Temas ettiğimiz herkesin üzerimizde iyi ya da kötü bir iz bıraktığını hissediyorum. Dünya üzerindeki herkes, başka renklerle karışa karışa çamur rengini almış birer oyun hamuru gibi görünüyor gözüme. Türkiye'de bağımsız müzik adına olan biteni öğrenmek için takip etmeniz gereken başlıca mecralardan biri In The Void. Burada birkaç gün önce yayımlanan Çiçeği Burnunda Oluşumlar ve Plak Şirketleri başlıklı yazı, bir araya gelerek sesini daha güçlü çıkarmaya çalışan müzisyen, prodüktör, sanatçı kolektiflerini ve yeni etkinlik serilerini tanıtıyor. İnsan bazen en heyecanlı şeyler onun bakmadığı yerlerde oluyormuş gibi hisseder ya, bağımsız müzik söz konusu olduğunda bu his genellikle doğru çıkıyor. Radarı genişletmek gerek. Yaşadığı şehrin dışındaki konserler her müzisyen için değerlidir ama ODTÜ seyircisinin yerinin ayrı olduğu da sık sık söylenir. ODTÜ Müzik Toplulukları, bu yıl 23. sünü düzenleyecekleri Rock Şenliği için yine mis gibi bir line up yapmış. Okulda olanlar zaten kaçırmamalı ama Ankara'dakiler de bence bu hafta yollarını ODTÜ'ye düşürsün. Üniversite şenlikleri insanların birlikte eğlenmeyi, bir organizasyonu birlikte sahiplenip korumayı, bir arada olmayı öğrendiği yerlerden. Çoraklaşan kültür-sanat ajandasından eksilen her üniversite şenliğiyle bu bir arada yaşayıp eğlenebilme yetisini biraz daha kaybediyoruz. Kadıköy'ün yapıldığı şekliyle korunan tek sineması, Başka Sinema işbirliğiyle programını yeniledi. Fuaye alanında gerçekleşecek sergiler ve mini konserler de Kadıköy Sineması'ndaki dönüşümün sonraki adımları. 1964 yılında tiyatro salonu olarak kullanıma açılan mekan, bu yıl İstanbul Film Festivali ve Filmekimi'ne ev sahipliği yapacak. Kadıköy Sineması'nın istiridye biçimindeki 320 kişilik salonu ve 50 kişilik cep salonu umarım dolup dolup taşar. Sinemanın programını burada bulabilirsiniz. Uzun saçın en iyi yanı istediğiniz zaman dünyayla aranızda bir perde oluşturabilmesi. Sahnedeki müzisyenlerin saçları boşuna gözlerinin önüne düşmüyor. İsviçreli ressam Charlotte Hopkins Hall'un arkası dönük kadın portrelerinden oluşan serisi, bende bu tür seçilmiş bir görünmezlik hissi uyandırıyor. Resimdeki kadınlar bakışıma sırtlarını dönüp varlığımı tanımıyorlar. Özgürleştirici bir anonimlik içindeler. Aralarında dedikodumu bile yapıyor olabilirler. Eserin adı Mırıltılar ve Gürlemeler. Quincy Jones'un olay yaratan röportajlarından geçmiş haftalarda bahsetmiştim. Michael Jackson'dan Prince'e, Elvis'ten The Beatles'a dokundurmadığı isim kalmamıştı. Geçtiğimiz günlerde twitter hesabından yaptığı açıklamada kızlarının çenesini tutması konusunda kendisini uyardığını ve dersini aldığını yazdı Jones. Arkadan konuşmanın kaç yaşında olursa olsun affedilemez olduğunu söyledi ama iddialarının doğruluğuyla ilgili herhangi bir yorum yapmadı. Bence ondan daha çok dedikodu duyarız."} {"url": "https://manyetikbant.me/citygazing-defter-7/", "text": "Çok yoğunuz. Haftalardır çantamızda taşıdığımız kitabı bitiremeyecek, çiçeklerimizin yapraklarını silemeyecek, çıplak ayakla toprağa basamayacak, ne zamandır kendimiz için yapmayı istediklerimizi gerçekleştiremeyecek kadar yoğunuz. Yapamadıklarımızın birikintisi zihnimizin mağaralarını tıkarken, arada bir içtiğimiz juice'ların yarattığı kendine bakıyor olma duygusuna tutunup İyiyim, diyoruz. İyiyim, hallediyorum, idare ediyorum, bak bütün duvarlar hala yerinde duruyor. Modemin ışıkları yanıyor, camlar rüzgarı geçirmiyor, halı odaya karakter kattı, çamaşırlarımı yüksek ısıda yıkadım, tertemiz oldular. Kitaplığımda arkalara sakladığım birkaç kişisel gelişim kitabı var ama olsun, zaten inanmayarak okumuştum. Eğlenmek için. Koşturmayı bırakarak, bazen uzun süre bir şey yapmadan durarak biraz vakit geçirdim. Durmanın suçluluk duygusu verdiği bir çağda anksiyeteden uzak kalmak çok zor. Sigara tiryakisinin el alışkanlığı gibi, elim sürekli telefona gidiyor. Parmaklarım Instagram feed'imi kaydırmadan geçirdiği her dakika biraz daha huzursuzlanıyor. Yalnız ve dışarlıklı hissetmektense çoğu zaman yüzeyin altına inemeyen gündelik ilişkiler ve yoğunluklar içinde kalmak tercih edilir oluyor. Birinin sana durmanın değerli bir şey olduğunu, hareketsizliğin seni kendine yaklaştırabileceğini söylemesi ne kadar rahatlatıcı. İçinde olduğuna inandırıldığın uyku halinden uyanmak için iradeni birine teslim etmek ne büyük ferahlık. Netflix'in yeni belgeseli Wild Wild Country, Osho adıyla tanınan guru Bhagwan Shree Rajneesh'in etrafında oluşan hareketin, 80'lerin başında Oregon'da kurdukları yerleşimle birlikte uzun bir suç listesine bulaşmasını anlatıyor. Yolu yoga ve meditasyonla kesişen herkesin mutlaka aşina olduğu Osho'nun kitapları hala çok okunuyor, öğretisi hala kitleler tarafından benimseniyor ama muhtemelen çoğu kişi, bu topluluğun koca bir kasabayı zehirlemekten yasadışı dinlemeler ve cinayete teşebbüse uzanan marifetlerini yeni öğrenecek. İnsan, birçok açıdan kusurlu ve zayıf bir varlık. Hiçbir guru, lider, şeyh veya usta kendi DNA'sından üstün değil. Görüş netliğinin yittiği yerde, tam da böyle guruların uyanış diye nitelediği topraklarda uyuşma ve gerçekten uzaklaşma başlıyor. İnsanların sokaklarda yoksulluk içinde yaşadığı bir Hint şehrinde gurularını ziyaret eden batılıların bolluk ve bereketten bahsettiğini görmek düşündürücü. Osho'nun sekreteri ve sağ kolu Ma Anand Sheela başta olmak üzere dönemin önemli figürleriyle yapılan röportajlarla ilerleyen belgeseli çok beğendim. Sahip olduğum ve okurken sinirlenip yarım bıraktığım tek Osho kitabına başka bir gözle bakar oldum. Asabi mizacıyla bilinen Liam Gallagher'la röportaja oturmak stresli bir iştir diye tahmin ediyorum. Nasıl olduğunu önümüzdeki aylarda bu şansı bulacak arkadaşlarımızdan öğrenebiliriz çünkü kendisi 14 Ağustos'ta Küçükçiftlik Park'ta olacak. Noisey'nin aşağıdaki nefis videosunda Liam Gallagher'ı sorguya çeken çocuklar ne Noel Gallagher, ne Manchester City ne de öfke kontrolü konusunda dillerini tutmuşlar. Çocuk olmak insana böyle bir özgürlük sağlıyor. Bir de iyice yaşlanınca ağzımıza geleni söyleme hakkımız oluyor sanırım. Aradaki yıllar biraz sıkıntılı. New York'ta yaşayan illüstratör Sadi Tekin'in işlerini çok seviyorum. Monsters of New York projesini, kedi illüstrasyonlarını, peçetelere yaptığı çizimleri günü gününe takip ediyorum. Tekin, uzay temalı porselen tabak tasarımlarını Kütahya porseleninden istediği kalitede üretebilmek için Kickstarter'da First Bean to Space başlıklı bir kampanya açmış. Her biri üç boyutlu hissi veren çizimlere sahip üç ayrı tasarımdan birini edinmek için projeye buradan destek olabilirsiniz. Long Way From Home ve Pürtelaş 3+1 video serilerinin yaratıcısı Levent Sevi, müzisyenler Feryin Kaya ve Canberk Ünsal, Yeniköy Kitapçısı'nın kurucusu Ahmet Şişman bir araya geldi ve Kitapçı adında yeni bir video serisine hayat verdi. Çekimleri Yeniköy Kitapçısı'nda gerçekleştirilen Kitapçı'nın şimdiye dek paylaştığı performans videolarında Nilipek, Can Kazaz, Ağaçkakan ve Alike Places'ı izledik. Yank, In Hoodies, Melike Şahin, Big Beats Big Times, Lara Di Lara, Barlas Tan Özemek, Neyse ve Selin Sümbültepe videoları ise yolda. Kitapçı'nın Youtube kanalına buradan abone olabilirsiniz. Bence videolarla yetinmeyin, yolunuzu arada bir Yeniköy Kitapçısı'na düşürüp içinizi huzurla, çantanızı da kitapla doldurun."} {"url": "https://manyetikbant.me/cold-showers/", "text": "Bir şarkıyı sevip sevmediğime 20 saniye içinde karar verebildiğim sanrısıyla yaşıyorum uzunca süredir. Bir insanı sevip sevmediğime karar vermem de aşağı yukarı aynı süreyi alıyor. İnsanlar konusunda pek yanılmıyorum ama şarkılarla ilgili karar vermek daha zor. Daha çok sorumluluk gerektiriyor. Daha çok sabır. Cold Showers 2010'da Los Angeles'ta kurulmuş, post-punk ile shoegaze arası ring seferi yapan dört kişilik bir grup. Cömert ve tansiyonlu gitarlar ile karanlık synth'lerin gerdiği fonu, saatin tiktakları kadar kesin davullar ve bas gitar ayakta tutuyor. Jonathan Weinberg'ün gizemli vokali dinleyeni yakalayıp, yüksek binalar arasında neon ışığıyla aydınlanmış caddelerde gezdiriyor. Hal böyle olunca, Cold Showers'ı sevmek 20 saniyeden az zamanımı alıyor. Joy Division, Interpol ve A Place to Bury Strangers benzetmeleri yapılmış grup için, bir şeyi başka bir şeye benzeterek açıklamanın kolaylığından. Weinberg'ün sesi de Curtis'inkini andırmıyor değil. Cold Showers, bildiğimiz gibi post-punk yapıyor; karanlık ve tedirgin. Tanıdık bir evren olduğu için içinde rahat etmek kolay, mimarisi iyi kotarıldığı için dolaşması zevkli. Şarkıları duyduğun anda üzerinde siyah yağmurluğun ve elinde sigaranla bir arka sokağı arşınlıyor halde buluyorsun kendini. Etrafta sis, duman ve cankiler. Tanıdık bir müzik ama geçmişi hortlatmak değil Cold Showers'ın yaptığı. İlk albümleri Love and Regret, mekanikleşen ve insan dokunuşunun sıcaklığından uzaklaşan hayatın fonunda hiç sırıtmıyor. Bir sebepten yanımızda tutamadığımız insanlar ve mutluluk ihtimallerinin ardından donuk gözlerle bakarken, belki gereğinden az direnmeyle kabul ettiğimiz yapılacaklar listemize tik atmak peşinde koşarken kendimizi içinde bulduğumuz sıkıntı, pişmanlık ve boşluk hissi değil mi bu çağın özeti? Hazzı taksitle satın alabileceğine inananların, tanımlamakta zorlandığı eksiklik hissi. Cold Showers, Love and Regret'te bu tabloyu sakinlikle boyayıp önümüze koyuyor. Hem de 35 dakikada. İnsanlık için artık umut yok mu? Her şey bitti ve yalnızlık mı kazandı? Cold Showers evreninde her şey şimdi başlıyor. Karanlık arka sokaklarda nüfus ve ihtimaller tahmin edilenden yüksek."} {"url": "https://manyetikbant.me/courtney-barnett-kurt-vile-over-everything/", "text": "Hikaye anlatımını ve sound'unu çok sevdiğim iki müzisyenin birlikte çalışmasından öte hisler uyandırıyor Courtney Barnett ve Kurt Vile'ın isimlerini ve yüzlerini yan yana görmek. Birbiriyle karşılaştığı anda farkında olmadan ve hiç çaba harcamadan derin bir bağlantı kurabilen insanlara benziyorlar. Turne tesadüfleriyle tanışıp, festivallerde karşılaşa karşılaşa arkadaş olmuşlar. Vile'ın işbirliği fikrini demolarla dolu mailleşmeler izlemiş ve bir şarkılık deneme, koca bir albüme evrilmiş. Bu tatlı hikayeyi şuradan okuyabilirsiniz. İkilinin 13 Ekim'de yayınlanacak albümünün adı Lotta Sea Lice. Albümün ilk single'ı Over Everything'in şakalı videosunda birbirlerinin bölümlerini söylüyor ve beni fotoğraf makinemi alıp plajlara, boş arazilere, üst geçitlere çıkmaya davet ediyorlar. Tıpkı şarkıları gibi, Danny Cohen'ın çektiği video da gündelik yaşamın sıradan estetiğinden zevk alanlara iyi gelecektir. Bu arada Courtney Barnett'ın sesi, Kurt Vile'ın yüzüne çok yakışmış."} {"url": "https://manyetikbant.me/crystalfightersrop/", "text": "Bugün burada bulunmamızın sebebi, çok sevgili kayıt cihazımın yaşam belirtisi göstermediği aylardan sonra aniden hortlamaya karar vererek keskin dişleri arasından yaz başında yaptığım bu Crystal Fighters röportajını püskürtüvermesi. Freshtival'daki performanslarından sonra kuliste Gilbert Vierich ve Graham Dickson'la gerçekleştirdiğimiz, Sebastian Pringle'ın ise koltuğa tüneyip ukulelesini tıngırdatarak eşlik ettiği bu röportajla yaz muhabbetini de tamamen kapatmış olalım. Gilbert: Ne beklememiz gerektiğini bilmiyorduk, hiçbir fikrimiz yoktu. Karşılaştığımız şey bizim için hoş bir sürprizdi. Hava biraz daha iyi olabilirdi ama bunun dışında çok eğlendik. Sanırım seyirci de öyle. Hepimiz eğlendik. Graham: Aslında 2005'te tanışmıştık, sonra yeniden karşılaştık. Gil: Öyle mi? Hatırlamıyorum. Müzik yapmak için bir araya geldik. Sonra grubun kurucu üyelerinden Laure bir süreliğine gittiği Bask bölgesinden döndü. Büyükbabası henüz ölmüş ve eşyalarını ona bırakmıştı. Bize büyükbabasının yazdıklarını gösterdi, Bask kültürüne ve müziğine ilgimiz bu şekilde başladı. Bizim için çok kişisel bir şeydi. Yani aa bak bir kitap bulduk şeklinde değildi. Arkadaşımızın ölmüş büyükbabasının yazılarıydı ve bu yüzden onun ve bizim için anlamı büyüktü. Gra: Konser öncesinde ve sonrasında zor olabiliyor ama performans sırasında her şey harika. Gil: Sahnede gerçekten her şeyimizi müziğe veriyoruz, hiçbir şey sahte değil. Hepsi doğal olarak çıkıyor. Yani abartmamak gerek, o kadar da zor değil. Gra: Su. Su önemli, çok su içiyoruz. Müziğinizin bir parti soundtrack'i olmadığını söylüyorsunuz. Gil: Değil. Sadece o değil. Aynı zamanda o, ama onun yanında başka şeyler de var. Albümümüz bizim için bir müzik yolculuğu. Canlı çaldığımızda CD'den tamamen farklı oluyor. Müziğimizden farklı senaryolar içinde zevk alınabilmesini istiyoruz. Evde tek başına ya da bir gece kulübünde. Müziğin dinleyici tarafından özgürce yorumlanması gerektiğine inanıyorum. Onu nasıl sindireceği dinleyicinin kararı olmalı. Gil: En çok ilham aldığımız şeyler geleneksel Bask müziği, Bask mitolojisi, Bask kültürü ve dinleyerek büyüdüğümüz şeyler. Gra: Ve etrafımızdaki her şey. Turnede deneyimlediğimiz farklı yerler ve tanıştığımız farklı insanlar müziğimize de giriyor. Gil: Bu yüzden burada çalmak harika. Gelecekte üzerimizde etkisi olacağından eminim. Gil: Yarın boş günümüz. Şehri görmek için sabırsızlanıyorum. Beni bir hamama götürün, sırtımı keseleyin. Öyle değil mi? Türk Hamamı için hazır olup olmadığımı bilemiyorum. Gil: Ve acı içinde. Çok acı verici olduğunu duydum. Aslında siz de İngiliz hamamını denemelisiniz. Gra: Özellikle de bir futbol maçından sonra. Gil: Zor soru. Son bir ayda kimseyi dinlemedim. Gil: Clive Tanaka. O da yeni biri, tropikal elektronika yapıyor. Get People'ın albümü yakında çıkacak, ona da bir bakın. Yeni gruplar için bir PR ajansı kurabilirim, bu işte iyiyim. Gil: Aklımızdaki fikirleri bir araya getirmeye başladık. Muhtemelen Eylül-Ekim gibi bitiririz ve umarım önümüzdeki yılın başında çıkmış olur. Gil: Hem tek başımıza hem birlikte yazıyoruz. Gra: Akustik enstrümanlarla başlayıp sonra yalnız çalışmaya geçiyoruz. Gil: Evet, hep birlikte başlıyoruz. Sonra ayrılıp kendi bölümlerimizi geliştirdikten sonra yeniden bir araya geliyoruz. Gra: Bazen şarkı birden ortaya çıkıveriyor. Gil: Doğrusunu istersen her şarkıda değişiyor. Belki hamamdan çıktıktan sonra Red Raw adlı bir şarkı yazarız. Gil: Django Reinhardt ve grubu, Gilberto Gil, Manu Chao ve Crystal Fighters aynı sahnede. Kapanışı da Ricardo Villalobos yapacak. Gra: Ben kimle aynı sahneyi paylaşmak isterim, biraz düşüneyim. Buckethead ve Beyonce. Gil: Yaşadığımız yer olduğu için Londra'da çalmanın özel bir yanı var. İspanya'da çalmayı seviyoruz çünkü çok özgür bir gece hayatı kültürleri var. Bazı ülkelerde ne kadar popüler olduğumuza şaşırıyoruz. Mesela Meksika'daki konserimiz çok kalabalıktı. Gil: Çok iyi bir grup olmak. Umarım birkaç yıl içinde sizi yine burada izleyebiliriz. Gra: Ne kadar erken olursa o kadar iyi. Gil: Bir defa yeni albümden önce, bir defa da sonra gelmek isteriz. Crystal Fighters yaz boyunca festivalleri gezdi; Parklife, Reading, Benicassim, Latitude, Glastonbury... Onlar kitlelerini büyütürken albümleri Star Of Love da hayatımın soundtrack'indeki yerini aldı. Kendilerini arayı çok uzatmadan yeniden izlemek mümkün olur umarım."} {"url": "https://manyetikbant.me/dan-deacon-salon-2016/", "text": "İnsanların gerçekliğini ancak kontrollerini kaybettiklerinde anlayabiliyorum. Birini tanımak için sarhoş etmek ya da kendinle yüzleşmek için sarhoş olmak gibi. 9 Mart akşamı, dışarıdan nasıl göründüğünü boş verip ne hissettiğine odaklanmak için müziğe ihtiyacı olanlara istediklerini verdi Dan Deacon. Dan Deacon'ın New York ve sonrasında Baltimore'da olgunlaştırdığı oyuncaklı müziğinde adrenalin yüksek. Bu, Deacon'ın parçalar arasına serpiştirdiği esprili konuşmaları ve seyirciyi performansa dahil edişiyle birleşince konserleri de standart bir etkinlik olmaktan çıkıyor. Tanımadığın birine sarılmanın, kalabalık önünde en saçma dans figürlerini sergilemenin kaygı verici olmaktan çıkıp teşvik edildiği bir yer burası. O yüzden sen de bir yudum cesaret al şişenden ve saklandığın gölgeden çık. Ne zamandır içinde tuttuklarını söylemeye benzer bir his veriyor ne yaptığını bilmeden dans etmek, kendini salonun ortasına rastgele çıkan iki kişinin yönlendirmesiyle hareket ederken bulmak, aniden yüz yüze geldiğin insanlarla ellerinin buluşması. Dan Deacon'ın bin bir şekle soktuğu sesiyle desteklediği koşar adım müziğine karşı koymak zor, zaten buna niyetim de yok. Kendimi akışa bırakırken müziğin verdiği mutlulukla herkese güvendiğim, hayatın getireceği her şeyi kabul ettiğim bir an yaşıyorum. Bazen oluyor, sisin dağılması gibi tüm dünya önümde açılıyor. Korku, kaygı kayboluyor. Ölüm bile imkansız geliyor. Müziğin gücü bunu yapmaya yetiyor, o yüzden peşinden koşuyorum. Hiç düşmeyecekmişim gibi."} {"url": "https://manyetikbant.me/dandadadan-salon-2016/", "text": "Giyinirken elim ailemin, arkadaşlarımın kolayca tanıyabileceği giysilere gidiyor. Hep taktığım yüzükleri takıyorum, yırtıklarından benim olduğu anlaşılabilecek ayakkabılar giyiyorum. Her gün işlek caddelere, meydanlara adım atarken kalbim ağzıma geliyor, kendimi talihime güvenmeye zorluyorum. Güvenebileceğim başka hiçbir şey yok. Güvendiğim her şeyin yok olması an meselesi. Aklıma, kaslarıma sızan bu korku, yanında hayatın her anına dişlerimi geçirme isteği de getiriyor. Eve dönmemek için buz gibi yağmurda bir bira daha, bir konser daha, bir sarılma daha, daha önce hiç dokunmadığım birine bir temas, hiç girmediğim bir sokağın kokusu, hiç sevmediğim bir kedinin yumuşaklığı. Hepsine yetiyorum, hepsine bağırıyorum Buradayım ulan! Daha ölmedim!. Dandadadan konserlerinden daha sık görülen kuyruklu yıldızlar var. Şimdilik tek albümleri Sen Bana Birini Android'in üzerinden on yıl, dünyanın bulunduğumuz yerine dair umutlarımızın gözden hızla uzaklaşmasının üzerinden kim bilir ne kadar zaman geçmişken, bir salon dolusu insanla Aydınlıklar içindeyim hayatta, pırıl pırıl bir yer burası şu anda diye bağırırken yalan söylemiyorum. İçimizin pırıltısından başka şey kalmadı, o da ancak müzikle yaşıyor. Dandadadan'ın ne kadar kalp kırıcı, onarıcı, perişan edici ve umut verici olduğunu unutmuşum. Hatırlamanın sarsıntısı, tam da ihtiyaç duyduğum şeymiş. Şarkılarının on yıl önceden bugüne uzanan gölgesinde sakinleşe hiddetlene kendime geliyorum, üzerimdeki umutsuzluk tozunu silkeliyorum. Sokaklarla tezat oluşturacak şekilde dolu Salon. Buraya ilk defa tepeden tırnağa üstüm aranarak girmenin verdiği tuhaf his, müziğin yarattığı güvenli kozayla birleşiyor. Ne zaman bir duyguyla haddinden fazla, artık kaldıramayacağımı hissettiğim kadar dolsam, müzik beni dengeliyor. Kara Araba, Hayaletler, Zın Zın, Cenaze, Kaltaklar bir bir sahneden aramıza dağılırken sadece sesle doluyor ruhum, başka şeye yer kalmıyor. İçten dışa yağan bir yağmurla temizleniyorum sanki. Korhan Futacı, Burak Irmak, Feryin Kaya ve Berke Can Özcan çaldıkça kaburgalarımın arasında kırılan şeyler tamir oluyor. Bir tokatla hapsolduğum uyuşukluk halinden çıkıyorum. Bitmesin istediğim iki bisten sonrası soğuk gece, yağmur, ciğerlerim donana kadar derin derin aldığım nefeslerle yeniden doğuş."} {"url": "https://manyetikbant.me/dave-smallen/", "text": "İnan Özdemir'in Kings of Convenience konserinin ardından yazdıklarını okuyordum, odalarda kulaklıkla müzik dinlemek ve müzisyenlerin çorapları üzerine düşünür halde buldum kendimi. 13-14 yaşımdan bir fotoğrafım geldi aklıma. Pijamayla yatakta oturuyorum, kulağımda walkman, çoraplarımın parmakları delik, posterler, fotoğraflar ve müzik dergilerinden kesilmiş yazılardan duvarın rengi görünmüyor. Seloteyple inşa edilmiş bir evren. Şeffaf bantlar zayıfladıkça, geceleri ikide birde üzerime çöken bir evren. Dave Smallen'ın son albümü Desolation'ı dinlerken, şarkıların anlattığımdan çok da farklı olmayan bir odada ortaya çıktığını hayal ettim. Bir adam, bir oda, bir gitar, bir piyano, bir mikrofon, bir bilgisayar... Pencereleri ne kadar dışarı baksa da, odaların kendisi içe bakma dürbünleri gibi. Bir yerde yaşadıkça, anı ve düşünce biriktirmek kaçınılmaz. Bu birikinti insana bazen Further and Further'daki gibi bütün bu hatıralarla ne yapacağım? diye sorduruyor. Mekan, içinde yaşandıkça her adımda seni gösteren oklarla doluyor. Bu yüzden yalnız kalmak, inzivaya çekilmek kendini ameliyat masasına yatırmanı kolaylaştırıyor. Yalnız yaşanan odalar, anestezik bir uzam. Periyodik olarak ev değiştirmek de aynı sebepten gerekli. Smallen, Desolation'ı loş bir odada, tek başımıza ve yüksek sesle dinlememizi tavsiye ediyor. Karanlıkta kendisiyle karşılaşmış gibi korkulu ve boğuk bir çığlıkla başlayan albümü 2012 kışı boyunca, yatak odasında yazıp kaydetmiş. Anksiyete, panik, öfke, nostalji, pişmanlık gibi pençesini sürekli etine geçiren duygularıyla hesaplaşmanın peşindeymiş. Duyguların düşüncelerden daha gerçek olduğunu ve ancak kabul edilip açıkça ortaya konduklarında kendisini rahat bıraktıklarını yazıyor albümle ilgili blog girdisinde. Diyor ki: Planlar, stratejiler, endişeler kader anı vuku bulana kadar geleceğimizin karanlık boşluklarını dolduran uçucu sislerdir. Zonklayan beynini biraz tatile çıkarıp, canının ne istediğini bulmaya çalışanlara iyi bir yol arkadaşı Dave Smallen. Onunki, her enstrümanın kaydında yeniden yaşanıp didiklenmiş duyguların müziği. Çokça gitar, cesaretli bir vokal ve üzerine düşünülmüş sözler. On yıldır müzik yapan bu adam, ömrünün geri kalanında da odalara, salonlara, viyadüklere, tarlalara ve kostüm atölyelerine müzik yapsın."} {"url": "https://manyetikbant.me/de-helaasheid-der-dingen-felix-van-groeningen/", "text": "Gunther, Belçika'nın Reetveerdegem adlı küçük demiryolu kenarı kasabasında babası, amcaları ve babaannesiyle yaşamaktadır. Belçika aile yapısı ve genel ahlakın hayli dışında bir hayat süren Strobbe ailesinin rutin aktiviteleri arasında tıksırana kadar bira içmek, bilardo, çıplak bisiklete binmek, kadınları yanlışlıkla hamile bırakmak vardır. Tahmin edeceğiniz gibi ailenin her ferdi başka bir alem ve tüm pisliklerine rağmen insana sıcak geliyorlar. Gunther ailenin okumuş çocuğu olma yolunda ilerleyen bir ergen. Yazarlığa hevesli. Bence içinde bulunduğu ortama rağmen değil, tam da bu ortam sayesinde. Eli yüzü düzgün bir aile hikayesi. Ne adamları sevimli göstermek için kasıyor ne de sonunda her şeyi yoluna sokuyor. Sıra dışı görünen Strobbe'larla en standart aile arasında bile bazı temel benzerlikler var konu baba-evlat ilişkisi olduğunda. Baba-oğul demiyorum, çünkü akla gelebileceği gibi bir erkek filmi olarak görmüyorum bunu. Evin tek çocuğu olan kızların da babalarıyla çok farklı olmayan bir ilişkileri olduğunu söyleyebilirim. Roy Orbison sevenler daha şevkle izleyecektir."} {"url": "https://manyetikbant.me/defter-10/", "text": "Nasıl da girdik ama 2019'a! Bütün eski defterler kapandı, düşünceler tertemiz oldu, ne zamandır istenen şeylere başlamak için enerjiler fullendi sanki. Olsun, öyle olmadığını bilmem kaçıncı defa anlayana kadar yaşanan o kısa yanılgının da kendine göre bir güzelliği var. Hayatta özen gösterilmesi gereken şeylerin bir listesini yapmak mümkün değil çünkü hayatta hemen hemen her şeye özen göstermek gerekiyor. Nefes almayı, ayakta durmayı bile yanlış yapabilirken insanın kendisiyle doğru bir ilişki kurması ne kadar olası? İki ve daha çok kişiyle kurulan ilişki ağlarının sürekli bakım ve onarımından bahsetmiyorum bile. Uzun zamandır yazmasam da defterime notlar almaya devam ediyorum. Son haftalarda hep sosyal medyadaki gündemimizle ilgili şeyler yazmışım. Yükselen muhbirlik ve linç trendini yakalayıp insanları yok yere işinden ederken, yıllarca çocuklarına tecavüz ve işkence eden geçici reality show ünlüsü bir aileyle ilgili bol bol espri üretmişiz mesela. Hayatımızı dilediğince şekillendirenlerle ilgili yorum yapmanın tehlikesi iyice somutlaştığından, içimizde birikenleri sıradan insanlara yöneltmişiz. Merhaba arkadaşlar, kanalıma hoş geldiniz demenin aslında mecburi olmadığı YouTube dünyamıza ben de girdim. Girdim biraz iddialı görünüyor, kafamı şöyle bir uzattım diyebiliriz. İlk video için sergi hazırlığındaki KRÜW ekibini Big Baboli Print House'da yakaladım. Fena olmadı bence. Bu linkten izleyebilirsiniz. İkincisini fotoğrafta gördüğünüz tatlı köşede çektik ama daha iyisini yapabiliriz diye çöpe atıp bir kere daha, bu sefer başka bir odada tekrar ettik. Birkaç güne yayınlayacağım. Düzenli olarak sürdürmek istiyorum ama zor iş olduğunun farkındayım. Eskisi kadar kitap okuyamamanın giderek stres ve vicdan azabı kaynağı olduğu bir hayat sürüyorum. Geçtiğimiz yıl olduğu gibi, bu yılın dilekler listesinde de kitaplara daha çok sarılmak var. Denemen Lazım'ın her pazar Instagram hesabında paylaştığı kitap önerileri çok hoşuma gidiyor. Belki ben de önümüzdeki pazara kadar başladığım kitabı bitirip üzerine bir şeyler yazabilecek durumda olurum. Daha doğrusu en son başladığım kitabı... çünkü 2018 bana bir sürü kitabı aynı anda okumaya çalışıp hepsini yarım bırakmak gibi saçma bir davranış bıraktı. Şu an sayıyorum da, son zamanlarda dört kitabı ayraçlamışım. Başucundaki komodinin üstünde her zaman kitap dağları olan annemle en büyük farkımız, onun dağların üstesinden gelebilmesi. Başlığa istinaden, sevdiğim birkaç başka şey kışın sokaktan geçen bozacının bağırışı, pantolon paçalarımı çorabımın içine sokmak ve sabah kendiliğimden uyanıp henüz kalkmam gereken saatin gelmediğini görmek. Geçtiğimiz yıl bitkilerle kafayı iyice bozup, dua çiçeğinden deve tabanına, pilea'sından calathea'sına evi çiçeklerle doldurdum. Her şeyin önce dilini öğrenmek gerek, çiçeklerde de aynı şey söz konusu. Birinin yaprağının ucu yandı, diğeri boynunu büktü, öbürü acaba yerini mi beğenmedi derken, Green Square Meter'ın yaratıcısı Ahu Kopan ile tanıştım."} {"url": "https://manyetikbant.me/defter-11/", "text": "Gerçekten iyi idare ettiğimi düşünüyordum. Çevremdeki herkesi birer birer hasta eden virüsler beni pas geçiyordu. Beslenme işini düzene soktum, kendime iyi bakıyorum, diyordum. Öyle değilmiş. Hepimiz muhtemelen her kış bir kere gribe yakalanıyoruz, bu sıradan bir şey. Ama hiç bu kadar çok ilaç kullandığımızı hatırlamıyorum. Günde 3 kez şundan, sabah akşam bundan, burnuna şu, boğazına bu, vitaminin de şu. Ecza dolabı gibi kokarak geçirdiğim 10 günün sonunda tamamen iyileşebilmiş de değilim. Uzun zamandır İstanbul'da yaşayan Kanadalı bir arkadaşım, kendisine ilk defa burada bu kadar ilaç verildiğini söyledi. Buraya gelene kadar karşılaştığı reçeteler genelde bir ilaç, dinlenme ve tavuk suyuna çorba içme tavsiyesinden ibaretmiş. Hayatımızın bundan sonrası her yıl yeni bir salgına hazırlanarak, avuç avuç hap yutarak ve zayıflamış vücutlarımızı xyz terapilerine taşıyarak mı geçecek? Bu arada yumurtasından tavuğuna, tereyağından peynirine köy ürünü fetişistleri için haberler kötü; Heidi ve Peter'in sağlık fışkıran yanakları, köylerdeki üretim koşullarını pek doğru yansıtmıyor. Türkiye'de üretilen, alternatif, bağımsız, yeni gibi sıfatlarla bezeyebileceğimiz müzikler giderek daha çok kişiye ulaşıyor. Bunda ekonomik sebeplerle gözünü yerli sahneye çeviren mekanların olduğu kadar Spotify'ın ve canlı performansa dayalı YouTube kanallarının da etkisi var. Bağımsız müzisyenlerin elinde geçmişe göre daha çok iletişim aracı bulunsa da, bu müziğin yayılımı hala dinleyici tarafından özel bir çaba gerektiriyor. Yeni müzisyenleri hangi kanallardan öğrenebilir ve takip edebiliriz, onları nerelerde izleriz gibi sorulara cevap niteliğinde kendi sık kullanılanlar klasörümden ve alışkanlıklarımdan yola çıkarak bir keşif rehberi hazırladım. Buradan izleyebilirsiniz. Önce çok satan kitabı Hayatı Sadeleştirmek için Derle Topla Rahatla sonra Netflix'teki dizisi Tidying Up with Marie Kondo ile hayatımıza girdi Japon derleme toplama gurusu. Çok sevimli bir akıl hastasına benzese de, tekniklerinin işime yarayabileceğini hissediyorum. İki kişiyle paylaştığım şimdiki evime çıkarken ihtiyacım olmayan eşyalardan, giymediğim ya da zor kombinlediğim giysilerden, kitaplığımda durmasına çok da gerek olmayan kitaplardan kurtulmaya niyetlenmiştim. Büyük ölçüde başardım. Bazı başlıklar sadeleşirken, odada ve evde açılan boşluğu dolduran bitkilere, her zaman tıka basa dolu olan kalemliklere ve almadan duramadığım defterlere ise dokunmuyorum. Farkında olduğum sürece bazı aşırılıklara iznim olmalı bence. Yanımda taşıdığım süre boyunca kapağını gören herkesin sorduğu, içeriğinden bahsettiğimdeyse genellikle yüzlerini buruşturdukları bir kitapla karşınızdayım. Fransız gazeteci-yazar Elise Thiebaut'nun kaleme aldığı Bu Benim Kanımın konusu, regl. Dünya nüfusunun yarısının hayatlarının büyük bölümünde haşır neşir olduğu regl, oldukça farklı açılardan ele alınması gereken ama hala pek çok yerde tabu olan bir konu. Kitap, ped ve tampon gibi ürünlere ulaşımları olmadığı için regl döneminde okula devam edemeyen kızlardan bu ürünlerin içeriklerinin kamuyla paylaşılmıyor oluşuna, kullanımı zorunlu olan bu ürünler temel ihtiyaç sayılmadığı için hala onlara %18 KDV ödememizden reglin Antik Çağ'dan bugüne çeşitli kültürlerde nasıl algılandığına kadar çok geniş bir alana dokunuyor. Okurken, hayatımızın bu kadar içinde olan bu olguya nasıl topluca yabancılaştığımıza şaşırmamak mümkün değil. Kadınlar olarak dünya üzerindeki varoluşumuza sahip çıkmanın yolu, kanımıza da sahip çıkmaktan geçiyor. Kitapla bağlantılı olarak, yazarla ortak dertlerimizden biri olan endometriozisten bahsetmek istiyorum. Halk arasında çikolata kisti olarak bilinen ama aslında adının çağrıştırdığı sevimlilikten çok uzak olan bu rahatsızlık özetle, regl döneminde rahim içindeki dokuların dışarı atılamayıp karın boşluğuna, kimi zaman başka yerlere de gidebilmesi anlamına geliyor. Vücutta serbestçe gezen bu doku parçaları zamanla kanla dolu kistlere dönüşebiliyor. Endometriozisin belirtilerinden biri, ağrılı regl. Hani hepimizin normal sandığı ağrılı regl. Birçok kadın, regl olmanın normalde sancılı bir süreç olduğuna inandığı için endometriozisleri ancak cerrahi müdahale gerektiren bir boyuta geldiğinde teşhis edilebiliyor. Bunda regl ağrısının abartıldığına ve kadınların bu dönemde sürekli mızmızlandığına dair yaygın görüşün de etkili olduğunu söylemek yanlış olmaz. Kaçımızın sevgilisi, arkadaşları ya da ailesi regl dönemini ağır geçirdiği için bir jinekoloğa gitmesini tavsiye etmiştir? Cevabı oldukça tatsız olan bu soruyla bu haftaki defteri bitiriyorum ve son 1 yıl içinde jinekolojik muayene yaptırmamış olan tüm kadınlara derhal bir doktordan randevu almalarını tavsiye ediyorum."} {"url": "https://manyetikbant.me/defter-12/", "text": "Tuhaf günler. Bahar artık gelmek için kapıyı bacayı zorluyor. Oy kullanmama düşüncesiyle uyandığım günün öğleninde sandık, akşamında TV başında içimin kıpır kıpır oluşunun üzerinden iki hafta geçmiş. Artık içinde bana göre bir şey barındırmadığına inanmak üzere olduğum şehri yeniden sevmeye nasıl da hazırmışım meğer. Minicik bir kıvılcım görsem umudu harıl harıl yakacakmışım yeniden. Tuhaf ve hatırlanacak günler. Yaklaşık sekiz aydır alışkın olduğumdan daha yüksek bir tempoda çalışıyorum. Bazen gündüzü gecesi olmuyor, vücut bazen benden bu kadar deyip yatağa yapışıyor, beyin çoğunlukla sürpriiiz, bil bakalım neyi atladım diye şakalar yapıyor. Fark ediyorum ki artık kimle konuşsam duyduklarım aynı; Kafam yandı, Aklımda tutamıyorum, Kendim için bir şey yapamıyorum, Yavaşlamaya ihtiyacım var, Biraz durmam lazım... İstanbul gibi yaşaması zor bir şehirde görünüşe göre isteklerimiz giderek şuna vardı: İyi hissetmek. İyi hissetmek ülkenin durumuyla, ekonomiyle, her gün hayatla yaşadığın sürtüşmeyle, içinde hareket ettiğin mimariyle, kültür sanat ürünlerine erişiminle, beslenmenle, kendini gerçekleştirecek fırsatı bulabilmenle yakından ilgili. Hiçbir şey tam değilken, irili ufaklı kaygılar arasında savrulurken bile bir şekilde mutluluk üretebiliyoruz. Aslında iyi hissetmeye programlanmış olduğumuzu düşünüyorum bazen. Belki de mücadele, iyi hissetmeye, mutlu olmaya hakkımız olduğunu düşündüğümüzde güçlenecek. Gözde Kazaz ve İlksen Mavituna'nın, son yıllarda Türkiye'den göçenler, Türkiye'ye geri dönenler ve bu göç ikliminde Türkiye'de kalmayı seçenlerle yaptıkları söyleşileri içeriyor Bu Ülkeden Gitmek. Kitaptaki yorumlardan en kalbimi cızlatanı, artık bu şehirde, bu ülkede kendine ait bir yer olamayacağı düşüncesi. Çok yakın hisler. Köklerini kaybetmek, evim diyebileceğin bir yer arayışıyla küçük mahallelere sıkışmak, geleceğe dair net bir resim görememek ve bunu kitleler halinde hissedip, daha iyi ve mutlu olacağını düşündüğün bir ülkeye göçmek. Ülkeden göçen kadınların sıklıkla altını çizdiği bir etken, güvenlik. Güvenlik riskinin aklıma bile gelmediği bir yaşamı hayal etmekte zorlanmam ne acı. Aslı Erdoğan'ın Mucizevi Mandarin'ini okurken, öykünün anlatıcısı kadının geceler boyu Cenevre'nin tenha sokaklarında dilediğince yürümesine özeniyorum. Kaygıyla gölgelenmemiş özgürlük duygusuna gıptayla bakıyorum. Kitap dedik, kafa yanması dedik, konu doğal olarak geçen ay okuduğumuz kitabı bile unutabiliyor olmamıza geldi. Okuduklarını detaylarıyla hatırlayamayanların içine su serpen bir yazı yazmış T24'ten Cemal Tunçdemir. Kitapları harfiyen hatırlamamızın mümkün olmadığını ama beynimize kaydedilenlerin düşünce yapımızda görünür olduğunu; okuduklarımızla birlikte farklılaşan bakış açımızın, gelişen empati yeteneğimizin, bizi değiştiren duyguların bizimle kaldığını söylüyor özetle. Güzel bir yazı, birkaç güne unutacak olsanız da okuyun bence. Defteri içinde bulunmaktan çok mutlu olduğum bir video serisinin haberini vererek bitirmek istiyorum. Audioban ekibiyle işin gücün arasında kamera karşısına geçtik ve Gibi Geliyor Bana başlıklı seride önümüze gelen her türlü nesneyi şarkılarla eşleştirmeye başladık. Hatice, Eray, Fakih, Müge ve ben, bundan sonra her cuma sizi Audioban YouTube kanalına bekliyoruz. Kanala üye olalım, zilleri açalım lütfen. Audioban ne ola ki diyenler için özet: Audioban İstanbul başta olmak üzere ülkenin birçok yerinde etkinlikler düzenleyen, burada üretilen müziğin dinleyiciye ulaşmasına gerek bu etkinlikler gerek dijital ve plak formatında albüm yayınlarıyla aracı olmaya çalışan, upuzun bir yolun henüz başındaki bir ekip."} {"url": "https://manyetikbant.me/defter-13/", "text": "Stone Temple Pilots solisti Scott Weiland And I feel so much depends on the weather derken haklıydı. Boş sayfayı önümde her görüşümde havadan bahsedesim geliyor. Hayatım güneşin açısıyla ve rüzgarın yönüyle şekillenmese de, olan biteni algılayışım kesinlikle onlardan etkileniyor. Geçtiğimiz iki haftada İzmir, Ankara ve Eskişehir'den sekip İstanbul'a geri döndüm. Kumru, midye, bomba, balaban ve çibörekten bünyeme kattıklarımla tabii. Suya girme isteği bastırıyor, basık hava başımı ağrıtıyor, evin tozlanma hızıyla başa çıkılmıyor. Instagram, post'lardaki like sayısını gizlemeye hazırlanıyor deniyor. Sadece post'un sahibinin like sayısını görebildiği bir Instagram dünyasını yaşamak isterim gerçekten. Muhtemelen bir süre sonra insight'ların story'lerde paylaşıldığını görmeye başlarız. Müzisyenlerin basın bültenlerine hangi Spotify listelerine girdiklerini yazmaya başladığı bu kendini şaşırmış günlerde, sayılardan biraz uzaklaşmak herkese iyi gelir belki. Hayatı dayanılmaz bir hız içinde savrularak, paketlenmiş formda tükettiğimiz yaşamlarımızda en ufak dinlenme, durma, nefes alma eylemi bile çok değerli. Yavaş moda markası One Square Meter, bu nefes alma halini varoluşunun merkezine koymuş. Büyük şehirlerin getirdikleri ve götürdüklerini geride bırakan Zeynep ve Çağrı, Gömeç'te kurdukları atölyede sürdürülebilirliği destekleyen malzemeler kullanarak güzel, rahat ve kullanışlı giysiler tasarlıyor. Sayılarla ölçülemeyen güzel yaşama isteği, onları kendi içsel saatlerine göre çalışıp üretecekleri bir hayata götürmüş. Emeklerinin ürünlerini paylaşmaktan çok mutlu olduğum bir fotoğraf çekimiyle birbirimizin hikayesine dahil olduk. Güzel yaşamaktan ne anladığımızı birbirimize anlattık. Hikayenin tamamını burada bulabilirsiniz. One Square Meter, önümüzdeki günlerde yolunun kesiştiği kadınları bloguna taşımaya devam edecek. İstanbul'da sokakta yürürken gözünüzü graffiti'lere, sticker'lara, duvar yazılarına ve sokağı ifade alanı olarak kullanan sanatçılara açık tutuyorsanız, kaybid'in rengarenk vahşi hayvanları dikkatinizi çekmiştir. Lemur, koala, gergedan, fil, bukalemun, panda, jaguar ve başka hayvanlar, ait olmadıkları şehrin çeşitli köşelerinde aniden karşımıza çıkıyor, sıkıcılaşan gündelik rutinlerde renkli delikler açıyor. kaybid'in hayvanları aslında bir animasyonun parçası, örneğin sokaklara yayılmış tüm gergedanlar, bir gergedan animasyonundaki kareler. Animasyonları ve diğer işleri instagram. com/kaybid hesabında görebilirsiniz. Tüm hayvanların lokasyonlarını öğrenmek için şurada nefis bir harita var. O üretmeye devam ettikçe ben de her gün geçtiğim sokaklara dikkatle bakmaya devam edeceğim. Instagram'da keşfet ekranım yandaki Beth Evans çizimi gibi illüstrasyonlarla dolu. 30'lu yaşların getirdiği dönüşüm, gündelik hayatın sıkıntılarından kaynaklanan anksiyete, sıkı sıkı sarıldığımız alışkanlıklar ve değişim ihtimalinin verdiği korku, kolay sosyalleşememe gibi konular, kolayca bağ kurabildiğim tatlı illüstrasyonlar halinde, çoğu zaman yanında rahatlatıcı, pozitif mesajlarla telefonumun ekranında akıyor. Anksiyete ve benzeri konuları konuşmaktan çekinmek, sorunları daha da büyütüyor. Konuyu halı altına süpürmek ya da görmezden gelmektense yüzüne bakıp onu tanımak, başkalarının deneyimlerini görmek, kendinde tamir edilemez bir hasar varmış gibi hissetmemek için önemli. Anksiyete karikatürleri insana yalnız olmadığını hatırlatıyor. İsveçli 16 yaşındaki iklim aktivisti Greta Thunberg'e aşina mısınız? 2018'de İsveç Parlamentosu'nun dışında başladığı iklim için okul grevi eylemi, medyanın ilgisiyle Z kuşağının liderlik ettiği bir harekete dönüştü. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı'ndaki konuşmasıyla fikirlerini tüm dünyayla paylaştı. Thunberg'in kendisinin yazdığı 11 konuşma, bu yıl Penguin tarafından No One Is Too Small to Make a Difference adıyla basılacak. Bu kitabı, Greta'nın anne ve babasıyla birlikte yazacağı başka bir kitap takip edecek. İki kitabın da tüm geliri bağışlanacakmış. Umarım Türkçe'ye de çevrilir."} {"url": "https://manyetikbant.me/defter-14/", "text": "Vücudumdaki hangi kızarıklık hangi alerjinin sonucu, hangi ısırık hangi böceğe ait bilemeden, kim kime dum duma yaşıyorum bu baharı. Kendimi yataktan erken kazıyabildiğim sabahlarda, sahilde yürüyüş yaparken beynimin donmaması, saçlarımı kendi keyfine göre kurumaya bırakabilmek güzel değişiklikler tabii. Dünyayla en senkronize olduğum zamanlar, Game of Thrones'un yeni bölümleri yayınlandıktan sonraki 1-2 gün herhalde. Sekizinci sezondan şikayetim yok, hatta şikayetim olmayan az sayıda şeyden biri Game of Thrones'un final sezonu. Benim gibi her bölümü zevkle izleyenler ya da bu ne biçim bölüm şimdi diyenler, Erdem Tatar'ın twitter'da her bölüm için özenle yazdığı thread'lere bakabilir. Şuraya bir tanesinin linkini bırakıyorum, gerisini siz bulursunuz. Game of Thrones da Friends, Seinfeld, LOST, Breaking Bad, Sopranos ve ayrılmaz parçamız gibi hissettiren nice uzun soluklu macera gibi bitiyor. Bakalım yerine ne gelecek. Yazının bu kısmı Netflix'teki Love, Death & Robots'u izlememiş olanlar için spoiler içeriyor. Korkudan komediye birçok türde kısa animasyonlardan oluşan serideki Zima Blue başlıklı film, hayat boyu yanımızda sürüklediğimiz anlam arayışına hem derin hem basit olabilen bir yorum getiriyor. Zima, geçmişi bilinmeyen bir sanatçı. Eserleriyle dünyayı çalkalıyor, her adımı olay. Zamanla piksel büyüklüğünde bir mavi kare, eserlerinin alametifarikası haline geliyor. Zima Mavisi olarak bilinen bu mavi kare büyüyor, şekil değiştiriyor, giderek tuvallerden taşıp uzaya yayılıyor. Bu arada sanatın olduğu kadar bedeninin de sınırlarını zorlayan Zima, kendini polimer kaplı, içinde kan yerine farklı elektriksel likitler akan modifiye bir varlığa dönüştürüyor. Bu ölümsüz bedeniyle lav nehirlerinden buzdan gezegenlere, kainatın ulaşabildiği her yerine gidiyor ve tutkuyla kozmosun sırlarını arıyor. Hikayenin sonunda, Zima'nın aslında havuz seramiklerini temizlemek için üretilmiş, üreticisi tarafından sürekli modifiye edilerek duyarlı bir varlığa dönüştürülmüş bir robot olduğunu öğreniyoruz. Zima Mavisi, bu robotun dünyada ilk gördüğü şey; temizlediği havuzdaki seramiklerin rengi. Zima, son büyük eseri olarak kendini masmavi bir havuzun içinde parçalara ayırıyor ve geriye sadece özünü oluşturan o basit havuz temizleme robotu kalıyor. Amacını artık bilen mekanizma, sonsuza kadar havuzu temizleyecek. Hayatın anlamının basit bir görevi layığıyla yapmakta gizli olduğunu söyleyen Zima, bana yeni okuduğum Prokrastineyşın kitabındaki şu cümleyi hatırlatıyor: Mutluluk, insanın önüne koyduğu hedefler uğruna verdiği çabada yatar. Bitirmeniz gereken işin başına oturmadan önce masayı düzenliyor, masayı düzenlemişken odanın şöyle bir tozunu alıyor, toz almaya başlamışken gözünüz perdelere takılıp haldır huldur perde söküp çamaşır makinesine atıyor ve sonunda yorulup kan ter içinde işinizi başka bir zamana erteliyorsanız, bu senaryo sık yaşanıyorsa ve artık bir alışkanlığa dönüştüğünü fark ediyorsanız tebrikler, nur topu gibi prokrastineyşınınız var. Psikolog Dr. Timothy A. Pychyl, Prokrastineyşın'da bu kendini sabote etme döngüsünün sebeplerini basitçe ortaya koyuyor ve ihtiyaç duyulan davranış değişikliğini, özdisiplini sağlamak için gerekenleri sıralıyor. Yıllarca pek çok etkenin sonucu olarak yerleşmiş düşünce biçimlerini değiştirmek için çaba ve ısrar gerektiğini ama yapacağımız şeyin dağları yerinden oynatmak da olmadığını unutmadan, kendimize bunun gibi iyi yazılmış kitapları rehber edinerek erteleme huyundan da, başka davranışsal çelmelerden de sıyrılabiliriz. Gündelik alışkanlıkları değiştirmek, yeni alışkanlıklar edinmek ve onları devam ettirmek için biraz desteğe ihtiyaç duyuyorsanız, Fabulous app'ini kullanabilirsiniz. Uygulama, size günün farklı bölümleri için sağlıklı alışkanlıklar öneriyor, kendiniz de istediğiniz görevleri girebiliyorsunuz. Ben belirli saatlere görevler ve hatırlatmalar atayarak kullanıyorum. Örneğin hafta içi 08:00-09:00 arası cevaplanmamış ve follow-up yapılması gereken maillerle ilgilenmem için bildirim gönderiyor. Bu görevleri yaptıkça tik atıyorsunuz ve app size motivasyon artırıcı makaleler sunuyor. Gündelik minik gaza gelmelere ihtiyaç duyanlar için birebir. Madem akıllı telefonlarımıza bağımlılık geliştirdik, bari iyi bir şey için kullanalım."} {"url": "https://manyetikbant.me/defter-15/", "text": "Bu aralar hava olaylarının kendisi, benim için başlı başına mutluluk sebebi. Yağmur indirdiğinde mahallenin bütün sivrisinekleri eve doluşup sabahlara kadar uyutmasa da gün aydınlanırken üşümek, dışarıda gök gürlerken yoga matında vakit geçirmek, gecenin serinliğinde uzun uzun yürümek gibi kendisi küçük ama etkisi büyük şeyler, yaz havasının kokusunun değiştiği günlerde daha da keyifli. Hikaye ister Dünya'da ister başka gezegenlerde geçsin, kadın bakış açısına ve kadınların kendilerine inşa ettikleri dünyaya dair en etkili cümleleri kuranlardan biri Ursula K. Le Guin. Onu ne zaman okusam içimin genişlediğini hissediyorum. Bu genişlik bedenimin sınırlarını aşıyor, diğer insanlara yönelik bir anlama isteği ve meraka dönüşüyor. Le Guin'in farklı tarzlar denediği, farklı uzunluktaki 18 öyküsünü bir araya getiren Aya Tırmanmak'ı da bitmesin diye yavaş yavaş, cümlelerin üzerinde akbabalar gibi dönerek okuyorum. Her öyküde önyargılarımla karşılaşıyor, kitaptaki kadınların sayısız, değişken, akışkan kimliklerinden yola çıkıp kendi hayatımdaki kadınların gökkuşağı gibi gerçekliğine varıyorum. İstanbul'dan uzakta karşılanan gri ve serin bir sabahta, tüm soruların cevabını bulacakmışım gibi hissettiriyor. Gündelik olanın çoğu zaman gözden kaçan estetiğini seviyorum. Şehrin dikkat çekmeyen, özelliksiz görünen belirli bir noktasına, günün belirli bir saatinde ışığın ve gölgenin nasıl vurduğu, değerli bir bilgi gibi geliyor. Londra çıkışlı, Sydney sakini fotoğrafçı Lester Jones, sabahları kafalarında binlerce farklı düşünceyle bir yerden bir yere gitmek için vagonları dolduran insanlar arasında dolaşarak, onları görsel rabarbanın farkına varılmayan parçaları olmaktan çıkarıp, kimliklerini iade ediyor. Bu projesini Their Grind Not Mine başlıklı bir zine'de toplamış. Zine'i buradan edinebilirsiniz. Bu da Lester Jones'un instagram hesabı. British Council tarafından yürütülen, Türkiye'den ATÖLYE ve Abdullah Gül Üniversitesi, Yunanistan'dan Bios ve Sırbistan'dan Nova Iskra ortaklığıyla düzenlenen Connect for Creativity projesinden yakın zamanda haberdar oldum. Türkiye, İngiltere, Yunanistan ve Sırbistan'da farklı disiplinlerde çalışan sanatçıları uluslararası işbirliklerinde bir araya getirmeyi hedefleyen bir proje. Proje kapsamında 7 Ekim 17 Kasım 2019 tarihleri arasında Atina, Belgrad ve İstanbul'da bir Sanat ve Teknoloji Rezidans Programı gerçekleşecek. Mimarlık, görsel sanatlar, gösteri sanatları, tasarım, edebiyat, müzik\\ses ve video\\film\\yeni medya alanında çalışan, deneyimli ya da yeni gelişmekte olan sanatçılar, programa 28 Temmuz'a kadar başvurabilir. Daha detaylı bilgi burada. Bu yıl 1-15 Ekim arasında İstanbul'u ikinci defa kuşatacak Red Bull Music Festival Istanbul, her biri farklı bir deneyim sunacak beş konseptini açıkladı. Elektronik dans müziğine fütüristik bir bakış sunan Futurave Night, synthesizer müziğine odaklanan Aposynthesis Night, hip hop'ın Berlin İstanbul yolculuğuna tanık olacağımız Kan Kardeşler Gecesi, Afrika müziğinin yerli ve yabancı isimlerini bir araya getiren Alpha Beat Night ve Vogue kültürünün parıltılı dünyasından yola çıkan Ballroom Night geceleri, festivalin omurgasını oluşturacak. Festival kapsamında hayata geçecek Red Bull House of Music, sergiler, radyo programları, canlı performanslar ve atölyelere ev sahipliği yapacak. Avantajlı biletler için link de bırakıyorum."} {"url": "https://manyetikbant.me/defter-16/", "text": "Ne yapıyoruz biz ki? Bunu sadece kendime değil, yakaladığım herkese soruyorum. Günün büyük bölümünde dışarıda olduğum ve evde neredeyse hiç yemek yapmadığım bir düzenden üç öğün ev yemeğine, haftada 1 radyo programından 2 program + en az 2 Instagram yayınına, her gün bilmem kaç bin adım hedefli açık hava yürüyüşlerinden YouTube videoları antrenörlüğünde ev sporuna, semt semt çıkılan fotoğraf turlarından hard disk arkeolojisine geçtiğim iki buçuk ay geride kaldı. Bu süre içinde HOOD Base yayınlarında o kadar çok kişiyle üzerimde iz bırakan konuşmalar yaşadım ki, hepsi sürekli zihnimde dönüyor gibi. İllüstratör Merve Atılgan'ın bu dönemden ancak paylaşmayı öğrenerek çıkabileceğimizi söylemesi, müzik yazarı Taner Turna'nın döneceğimiz yerin bıraktığımız yer olmayacağını hatırlatması, Rundamental kurucusu Pınar Mumcu'nun tek başına, kendine daha iyi bakmayı öğrenerek ayakta duran kadınlarla gurur duyduğunu paylaşması sık sık aklıma geliyor. Yine yayınlarda konuşmaktan çok keyif aldığım Seden Mestan'ın Dadanizm'deki Ergenlik ömür boyu: Günümüz dünyasında yetişkin olma çabası başlıklı yazısı içimde ziller çaldırdı. Ben de Seden'in yazıda bahsettiği gibi bu dönemde çamaşır, mutfak ve temizlik sistemlerini oturtarak yetişkinlik için küçük ama kendim için büyük bir adım attığımı hissettim. Ebeveynlerim benim yaşımdayken ne yapıyordu? sorusunun yanıtıyla şimdiki hayatım arasında ise hiçbir zaman kapanmayacağını düşündüğüm uçurumlar var. Bundan acı duymayı bırakmak için uygun bir zaman, zaten adil bir soru da değil. Şimdilik başımızı suyun üzerinde tutmaya devam etsek yeter gibi geliyor. Birkaç gün önce Twitter kullanıcısı @ruqinq'in yukarıdaki tweet'iyle başlayan hareket, saatler içinde hem trendlere girdi hem ekşi sözlük'te sayfalarca entry ile sol frame'e çakıldı (bu yazıyı yazarken başlıkta 130 sayfa entry birikmişti). Kadınların yaptığı, basitçe her gün karşılaştığımız söylemleri erkekleri hedef alacak şekilde uyarlamaktı. Erkeğin en büyük kariyerinin babalık olduğu, sünnet giysilerinin siyah poşetle satıldığı, erkeğin iffetinin giydiği şortun boyuyla ölçüldüğü, erkeklerin hayatlarına dair kararların kadınların iradesine bağlandığı kurgusal bir dünyadan esen tweet fırtınası, birçoklarını üşütmüş olacak ki kadınların mizah yapamıyor olmasından feminazi yakıştırmalarına, tamam eğlendiniz hadi yeter artık uyarılarından dümdüz hakaretlere alışkın olduğumuz tepkileri tetikledi ve elbette bize ait deneyimleri nasıl dile getirmemiz gerektiği yine bazı erkekler tarafından öğretilmek istendi. Her zamanki hadsizlik sarmalının içinde en can acıtan şey ise bu tweet hareketi sürerken, intihar ettiği düşünülen Aleyna Çakır'ın erkek arkadaşı Ümit Uygun tarafından şiddet görüp bayıldığı görüntülerin ortaya çıkmasıydı. Kadınların erkeklere yönelik tweet'lerinin kadın mücadelesine verdiği zarardan bahsedenler ise çoktan ben erkek halimle bu adamdan korkarım, kadınlar neden böyle tiplerle beraber oluyor? vagonuna atlayıp kurban suçlamaya başlamıştı. Reddettiği erkek tarafından öldürülen Ayşegül Aktürk'ü platonik aşkı öldürdü cümlesiyle haberleştiren web siteleri, aynı gün yine intihar ettiği söylenen 17 yaşındaki 5 aylık hamile İrem Bahçe'nin aile meclisi kararıyla ağabeyi tarafından öldürüldüğünü yazdı. Sosyal medyadaki her taciz tartışmasında kadınlara merhaba demeye korkar olduk diyen erkekler, kadınlar tecavüze uğrama, şiddet görme, öldürülme korkusuyla yaşarken varın siz de yanlış anlaşılma korkusuyla dilinize çeki düzen vermek zorunda kalın. İçine doğduğunuz erkek kültürü sosyal medyada çekiştirilsin. Bir şey olmaz."} {"url": "https://manyetikbant.me/defter-8/", "text": "20'li yaşlarıma kadar kitap okurken cümlelerin altını çizmemeye özen gösterdim. Sayfalardaki en ufak çizik, kırışıklık, leke rahatsız ediyordu. Hatırlamak ya da daha sonra tekrar dönüp bakmak istediğim bölümleri defterlere yazıyordum. Defterler gibi kitapların da tertemiz kalmaması gereken şeyler olduklarını ne zaman anladım bilmiyorum ama artık okuduğum kitapları yeniden ziyaret edip nerelerin altını çizdiğime bakmayı seviyorum. O an nasıl hissediyormuşum, neyi duymaya ihtiyacım varmış, neye kırgınmışım, neleri hayal ediyormuşum... hepsi yazıyor altı çizili cümlelerde. Kitapların onları okuduğumuz anların izlerini taşıması gibi, şarkılar da hem yaratıcısının hem dinleyeninin izlerini taşıyarak nefes alıyor, değişiyor, yaşıyor. Lars Ulrich, Beats 1'daki programı It's Electric'te konuk ettiği Noel Gallagher ile birçok şeyin yanında bunu da konuşuyor. İlk yıllarından beri Oasis hayranı olan, onlar için Son 20 yılımın soundtrack'i diyen, hatta turnelerinde onlara eşlik eden Ulrich ile Gallagher'ın derin dostluğunu sezdiğimiz röportajda iki müzisyenin de U2 merakını, şarkı yazarken melodinin sözlerden önce geldiğini, Noel'ın yüzemediğini, Paul Weller'ı kendisine örnek aldığını ve daha başka şeyleri öğreniyoruz. Lars Ulrich'e hiç sempatim yok ama ona rağmen fena röportaj olmamış. Yeldeğirmeni'ndeki CIRCUIT, kendisini böyle tanımlıyor. Küçük ölçekli projelerle bireyleri etkileyerek toplumsal dönüşüm ve değişimin tohumlarını atıyorlar. Çeşitli resim ve baskı dersleri, şehirde ekolojik uygulamalar ve bitki yetiştiriciliği üzerine atölyeler, beslenme ile ilgili sınıflar, yoga ve meditasyon grupları, dilde cinsiyet seminerleri gibi pek çok konuda çalışmaları çatısı altında bulabileceğimiz CIRCUIT, dışarıdan gelen proje önerilerine de açık. Yaratıcılığı sürdürülebilir yaşam modelleriyle birleştiren bu oluşumla tanışmaktan mutluyum. Siz de Facebook sayfalarında gözünüze kestirdiğiniz bir atölyeye/derse katılarak ya da bir gün geçerken uğrayarak CIRCUIT'le tanışabilirsiniz."} {"url": "https://manyetikbant.me/defter-9/", "text": "Sabah erken kalkmak zorunluluk değil de tercih olunca tatlı geliyor. Sizleri tam burada, önceleri tercih ettiğimiz ama zorunluluğa dönüşünce buz gibi soğuduğumuz tüm eski alışkanlıklarımız için bir dakikalık saygı duruşuna davet ediyorum. Erken kalkılan sabahların popüler aktivitesi yürüyüş beni de ele geçirdi. Yataktan kalkıp bir şeyler yazmak üzere masaya oturmayı çok seviyorum ama günler bu şekilde birbirini izleyince kendimi medikal masaj aramaları içinde buluyorum. Dolayısıyla sabahları önce kasları açma bahanesiyle çıkıp yürüyen bir insan oldum. Yürümeyi seviyorum, bazen fazla seviyorum ve yarım saat hava alıp gelme planı ayaklarım ağrıyana kadar yürüyüp, devam edemeyeceğim dediğim noktadan eve dolmuşla dönmemle sonuçlanıyor. Madem yürüyebiliyorum, neden koşmayayım şeklinde işleyen dümdüz mantığımın sesini dinlemeye de niyetliyim. Norveçli felsefeci ve yazar Lars Svendsen'in kitabı Yalnızlığın Felsefesi, bu hafta kafamda çok yankılandı. Yalnızlık kavramını farklı yönleriyle tanımlayan, sosyoloji ve psikoloji alanındaki araştırmalardan yararlanarak didik didik inceleyen, felsefi ve edebi metinlere, Bowie ve The Smiths şarkılarına referans veren bir çalışma. Karakterimiz yalnızlığa meyilli olduğu için mi yalnız hissediyoruz yoksa hep yalnız olduğumuz için mi karakterimiz böyle? Fiziksel olarak yalnız olmadığımız halde yalnızlık duymamız normal mi? Yalnızlığı sevmek sağlıklı mı? Yalnızlığın karşıtı nedir ve ona ulaşmak mümkün mü? İki kişinin yalnızlığını birbirine ekleyince sonuç ne olur? Lars Svendsen, hayatım boyunca sık sık kendime sorduğum ve pek çoğumuzun da aklından geçirdiğini düşündüğüm bu gibi soruları cevaplamaya çalışıyor. Altını çizdiğim cümleleriyle, düşünürken takılıp kaldığım ve ötesine geçemediğim noktalardaki kafa açıcılığıyla başucu kitaplarımdan birine dönüşecek gibi Yalnızlığın Felsefesi. Lars Svendsen'in benzer bir yaklaşımla sıkıntı kavramını incelediği, Bağlam Yayıncılık'tan çıkan Sıkıntının Felsefesi de okuma listemde. Massive Attack'in 1998 tarihli albümü Mezzanine, herhalde hayatımda en çok dinlediğim 10 albüm arasındadır. Yayımlanışının 20. yılı vesilesiyle hayli ilginç bir formata aktarılıyor. İsviçre'deki ETH Zurich üniversitesindeki bilim insanlarının geliştirdiği teknoloji sayesinde albümün tamamı DNA moleküllerine yüklenecek. Ses dosyalarının aktarıldığı DNA zincirleri, gözle görülemeyen 5000 cam nano-küreciğe yerleştirilecek ve böylece Mezzanine, tamamı DNA formatında saklanan ilk albüm olacak. Bu arada projeyi gerçekleştirenler, DNA'da bilgi saklamanın pahalı ve karmaşık bir süreç olduğunu ama bilgi bir kere DNA'ya aktarıldıktan sonra sonsuza kadar saklanabileceğini ve kolaylıkla milyonlarca kopya alınabileceğini söylüyor. Aklımızı türlü şekillerde almaya devam et lütfen Massive Attack. 1983'ten 1988'e kadar Prince'le çalışan, Purple Rain ve Sign o' the Times gibi efsanevi albümlerde imzası bulunan ses mühendisi Susan Rogers'ın 2016'da Montreal'deki RBMA konuşmasından bir bölüme rastladım. Prince'in turnedeki bir gününü özetliyordu. Dört saat soundcheck, iki buçuk saat konser, konserden sonra after-party'de çalmaya devam etmek ya da müzik yapmak üzere stüdyoya girmek, sabaha kadar stüdyoda kalmak ve ertesi gün yeniden başlamak... Turne dışında ise dört saat uykudan sonra günlük işlerini halledip stüdyoya koşmak. Uyumadığı ve yemek yemediği her an elinde enstrüman olan, insanlarla müzik yaparak iletişim kurabilen biri. Müzik üzerine binlerce fikri olan ve bunları denemek için 24 saatle yetinemeyen biri. Gerçek rock 'n' roll bu olsa gerek. Yaygın yanılgının aksine takılmaca değil, durmadan çalışmaca. Konuşmanın tamamı aşağıda, kısaca bahsettiğim kısımdan başlayacak şekilde ayarladım. İstanbul'da özellikle Beyoğlu'nda bizim için bir şeyler ifade eden mekanları kaybetmeye alıştık. Artık kişiliksiz, kimliksiz, tatsız ve köksüz bir hisse sahip İstiklal Caddesi'nde estetik algımıza hitap eden bir şey gördüğümüzde şaşkınlıkla karışık bir mutluluk duyuyoruz. Mekansal düzenlemeler nedeniyle 2015 sonunda kapanan SALT Beyoğlu, kapandığı döneme göre çok daha boğuculaşmış semte bir vaha olarak geri döndü. Giriş katındaki sinema salonu, üst katlardaki sergi alanları, geniş okuma salonu, Robinson Crusoe 389 Kitabevi ve en üst kattaki kış bahçesiyle SALT Beyoğlu'nun geri dönüşü sevindirici. Robinson Crusoe'nun SALT Galata'daki minik dükkanı da hayatına devam ediyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/demonation-3/", "text": "Bant'ın bağımsız seslere mikrofon uzattığı Demonation Festival, on yıllar boyu devam etmesini dilediğim bir etkinlik. Üçüncü yılında, ilk defa Salon'u mesken tutan festival her gün içine atladığım kakafoninin biraz kıyısına çekilip kafamı buranın sesleriyle ve görüntüleriyle doldurmamı sağladı. Konser aralarında fuaye muhabbeti, cd ve tişörtlere abanıp ertesi gün topladıklarımı didiklemek o kadar iyi geldi ki. Sanki kendimi bir yerlere ait hissetmeye ihtiyacım varmış da, evimi bulmuşum. Salona girer girmez Ortadaki şu boşluğa geçeyim de fotoğraf çekeyim derken, sevgili ÇGS solistinin koşu yoluna çıkmışım meğer. Kendisinin sırtıyla müşerref olmamla ÇGS konserlerinin karakterini kavramam bir oldu. Uzun zamandır bu kadar güldüğüm bir konser olmamıştı. Gerek mikrofona Yes mi? diye bağırmalar, gerek cici kedilerimizin bokuyla yüzleşmelerimiz, gerekse grupla iç içe ve dahi burun buruna geçirdiğimiz dakikalar zihnimde hala canlı. 17 Ekim'de Peyote'de olacaklar, kaçırmamanızı tavsiye ederim. Gürültülü eğlence garanti, grubun amacı da bu. Kısa günümün mühim kazanımlarından biri Roadside. Picnic oldu. Hiphop kolektifi M4NM'den Armonycoma or slt ve Ağaçkakan'ın tekinsiz elektronik tınılar üzerine kondurduğu karanlık ve doğru sözlerin hedefi bulmaması imkansız. Rigor Mortis adlı, işi gücü bırakıp kulakları dört açarak dinlenecek bir albümleri var. Roadside. Picnic henüz radarlara girmediyse, girsin. İlk günün en kıdemli ismiydi Cemiyette Pişiyorum. Bu ara çok sık prova yapmaları gruba iyi gelmiş, kulağıma her zamankinden iyi ve kendilerinden memnun geldiler. 10 yılı dolduran şarkılarından artık sıkıldıklarını saklamıyorlar ve yeni şarkıları da eskiler gibi dile pelesenk olacak cinsten. Onları bir 10 yıl daha izleriz umarım. İhtiyaç var. Demonation mühim. Bant'a da, Salon'a da, sahne alan müzisyenlere de, orada olan herkese de teşekkürler. Seneye yine görüşelim, daha kalabalık görüşelim."} {"url": "https://manyetikbant.me/deus-20-05-11-salon-iksv/", "text": "Belçika'nın gürültülü beşlisi Deus'u ilk ne zaman dinledim hatırlamıyorum ama onlarla ilk buluşmam Rock'n Coke 2004'te, kızgın güneşin altında gerçekleşmişti. O sıcakta tişörtünü kafasına geçirip sahnenin önünde zıplayan az sayıda insana yakında yeniden görüşme sözü vermişlerdi. Daha sonra iki defa İstanbul'a gelecekleri duyuruldu ama ikisinde de konserler iptal oldu. Tom Barman'in Nihayet gelebildik cümlesi aslında geç de olsa tutulan bir sözün sevincini taşıyordu. Konser 22:20 gibi başladı (bizi 23:00'den önce başlamayacağını iddia eden arkadaşlarımıza karşı mahcup etmediğin için teşekkürler İKSV). İlk şarkılarda özellikle salonun arka kısmında hayli yüksek sesli ve ateşli sohbetler olsa da bir süre sonra herkesin kendini müziğe vermesiyle insan gürültüsü azaldı. Sahnedeyse beklediğimin ötesinde ve çok keyif verici bir gürültü vardı. İkinci şarkı Fell Off The Floor, Man'in oldukça sert icrası konserin geri kalanının nasıl geçeceğini belli etmişti aslında. Yoğun ve sert gitar riff'leri, kemanın ciyaklamaları, Tom Barman'in dansı, çift vokaller, seyircinin birçok şarkıda katılımı, grubun yüzünden okunan mutluluk ve onun seyirciye geçmesi konseri iyi olmaktan çıkarıp çok iyi\"ye yükseltti. Setlistte en çok Pocket Revolution şarkıları vardı ama kimseyi hayal kırıklığına uğratmayacak kadar da dengeli bir setlistti. Hatta yoğun ısrar üzerine Roses'ı da çaldılar. Yeni şarkılar Dark Sets In ve Constant Now, Eylül'de çıkacak yeni albümleri için iştahımı kabarttı. Sahneden indiklerinde kopan alkışa bakıp 2-3 bis olur diye düşünmüştüm. Maalesef tek bis yaptılar. Son şarkı kimsenin adını bağırmadığı ama aslında herkesin çalınacağını bildiği ve beklediği Suds & Soda'ydı. Şarkının başındaki keman melodisi duyulur duyulmaz seyirci tam anlamıyla çığrından çıktı. Sanki 90'lara fırlatılmıştık. Kendimi herkesle birlikte zıplar, \"friday diye haykırır, ordan oraya atlarken buldum. O kargaşa içinde kimse kendisine çarpan insanlar yüzünden gerginlik yaratmadı, toplu bir eğlence ve mutluluk hakimdi. Deus nihayet gerçekten veda edip başka bis olmayacağı anlamına gelen ışıklar yandığında kanımda bolca endorfin, kulaklarımda ertesi gün bile devam eden bir çınlama vardı. Deus yakıp yıkmıştı beni. İyi bir performans bekliyordum ama bu kadar coşkulu ve gürültülü olacağını tahmin etmemiştim. Konser baştan sona bir enerji patlaması olarak geçti. Hem grup hem seyirci formundaydı. Daha güzel bir Cuma gecesi olamazdı. İlk fotoğraf Ali Güler'e, ikincisi bana ait."} {"url": "https://manyetikbant.me/dijital-sonrasi-tarihceler/", "text": "Türkiye'de Dijital sanat kavramının kulaktaki tınısı taze olsa da, dünyadaki örnekleri 60'larda ortaya çıkmış ve özellikle 80'lerde bilgisayarların gelişimiyle yaygınlaşıp yerleşmiş. Piksel piksel nefes aldığımız 2010'larda, artık dijital teknoloji ve ses/ışık/hareket ilişkilerini araştıran işler gördüğümüzde şaşırmıyoruz. Sergilerde ses dalgalarını bedenimizle manipüle ediyoruz, festivallerde beyin dalgalarımızla araba yarıştırıyoruz. Akbank Sanat'ın Beyoğlu'ndaki sergi alanında 21 Şubat'a kadar görebileceğiniz Dijital Sonrası Tarihçeler: 1960'lar ve 1970'lerin Medya Sanatından Kesitler sergisi, hayatımızın bir gerçekliği haline gelen dijital sanatın pek de bilmediğimiz tarihine bakıyor. Son yıllarda karşılaştığımız birçok fikrin köklerini gördüğümüz sergi, iki ana eksene sahip. Bunlardan ilki, 1966'da New York'ta gerçekleşen 9 Gece: Tiyatro ve Mühendislik gösterisi. John Cage, Lucinda Childs, Alex Hay gibi dönemin öncü sanatçılarının Bell Telefon Laboratuvarları'ndan mühendislerle birlikte ortaya çıkardığı işlerde şimdinin tohumlarını görmek mümkün. Sergilenen döneme dair daha geniş ve derin bilgi edinmek isterseniz giriş katında bulunan Off-Line Medya Köşesi'ndeki yayınları inceleyebilirsiniz. Buradaki kitap ve dergiler, sergi bittikten sonra Akbank Sanat Kütüphanesi'ne eklenecek. Beni sanat eserinin kalıcı/geçiciliği ve bir sanat eseri olarak deneyim üzerine düşüncelere gömen Dijital Sonrası Tarihçeler sergisini sindire sindire gezmenizi tavsiye ederim. Sonra da Akbank Sanat'ın en üst katındaki kafede bir şeyler yersiniz. İşte güzel bir hafta sonu planı."} {"url": "https://manyetikbant.me/dont-panic-were-from-poland/", "text": "İstanbul'daki Polonya kaynaklı sanat etkinliklerinin artması belki dikkatinizi çekmiştir. Bu yoğunluğun bir sebebi var: 2014, Türk-Polonya diplomatik ilişkilerinin 600. yılı. Sizi bu vesileyle düzenlenen bir yarışmadan haberdar etmek istiyorum. 600. yıl etkinliklerinin Polonya tarafını yürüten Adam Mickiewicz Enstitüsü, çağdaş Polonya müziğini dünyaya tanıtmak için Don't Panic! We're From Poland! adlı bir proje yürütüyor. Geçtiğimiz Aralık'ta ben de enstitünün davetlisi olarak Varşova'daki Polonya Müzik Fuarı'na katılıp projenin showcase'ini izlemiştim. Şimdi bu projede yer alan başarılı Polonyalı gruplardan bazıları, İstanbul'a geliyor. Önümüzdeki aylarda düzenlenecek Don't Panic! We're From Poland! etkinliğinde sahne alacak isimler oylamayla belirleniyor. VE YARIN OYLAMADA SON GÜN! Bu sayfadan yarışmacıları izleyip favori 3 isminizi belirledikten sonra, seçiminizi dontpanic@iam. pl adresine yollayarak oylamaya katılabilirsiniz. Oylamaya katılanlar arasından seçilecek 15 kişi, konsere bilet kazanacak. Belki içlerinden biri, sıradaki favori grubunuzdur. Fotoğraftaki mavi tavşanı görürseniz de düşün peşine. Kendisi projenin maskotu ve sizi mutlaka müzik dolu bir yere götürür."} {"url": "https://manyetikbant.me/dort-tarafi-muzikle-cevrili-bozcaada-caz-festivali/", "text": "Konser takip etme yaşı 2000'lerin başına denk gelen nesil için yaz, uzun süre festival anlamına geldi. H2000, One Love, Rock'n Coke, Masstival, Chill-Out, Freshtival gibi festivallerin sahnelerinde hayran olduğumuz müzisyenleri izledik ve yenileriyle tanıştık. Her sene festivallere kimlerin geleceği spekülasyonu, kış aylarından yapılmaya başlandı. Beklentiler yükseldi, isimler büyüdü. Sonrası malum; siyasi ve ekonomik nedenlerle festivallerle vedalaşmaya başladık. Elimizde kalan bir avuç sanat etkinliğine sahip çıkıp ülkenin çölleşen kültürel ortamında nefes almaya çalıştıkça bu defa terör saldırılarıyla darmadağın olduk. Giderek daha müdahaleci olan muhafazakar kültür, Türk lirasının müthiş değer kaybı da soruna tuz biber ekti. Sonuçta her festival yazısında, buraya nereden geldiğimizi hatırlatma ihtiyacı duyar oldum. Bozcaada Caz Festivali, ilk gününde sahne alan Ceylan Ertem'in dediği gibi, bu ülkede yıllardır caza mesai veren müzisyenlerin festivali. Üç gün boyunca farklı projelerle sahne alan Alp Ersönmez, Çağrı Sertel, Ediz Hafızoğlu, Engin Recepoğulları, Volkan Öktem, Mehmet İkiz, Cenk Erdoğan, Korhan Futacı, Volkan Hürsever, Sarp Maden, Ercüment Orkut gibi isimlerin bir kısmı, yıl boyu tanınmış pop sanatçılarıyla çalıyor. Bozcaada'da ise kendi üretimlerini paylaşıyorlar. Kalabalığa bakılırsa dinleyicilerini de buluyorlar. Ada, festivali iyiden iyiye kucaklamış. Tüm konserler dolu geçiyor. Çoğu festivalde olduğu gibi belirli bir yaş grubunun ezici çoğunluğu da yok üstelik. Üç kuşağı bir arada görmek mümkün. Çimen görünce oturmaya alışmış seyircinin enerjisi bazen yenilenmeye ihtiyaç duysa da, festival alanına adım attığımda kendimi mutlu hissediyorum. İstanbul'un en ufak gündelik uğraşta bile mücadele ve stres barındıran rutininden sonra Bozcaada'da olmak, sürekli kaynayan bir kazan gibi olan kafamın içini sakinleştiriyor. Lahza ve Alp Ersönmez Cereyanlı feat. Erik Truffaz müthiş çalıyor. Yarımdünya Klarnet Trio seyirciyi genlerdeki dans kodundan vuruyor. Denizden sonra bir de Bozcaada Ensemble'ın dalgalarına kapılıyoruz. FOURinthePOCKET ise alanda kimsenin oturmasına müsaade etmiyor. Festivalin son günü dönmem gerektiği için özellikle merak ettiğim Deniz Mahir Kartal feat. Sarp Maden ve Korhan Futacı Pavli Experiment konserlerini kaçırıyorum. Festivalin programı bu yıl yan etkinliklerle zenginleştirilmiş. Programda yoga, soundpainting atölyesi, doğaçlama hareket atölyesi, vücut farkındalığı atölyesi, sabah yürüyüşü gibi etkinliklerin yanı sıra Değişen Eğlence Endüstrisi başlıklı bir oturum, Oğul Türkkan ile Kendine Has Lezzetler ve Levon Bağış ile Ada Tadımları yer alıyordu. Her gün adanın farklı noktalarında gerçekleşen pop-up konserler sayesinde gün batımını izlerken de, çınarların altında dinlenirken de kulağımızda müzik vardı. İki yılda Geyikli-Bozcaada feribot seferlerini yetersiz bırakacak bir kitle edinmeyi başaran festival, umarım önümüzdeki yıllarda samimiyet hissini koruyarak programını çeşitlendirmeye devam eder; sahnesinde daha nice müzisyeni ağırlar."} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-aksel-ceylan-beatles-pink-floyd-queen/", "text": "Gözümü kapatıp hayalimdeki konseri düşündüğümde, çok sevdiğim tüm gruplar içinden hangisinin konseri olsa gitmek için her şeyi yapardım diye baktım ve aklıma tartışmasız şekilde ilk gelenler The Beatles, Pink Floyd ve Queen oldu. İlk önce dedim ki Seçeyim bir tanesini çizeyim işte, ama gerçekten seçemedim ve hepsinin birlikte -ve en iyi dönemlerinde- çalacakları bi festival olması lazım diye düşündüm. Son olarak da, Hatta neden festival oluyor ki, hayal değil mi nası olsa ya, bu doğum günümde evin salonunda bi tek bana çalsınlar ulan! dedim. Hepsini çizmek biraz yorucu oldu açıkçası ama sanırım yaşlanıp ölene kadar bakıp bakıp Valla çok güzel hayal kurmuşum bence diyebileceğim bi poster çıktı ortaya. Pozitif düşünce eğer gerçekten işe yarıyorsa, doğum günümde bu posterdekilerden en az birinin gitarıyla falan kapımı çalmasını bekliyorum. İnanırsak olur bence. It was a bit tiring to draw them all but I think this turned out to be a poster that I can look at and say I dreamed one hell of a dream until I get old and die. If positive thinking really works, I'm expecting one of these people in the poster to knock my door on my birthday with his guitar or something. If we believe, it will happen."} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-aytac-ozturk-nipsey-hussle/", "text": "Nipsey Hussle bana ilham veren, kalemime tavır eklemiş bir sanatçıydı. Kendisi ne kadar ün/para kazanmış olsa da büyüdüğü Slauson Avenue'yü bırakmamış, o bölgeyi geliştirmek için çabalamıştı. Bölgesinin lideri olarak görülen birisinin bu bölgede, kendi dükkanında vurularak öldürülmesi ise ironik bir durum. Bu poster ile kendisine bir saygı duruşunda bulunmak isterim. Nipsey Hussle was an artist who inspired me and gave attitude to my drawing style. He became famous and rich but he didn't leave Slauson Avenue, where he grew up. He struggled to make that neighborhood a better place. For someone who is considered the leader of his territory, being shot and murdered in his own store is ironic. This poster is a tribute to him."} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-berkay-daglar-rage-against-the-machine/", "text": "I chose Rage Against the Machine not just because I still love their music but because they are the perfect match for the issue that I want to draw attention to. This could be the best gig against the nuclear power plant in Akkuyu, Mersin. April 26th is the anniversary of the Chernobyl disaster. I don't know which worries me the most; the possibility of a nuclear disaster in my country where negligence is a serious problem or that this gig is just a dream."} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-berna-kilicoglu-opa-tsupa/", "text": "Onlar bana Gazap Üzümleri'ni hatırlattı. Tastamam Gazap Üzümleri! İnsanların evlerini yıkıyorsun, ne yapacaklarını bilemiyorlar. Bir kısmı hapishanelik oluyor. Çıkınca bir bakıyor mahallesi yok. Tony Gatlif, 2008, İstanbul. Sulukule'deyiz, çingenelerin göç yollarında. Roman yönetmen Tony Gatlif'in hayalimde düzenlediği ikibinsekiz son Hıdrellez kutlaması ve bir kırsalda yoluma düşürdüğü gypsy caz grubu; Opa Tsupa! They reminded me of The Grapes of Wrath. The Grapes of Wrath indeed! You destroy people's homes, they don't know what to do. Some of them are jailed. When they get out, they see that their neighborhood has disappeared. Tony Gatlif, 2008, Istanbul. We are in Sulukule, on the migratory path of gypsies. In my dream, Roman filmmaker Tony Gatlif organizes a Hidrellez festival in twothousandeight. The last Hidrellez. And the gypsy jazz band he introduced me in the country side; Opa Tsupa!"} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-bulent-gultek-david-bowie/", "text": "Proje temasını duyar duymaz, konseri dünya dışında bir yerde tasarlamayı düşündüm. Ay veya Mars ya da başka bir gezegende. Dünya zamanından bağımsız olarak düzenlenmiş veya düzenlenecek bir konser üzerine düşünmeye başladım. Her zaman çizmek istediğim fakat detaylıca çizme fırsatı yakalayamadığım He-Man konseptini çalışmaya karar verdim. Eternia gezegeninin başkenti Eternos'u konser mekanı olarak belirledim. He-Man birden çok ana konseptin bir araya gelmesiyle kendi özgün dünyasını oluşturmuş, birçok anlamda güçlü bir çizgi seriydi. Son zamanlarda da özellikle renk paletiyle çizimlerime etki ettiğini düşünüyorum. Konser için, galaksiler arası rock yıldızı Ziggy Stardust en uygun isimdi. David Bowie, yaptığı müziği diğer sanat dallarıyla besleyip, konseptlerle sunan, sınırları zorlayan, hatta Ziggy karakterine bakınca ünü dünya dışına doğru uzayıp giden bir sanatçı. Bu iki güçlü imajı bir araya getirerek bir konser afişi yaratmak eğlenceli olabilir diye düşündüm. Ayrıca Ziggy'nin Eternia'nın dokusuyla uyumlu yapısı motive edici oldu. Dünyada ne kadar uzaydan gelen bir yabancıysa, orada o kadar evinde gibi görünüyordu. Afişi hazırlarken, Eternia gezegeninin tarihiyle ilgili biraz daha bilgiye ihtiyaç duydum. Çünkü afiş üzerindeki konser tarihi Eternia gezegenine göre olmalıydı. Eternia'nın iki uydusu var; Bright Moon ve Dark Moon. Takvim sistemleriyle ilgili bilgiye ulaşamadım fakat çizgi filmde izlediğimiz maceraların Eternia tarihine göre 2996-2998 tarihleri arasında geçtiğini öğrendim. Buna göre afişe Bright Moon'un 12. günü 2997 tarihini attım. Ziggy, muhtemelen 70'li yıllarda yıldızlar arası bir tur kapsamında bu konseri vermiş ya da verecek olmalı. When I first heard about the project, I wanted to design a poster for a gig that's not on this world. A concert on the moon, on Mars or on some other planet. I started thinking about a gig that is free from Earth calendar or time. So I decided to work on the He-Man concept, which I always wanted to draw but never had the opportunity to work in detail. I decided to set Eternos, the capital of Eternia, as the venue. He-Man was a powerful series with its own universe that combined several concepts. I think it has been affecting my work with its colour palette recently. For this special gig, intergalactic rock star Ziggy Stardust was the perfect name. David Bowie always pushed the limits, supported his music with other art forms and presented it within certain concepts. With Ziggy, his fame spread to outer space. I thought it would be fun to combine these two strong images to create a gig poster. Apart from that, the chemistry between Ziggy and Eternia really motivated me. He was an alien on Earth, but there... he was home. In the designing process, I needed some information about Eternia's history because the date had to be in accordance with the Eternian calendar. Eternia has two satellites, Bright Moon and Dark Moon. I couldn't find any information about the calendar system but I found that, the cartoon series was taking place between 2996-2998. So I set the concert date on the 12th day of Bright Moon, year 2997. Ziggy probably played or will play this gig, in the seventies, as part of an interstellar tour of his."} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-burak-beceren-radiohead/", "text": "Aslında ilk başta çok daha sürreal bir mekan ve şu an aramızda olmayan bir müzisyen/grup konsepti üzerinden yola çıkmayı planlıyordum. Örneğin ayın karanlık tarafında çalan Pink Floyd ya da Jim Morrison'ın eşlik ettiği The Tea Party'nin interzone konseri gibi. Afişteki figürleri anlamlandırmaya çalışıp error verecek arkadaşlara da tavsiyem Paranoid Android klibini izlemeleri. At first, I was planning to go with the concept of a more surreal venue with a musician/band that's no longer with us. Like Pink Floyd playing on the dark side of the moon or The Tea Party, joined by Jim Morrison, in the interzone. But the idea of bringing Radiohead, one of the bands that I've been waiting to see live for a long time, to Basilica Cistern with an acoustic set... that stroke me as a fantasy that could become real. I did my share with this poster and sent out a message to the universe. It's up to the universe to take it seriously or not. To the folks who are not familiar with the figures on the poster, I recommend the video for Paranoid Android."} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-burak-senturk-david-bowie/", "text": "Çocukluğumdan bu yana, gelişimime katkısı olan ve benimle yolculuğa devam eden kahramanlarımla gerçeklik arasında köprü kurmaya kafayı takmış olabilirim. İzlediğim Amerikan filmlerinin etkisi altındayken, uzun yıllar boyunca hayatın önemli anlarında hep bir fon müziğinin girmesini bekledim. Ta ki Walkman'in icadına kadar. ARO Sony. Since I was a child, I have been obsessed with building a bridge between reality and my heroes who helped me with my progress and who still accompany me in my life. When I was under the influence of American movies, for many years I waited for a background music to emphasize the important moments of life. Until the invention of Walkman. God bless you Sony."} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-burak-tozkoparan-benjamin-clementine/", "text": "Kimin posterini çizsem kalabalığında, beni son dönemde en çok etkileyen sanatçılardan Benjamin Clementine'e karar vermek çok zor olmadı. Bu karar kolaydı, peki konser nerede olacak? Evimde akşam yemeğinde mi? Ajansa happy hour'a mı gelse? Ütopik bir mekan olmalı dedim sonra. Geçtiğimiz hafta ilk defa dalış yaptım, korkumu yenmek hiç kolay olmadı ama sonrasında hissettiğim şey başka bir şeydi. Dalış sonrasında hissettiğim şey, öncesinde yaşadığım stresi patakladı. Daldığımda hissettiğim Benjamin'i dinlerken hissettiğimle benzerdi, işte bu dedim! Condolence'i su altında canlı dinlemek... Bu ikisini harmanlayabilirdim. Peki ama müzik, sualtı? Ne bileyim ben, tek sorun bu mu? Ben çizerim! Between crowded thoughts of whose poster to draw, it wasn't very hard for me to decide on Benjamin Clementine, who massively inspired me lately. That decision was easy but where will the concert take place? Dinner at my place? Should he come to the agency on happy hour? Then I decided it should be in a utopian environment. Last week I went diving for the first time in my life. It wasn't easy to overcome the fear but what I felt afterwards was completely different. The feeling after diving, blew away the stress that I felt earlier. That feeling was similar to what I felt listening to Benjamin. I said That's it! Listening to Condolence underwater... I could blend these two. But music, underwater? What do I know, is that the only problem? I just draw!"} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-busra-uzgun-everyone-dies/", "text": "İlk başta benim adıma düzenlenen bir festivalin posterini çizmeyi düşündüm. Ölümümden bir süre sonra vur patlasın çal oynasın bir festival düzenleniyor. Soyadım Üzgün olduğu için festivale gelenler üzgün suratlı logomun olduğu t-shirt'ler giymiş. Bu fikri çizmeye başladıktan sonra işi daha da sulandırdığım için giderek soğudum. Onun yerine hayatta olmayan müzisyenlerin olduğu, yerinin ve zamanının belirsiz olduğu bir poster çizdim. Bir festivalde yarınlar yokmuşçasına sapıtsan da, ünlü bir rock grubunun frontman'i olsan da everyone dies. Siz yine de posteri üzücü algılamayın, gülüp geçin. Sevgiler. At first I thought of designing a poster for a festival in memoriam of me. Like there is a festival after my death and everyone is having a wild time after me. Because of my surname which means Sad in Turkish, the attendees are wearing t-shirts with my sad face logo on them. After tackling a bit with this idea, I felt alienated from it. Instead, I designed a poster for a festival which has musicians who passed away in the line up. This event takes place in an unknown time and venue. You can go nuts and have fun like there's no tomorrow or you can be the frontman of a well known rock band... yet, everyone dies. But still, don't be sad about this poster, just laugh off. With love."} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-can-rogge-wu-tang-clan/", "text": "Wu-Tang Clan'in ne kadar büyük veya hip-hop tarihinde ne kadar önemli bir grup olduğunu anlatmaya gerek yok. Ama benim konser afişi olarak onları seçmemin asıl nedeni, bir süre önce yayınlanan Tiny Desk'teki performanslarıydı. Ben de böyle büyük bir grubu büyük bir arena yerine hayalimdeki geniş bir salonda, tüm arkadaşlarımla beraber samimi, pozitif ve sıcak bir ortamda izlemeyi çok isterdim gerçekten de. Özellikle de grupla tanışma albümüm olan Enter the Wu-Tang (36 Chambers)'ı baştan sona çalacakları bir performansı dinlemek benim için rüya gibi olurdu. Umarım bir gün canlı izleme şansını bulurum, Wu-Tang is for the children! I don't need to talk about how big or important Wu-Tang Clan is for hip-hop history. But the main reason I chose them for my concert poster was their show at Tiny Desk. I would've really liked seeing such a big band in my dream living room, with all my friends in a sincere, positive and warm environment instead of a big arena. It would be like a dream for me, especially a performance where they played Enter the Wu-Tang (36 Chambers) in its entirety, the album that introduced me to them. I hope I get the chance to see them live one day, Wu-Tang is for the children!"} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-carilla-karahan-tame-impala/", "text": "Tame Impala'yı ilk Feels Like We Only Go Backwards şarkısının muhteşem animasyon klibiyle keşfetmiştim. Bu şarkıya çok bayıldığımı ve döne döne dinlediğimi hatırlıyorum. Grubun önceki albümleri ve teklilerini dinleyince de hipnoz edici, psikedelik ve adeta başka dünyalara götüren müziklerinin bayağı bir bağımlısı oldum. Buradan yola çıkarak afişte, dilin ucundaki bu grubun şarkılarını içeren plağı LSD'ye benzeterek, paralel evrende psikedelik renklere bürünen bir yerlere kapı açan müziklerinin hissettirdiklerini illüstrasyona dökmeye çalıştım. Türkiye'ye hiç gelmeyen bu grubu buralarda görmek dileğiyle, mekanı da etkileyici ses sistemi ve çekici sahne tasarımıyla ilgi çeken Zorlu PSM Studio olarak belirledim. Umarım bu dileğim de bir gün gerçekleşir. I first discovered Tame Impala with the amazing video animation of Feels Like We Only Go Backwards. I remember getting hooked on it and listening to it again and again. Then I listened to their whole discography, previous songs and albums. It was trippy, hypnotizing and it blew my mind and I got addicted to them for a while. From this point of view, I tried to express and illustrate my feelings on this poster. The LSD on the tongue resembling vinyl, guides you to the parallel universe painted in psychedelic colors with its music. Wishing to see this band which has never come to Turkey, I imagined them playing at Zorlu PSM Studio with its powerful sound system and interesting stage design. I hope it will come true someday."} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-dilara-akbal-mac-miller/", "text": "Projeyi ilk gördüğümde arkada çalan Mac Miller bu proje için doğru bir seçimdi. Geçen yıl eylül ayında ölen sanatçı hareketli şarkılarıyla içimde dans etme isteği uyandırırken, renkli kişiliği ve klipleriyle de benim renkli dünyam için doğru bir kişiydi. Mac Miller'ın o renkli ve hareketli şarkılarını kendi çalışmama nasıl yansıtacağımı düşünürken, bir anda kendimi Mac Miller'ın ölüler diyarında müthiş konserler verip diğer ölüleri eğlendirdiğini düşünürken buldum. Bu düşünce çok hoşuma gitti. Mac Miller ve oradaki diğer ölüleri bizlerle buluşturacak bir mekan düşünmeye başladım. Bu mekan için bir çok yer aklıma geldi ama bana en uygun yerin Yerebatan Sarnıcı olduğuna karar verdim. Zamanında insanların bu mekanda kaybolup bulunamama hikayelerini okuyunca burayı bir geçiş mekanı olarak kurgulamaya karar verdim. Bence burada ölü bir Mac Miller konseri çok güzel olurdu. Mac Miller was playing in the background when I saw the project for the first time and he was the right choice. The artist who passed previous September made me dance with his energetic songs. His colorful character and videos made him the right choice for my colorful world too. As I was wondering how I could reflect Mac Miller's colorful and dynamic songs in my work, I found myself thinking about Mac Miller playing to the dead and making them go crazy in the realm of the dead. I liked that idea. Then I started searching for a venue that would bring together Mac Miller, the dead and us. I thought about many places but the most suitable one for me was Yerebatan Cistern. Having read about people getting lost here, I decided to design it as a place of passage. I think a dead Mac Miller gig would rock the place."} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-dilara-ozden-grimes/", "text": "Grimes'ı cesur ve özgün olduğu için seviyorum. Sadece yaptığı müzik için değil, kendi kliplerinin, albüm kapaklarının ve kostümlerinin yaratıcısı olduğu için seviyorum. Tamamen kendi dünyasını yaratıyor ve dinleyiciyi içine çekmeyi başarıyor. Onu canlı izleme fırsatını hiç bulamadım ama bir gün konserine gideceğimi ve yine onun kendi yarattığı çok renkli, çok sesli ve kaotik dünyanın içine çekileceğimi düşledim. Buranın ışıltılı bir sahne değil de, yerin metrelerce altında, kabloların, kanalizasyon borularının, kalabalığın, sıkışıklığın ve kaotikliğin olduğu bir tren istasyonu olması gerekiyordu. Bu onu gözümde daha da cesur bir hale getirdi. Umarım sizler de onu böyle hayal edebiliyorsunuzdur. I love Grimes because she's courageous and authentic. I love her not only for her music, but also for she makes her own videos, album covers and costumes. She creates her own universe and draws the listener into it. I never had the chance to see her live but I dreamed about going to her gig one day and getting sucked into her multicolored, polyphonic and chaotic world. This had to be in an underground station with cables, sewer pipes, crowds, congestion and chaos instead of a glittering stage. That makes her even bolder for me. I hope you can imagine her like that as well."} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-dilem-serbest-blur/", "text": "Blur'ü seçtim çünkü karakter olarak beni en çok etkileyen gruplardan biri. İngiliz mizahının absürt kökeninden beslenmeleri ve 90'ların tüm kontrastına sahip olmalarıyla birlikte müthiş bir enerjileri var. Benim için nostaljik bir grup olmanın çok daha ötesindeler. Blur üyeleri bana hep kahvaltı objelerini ve yiyeceklerini çağrıştırırdı. Sanırım bu yüzden tam olarak bu posterdeki gibi pijamalarıyla dev bir kahvaltı sofrasına düşmüş minyatür Blur üyelerinin, sadece o kahvaltının sahibine özel bir konser verdiğini hayal ettim. Yıllardır Parklife'ı her dinlediğimde I feed the pigeons, I sometimes feed the sparrows too bölümüne anlamsızca gülüyorum ve bu sözü atasözü gibi kullanıyorum. Teşekkürler Blur. I chose Blur, because they are one of the bands that influenced me the most. Nourished by the absurd origins of British humor, they have a tremendous energy containing full contrast of the 90s. They are more than just a nostalgic band for me. Blur members always reminded me of breakfast objects and food. I think that's why I imagined a giant breakfast table and miniature Blur members with their pajamas playing a special concert to someone as in this illustration. Every time I listen to Parklife, I can't help but laugh at I feed the pigeons, I sometimes feed the sparrows too part. And I'm using that sentence as a proverb. Thanks for that Blur!"} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-dilruba-karalp-depeche-mode/", "text": "Bu deli çocuklarla tanışmam biraz karmaşık, biraz da güzel bir tesadüf aslında. Lisede tipik bir okul gezisinde kendimizi yolculuk melankolisine kaptırmak için en yakın arkadaşımla kulaklıklarımızı paylaşarak kendimizce keşfettiğimiz, bize heyecan veren müzik mahsullerinin lezzetli yeni tadlarını inceliyorduk. Sıradaki parça Mike Shinoda'nın elinden çıkma Enjoy the Silence remix'iydi. Bir anda ayaklarımın yerden kesildiğini ve kafamın uçtuğunu hatırlıyorum. Kısa süre sonra okul dönüşü evde kafa boşaltmak için anlamsızca televizyonu zaplarken Mtv kanalında durmuş, ayakta olduğum yerde çivilenmiştim. Marilyn Manson yorumuyla Personal Jesus idi ekrandaki klip. Çok tarzım olmamasına rağmen sonunda şeytanın bacağını kırmış ve muazzam bir eser çıkarmış bu tuhaf oğlan diye düşünmüştüm. Cover olduğunu öğrendiğimdeyse yeni takıntım olacak, depresif ruhlarımıza pansuman yapacak daimi tutkum ile tanışmış oldum: Depeche Mode. Neredeyse üniversite tercihlerimi belki İstanbul'da konser verirler umuduyla değiştirecek kadar, yıllarca sabırla, büyük heves ve motivasyonla beklediğimiz o konser tarihi, talihsizlikler silsilesi yüzünden ne yazık ki ertelenmiş ve büyük hayalimiz yine bir başka bahara kalmıştı. Bu ümitsizlik boşluğunu tamamlamak için kendi düşlerimde ekibi tamamen kitsch objelerle dolu bir taksinin içinde ve onun cevval şoförünün büyük emekleri sayesinde lojistik engellere takılmadan paralel bir evrende konser yolundayken hayal ediyorum. I ran into these crazy boys by chance. In a typical high school trip, me and my friend were sharing headphones, tasting our exciting, new found musical gems in an attempt to add a little travel melancholia to the day. Next track was Mike Shinoda's Enjoy the Silence remix. I remember it blew my mind. Shortly afterwards, in a random tv zapping, I stopped at Mtv and what I saw amazed me. It was Marilyn Manson's Personal Jesus video. Even though it was not my favorite kind of music, I thought This strange kid finally made it and created a masterpiece. When I found out that it was a cover, I met my new obsession, my ultimate passion that would heal our depressed souls: Depeche Mode. I nearly changed my university applications in the hopes that they could come to Istanbul. The gig that we've waited for patiently, eagerly and with great motivation for years, was cancelled due to a series of mishaps and we had to kiss our big dream goodbye. To fill this hopeless void, I imagine the band in a cab filled with the most kitsch objects, on their way to a gig that is free of logistic problems. The go-getter cab driver is sure to get them there on time."} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-doga-can-erturk-andrew-bird/", "text": "Kime afiş yapmam gerektiğine karar vermek biraz zamanımı aldı. Hayranı olduğum büyük gruplara ya da artık hayatta olmayan duayenlere bir şeyler tasarlamaktansa, son zamanlarda sıkça dinlediğim Andrew Bird'ü seçtim. Bir sürü şarkısını farkında olmadan ezberlediğim ama yakın zamana kadar ona ait olduğunu bile fark etmediğim, ıslığı ve kemanıyla beni kendine hayran bırakan kişi. Türkiye'de dünya yıldızlarını izleme şansımız az çok oluyor ama Kuzey Amerika dışına pek çıkmayan Andrew Bird gibi yerel sayılabilecek bir sanatçıyı büyüdüğüm şehrin en büyülü yerlerinden birinde izlemek beni fazlasıyla keyiflendiren bir hayal. Cennet'e inmek biraz zorlu olsa da obruğun kenarına inşa edilmiş yıkık kilisenin önünde Roma Fade'i dinlemek gerçekten hayal edilesi. It took me some time to decide on the poster. Instead of designing for big names that I'm a fan of or masters who have passed away, I chose someone that I've been listening to a lot lately: Andrew Bird. I knew many of his songs by heart even before I realized they belonged to him. He amazes me with his whistle and violin. In Turkey, we get to see many stars but to see a quasi-local artist like Andrew Bird, who doesn't travel outside of North America much, in a magical place of the city where I grew up; that's a dream to be psyched about. It's a tough journey to Cennet but it's really worth dreaming of listening to Roma Fade beside the ruins of the old church, built at the edge of the cenote."} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-efe-karadagli-acid-house-kings/", "text": "Acid House Kings'in müziğini ilk defa duymamın üzerinden yaklaşık 10 yıl geçti ve o zamandan beri hayatımın film müziğini oluşturuyorlar. Onları canlı olarak izlemek en büyük hayallerimden biri ve bu proje sayesinde de, bu hayalimin hayalini kurma şansı yakalıyorum. Şarkılarında kullandıkları parlak melodiler yüzünden, bulutların ve kuşların da konumlandığı, atmosferin troposfer katmanında bir konser verdiklerini hayal ettim. Bu katmanda güneşin doğuşu ve batışının çok iyi izleneceğini hayal ediyorum ve böylesine bir sahne için başka bir grubun müziğini düşünemiyorum. Son albümlerini çıkarmalarının üzerinden 8 yıl kadar geçti ve bir sonrakinin ne zaman geleceği şu an için belirsiz; bu nedenle ben de bir şarkı sözlerine gönderme yaparak, konser tarihini belirsiz olarak bıraktım. Umarım müzik üretmeye devam ederler ve gökyüzünde ya da yeryüzünde farketmez, bir gün onları canlı olarak izleyebilirim. It's been almost 10 years since I first heard of Acid House Kings' music and they have become the soundtrack of my life ever since. I have always dreamed about watching them live and thanks to this project, I can dream about my dream. They have these shiny and bright melodies in their songs so I imagined a concert at the troposphere layer of atmosphere, where the clouds and birds are actually located. I bet it would be great to watch sunrise and sunshine on this layer and I can't imagine any other music but Acid House Kings' for this scene. It's been 8 years since they released their last album and it's unclear when the next one will come so I added an uncertain concert date, referring to one of their lyrics. I hope they will continue to create great music and whether it's in the sky or on earth, I can watch them live one day."} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-ekmel-ayar-nick-cave-and-the-bad-seeds/", "text": "Nick Cave, 2017 İsrail konseri öncesinde kendisine yapılan boykot çağrısını böyle yanıtlamıştı. Her türlü haksızlığın karşısında oluşuyla tanıdığım ve müziğiyle derin bağlar kurup çok şey öğrendiğim bu sanatçının, sanatını toplumsal bir sorumluluk kaygısıyla gölgelemekten kaçınmasını kafa karıştırıcı bulmuştum. Benim gözümde İsrail'de konser vermek, vermemek kadar politik bir karardı. Bundan bir sene sonra benim yaşadığım şehirde, İstanbul'da verdiği konserle kendisini ilk defa canlı izleme şansı buldum. Benim için etkisinden aylarca çıkamadığım, unutulmayacak bir deneyim oldu. Bu konserden birkaç hafta sonra haberlerde, Gazze'de kalan sayılı kültür merkezlerinden en büyüğü olan Said Al-Mishal'in, yeni bir gösteri hazırlığındayken İsrail ordusu tarafından bombalanarak yıkıldığını okudum. Hala konserin etkisindeyken aldığım bu haber bana, Cave'in 2017'de müzisyenleri susturanlarla ilgili söylediklerini hatırlattı. Gazze'de yıllardır devam eden tarifsiz katliam ve haksızlıklarla birlikte, kayıtsız kalınamayacak boyutta bir kültürel yıkım da gerçekleşiyordu. Farklı coğrafyalarda farklı topluluklara karşı, çok farklı biçimlerde işlenen ve geçmişten günümüze süregelen sistematik bir kültürel soykırım gerçeği var. Bu kültür soykırımı dünyanın öbür ucunda, Nick Cave'in anavatanı Avustralya'da aborijinlere karşı sessiz ve üstü örtülü şekilde gerçekleşirken, Gazze'de Filistinlilere karşı şiddet ve kan dolu şekilde sürmekte. Bütün bunlara karşı evrensel bir tepkisizlik sürse de, içinde yaşadığımız dünyada müzisyenler susturuluyor, piyanolar parçalanıyor, kültür mekanları yıkılıyor, sanatçılar öldürülüyor ya da baskıyla sindiriliyor. Bütün bunları düşündükçe ben de Nick Cave'in söylediklerini tamamlayacak bu konseri hayal ederken buldum kendimi. 9 Ağustos 2018'de yıkılan bu oditoryumda, müziği ve sanatı susturan herkese karşı bir konser vermesini istedim ve bu konserin afişini yaptım. This was Nick Cave's reply when he was called for boycott before his 2017 Israel gig. I felt a strong bond with his music and admired him for his stance against injustice. I found his unwillingness to shadow his art with social responsibilities confusing. For me, performing in Israel was just as a political decision as not performing there. A year later, I had the chance to see him live for the first time in Istanbul, where I live. The show was an amazing experience that had a huge impact on me for months. A couple weeks later, I read that Said Al-Mishal was bombed to ruins by Israeli army. As I was still under the spell of his Istanbul concert, this reminded me of Nick Cave's words about those who silenced musicians. Apart from the inexpressible massacre and injustice that has been taking place in Gaza for years, there was also a cultural destruction. It's a fact that many different communities in different parts of the world have been suffering from continuous, systematic cultural genocide year in and year out. This cultural genocide is carried out in silence and subtlety against Aborigens in Australia, Nick Cave's hometown. As for Gaza, it is carried out with violence and blood against Palestinians. Under the reign of universal apathy, every day musicians are silenced, pianos get smashed, cultural venues are destroyed, artists are killed or suppressed. Thinking about all these, I found myself dreaming about this gig that would complete Nick Cave's words. I wanted him to perform at this auditorium, on August 9th 2018, the same day it was destroyed, against everyone who silences musicians and art... and I made this poster."} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-emrah-tumer-daft-punk/", "text": "Müziğin evrensel ve birleştirici yanını düşününce neden bir Galactic Festival yapılmasın ki dedim!? Aklımda Daft Punk'ın Tatooine'deki konserinde, Stormtrooper'lar, Ewok'lar, Wookie'ler, hatta Darth Vader gibi pek çok karakterin kendilerini müziğin ritmine bırakıp, çılgınca dans edip eğlendikleri bir kare canlandı. Poster çalışmama da bunu mümkün olduğunca yansıtmaya çalıştım. Thinking about the universal and unifying character of music, I thought why not go for a Galactic Festival? I imagined Stormtroopers, Ewoks, Wookies, even Darth Vader losing themselves to the beat and having a blast at Daft Punk's Tatooine gig. I tried to carry this to the poster."} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-erdem-yildiz-the-prodigy/", "text": "İlk kez MTV'de Firestarter adlı şarkının klibini izlediğimi hatırlıyorum. Bayağı korkunç gelmişti o zamanlar. Gerçekten kendilerine has, karanlık, eğlenceli ve en dipteki hislere dokunan bir müzik yapıyorlardı. Şimdi şarkılarını açıp tekrar dinlediğimde beni çocukluğuma döndürüyor ve yaşam enerjimi tazeliyorlar. En depresif, en yorgun halimde bile dinlediğimde beni kendime getiren, sinirliysem sinirimi atmamı sağlayan, mutluysam daha mutlu hale getiren bir müzik yapıyorlar. Konserlerindeki atmosfer bana hep cehennemi anımsatmıştır. Bu yüzden cehennemdeki bir konserin böyle enerjik bir gruba tam olarak uyacağını düşündüm. Keith Flint, vokal yapmanın ses perdesi kadar ruhla da alakalı olduğunun kanıtı olan bir vokalistti. Bu güzel enerji için teşekkürler! I remember watching the Firestarter video on MTV for the first time. It was the scariest video of my childhood. They were really making unique, dark, entertaining music that touched the deepest feelings. Now when I listen to their songs again, they take me back to my childhood and refresh my life energy. A band that pulls me round even in my most tired state, that calms me down if I'm angry, makes me happier if I'm happy. The atmosphere in their concerts has always reminded me of hell. So I thought a concert in hell would fit such an energetic band. Keith Flint was a singer who proved that singing is related to the soul as it is to the tone. Thanks for the beautiful energy!"} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-hande-kochan-florence-and-the-machine/", "text": "Projeyi ilk gördüğümde en çok görmek istediğim grupları aklımdan geçirip bir liste hazırlamıştım. Düşünüp hayal ettikçe birçok fikir de ortaya çıkmış oldu. Aslında o listede diğerlerinden ayrılan Florence + the Machine'i seçtim. Florence'ı seçmemdeki en büyük sebep kendisi ve müziğinin bana hep ilkbaharı hatırlatmasıydı. Tarih olarak da en sevdiğim ay olan nisanı seçtim. Onun peri masalından fırlamış büyülü atmosferine de mekan olarak en çok Crystal Palace yakışırdı. When I first saw the project, I thought about all the bands that I wanted to see live and made a list. Meanwhile, a lot of ideas popped up. I chose Florence + the Machine, which had a different place for me. The main reason that I chose Florence is that she and her music always reminded me of spring. As date, I picked my favorite month, April. And the perfect place for her fairy tale atmosphere would be nowhere else but Crystal Palace."} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-hazal-hidir-aphex-twin/", "text": "Selected Ambient Works 85 92 isimli ilk albümünü yayımlandığı tarihten çok geç keşfetmiş olsam da, dahilik ve delilik arasında gidip gelen Richard James, nam-ı diğer Aphex Twin bu albümle kalbimi kazandı. Aynı zamanda canlı performanslarını ve video kliplerini kendine özgü görsel dünyasıyla birleştirip, deneysel bir şekilde derdini ifade eden bu adam, çoğu insan için olduğu gibi benim de en sevdiğim müzisyenler arasına girmeyi başardı. Eski Aphex Twin nerde ya? gibi cümleler kurmamıza izin vermeden hala muazzam albümler yayımlamaya devam ediyor. Umarım bir gün gerçekten İstanbul'da performans sergiler. Richard James aka Aphex Twin, who is going between insanity and genius, won my heart with his first album Selected Ambient Works 85-92 even though I discovered it much later than it was first released. This man who expresses himself in an experimental way by combining his unique visual world with his live performances and video clips has become one of my favourite musicians like most people. He still releases perfect albums that do not allow us to say words like I miss the old Aphex Twin. I hope, he will perform in Istanbul one day."} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-kubra-su-yildirim-tinariwen/", "text": "Onlar blues, rock ve folk müziğini harmanlayıp bir çay bardağında sunuyorlar sanatlarını. Geçmişi ve geleceği elleriyle tutup şimdideyken selamlıyorlar gibi. İçlerindeki isyan ateşi, zor koşullarda kendini bulma gayesi ve var olma çabası beni derimden etkiledi. Evet, derimden. Typo yok. Mistik tınılar duyuyorum ve kliplerinde ayahuasca çayına yapılan göndermeler görüyorum, bence hem bu dünyaya aitler hem de değiller. Bu yorumlamaya tutunarak farklı bir boyutta olmalılar fikrine yükseldim. Maddi alem ile ruhlar alemi arasında köprü görevi üstlenen Alem-i Misal denen bir geçiş aleminde, ne zaman başladığı bilinemeyen ve sonsuza kadar sürecek olan bir konser hayalledim. Sunulan çaydan yudumlayarak, transtayken pat, güm, dan şeklinde düşerek veya bilinemeyen bir yolculuk çeşidiyle katılabilmeyi çok isterdim. They blend blues, rock and folk music and serve their art in a tea cup. It's like they hold the past and the future in their hands and salute them in the present. Their rebellious fire, their persistence of self-seeking, their will to exist even in the toughest conditions got under my skin. I hear mystical tones in their music, I see references to ayahuasca in their videos, I think they belong not only to this world but also to some unknown place. Holding on to this interpretation, I got the idea that they should be in another dimension. I dreamed of a gig in a dimension called Alem-i Misal which serves as a bridge among the material and spiritual world. A concert that has started at an unknown moment and that will continue forever. I would really love to attend this gig; by way of sipping from the tea cup, falling out of a trance with booms and bangs or through an unknown kind of journey."} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-merve-yigit-queen/", "text": "Queen came into my life in high school and my bond with them got stronger in college. They make me feel even the songs that I don't understand the lyrics. I associated them with Mexico, which appeals to me with its food, culture and nature. Because I love vintage, 70's and 80's, I imagined a concert in that era. I wish this gig could come to life and I could see Freddie, the man that I admire, that I try to imitate while watching his performances, from the front row."} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-neslihan-kaya-baris-manco/", "text": "Henüz Türkiye'de yaşarken yurt dışındaki insanların memleket hasretini -istese döner anlayışıyla yaklaşıp- pek ağdalı buluyordum fakat şimdi bir süredir ben de bu hasrete müdahilim ve aslında hiç görmediğim fakat müziklerini resmen varoluşsal sanrılarıma fon müziği yaptığım Barış Abimizin neden bir Augsburg konseri olmasın? Hem de ben memleketi böyle özlemişken. When I lived in Turkey, I found the homesickness of people who lived abroad a little exaggerated. I thought they could come back when they wanted. Now that I've been sharing this homesickness as an expat, I'm thinking why wouldn't there be a Barış Manço gig in Augsburg? His music has been the soundtrack for my existential delusions. This would be just the right time because I really missed my home."} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-ozan-aktuna-melvins/", "text": "Diğer Melvins albümlerine ve bu janraya pek meraklı olmasam da, Houdini albümünü çok severim. Posteri yaparken grubun nüktedan ve Amerikana havasını kaybetmemeye çalıştım. Onları açık havada yapılan ve 50 grubun çıktığı bir festivalde değil de, sadece Houdini'nin çalındığı bir setlist ile kapalı bir salonda oturarak izlemek istediğim için de CRR'de olsun istedim. Kim bilir, belki bir gün bu hayalim de gerçekleşir. Although I'm not mad about Melvins' other albums or that genre in particular, I really like Houdini. I tried to keep the band's humorous attitude and Americana mood while I designed the poster. Instead of an open air festival with 50 other bands, I wanted to see them in a one-off indoor gig at CRR, sitting down and with a setlist dedicated to Houdini alone. Maybe one day this dream can come true, who knows."} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-pinar-ulus-nina-simone-thievery-corporation/", "text": "Mevsim henüz yaz iken, gündüz düşü görmekten kendimi alıkoyamadım. Thievery Corporation ile Mama Afrika Nina Simone'un Türkiye'nin en sevdiğim bölgesinde, mesela muhteşem doğasıyla Kelebekler Vadisi'nde bir konseri olsaydı eğer; sonuna kadar dans edeceğime, kumsalı temiz tutma konusunda titizlikten ödün vermeyeceğime ve kırmızı şarapla beyaz leblebi yiyeceğime söz verirdim. Now that we're in summer, I couldn't help but daydream. If Thievery Corporation and Mama Afrika Nina Simone were to play in my favorite place in Turkey, in Butterfly Valley's amazing nature, I would promise to dance all the way, be very careful about keeping the beach clean and have white chickpeas with red wine."} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-selin-arisoy-mastodon/", "text": "Aslında Mastodon'u daha önce izlemiş olmama rağmen, Yedikule Zindanları'nda hiç konsere katılamadım. Bir Ankaralı olarak hep duydum ama heeep duydum; düşünsene, gerçek bir zindanda konser fikri enfes. Özellikle Yedikule'deki o Deftones konserine katılamamış olmanın üzüntüsünü hala yaşıyorum. Dedim keşke Mastodon gelse ama Yedikule Zindanları'na gelse. Patlayan renklerle Zindanlarda bir Mastodon afişi fikri aslında işte bu meraktan geldi. Although I've been to a Mastodon concert before, I've never been to Yedikule Dungeons. As an outsider I've always heard of Yedikule; think about it, you are going to a concert in an actual dungeon, sounds cool right? I still regret not going to the Deftones gig there. So when I started drawing, I wished that Mastodon would play at Yedikule Dungeons. The idea of flashy colored dungeon comes from this curiosity."} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-selin-birben-sting/", "text": "Müziğe başlarken en çok etkilendiğim insanlardan biri Sting'di. Hep bir konserine gidip canlı dinlemek istemiştim ama bir türlü denk gelememiştim. Sonradan annem bana zaten 2006'da babamla beni Sting konserine götürdüklerini söylemişti. Hatırlamasam da bu anıyı hiç unutmadım. Bu yüzden gittiğim ama hatırlamadığım bu konser için bir poster hazırlamak istedim. İllüstrasyonda kullandığım fincan için klasik İngiliz çay takımlarından ilham aldım. Sting was one of the most inspirational figures for me, when I first started music. I've always wanted to watch him live but I never caught one of his gigs. Then one day my mother told me that she and my father took me to a Sting concert in 2006. So I wanted to design a poster for that gig, for the concert that I've been to but don't remember. The tea cup on the poster comes from the classical English tea sets."} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-selin-cinar-dj-rashad/", "text": "Yaptığı müziği ve prodüktörlüğünü çok farklı bulduğum, Chicago'da devrim yaratan biri DJ Rashad. Yaşıyor olsaydı kendisini Boiler Room'da izlemeyi çok isterdim. Parçalarına ilk denk geldiğim günü hatılıyorum. Çok farklı bulmuş ve bayağı heyecanlanmıştım. Genel olarak bulunduğu tarzın içindeki dans ritimlerini ve yaptığı müziğin rengini çok seviyorum. I find DJ Rashad's music and production abilities very unique. He revolutionized the scene in Chicago. I would really love to see him on Boiler Room if he was alive. I clearly remember the first time I heard his songs. I thought they were very different and got really excited. Generally, I love the dance rhythms and the colour of his music."} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-sercan-tunali-sigur-ros/", "text": "Heima belgeseli grubu güzel anlatmış. Bu kelime İzlanda dilinde Ev anlamına geliyor. Sigur Ros, müzikleriyle bizi evlerimizden uzaklaştırmıyor, aksine evlerimizi de yanımıza alıp göç etmemizi sağlıyor. Böylece hiçbir zaman başka bir yer kavramıyla eskiye özlem duymuyoruz. Her yerde yeni ve aynı zamanda da evimize yakın hissetmek bu müziğin mistik ve masalsı temalarında gizleniyor. Her zaman güzel kokulu bir başucu kitabı gibi en yakınımızda dursun. The documentary called Heima tells about the band really well. The word Heima means home in Icelandic. Sigur Ros do not take us away from our homes, they make us travel with our homes beside us. So we never yearn for the past with the feeling of another place. The possibility of feeling both as a newcomer and close to home, hides in the mystic and epic themes of this music. May it be always near us, like a bedside book that smells good."} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-simay-bahcivan-a-tribe-called-quest/", "text": "Posteri yapmak için ilk düşündüğüm ve hip hop'ı çok seven biri olarak hiç tereddüt etmeden karar verdiğim grup A Tribe Called Quest. Şarkılarındaki çeşitliliği, grubun Afrocentric ve etnik tarzını göz önünde bulundurduğumda, onunla harmanlanacak bir atmosfer olmalı diye düşündüm. Kapalıçarşı gibi işitsel peyzajı iyi olan bir mekanda konserleri olsa harika olurdu. As a hip hop fan, the first band I thought of and chose without hesitation is A Tribe Called Quest. Considering the diversity in their songs, their Afrocentric and ethnic style, I thought the venue must have an atmosphere that could mix well with the music. It would be great to see them in a place with a good aural landscape, like The Grand Bazaar."} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-sinem-arda-duke-ellington/", "text": "Sevdiğim diziler ve filmlerle ilgili sonsuza kadar konuşabilirim, onlarla ilgili çizimler yaparak da kendimce bir seçki oluşturuyorum. Ama bunu dinlediğim müzikle ilgili yapmak hiç aklıma gelmemişti, özellikle de bir poster şeklinde. O yüzden Dream Gigs Illustrated projesini görünce çok heyecanlandım, fikir aşırı hoşuma gitti ve hemen Duke Ellington'ı seçtim. Sevgili Dukeun müziği ile tanışmam da şu sıralar tekrar dönüp okuduğum Günlerin Köpüğü kitabıyla olmuştu. Tam olarak ne zaman okudum bilmiyorum ama kafası çok garip çalışan bir adam olan Boris Vian sanki bütün kitabı Duke Ellington'ın müziği üzerinden yazmıştı. Yazarın öykü içinde ustaca yerleştirdiği parçaların birini dikkate almazsanız, birkaç sayfa sonra başka bir tanesi karşınıza çıkabilirdi. Ben de yazarın bizim için seçtiği playlist'e uymakta gecikmedim ve dinler dinlemez onu neden bu kadar sevdiğini, yarattığı kurgunun arka planında neden sürekli Chloe çaldığını anladım. Konser yılını ünlü bir konser kaydından seçtim. Günü ve ayı ise doğum günümden çünkü neden olmasın? Posteri çizdim, şimdi onu canlı canlı dinlemek ne kadar muhteşem olurdu diye hayal etmesi kaldı. I can talk forever about the movies and tv series that I love, I even make a selection by doing some artwork about them. But it didn't occur to me to do the exact thing with the music I listen to, especially as a gig poster. That's why I got so excited when I saw the Dream Gigs Illustrated project. I really loved the idea and I chose Duke Ellington. I got to meet the music of dear Duke thanks to the book called Froth on the Daydream which I'm currently rereading. I don't know exactly when I read it, but Boris Vian, a man with a very odd mind, seems to have written the whole book through the music of Duke Ellington. If you ignore one of the pieces that the author skillfully placed in the story, another one might come up after a few pages. And I wasn't late to follow the playlist the author chose for us and as soon as I listened to it, I understood why he loved him so much, why he constantly played Chloe in the background of his fiction. I chose the concert year from a famous concert recording. The day and the month is from my birthday because why not ? I drew the poster and now all there's left to do is to imagine how wonderful it would be to listen to him live."} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-somon-mfdoom/", "text": "MF DOOM'un absürt ve soyut sözleri tam aradığım delilikti. Alışılagelmiş bütün hip hop kurallarını yok etmek için kendine yarattığı mad villain alter egosu, beni hikayenin daha da içine çekti ve dinledikçe onu sanki aileden biri gibi tanır oldum. Bazı sözlerine sanki arkadaşımla aramızdaki bir espriye güler gibi gülüyorum. Trajik bir orijin hikayesinden gelen, zeki, karamsar ama bir o kadar iplemez ve komik bir karakter. MF DOOM, çizgi roman estetiği, East Coast'un tarzı ve biraz da varoluşçuluğun karanlık absürtlüğünün vücut bulmuş hali gibi. DOOM'un üst düzey bir laboratuvarda konser vermesi yıllardır kafamda dönen bir konseptti. CERN, dünyanın en önemli nükleer araştırmalarının yapıldığı bir laboratuvar. Tanrı parçacığının yaratıldığı bu mekan, doğru ellerde insanlık tarihi için çok önemli gelişmeler getirebilir. Yanlış ellerde ise dünyanın sonunu. Kıyamet için güzel bir gün olabileceğine inanıyorum. MF DOOM's absurd and abstract lyrics were just my kind of madness. His mad villain alter ego that would destroy hip hop's rules drew me to him. As I listened to his music, I felt like I've known him like family. I laugh at some of his lyrics like I'm laughing at an inside joke. He's a smart, pessimistic but reckless and funny character with a tragic back story. MF DOOM is like the embodiment of comic book aesthetic, East Coast style and the dark absurdism of existentialism. DOOM playing at a top notch laboratory was a concept that I had in mind for years. CERN is the most significant nuclear research lab in the world. This is where the god particle is reproduced. In the right hands, it can produce great advances for humankind. But in the wrong hands, it can end the world. I believe it's a good day for doomsday."} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-tunc-eren-jethro-tull/", "text": "06.06.08 tarihli Jethro Tull İstanbul Arena konseri hatırladığım kadarıyla Vaay bu grubu göreyim diyerek bilinçli olarak bilet aldığım ilk konserdi. Konser düzeni oturmalıydı ve koltuklarımız arkalardaydı. Konserin ortalarına doğru yağmur başlayınca insanlar yerlerinden kalkmaya başladı. Arkada oturan bizler de koltukların arasından önlere doğru ilerledik ve konserin devamını ayakta, sahneyle daha içli dışlı bir şekilde, dans ederek dinledik. As far as I recall, Jethro Tull's İstanbul Arena gig on 06.06.08 was the first concert that I bought a ticket thinking Wow, I should see this. The concert was seated and our seats were at the back of the venue. In the middle of the set, it started raining and people stood up and took off. We moved to the front seats and watched the rest of the concert close to the stage, intimately, standing up and dancing."} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-volkan-aydemir-roger-waters/", "text": "Roger Waters The Wall İstanbul konseri büyük bir tarihi/siyasi olayla büyük bir müzik olayının mükemmel uyumuydu, büyülenmiştim. Dream Gigs Illustrated'in fikrini duyduğumda aklıma ilk gelen ve başka bir şey düşünemediğim posteri yaratmaya çalıştım. Hala acaba böyle bir konser gerçek olabilir mi diye düşünüyorum. Roger Waters' The Wall Istanbul show was an exceptional day where a major historical/political event met with a major musical event. I was mesmerized. This was the first idea that came to my mind when I heard about Dream Gigs Illustrated. This was all I could think. I still wonder if this gig can become real."} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-yagiz-eyiisleyen-converge/", "text": "Projeyi görür görmez Converge'ün 2016 Roadburn Festival çatısı altında gerçekleştirdiği Jane Live başlıklı konserin afişini tasarlamak istedim. Bunun başlıca sebebi Converge'ün çocukluğumdan bu yana bana kattığı ilham. Özellikle grubun frontman'i olan Jacob Bannon'ın kişisel söylemleri ve aynı zamanda tasarımcı kişiliği ile tasarım yolculuğumda bana fazlasıyla ilham kaynağı olduğunu söyleyebilirim. 2013 yılında yayımlanan Rungs in a Ladder belgeselini izledikten sonra Jacob Bannon, Converge'ün ne kadar değerli ve eşsiz bir grup olduğunu anlamamı tekrar sağladı. Neden Jane Live sorusuna tekrar dönecek olursak, en sevdiğim Converge albümlerinden biri olan Jane Doe'nun baştan sona kusursuz bir şekilde çalındığı eşsiz bir konserdir. The moment I saw the project, I decided to design a poster for Converge's Jane Live gig at 2016 Roadburn Festival. The main reason of my decision is the inspiration Converge has been giving me since my childhood. Frontman Jacob Bannon's personal statements and design works inspired me greatly in my own designer life. The 2013 documentary Rungs in a Ladder made me see once more how precious and unique Converge was. Going back to why I chose Jane Live, it's the perfect rendition of one of my favorite Converge albums, Jane Doe, in its entirety."} {"url": "https://manyetikbant.me/dream-gigs-illustrated-yaren-yavuz-the-knife/", "text": "Projeyi duymamla birlikte The Knife'tan başka bir grubu seçemeyeceğimi fark etmem bir oldu. Sadece müziğine farklı bir biçimde tutulmam ya da içimde sürekli bir üretme isteği uyandırması sebebiyle değil, beni ilk defa müzik yapmaya yönlendiren biricik grup olduğu için sanırım. Benim için çok ayrı ve kişisel bir öneme sahipti hep. The moment I heard about the project, I knew I could only choose The Knife. Not just because I'm obsessed with their music and it gives me a constant desire to produce but also because they're the band that directed me to making music for the first time. They have always been very important to me. That's why I wanted to illustrate the effect that they have on me. I pictured the band as this enormous, modern Kybele who draws the listeners to her and lures them. Strong and with no boundaries, never refraining from saying something new. I wish I could meet them someday and find courage to share my music with loved ones."} {"url": "https://manyetikbant.me/eagulls/", "text": "Müzik çok çeşitli amaçlara hizmet ediyor. Sakinleşmek istediğinde sakinleştiriyor, kafanda hiçbir düşünceye yer kalmasın istediğinde beynine lavman yapıyor, bazen de içinde biriktirdiğin ama bir türlü patlayıp dışına çıkaramadığın çığlıkları atıyor senin yerine. Müzisyen mikrofonu kafasına vurdukça, kendini yere attıkça, sahneyi parçaladıkça yaşadığın katarsisler koruyor seni aklını kaçırmaktan. Belki bu yüzden punk'a dört elle sarılıyoruz. Çünkü çığlıklar hiç bitmeyecek. Leeds çıkışlı 5 kişilik punk grubu Eagulls, konserleriyle nam salıp sadık bir dinleyici kitlesi edindikten sonra kendi ismini taşıyan ilk uzunçalarını yayınladı. Punk post punk standartlarındaki keskin gitar soundu, ciğerden gelen vokaller, çiğ davullar, anksiyete dolu şarkı sözleri ve kopardığı gürültüyle çabucak dikkat çekip heyecan yarattı Eagulls. Sadece müzikleri değil, sahne dışındaki icraatları da konuşuluyor. Geçtiğimiz yıl beach band olarak niteledikleri, afrobeat ve surf sularında yüzen gruplara hitaben yazdıkları nefret dolu mektuplarında özetle Müzik piyasası sizi sadece gruplarınızda kadınlar olduğu için pohpohluyor ve ailenizin parası olmadan hiçbir şeysiniz diyorlardı. Müziklerine kattıkları öfkeyi takdir etmekle birlikte, dünyada nefret devşirilecek daha mantıklı sebepler olduğunu bildiklerini varsayıyorum. Eagulls, emsalleri Iceage, Parquet Courts, METZ ve Holograms gibi yakından takip edilmeyi hak ediyor. 37 dakikalık gürültü banyosunun dorukları Nerve Endings, Hollow Visions, Possessed ve Soulless Youth. Nefes nefese ruhsuz ve umutsuzluğumuzu anlatan Eagulls'la punk'ın nabzı biraz daha güçlü atıyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/ece-haskan-polo-pan-1845-karakoy-vapuru/", "text": "Projeyi ilk duyduğumda vapurda bir konser olsa muhteşem olurdu diye düşündüm. Vapurda gidip gelirken sürekli müzik dinliyoruz zaten. İstanbul'un kalbinden tüm şehre bir konser verecek olsam, herkesi mutlu edecek bir sanatçıyı dinlemek isterdim dedim ve Polo & Pan 18:45 Karaköy Vapuru konseri geldi aklıma. Gün batımında işten ya da okuldan evine dönen, vapurun arka tarafında bira veya çay içen herkesin dinleyip mutlu olduğu bir yolculuk hayal ettim. When I first heard about the project, I thought how awesome a gig in the ferry would be. We're always listening to music while on the ferry anyway. If I were to organize a concert at the heart of Istanbul, I'd like to listen to an artist who would make everybody happy. So, I thought of Polo & Pan's 18:45 Karaköy Ferry gig. I imagined a trip with the audience returning from work or school at sunset, having some beer or a cup of tea at the back of the ferry, listening to music and feeling happy."} {"url": "https://manyetikbant.me/eksen-on-fair-2013/", "text": "Sonbaharı göremeden kışa geçmişken, yazın son festivalinin özetini çıkaralım. Radyo Eksen'in bu yıl ikincisini düzenlediği Eksen On Fair Parkorman'da, geçtiğimiz yıldan daha büyük bir alanda gerçekleşti. Giysiden kırtasiyeye tasarım ürünleri satan standları, plakçısı, yemekçisi, biracısı, minik Michael Hacker sergisi ve alandaki Radyo Eksen stüdyosuyla ilkine göre daha genişti kasaba. Ziyaretçileriyse hem Rock'n Coke ertesi olması hem de bence gayet yüksek bir fiyat olan 90TL'lik biletler yüzünden tahminimden azdı. Sahnenin açılışını yapan Meriva'ya yetişemedim. Günün ikinci grubu Kolombiyalı Systema Solar, sahne önünde hoplayıp zıplamaktansa bira standlarının yamacında yayılmayı tercih eden kitlenin büyük kısmını hareket ettirmeyi başardı. Retro bir bilimkurgu filminden fırlamış gibi görünen Systema Solar'ın Güney Amerikalı hip hop-dans müziği insanı çok kolay yakalıyor ve iyice şarj etmeden de bırakmıyor. Kuzey İrlandalı punk grubu The Undertones, 70'ler ile 80'lerin başını 4 albüm ve Teenage Kicks, Jimmy Jimmy gibi punk hitleriyle geçirdikten sonra 1983'te dağılmış, 1999'da yeni bir vokalistle yeniden birleşmişti. Günün son aydınlık saatinde vokalist Paul McLoone'un şarkı söylediği kadar seyirciyle konuştuğu, İrlanda punk'ına hasret kalanların neşeyle coştuğu bir performans sundular. Teenage Kicks'te alanın arkalarında annesiyle dans eden bir bebe kaldı aklımda bu konserden. Hayatımıza The Libertines'le giren Carl Barat'ın festivaldeki en büyük olayı, sevgilisiyle alanda dolaşıp Yakışıklı rock star olarak boy göstermesiydi. Çoğunlukla punk şarkılarından oluşan setinin herhangi bir orijinalliği yoktu. Barat'a ayrılan bütçeyle bir grup daha getirilemez miydi? Mesele standart şarkılarla kalabalık eğlemekse, Carl Barat'a ne gerek vardı? Kafamda deli sorular. Türkiye'deki ilk konserini veren The Hives daha sahneye çıkmadan, roadie'lerinin ninja kostümleriyle kalbimi çaldı. Konser performanslarının albümlerinin ilerisinde olduğunu düşündüğüm grup, son albümü Lex Hives'ı geçen yıl çıkarmıştı. Hives'ın seyircisi de kendileri kadar ateşliydi. Vokalist Pelle Almqvist ve gitarist Nicholaus Arson sık sık sahneden indi, kalabalıkla temaslarda bulundu. Pelle şarkı aralarında o kadar çok Türkçe konuştu ki, bu kadar kelime ve cümleyi nasıl ezberlediğine şaşırdım. Bir an bile düşmeyen enerjileri, seyirciyle iletişimleri ve nefis kostümleriyle The Hives taş gibi bir konser verdi. Bu kadar iyi olacağını tahmin etmemiştim. Suede'i izlemeye alıştım ve bu çok güzel. Brett Anderson'ın her defasında yüzünde yeni çizgilerle, ütülü gömleği ve dar pantolonuyla karşımda duruşu, parmağına doladığı bant, mikrofon kablosuyla oynaması, sahnenin kıyısına gelip seyircilere doğru eğilmesi, dans edişi artık tanıdık. Suede'in bu yılın başında, 11 yıl aradan sonra yayımladığı yeni albüm Bloodsports'tan 5 şarkı girmişti setlist'e. Gerisi 90'ların özetiydi. Suede konserlerinin iyi olmaması mümkün değil gibi geliyor bana. Anderson'ın samimiyeti ve şarkıların eskimez karakteri her konseri heyecan verici kılıyor. Parkorman'da gece soğuk ama Suede var ya sahnede, herkes yanındakine sarılıyor ısınmak için. Seste ufak tefek sorunlar, anın hissiyatıyla umursanmıyor. Yazın son festivali Eksen On Fair, yumuşacık eriyip bitiyor gecenin içinde. Sahne ışıklarından minibüs sohbetlerine."} {"url": "https://manyetikbant.me/enclosure/", "text": "Red Hot Chili Peppers mesaisinin yanında kişisel müzik yolculuğunu hep yeni alanlara taşımış bir isim gitarist John Frusciante. Psychedelic rock ve funk'tan ambient ve electronica'ya uzanan rotasında büyük ticari başarılar, hayal kırıklıkları, bağımlılıkla savaştığı yıllar ve kendini yeniden inşa etme var. 90'lardan beri sürdürdüğü solo kariyerinde çoğunlukla müziğin deneysel tarafında kalan işler üreten Frusciante, RHCP'dan ayrıldıktan sonra elektronik müzik çalışmalarına ağırlık verdi. 2012 tarihli EP Letur-Lefr ile başlayan gitardan uzaklaşıp sentetik seslere yakınlaşma dönemi, müzisyenin prodüktörlüğünü de üstlendiği yeni albümü Enclosure ile nihai ifadesini buluyor. Frusciante, Enclosure'ı son 5 yıldır ulaşmak istediği hedeflerin başarılması olarak görüyor. Progresif synth-pop olarak değerlendirdiği albümde breakbeat ve elektronik gürültü parçalarının hakimiyeti var. Tekinsiz açılış parçası Shining Desert, dönüşümün tamamlandığını haber veriyor. Sakin piyanosuyla Sleep, elektronik katmanların arasından başını çıkaran gitar melodileriyle Fanfare ve Cinch, değişimden geri duranların demir atacağı noktalar olabilir. Benim favorim albümün en agresif parçası Crowded. Dikkatle üst üste eklenmiş bilgisayar efektleriyle çarpıcı bir zıtlık oluşturuyor Frusciante'nin duru, organik vokali. Onu gitarıyla sevenlere yabancı gelebilecek olsa da, keşfe açık kulakları tatmin edecek bir albüm Enclosure. John Frusciante bir kere geçtiği yoldan bir daha geçmiyor ve dinleyicisinin zihnini yeni seslere açıyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/erased-tapes-tour/", "text": "Konserler benim zihinsel düzlemimde iki türlü işliyor. Müzik ya bir tutkal gibi beni sahnedeki ve çevremdeki insanlarla birleştiriyor ya da her şeyden yalıtıp yalnız evrenimin içine atıyor. İkincisinde daha çok çağrışımlar, anı kırıntıları ve ani duygu değişimleri var. Londra menşeili plak şirketi Erased Tapes'in 5. yılı şerefine birlikte turlayan A Winged Victory For The Sullen, Olafur Arnalds ve Nils Frahm'ın toplamda 3 saati bulan performansı, benim için konser mekanından çok kendi zihnim içinde gerçekleşen bir hadiseydi. Ben de konseri anlatırken kafamdaki çağrışımlara sadık kalacağım ve o zihin akışını yeniden yakalamaya çalışacağım. Sahneden tek bir nota yavaş yavaş yükselip hoparlörleri titretirken, boğazımdan hava kabarcığı gibi bir şey gözlerime tırmanıp orada patladı. Bu erken boşalma şaşırtıcı olsa da kolay kabullendiğim bir şey. Ay, sahnenin üzerindeki ekranı soldan başlayarak dolduruyor ve Felix Baumgartner'ın dünyaya atlamadan önce aklında bir şarkı olup olmadığını merak ediyorum. İnsanların arasından sahneyi görmeye çalışmayı konserin ilk dakikalarında bırakıyorum. Yere oturup gözlerimi kapıyorum. Evrenin bir radyo istasyonu olsaydı yayın akışı bundan farklı olmazdı. Etrafımda başını öne eğmiş, içine kapanmış insanlar var. Önümdeki kızın omuzları biraz hareket ediyor gibi, ağlıyor mu? Sevgilisinin teselli çabasına cevap vermiyor. Belki müzikten değil, başka şeyden ağlıyor. Belki ağlamıyor. Ekranda deniz anaları. Ne zaman deniz anası görsem aklıma bir film sahnesi gelir, hangi film olduğunu çıkaramam. Adamın biri, akvaryumda deniz anaları besler. Karanlık odada parıldayan deniz anaları. Şimdi herkesin özünde iyi olabileceği, geleceğe dair umut olduğu düşüncesi damarlarıma yayılıyor. Yaylılar mı bunun sebebi? Keman sesinin insanı bu kadar etkilemesinin bilimsel açıklaması nedir? İyi müzik, nasıl oluyor da insanı iyiliğe inandırabiliyor? Başıma hiç kötü bir şey gelemezmiş gibi hissediyorum. Sanki sokağa çıktığımda herkes bana gülümseyecek. Mark Linkous anılıyor. Bir silahın soğukluğu, iradenin yoğunluğu. Bacaklarım karıncalanıyor, uzun süre bağdaş kuramıyorum. İzlandalı birini gördüğümde, ender bir tür hayvan görmüşüm gibi ilgi ve merakla bakma alışkanlığımı koruyorum. Olafur Arnalds'ın bütün sevimliliğine, sahnedeki esprilerine rağmen içimde bir şeyler üşüyor onun müziğini dinlerken. Kuzey Avrupa filmlerinin donuk yeşil ışığında görüyorum her şeyi. Arnalds Mısır Çarşısı'nda gezerken insanlardan çok bunalmış, neredeyse panik atak geçiriyormuş. His birliği içinde olduğumuz en az bir konu var demek ki. Polonya'nın engebeli yollarında, tur otobüsünde uyuyamayıp sabaha kadar içtiklerini ve ertesi gün kendilerini çok mutsuz hissettiklerini anlatıyor. Bu hikayeyi sanırım hiç unutmayacağım. Mutsuz ve hissiz uyandığım her sabah, Olafur Arnalds'ın Polonya'sında hissedeceğim kendimi. Boyumun hızla uzadığı dönemde ayaklarım çok ağrırdı. Geceleri ağrıdan ağlardım. Babam ayaklarımı naneli merhemlerle ovardı. Karanlıktan hep korktum. Gece lambasının ışığında halıdaki desenleri böceklere benzetir, uyuyamazdım. Böceklerden de hep korktum. AWVFTS konseri boyunca çok korkusuz ve yenilmez hissetmiştim, Olafur'u dinlerken neden böyle bıraktım kendimi? Nils Frahm'la birlikte çaldıkları parçada, Frahm'ın başını piyanoya dayayıp müziği dinlemesi mi dokundu bu kadar? Sahnedeki müzisyenler içlerini açınca, aynısını yapmamak mümkün değil. Roskilde'de nefes almanın zor olduğu bir salonda, yanakları güneşten kızarmış insanlarla izlemiştim Nils Frahm'ı. İstanbul'da, dışarıda yağmur yağarken, oturmaktan tutulmuş bacaklarımdaki kan dolaşımını sağlamaya çalışarak izliyorum bu defa. Sol elinin baş parmağını kırdığında doktora enstrüman çalıp çalamayacağını sormuş Frahm ve Davul çalabilirsin yanıtını almış. Buna istinaden, piyanonun tellerine bagetlerle vurarak başlıyor performansına. Salon'a hakim olan his, ilk dakikadan itibaren hayranlık. En son sahne almasının sebebinin, piyanoların akordunu bozması olduğunu anlatıyor gülerek. Dış dünyadan tamamen izole olarak geçirdiğim iki saatten sonra, yine gerçekliğe dönmeye çalışıyorum. 1930'larda geçen Amerikan gangster filmleri geliyor aklıma. Gerçekliği biraz geriden yakalıyorum. Frahm'ın çorapları hep çok güzel. Olafur Arnalds'la onu alışverişte hayal ediyorum. Müzisyenleri üst-baş alışverişinde hayal etmek çok eğlenceli. Nick Cave'i kuaförde saçlarını boyatırken hayal etmek gibi. Belki de kendi boyuyordur. Aynı taburede dip dibe, kolları birbirine dolanarak piyano çalan Nils Frahm ve Olafur Arnalds'ı dinlerken, dünya üzerinde çekilmiş bütün filmleri izlemek istiyorum. Soğuk şehirlerde üşümemek, üşümeden saatlerce sokakta dolaşabilmek, gece yarıları sinema salonlarında tek başıma uyuklamak istiyorum. Nils Frahm'ın gittikçe hızlanıp karmaşıklaşan performansını ellerim karıncalanana kadar alkışladıktan sonra kimseye pek bir şey söylemeden çıkıp uyumaya gidiyorum. Hiçbir şey duymamak istiyorum bu gece duyduğum seslerden başka. Onları bozulmadan muhafaza etmek, dünyanın ve insanın iyiliğine dair kısa ömürlü inancımı kimseye göstermeden içime kilitlemek istiyorum."} {"url": "https://manyetikbant.me/eren-basbug-cektigimiz-aci-ancak-birlikte-oldugumuzda-anlamli/", "text": "Çoğumuz onu Dream Theater'la çalan Türk müzisyen olarak tanıdık. Çocukluğundan beri klasik müzik eğitimiyle büyüyen multi-enstrümantalist, besteci, aranjör ve orkestra şefi Eren Başbuğ, Bilkent Üniversitesi klasik müzik bölümünde okurken tam burslu olarak Berklee School of Music'e kabul edildi. Bilkent'te senfoni orkestrasına uyarlayarak sahnelediği Dream Theater cover'larının grubun klavyecisi Jordan Rudess'a kadar ulaşması üzerine, Rudess ve Dream Theater ile çalışmaya başladı. Bu çalışmalarıyla Grammy aday adayı oldu. Ekim ayında Berklee Silent Film Orchestra ile İstanbul'u ziyaret eden Eren Başbuğ, bugünlerde An Evening of Progressive Metal projesiyle Türkiye'de konserler veriyor. 4 Aralık Salı akşamı Lokalize serisi kapsamında Zorlu PSM'de izleyeceğimiz Başbuğ ile müzik öğrenimi, orkestra şefliği, gelecek hayalleri ve hikaye anlatmanın önemiyle ilgili konuştuk. Genel olarak müziğe yorum katmak zor çünkü müzik hakkında edindiğin fikirler, hayatta yaşadığın deneyimlerden geliyor. Müzik bir hikaye anlatıyor benim için. Benim bir hikayeyi anlamam için belli bir olgunluğa erişmem lazım. Eğer o olgunluğa sahip değilsem, o zamanki hikayelerimle bağdaştırmam gerek. Klasik müzik öyle ki, bazen 45 dakikalık bir zaman içerisinde 350 yıllık bir periyodu duygusal, tarihsel ve hikaye anlatımı olarak taşımam gerekiyor. Peki kaç yaşındayım? Yedi. Tabii ki bazı eserlerin yükünü, teknik olarak değil ama duygusal olarak kaldıramayabiliyorum. Müziğe dair hatırladığım en eski şeylerden biri, o eserlere ne kadar naif, çocuksu, saf ve arka kapı bırakmaksızın yaklaştığım. Yıllar boyunca aynı eserleri çalıp dinledikçe, perspektifimin değiştiğini gördüm. Aslında bu çok güzel bir şey çünkü çaldığım müzikler sayesinde kendimdeki değişimleri fark ettim. Aynı eser üzerinden farklı Eren'leri ve onların zaman boyutundaki iletişimini görebiliyorum. Hatırladığım en enteresan şeylerden biri şu; bazen özellikle Bach çalarken o kadar otomatiğe bağlanıyordum ki, konser ya da sınav esnasında başka bir yere gidiyordum. Bir dakika sonra tekrar kendime geliyordum ve o farkındalıkla ezberi kaybediyordum. Zaman içinde, o kendime gelişlerde kendimi dışarıdan izlemeyi öğrendim. Bahsettiğin şeyleri ben de yaşadım ve bunun birkaç nedeni var. Türkiye'de öğretmenlik dışında sanatıyla hayatta kalabilen klasik müzik insanları çok az. Onlar da çoğunlukla geçimlerini dünyanın başka yerlerinde verdikleri konserlerle sağlıyor. Öğretmenlerin çok küçük bir kısmı bu işi gerçekten istediği ve sevdiği için yapıyor. Sanat okullarında okuyan herkesin kariyer yapma hayali vardır. Bu hayallerin gerçekleşemediği durumlarda, sadece müzik yapan bir insan olarak hayatta kalabilmek için müzikten para kazanmanız gerek. Klasik müzik eğitimiyle büyümüş biri için barda çalmak, caz, pop ya da rock çalmak çok ağır görülür. Bence bir yaylı quartet'in bir düğünde eşlikçi olarak çalmasında hiçbir sorun yok ama klasik müzik ortamında bu, yüksek sanata bir ihanet olarak algılanıyor. Bugün öğretmen olanlar da aynı şeyleri yaşayıp, sonunda yüksek sanata hizmet etme hayalinin gerçek olmadığı bir dünyayla karşılaştı ve bunun acısı bizden çıktı. Bizdeki dört büyük besteci haricinde bizim Almanya, Fransa, İngiltere gibi bir klasik müzik temelimiz yok. Biz oraya ait değiliz, aynı şekilde o insanlar da bize ait değil. Klasik müziğe tarih boyunca baktığın zaman, Avrupa'da kültürlerin ayakta kalması için temel taşı olduğunu görürsün. II. Dünya Savaşı'nda yıkılan Almanya'da onarılan ilk binalar opera binalarıdır. O kültür, o müzik, o yüksek sanat o milliyete hizmet ediyor. Bence bir müziği anlamak, notayı okuyup süper çalmak anlamına gelmiyor. Bir Alman müziğini anlayacaksak Alman kültürü, dili, yemeği, birasını anlamak gerek. Hocaların bu konularda otoriter bir şekilde konuşmaları bana çok tuhaf geliyor. Müzikle hayatta kalacaksak artık yüksek müzik düşüncesini bir kenara koyup müzik endüstrisine bakmalıyız. Artık 1600'lerde yaşamıyoruz. Hiçbir müziğin üstün müzik olduğuna inanmıyorum. Bu yaklaşım çok canımı sıkmıştı ve Berklee'ye gittikten sonra klasik müzik dışında ne kadar büyük bir dünya olduğunu gördüm. Berklee School of Music'teki deneyimlerinden bahsedelim. Öğrencilere özgür bir ifade alanı sağlamanın yanı sıra rekabetin de çok yoğun olduğu bir yer. Berklee'deki çoğu hoca, kariyerinden tatmin olmuş ve artık dinlenip bilgi aktarmak için çalışan insanlar. Bir öğrenci olarak kendisini geçmenden gurur duyarlar. Berklee'de her tür müzik var. Oraya gitmeden önce Latin müziğinin bu kadar detaylı, ritmik olarak bu kadar karmaşık olduğunu bilmiyordum. Hint müziği bambaşka bir dünya. Seçeneklerin var. Türkiye'de bize yapmamız gerekenlerin söylenmesine çok alışkınız. Orada ne yapmak istediğin soruluyor. Bunu çalışmalısın denen çok temel dersler var; armoni, teori, solfej. Bunları herkes alıyor ama sonrası için seçim kişiye ait, sorumluluk da kişiye ait. Madalyonun diğer yüzünde şunu hatırlamak gerekiyor, Berklee bir iş merkezi gibi. Yatırımcıları var. Okulun ana geçim kaynağı öğrenciler, yıllık 40-50 bin dolar ücreti var. Berklee Amerikan kapitalizminin kalbinde, çok akıllı bir oluşum. Örneğin sınava giriyorsun, biraz gitar biliyorum ve film müziği öğrenmek istiyorum diyorsun. Beş yıllık eğitim için 200.000 $ veriyorsan Berklee'ye hoş geldin. Ama ben Türkiye'deyim, bu parayı ödemem mümkün değil, burs istiyorum diyorsan seni başka bir şekilde değerlendiriyorlar. İnsanların şöyle bir düşüncesi var; çok iyi gitar çalıyorum, kesinlikle burs alırım. Sınava giren 5000 kişinin hepsi çok iyi gitar çalıyor, hepsi çok iyi piyano çalıyor. Berklee burs ile sana bir yatırım yapıyor aslında. Ben bu insana inanıyorum, mezun olduktan sonra başarılı olacak ve Berklee ismini taşıyacak. Ne kadar başarılı olursa o kadar reklamımız olacak ve yatırımımızın karşılığını alacağız diyor. İronik bir şekilde Berklee Silent Film Orchestra'nın ilk ABD dışı konserini birlikte yaptık. Böylece paralarını geri aldılar. Bu zihniyete alışmak çok zor çünkü biz böyle yetiştirilmiyoruz. İzin almadan yapıyorken son anda dekanımız Işın Metin çok büyük bir inisiyatifle izin verdi. O zaman 16-17 yaşında olduğum için çok itiraz etmiştim ama şimdi anlayabiliyorum. Klasik müzik okulunda çocuğun biri çıkıp ben metal çalacağım diyor ama orkestrayla. Klasik değil ama metal de değil, arada bir yerde. Bilinmez bir alan. Dekanımızın aldığı inisiyatif sayesinde bugün buradayım. O projede benle sahneyi paylaşmış arkadaşlarım, provaya gelmiş, notaların üzerinden geçmiş, gerektiğinde Böyle nota mı yazılır? diye notaları kafama fırlatmış, bana orkestrasyonu öğretmiş insanlara o kadar minnettarım ki. Her zaman adlarını minnettarlıkla anıyorum ve böyle insanların müzikle daha rahat hayatta kalabilecekleri bir ortam sağlama hedefim var. Bu çok bilinmez ama ben küçükken Başkent Oda Orkestrası'nın şefliğini yaptım. Asıl şefleri Bujor Hoinik'ten kontrpuan, armoni, orkestrasyon dersleri alıyordum. Beni orkestranın provalarına çağırıp bazen eserleri yönettirirdi. Bir noktada bana bıraktı, 2 sene onlarla birçok konsere çıktım. Hepsi benden çok büyük ve deneyimli insanlardı. Onların da yardımıyla çok şey öğrendim. Dream Theater şarkısı için orkestrasyon yapmaya karar verdiğimde hayatımda daha önce orkestra için müzik yazmamıştım. Yazdıklarımı o enstrümanı bilen arkadaşlarıma götürüp düzelttiriyordum. Şef olarak ortaya çıktığında minimum 40 kişiye diyorsun ki Ben müziği hepinizden daha iyi biliyorum ve bence böyle olmalı. O insanlardan istediğini alman gerekiyor. Bunun için enstrümana hakimiyet önemli. Çalmasak bile o enstrümanın nasıl işlediğini, nasıl kullanıldığını bilmeliyiz. Şef olarak eser yönettiğim zaman, onu sevip sevmememin bir önemi yok. Yapmam gereken, o müziği en iyi şekilde ortaya çıkarmak. İşin teknik ve bilgi kısmı dışında, insan sarrafı olmak gerekiyor. Çok genç olduğum için benden daha yetenekli ve profesyonel bir orkestranın başına geçtiğim zaman Çocuğa bak denebilir. Öyle bir tavırla yaklaşmalıyım ki insanların sevgi ve saygısını kazanmalıyım. İnsanlardan nefretle müzik alamazsınız. Sonuçta karşımdaki kişiden çok büyük bir inisiyatif almasını ve benim istediğim gibi çalmasını istiyorum. Bunu öyle bir şekilde istemeliyim ki, yaptığı için mutlu olmalı. Yoksa gerçek olmaz. Benden nefret ederek çalıyorlarsa o müzik olmaz, ses kalabalığı olur. İnsan psikolojisi, pedagoji, hitap, ses tonu, mimik, duruş bilmek lazım. Bir orkestra müzisyeni ve şefin birbirine yeterince çalışmadığını ya da iyi yönetemediğini söylemesi, arkadaşlıklarına aykırı değil. Türkiye'de bunu sağlamak çok zor ama bence olması gereken bu. Müziği hikaye anlatmanın bir aracı olarak düşünelim. Ben kendi hikayemi istediğim gibi anlatabilirim ama başka birinin hikayesini anlatıyorsam kendi istediğim gibi anlatamayabilirim. Film müziği bestecilerinin en sık karşılaştığı sorunlardan biri; müziğin gittiği yöne doğru hareket ederken filmin gerektirdiklerinin dışına çıkmak. Bir görsel medyaya müzik yazıyorsam, müzik birinci değil, deneyim birinci. Müzik kendi başına güzel olabilir ama filme uymuyorsa ben başarısız bir film bestecisi olurum. Sonuçta hepimiz filmi ya da konseri izlemeye gelen seyircinin deneyimi için uğraşıyoruz. Sinema, konser, tiyatro... hepsini deneyim kelimesi altında topluyorum ve ayırmıyorum. İnsanların 80-90 yıllık hayatlarından 2-3 saat alıyoruz ve onlara bir deneyim yaşatıyoruz. Hepimiz o deneyime hizmet ediyoruz. Ben çoğu konuda çok şanslıyım, doğru zamanda doğru yerde olabildim. Ama herkes doğru zamanı elde edemeyebiliyor. Etse bile doğru imkanları olmayabiliyor ya da doğru insanlarla tanışamayabiliyor. Herkes bir şekilde müzikle hayatta kalmaya çalışıyor ve bunu başaramayanlar oluyor. Para harcayarak yaptığınız şeye legal olarak bedava ulaşılabilen bir çağdayız. Sanatçıya verilen ve onun hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu değer yok edildi. Popülerlik olarak belli bir noktayı geçmiş insanlar bu konuda zorluk yaşamıyor. Bana Neden kendi müziğini yazmıyorsun? Neden hep cover çalıyorsun? diye soruyorlar. Çok basit bir nedeni var, ben bunları yaparak hayatta kalıyorum. Kimse bana albüm yapayım diye para ödemiyor. Yaşatmak istediğim deneyimden daha az kalitede bir şey üretmek istemiyorum çünkü o beni temsil etmeyecek. Ona varmak için de para kazanmam gerek. Müzisyen aslında bir start-up gibi. Melek yatırımcı olmadan işleyemiyoruz ya da durmadan iş yapmamız gerek. Herkes aynı sorunu yaşıyor. Tanıdığım, sanatsal olarak fikir üreten bütün bu insanlara bir ortam yaratmak istiyorum. Ben senin müzikal kapasitene inanıyorum, işte 6 aylık kira ve yemek masrafın, albümünü yaz diyebilmek istiyorum. Artık müzik yapmak da yetmiyor. Hayatını harcayarak ortaya çıkardığın şey, 50MB bir mp3 dosyası. Değersiz. Diğer yandan bir Pink Floyd plağına 500 $ verilebiliyor. Çünkü zamanında bazı müzikler bazı insanlar için çok büyük şeyler ifade etmiş. Bir deneyim, bir sosyal hareket ifade etmiş. Bence albüm yaparken bir mp3 dosyası değil, bir deneyim yaratmalıyız. Bu deneyim bilgisayar ekranında, kulaklıkla tekrarlanamayacak bir şey olmalı. Roger Waters buraya kocaman bir duvarla geldi. Ben bu konseri ekrandan ne kadar izlersem izleyeyim, o gün o duvarın önünde durduğum anki gibi olmayacak. Biz artık sadece müzisyen, sinemacı ya da tiyatrocu olmaktan çıkmalıyız. Hepimiz bir hikaye anlatıyoruz ve bunu insani olarak, hayat süremizi paylaştığımız insanlarla birlikte olduğumuzu hatırlamak için yapıyoruz. Çünkü çektiğimiz acı ancak o şekilde anlamlı kılınabiliyor. Yaşamaya devam etme fikri birlikte olduğu için güzel oluyor. Bunu sağlamamız lazım. Bunun için de insanların temel ihtiyaçlarını karşılamak lazım. İstanbul'da bir prodüksiyon şirketi kurdum. İleride bir deneyim şirketi olarak yatırımcılara gidip, bu şirket dahilinde müzik, sinema oyun gibi alanlardan beraber çalışan sanatçılar var, şu seyirci gruplarına erişimimiz var, şu ülkelerde şu insanları tanıyoruz ve bu işleri buralara taşıyabiliriz diyebilmek istiyorum. 3 yıllık bütçemiz bu, size bu sürenin sonunda 10 tane deneyim sağlayacağız diyebiliriz. Bu gelir modelini bölüştüğümüz zaman, biri başarılı olduğunda tüm topluluk başarılı olur. Hepimiz aslında aynı şeyi yapıyoruz, hikaye anlatıyoruz. Biz hikayelerle varız. Gerçek hayatta bile etrafı algıladıktan sonra 15-20 milisaniyelik bir gecikme yaşıyoruz. Bilgi elektrik sinyali olarak geliyor, onu işliyoruz, geçmişte yaşadıklarımızdan referans alıyoruz ve anlıyoruz. Bu süreç bitene kadar başka bir gerçeklik devam ediyor. Biz aslında hep biraz geriden geliyoruz, hep hikaye yaşıyoruz. İşin genel planında hiçbirimizin hiçbir anlamı yok. O yüzden her gün kalkıp acı çekmeye devam etmemizin de bir anlamı yok. Camus'nün dediği gibi, bu kadar eziyete gerek yok. Bu eziyeti çekmenin bir tek güzel tarafı var, beraber yapıyoruz. Birbirimize kötü deneyimlerimizi anlatıyoruz ve bunlar bir anlam kazanıyor. Yalnızlığımızdan ve işin genel planındaki anlamsızlığımızdan uzaklaşıyoruz."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-1-7-ocak/", "text": "Yılın ilk gününün pazartesiye denk gelmesi, hissetmeyi sevdiğim yeni başlangıçlar duygusunu güçlendiriyor. Pozitif enerji üretmek için hiçbir fırsatı kaçırmayanlar, bu haftaki etkinlik rehberi size. Bağımsız müzik sahnesine hak ettiği önemi vermek, insanlık tarihinin dehalarından birini daha yakından tanımak, sinema tarihinin bu topraklardaki seyrine bakmak için ideal günler."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-1-7-temmuz/", "text": "Keşke etkinlik rehberi bir broşür olsaydı da kendimizi onunla yelleseydik. Yazın İstanbul'un havasından bunalmak gelenekselleşti. Şehrin beton örtüsü, özellikle sahil semtlerinde yaşayanların üstüne gece gündüz ısı olarak çöküyor. İki yaka arasındaki vapurlar ulaşımın çok ötesinde bir işleve, nemden daralmış insanlara nefes aldırma işlevine sahip artık. İşte o güzel vapurları kullanarak gidelim bu haftaki konserlere, sergilere, film gösterimlerine, atölyelere. Zaten köprülerde çalışma var."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-10-16-ekim/", "text": "Kışa girdik giriyoruz derken hop yine bir yaz havası. Bir yandan Akbank Caz Festivali, bir yandan heyecan verici albümlerin lansman konserleri, yeni açılan mekanlar, sevdiğimiz galerilerde zihnimizi açacak işlerle ekimi yarılıyoruz. Etkinlik rehberi son güzel havalarda sokağa dökülmenizi salık vererek sunar."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-10-16-nisan/", "text": "İstanbul bazen çocukluğumdan beri aralıklarla aklıma gelip, dinlemeden yakamı bırakmayan bir şarkı gibi. Her gün batımında nasıl farklı görünüyor, tam bıktım diyecekken nasıl aklımı çeliyor bilmiyorum. Etkinlik rehberi bu hafta XJAZZ ekseninde bolca geziniyor, FFINE'ın ilk sergisi Ben Artık İflah Olmam için heyecanlanıyor, 36. İstanbul Film Festivali'ne uğruyor. Haftanın yoğun programından bir seçki, aşağıda ajandalarınıza girmeyi bekliyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-12-18-haziran/", "text": "Yanımıza akşam için giyecek bir şey almayı unutup, artık gece de üşümediğimizi fark ettiğimiz güzel günler geldi. Etkinlik rehberi gözlerini denizin en güzel mavisinden güçlükle alıp İstanbul'da şöyle bir gezdirdi ve sizin için seçti. Fransa'da 1982 yılında Kültür Bakanı Jack Lang'ın teşvikiyle kutlanmaya başlayan Fete de la Musique ya da Dünya Müzik Günü, her yıl 21 Haziran'da 120 ülkede insanları müzik ekseninde bir araya getiriyor. İstanbul biraz erkenci. Babylon ve Fransız Kültür Merkezi işbirliğiyle bomontiada'da gerçekleşecek Kolektif İstanbul, Titi Robin ve La Caravane Passe konserleri 14-16 Haziran arasına yayılıyor. Etkinlikler ücretsiz."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-12-18-subat/", "text": "Pazartesinin en çekilir yanı olan etkinlik rehberi bu hafta da ajandanızın tamamına talip. Müzik cephesinde sakin, dingin lansman konserleri bir yanda, bol gürültülü geçeceğini beklediğimiz performanslar diğer yanda iştahımızı kabartıyor. Kimi son günlerine giren, kimi yeni açılan sergiler galerileri doldururken sinefiller! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'yle 17. defa buluşmanın keyfini yaşıyor. Haftanın heyecan verici etkinlikleri için aşağıya buyrun."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-13-19-kasim/", "text": "Etkinlik rehberi bu hafta caz, folk, drum and bass konserleri için heyecanlanıyor. İlham deposunu resim, fotoğraf ve heykellerle doldurup finali kışkırtıcı bir Macbeth yorumuyla yapıyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-13-19-mart/", "text": "Ocak ayından kaçmış bir mart haftasını soğuk ve yağmura rağmen moral bozmadan karşılıyoruz. Bunun ertesi bahar, biliyoruz. Etkinlik rehberi Arkaoda'ya konuk olan Music From Memory'den kaptığı seslerle yeni sergilere uğruyor, yolunu Pera'dan geçirip İstiklal Caddesi'nde film avına çıkıyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-13-19-subat/", "text": "İstanbul'da hafta yoğun. Sahneler Türkiyeli müzisyenlerin harika üretimleriyle doluyor, ! f İstanbul zengin programıyla göz kırpıyor, galeriler ruh halimizi şekillendiren etkileyici işleri ağırlıyor, sanatçılar söyleşilerde kendilerini doğrudan ifade ediyor. Etkinlik rehberi yüzeyin altında fokurdayan enerjiyi hissettiren bir hafta için önerilerini titizlikle sıralar. Pazar gününü La Sardina ile çeşitli çekim teknikleri deneyerek ve analog fotoğrafçılıkla gevşeyen bağları güçlendirerek geçirmek iyi fikir. Lomography Türkiye'nin atölyesine katılmak için makineniz olması gerekmiyor ama store. istanbul@lomography."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-14-20-agustos/", "text": "Yazın belki de en güzel günlerindeyiz. Eylülün ucu göründü, yağmurlar başladı. Etkinlik rehberi bu hafta progresif rock'tan noise'a türler arasında geziyor, Çatalhöyük kazılarının dünyasına dalıyor, karnını güzelce doyurup ikinci el eşya alışverişine çıkıyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-14-20-kasim/", "text": "Kasımın ikinci yarısı ilkinden daha hızlı geçecek gibi görünüyor. Yılın son ayına doğru koşar adım ilerleyen etkinlik rehberi her sokaktan yükselen görsel/işitsel çağrılara kulak kesilerek, antenlerini radyo dalgalarına açık tutarak, yaşamın her yüzeyini kucaklayarak sunar."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-15-21-ekim/", "text": "İstanbul'a sonbahar yakışıyor. Hızlı değişen havası hasta etse, yağmurlar sadece trafiğe çıkmayacak olanlara güzel gelse de yakışıyor. Şehrin en canlı olduğu mevsimlerden sonbaharı güzelleştiren Akbank Caz Festivali 28. defa ajandalarımızı kontrol altına aldı. Lansman konserleri, sergi turları ve gözünü teknolojiyle ilişkimize dikmiş etkinlikler bir yana, Mark Kozelek de bu hafta şehre geliyor. Etkinlik rehberi içindeki heyecanı gizleyemeyerek sunar."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-16-22-eylul-2019/", "text": "İstanbul'un kutlu sanat ayını yarıladık. Galeriler art arda yeni sergilerle açılıyor, konser mekanları açılış partilerini yapıp ilk konserlerine hazırlanıyor. 16. İstanbul Bienali, ! f İstanbul, Zorlu PSM'nin yeni festivali Neue! Step, İstanbul Coffee Festival derken ajandalar yine rengarenk oluyor. Etkinlik rehberi, havanın değişen kokusundan heyecan duyarak sunar."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-16-22-ocak/", "text": "Yeni yıla dair alınan kararlar hala uygulanıyor mu? Evetse aynen devam, hayırsa telaş yok, tekrar deneriz. Heves depolarını yeniden doldurmak için müziğe, sanata, yeni deneyimlere ihtiyaç duyuyorsundur belki. Etkinlik rehberi bunun için burada."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-17-23-aralik/", "text": "Şehir berelerimiz, çoraplarımız ve yılbaşı süsleri hariç grinin tonlarına bürünmüş gibi görünse de, meraklı gözler galerilerden taşan renkleri ve konser mekanlarındaki hazırlıkları yakalıyor. Etkinlik rehberi tişörtünü içliğinin beline sokarak sunar."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-17-23-ekim/", "text": "İstanbul, kötü geçirdiğimiz yazı telafi etmek ister gibi kaynıyor. Akbank Caz Festivali hız kesmeden devam ediyor, adını hip hop tarihine yazdırmış Grandmaster Flash şehre geliyor, sinematek ruhu müzelere sızıyor. Etkinlik rehberi türler arasında dolaşarak, ekim yağmurlarına bulaşarak, ofislerden konser mekanlarına yetişerek sunar. Kadife Sokak'ta yeni açılan yeme-içme mekanı BİNA'nın orta katı, Bant Mag. Havuz adıyla bundan sonra sergiler, konserler, atölyeler gibi etkinliklere ev sahipliği yapacak. Sadi Güran, Sedat Girgin, Ethem Onur Bilgiç, Gaye Su Akyol, Furkan Birgün, Merve Atılgan, Tarık Töre gibi isimlerin yer aldığı bir karma sergiyle açılan Bant Mag. Havuz, Kadıköy'deki uğrak noktalarımızdan biri olacak."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-17-23-nisan/", "text": "Her şeye rağmenlere gerek yok. Buradayız, yaşıyoruz. Hafta bol canlı performanslı, yer yer açılışlı ve söyleşili. Record Store Day'i de kutlayacağız, fanzin kültürünü de; kolektif hafızamıza kazınmış fotoğraflara dalıp gideceğiz, mekanları dönüştüren ve yeniden yorumlayan işlerden ilham alacağız, hayallerinin peşinden gidenlerle bir araya geleceğiz. Etkinlik rehberi anı mesken edinerek sunar. Doğu Berlin'e ilk kez giren, 1966'da boksör Muhammed Ali'yi fotoğraflayan, bir dönem Magnum Fotoğraf Ajansı'nın başkanlığını üstlenen 1936 doğumlu Thomas Hoepker'in Türkiye'deki ilk kişisel sergisinde sanatçının kariyerinden, kimileri kolektif hafızamızda yer etmiş oldukça etkileyici kareler bir arada bulunuyor. Ani Bir Zafer başlıklı sergi, 3 Haziran'a kadar Bomontiada'daki Leica Gallery İstanbul'da görülebilir."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-18-24-aralik/", "text": "Kış, nefesimizin buharında görünür oldu. Yıl sonu hesaplarıyla Yılbaşı planları kol kola gidiyor. Etkinlik rehberi bu hafta yeni seslerin, yeni albümlerin, yeni şarkıların peşinde. Güzel sanatlar fakültelerinin taze mezunları işlerini BASE'de sergilerken, Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun cinselliği betimleyen çizimleri izleyiciyle buluşuyor. Yeniden doğan Beyoğlu Sineması, Fantastik Filmler Festivali'ne ev sahipliği yapıyor. İstanbul'da hayatın hızı termometreye bakmıyor. Geçtiğimiz yıl çıkardığı ilk albümü A Lunar Manoeuvre ile ülkenin müzik sahnesine taze nefes üfleyen In Hoodies, 2018'de yayımlayacağı yeni albümü öncesinde ısınma turlarına başladı. Yeni In Hoodies şarkılarını duymak isteyenler, onları 22 Aralık Cuma günü saat 18.30'da Kanyon'da yakalayabilir. Sinemanın en özgün ve popüler türlerinden fantastik filmlere adanmış Fantastik Filmler Festivali, bu yıl küllerinden yeniden doğan Beyoğlu Sineması'nda gerçekleşiyor. İlk defa düzenlenen festivalin programını detaylı olarak buradan inceleyebilirsiniz."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-18-24-eylul/", "text": "İstanbul'da sonbahar-kış sezonunu açtığımız gibi şehrin her yerinden renk akmaya başladı. İkinci evim olan konser salonları davetkar, İstanbul Bienali paralel etkinliklerle birlikte tüm sanat ortamını canlandırıyor, Future Tellers sergisi gelecekten hikayeler anlatırken İstanbul Coffee Festival 4 günlüğüne nabzımızı yükseltiyor. Etkinlik rehberi, gelecek daha güzel günlere dair pozitif hislerle sunar."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-18-31-ocak/", "text": "2016'ya girerken aldığımız kararlara hala uyuyor muyuz? Evetse harika, hayırsa da sorun değil. Bir şeylere yeniden başlamak için hafta/ay/yıl başlarını beklemeye ihtiyacımız yok. Ne zaman istersek harekete geçebiliriz. Sıradaki etkinlik rehberi müzikle, sanatla, yaratıcı işlerle motive olanlara gelsin."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-19-25-aralik/", "text": "Etrafımızda olup bitene müdahale edemeden, ülkenin ve olayların akışına kapılıp sürüklendiğimizi hissediyoruz kim bilir bu yıl kaçıncı defa. Korkmak çok insani bir refleks. Kaçmak, kapanmak, uzaklaşmak istemek de öyle. İstanbul bütün bu deliliğin içinde nefes almaya devam ediyor. Etkinlik rehberi hayata sanatla tutunmaktan, giderek evlere itilirken ortak alanlarda birleşmekten yana olanlar için yine dolup taşıyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-19-25-eylul/", "text": "Yazdan kalan tek şey bronzlaşmaya mesai verenlerin henüz açılmamış ten rengi ve evlerimizdeki birkaç dirayetli sivrisinek. Nihayet hırka zamanı geliyor. Konser salonları birer birer sezon açılışlarını yapacak, galerilerin şarap stokları yenilenecek, müzelerin vestiyerleri dolacak. Etkinlik rehberi en çok sonbaharı sevenlere selam ederek, seçmece önerilerini analog ve dijital ajandalarınızın önüne seriyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-19-25-haziran/", "text": "Haziranın en güzel haftasına, Onur Yürüyüşü'yle bitecek İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası'na girdik. Yazlık konser mekanı Peyote Cennet Bahçesi'nden şehir içi avlulara, Wargasm Collective'in DIY punk buluşmasından DOCUMENTARIST'e ajandamın ağına bir sürü etkinlik takıldı. Etkinlik rehberi, gökkuşağı bayrağının altında aşkı kutlayarak sunar. Hazirana dair en iç açıcı şey olan İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası, bu yıl da atölyeler, paneller, partiler ve bir sürü etkinlikle dopdolu bir programa sahip. Toplu, ücretsiz ve anonim HIV testinden vegan piknik ve giysi takasına; video aktivizm, homo-transfobik saldırılara karşı özsavunma ve işaret dili atölyelerinden Cezasızlık ve OHAL Sonrası LGBTİ+ Hakları, Suriyeli LGBTİ Hareketi, Türkiye'de Trans Kadın Mahpuslar gibi pek çok başlıktaki panellere; forumlardan sergilere bir haftalık bir araya gelme, deneyim paylaşma, fikir ve eylem üretme ve Buradayız! diye bağırma fırsatı. Bu yıl onuncu defa düzenlenen DOCUMENTARIST İstanbul Belgesel Günleri, şehrin iki yakasında dokuz güne yayılıyor. 10. yıla özel seçkiler ve yenilikler içeren festivalin onur konuğu Finlandiyalı sinemacı Pirjo Honkasalo. Honkasalo, 21 Haziran'da Depo'da bir sinema dersi de verecek. Geniş festival programını buradan inceleyebilirsiniz."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-19-25-kasim/", "text": "Kışın hayatımızın ortasına yerleşmek üzere geldiğini kabullenip kazakları, atkıları ve bereleri saklandıkları yerden çıkardıysak, İstanbul ile kazan-kepçe ilişkimize devam edelim. Üşüyenler bu hafta sinema salonlarında bol bol vakit geçirebilir zira Avrupa yakası, yoğun film festivali yağışı altında. Yeni açılacak sergiler ve konserler alıştığınız gibi aşağıda önünüze serilmiş durumda. Etkinlik rehberi, kombiyi biraz daha açmanın verdiği karmaşık hislerle sunar. İstanbul Experimental adı altında bağımsız sanatçıların kendi inisiyatifleriyle oluşturduğu, Türkiye'nin ilk deneysel film festivali İstanbul Uluslararası Deneysel Film Festivali, 21-25 Kasım tarihleri arasında Vault34, Salt Galata, Soho House ve Cezayir'de film ve video gösterimlerinden sanatçı konuşmalarına, pek çok farklı etkinlikle İstanbul'la buluşacak. Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali bu yıl 22-25 Kasım tarihlerinde 11. yaşını kutlayacak. Festival programında dünyanın her köşesinden ilham verici hikayeler içeren, karmaşık küresel sorunlar karşısında sıradan insanların ürettiği ve hayata geçirdiği yaratıcı çözümleri konu edinen belgeseller var. İhtiyacımız olan kahramanların aslında değişim yaratmak isteyen herkes olduğunu vurgulayan belgeseller, Fransız Kültür Merkezi ve SALT Beyoğlu'nda ücretsiz gösterilecek. Pera Film'in, toplumun sınırlarına karşı özgürlüğü için mücadele eden çarpıcı kadın karakterleri canlandırmış İsrailli oyuncu Ronit Elkabetz'e saygı duruşu niteliğindeki seçkisi 28 Kasım'a kadar devam ediyor. Sınırların Ötesi programı, Elkabetz'in kimi zaman oyuncu kimi zaman da yönetmen olarak yer aldığı, kariyerinde büyük bir öneme sahip dokuz filme yer veriyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-19-25-subat/", "text": "Bu hafta konuşacak çok şeyimiz var. Söyleşisi, sohbeti bol bir etkinlik rehberi oldu. Minimalizm, sinema, edebiyat, tipografi konularında besleyici konuşmalar bizi bekliyor. Ghostpoet ve Brazzaville gibi sevdiğimiz müzisyenleri yeniden şehirde misafir ediyoruz. Yeni plak şirketi Transferans'ı kutlayıp taze sergilere geçiyoruz."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-2-8-nisan/", "text": "Coşan allerjilerle, ısıtma konusunda cimrilik eden güneş ve ona bağlı yanlış giysi seçimleriyle, bitmek bilmeyen çimende oturma isteği ve evlere giren ilk arılarla bahar geldi. Etkinlik rehberi tıka basa dolu. Kadıköy'de TSU! ve Palmiyeler konserleri, Salon'da Balmorhea'nin ruhani atmosferi, nefis programıyla hafta sonunun hem gündüzüne hem gecesine talip olan Sonar İstanbul bizi bekliyor. 37. İstanbul Film Festivali'nin iki haftalık sinema maratonu başlıyor. Galerilerde ise yeni sergiler var."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-20-26-kasim/", "text": "Mevsim niyetini belli etti. Şemsiyeler, paltolar, atkılar ve bereler kuşanıldı. Etkinlik rehberi bu hafta soğuğa hiç aldırmadan hip hop ve cazdan pop ve noise'a savruluyor; köklü galerilere, yeni paylaşım alanlarına, müzelere girip çıkıyor; İstanbul'da heyecan verici ne varsa bulup önünüze seriyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-20-26-mart/", "text": "İlkbahar ekinoksu da tamam, bu yokuşun dibi yaz! Her hafta ajandaları dolduran etkinliklere bu defa iki güzel festival, Sonar Istanbul ve Sound Ports İstanbul ekleniyor. Çöl blues'uyla baharı kutlayıp 19. yüzyıldan kalma bir karikatür albümüyle zaman yolculuğu yapıyoruz. Sentetik seslerle organik hisleri birbirine bağlıyoruz. Etkinlik rehberi çiçeklenen her ağaçla içi kıpır kıpır olarak sunar."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-20-26-mayis/", "text": "Her şey çok hızlı oldu, termometrede 30'ları görmemiz yakın. Yokuşun dibi açık hava festivalleri. PSM Caz Festivali devam ediyor, Ağaçkakan ve Volkan İncüvez'den albüm lansman konserleri geliyor, Brazzaville İstanbul'la hasret gideriyor. Ankara Comics & Art Festival, hafta sonu Bilkent Center'dan göz kırpıyor. Etkinlik rehberi 20-26 Mayıs haftası için önerileriyle karşınızda."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-20-26-subat/", "text": "Doğaçlama sesler bağımsız melodilerin koluna giriyor, hep birlikte konserlerden ses atölyelerine taşınıyoruz. Bir dizi fotoğraftan yola çıkılarak yazılan hikayelerin izini aklımızda tutarak yeni medya işlerinden tanıdık çizgilere yol alıyoruz. Etkinlik rehberi, 90'lar brit rock'ı sinema salonlarında kükrerken yerinde zor oturarak sunar."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-20-26-temmuz/", "text": "Sokağa atılan ilk adımların tedirginliği, sıcak hava ve nemin etkisiyle yerini maskemizi indirebileceğimiz tenha sokak aralarının küçük mutluluklarına bırakıyor. İstanbul'da müze ve galeriler bir süredir Covid-19 önlemleriyle açık. Kültürel hayatın önemli bir parçası olan barlar ve konser mekanları henüz aramıza dönmedi ama şehirde aylar sonra müzik etkinlikleri konuşuluyor. Etkinlik rehberi bir şeylerin iyiye gitme ihtimaline tutunarak İstanbul'u tarıyor. Yurt dışında örneklerini çok gördüğümüz biletli online konserlerin en heyecan verici olanlarından biri bu hafta gerçekleşiyor. Nick Cave'in Londra'daki Alexandra Palace'ta Bad Seeds ve Grinderman ile yayımladığı 20'den fazla şarkıyı solo seslendirdiği Idiot Prayer performansı, Marriage Story'nin yönetmeni Robbie Ryan tarafından kaydedildi ve 23 Temmuz Perşembe akşamı tıpkı bir konser gibi, durdurma ve geri alma seçenekleri olmaksızın yayınlanacak. Idiot Prayer, Nick Cave'in 20.000 Days On Earth ile başlayıp One More Time With Feeling ile devam eden üçlemesinin son filmi olacak. Biletler ve detaylı bilgi için buraya bakabilirsiniz. Aylardır hasretini çektiğimiz konserlere bu hafta sonu Beykoz Kundura'da başlayacak Bir Yaz Gecesi Sahnesi serisiyle geri dönmeye hazırlanıyoruz. Indie, funk, caz, rock ve elektronik müziğe temas edecek açık hava konserlerinde 25-26 Temmuz'da Chico, Hedonutopia, The Kites, Undomondo, Büber, Tolga Duyan feat. Bulut Adalı Seçkin ve Barış Demirel Barıştık Mı? sahne alacak. Etkinlikte alınacak önlemler ve ulaşımla ilgili detaylara buradan göz atabilirsiniz. Bir Yaz Gecesi Sahnesi konserleri eylül sonuna kadar devam edecek. Seride önümüzdeki haftalarda Çağrı Sertel'in yeni projesi Multiverse, Islandman ve Lalalar gibi isimleri izleyeceğiz. Pandeminin ilk döneminde sosyal medyayı saran ücretsiz online konserler yerini yavaş yavaş müzik sektörü açısından daha sürdürülebilir olması umulan biletli online konser girişimlerine bırakıyor. Harun Tekin ve Redd'in ardından Melis Danişmend de ilk biletli online konserini duyurdu. 26 Temmuz Pazar günü Kadıköy'de bulunan Pür Stüdyolarında gerçekleşecek ve myopenstage. com üzerinden yayınlanacak konserin biletleri Biletix'te. Arter'de yer alan dört sergi son haftasına giriyor. Arter koleksiyonundan oluşturulan Saat Kaç? ve Kelimeler Pek Gereksiz başlıklı grup sergileri, Ayşe Erkmen'in Türkiye'deki ilk kurumsal solo sergisi olan Beyazımtırak ve Nevin Aladağ'ın İzler başlıklı kişisel sergisi, 26 Temmuz'a kadar görülebilir. SALT yapıları da birçok müze ve galeri gibi Covid-19 önlemleriyle ziyaretçi kabul ediyor. Filistinli görsel sanatçı Basma Alsharif'in kalıtsal bir yersizlik hali barındıran film, video ve enstalasyonları SALT Galata'nın üç katına yayılan Orada Her Kimse sergisinde bir araya geliyor. 30 Ağustos'a kadar sürecek sergideki eserlerle ilgili detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. Arnavutluk sanatında önemli bir yer tutan toplumcu gerçekçilik anlayışının kültürel hayatın her alanına hakim olduğu diktatörlük yılları görsel üretimlerinden bir seçki sunan Bir Rüyanın İnşası sergisi, propaganda posterlerinden film afişlerine, kilim desenlerinden çocuk kitaplarına farklı mecralarda üretilmiş eserler içeriyor. Dönemin gündelik hayatı, işçi sınıfı, lider portreleri, rejim temsilleri ve gelecek kuşağa duyulan umut gibi konuları ele alan eserler, o yıllarda Arnavutluk'ta yaşanan toplumsal değişimi de belgeliyor. 15 Kasım'a kadar görülebilecek sergiye dair detaylı bilgi burada. İstanbul Modern, farklı kuşaklardan 43 fotoğrafçının ağırlıklı olarak pandemi günlerinde gerçekleştirdiği çalışmalarını Pandemi Günlerinde Fotoğraf başlıklı online sergide paylaşıyor. Işığın evlerdeki seyahatinden boş sokaklara, gündelik nesnelerin soyut kesitlerinden kurgusal hikayelere yaşadığımız ana ve fotoğrafa farklı yaklaşımlar barındıran sergiyi bu adreste görebilirsiniz."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-21-27-mayis/", "text": "İnşaat tozlarının ciğerlere dolduğu bu en güzel mevsimde İstanbul'un gecesi de gündüzü kadar hareketli. Bu hafta müzik mekanlarının Almanya, Belçika ve Finlandiyalı konukları var. Sahnelerden yükselen sesler noise rock'tan operaya uzanıyor. Galerilerde karma ve solo sergiler, beyaz perdede kadınların eşit ücret mücadelesi izleyicilerini bekliyor. Etkinlik rehberi haftanın özenle seçilmiş 10 etkinliğini sunar."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-21-27-ocak/", "text": "Hepimiz ya gribiz, ya gripten yeni kurtulduk ya da grip olmak üzereyiz. Etkinlik rehberi, vücudunuzdaki virüslerle ilişkinizin derecesine bağlı olarak katılabileceğiniz, coşmalı konserlerden sakince gezilecek sergilere ve sıcak bir şeyler tüketerek dinlenebilecek söyleşilere kadar pek çok seçeneği sıralıyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-22-28-haziran/", "text": "Sıcak günler, yağmurlu günler, maskeli günler, sisli günler. Hayatımızda en çok kullandığımız kelimeler yeni normal olmuşken, telefonlarımızın albümlerinde yemek fotoğrafları, alışveriş listelerimizin tepesinde temizlik ürünleri, içimizde en basit şeylere özlemler birikmeye devam ederken etkinlik rehberi ile şehirde ve internetlerde olan bitenin nabzını tutuyoruz. Bu yıl Covid-19 salgını nedeniyle nisan ayında buluşamadığımız İstanbul Film Festivali, mayısta başladığı çevrimiçi gösterimlere haziranda yeni filmlerle devam etti. Festival programından, dünya prömiyerlerini Venedik, Toronto, Cannes, Tallinn, SXSW film festivallerinde yapmış 15 film, 5'er günlük sürelerle filmonline. iksv. org adresinden izlenebiliyor. Seçkiyi ve programı aynı adreste bulabilirsiniz. Zorlu PSM ve Hollanda Başkonsolosluğu işbirliğiyle düzenlenen Dutch Ding-a-Dong festivali 22 Haziran 2 Temmuz tarihleri arasında Zorlu PSM Instagram ve Facebook hesaplarından takip edilebilecek. Festivalde Hollanda müzik sahnesinin özgün isimlerinden Annelie, Eefje de Visser, Pieter de Graaf ve Judy Blank yer alacak. 28. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası, pandemi nedeniyle tarihinde ilk defa dijital olarak gerçekleşiyor. Bu yıl Ben Neredeyim diye soran Onur Haftası'nın programında atölye, panel, söyleşi, forum, parti gibi etkinlikler var. Son beş yıldır yasaklanan Onur Yürüyüşü de online olarak gerçekleşecek. Onur Haftası etkinlik programını İstanbul Pride Facebook sayfasından inceleyebilirsiniz. Covid-19 salgını nedeniyle üç ay kapalı kaldıktan sonra 16 Haziran'da ziyarete açılan Arter, çevrimiçi etkinliklere devam ediyor. 25 Haziran Perşembe akşamı saat 19:00'da gerçekleşecek Arter'de Bir Sefer başlıklı zoom etkinliğinde Arter Yayınlar ve İçerik Koordinatörü Süreyya Evren, katılımcıları Arter'de sergilenmekte olan işler arasında bir yolculuğa çıkaracak. Farklı sergilerden işlerin temaları, dokundukları konular, barındırdıkları yaklaşımlar ve eşlik eden yayınlar üzerinden ziyaret edileceği ücretsiz etkinliğe bu linkten katılabilirsiniz. Pandemi sebebiyle çevrimiçi düzenlenen bir diğer etkinlik, İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi Programı ve Sahne Sanatları Alanı öğrencileri tarafından bu yıl dokuzuncusu gerçekleştirilen festival408. Birçok başarılı sanatçıyı temsil eden illüstrasyon ve animasyon ajansı fam , Ozmoz başlıklı interaktif çevrimiçi sergide 23 sanatçıyı bir araya getiriyor. Ozmoz, illüstrasyonlarla farklı bir iletişim içinde olmamızı sağlayacak şekilde tasarlanmış. Her illüstrasyon üç boyutlu bir odaya dönüşerek izleyeni içine alıyor ve sanatla karşılaşma deneyimini yavaşlatıyor. Sergide Ayşe Kiper, Cansu Bayrambey, Cem Ozan Çetintaş, Dilara Akbal, Dünya Atay, Ece Ağırtmış, Ege Acar, Eylül Deniz Ergun, Gökçe Yiğit, Günseli Sepici, Hande Koçhan, Kafaless, Melike Erkan, Melike Şen, Meltem Şahin, Mina Yancı, Nazlı Çelebi, Nurbanu Asena, Ozan Atalay, Selin Tahtakılıç, Selva Kaya, Sümeyra Yüce ve Uğur Altun'un işleri bulunuyor. İllüstrasyon dünyasını oyun dünyasıyla birleştiren sergiyi burada görebilirsiniz. HOOD Base'in faaliyetleri üç aydır Instagram yayınlarıyla devam ediyordu. 16 Haziran'da biz de birçok mekan gibi kontrollü olarak ziyaretçi kabul etmeye başladık ve Ozan Atalay'ın ilk kişisel sergisi Persona ile kapımızı açtık. Persona, Ozan Atalay'ın illüstrasyon, heykel, fotoğraf gibi farklı disiplinlerde ürettiği işleri bir araya getiriyor. Kendimizi toplumdan saklamak ve başkalarını etkilemek için yarattığımız maskelere odaklanan sergiyi yüzümüzde maskelerle gezmek, bugünlerin garip hislerine bir yenisini ekliyor. Yasin Arıbuğa ve Sude Belkıs'ın hayata geçirdiği afterwork, yeni bir online sergiyle karşımızda. Bu yıl herhalde en çok duyduğumuz tanım olan yeni normali başlığına taşıyan sergi, sanatçılar ve katılımcılar için ölümsüz ve virüssüz bir alan yaratıyor. New Normal'da Asena Doğan, Barış Çavuşoğlu, Berkin Gülten, Burka Bayram, Derin Kumbasar, Elif Gürlek, Gencer Özdamar, Glennis, İrem Aum, Kaan Ulgener, Oğul Öztunç, Selin Çınar, Serra Sensoy, Simay Bahçıvan, Simay Yaman, Super Normal, Sümeyra Yüce, Uçman Balaban, Yağmur Güçlü ve Yasin Arıbuğa'nın işleri yer alıyor. Sergi buradan görülebilir."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-22-28-ocak/", "text": "Soğuktan gözümüzün akının üşüdüğü günlere merhaba. Etkinlik rehberi bu hafta İstanbul'un iki yakasında da yoğun lansman konseri bekliyor. Galerilerde resim, heykel, fotoğraf ve tekstil eserleri görülecek. Mekan-zaman ilişkisini irdeleyen okumalar ise haftanın ortasından sonra şehre giriş yapacak."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-22-28-temmuz-2019/", "text": "İstanbul bir festivali atlatıp diğerine koşuyor. Big Burn Istanbul bu hafta sonu Şile'de binlerce elektronik müzik dinleyicisini ağırlamaya hazırlanıyor. Şehrin irili ufaklı sahnelerinden ambient'tan progresif rock'a, elektrikli ve akustik sesler yükseliyor. Söyleşiler ve panellerle zihnimizi besleyip, Bayburt'taki Baksı Müzesi'ne gitmek için seyahat planları yapıyoruz. Etkinlik Rehberi, lavanta yağının sivrisinekleri uzaklaştırdığını hatırlatarak sunar."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-23-29-ekim/", "text": "Vaktini zorunlu olduğu şeylerle keyif aldığı şeyler arasında bölüştürmeye çalışanlara merhaba. İşinizi biraz kolaylaştırmaya geldim. Arkadaşlar arasında Bu şehirden kaçmak lazım derken, bir gece konserden çıkıp Karaköy'de balık ekmek kokusunda hala İstanbul'a karşı derin bir sevgisi olduğunu fark edenler, siz de bizimlesiniz. Etkinlik rehberi evi bildiği şehri kucaklayarak sunar."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-23-29-mayis/", "text": "Güneş böyle parlarken, baharın son yağmurları tişörtlerin enselerinden sırtımıza sızarken, çatılardaki martı yavrularının cılız sesleri duyulmaya başlarken şehrin kokusu değişiyor. Her gün yanından geçip adını bilmediğimiz ağaçların, çiçeklerin polenlerine bulanıyoruz. Vapurda çay, metroda poğaça, konserde bira, zihinde bin bir düşünceyle yuvarlanıyoruz İstanbul'un yokuşlarından aşağı. Etkinlik rehberi, biraz da buralara doğru yuvarlanalım diyerek haftalık tavsiyelerini sunar. İstanbul'a yaz geldiğini Chill-Out Festival'ın rengarenk büyülü dünyasına girince anlayanlar, iki günlük dev mutluluğa hazır mısınız? Geçtiğimiz yıl 10. yaşını kutlayan festival bu hafta sonu Life Park'ı yine bir rüya kasabasına dönüştürecek. Üç sahnede öğleden gece yarısına kadar sürecek performansların yanında yoga ve meditasyon dersleri, gitar yapımı ve bakımıyla ilgili workshop'lar, tasarımcıların yaz koleksiyonlarından nefis parçalar Chill-Out deneyimimizi başka alanlara da taşıyacak. Festivalin en eğlenceli işlerinden biri Okey'in Aşk Yağmuru etkinliği. Özel bileklikler takıp el ele girilen yağmurlu konteynerin içinde, partnerinizle birlikte size verilen görevleri yaparken ellerinizi bırakmamaya çalışıyorsunuz. Bırakan ıslanıyor! Buradaki türlü komiklik ya da romantiklikteki görüntüleriniz gif formatında mail'inize geliyor. Senkronizasyonuna güvenen çiftleri sahada görmek isteriz."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-23-29-ocak/", "text": "İstanbul'la ilişkiniz ne durumda? Okuldan sinemalara, gündüz açılan barlara kaçtığınız zamanki gibi mi hala, yoksa onu sevmek için gün geçtikçe daha çok nedene mi ihtiyaç duyuyorsunuz? Şehir, bildiği yolda devam ediyor. Müzik müzelere giriyor, altkültür festivali Byzantion Fest iki yakaya yayılıyor, galeriler birbiri ardına sergilerle renkleniyor, bağımsız tiyatrolar perdelerini yeni oyunlara açıyor. Etkinlik rehberi şimdi ve burada olana meraklı gözlerle İstanbul'u tarıyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-24-30-eylul/", "text": "Mevsimin dönüşünü havanın kokusundan ve trafik yoğunluğundan hissettiğimiz eylülün son haftasında, İstanbul kendine yakışanı yapıyor. Red Bull Music Festival Istanbul, 60 sanatçıya yer veren programıyla dolu dolu 5 gün sunuyor, Berlin ve İstanbul'un serigrafi camiası Moda'da buluşuyor, İstanbul Tasarım Bienali rotaları belli oluyor, sergi açılışları ve konserler hız kesmeden devam ediyor. Etkinlik rehberi, havada asılı inşaat tozlarının arasından sızan gün ışığını seyrederek sunar. Eylül İstanbul'a sadece sonbaharı değil, 14 ülke ile birlikte bu yıl Türkiye'de de düzenlenmeye başlayacak Red Bull Music Festival'ı da getiriyor. 26-30 Eylül tarihleri arasında şehrin iki yakasını farklı konseptlerdeki etkinliklerle hareketlendirecek festivalde toplam 60 sanatçı yer alacak. Festival programı dört ana konsept etrafında oluşturulmuş. 26 Eylül'de Avusturya Kültür Ofisi bahçesinde gerçekleşecek doğaçlama düet gecesi Round Robin, Murat Ertel öncülüğünde farklı alanlardan 14 müzisyeni aynı sahnede bir araya getirecek. Ah! Kosmos, Cahit Berkay, Hans Joachim Irmler, Okay Temiz ve birçok değerli müzisyenin ikili olarak doğaçlama yapacağı gece, eşine bir daha rastlanmayacak performanslara sahne olması açısından oldukça heyecan verici. B sineması estetiği ekseninde gerçekleşecek konser, film gösterimi, söyleşi ve sergileri içeren Art of B-Movies kapsamında Gaye Su Akyol ve Bubituzak, Yılmayan Şeytan filmi için yaptıkları müzikleri 27 Eylül'de Kadıköy Sineması'ndaki özel bir konserde çalacak. East vs West gecesi, Türkiye'den ve yurt dışından hip hop sanatçılarını özel projelerle izleme fırsatı sunacak. Son dönemin yükselen isimleri Kamufle ve Ezhel'in yanı sıra İngiliz MC Little Simz ve 2012 tarihli single'ı Ima Read'den beri dikkatleri üzerinde tutan Zebra Katz, 28 Eylül'de Zorlu PSM'de sahne alacak. Festivalin son günü, Red Bull Music'in 20 yıllık tarihinin kutlanacağı büyük bir parti. Beykoz Kundura Fabrikası ev sahipliğindeki gecede ortak bir performans ile İpek Görgün ve Fennesz, Dopplereffekt, John Talabot ve Axel Boman'ın projesi Talaboman izleyeceğimiz isimlerden bazıları. Elektronik müzik sahnesinin üretken sanatçılarını deck'lerin başında buluşturacak parti, geceden sabaha uzanacak. Bu ay faaliyete geçen müzik oluşumu Audioban, kargART'taki ilk etkinliğinde İstanbul'un karanlık tarafından isimleri bir araya getiriyor. İlk albümünü yayımlamaya hazırlanan dark pop üçlüsü ELZ and the CULT, müziğin kendisi kadar sahnelenmesine de taze bir bakışla yaklaşıyor. Berlin ve İstanbul'daki çağdaş serigrafi ortamının nabzını tutan üç günlük sergi A Perfect Weekend For Bananafish, bu üç güne sığdırdığı programla hafta sonunu iple çektiriyor. Olivia Pils, Roland Barth, Dylan Bakker, Ruohan Wang, Tuğçe Barka, Susann Pönisch, İbrahim Kaçtıoğlu, Julienne Jattiot Druckgrafik, Hola Mono, Ali Can Metin, Zez Eah, Moklich, Cins ve Meltem Süel'in işlerinin yer aldığı sergi, 28 Eylül Cuma akşamı açılıyor. Açılışta Emma Kerssenbrock'un How to avoid social interaction as an artist performansı da görülebilir. New York'ta yaşayan, işlerini Pitchfork'tan NPR'a birçok mecrada takip ettiğimiz fotoğrafçı Ebru Yıldız, pedal fabrikası, konser salonu ve stüdyo işlevi gören Death by Audio'nun kapanışından önceki parti ve konserleri belgeleyen fotoğraflarını We've Come So Far: Last Days of Death by Audio kitabında toplamıştı. Tutkuya Övgü sergisi, Fahrelnissa Zeid'in özel koleksiyonlardan derlenen yağlıboya resimlerini içeriyor. Sergideki eserler sanatçının 40 yılı aşkın üretim sürecinin farklı dönemlerinden seçilmiş. Bu seçkide Zeid'in figüratif kompozisyonlar çalıştığı erken dönemi, geometrik ve soyutlamacı bir dil kullandığı olgunluk dönemi ve psikolojik anlatıya önem veren portreler yaptığı geç döneminden yapıtlar bulmak mümkün."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-24-30-nisan/", "text": "İstanbul bu hafta öyle güzel ki, etkinlikleri seçmeye kıyamadım. Yazdıkça yazdım. Edgard Varese ve Philip Glass eserleri yorumlanıyor, The Radio Dept.'ın sisli atmosferi Grouper'ınkine karışıyor, Seretan ile Ale Hop birlikte sahne alıyor, Astrofella yanına Club Bangkok'u katıp Salon'u uçurmaya hazırlanıyor. Diğer yandan bağımsız sanatçılar Mamut Art Project'te işlerini sergileme fırsatı buluyor, yeni medya disiplinleri giderek daha görünür oluyor, DasDas yepyeni sahnesini paylaşmak için Ataşehir'e bekliyor. Uçup gitme hayalleri kurduğumuz şehir ise Berlin. Etkinlik rehberi İstanbul ve ötesini meraklı gözlerle tarayarak sunar."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-25-31-aralik/", "text": "Yılın son etkinlik rehberi, 2018'e nerede gireceğinizle ilgilenmiyor. Bu haftanın kaçırılmayacak konser, parti, söyleşi ve film gösterimlerinden, galerilerdeki yeni sergilerden bahsediyor. Lokalize treni Eskişehir'de duruyor, MIAM elektroakustik performanslara sahne oluyor, Orta Avrupa filmleri Pera Müzesi'ne davet ediyor, bomontiada'dan kahve kokusu geliyor. Etkinlik rehberi bildiğiniz gibi, İstanbul'un nabzını tutmaya devam ediyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-26-eylul-2-ekim/", "text": "Hava soğudu, sezon açıldı, yağmurlar başladı. Şehrin ışıkları gri bulutların altında daha canlı parlıyor artık. Etkinlik rehberi bu hafta yeni festivallerin heyecanını, değişen havayla tazelenmenin hevesini taşıyor. Salonlarda, galerilerde buluşuyor, ıslak ve kuru kaldırımlarda bir yerlere yetişmeye çalışırken birbirimize görünmez öpücükler yolluyoruz."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-26-mart-1-nisan/", "text": "Bahara döner gibi yapıp aniden kışı üzerimize boca eden mart, son haftasında bize güzel konser ve sergiler getirdi. Etkinlik rehberi ayı dolu dolu kapatıyor. İstanbul Caz Festivali 25. yaşını LP ile kutluyor, farklı müzisyenler Cocteau Twins'e saygı için bir araya geliyor, ses ve görselliği birleştiren performanslar sergi mekanlarında bizi bekliyor. Soğuğa aldırmadan, şehrin her yanından göz kırpan çiçekli ağaçlara odaklanarak dönüyoruz mevsimin son dönemecini."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-27-kasim-3-aralik/", "text": "Sonbaharla kış arasındaki çizgide dans ettiğimiz bu haftada etkinlik rehberi klasik müziğin genç yeteneklerini, İstanbul sahnesinin heyecan verici gruplarını ve yeni albüm turnesinde yolumuzun kesiştiği Liars'ı ağırlıyor; usta isimlerin işlerine ve ilk kişisel sergilere aynı hevesle bakıyor; farklı yönleriyle mimari fotoğrafa odaklanan bir atölye çalışmasıyla haftayı bitiriyor. Özgür Demirci ve Suat Öğüt tarafından kurgulanan Trumbauer Aile Koleksiyonu seçkisi, ilk kez İstanbul'da, Kasa Galeri'de sergileniyor. Trumbauer ailesine ait geniş bir tarih aralığını kapsayan koleksiyon, 23 Aralık 2017 tarihine kadar her çarşamba, perşembe, cuma ve cumartesi 13:00-15:00 saatleri arasında randevu alınarak ailenin özel güvenlik görevlisi eşliğinde görülebilir."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-27-mart-2-nisan/", "text": "Etkinlik rehberi bu hafta Sound Ports İstanbul konserlerinden kalkıp dünya cazına ve yerli sahneye selam ediyor. Şehre, geçmişe, şimdiki zamanın fark edilmeyen detaylarına odaklanan işleri tanıyıp popüler kültürü masaya yatırıyor. Bütün bunları yaparken kulağı Açık Radyo'nun 14. Dinleyici Destek Özel Yayını'nda oluyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-27-subat-5-mart/", "text": "Etkinlik rehberi bu hafta albüm lansman konserlerine uğrayıp ruhunu iyi müzikle dolduruyor, farklı disiplinlerden sanatçıların yıkıcı doğamız üzerine düşünmeye davet eden işlerini izleyip kendini SUPA'da kahve kokusuna bırakıyor. Şehir, bakan gözler ne kadar hevesliyse o kadar çok şey veriyor. Güzelsin İstanbul. Tematik fotoğraf dergisi Specific'in şimdiye kadar yayımlanmış yedi sayısından seçilen fotoğrafların yer aldığı No Manipulation, sokak manzaralarından kurgulanmış karelere geniş bir koleksiyon sunuyor. Fotoğraf serileriyle hikayeler anlatan dergiye katkı sağlamış fotoğrafçıların işleri, 3-31 Mart tarihleri arasında The Marmara Pera'da olacak."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-28-kasim-4-aralik/", "text": "Yağmurdan kaçarken hızla önünden geçtiğin duvarlarda ıslanan afişlerden, sen orada değilken hazırlanıp kurulan sergilerden, hayat bulmak için seyircisini bekleyen sahnelerden derlendi etkinlik rehberi. Bu hafta elimizde yeni bir konser serisi, dj setler, farklı mecralarda üretilmiş işleri buluşturan sergiler, biraz da kahkaha var."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-28-mayis-3-haziran/", "text": "Yüksek koruma faktörlerinin yeniden hayatımızın parçası olduğu günler geldi. İstanbul, çok sıcaksın ama seni seviyoruz. Bu hafta Kadıköy'den ada vapuruna doluşup Cennet Bahçesi sezonunu açıyoruz. Feminist festival Ladyfest'i selamlayıp ölüm üzerine düşünüyoruz. Etkinlik rehberi tiril tiril tişörtlerin tatlı hissiyle sunar."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-29-agustos-4-eylul/", "text": "Hey! Sonbaharla birlikte etkinlik rehberi de geri döndü. Üzerimden geçen jet seslerini duyunca yarım bıraktığım son etkinlik rehberinde kızgın güneşten kaçıp kendimizi sanatla beslemekten bahsediyormuşum. Kızgın güneş yerkürenin bu enleminde etkisini yitirirken kendimizi sanatla beslemek her zamankinden daha büyük bir ihtiyaç. Daha çok konser, daha çok sergi, daha çok ilham için buyrun haftalık etkinlik seçkisine."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-29-mayis-4-haziran/", "text": "Yaz neden hala gelmedi? söylenmelerimizle Oof bu ne sıcak! sızlanmalarımızın arası her yıl daha da kısalıyor sanki. Etkinlik rehberi, biraz deniz havası için beton bloklar arasından kıyılara indiğimiz şehri hevesli gözlerle taramaya devam ediyor. Peyote bu hafta yazlık mekanını açıyor, Onur Haftası öncesi heyecan artıyor, karanlıktan beslenen eserler, Ritsos'un taşları bizi bekliyor. Aklımızın bir yanı ise Barselona'nın en güzel mevsimi Primavera'da. Ve Sadece Taşlar Kaldı 20. yüzyıl Yunan şiirinin büyük ustalarından Yannis Ritsos'un Yiaros ve Leros adalarındaki sürgün dönemi ve sonrasında yaşadığı Samos'ta resmettiği taşlarından küçük bir seçkiyi Galata Rum Okulu'nun Açık Okul Kütüphanesi'nde izleyici ile buluşturuyor. Kütüphanede sergilenen üç taş, şairin şiirsel anlatılarında yer alan kişisel ve politik yaşamından yola çıkarak değindiği toplumsal trajediler, sürgünler ve yokluk hissi ile olan mücadelesinin aksine, yaşamın özünü ve varoluşun köklerini hissetmeye davet ediyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-3-9-ekim/", "text": "İstanbul, kokusu bol bir şehir. Her mevsim çiçekler, ağaçlar, kediler, toprak, deniz, balık ekmek, kestane, egzoz ve şekerli parfümün bir karışımını sunan kente bu hafta kahve kokusu hakim. Etkinlik rehberi derin derin soluyarak şehrin kalbine dalıyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-3-9-haziran/", "text": "Bayram tatilinde şehirden uzaklaşmayı planlarken İstanbul'un tenhalığına aşık olup kendi evinde turist gibi davranmaya karar verenler, etkinlik rehberi bu hafta en çok sizin yanınızda."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-3-9-temmuz/", "text": "Sıcaklık mevsim normallerinde, şehir etkinliklere elverişli. Her sene yazımıza özel anlar katan İstanbul Caz Festivali bu hafta başlıyor. Program cebimizde, heyecan yüksek. Gece Gezmesi'yle, konserler ve albüm lansmanlarıyla, Mural İstanbul'uyla Kadıköy bu hafta kaynıyor ama onunla yetinmeyip atlıyoruz vapura ve hop, Karaköy'de SALT Galata'dayız. Oradan çıkıp Zilberman Gallery'de genç sanatçıların işlerini görüyoruz. Hafta sonu ya Karaköy'e ya Burgazada'ya kırıyoruz dümeni. Etkinlik rehberi, kollarını İstanbul'a dolayarak sunar."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-30-nisan-6-mayis/", "text": "Polenden sulanan gözlerimin gördüğü kadarıyla İstanbul etkinliklerle kaynıyor. Angel Olsen iki geceliğine şehri ziyaret ediyor, Zorlu PSM Caz Festivali başlıyor, Red Bull Art Around Arnavutköy'ü galeriye dönüştürüyor. Konserler, partiler, yeni sergiler ve film gösterimleriyle etkinlik rehberi haftanın nabzını tutuyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-30-ocak-5-subat/", "text": "Güneşin ısıtmadığı İstanbul'da bu hafta sahneler yerli isimlere emanet. Partapart ve Tantana Records çıkarmalarına El Topo EP lansmanı ekleniyor. Etkileyici fotoğraf kareleri galeri duvarlarından başka gerçekliklere kapılar aralıyor. Murat Beşer'in kafa açıcı atölye serisi Akbank Sanat'ta başlıyor. Etkinlik rehberi, her zaman olduğu gibi evler/ofislerden çıkıp sokakları adımlamak için nedenlerimizi sıralıyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-30ekim-5kasim/", "text": "Ekim bizi bol bol konserle, harika sergilerle, heyecan verici etkinliklerle mutlu etti. Kasım da onu aratmayacak kadar hızlı başlıyor. 27. Akbank Caz Festivali İstanbul'un caz halini vurgularken, yenilenen Studio her hafta bizi kendine çekmeyi başarıyor. Artist 2017 kapsamındaki sergi ve performanslar TÜYAP'ı hareketlendirirken, Lomography, 25. yılını kutluyor. Etkinlik rehberi kışa hazırlanarak kasımı kucaklıyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-31-ekim-6-kasim/", "text": "Soğuk, daha da soğuk olacak. Önce bunu kabullenelim. Sonra her zamanki gibi kalbimize, ruhumuza dokunabilen şeylerin peşinde şehri adımlayalım. Sahnelerden klasik ve elektronik müzik taşıyor bu hafta. İş Sanat, 17. sezonunu açıyor. Contemporary Istanbul, çağdaş sanat sahnesini hareketlendiriyor. Etkinlik rehberi, yünlere sarınıp gözünü kulağını dört açıyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-31-temmuz-6-agustos/", "text": "Ağustosun sıcakla imtihan edileceğimiz ilk haftasında etkinlik rehberi teraslarda, bahçelerde, yazlık sinemalarda, karma sergilerde. Bir süredir Hollanda'da yaşayan besteci ve müzisyen Yankı Bıçakçı'nın solo projesi Yank, şu sıralar ikinci albümünün hazırlıklarını sürdürüyor. Yank'ın hiçbir kalıba veya janra bağlı kalmayan şarkılarını dinlemek için bu ay birkaç fırsatımız olacak zira kendisi minik bir turneye başlıyor. İlk konser ise Bant Mag. Havuz'da. Bu yıl ilk kez, 5-13 Ağustos arasında düzenlenecek Beykoz Kundura Restore Film Günleri'nde dünya sineması klasiklerinin restore edilmiş kopyaları ve arşivlerde saklı kalmış, yeniden keşfedilen filmler gösterilecek."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-4-10-aralik/", "text": "İşte yılın o günlerindeyiz. Havanın kış koktuğu, soğuğun pantolon bellerinden ve kazak kollarından sokulup ısırdığı, güneşin gümüşi bir grilikle perdelendiği günler. Mevsim dönüşleri virajlı ama etkinlik rehberi yanınızda. Bu hafta İstanbul havaya inat çok renkli. Saykedeli var, post rock var, klasik müzik var; galeri ve müzelerde gözlerini bize dikmiş portreler var, ilhamını şarkılardan alan performanslar var. Hepsi aşağıda."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-4-10-eylul/", "text": "Şehirde sezon açılışı, okula geri dönüşe benzer bir heyecan veriyor. Etkinlik rehberi konser salonlarını, galerileri, festival alanlarını yeniden doldurup İstanbul'un nabzını hissetmek isteyenlerin yanında."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-4-10-haziran/", "text": "Sivrisineklerin şarkılarını yeniden duyduğumuz güzel bir hazirana merhaba dedik. İstanbul'un kültür-sanat ajandası sıcakmış, rehavetmiş dinlemiyor. Şehrin iki yakasında da lansmanlar, konserler, sergi açılışları ve film gösterimleri hız kesmeden devam ediyor. Etkinlik rehberi haftanın öne çıkan 10 etkinliğini sizin için seçti. Hareketli günler geçiren In Hoodies, son EP'si Circling The Cage'in üzerinden fazla zaman geçmeden yeni single'ı Coo Coo'yu duyurdu. Epic Istanbul / Sony Music Türkiye etiketiyle yayımlanacak şarkının lansmanı, perşembe akşamı Bant Mag. Havuz / Bina'da gerçekleşecek."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-4-13-mart/", "text": "Resmi olarak bahara girişimizin şerefine şehirde bir güneş bir güneş. Erkenci ağaçların çiçeklerine bakıp hem umut doluyor, hem donacaklar diye kaygılanıyoruz. Sokaklar konser afişi dolu, galeriler tam gaz ileri. Ayın ilk yarısından seçmelerle imdadınıza yetişti etkinlik rehberi."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-4-17-nisan/", "text": "Nihayet bahar! Ruhumuzu sıkanlara, bizi evlere kapatmaya çalışanlara inat bahar! Doğanın sesini, kokusunu güçlü duyduğumuz zamanlar. Söylediklerine kulak vermenin vakti gelmiştir belki? Titreşimler sinemaları, konser salonlarını, galerileri dolduruyor; etkinlik rehberi nisan ayının ilk yarısından seçmelerle sizi bekliyor. Banu Birkan ve Sevil Dolmacı'nın kurduğu Art Base Project, ilk sergisi A Remix of the Local'da farklı disiplinlerden sanatçıları bir araya getiriyor. Resim, heykel, fotoğraf, video alanlarından işlerin bir arada olduğu sergi, 25 Mayıs'a kadar Nişantaşı'ndaki Overthose'da görülebilir."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-5-11-agustos-2019/", "text": "İstanbul tatile hazırlanıyor ama bir yandan bavul toplarken bir yandan da konserler ve film gösterimlerine katılmaktan geri durmuyor. Etkinlik rehberi bu hafta akustik performanslar, gümbür gümbür setler, hasret giderilecek şarkılar ve açık havada sinema keyfi vaat ediyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-5-11-subat/", "text": "Çakışan konserlerden hangisine gideceğimizi seçemediğimiz günleri hatırlayacağımız bir hafta bizi bekliyor. Etkinlik rehberi Moon Duo'nun psychedelic ses katmanlarının arasında bata çıka ilerliyor, King Krule'a saygı duruşunda bulunup Laneth mirasını selamlıyor. Tünel'deki yeni konser mekanı Cemiyet'te Yank, Pilevneli Gallery'de yeni Refik Anadol sergisi Eriyen Hatıralar, Akbank Sanat'ta Macar sinemacı Zoltan Fabri'nin filmleri var. Haftanın heyecan verici etkinlikleri hemen aşağıda. Akbank Sanat, Şubat ayında, Macar ve Dünya sinemasının en önemli yönetmenlerinden Zoltan Fabri'nin 1956-1978 yılları arasında çektiği beş filmini Macar Kültür Merkezi'nin katkılarıyla izleyicilerle buluşturuyor. Etkinlik kapsamında 6 Şubat Salı akşamı usta yönetmenin Macar kültürüne ışık tutan aşk filmi Atlıkarınca gösterilecek. 8 Şubat Perşembe akşamı gösterilecek Cehennemde İki Devre ise Hitler'in doğum günü için kurulan Alman futbol takımıyla toplama kampındaki savaş esiri Macarların futbol maçını konu ediniyor. Saat 19.00'da başlayacak gösterimler ücretsiz."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-6-12-kasim/", "text": "Şehrin caz hali, reggae haline karışıyor. Ülkenin deneysel müzik sahnesi yeniden hatırlanırken, byte'ların ve kayaların hareketlerinden ilham alan sergiler galerilerde bizi bekliyor. Etkinlik rehberi renkli kazakların içinde ısınarak sunar."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-6-12-mart/", "text": "Savaşın göçe zorladığı kadınların sesleri yükseliyor, Demonation Festivali kar engeline takılan konserleriyle geri dönüyor, değişen iletişim biçimlerinden, doğayla ilişkimizden, tarihten ilham alan sergiler müze ve galerilere çağırıyor. Etkinlik rehberi, şehrin bahara yaklaşan adımlarını takip ederek, ruhumuzun yanında karnımızı da doyurarak sunar."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-6-12-subat/", "text": "Soğuk biraz kırılınca, güneş biraz kendini gösterince hemen sabırsızca baharı düşünmeye başlıyoruz. Cass McCombs'un uçucu müziğinin, İstanbul Modern'in yeni sergisi Liman'ın çağrıştırdıklarının, kolektiflerin verdiği umudun da etkisi var tabii. Etkinlik rehberi dağınık masasında çiçeklerle sunar."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-8-14-nisan/", "text": "Bahar yağmurlarının eşiğinde, havanın kokusunun değiştiği nisan günlerini daha da güzelleştirecek konserler, partiler, sergiler ve söyleşilerle dolu etkinlik rehberi. Odeabank'ın sanat platformu O'Art, Begüm Alkoçlar küratörlüğündeki Şimdi sergisinde farklı disiplinlerden 23 çağdaş sanatçıya ev sahipliği yapıyor. Ahmet Duru, Ali İbrahim Öcal, Arslan Sükan, Beril Or, Bora Güney, Buğra Erol, Ceyda Göksal, Dilek Gökdere, Duygu Aydoğan, Ekin Bernay, Elçin Ekinci, Emin Mete Erdoğan, Zeynep Çilek Çimen, Fırat Engin, Füge Demirok, Gizem Burcu Perçin, Gökçe Hiçyılmaz, Hasan Baran Kurtoğlu, Nejat Satı, Ozan Ölmez Gazi Çetinkaya, Tevfik Altan Doyran ve Volkan Parlak'ın sergideki eserleri, beyazın tonları takip ediyor ve teknik, malzeme, biçim ve form çeşitliliğine odaklanıyor. Geçtiğimiz ay kaybettiğimiz usta sinemacı Agnes Varda'nın 70. Cannes Film Festivali'nde en iyi belgesel ödülü alan filmi Mekanlar ve Yüzler, 10 Nisan'da yeniden gösterime giriyor. Agnes Varda ve Fransız sokak sanatçısı/fotoğrafçı JR'ın, fotoğraf stüdyosuna dönüştürülmüş bir minibüsle Fransa kırsalına yaptığı yolculuğun hikayesini anlatan Mekanlar ve Yüzler, hem yolculuk boyunca merceğin karşısında yer alan insanların öykülerini hem Varda ve JR arasındaki dostluğu belgeliyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-8-21-subat/", "text": "Kar, lodos, yağmur, ayaz, sonra güneş, peşinden yine lodos derken yılın ilk ayı ruh halleri arasında koşturarak geçti. Etkinlik rehberi kışı seveni tam içinde olduğu için, baharı seveni ona bir adım daha yaklaştırdığı için mutlu eden şubattan bol müzikli ve sanatlı bir seçkiyle karşınızda."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-9-15-ekim/", "text": "Boğucu gündemle gündelik dertler arasında bir yerden hala güneşi hissedip denizi koklayarak yürümeye devam ediyoruz. Etkinlik rehberi bu hafta iki yakada lansman konserlerinde, heyecan verici isimlerin geniş kapsamlı sergilerinde, bağımsız film gösterimlerinde nefes alıyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-9-15-nisan/", "text": "Bu hafta özlediğimiz müzisyenleri İstanbul'da yeniden ağırlıyoruz, XJAZZ kapsamında merak uyandırıcı işbirliklerine tanık oluyoruz, farklı disiplinlerden sanatçıların kolektif hafıza ve kaygı gibi kavramlara temas eden işlerini görüyoruz. 37. İstanbul Film Festivali etkinlikleri, Ingmar Bergman'ın 100. yaş kutlamalarıyla el ele devam ediyor. Akbank Sanat'ta ise yakın dönem Romanya sinemasıyla haşır neşir oluyoruz. Etkinlik rehberi, hafta boyu katılabileceğiniz 10 güzel alternatifle karşınızda."} {"url": "https://manyetikbant.me/etkinlik-rehberi-9-15-temmuz/", "text": "Şehri 25. defa müzikle sarmalayan İstanbul Caz Festivali, heyecandan kalbimizi hoplatan konserlerle devam ediyor. Nick Cave and the Bad Seeds ile 17 yıl sonra yeniden buluşuyoruz. Kanto Records ilk etkinliği için Suma Beach'e çıkarma yaparken, İsviçreli Magnum fotoğrafçısı Werner Bischof'un vurucu kareleri Leica Galeri İstanbul'da bizi bekliyor. Etkinlik rehberi, şehirden 10 etkinlikle ajandalarınızı doldurmaya hazır. Magnum Fotoğraf Ajansı'na kurucu üyelerden sonra katılan ilk fotoğrafçı olan Werner Bischof'un 1936-1954 yılları arasında çektiği fotoğraflardan bir seçki, Leica Galeri İstanbul'da sergileniyor. Savaş sonrası Avrupa'nın yıkım, yoksulluk ve umutsuzluk içindeki insanlarını fotoğraflayan Bischof, Japonya, Kore, Hindistan, Meksika, Panama, Peru ve savaş sırasında Vietnam'da görev yaptı. İsviçreli fotoğrafçının etkileyici işleri, 30 Ağustos'a kadar görülebilir. Frankenstein romanıyla edebiyat tarihine silinmez bir iz bırakan yazar Mary Shelley'nin hikayesi, romanın yazılışının 200. yılında beyaz perdede. Yönetmenliğini Haifaa Al-Mansour'un üstlendiği filmde Mary Shelley'i canlandıran Elle Fanning'e Douglas Booth, Maisie Williams ve Tom Sturridge eşlik ediyor. Mary ve şair Percy Shelley'nin kural dışı aşkı, hayatlarını şekillendiren trajediler ve Shelley'nin romanını bastırma mücadelesini konu edinen Mary Shelley, 13 Temmuz'da vizyona giriyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/everyday-robots/", "text": "Hayatımıza 90'ların lider Britpop figürlerinden biri olarak giren Damon Albarn, Blur'ün 2000'lerdeki uyku dönemini Gorillaz, The Good, The Bad & The Queen, Rocket Juice & the Moon gibi başarılı projelerle değerlendirdi. Zamanının en üretken isimleri arasında yer alan Albarn, 46 yaşında çıkardığı ilk solo albümü Everyday Robots'ta 1999 tarihli Blur albümü 13'deki kadar dürüst ve açık. Çocukluğumuzun gelecek projeksiyonu içinde yaşarken, sahip olduğumuz teknolojiyi bugün çektiğimiz fotoğrafları 20 yıl öncesine aitmiş gibi göstermek ve o zamanlar dinlediğimiz müziği arşivlemek için kullanmamıza uygun olarak, kendini bugünde konumlandırsa da geçmişin anılarının yüzeye çıktığı bir albüm Everyday Robots. The Selfish Giant, Hollow Ponds ve Brian Eno ile birlikte yaptıkları You and Me'de zaman dilimleri iç içe geçiyor. Photographs 'da Timothy Leary'nin dikkatimizi ana çeken sesi bile bir hayalet. Tanzanya'da annesinin terk ettiği bir yavru file yazılan gospel havalı Mr Tembo dışındaki bütün şarkılar 2010'ların dijital coğrafyasında, geleceğin henüz tam olarak gelmemiş olduğunu hissedip bir yandan da nostalji duyarak yaşadığımız hayatların resmi. Everyday Robots, günümüzün en başarılı anlatıcılarından birinin ağzından kendi hikayemizi dinlemek gibi. Hepimizi kayıpların hüznünde ve elimizde kalanların kırılganlığında birleştiriyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/exped1/", "text": "Expedition Fransızca'da gezinti, yolculuk anlamına geliyor. Fotoğraf serileri çekerken aklımda hep bu kelime var. Bir detaydan öbürüne sürüklenirken yerimden belki bir metre kıpırdıyorum ama zihnim bilmediğim yerlere yolculuklara çıkıyor. Expeditions başlığında topladığım serileri artık burada yayınlayacağım. Yapmaya çalıştığım şey kısaca anların envanterini çıkarmak. İlk yolculuğu bu sabah, evde yaptım. Sabah ışığında boş evleri seviyorum. Herkes işe gittikten sonra, öğlene kadar geçen sürede sadece koltukta oturup ışığın oda içindeki hareketini izleyerek vakit geçirebilirim. Çarşaf-nevresim-yastık kılıfı üçlüsünü aynı takımdan kullanmayı hiç sevemedim. Gece yatmadan hemen önce çok yabancı görünen yatağın, sabah bu kadar davetkar gelmesinin sırrını da hala çözemedim. Kimseyi içinde uyumaya ikna edememiş polar. Gece bırakıldığı şekilde duruyor. Bu geceye kadar durmaya devam edecek. Ani bir iştahla alıp, yarısında tadının çok şekerli olduğunu hatırlayarak bitiremediğim gazoz. Yanında annemin çekirdek kabuklarını attığı emekli termos kapağı. Şimdiye kadar hiçbir giysime çamaşır suyu sıçramadı. Kısmet yastığaymış. Bu yastıklar hep kedi istiyor gibi geliyor. Ne zaman kurudu bilmiyorum, fark etmemişim. Ne zaman çöpe gideceği de belirsiz. Muhtemelen birkaç ay daha orada kalacak, sonra yerine yenisi alınacak. Bilmiyorum kaç ay sonra o da kuruyacak. Atılması gereken, üzerinde dolaşan minicik böcekleri gördüğümden beri dokunmadığım başka bir çiçek. Pis kokacak kadar dahi su kalmamış vazoda. Acıklı uzatma kablosu. Ara sıra başka bir uzatma kablosuna bağlanarak hayat buluyor. Tam bir disconnectus erectus. Göründüğünden çok daha yavan ekmek ve bir gün muhakkak ayağıma düşüp beni yaralayacağına inandığım ekmek bıçağı. Ekmek bıçağına su sıçraması sinirimi bozar. Evden hemen çıkma isteğiyle yapılan kahvaltı öyle dandik ki, tabakta neredeyse hiç iz bırakmıyor. Kaynaması sabırla beklenen ama soğuması beklenip bitirilemeyen terk edilmiş çaylar, her sabah mesai yaklaşırken kanalizasyonları dolduruyor. Annemin çocukken oynadığı, benim çocukken oynadığım, sıkıldığında çıkardığı sesi çocukluğumdan beri çok dokunaklı bulduğum kuzu neden sifonun üzerinde duruyor, gerçekten bilmiyorum."} {"url": "https://manyetikbant.me/exped2/", "text": "Hafta sonuna kalmadan ikinci seriyi yetiştirdim. Aslında bundan sonra haftanın en şeker günü olduğunu düşündüğüm perşembe günlerine denk getireceğim Expeditions postlarını. Bu haftaki yolculuk Holga 135 kameramdan çıkan ilk filme. Lomography Xpro Chrome 100 özellikle sarı, mavi ve yeşil ağırlıklı sonuç veren bir film. Güneşli günlerde kumsal, bağ-bahçe, havuz gibi ortamlarda canlı renkler elde edebilirsiniz. Çocukluğumdan beri sokak hayvanlarını ellemeden duramıyorum. Küçükken bir defasında koşarak sarıldığım bir köpek panikle kolumu ısırmıştı. Henüz yavru sayılabileceği için dişleri hafif bir morluk dışında iz bırakmamıştı. Sonra haftalarca acaba kuduracak mıyım diye evdeki sulara bakıp durdum. Sokakta yürüyen martı gördüğümde kafamı aşağı yukarı oynatıp Gaaah diye bağırmak gibi bir huyum var. Herkesle kendi dilinde konuşmaya çalışıyorum. Burada da martıların kumdaki ayak izlerini çekmeye çalışmıştım. Bu açıklamadan sonra biraz daha görünür oldular sanırım. Filmin en güzel karesi, üç güzel insanla çıktığım Galata Kulesi'nden. Dünyanın en tatlı insanlarından Utku ve Müge'ye tanınmamak için taktığı burnuyla Kolombiyalı ajan Pablo eşlik ediyor. Pablo 40 yılın başında İstanbul'a geldi diye adamı nasıl ağırlayacağımızı şaşırdık. İşi gücü bırakıp burada kaldığı süre boyunca gezdik de gezdik. Fener Rum Lisesi'ni de göstermeden olmazdı tabii. Karabatak suya daldığında onunla birlikte nefesini tutup, nereden çıkacağını tahmin etmek eğlenceli olduğu kadar tüketici bir oyun. Bir sürü arkadaşı arasında nereden çıktığını göremeyebiliyorsun. Çıkana kadar nefesini tutmaktan kızarabiliyorsun. Sonra Vapurdaki teyzeler neden bana bakıyor?. Eminönü Unkapanı arası bir yerde, kumaş ararken gözüm hep eski binalarda. İçlerine girip saatlerce oturmak, o pencerelerden esnafın dükkan kapılarında çay içtiği sokağa bakmak istiyorum. Taksim civarında 15-20 liraya satılan ıvır zıvırın 2 lira olduğu yer. Çokları için rızkın merkezi, kollarını açmış bekliyor. Eminönü ıslakken daha güzel. Islak taşlar ıslak taşlara yansısın, paltolardan ıslak kumaş kokusu yükselsin, sular insanın pisliğini götürsün. Yağmur sonrası banklar oturulacak kadar kurusun da beş dakika soluklan. Her an ayağının altından kayabilecek dünyada eski duvarlar gibi sakin kal. Islanmamış dar şeritte durup sigarasını içen adam, fotoğrafının çekildiğini fark etmişti. Filmlerimin son karelerinde hep Sirkeci var. Fotoğrafçıya 5 kala panik kareleri. Holga gibi oyuncak kameraların vizöründen gördüğünüz, lensin gördüğü değil. Fotoğrafınızı çekecek arkadaşlarınıza söylemeyi unutmayın ki kafanız kırpılmasın."} {"url": "https://manyetikbant.me/exped3/", "text": "Buz gibi havada dışarıda fotoğraf çekerken zorlanıyorum. Zaten çok üşüyen biriyim; ellerim üşüyor, yüzüm üşüyor, sinüslerim ağrıyor, sonunda elimdeki makineyi bırakıp kalorifere sarılmak dışında bir şey düşünemiyorum. Bu hafta sokakta çok kalmayıp yine iç mekanda detay avına çıktım. Bunun için evden sonra en çok vakit geçirdiğim yer olan atölyeyi seçtim. İlk göz ağrım, kuş gibi hafif kompakt makinemle de hasret gidermiş oldum. Bu sabah Ortaköy'den başladım yolculuğa. Yıllardır mahallede gördüğüm köpek yine her zamanki yerinde oturuyordu. Böyle dikkatli nereye bakıyordu bilmiyorum. Ben o sırada yüzümü tüylerine gömmeyi düşünüyordum. Otobüste cam kenarında sabah güneşiyle kızarır kulaklar. Sıcaktan yanar yanar, inince aniden soğuyup sızlarlar düşecekmiş gibi. Atölyeye girer girmez Yoda'nın yanağından makas alıyorum. Darth Vader'a selam çakıp korsan kızlara göz kırparak bahçeye çıkıyorum kedilerle konuşmak için. Yazın güneşte ayaklarımızı uzatıp uyukladığımız koltuk, kışın kedilere yatak oldu. Koltuk üzerinde krallığımızı yeniden ilan etmek için baharı bekliyoruz. Bir kumaş parçası paçamıza yapışıp atmış kendini çürüyen yaprakların üzerine. İşte yaprak nüfusunun müsebbibi. İki agaç yapraklarını habire atölyenin kapısına yığıyor. Yan bahçeyle aramızdaki duvar, ağaçların rahat edebileceği şekilde yapılmış. Herhalde soğuk dışında en büyük şikayetleri tırnaklarını üzerlerinde bileyen kediler. Musa sokakta bulduğu Yol Ver Yield tabelasını kaptığı gibi atölyeye getirmiş. Bakıp bakıp çıkılacak yolları düşlüyoruz. Pearl Jam'in Yield'ı da atölyenin resmi albümü oldu tabii. Atölyeye gelen herkes buraya ayak izini bırakıyor. Sigara tiryakileri kapının önünde dikilmek zorunda kaldıkları için isyanda ama duymazlıktan geliyorum. Şöyle kalabalık bir 70'ler partisi olsa da askıda sıkılan kravatlar biraz insan içine karışsa diye bekliyoruz. Kışın yanlarıma kalorifer peteği taktırma hayalim gerçek olana kadar en büyük destekçim ıhlamur. İçten ısıtma. Gün başlatıcısı."} {"url": "https://manyetikbant.me/exped4/", "text": "Karın en kötü yanı, eridikten sonra sokakların eskisinden daha boktan görünmesi. O yüzden bakabildiğim kadar bakıyorum kara. Dokunabildiğim kadar dokunuyorum. Öyle ki, çabucak hasta oluyorum diye soğuktan kaçmama rağmen kendimi dışarı atıp bir buçuk saat karda yürüyorum. Ne kadar klişe olursa olsun vazgeçmeyeceğim bir şey ayaklarımın fotoğrafını çekmek. Özellikle karda ve deniz kenarında. Çimde. Kumda. Bir de toprak yollarda tozlanmışken. Bu alışkanlık sayesinde botlarım hem kar, hem deniz suyu emdi bugün. Benim gözümde herhangi bir şey, üzerine kar yağdığında karşı konulmaz oluyor. Naylon poşetler, leğenler, sigara paketleri... Çiçekler zaten herhangi bir şey değil. Sahil Yolu'nda karşı koyamadığım bir diğer şey de yerdeki işaretler. Bu sarı ok, kar suyunun altında harika bir biçimde parlıyor. Boya katmanlarına dokunmak geliyor içimden. Sert rüzgara karşı dengede duran kargaya tedirgin edecek ama kaçmasını gerektirmeyecek kadar yakınım. O tekne hep aynı yerde. Muhtemelen benim buralarda olmadığım erken saatlerde açılıyordur denize. Bir gün erkenden gidip baksam ya. Fotoğrafları düzenlerken Sharon Van Etten'in yeni albümü Tramp'i dinledim. Ask'ta şöyle dediğini duydum: Buna gülmek bile çok canımı yakıyor. Yukarıdaki ince dallar, en az bu şarkıdaki ruh hali kadar kırılgan. Karabatak ve martılar rüzgara rağmen çok hareketliydi. Yanlarına yaklaştığımda bile yakınımda uçmaya devam ettiler. Ufak tefek ağaçlardan biri beremi çıkarmaya yeltendi. Hemen fark ettim. Başımı üşütmemem gerektiğini söyledim, anladı. Geçen yıl göktaşı yağmurunu izlemek için yanındaki kayalara oturup beklediğimizi, hiçbir şey göremeyip eve döndüğümüzü hatırlamadı. Biraz dalgındı aslında. Ağaçla laflarken benden gözlerini ayırmayan biri vardı. İnsana uzun uzun bakmayı konuşmaya yeğleyen biri. Birbirimize çok benzediğimizi söyledim, bakarak. Gözünü bile kırpmadı. Eve dönmeye karar verip hızlı hızlı yürümeye koyulmuşken kadın-erkek eşitliğinin tek gerçek örneğiyle karşılaştım. O da kapalıydı."} {"url": "https://manyetikbant.me/exped5/", "text": "Expedition yazmayalı çok olmuş. En son karlı mahalle fotoğraflarını paylaşmışım. Sıcağın verdiği baygınlığa festivallerle pansuman yaptığımız günlerde bir analog post patlatmayalım mı? Lomography'nin yeni makinesi Fisheye Baby 110'dan şurada bahsetmiştim. Nihayet Baby ve Lomography Orca BW 100 ikilisinin sonuçlarını aldım. Tabii ki filmin bir kısmını yakmışım, bir kısmını da az pozlamışım. Fotoğrafların geneline bakarak şunu söyleyebilirim, Baby ve Orca ikilisini daha çok güneşli günlerde tercih etmek gerek. Kullandığım Orca BW 100, fabrikanın ürettiği ilk partiden. Benekler sonraki üretimlerde de olur mu yoksa ilk üretimin bir defosu mudur bilmiyorum. Ama hataları severiz. Bahçedeki ağaçları lalettayin çektiğim bu karede, insanın Babil'den bu yana bitmek bilmeyen göğe yükselme arzusunu anlattım. Vapurun en sevdiğim yeri, üst katlara çıkan merdivenler. Gelen geçenin zaman zaman üzerime basmasına aldırmadan ısrarla merdivenlerde otururum. Baby yanımda olunca, basıvermişim deklanşöre. İlk kareyi pek beğendim. İkincisinin hülyalı hali bulb modunda çekmiş olmamdan. Bu modda perde deklanşöre bastığınız an açılıyor ve siz parmağınızı çekene kadar açık kalıyor. Bu anda makineyi sallamamak esas ama dedik ya, lomografide kural yok. Galata'daki graffiti'lerden en sevimlisi bu. Gölgede çekilmiş kareler içinde de en aydınlığı. Baby ile çekim yaparken balık gözünüzü kocaman açın ve konunuza iyice yaklaşın. Ayakları suya sokmak deyince aklıma arkadaşlarımın Paşabahçe vapurunun kıçında, demirlerin dış tarafına oturup ayaklarını köpüren denize sokmaları gelir. Ne cesaret. Deniz, gençleri aşırı cesarete özendiriyor. Gereği yapılsın! Hava çok ısındığında, dertlerin bir kısmı da mecburen buhar olmak zorunda. Maddenin kanunu bu. Yani omlete dönmeyeyim derken o hasır şapkayı takıyorsun ya kafana, başka şeyi taktırmıyor dünya. En azından ayakların denizin içindeyken. En azından sevgilin yanındayken. En azından yan yana nefes alıp terlerken."} {"url": "https://manyetikbant.me/exped6/", "text": "Müziğin peşinden başka ülkelere gitmişliğim var ama ilk defa bu kadar uzağa, Danimarka'ya savruldum. Temmuz ayında gerçekleşen Roskilde Festival, bir festivalin her yönüyle nasıl olması gerektiği konusunda çok temiz bir örnek olarak yerleşti hafızama. İnsanın ufkunun genişlediğini hissetmesi güzel. Roskilde'de çoğu zaman göz kırpma benzeri bir refleksle bastım deklanşöre. Fazla kurgulamadan, içimden ve bazen karşımdakinin içinden geldiği gibi. Burası çadırımızın bulunduğu Get-a-Tent kamp alanı. Son derece temiz ve sakin olduğundan festival yazımda bahsetmiştim. Uyanma saati ışığa duyarlılığınıza bağlı. Öğlene kadar alanın ortasındaki koltuklarda yatıp kahvaltı kemirmek çok zevkli oluyor. Tabii henüz yağmur indirmemişse. Alacakaranlıkta etraftaki ağaçlıklarda ötüşen kuşlar ve martıları dinlemek, festival alanının hengamesinden sonra terapi gibi geliyor. Festival demek yürümek demek. Kamp alanından sahneye, oradan diğer sahnelere, yemek standlarına, tuvaletlere, sonra yine kamp alanına gün içinde saatlerce yürümek. Bu alt geçitte genellikle festival katılımcıları gitar çalıp şarkı söylüyor. Beş gün boyunca neredeyse her geçişimde gördüğüm, sürekli Hey Jude'u söyleyen gruba buradan sevgilerimi yolluyorum. Yukarıdaki salonun adı Retro Lounge. Burada 42. yılını kutlayan festivalin ilk yılından itibaren bütün afişleri, önemli dönüm noktalarından fotoğraflar ve görüntüler sergileniyor. Yağmur ve güneşten kaçıp dinlenmek için de iyi. Ben de çocukluğumda legoyla oynadım da bizimkinden en fazla kazma gibi ev, kamyon falan oluyordu. Orange Stage'in lego versiyonu da Retro Lounge'da duruyor. Roskilde'de çekebildiğim yegane sahne fotoğrafları bunlar. Festivalin en samimisi, Gloria sahnesi. Julia Holter ve Nils Frahm. Sıcaklık 40 dereceye yakın. Oksijen eser miktarda. Salonun havasızlığına dayanamayanlar buradan da duyabiliyor müziği. Sarı platformun arkasındaki alan kütüphane gibi düzenlenmiş. Yerler kum. Burada kitap okumak, yemek-içmek, uyku tulumunu getirip uyumak, kumdan kale yapmak mümkün. Tam da burada, uyku tulumlarına gömülmüş uyumakta olan bir çiftin 4-5 kalın sesli arkadaş tarafından kulaklarına haykırılarak uyandırılmalarına tanık oldum. Kurbanlar sadece gülüp yeniden uykuya daldı. İnsan hayret ediyor. İskandinav kadınlarının şort altına dantelli tayt sevdasından sonra en popüler giyim unsuru kostümler. Festival boyunca sayamadığım kadar çok muzadam, kanguru, ayı ve leopar gördüm. Spiderman cep telefonunu şarja bırakıp gözden kayboldu. Duygu yoğunluğundan ağlayabilen biriyim. 2000'deki Pearl Jam konserinde çıkan izdihamda hayatını kaybeden 9 kişi için dikilmiş bu heykel, 9 ağacın ortasında duruyor ve insanlar yanından geçerken ona dokunup bir şeyler söylüyor. Gerçekten o 9 genç adama moral veriyor gibi görünüyorlar. Bunu görmek hem acı hem insanın iyiliğine dair umut veriyor. Karmakarışık hissedip ağlıyorum tabii. Ne yapayım. Taşın üzerindeki Ne kadar kırılganız cümlesi Danimarkalı şair Morten Sondergaard'a ait, heykeltıraş ise Lars Skov Nielsen. Bu adamın karizmasına dayanamayarak fotoğrafını çekmek için izin istiyorum. Kolundaki festival bileklikleri gözüme çarpıyor. Roskilde'deki 24. yılı olduğunu söyleyip gururla üfüyor sigarasının dumanını. Abim benim. Abim be. Kral kraaaal. Portrelerini çekmek için gözüme kestirmiştim bu çifti. Önce sevimli bir poz veriyorlar. Sonra Şimdi de yaramaz olalım deyip buna geçiyorlar. Meğer herkes fotoğrafının çekilmesini istermiş. Çekingenliğim yüzünden bunu geç öğrendim. İşte babam Danimarka'da doğup büyüseydi, 10 yıl sonra muhtemelen böyle bir adam olacaktı. Deri şortuna vurulduğum amca, fotoğrafını çekmeme başıyla onay verdi ama başka hiçbir şey söylemedi. Ben fotoğraf çekerken etrafımda beliren kadınlar yüzümü ve çizmelerimi boyamaya başladı. Portre peşinde koşarken yeşil başlı ördeğe döndüm. Dakikalarca önce kim gülecek diye birbirine dik dik bakan arkadaşlar tam ben fotoğraflarını çekerken öpüşmek için hamle yaptılar. Bence kız kazandı. Gözlemlediğim kadarıyla bira bardağını ele bantlamak çok tercih edilen bir aktivite. Böylece ne kadar sarhoş olursan ol, depozitolu bardağını kaybetmiyorsun. Mükemmel. Bu arkadaşın durumu biraz daha farklı. Streç filmle yan yana yürüyen insanları birbirine yapıştırıp saran şakacıları gördükten sonra yadırgamıyorum tabii. Alışveriş arabasına da respect."} {"url": "https://manyetikbant.me/exped7/", "text": "Liste yapmak ve bir şeyleri sıralayıp gruplamakla aram iyi. Sıralamalara uymakla o kadar değil. Eksen On Fair fotoğraflarını paylaşacaktım ama hem Radyo Eksen'in facebook sayfasında paylaşıldığı, hem feat.'in Ekim sayısında farklı bir düzenlemeyle yer alacağı için vazgeçtim. Üstelik bu sabah çok tahıllı kahvaltımı yaparken o kadar güzel yakıyordu ki güneş, dünyanın son sabahıymış gibi dakikalarca yapraklara bakmadan duramadım. Dünya'nın dönmekte olduğunu ve eksen eğikliğini, her sabah aynı yerde oturmama rağmen güneşin bir gün ayağıma gelirken öbür gün gözüme gelmesiyle kanıtladım. O konuda sıkıntı olmasın. Geçen akşam atölyede Halimden Konan Anlar'ı ağırlamışız, güneşe bakıp Ateş ederim! diye bağırmak hakkımız. Ederim dediysem ederim, bilirsin. Silahımın örümcek bağladığına bakma. Eski alışkanlıklarımı gömdüğüm yerden çıkarıyorum. Her zamankinden daha karışık ve mütebessimim. Bir noktadan sonsuz sayıda doğru geçer ama Galata'nın bir noktasındaki bir buzdolabına sonsuz sayıda bira sığmaz. Soğuk sıvı sirkülasyonu hatıra dükkanı 7/24 açık. Gecenin sonuna doğru açılan şaraplarda daha zor dönüyor tirbüşon. Ağzın içindeki dil gibi. Mantardan sıyırıp da deriye dalıyor. Sonrası kolonyalar. Son 12 gün içinde gördüğüm en güçlü şey, sarmaşığın tavana tutunan incecik, pembe kollarıydı. Sonra Karaköy tarafına yanaşan yolcu gemilerine baktım. Onların motoru daha güçlü olabilir. Yine de pembe kollara belli etmiyorum. Sonbahar, gelişi çarşaf üzerinde pijamayla işaretlenen bir zaman dilimi. Altını çizmek için battaniye kullanılır. İçi, yünlü çorapla doldurulur. Çorbayla birlikte içilir. Kendi kaderini tayin etme hakkını kullanmak isteyen hücrelerim var. Onları uzak memleketlere tayin ediyorum. Mecburi hizmet."} {"url": "https://manyetikbant.me/faq-about-time-travel/", "text": "İkisi ağır nerd üç arkadaş boktan bir iş gününden sonra gittikleri pub'ın tuvaletinde yanlışlıkla keşfettikleri zaman çatlağı yüzünden tüm gecelerini zamanda bir ileri bir geri gidip, ait oldukları zamana dönmeye çalışarak geçirir. Bu arada zaman yolculuğunun kurallarına göre; başka zamanlardaki kendilerine görünmemeleri, hiçbir şeyi değiştirmemeleri, kimseyi öldürmemeleri ve kimseyle yatmamaları gereklidir. Yolculuklarında, zamanın bir noktasında büyük şöhrete kavuştuklarını ve para pul içinde yüzdüklerini öğrenirler ancak tam da bu yüzden, ünlü insanları ünlerinin zirvesinde öldürüp efsaneye dönüştürmeyi amaç edinmiş, zaman yolcusu suikastçilerin hedefi olurlar. Dr. Who ile Shaun of the Dead karışımı olarak lanse edilen film, özellikle İngiliz mizahını seviyorsanız hoş bir buçuk saat geçirtiyor ama kahkahalarla gülmeyi de beklememek gerek. Daha ziyade suratımda çarpık bir sırıtışla, bira yudumlayıp cips yeme isteğiyle dolarak izledim ben. Üç arkadaşı oynayan Chris O'Dowd, Marc Wootton ve Dean Lennox Kelly'ye zaman çatlaklarını onarmakla görevli Cassie rolünde Anna Faris eşlik ediyor. Kafayı zaman yolculuğuyla bozmuş olan Ray ve başarısız hikayelerin yazarı Toby maceradan heyecan duyup evrenin sırlarına vakıf olma hevesi içindeyken, onları nerd oldukları için hor gören alaycı Pete, hadiseye daha gerçekçi yaklaşıyor ve hayatta kalmak için ne yapılması gerekiyorsa yapıyor. Kelly'nin sürekli panik ve korku halindeki karakterinden, diğerlerinin düz oyunculuklarına göre daha çok keyif aldığımı söylemeliyim. Uzun süredir TV dizilerine mesai veren Gareth Carrivick'in ilk sinema filmi olan Frequently Asked Questions About Time Travel, zaman yolculuğu ve bilim kurgu meraklılarını nerdgasm'a ulaştırmasa da, başta dediğim gibi hoş vakit geçirtiyor ve sık sorulan soruların bir kısmını da cevaplıyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/feat-haziran/", "text": " Bir Bowerbirds filmi: Baraka. Burutay Yalçın'dan bir Bowerbirds incelemesi. \"Silversun Pickups: Bir Smashing Pumpkins İmitasyonundan Fazlası. Duygu Ateş, detayları ile grubu inceliyor. Yeni Köşe Sade-ce: Yaza Özel Akustik Şarkılar. Yeni köşe Sade-ce'nin ilk konseptinde Ezgi Cantekin, yaz şarkılarını anlatıyor. \"Replikas Rakısı. Replikas ile rakı içtik. \"Festival Çizelgemizin Olmazsa Olmazları Kimler?. Hayalsu, bunları izleyin diyor. \"Şelale Gürlemeye Devam Ediyor: Ramona Falls. Yeni albüm Prophet'i Artemis'ten dinliyoruz. \"Başka Bir Festival Mümkün Mü?. Orçun Yol, bunlara gidin diyor ve yine detaylandırıyor. \"Zaman. Bora Öğünç bu kez zaman kavramını ele alıyor ve müzik dünyasındaki yansımalarına bakıyor. Ücretsiz indirmek için linkler aşağıda. Yakında iPhone'lara da geleceğimizin müjdesini de vereyim."} {"url": "https://manyetikbant.me/feat-mayis/", "text": "Ayrıca Ajanda, İkinci El, Albüm İncelemeleri ve Neler Oluyor? bölümleri de yerli yerinde. Güzel içerik, güzel iş."} {"url": "https://manyetikbant.me/feat-nisan/", "text": "Bir süre önce çoğuyla önce internet vasıtasıyla, sonra konserlerde tanışmış olduğum, müzik üzerine kafa yorup kalem oynatan insanlarla bir araya gelmiştik. Amaç, dergiciliğin yeni ve heyecan verici mecrası tablet için bir müzik dergisi hazırlamaktı. Yazı, ses ve görüntüyü birlikte kullanarak mümkün olduğunca yoğun bir deneyim sunmaya çalıştığımız dergimiz feat.'in ilk sayısını yazının sonundaki linklerden ücretsiz olarak indirebilirsiniz. feat. hoş gelsin. Yolu açık, ömrü uzun olsun."} {"url": "https://manyetikbant.me/fellow-travelers/", "text": "Dinleyiciyle müzisyenin arkadaşlığını derinleştiren şeylerden biri cover'lar. Karşılıklı oturup, kaset alışverişi yapıp Bunu dinlemiş miydin? diyerek birbirine şarkılar çalmak gibi. Austin/Teksaslı rock grubu Shearwater, geçen yıl çıkardığı ve diskografisinin en iyilerinden olan Animal Joy sonrası zamanın geldiğini düşünmüş olacak ki, kendine yoldaş bildiği 10 ismin şarkılarını yorumladığı cover albümü Fellow Travelers'ı yayımladı. Bu isimlerden Coldplay, Clinic, Xiu Xiu ve Wye Oak, Shearwater'ın zaman zaman birlikte turneye çıktığı ya da beraber çalıştığı gruplar. Albüm kapağındaki iki figürün birbirine bağlanış şekli, yoldaşlığın ötesinde telepatik bir ilişkiye işaret ediyor. Belki de bu yüzden albümdeki şarkıların çoğu, Shearwater'ın bilindik ses coğrafyasına kolayca uyum sağlıyor. Solist Jonathan Meiburg'un sesi değdiği her şarkıyı kendinin kılıyor. I Luv The Valley Oh!!'daki Xiu Xiu tekinsizliği kırılıyor, Coldplay'in Hurts Like Heaven'ı sakinleşiyor. Ancak St. Vincent'ın Cheerleader'ı ve Wye Oak imzalı Mary Is Mary gibi orijinaliyle çok güçlü bir etki bırakan şarkılar bu yumuşamada sendeliyor. Albüm, dünyanın başka yerlerinde benzer yollarda yürüyen müzisyenlerin hikayelerini, sakin piyano, yankılı gitarlar ve rock davullarıyla anlatıyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/ferhangi-seyler-1700-oyun/", "text": "Bu aralar her yazıya bir yerinden nostalji giriyor, söz konusu ettiğim şeylerin temeli eskilerde olunca kaçınılmaz. Ferhan Şensoy'u babamın getirdiği Ferhangi Şeyler kasetleriyle bildim. Dinleye dinleye Uçucu Kuşlar'dan ev sahibi Orkinos Hanım'a ezberledim oyunu. İlk defa o kasetlerden duyduğum Boris Vian'ı, Albert Camus'yü biraz daha büyüyünce bu sefer annemin kitaplığında buldum. Khonostrov'a Yolculuk'u okuduğumda, Ferhan Şensoy'un bağlamayla çaldığı Boris Vian diyor ki şarkısını anladım. O oyunun şarkıları hep kafamın içinde çalıyor zaten. 95 senesinde, 10 yaşındayken Felek Bir Gün Salakken'i izledim. İzlediğim ilk Ferhan Şensoy oyunuydu. Oyundan sonra bekleyip Şahları Da Vururlar'ı imzalatmıştım. Aradan geçen 17 yıldan sonra yine Ses Tiyatrosu'nun sahnesine çıktım, bu defa Afitap'ın Kocası İstanbul'u imzalatmak için. Yine elimi sıkıp adımın çok güzel olduğunu söyledi. Yine Uçucu Kuşlar'ı ezbere bilmeme güldü. Ben yine çocukken olduğu gibi sahnenin bastığım yerlerinin gıcırdamasından, dekoru oluşturan kağıtların üzerine alınmış notlardan heyecan duydum, kızardım. Ferhangi Şeyler kısmen güncellenmiş, kısmen eski kalmış. Şensoy'un sürekli yüklendiği Özal, Erbakan, şarkı sözü yazarken bahsettiği Müjde Ar'ın anası Aysel Gürel ölmüş; kocaman sandıklarının içinde yanıtlanmayı bekleyen mektuplar günlük hayatın dışında nesneler olmuş. Oyunu izleyenler arasında hayatında hiç çevirmeli telefon kullanmamış olanlar var. AB'ye girme hayalleri, TRT'nin denetimi 25 senedir aynı. Elektrik kesintileri azalmış. Türban tartışmaları devam ediyor. Bar insanları zaten hiç değişmiyor. Ferhan Şensoy'un birçok görüşüne, yorumuna katılmıyorum ki oyunu izlerken bazen acı acı gülümsememe de sebep oldu bu. Ama iş trenlerden istediğimiz yerde inmeye, doğan güneşe karşı işemeye, vapur dumanlarına gelince hislerimiz bir. Ferhan Şensoy yazdıklarıyla içimde, bayağı derinlerde, çocukluğumda konuşlandığı yerde duruyor. 10 numaralı Muhsin Ertuğrul locasından Ferhangi Şeyler'in 1700. oyununu izlerken aklımdan işte böyle şeyler geçiyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/fihrist-allan-grant/", "text": "New York'lu fotoğrafçı Allan Grant havacılık ve uzay mühendisliğiyle ilgilenen bir çocukken, sahip olduğu model uçağı takas ederek ilk fotoğraf makinesini edindiğinde, hayatının geri kalanı için kendisine bir yol çizdiğinin farkında değildi. Life dergisi için çalışmaya başladığında 26 yaşındaydı. Grant çoğunlukla Amerikan yaşantısının yüzleri güldüren yanlarını fotoğraflasa da, John F. Kennedy suikastini gerçekleştiren Lee Harvey Oswald'ın eşi Marina Oswald'ı çarpıcı biçimde Life sayfalarına taşıyan da, Marilyn Monroe'nun son fotoğraflarını çeken de o. Yukarıdaki kare, Richard Meryman'in 4 Temmuz 1962'de yaptığı röportaj için Monroe'nun evinde çektiği fotoğraflardan biri. Monroe bu çekimden tam bir ay sonra hayatını kaybetti."} {"url": "https://manyetikbant.me/finlandiya-gunesi-pt-1-insan-n-omru-uzar/", "text": "Tatilde, deniz kıyısında telefon çalar ve ses der ki: Haftaya Finlandia Vodka'yla Helsinki'ye gidiyorsun. Çabuk vize için gerekli evrakları yolla. Aklıma gelen ilk kelimeler: Kaurismaki kardeşler, metalci, Apocalyptica, Leningrad Cowboys, elbette Lordi, tasarım, sarışınlar, Alexander Skarsgard. Birleşip bir cümle olamıyorlar çünkü sevinçten sadece sırıtabiliyorum. Midnight Sun, Finlandiya'da güneşin çok kısa bir süre battığı ve gecenin hafif bir lacivertlikten ibaret olduğu yaz dönemine verilen isim. Biz bunun sonuna yetiştik, dolayısıyla gecesiz günleri göremedim ama 2 gün boyunca bir Fin gibi yaşamak için elimden geleni yaptım. Finlandia Vodka'nın Gece Yarısı Güneşi etkinliğinin amacı da bu. Dünyanın çeşitli ülkelerinden insanları Helsinki'nin yakınındaki Sipoo adasında misafir edip, onlara standart Fin hayatını yaşatmak. Adadaki kadromuz Sermet Severöz, Ali Tufan Koç, Doğuş Çabakçor, Deniz Koşan, Pinkfreud ve bendeniz. Bu da kalbimin bir kısmını bıraktığım evimiz. Ev sahibimiz Pekka, Finlandia Vodka'nın mixolojisti. İşi, votkaları kullanarak yeni kokteyller yaratmak. Dünya kokteyl trendlerini belirleyen kişilerden biridir kendisi. Saygıda kusur edilmesin. Aşağıda bizim için doğaçlama yaparken görülüyor. Tadımdan sonra iyi kokteylin matematiğini işin erbabından öğreniyor ve sabırsızlıkla adayı keşfe çıkıyoruz. Yaylı yatak hissi veren toprakla tanışıyorum ve o kadar etkileniyorum ki gözüm yerden ayrılmıyor bir türlü. Ölü böcekler, yosun tabakası, ramazan pidesi boyunda mantarlar, küf, çürüme sanki ilk defa görmüşüm gibi büyülüyor beni. Doğa bana ruhani bir deneyim yaşatıyor. Belki satori, belki huzur bu, bilmiyorum. Ama sarsıcı olduğu kesin. Bir bakıyoruz, herkes fotoğraf makineleriyle birbirini çekmeye koyulmuş. Poz vermekten yorulunca kayalara, iskelelere, deniz kıyısına yayılıyoruz. Baltık Denizi sessiz ama suyun altında bir şeyler oluyor gibi. Su yoğun bir yeşil, bitki örtüsü denizde de kesintisiz devam ediyor. Sazların arasında şıpırdayan su zihni arındırıyor. Pürüzsüz kayalara baktıkça Valhalla Rising'den sahneler geliyor aklıma. Finlandiya'nın 180 bin adasından birinde, gün boyu güneş almış kayalara yatıp coğrafyayı hissetmek insanın algılarını genişletiyor. Coğrafyayı hissetmek dedim, çünkü burada daha önce hiç olmadığı gibi duyumsadım denizi, karayı, toprağı, dünyayı. Akşam ışığının balina sırtını andıran ıslak kayalara vuruşunu, içine bulutların yansıdığı su birikintilerindeki sinek sürülerini mutlulukla izledim. Evde görsem nakliye şirketini arayacağım büyüklükte örümcekler bile korkunç gelmedi. Finlandiya'ya giderken orada bir şey bulacağımı düşünmüştüm. Uyumu buldum. Su gibi, üzerinde bulunduğum kara parçasının şeklini alabileceğimi hissettim. Bu çok mutluluk verici."} {"url": "https://manyetikbant.me/finlandiya-gunesi-pt-2-geldim-yedim-ictim/", "text": "İlk bölümün sonunda, kendimi akşam serinliğinde ısı yayan kayalar üzerinde, kemiklerimi zangırdatan bir mutlulukla dünyayı izler halde bırakmıştım. Akşam yemeği saati yaklaştığında toparlanıp eve dönüyoruz. Bize Fin usulü lezzetli yemekler hazırlayan şefimiz sayesinde votkanın ne kadar farklı biçimlerde tüketilebileceğini öğreniyoruz. Minik sprey formatındaki sade ve aromalı Finlandia'lar tam bir joker. Kanapeler, salata ve dondurmanın tadını bir adım öteye taşıyorlar. Parmak boyundaki buz gibi Finlandia spreylerini parfüm diye sıkacağız neredeyse. Şefimiz her yemeği önce anlatıyor, sonra özenle servis ediyor. Hepsinin ya sosunda votka kullanılmış, ya da üzerine spreyle sıkılmış. Ağzınızı sulandırmamak için yemeğin detaylarına girmiyorum ama frenküzümlü Finlandia sıkılmış ekmekli dondurma aklımdan çıkmıyor. Yemeği doğal olarak masada uzayıp giden bir muhabbet izliyor. Fince'de şerefe anlamına gelen kippis en çok duyulan söz. Bu arada Pekka'dan sarhoşluğun beş aşamasını dinliyoruz. Dünyanın en neşeli insanı olmaktan görünmez olduğuna inanıp çıplak vaziyette karlar üzerinde koşmaya uzanan bu beş seviyenin tamamını hatırlamıyorum, zira ben de öpüjem güzel kardeşim seviyesine ulaşmış durumdayım, Fince falan konuşmaya çalışıyorum. Hatırladığım güzel bir detay, farklı sarhoşluk derecelerine göre farklı şekillerde şerefe deniyor olması. Hatta sonuncusunun Türkçe meali topuklar tavana!. Finler çok şahane insanlar, söylememe gerek var mı bilmiyorum. İçki sofrasından bahsederken, Gece Yarısı Güneşi'nin Finlandia için önemini de anlatayım. Finlandiya yılın büyük bölümünü karanlıkta geçiriyor, Finlandia Vodka'nın üretildiği altı sıra arpa da bu uzun ve karanlık mevsim boyunca toprakta bekliyor da bekliyor. Güneşin batmadığı o kısa dönem geldiğindeyse filizlenip, 24 saat güneşlenmenin avantajıyla hızla büyüyor ve toplanıyor. Finlandia'nın övündüğü bir diğer özellikse içinde buzullardan elde edilen kaynak suyunun bulunması. Her şeyiyle Finlandiya'ya ait bu içki, Fin geleneklerine yaslıyor sırtını. Konuklarına Fin hayatını öğretmek istemesi de bundan. Gecenin son atraksiyonu deniz kenarında ateş yakıp sosis pişirmece. Fotoğrafta battaniyeme sarınmış, açılmayan sosis paketini gözlerimle yorarken görülüyorum. Ada Helsinki'ye tekneyle 20-25 dakika uzaklıkta. Bayağı uzun bir mesafe ama kışın adayla Helsinki arasında deniz tamamen donuyormuş ve adaya arabayla geliyormuş insanlar. Gece Yarısı Güneşi'nin sonuna yetiştiğimiz için hava kararıyor ama binlerce yıldız o kadar yakın ki, en az Güneş kadar etkileyici bir manzaranın altındayız. Çıtırdayan ateşten başka ses yok. Bir de arada bir duyulan deklanşör sesi, o kadar. Ateşin başında biraz daha doyup sakinleştikten sonra ertesi günün yoğun programına enerji toplamak için yatağa yollanıyorum ve tahmin edeceğiniz gibi nefis bir uyku çekiyorum."} {"url": "https://manyetikbant.me/finlandiya3/", "text": "Saat 09:00, koğuş kalk! Kahvaltı yap! Duşunu al, RIB boat'la safari için iskelede hazır ol, Pekka'nın tepesinin tasını attırma! Marş marş! RIB boat nedir? Şişme, çoğunlukla kurtarma botu olarak kullanılan, son derece güvenli, su üzerinde saatte 120 km hız yapabilen bir araç. Hedef, Baltık Denizi'ndeki binlerce adadan birkaçı arasında dolanmak, biraz hız yapmak, Finlandiya'nın dingin doğası içinde adrenalin kovalamak. İstanbul'un sıcağından sonra Helsinki serin bir cennet. Botta iyice serinleriz, biraz su falan da fışkırır üstümüze başımıza, kendimize geliriz diye düşünürken hiç de öyle muza biner gibi binilmediğini anlıyoruz. İş ciddi. Önce mont giyilecek, sonra balıkçı giysisi gibi, su geçirmez bir tulum. Üzerine yine su geçirmez başka bir mont. Kafaya bere, son olarak da kayak gözlüğü benzeri bir gözlük. Koltuklara oturup sıkı tutunulacak, hareket esnasında ayağa kalkmak yok. Bir sebepten botu durdurmak istersek el kaldıracağız. Bunca ayrıntı ve önlemden sonra hafif hafif tırsmaya başlayıp kendimi sağlama almak için yüce bir dağ olan Pekka'nın arkasına oturuyorum. Tur boyunca ne rüzgar ne bir şey, diğerlerinin yanakları dalgalanırken ben atlı karıncada gibiyim. Su içinde kalacağız diye yanıma fotoğraf makinemi almadığımdan yolun geri kalanına kelimelerle devam edeceğiz. Botla bir hızlanıp bir yavaşlayarak ilerledikçe karşımıza irili ufaklı adalar çıkıyor. Kiminin üzerinde 20 hane yaşıyor, kiminde sadece bir deniz feneri var. Çok yoğun bir yeşilin kıyısında, parlak yosun rengi denize eğilmiş su içen kırmızı, sevimli hayvanlar gibi evler. Her birinin yanında kayıkhaneleri var. Küçük adalar çoğunlukla yazlık olarak kullanılıyor, kışın üzerlerinde sadece birkaç hane kalıyor. Kış döneminde gaz ve diğer ihtiyaçlar haftada bir adalara giden teknelerden karşılanıyor. Pirtissaari adasında bir koya giriyoruz, dünya üzerindeki cennet burası olsa gerek. 1919 1932 yılları arasında Finlandiya'da uygulanan içki yasağı yüzünden balıkçı tekneleri Baltık Denizi'ne açılır, açıklara demirleyen gemilerden içki alırmış. Söylenene göre o dönemde adada yaşayan bütün balıkçı tekneleri polis tarafından içki kaçakçılığı nedeniyle bağlanmış, koyda teknelerden su dahi görünmüyormuş. Bu hikayeden sonra Pekka ve kaptanımız, Finlerin içki içmeden yaşayamayacağını üzerine basa basa tekrar ediyor. Zaten gördüğüm manzaraların güzelliğinden başım dönmüş, Orta Dünya'da mıyım, Viking diyarında mıyım bilmiyorum. Sadece orada olduğum için mutluyum. Hiç gitmediğim kadar kuzeyde, güneşin altında gümüş gibi parlayan suları yararak, hayatımda gördüğüm en canlı yeşiller arasında geziniyor olmaktan mutluyum. Durgun su üzerinde keyfince gidip gelen bir helikopter böceği de muhtemelen böyle hissediyordur diye düşünüyorum. İstemeye istemeye dönüyoruz iskeleye. Daha bir tamamlanmış, daha bir Fin hissediyorum. Sırada: Çabucak Helsinki turu, akşam yemeği, bar gezmesi. Gece kaçta biter meçhul."} {"url": "https://manyetikbant.me/finlandiya4/", "text": "Gece Yarısı Güneşi etkinlik takviminin heyecanla beklediğim Helsinki bölümüne geldik nihayet. Rehber eşliğinde hızlı bir tur, Grotesk'te yemek ve bar gezmesi var programda. Kısıtlı sürede şehri doya doya gezemeyeceğiz kaygımıza sevgili rehberimizin bizi bir tasarım mobilya mağazasına götürüp, yarım saat L şeklinde sehpa bacağının ne kadar devrim niteliğinde olduğunu anlatması eklenince, Helsinki'yi rehbersiz keşfe çıkmanın daha iyi olacağına karar veriyoruz. Pekka'ya diyorum ki Eve Leningrad Cowboys tişörtü almadan dönersem beni paralarlar. Bi' buldur gözünü seveyim. Beni plak dükkanı Stupido Shop'a götürüyor, çalışanlarla bir şeyler konuşuyor ve sağa sola telefon ettiriyor. Helsinki'nin tüm plakçıları bana Leningrad Cowboys tişörtü mü arıyor ne? Yanıt olumsuz, sadece web siteleri üzerinden satış yapıyorlarmış. Bu arada Pekka bilmem kaç senesinde Helsinki'deki büyük katedralin merdivenlerinde verdikleri halk konserini anlatarak beni kıskandırıyor. Haritasız pusulasız kafamıza göre yürüyoruz. Haydi şu görünen büyük binaya gidelim, haydi bu minik sokağa girelim derken kendimizi Aleksanterinkatu'ya yakın, küçük bir meydana atıyoruz. Yemek saatine kadar geleni geçeni izliyoruz. Hayat Helsinki'de çok hızlı akmıyor sanki. Sağa sola koşturmaca yok, insanlar beş dakika bir meydanda oturup dinlenmeyi kendine çok görmüyor. Suni ihtiyaçlar buradaki kadar pompalanmamış, şehirde 4x4 görmek zor. Basit, sade, işlevsel bir dünyada yaşıyorlar ve görünüşe göre iyi yaşamayı çok önemsiyorlar. Bunun anahtarı da çok para değil çünkü basit zevkleri var. Arkadaşlarla güzel bir yemek, güzel bir içki, iyi müzik, bozulmamış doğa, yüzmek, sauna... E burası yaşamak için çok güzel bir yer, aklım mı çeliniyor yoksa? Helsinki'nin kışın -30 derece civarı olduğunu hatırlamamla kendime geliyorum. Gerçi kar ve soğuğun hayatı pek etkilemediğini, toplu taşımanın dakiklikle çalışmaya devam ettiğini ve kapalı alanlar ısıtmalı olduğu için sorun yaşamadıklarını söylüyor Pekka. Kışın saunadan sonra kendini havluyla karlara atmanın çok iyi geldiğini de söylüyor, o bir Viking sanırım. Grotesk'te yoğurtlu kokteyller karşılıyor bizi. Yemekti şaraptı derken yavaş yavaş mızmızlanmaya başlıyoruz, hani bar turu? Ve atıyoruz kendimizi yine sokağa, Pekka'nın rehberliğinde. İlk durağımız barlarla dolu bir tünel. Ortadaki sahnede bir cover grubu, 80'ler ve 90'lardan pop-rock şarkıları çalıyor. Yaş ortalaması yüksek, 40+ diyelim. Eğlence genç işidir algısından uzak olmak güzel. Herkes gülümsüyor, dans edenler, kadeh kaldıranlar. Çok efendi bir hava var. Büyükannenin Tüneli denen bu mekan, orta yaş grubunun avlanmak için takıldığı bir mekanmış. O yüzden herkesin yüzü gülüyor, büyük ihtimalle eve yalnız dönmeyecekler. Sırada Torni Hotel'in altında bulunan American Bar var. Burası kokteyl dünyasında saygın bir yere sahip. Bir Viking geleneği olan kılıçla şişe açma ritüeli, burada zaman zaman uygulanıyormuş. Kılıçla uçurulmuş şişe boyunlarını da sergiliyorlar. Yolunuz Helsinki'ye düşerse mutlaka buraya uğrayıp en üst kattaki tuvalete gidin. İki yanı camla kaplı, şehre tepeden bakan tuvalette manzaraya karşı teşaşür eylemek bir zevk. Adaya dönmeden önce bir gece kulübüne uğruyoruz, hemen hemen boş. Üniversitelerin açılmasıyla hafta içi gece hayatı sakinlemiş, perşembeler de ölü gün sayılıyormuş zaten. Fin Kültüründe Karaoke'nin Yeri konulu bir tez yazmayı düşünecek kadar çok karaoke bar gördüm. Neredeyse iki sokakta bir karaoke bar. Ne tür şarkılar çaldığı da kapıda yazıyor; klasik pop, Fince pop, rock... ne ararsan var. İçilen çeşitli kokteyl ve şarapların etkisiyle uyumaya hazır olarak son defa adaya dönüyoruz. İki güne sığdırabildiğim kadar çok Finlandiya ve Finlandia sığdırdım. Hayran kaldığım doğayı fotoğraflarda, huzuru da içimde taşıyarak dönüyorum İstanbul'a. Aklımda öğrendiğim bir sürü şeyle. Gittiğim şehirlerde geçen filmleri hep daha heyecanla izlerim. Helsinki de onlardan biri oldu, ne güzel."} {"url": "https://manyetikbant.me/fiona-quentin/", "text": "Şarkılarını sıktığı dişlerinin arasından karşısındakini tehdit eder gibi söyleyen müzisyenleri çok seviyorum. Genele göre defo sayılan şeyleri kimliğinin bir parçası olarak kabul edebilenleri de. Fiona Apple ikisini de yapıyor. Bu sabah yine YouTube'da oradan oraya savrulup sonunda Iconoclasts serisinin Fiona Apple ve Quentin Tarantino'lu bölümüne düştüm. Şarkılar, farklı insanların birbirlerinden binlerce kilometre uzakta aynı şeyleri hissedip düşündüğünü gösterebildiği için bu kadar delici. Hem bizi kendimizi anlatmak için kelimelerle cebelleşmekten kurtarıyorlar, hem dünya üzerindeki tek insanmışız gibi hissettiğimizde sırtımızı pışpışlıyorlar. Herkes gibi, ben de en çok beni anlatan cümleleri tutuyorum aklımda. Belgeselden aldığım alttaki diyalog adeta Artemis 101. Tanıştığım herkesle konuşmak yerine bunu bir karta bastırıp verebilirim. Fiona Apple'ın kendini açıklamak yerine cd yapmayı düşünmesi gibi. Quentin: Birbirimize benzediğimizi düşündüğüm noktalardan biri de sürekli utanç verici anlar yaşama korkusu içinde olmamız. Telefondaki tuhaf gerginlikten korkup arayamadığım için kaybettiğim çok insan oldu. İlk bölüm bu, YouTube'da devamını bulabilirsiniz."} {"url": "https://manyetikbant.me/for-the-recently-found-innocent/", "text": "Müzik sahnesine bir hardcore grubuyla giren Californialı müzisyen Tim Presley, 2010'da benimsediği White Fence adıyla her yıl 1 veya 2 albüm yayınlıyor. Evinde, dört kanallı basit bir kayıt cihazıyla kaydettiği lo-fi karakterindeki albümler 60'lar psychedelic rock'ının 2010'lardaki yansıması. Presley yeni albümü For The Recently Found Innocent'ı kaydetmek için projenin tarihinde ilk defa evinden çıkıp bir diğer California sakini müzisyen Ty Segall'ın stüdyosuna gitmiş. 2012'de birlikte Hair adlı bir albüm yayınlayan ikilinin kimyası ortaya daha radyo dostu olsa da samimiyetini ve garaj tozunu koruyan harika bir psychedelic rock albümü çıkarmış. The Who ve Beatles referanslarıyla yüzü geçmişe dönük ama verdiği his geçerliliğini koruyan bir müzik Presley'ninki. Güneş yanığı şarkılarda çınlayan gitarlar, uzayıp giden feedback, lokomotif ritimli davullar ve Presley'nin yumuşak vokali insana kendini bir tren yolculuğundaymış gibi hissettiriyor. Vagonlarda dolaştıkça tanımadığınız insanların hikayeleri, genzinizdeki demir kokusuyla birlikte birikiyor. Alevli gitar soloları mola verdiğinde, müzik içli bir folk'a dönüşüyor. Tim Presley ve Ty Segall'ın yarattığı yaz atmosferi fonunda bazen kişisel, bazen sokaktan derlenmiş gibi duran öyküler anlatılıyor. Şarkılar hayatın zorluğunu bilen ama bundan korkmayan, hayalperest birinin ağzından dökülüyor. Anger! Who Keeps You Under?, Like That, Wolf Gets Red Faced, Arrow Man ve nefes nefese The Light, albümün benim için öne çıkan parçaları. 41 dakikalık bu psychedelic rock yolculuğunu özellikle türün kendine özgü gitar sound'unu sevenler kaçırmasın."} {"url": "https://manyetikbant.me/foreign-born/", "text": "Yeni sesler duymak istiyorum bir süredir. Foreign Born'la da bu arayış içinde göz göze geldik. İsimleri çok hoşuma gitti. Belki hayatım boyunca Türk müsün, nerelisin? sorusuyla karşılaştığım için. Tanışmamız çok yeni. Şu anda 2009 tarihli Person to Person albümlerini beşinci defa dinliyorum ve şarkıların çoğu bende yer etti. 2003 yazında San Francisco'da kurulan grup, kısa süre içinde üye değişiklikleri yaşamış ve Los Angeles'a taşınmış. Şu anki kadroları gitarda Lewis Pesacov, basta Ariel Rechtshaid, vokal ve gitarda Matt Popieluch ile davulda Garrett Ray'den oluşuyor. İlk EP'leri In The Remote Woods'u Startime International Records'dan çıkarmışlar. İlk albümleri On The Wing Now'un (2005) kaydı yanında satışını da üstlenmişler. Albüm 2007'de Dim Mak Records tarafından yeniden basılmış. Grup şimdi Person to Person'ı çıkardıkları Secretly Canadian çatısı altında. Şarkılarını Matt'in evinde, kendi imkanlarıyla kaydediyorlar. Çok enstrümanlı, neşeli bir müzikleri var. Çıngırtılı, tangırtılı, hışırtılı ve bazen de alkışlı şarkıları. Bol vurmalı, arada nefesliler. Indie rock / folk rock sularında. ABD'yi defalarca turlamışlar. Albüm için para biriktirdiklerinden, arkadaşlarının bitkisel yağla çalışan minibüsünü ödünç almışlar. Restoranların depolarından yağ çalarak yakıt sağlıyorlarmış. Şimdiki iş hayatlarına baktığımızda, Ariel ve Lewis prodüktörlük ve ses mühendisliği yapıyor. Matt, Coldwater Kanyonu Parkı'nda görevli. Garrett ise ufak tefek icatlarıyla ilgileniyor. Matt ayrıca 1999'dan beri Big Search adıyla solo çalışmalar yayımlıyor. Bir röportajda yöneltilen anlamlı müzik sizce nedir? sorusuna şöyle cevap veriyor solist Matt Popieluch: Anlamlı müzik aşkın müziktir. Dinlerken nasıl yapıldığını düşünmediğin müziktir. Seni, kendinin üzerine çıkarır. Foreign Born'un benim için bir anlamı oldu. Hastalıktan fiziksel olarak iyileşip, ruhen hala ayılamadığım bir zamanda koltuğumda dingildememi ve dışarı çıkmak istememi sağladı. Denedim, %100 çalışıyor. Person to Person'ın açılış parçasını sunuyorum tadımlık. Afiyet olsun."} {"url": "https://manyetikbant.me/fuck-off-get-free/", "text": "Thee Silver Mt. Zion Memorial Orchestra'nın hikayesi, Montreal çıkışlı deneysel rock grubu Godspeed You! Black Emperor üyelerinden Efrim Menuck'ın müzikte daha başına buyruk hareket edebileceği bir alan yaratma isteğiyle başlıyor. Gitar, keman, kontrbas üçlüsüyle çıkılan yolculuk, ikinci keman ve davul eklemesiyle 7. albüme vardı bile. Grubun müziğinde punk-rock, caz, Amerikan ve Avrupa folku ile neoklasik müziğin izlerini bulmak mümkün. Gürültü patlamalarıyla fısıltılar arasında kat edilen rotanın her adımı epik. Thee Silver Mt. Zion Memorial Orchestra'nın dinleyiciye verdiği heyecan ve yenilik duygusu 15 yıldır tükenmedi. Dünya hali ve hayata dair söylenecek söz bitmediği sürece de tükenmeyecek gibi görünüyor. Fuck Off Get Free We Pour Light On Everything, Menuck'ın oğlunun sesiyle başlıyor: Montreal adlı bir adada yaşıyoruz ve çok gürültü yapıyoruz çünkü birbirimizi seviyoruz. Albümdeki gürültü aşk seviyesinde: Cayır cayır gitar riff'leri, vahşi post-rock basları, zaman ve mekanı yırtacak gibi yaylılar ve ortasında kırılgan vokaller. Yakıcı 49 dakika, 14 ile 2 buçuk dakika arasında değişen 6 şarkıya yayılıyor. Ne albümün en uzunu Austerity Blues'da bir an dikkat dağılıyor, ne en kısası Little Ones Run insana dokunmakta zorlanıyor. Thee Silver Mt. Zion Memorial Orchestra'nın güçlü müziği büyük bir görkemle çarpıyor dinleyeni. Fuck Off Get Free... bütünüyle çok etkili ve can yakıcı bir albüm. Özellikle Take Away These Early Grave Blues ve Şehirlerimizin hepsi düşecek, çocuklarımızın hepsi ölecek feryadıyla bilip de beynimizin köşelerine itelediğimiz gerçekleri lak diye önümüze atan What We Love Is Not Enough, yıprana yıprana açığa çıkmış sinir uçlarını fena acıtıyor. İyi hislerde, mutlulukta bir olmak güzel ama acıda, bazen çaresizlik hissinde bir olmak da insanı olumlu yönde değiştiriyor. En basitinden, ta Kanada'dan uzanan bir el hissediyorsun omuzunda. Bazı şeylere inancın tazeleniyor. Thee Silver Mt. Zion Memorial Orchestra bunu yapmayı hep başardı. Yıllar geçtikçe daha derin ve zor iyileşir olan yaralarımıza merhem oldu. Fuck Off Get Free We Pour Light On Everything, ses ve sözden yapılma bir bandaj. Tam da şu anda, son ses dinlemek gerek."} {"url": "https://manyetikbant.me/fucked-up-konser/", "text": "Bazı konserler, müzisyen ve seyirci ona müşterek bir ruh üflediği ölçüde var olur ve anlam kazanır. Dünyanın bambaşka yerlerinde, başka hayatlar süren insanların bir buçuk saatliğine aynı frekansta kalıp his ve eylem birliği içinde devinmesini sanırım ancak müzik sağlayabilir. Böyle konserlerin derin izler bırakması doğal. Ne kadar gerçek, o kadar canlı hatıra. Kanadalı hardcore punk grubu Fucked Up'ın verdiği pasları seyirci bir bir gole çevirdi. İki tarafın da teri ve eforuyla, yarı yarıya boş bir salondan harika bir gece inşa edildi. Geçen haftaki The Courteeners & The Cribs konserinin sinir bozucu tenhalığı Fucked Up'a da sarkmıştı. Konserin başlama saatinde aşağıda ancak 20 kişi vardı. Rötarlı başlayan konserin ilk anından itibaren gözler Damian Abraham'a sabitlendi. Grubun kalan 5 üyesi sahnenin sahiplendikleri bölümünde, kendi halinde çalarken Mr. Damian'ın beklendiği gibi sahneden inip seyirciyi kucaklaması uzun sürmedi. Çığlık çığlığa söylediği şarkılar arasında bol bol konuştu; karısının yeni doğum yaptığını, konserden önce midesini bozduğunu anlattı. Beyaz şortunun belinden çıkmış donu, kamulaştırdığı göbeği ve insanların onu bacaklarından tutup yere devirmesine aldırmayan haliyle, Beyoğlu'nda 50 kuruşa ilik açıp düğme diken İbrahim Abi kadar yakın, onun kadar içtendi. O da hemen karısının doğum hikayelerini anlatıverir. 2 çocuğu var. Biri kız biri erkek. Konserin 5. dakikasında birayla ıslanan zeminde kayıp düşenler, pogonun içerdiği kardeşlik duygusuyla hemen yerden kaldırılırken tişörtler kemiklere yapıştı, kulaklar vahşi çınlamalara teslim edildi, eller hoparlörlere uzandı. Boşalan plastik bira bardakları, vücuduna yapıştırması için Mr. Damian'a iletildi. Ses, somut bir varlık olarak elle tutuldu, terle sırılsıklam edildi, yara bere ve çürüklerle bedenlere işlendi. Grubun hakkı anında ve yüzde yüz verildi. Gecenin sonunda herkeste gülümseme, herkeste kulak ağrısı, yorgunluğun rahatlığı. Buna ihtiyacımız vardı. Yine ihtiyacımız olacak."} {"url": "https://manyetikbant.me/gainsbourg-vie-heroique-joann-sfar-2010/", "text": "Gainsbourg'un gerçeklerini değil, masalını anlatıyorum diye kondurmuş filmin sonuna Joann Sfar. Fransız karikatüristin ilk filmi bu. Gainsbourg'un hayatını, Lucien Ginsbourg olduğu çocukluğundan başlayarak anlatıyor. Serge'in abartılı ve daha yıkıcı bir versiyonu olan alter-egosu ona filmin büyük bölümünde eşlik ediyor. Zamanla Serge'le bu canavar arasındaki fark ortadan kalkarken, ömrünün de sonuna geliyoruz. Filmin çocukluk, delikanlılık, kulüplerde çalma bölümleri gayet keyif verici ilerliyor. Boris Vian, Juliette Greco, Brigitte Bardot art arda mis gibi. Bu arada Laetitia Casta'nın harika olduğunu söylemek gerek. Bardot ayrılığından sonra film tuhaflaşıyor. Sanki hızlanıyor ve Gainsbourg'un hayatının önemli noktalarını filme sığdırabilmek için kasıyor. Anlamaya çalıştığım adamdan uzaklaşıyorum. Hatta gitgide yüzeyselleşen, adeta bir görüntülü kronolojiye dönüşen filmin sonlarına doğru uyuz oluyorum Gainsbourg'a. Arada olur öyle, kendi düşüncelerimden birine takılıp olaya yabancılaşırım ama bu sefer yanımdaki Musa'ya bakıyorum. Başını iki yana sallıyor. Aynı fikirdeyiz. Bu film ikiye bölünüyor. Bir yarısı iyi, bir yarısı olamamış."} {"url": "https://manyetikbant.me/gauntlethair/", "text": "Denver çıkışlı Gauntlet Hair, 15 yaşlarından beri birlikte müzik yapan iki arkadaştan oluşuyor. Andy R gitar ve vokalleri üstlenirken, davullar Craig Nice'tan soruluyor. Kendi adlarını verdikleri ilk albümleri Dead Oceans'tan ekimde çıktı. O zamandan beri evirip çevirip dinliyorum albümü. Başka başka mekanlara, havalara, duygulara fon yapıyorum, oradan oraya dolaştırıyorum kafamın içinde. Bir yandan da üzerlerine birkaç cümle etmek istiyorum ama önce yerini bulsun diyorum albüm. İşte tam da boktan başlayan bir günde, metroda buldu yerini Gauntlet Hair. Kalabalıklarla iyi gittiğini, daha doğrusu kalabalığı çekilir kılabildiğini fark ettim. Albümü dinledikçe daha olumlu hissetmeye başladım ve bu erken müdahale günü kurtardı. İkilinin grenli, gitar döngüleri içinde sürüklenen müziği bir parti havasına sahip. Ama sürekli göt teması içinde bulunulan, başkalarının sigaralarını soluduğunuz bir parti değil, daha çok gece soğuğundan etkilenmemek için dans etmenin zorunlu olduğu, nefes alınabilen bir açık hava partisi. Dinleyiciyi kendisine katılmaya çağıran vokal, müziğin yüzeyine yayılarak eriyor. Çınlayan gitar, davulun havada asılı kalan keskin vuruşları, alkışlar tozlu, esrik bir nümayiş yaratıyor. İrtifa yükselip alçalırken dipteki tortu hep kalıyor giderin etrafında. Albümün açılış parçası Keep Time'ın tuhaf videosu, grubun yarattığı nereden ne çıkacağının belli olmadığı, buna rağmen içine girmekten geri durmadığınız atmosferi iyi yansıtıyor. Tez vakitte buralara gelesiler."} {"url": "https://manyetikbant.me/gecmis-artik-gecmiyor/", "text": "Placebo, 1996'da yayımlanan ilk albümündeki I Know şarkısında diyor ki; Sen daha hızlı koştukça geçmiş sana yetişecek. Radiohead'in bir yıl sonra çıkan OK Computer'ında yer alan The Tourist ise Aptal, yavaşla diye sesleniyor. Gündelik hayat, bu iki farkındalığın arasında savrularak geçiyor. Şimdiki zamanla aynı hıza gelecek kadar yavaşlarsak, kaçmaya çalıştığımız pişmanlıkları hala gözümüzün ucuyla, arkamızda görüyoruz. Düşündüğümüzün aksine, çok da uzaklaşmamışız. Kiri, tozu hala üzerimizde. Buradan Nausicaa Renner'ın New Yorker'da yayımlanan Sosyal Medya Kimliğimizi Nasıl Şekillendiriyor başlıklı makalesine bağlanıyorum. Buradan oraya bağlanmak kolay çünkü makalede, internet çağında büyüyen çocukların, geçmişlerinden sıyrılmakta zorluk yaşadığı belirtiliyor. İnsanlık tarihinde doğumundan beri görüntüsü anbean online mecralarda yer alan ilk nesil, büyüyor ve kimliğini oluştururken bunun etkilerini hissediyor. Makalede bahsedilen, Kate Eichhorn'un Unutmanın Sonu: Sosyal Medyayla Büyümek kitabına göre İngiltere'de aileler, çocuklarının yılda ortalama 200 fotoğrafını internette paylaşıyor (2015 verisi). Buna çocukların kendi paylaşımları da eklenince, ortaya hata yapmakla eş anlamlı olan ergenlik yıllarını geride bıraktıktan sonra bile kurtulmanın mümkün olmadığı bir görsel havuz çıkıyor. İşe alımlarda sosyal medya paylaşımlarının incelendiği, insanların birbirini sosyal medyada tanıdığı bir düzende, geçmişin dijital hayaleti tarafından sürekli rahatsız edilmenin sonuçları ciddi olabiliyor. Google'ın eski CEO'su Eric Schmidt, 2010'da Wall Street Journal'a verdiği röportajda gençlerin tam da bu yüzden yetişkinliğe geçerken kimliklerini değiştirme haklarının olması gerektiğini söylüyor. Belki de önümüzdeki yılların hukuksal tartışmalarından biri bu olacak. Belki de geçmiş hiç bu kadar canlı olmamışken, kendimizi ondan koparma hakkımızı kullanıp zamanın farklı noktalarındaki versiyonlarımızla aynı an içinde varolacağız. Bu yazı ilk olarak 11 Ağustos 2019 tarihli BirGün Gazetesi'nde yayınlanmıştır."} {"url": "https://manyetikbant.me/genc-dinozorlarin-cagi-reptile-youth/", "text": "Danimarkalı elektro-rock ikilisi Reptile Youth, heybesinde iyi bir ilk albüm ve yüksek sahne enerjisi taşıyan bir grup. İstanbul'daki ilk konserlerini Avea Escape to Music serisi kapsamında, 7 Şubat Cuma akşamı, Roxy'de verdiler. Memleket seyircisinin biraz geç ısındığı malum. İnsanlar Mads Damsgaard'ın kendini yerden yere atmasına, sahneden inip onlara sarılmasına tam alışmıştı ki konser bitti. Daha karanlık olacağını müjdeledikleri ikinci albümden sonra, daha ateşli bir seyirciyle izlemek gerek kendilerini. Yine de memnunlardı mekandaki enerjiden. Kendilerini hiç tanımayan insanlara çalmaya alışkın olduklarını söylediler. İstanbul'u görmeye, Gezi'de neler olduğunu öğrenmeye, Kopenhag'daki dönercilerde duydukları Türk şarkılarını dinlemeye meraklılardı. Hayallerini teker teker gerçekleştiren Mads Damsgaard ve Esben Valloe ile Reptile Youth'un geçtiği ve önünde uzanan yolları konuştuk. Esben: Sanırım okuldayken başladı. Kendimizi adadığımız aptal bir öğrenci değişim programı vardı. Onunla Çin'e gitmiştik. Danimarka'da ikimizin de ayrı rock grupları vardı. Değişim programındayken, yarım yıl boyunca konser veremeyeceğimizi fark ettik. Bununla ilgili bir şey yapmamız gerekiyordu çünkü konser vermek istiyorduk. Böylece birkaç şarkı yazdık ve grubu kurduk. Çok da iyi gitti. Şangay'da bir konser verdik ve orada bize Çin'in başka şehirlerinde konserler ayarlayan bir adamla tanıştık. İlk defa müzisyenlik yaparak dünyayı gezebileceğimizi bu şekilde anladık. Mads: Her şeyin mümkün olduğunu öğrendik. Bir grup için en kötü başlangıç ne olabilir diye düşünüyorduk ve cevap sanırım Çin'di. Çin'e gittik ve gerçekten sıkı çalışırsan ve şansın da varsa her şeyi yapabileceğini fark ettik. Bu bize devam etmemiz için umut verdi. Esben: İkimiz de tüm zamanımızı müziğe vermeyi hayal ediyorduk. Danimarka'da herkes bunun olamayacağını söylüyordu. Kuzey ülkelerinde insanlar biraz içedönük. Gerçekten iyi bir şeye sahip olduklarında, başkalarına da güzel bir deneyim yaşatabileceklerine inanamıyorlar. Mads: Sanırım başkalarıyla aynı şeylerden. Gündelik şeylerden. Esben: Ve çok iyi sanatçılardan. Kendini gerçek bir şeyler yapmaya adamış insanlardan. Işık olabilir, güzel sanatlar olabilir, tasarım olabilir. Mads: Bir şeyleri gerçekten isteyen, içinde gerçekten bir şeyler hisseden insanlar çok ilham verici. Taksim'de ya da Tahrir Meydanı'nda olanlardan da etkileniyoruz. Mads: Evet, daha genel olarak, insanların güçlü hisler duyduğu şeyleri ilham verici buluyorum. Bu aşk, politika, korunmak istenen bir park ya da nefret olabilir. Esben: Çok gururlandım. Aynı zamanda ilham vericiydi. Örneğin Dead End'in videosu küçük görüntü parçalarından bir kolajdı. Esben: Öyle. Portekiz'deki bir kızın müziğimizden bu kadar ilham alması beni duygulandırdı. Kendisinde uyanan hislerden yola çıkıp, televizyonda yayınlanabilecek bir şey yapmış olmasını çok sevdim. Mads: Senin içinde olan bir şeyin görsel bir yorumunu görmek ilginç. Dünyanın ne kadar çeşitli olduğunu görmek de aynı şekilde. Ortaya birbirinden çok farklı videolar çıktı. Bu şarkı Portekiz'de buna benziyormuş, bu şarkı Kanada'da buna benziyormuş diyorsun. Kafanda başlayan bir şey, ta ABD'ye ya da Kanada'ya gitmiş ve görsele dönüşmüş oluyor. Çok eğlenceli. Esben: Her video bir hediye gibiydi. Kuliste bulunan, tanımadığım biri lafa girip videolarının üzerinde ne kadar söz hakları olduğunu soruyor. Mads: Bazen tamamen kontrolümüzde, bazen hiçbir gücümüz yok. Esben: İlk albümdeki yaklaşımımız, sadece sanatçıya ilham vermekti. Bu albümde daha çok yönetmen koltuğunda olmak istiyoruz. Yönetmen bir arkadaşımızla çalışıyoruz. Mads: Bence hem estetik olarak güzel olmalı, görüntüleriyle insanı içine çekmeli, hem de müziği iyi bir biçimde yorumlamalı. Müziği yükseltmeli. Ama bir öyküye de ihtiyacı var. Mads: Her şeyi yapmayı düşünürüz. Doğru şey olduğunu hissedersem İstanbul'da çıplak koşmayı da düşünürüm, saçımı kesmeyi ya da elimi kesmeyi de düşünürüm. İyi Türk yönetmenler tanıyorsan, onlara her şeye açık olduğumuzu söyleyebilirsin. Mads: Yeni albüm daha karanlık ve sert oldu. Çoğu kişinin ilk albümümüzü tercih edebileceğini düşünüyorum ama ben ikinciyi daha çok seviyorum. Mads: Ayaklanmalar da konserler de kuvvetli hislerin olduğu yerler. İkisinde de bir şeyi ne kadar çok istediğini ve onun için her şeyi yapabileceğini gösteriyorsun. Sahneye çıktığımda, orada olmak dünyada en çok istediğim şey. Bence ayaklanmalar ya da gösterilerde de böyle hissediliyor. Bir şeyi canını yakacak kadar veya ağlayacak kadar çok istediğini gösteriyorsun. Mads: Hayır, yok. Doğru zamanda, doğru durumda seyirciyi ateşlemek için her şeyi yaparım. Mads: Odamı Scarlett Johansson'la paylaşabilirim. John Lennon, Kanye West, Neil Young ya da Damon Albarn'la müzik yapmak isterdim. Ve bu adamla. Esben: Bir sonraki albümde gitarları Jimi Hendrix'in çalmasını isterdim. Mads: Bu soruyu daha önce kimsenin sormamış olması tuhaf. Mads: Umurumda değil, ben T. rex olmak istiyorum. Esben: T. rex daha ünlü. Ben kesinlikle yaprak yiyen, uzun boyunlu dinozorum. Genç dinozorların ikinci stüdyo albümü Rivers That Run For A Sea That Is Gone, 10 Mart'ta çıkıyor. Albümün ilk single'ı JJ'i buradan dinleyebilirsiniz."} {"url": "https://manyetikbant.me/genis-muzik-ve-the-babies/", "text": "Geniş müzik nedir? Geniş müzik omuz silkip kollarını umursamazca sallayarak nee nee neee ne diye şarkı söyleyen insanların yaptığı müziktir. Brooklyn çıkışlı The Babies'i bir kategoriye sokmam gerekirse, geniş müzik kategorisine sokarım. Şarkıları o kadar kaygısız, gevşek ve keyfekeder ilerliyor ki dinlerken kafayı herhangi bir şeye takmak zorlaşıyor. Vivian Girls gitaristi Cassie Ramone ile Woods basçısı Kevin Morby'nin bir partide tanışmasıyla temeli atılan grup, davulcu Justin Sullivan ve gitarist Brian Schleyer'in katılımıyla şimdiki halini alıyor. 2011'de kendi isimlerini taşıyan ilk albümleri, geçen yıl Cry Along with the Babies EP ve ikinci albüm Our House On The Hill çıkıyor. Ramone ve Morby'nin vokalleri paylaştığı grubun müziği, benzerlerini yıllardır duyduğumuz lo-fi elektro gitar ve hülyalı vokal müziği aslında. Çok tanıdık olmasına rağmen yine de çekici. Hatta bana Vivian Girls'ün aksine, hiç tekdüze gelmiyor. Gitarın daha dolambaçlı melodiler üretmesinden olabilir. The Babies şarkıları kalp kırıklığı, aşk-meşk, aptallıklar gibi sıradan hayatlarımızın büyük bölümünü meşgul eden konulardan bahsediyor. Bunu elbette hiçbir şeyin önemi yokmuşçasına la la la tavrıyla yapıyorlar. Müziğin ruh durumlarına yön verdiği aşikar. Biraz gevşeyip ipleri bırakmaya ihtiyacı olanların ilacı The Babies. Kulağınızda onların şarkılarıyla dolaşırken hayat dev bir karaoke. Dev bir karaoke içinde hareket etmekse çok daha kolay."} {"url": "https://manyetikbant.me/greatballs/", "text": "Jerry Lee Lewis'in 3. karısı Myra Gale Brown'un biyografisinden senaryolaştırılan Great Balls of Fire!, Lewis'in Sun Records'a yaptığı demodan skandala dönüşen İngiltere turnesi sonrası kariyerini toparlama çabalarına kadar olan dönemi ele alıyor. Pastel renklere boyanmış, fazlasıyla yapay bir sanat yönetimine sahip film eğlenceli başlıyor. Çok geçmeden senaryoda aranan derinliğin bulunamayacağını anlıyor ve filmin en güçlü kozu olan oyunculuklardan keyif almaya bakıyorsunuz. Dennis Quaid, Jerry Lee Lewis rolünde müthiş. Myra Gale'i canlandıran Winona Ryder ve Lewis'i sürekli Tanrı yoluna çağıran rahip kuzen Alec Baldwin de gayet iyi. Kuzeninin evine taşınan Jerry Lee, kuzeninin 13 yaşındaki kızı Myra'ya aşık olmakla kalmaz, ailesinden gizli onunla evlenir de. Bu arada Sun Records'a verdiği demo beğenilmiş, radyolarda çalınıp ülkeyi ayağa kaldıran Crazy Arms, Whole Lotta Shakin' Goin On ve Great Balls of Fire ile şöhret ve para gelmiştir. Elvis ve Chuck Berry'ye tepeden bakan, dünyanın kralı olduğuna inanan adamımızın roket hızıyla yükselen kariyeri, İngiltere turnesinin başında uyanık bir gazetecinin ortaya çıkardığı Myra evliliğiyle tepetaklak olur. Film Jerry Lee Lewis'in bir yandan umursamaz, oyunbozan, narsist ve şeytani bir yetenek, diğer yandan 13 yaşındaki karısını dövebilen bir hödük olarak portresini çiziyor. Yer yer burlesk denecek kadar abartılı ve gerçeğe sadık kalma derdi olmayan film, Dennis Quaid'in şahane performansı için izlemeye değer. Bu arada Jerry Lee Lewis filmden nefret ettiğini söylemiş."} {"url": "https://manyetikbant.me/haftalik-etkinlik-rehberi-14-20-aralik/", "text": "Hava buz, sinema ve konser salonları sıcak. Şehrin her yerinden sesler yükseliyor, yeter ki aç kulağını. Galeriler dopdolu, yeter ki çık sokağa. Hangi birine gideyim diye düşünürken vakit kaybetme, haftalık etkinlik rehberi yanında."} {"url": "https://manyetikbant.me/haftalik-etkinlik-rehberi-14-20-eylul/", "text": "Bir haftalık aradan sonra, İstanbul'da hava sıcaklığının Eylül normallerine yaklaştığı günleri zenginleştirecek önerilerle karşınızdayım. Müzelerde yeni koleksiyonlar, devam eden sergiler, sesini yükselten sahneler, ellerinizi bilgisayar klavyelerinden alıp muhtelif işlere sokacak atölyeler... Haftalık etkinlik rehberi sizi çağırıyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/haftalik-etkinlik-rehberi-19-25-ekim/", "text": "Doğalgaz faturaları öncesi son dönemeçteyiz, kaldırıp kolları kışa teslim olmamıza az kaldı. Şehir konserlerle, partilerle, sergilerle dolup taşıyor. Haftalık etkinlik rehberi için yine en lezzetlilerini seçtim. Buyrun birlikte bakalım, günleri geceleri sanata bandıralım."} {"url": "https://manyetikbant.me/haftalik-etkinlik-rehberi-21-27-aralik/", "text": "Herkes yılbaşı planını yaptıysa bu haftaya odaklanabiliriz. Yeni sergiler, devam eden sergiler, sevdiğimiz barlarda yerli gruplardan konserler, kafamızı besleyecek organizasyonlarla haftalık etkinlik rehberi 2016'ya geri sayıyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/haftalik-etkinlik-rehberi-31-agustos-6-eylul/", "text": "İstanbul'u sanata doyuracak bir döneme giriyoruz. 14. İstanbul Bienali, ArtInternational, önemli sergiler, müzik mekanlarının sezon açılışları, hareketlenen müzeler... İstanbul dışında da güzel şeyler olup bitiyor. Yazın uyuşukluğunu üstümüzden atmamızı sağlayacak seçmece sergi, konser ve festivallerle buyrun haftalık etkinlik rehberine. Radyo Eksen programcıları Güven Yıldız ve Gülşah Turgut, haftayı iyi müzikle bitirmek isteyenleri mutlu eder. Rota rock and roll'dan indie ve elektronik müziğe doğru çizilir. 23.00 civarı gidilir, bol bol dans edilir."} {"url": "https://manyetikbant.me/haftalik-etkinlik-rehberi-5-11-ekim/", "text": "Herkes şehre döndü, İstanbul yine 8 milyar kişi. Hava artık daha erken kararıyor, pencereler uyumadan önce kapatılıyor, bereler bile çıktı ortaya. Sonbahar bana hep iyi gelir. Yazın uyuşukluğu ardından yeni başlangıçlar, yeniden motive olmak, yaşadığım şehrin gittikçe serinleyen sabahlarında, grileşen göğünün altında kazaklarıma, paltolarıma sarınıp sokaklarda yürümek demek sonbahar. Küresel iklim değişikliği sonucu her yıl biraz daha az hissedilir olan bu dönemin tadını iyice çıkarmak, kızıllaşan yaprakların çıtırtısına güzel deneyimler katmak için karşınızda haftalık etkinlik rehberi."} {"url": "https://manyetikbant.me/haftalik-etkinlik-rehberi-9-15-kasim/", "text": "Manic Street Preachers'ın dediği gibi: Kışı severiz, biri birbirimize yaklaştırır. Daha uzun geceler daha çok müzik, daha soğuk günler daha çok film demek. Bu hafta o kadar dolu ki, her yere yetişmeye kalksak yemek yemeye vakit bulamayız. Sonra benim gibi bağışıklığınız zayıflar, öksüre öksüre kalorifer peteğine yapışırsınız. Bunu hiçbirimiz istemeyiz. Özetle, bu hafta da İstanbul'un etkinlik deryasından seçmece konser, film ve fuarlarla haftalık etkinlik rehberi ayağınıza geldi."} {"url": "https://manyetikbant.me/haftanin-albumleri-04-02-2020-birinci-tekil-sahistan-uzak-cografyalara/", "text": "Yılın müzik paylaşımı bakımından tatmin edici haftalarından birini geride bıraktık. Destroyer ve Torres'in beklenen albümleri yayımlandı, Squarepusher 90'lara döndüğü yeni albümüyle sessizliğini bozdu, Gorillaz tüm yıla yayılacak Song Machine projesinden ilk bölümü paylaştı. Türkiye müzik sahnesinin özgün isimleri, farklı türlerde üretimleriyle ilham vermeye devam etti. Gang of Four gitaristi Andy Gill'in aramızdan ayrılışı ise, 2020'nin ilk kalp kırıklıklarından biri olarak içimize işledi. Kişisel anlatılar ve yoğun beat işçiliği, dünyanın başka coğrafyalarından melodiler ve deneysel sesler, mercek altına aldığımız haftanın albüm ve single'larından bize göz kırpıyor. Dan Bejar, Destroyer projesiyle yayınladığı 12. albümü Have We Met'te insan yaşamının güneşin ısıtmaya yetmediği, kalın gri bulutların altında kalmış, nemli ve netameli yerlerinde dolaşmaya devam ediyor. 80'lerin synthesizer temelli popunu etkileyici düzenlemelerle birleştiren Destroyer, hayat yorgunu sesi ve tavrıyla dinleyeni hiçbir şeyin daha iyi olmayacağı gerçeğine hazırlıyor. İçine atıldığı oyunun her bir yanının hileli olduğunu bilerek, kendine özgü bir bilgelik ve zarafetle pişmanlıklar ve hayal kırıklıkları arasından, 40'lı yaşlar boyunca salınarak ilerliyor. Have We Met, yılın en iyilerinden olmaya aday. Torres'in ardındaki isim, Mackenzie Scott, 2018'de plak şirketi 4AD ile sözleşmesinin, ticari olarak başarılı bulunmadığı için şirket tarafından iptal edildiğini duyurmuş ve Twitter hesabından müzik endüstrisine selamlarını yollamıştı. Silver Tongue, Torres'in yepyeni bir gerçekliğe uyumlanarak, daha küçük bütçeler ve daha açık gözlerle yarattığı dördüncü albümü. Müziğin iş tarafıyla olan mücadelesine devam edebilmesini sağlayan duygusal bağlar, Silver Tongue'da her zamankinden daha görünür. Hayat, şarkılarda iki kişinin paylaştığı şekliyle yer buluyor. Birlikteyken bile yok olmayan bir özlem hissi, albüm boyunca bizi yalnız bırakmıyor. İçin için yanan gitar riff'lerinde, Torres'in güçlü sesinde karşımıza çıkıyor. Tolga Böyük'ün Eralp Güven ve Erdem Başer ile hayata geçirdiği, 2018 Montreux Caz Festivali'nde Yetenek Ödülünün sahibi olan Islandman, ikinci albümü Kaybola'da dünyanın farklı kültürlerine yaptığı müzikal seyahatlerine devam ediyor. Balkanlar'dan, Uzak Doğu'dan, Anadolu'dan sesler Islandman'in sınırları kaldıran minimal elektronik altyapıları içinde eriyor. Dan Deacon'ın içinde kaybolunacak kadar çok katmanlı müziği, beşinci albümü Mystic Familiar'da da önceki işlerindeki gibi gökkuşağı renklerinde, göz alıcı parlaklıkta bir şelaleden aşağı düşüyormuş hissi veriyor. Film müziklerine yoğunlaştığı beş yılın ardından gelen albümde, Deacon'ın efektlerle örtülü vokalinden kişisel keşifleri, sakinleme ihtiyacını, hayatın geçiciliğinin farkına varma çağrısını duyuyoruz. Mystic Familiar, içinde hem duygu patlamaları hem akıntının kıyısında durup soluklanma anları barındırıyor. Bu hafta yıllar süren albüm bekleyişini bitiren bir diğer isim Squarepusher. Tom Jenkinson, beşinci albümü Be Up A Hello'da kariyerinin ilk döneminde kullandığı analog synthesizer'lara ve vintage ekipmana geri dönüyor. 80'lerin video oyunlarından günümüz rave'lerine uzanan bir çizgide ilerleyen albüm, yaydığı nostaljik sıcaklığı yer yer anksiyete dolu beat'lerle dağıtmayı da biliyor. Gorillaz, geçen hafta 2020'ye yayılacak disiplinlerarası projesi Song Machine'i duyurdu. Sürpriz konukların ağırlandığı Gorillaz şarkıları, çizgi karakterler 2D, Murdoc, Noodle ve Russel'ı müzisyenlerle birlikte stüdyoda gördüğümüz belgesel tadında videolarla yayınlanmaya başladı bile. Her videoya, Machine Bitez başlıklı küçük röportajlar eşlik ediyor. slowthai ve Slaves'in konuk olduğu yüksek enerjili Momentary Bliss, projenin geri kalanı için heyecanımızı daha da artırmış durumda. Noodle'ın Instagram hesabından verdiği ipucuna bakılırsa, ikinci şarkı bir Tame Impala işbirliği olacak. Benzersiz söz yazımıyla rap dünyası içinde kendine ait bir yere sahip olan Ağaçkakan, yeni single'ı 989'da nefes nefese altyapılar, içinden seslendiği ruhsal karanlık ve o karanlığı tüm gerçeküstülüğüyle nesneler dünyasına aktaran videosuyla dinleyicisinin tansiyonunu yükseltiyor. Ghostpoet, yeni albümü I Grow Tired But Dare Not Fall Asleep'i Concrete Pony single'ı ile duyurdu. Concrete Pony'nin müzikal ve vokal sakinliği, içinde her an korkunç bir şey olabilir hissini barındırıyor. Şarkının David Lynch evreninden çıkmış gibi duran videosu da eklenince, Ghostpoet'in geri dönüşü hayli karanlık olacağa benziyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/haftanin-albumleri-11-02-2020-beraber-ve-solo-geri-donusler/", "text": "Gözümüzü yeni albüm, EP ve single'lara çevirdiğimiz müzik turunda bu hafta yol ikiye ayrılıyor. Bir yanda sakin vokaller, acelesiz ritimler, dinledikçe açılan şarkılar; diğer yanda ele avuca sığmayan enerji ve söyleyeceğini bir an önce söyleme telaşı. Listemiz uzun bekleyişleri sonlandıran albümler, efsanevi isimlere yeni yorumlar, genç kariyerlerde sağlam adımlar ve dikkat çekici işbirlikleriyle dolu. Gil Scott-Heron'ın 10 yıl önce yayımlanan son albümü I'm New Here, caz davulcusu Makaya McCraven'ın yorumuyla yeni bir kimlik kazanıyor. Heron'ın kariyerinin son yıllarında, röportajlarında belirttiği üzere çok da sahiplenmeden kaydettiği albüm, onu yaşam mücadelesiyle dolu 16 yıllık bir sessizlikten çıkarmıştı. McCraven, Heron'ın sesine çoğunlukla piyanonun eşlik ettiği şarkıları ve spoken-word parçaları alıp, sürükleyici caz-blues düzenlemeleri içine yerleştirmiş. We're New Againi dinlerken iki müzisyenin zaman ve mekan sınırlarını aşıp birbirleriyle müzik üzerinden konuşmasına tanık oluyoruz. Tanıdık bir sesin sıcaklığına saklanmak istediğimizde, Isobel Campbell her zaman doğru adres. Önce 90'ların soundtrack'ine işlenmiş Belle and Sebastian albümlerinde, sonra solo işlerinde, üstüne Mark Lanegan ile kaydettiği üç albümde buluştuk. Campbell'ın beşinci solo albümü There Is No Other, 14 yıllık bekleyişi sonlandırıyor. Şehrin işlek caddelerini kar kaplamış ve tüm sesleri fısıltı seviyesine indirmiş gibi sakin, Campbell'ın meleksi vokaliyle nefes alan, içinde gospel, folk, synth-pop etkileri barındıran There Is No Other, sakinliğin bulaşıcı olduğuna bir kanıt. Dinlerken dünyanın ağırlıklarından çözülüp hafiflediğini hissetmek mümkün. 2004 tarihli American Idiot ile kariyerini baştan yaratan Green Day'in ilk günlerindeki kaygısız, apolitik, sadece eğlenmek isteyen haline geri dönüş yolculuğu, grubun 13. albümü Father of All Motherf ckers ile son durağına varmış gibi görünüyor. American Idiotın görseli üzerine albüm adının çiziktirilmesiyle oluşturulan kapak da bunu düşündürüyor. Father of All... 26 dakikalık süresiyle Green Day'in en kısa albümü. Billie Joe Armstrong, albümün sallamamak üzerine olduğunu söylerken çok ciddi. İçinde bolca gençlik isyanı, dans pistinde telefonunu kaybetme hikayesi, sahte insanlara öfke ve lise yergisi var. Green Day'in zaman zaman kimi dinlediğimizi unutturduğu albüm, kolayca tüketiliyor ve kolayca da unutuluyor. Londra çıkışlı post-punk üçlüsü Shopping, dördüncü albümü All Or Nothingde statik davullar, gitar işçiliği, sentetik sesleri daha önce yapmadığı kadar kucaklaması ve pop'a göz kırparken post-punk karanlığına sırtını dönmeyen tavrıyla güzel bir denge yakalıyor. Prodüksiyon anlamında daha temiz ve pop dostu bir albüm yapmış olmaları, her zamanki enerjileri, yaratıcılıkları ve davetkarlıklarından bir şey kaybettirmemiş. Shopping, dinleyen herkesin konserde görmek isteyeceği türden bir grup. Hollandalı The Homesick, pop, psychedelia, post-punk ve deneysel yaklaşımların kesiştiği bir noktada duruyor. İkinci albümü The Big Exerciseı Sub Pop çatısı altında yayımlayan grubun müziğinin katmanları arasında keşfedilecek çok şey var. Üç yıl önce paylaştıkları Youth Hunt albümündeki agresif, çapaklı post-punk sound'unu yeni albümlerinde daha neşeli tınlayan psychedelic bir battaniye altına gömseler de, The Homesick'in her an hamle yapmaya hazır enerjisi albüm boyunca seziliyor ve kapanış şarkısı Male Bondingde su yüzüne çıkıyor. Son yıllarda büyük başarı yakalamış iki Teksaslı isim, psychedelic rock üçlüsü Khruangbin ve soul şarkıcısı Leon Bridges, 2018'deki Kuzey Amerika turnelerinin ardından bu defa stüdyoda bir araya geldi ve ortaya dört şarkılık Texas Sun EP'sini çıkardı. Güneş altında kavrularak eyalet boyunca uzanan otoyollarda bir road trip ritminde ilerleyen EP, iki isim arasındaki kimyanın gücünü gözler önüne seriyor. Muhtemelen hem Khruangbin hem Leon Bridges dinleyicileri, bu işbirliğinin devamını isteyecektir. Sharon Van Etten, 2019'un en iyi albümlerinden Remind Me Tomorrowu yayımladıktan yaklaşık bir yıl sonra, yeni single'ı Beaten Downu etkileyici bir video eşliğinde dinleyiciye sundu. Van Etten'ın İnsanın yaşamını değiştiren seçimler yapması ve onların hayata geçtiğini görecek kadar güçlü kalması ile ilgili olduğunu söylediği Beaten Down, karanlık düzenlemesiyle müzisyenin yeni albümüne dair merakımızı körüklüyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/haftanin-albumleri-14-01-2020-dunyanin-karanlik-yuzunden-dans-pistine/", "text": "2020'nin ilk albümleri müzikal takvimimize işlenmeye başladı bile. Bütün yıl, belki sonrasında da zihnimizde dönüp duracak o şarkıyla karşılaşmamız an meselesi. Haftalık müzik turumuz indie'den pop'a, dünyanın karanlık yüzüne odaklanan konsept albümlerden dans pistine davet eden kıpır kıpır şarkılara uzanıyor. Heyecanla beklediğimiz albümlere geri sayım niteliğindeki single'lar da gözümüzden kaçmıyor. Kate Tempest ve Kwes gibi isimlerin ekiplerinde davulcu olarak yer alan Georgia, Leftfield üyesi Neil Barnes'ın kızı. 2015'te yayımladığı ilk albümü Georgia ile dikkat çeken müzisyen, 2018'den bu yana paylaştığı single'larla ikinci albüme giden yolu döşüyordu. Seeking Thrills yer yer 80'lere göz kırpan, tertemiz bir pop albümü. Dünyanın sanki giderek ağırlaşan dönüşünü hızlandırıyor, sorunları dışarıda bırakıp kendimizi dans ederek iyi hissedebildiğimiz bir yer yaratıyor. Neşesi ve pozitif bakışıyla hayatı hafifletiyor. Hayatımıza iyiden iyiye sızan Üçüncü Dünya Savaşı endişesinin gölgesinde yaşarken, Field Music'in Birinci Dünya Savaşı'nın etkilerini ele aldığı konsept albümü Making A New Worlde kayıtsız kalamıyoruz. Grubun yedinci albümünün kökleri, İngiltere'deki Imperial War Museum için yaptıkları çalışmaya dayanıyor. 11 Kasım 1918'de savaşı bitiren ateşkesin yürürlüğe girdiği anı kuşatan silah seslerini ve sessizliği, ses dalgalarının görselleştirilmesiyle belgeleyen 1919 tarihli The End of the War adlı iş, bu projenin çıkış noktası. Milyonlarca hayata mal olan hataları tekrarlama eğilimimizin izlerini günlük hayattaki güç savaşında, göz yumduklarımızda ve kolayca içselleştirdiğimiz eşitsizliklerde bulan şarkılar, uzaktaki bir deniz fenerinin ışığı gibi anlık parlamalarla akıp gidiyor. Liverpool çıkışlı ekip Circa Waves, son albümü What's It Like Over There?in üzerinden henüz bir yıl bile geçmemişken iki yeni albümle radarlara geri dönüyor. Parçası olduğumuz dijital çağın çoğu zaman aynı anda ve eskisinden daha derin yaşattığı mutluluk ve mutsuzluk hislerini bir double albümde işleyeceğini açıklayan grup, bu albümün ilk yarısı olan Happyyi dinleyiciyle paylaştı. Açılış şarkısı Jacqueline ile dinleyeni hemen içine çeken Happy, bizi tanıdık indie rock topraklarında zahmetsiz bir gezintiye çıkarıyor. Yılın ilk haftalarında yaşanan albüm kuraklığında, bildiğimiz bir yerde olmanın rahatlığını hissettiren 21 dakikalık albümün ikinci yarısı Sad, martta yayımlanacak. İlk albümü Love in the 4th Dimension ile 2017'de Mercury Ödülü'ne aday olan The Big Moon, beklenen ikinci albümüyle hem şarkılarının derinliğini hem kapladığı sonik alanı artırıyor ve sağlam adımlarla ilerliyor. Ruhsal coğrafyamızın ayrılmaz bir parçasıymış gibi varlığına alıştığımız kaygı ve onunla başa çıkma çabamız, albümde kendine bolca yer buluyor. Deerhunter, Kaiser Chiefs, Animal Collective, M. I. A. gibi isimlerle çalışmış, Grammy ödüllü prodüktör Ben H. Allen kaptanlığında kaydedilen Walking Like We Do, grubun ilk albümüne kıyasla daha aydınlık bir ses dünyasına ve prodüksiyon yaklaşımına sahip. Bu yaklaşım, The Big Moon'un gücünü daha görünür kılıyor. Türkiye'nin en kendine özgü müzisyenlerinden Gökhan Kırdar, 90'ların sonunda kaydettiği Dem-i Oz albümünü 21 yıl sonra dinleyiciyle paylaştı. Hem milyonların izlediği dizilerin müzikleriyle popüler kültürde iz bırakan hem 90'lardan bu yana yayımladığı albümlerle sıra dışı bir ses rotası çizen Kırdar, etnik sesleri elektronik beat'lerle ustaca bir araya getirmeye devam ediyor. Trip hop ve tekno izleri taşıyan şarkılar, bol tekrarlı sözlerle ayinsel bir karaktere bürünüyor. Son yıllarda Türkiye'de alternatif müziğin lokomotiflerinden olan Yüzyüzeyken Konuşuruz, 2020'yi Red Bull Müzik Stüdyoları, New York'ta kaydedilen yeni single'ı Kazılı Kuyum ile açtı. AWOLNATION, Beartooth, The Aces ve Warm Brew gibi isimlerin kayıtlarını gerçekleştirdiği Red Bull Stüdyoları'nda Mert Medeni prodüktörlüğünde analog olarak kaydedilen Kazılı Kuyum, grubun kariyerinde yeni bir sayfa açıyor. Tame Impala, 14 Şubat'ta yayımlayacağı yeni albümü The Slow Rush öncesinde bir single daha paylaştı. Albümden kulağımıza ulaşan dördüncü single Lost In Yesterday, iştah açan groove'ları ve geçmişi geçmişte bırakmamızı tavsiye eden sözleriyle bizi şimdiki zamanın gerçekliğine davet ediyor. 2017'de yayımladığı ilk albümü Aromanticism ile büyük bir başarı yakalayan Moses Sumney, 2020'nin merakla beklenen albümlerinden gr için geri sayıma Me In 20 Years single'ı ile devam ediyor. Konsept albüm olarak tasarlanan gr , şubat ve mayısta iki parça halinde dinleyiciye sunulacak. Şarkının prodüktörlüğünü Oneohtrix Point Never projesiyle tanıdığımız Daniel Lopatinve Matt Otto ile paylaşan Sumney, etkileyici falsetto vokaliyle kendine çoğumuz için kaygı verici bir soruyu, 20 yıl sonra nerede olacağını soruyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/haftanin-albumleri-21-01-2020-kapanan-defterler-yeni-baslangiclar/", "text": "Etkileyici ilk albümler, hüzünlendiren veda albümleri, beklenen geri dönüşler ve heyecan verici keşifler bir arada. Anlatılan hikayeler kişisel ölçekten tarihsel hareketlere uzanıyor. Özlenen indie rock riff'leri, yalın piyano düzenlemeleri, hip hop'a taze yaklaşımlar, iştah açan single'lar haftalık müzik turunda bir bir sıralanıyor. Eylül 2018'de aramızdan ayrılan Mac Miller'ın ölümünden sonra yayımlanan ilk albümü Circles, müzisyenin bir önceki çalışması Swimming'e eşlik eder nitelikte. Swimming'de şarkıcı kimliğiyle tanıştığımız Mac Miller, Circles'ta bu kimliğin içini tamamen dolduruyor. Düşmeden hemen önce işte böyle görünür cümlesiyle açılan albüm, Miller'ın Swimming'de birlikte çalıştığı ve Circles'ın kayıt sürecine de birlikte başladığı prodüktör Jon Brion tarafından tamamlanmış. Geleceği düşünmeye başlamadan önce bugünü atlatabilir miyim?, Birinin beni tanıdığını biliyorum, bir yerlerde ev var biliyorum. Tek yapmam gereken kalkıp oraya gitmek, görüyorum, sözlerinde Miller'ın kendi içindeki mücadelesini görmek mümkün. Circles samimi ve dürüst anlatımı, ferah düzenlemeleri ve 26 yaşında hayatını kaybeden müzisyenin yaşasaydı müziğini ne kadar etkileyici yerlere götürebileceğine dair gösterdikleriyle iz bırakıyor. Franklin James Fisher'ın yoğun gospel etkili vokali ve dünyayı alt üst edebilme enerjisine sahip post-punk sound'uyla dinleyeni çabucak etkisi altına alan Algiers, üçüncü albümü There Is No Year'da dünyada yolunda gitmeyen ne varsa dile getirmeye devam ediyor. Fisher'ın Misophonia başlıklı epik şiirinden yola çıkarak yazdığı There Is No Year ile açılan albüm, Afrikalı Amerikalılara yönelik şiddetle yoğrulmuş bir Amerika'nın sonunu haber veriyor. Sokaklarda yanan ateşler eşliğinde danslar ediliyor, farklı bir gelecek hayali ufukta parıldıyor. New Jersey çıkışlı hip hop sanatçısı Danielle Balbuena, ismini doğduğu yerin plaka numarasından alan 070 kolektifinde geçirdiği yılları sahne adına taşıyor. 070 Shake, Kanye West'in 2018 tarihli Ye albümünde şarkı yazarı ve konuk sanatçı olarak yer aldığında, ilk albümü için heyecanlı bekleyiş başlamıştı. Kanye West'in plak şirketi GOOD Music etiketiyle yayımlanan Modus Vivendi, 2020'nin en iyi çıkış albümlerinden olmaya aday. Uzay çağına ait synthesizer katmanları arasından kendini gösteren zengin beat'ler ve Balbuena'nın etkileyici vokali, onu güncel hip hop'ın gelecek vaat eden isimleri arasına sokuyor. Kalbini gümbürdeten indie rock sound'unu 2010'ların ortalarında bir yerde kaybettiğini düşünen herkese müjde, kaybettiklerimiz Courteeners'ın yeni albümü More. Again. Forever'da karşımıza çıkıyor. Liam Fray liderliğindeki grubun dört yıllık bir aradan sonra yayımladığı albüm, ne hiç duymadığımız ses yollarına sapıyor ne de kendini baştan yaratıyor; ama hayatın yorgunluğu, yaş almanın yanında getirdiği fiziksel ve zihinsel yükler gibi konuları ustalıkla ele alıyor. Albüm birçok şarkıda dinleyeni tanıdık ve içinde rahat ettiği yerlere götürse de, Fray'in James Murphy'nin izinden gittiği More. Again. Forever gibi güzel sürprizler de barındırıyor. İsveçli müzisyen Alice Boman'ın hikayesi, gerçek bir indie masalı. Odasında kaydettiği ve yayımlamayı düşünmediği demoları daha profesyonel bir ortamda kaydetmek için ilettiği stüdyo, parçaları çok beğenip Adrian Recordings'e gönderince, 2013 tarihli ilk EP Skisser'in yolu açılıyor. O zamandan bu yana bir dizi single çıkaran Alice Boman'ın şarkıları 13 Reasons Why ve Suits gibi popüler dizilerde kullanıldı. İlk uzunçalar Dream On ise geçtiğimiz hafta yayımlandı. Boman'ın elimizi uzatsak dokunacak gibi olduğumuz ama bir türlü ulaşamadığımız aşklara yazılmış şarkıları, Lana Del Rey ve Robyn gibi isimlerle çalışmış Patrik Berger'in prodüksiyonuyla birleşince ortaya meleksi bir sesin içinde nefes aldığı uçucu bir rüya çıkmış. İngiliz oyuncu Keeley Forsyth, ilk albümü Debris'nin haberini 2019'da albümle aynı adı taşıyan single ile vermişti. Forsyth, müziğiyle ilgili en iyi tanımı kendisi yapıyor: Gökten düşen metal bloklar gibi. Debris'de Forsyth'in gücünü sadelik ve çıplaklığından alan tüyler ürpertici vokali, piyanist Matthew Bourne'un minimalist düzenlemeleriyle sarmalanıyor ve daha ilk dinleyişte sizi karanlığının içine çekiyor. Müzisyenin çalkantılı bir dönemde yazdığı oldukça kişisel şarkılar, aile hayatının getirdiği sorumluluklar ve bocalamalara odaklanıyor. Keeley Forsyth, dinlerken mutlaka canlı izleme ihtiyacı yaratan bir müzik yapıyor. Tan Tunçağ'ın melankolik IDM / elektronika olarak tanımladığı projesi Cava Grande, baharda çıkacak ikinci albümü Hollow Shell'den ilk single A Room Above The Earth'ü paylaştı. Analog synthesizer seslerini kayıtsız kalınması imkansız ritimlerle birleştiren şarkı, canlı performansıyla da harikalar yaratan Cava Grande'nin ikinci albümü için geri sayımı başlatıyor. Kariyeri boyunca her adımıyla hayranlık uyandıran Archy Marshall, King Krule adıyla yayımlayacağı üçüncü albümü Man Alive!'ı Draag On single'ıyla duyurdu. Şarkının canlı versiyonuna Krule'un geçen yıl paylaştığı Hey World! adlı kısa filminden aşinayız. Meghan Remy'nin U. S. Girls projesiyle yayımlayacağı yeni albüm Heavy Light, 6 Mart'ta dinleyiciyle buluşacak. Albümden ilk single Overtime, büyük bir yalanın ortaya çıkışını anlatıyor ve içinde E Street Band'den Jake Clemons'ın nefis bir saksafon solosunu barındırıyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/haftanin-albumleri-28-01-2020-karanligin-icinde-sakince-durmak/", "text": "Duygu yoğunluğu yüksek günlerde, o duyguların içine gömülme ihtiyacı da hissedebiliriz, bir süreliğine dünyaya sırtımızı dönüp gerçeklikten kaçmak da isteyebiliriz. Bu hafta listemizdeki albümler, bu ihtiyaçların ikisine de cevap veriyor. Artık hiç hafiflemeyen gündemi göğüslerken yanımızda neyse ki müzik var. Post-rock ve post-punk dünyasından güçlü albümler, cazın farklı tonları, uçucu dream-pop maceraları ve her zamanki gibi önümüzdeki aylarda kavuşacağımız albümleri müjdeleyen single'lar birbiri ardına sıralanıyor. Amerikalı post rock grubu Caspian'ın beş yıllık bekleyişi sonlandıran albümü On Circles, bizi özlediğimiz bir dünyaya buyur ediyor. Yavaşça yükselen ses duvarları, birbirine dolanan gitar katmanları, gümbür gümbür riff'ler, içimize dokunan yaylılarla On Circles nefis bir post rock albümü. Türün klişeleri içinde hapsolmadan, nefes alıyor ve aldırıyor. Caspian'ın 16 yıllık kariyerinin ilk vokalli şarkısı Circles on Circles da bu albümde. Hayatımız boyunca tanık olduğumuz tüm felaketler, adaletsizlikler ve acıların uzaklaştığını, onların bıraktığı boşluğu, içinde hepsinin izini taşıyan ama aynı zamanda iyileştirici de olan bir müziğin doldurduğunu düşünün. Alman karanlık caz grubu Bohren & der Club of Gore, Patchouli Blue'da tam olarak bunu yapıyor. Tenor saksafonun çizdiği rotada ağır ağır ilerleyen albümde Christoph Clöser'in melankolik kompozisyonları güçlü duyguları sırtlanıyor ama onların ağırlığıyla dibe batmıyor. Norveç orijinli New York sakini Kaya Wilkins'in Okay Kaya adıyla yayımladığı ikinci albümü Watch This Liquid Pour Itself, günlük akış içinde yakalanan düşünce parçalarının müziğe aktarımı gibi. 38 dakikalık albümü oluşturan 15 şarkıya sinmiş karanlık mizah, Kaya'nın sakinleştirici sesi ve hülyalı müziğiyle birleşiyor. Çoğumuzun sahip olduğu kaygı, kuşku ve güvensizlikler, hayatın örüntüsü içinde sıradan şeyler olarak yarı-neşeli synth'ler ve dream-pop havasıyla ele alınıyor. Post-punk'ı yaratan ve kendisinden sonraki müziği şekillendiren gruplardan Wire'ın her albümü ayrı bir heyecan vesilesi. Grubun 17. albümü Mind Hive, dev bir algoritmik zihni besleyen veri kaynaklarına dönüştüğümüz 21. yüzyıla ve insanlığın tekrar ettiği hatalara soğuk ve gerçekçi bir bakış sunuyor. Albümün ilk yarısındaki müzikal tansiyon, bahsedilen konuların ciddiyeti değişmese de ikinci yarıda sakinliyor. Mind Hive, Wire'ın yıllar içinde yarattığı ses paletine yeni renkler eklediği, tekrar tekrar geri dönülecek bir albüm. Gitarist Jeff Parker ile tanışmamız, 90'larda hayatımıza giren deneysel rock grubu Tortoise ile olmuştu. Cazdan soul'a, rock'tan funk'a uzanan kariyerinde sayısız iş birliğine imza atan müzisyen, kendi adıyla yayımladığı albümlerinde bu geniş ilham kaynaklarını göz alıcı biçimde müziğine aktarıyor. Parker'ın 2016 tarihli albümü The New Breed, müzisyenin albüm kayıtları sırasında kaybettiği babasına adanmıştı. Suite for Max Brown ise adını Parker'ın annesinin evlenmeden önceki isminden alıyor ve kapak fotoğrafıyla onu selamlıyor. Jeff Parker'ın çalımdaki ustalığı ve düzenlemelerdeki zenginliğiyle Suite for Max Brown, bu hafta içinde kaybolabileceğimiz en güzel girdap. Duygularımızı ayağa kaldırmakta hiçbir zaman zorlanmayan Tindersticks, 2019'da yayımladığı No Treasure but Hope albümünün tamamlayıcısı niteliğinde bir EP paylaştı. See My Girls başlıklı EP'de, isim şarkısının iki versiyonunun yanı sıra iki de yeni parça yer alıyor. Stuart Staples, See My Girls'ün yalnızlık, turizm, göç ve dünyanın güzelliği ve dehşetiyle ilgili olduğunu söylüyor. Rock devi Pearl Jam, mart sonunda yayımlanacağını duyurduğu on birinci stüdyo albümü Gigaton'un müjdesini Dance Of The Clairvoyants single'ı ile verdi. Matt Cameron'ın köşeli davulları ve Mike McCready'nin gitar dokunuşlarıyla iskeleti oluşan şarkı, Eddie Vedder'ın özlediğimiz vokaliyle tamamlanıyor ve Gigaton'a dair beklentiyi yükseltiyor. Her albümle bağımızın daha da kuvvetlendiği Palmiyeler, yeni single'ı Kalehan'da alıştığımız güneşli sound'uyla bizi karşılıksız bir aşk hikayesine ortak ediyor. Kalehan, güneşin batışıyla birlikte ayağımızın altındaki kumların soğuması gibi tatlı bir hüzün bırakıyor. Katie Crutchfield, Waxahatchee projesiyle beşinci albümü Saint Cloud'u yayımlamaya hazırlanıyor. Albümden paylaşılan ilk single Fire, Waxahatchee'nin 2018'de Great Thunder EP'si ile girdiği yolda ilerlediğini gösteriyor. Elektrik gitarın dozu azalmış, samimiyet ve dürüstlük yerli yerinde duruyor. Fire, yıpratıcı bir dönemin ardından kendine iyi davranmanın önemini anlayan Crutchfield'ın kendisi için yazdığı bir aşk şarkısı."} {"url": "https://manyetikbant.me/halls/", "text": "20'li yaşların başında herkes şair olur, dedi bir akadaşım Halls'u dinlerken. Güney Londralı müzisyen Sam Howard'ın yaptığına pekala şiir denebilir. Piyano, klavye, bilgisayar ve vokaliyle kendine seçtiği isim gibi salonlar yaratıyor Howard. Yüksek tavanlı, geniş, sesin duvarlara çarpa çarpa uzun süre seyahat ettiği salonlar. Kubbeler ve sütunlar, yankılar, boşluklar. 2011'in başında yayınlanan Halls EP ve geçtiğimiz yıl çıkan ilk albüm Ark, bu yıl 22 yaşına basacak müzisyeni gelecek vaat eden bir yetenek olarak hafızalara işledi. Ambient neoklasik arasında konumlanan eserlerde yalnızlık var ama bu kalabalık potansiyelini içinde barındıran bir yalnızlık. Sentetikle organiğin el ele yürüdüğü şarkılar kalp gibi atıyor. Her an her şeyin değişebileceği ihtimali hissediliyor. Sam Howard'ın inşa ettiği ses yapılarında, piyanonun basılan tuşları kadar basılmayanların da payı var. Basılmayan tuşların, kullanılmayan efektlerin, gırtlaktan çıkmayan nefeslerin potansiyel enerjisi de müziğin bir parçası. Karanlık ve depresif gibi tınladığı anlarda, birden neşelenecekmiş gibi. Sessizleşip duyulmaz olduğunda, aniden yükselecekmiş gibi. Halls, dinleyeni sürekli değişen hisler ve beklentiler içinde ayık tutan, sürükleyici bir müzik yapıyor ve herkese dinlerken kendi hikayesini oluşturma fırsatı veriyor. Müziğin çok kişiselken bile anlaşılabilir olabilmesine bayılıyorum. Kilise orgundan davul makinesine, kullandığı her enstrümana kan ve duygu verebilen tek kişilik Halls, konserlerde çok yönlü müzisyenler Oliver Goulden, Patrick Ghirardello ve davulcu Ian Jenkins'in katılımıyla dört kişilik bir gruba dönüşüyor. Sam Howard başkanlığında dört kişilik şiir icra ekibi. Tanışmak için ilk albüm Ark, aşağıda."} {"url": "https://manyetikbant.me/heavy-blanket/", "text": "Bir arkadaşım var, yorgancılara çok özenir. İşinin içinde uyuyabilen insana özenmek mantıklı. Eski yorganlar ağırdır. Üzerine örttüğünde önce ezilirsin, birkaç dakika sonra terlemeye başlarsın. Sonra kemiklerin ağırlığa alışır, bir güzel uyursun ki yalnız olduğun bile aklına gelmez. Dinosaur Jr. gitaristi J Mascis, gitarına gem vurmayı sevmeyenlerden. Vahşi atlar gibi koşturan Heavy Blanket şarkılarının kaosuna alıştıktan sonra onlara sarılmak mümkün. Heavy Blanket'in hikayesi çok acayip. Mascis 1984'te yeni bir şeyler yapmak için liseden tanıdığı Johnny Pancake ve Pete Cougar'la bir araya geliyor. Bunlar, lisede tubayla ot içtikleri için bandodan atılmış çocuklar. Birlikte gürleyen, yumruklarını sallayan, ayaklarını yere vuran 6 şarkı kaydediyorlar. Derken Johnny yüzmeye gittiği eski bir madende başını vurarak beyin sarsıntısı geçiriyor ve her şeyi bırakıp inzivaya çekiliyor, saklanıyor. Pete çalışmak için eyalet dışındaki amcasının yanına taşınıyor. Sonrasında faturada sahtecilikten hapis yatıyor. Bağlar kopuyor. 2011 kışında J Mascis, Johnny ile karşılaşıyor. Johnny grubu canlandırmaya hevesli. Hapishane kayıtlarında yapılan bir araştırmayla Pete bulunuyor ve Heavy Blanket'in 1984'te kaydettiği bir demo kasetle üçlü yeniden provalara başlıyor. Bu ayın başında da 1984 doğumlu o 6 şarkı, ilk Heavy Blanket albümü olarak yayınlanıyor. Albüm ağır, sert, bazen zorlayıcı. Rehber edinilecek melodiler yok, tutunacak söz yok, o yüzden kaosa alışmak gerekiyor. Kulağa tam olarak ne yapacağını bilememe ama bir şey yapmadan da duramama halinin sese aktarımı gibi geliyor. Şarkıların 28 yıl önce yazılmış hallerine sadık kalındığı düşünüldüğünde bu, az çok tanıdığın bir arkadaşının çocukluk fotoğraflarında, onun dönüşeceği kişiye dair ipuçları aramaya benziyor. Heavy Blanket, üç kişinin sözlerine sadık kalma çabasını belgeliyor ve insanı o kaçınılmaz ağır bir battaniye gibi cümleciğini kullanmaya mecbur bırakıyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/here-and-nowhere-else/", "text": "Müziği dikkat kesilerek dinlemeye başladığında ilk neye takıldıysan onun çekiciliği hayat boyu senin için devam ediyor galiba. Bu kadar çok duymama rağmen hala cızırtılı gitarlar ve çatlak vokallere tutulmamı başka şekilde açıklayamıyorum. Solist Dylan Baldi'nin solo projesi olarak başlayıp gitar-bas-davul yapısına kavuşan Cloud Nothings'in gürültülü rock'ı, lisede grunge dinlerken hissettiğime benzer bir heyecan veriyor. Grup dördüncü albümleri Here and Nowhere Else'de söyleyeceklerini daha doğrudan ve daha çığlık çığlığa söylüyor. Agresifliğin melodinin önüne geçmeye başladığı albümde, bildik Sakin başlayıp nakaratta yüksel, tekrar sakinleşip son 40 saniyede allah ne verdiyse aban formülü devam ediyor. Bu formül üzerimde o kadar iyi işliyor ki, albüm çıktığından beri kafamı boşaltmak istediğimde Here and Nowhere Else'i son ses açıp beynimi formatlıyorum. Albümün en uzun parçası, 7 buçuk dakikalık Pattern Walks'da kakofoninin sınırına dayanıyoruz fakat bu beni hiç rahatsız etmiyor. Müzisyenin de, dinleyicinin de kafasını hoparlörlere vurduğu, terin ve katarsisin bol olduğu punk rock konserlerinin hissi var kayıtlarda. Psychic Trauma, Just See Fear, I'm Not Part Of Me gibi şarkılarda zamanın ruhunun nabzı atıyor. Yarım saatlik hap gibi albüm, 8 şarkıya bölünmüş. Diskografilerinin bir önceki işi Attack On Memory'deki favorim No Sentiment'ın yerini bu albümde No Thoughts alıyor (üstelik yine albümün 6. şarkısı). Herkesin ne pahasına olursa olsun başının çaresine bakmak zorunda kaldığı bu vahşi ve yalnız zaman diliminde hissettiğimiz kendi hayatına yabancı kalma durumu Cloud Nothings'in müziğinde vücut buluyor. Gerçekten varolduğumuzu ve yaşadığımız anın içinde olduğumuzu anlamak için çığlık atıp yankısını bekliyoruz. Neyse ki sesler tutunulacak kadar somut."} {"url": "https://manyetikbant.me/hms-angora/", "text": "Ricochet ve OAK projelerinin yanında Bant Dergisi'ndeki müzik yazılarıyla da tanıdığımız James Hakan Dedeoğlu, 2011'den beri TSU! adıyla solo kayıtlar yayınlıyor. Rotasını akustik gitarın belirlediği su gibi şarkılar, insana henüz kirletip bozamadığımız bir koyda yalnız başına denizi izliyormuş hissi veriyor. Bozulmamışlığın içinde, bir gün mutlaka bozulacak olmanın bilgisini de taşıdığı için aynı zamanda hüzünlü bir huzur bu. TSU!'nun ikinci albümü H. M. S. Angora, müzisyen Shahzad Ismaily'nin plak şirketi Figure 8 Records etiketiyle yayınlandı. Kayıtları 2 yıl önce tamamlanan albümde çellist Gyda Valtysdottir ve Carla Bozulich gibi müzisyenlerin de katkısı var. Açılış parçası Bride of Parthanea'dan itibaren dinleyeni içinde bulunduğu ortamdan soyutlayıp kendi evreninde misafir ediyor TSU!. Bozulich'in Day of Skucha ve Lilac and Stork'taki meleksi vokali, albümün isim parçasındaki gerilim, sırtımızı pışpışlayıp Üzüldüğün her şey geçici diyen Kids of March 18th, ruhu yükselten üflemelilerle Lays in Springs, koşar adım bilinmeze giden Yoz... Albümü dinledikçe İstanbul'dan, insanlardan, olumsuzluklardan uzaklaşıyorum. Neresi olduğunu bilmediğim, bana zarar vermeye çalışmayan bir yerde buluyorum kendimi. Başka hayatların çok mümkün ve yakın olduğunu hissediyorum. Bir sürü şey için belki korkaklıktan, belki rahatlıktan atılamayan o tek ve koca adımı atıverecekmişim gibi geliyor. J. Hakan Dedeoğlu'nun son derece atmosferik müziği, yanı başımızda sığınılacak bir liman. Hatta daha fazlası, başka yaşamlara giden bir gemi."} {"url": "https://manyetikbant.me/hypnotic-brass-ensemble-cazfest/", "text": "23. Akbank Caz Festivali kapsamındaki, Yasiin Bey ve MF Doom destekli Hypnotic Brass Ensemble konseri, Lütfi Kırdar Anadolu Oditoryumu'nda, beklediğimden çok farklı biçimde gerçekleşti. Aslında orijinal programda Chris Dave and the Drumhedz vardı, daha sonra onların yerini Hypnotic Brass Ensemble aldı. Salonun oturmalı düzeninin konserin atmosferine uygun olmayacağını düşünüyordum, o işi de grubun kendisi halletti. Kocaman salonda yerime oturup sıcak koltuğuma gömüldüğümde bir brass grubunu nasıl bu halde izleyebileceğimi merak ediyordum. 8 üflemeli ve 1 davuldan oluşan Hypnotic Brass Ensemble üyeleri de ilk şarkıdan sonra aynı soruyu seslendirdiler. Birkaç şarkı sonra duruma bakarız deyip insanı hemen kavrayan ve dansa davet eden caz/hip hop kokteylini icraya devam ettiler. Koltukta dingildemeler, iyiden iyiye öne arkaya sallanmalara dönüşmüştü ki sahneden beklenen hamle geldi. Grup, Bu iş böyle olmaz diyerek herkesi sahne önüne çağırdı. O saniye ne kategori farkı kaldı, ne protokol. Müziği en yakından hissetmek isteyenin en önde olduğu, doğal konser nizamına geçildi. Müzisyenlerin bunu yapmasına bayılıyorum, insana konserlerin nasıl olması gerektiğini hatırlatıyor. MF Doom maskesiyle sahnede göründüğünde büyük nümayiş oldu ama kendisi seyircinin ilgisine pek karşılık vermedi. Gruba tek şarkıda katılıp ortadan kayboldu. Yasiin tezahüratlarıyla karşılanan Mos Def'in mesaisi daha uzun sürdü. Uzun, beyaz giysisiyle hacı gibi tavaf etti sahneyi. Sahne önündekilerin ellerini tuttu, bağırış çağırışlara cevap verdi. Müzisyenlerin senkronize danslarına ayak uydurmaya çalışarak, karşılıklı tarleyerek geçti konser. Finalde gruptan biri stage dive bile yaptı. Ayaklarımı sallayarak izleyeceğimi düşünerek girdiğim salondan saçım başım dağılmış halde çıktım. Hep birlikte yarattığımız parti gerçekten hipnotize edici ve mutluluk vericiydi."} {"url": "https://manyetikbant.me/icime-sinecek-bir-pearl-jam-belgeselini-ancak/", "text": "İçime sinecek bir Pearl Jam belgeselini ancak Cameron Crowe çekebilirdi. Vanilla Sky gibi dramalardan Elizabethtown gibi hafif romantik komedilere, her filminde müzik kullanımıyla beni kendine hayran bırakır. Almost Famous ve Singles zaten başımın tacı. Twenty'nin trailer'ını izlerken 2006'da beklemeye artık dayanamayıp elimizdeki üç kuruş parayı konser biletine yatırarak Atina'ya gidişimiz, 20 küsür saatlik otobüs yolculukları, uyumadan konser alanına gidip bir 6-7 saat de orada bekleyişimiz, kocaman spor salonunu baştan başa koşup en önde yer kapışım, canlı dinleyeceğimi hiç tahmin etmediğim şarkıları bağıra çağıra söyleyip gecenin sonunda yorgun argın Atina sokaklarında yürüyüşüm gözümün önünden geçti. Hayatımda iyi ki yapmışım dediğim şeylerden biri. Müziğin peşinden başka başka ülkelere, şehirlere sürüklenip durabileceğimi yeniden hissettim. Pearl Jam benim için ayrı bir yerde duruyor. Twenty için sabırsızlanıyorum."} {"url": "https://manyetikbant.me/ill-manors/", "text": "İngiliz müzisyen Ben Drew çok yönlü bir sanatçı. Plan B adıyla yayımladığı albümlerin yanında oyunculuk ve yönetmenliğe de emek veriyor. Finansmanı için uzun süre mücadele ettiği ilk filmi ill Manors, 32. İstanbul Film Festivali kapsamında gösterildi. Londra'nın kıyısındaki fakir mahallelerde yaşanan şiddet, suç ve umutsuzluk döngüsünü can yakıcı bir gerçeklikle anlatan film, tema şarkısında söylendiği gibi izleyeni bir şehir safarisine çıkarıyor. Zengin ve fakirin birbirinden hem fiziksel, hem zihinsel sınırlarla ayrıldığı bir kenar mahallede yaşam, çevreye ayak uydurabildiğin ölçüde mümkün. Burada ne uyuşturucu satmak, ne birini öldürmek ne de bağımlı olmak çemberi kırmaya çalışmaktan daha zor. Hayatta kalmak, en yakınını gözünü kırpmadan harcayabilmeye bağlı. Peşine düşülen saygı ve para, ancak şiddetle elde edilebiliyor. Ele geçen para da çarçur olup gidiyor zaten, kimsenin emeklilik planı yapabileceği bir yer değil burası. Hikayelerine tanıklık ettiğimiz karakterler uyuşturucu satıcıları Ed, Aaron, Chris ve Kirby; çocukluğunda istismara uğrayan, uyuşturucu parası için fahişelik yapan bağımlı Michelle; Avrupa'dan İngiltere'ye yasa dışı göçen, Rus bir kadın satıcısının tecavüzü sonucu hamile kalıp hamileliği boyunca satılan Katya ve bebeği; bir hayata sahip olmak için çeteye girmeye çalışan küçük Jake ve kendi otorite alanını oluşturmak için birbirini öldürmeye hazır mahalle sakinleri. Hepsinin şiddet ve umutsuzluk dolu hikayeleri, Drew'nun ilk filmi olmasına rağmen iyi kotardığı atlamalı bir kurguyla birbirine bağlanıyor. Birinin hatası, diğerinin sebebi oluyor ve bu kısırdöngü içinde hep birlikte suç girdabının derinlerine ilerliyorlar. Filmin sürekli vurguladığı şey, insanın yaşadığı yerin yansıması olduğu. Tercihimiz dışında içine doğduğumuz ortam, bizi gerçekten hayatımız boyunca değiştirilemez bir dizi eyleme mahkum edebilir mi? Yoksa çemberlerin kırılamaz olduğu sadece bir yanılsama mı? Karakterlerin üst üste tokat gibi çarpan, birbirinden sert hikayeleri boyunca sürekli birinin döngünün dışına çıkmasını ister halde buldum kendimi. Hatta filmin sonuna doğru içimden yalvarıyordum artık biri beklenmedik bir şey yapsın, cemaatin kurallarına karşı koymayı göze alsın diye. Drew'nun çoğunlukla aktüel kamerayla, zaman zaman bunaltan yakın planlarla kurduğu, cep telefonu ve güvenlik kameralarıyla kaydedilmiş görüntülerle desteklediği gerçekçi yapı, hikayelerin acıtıcılığı ile birleşip karanlıkta bırakıyor izleyeni. İki saat sonunda, tam ihtimaller içinde hep en kötüsünün gerçekleşmesine alışıyoruz ki ufak bir mucize, bir umut ışığı yanıyor. Gerçi biraz eğreti duruyor anlatının içinde. Filmin son dakikalarında iplerinden boşanır gibi bir adalet dağıtımı var, sanki film kendini pisliğin sonsuza kadar devam edemeyeceğine inandırmak istiyor. Ancak ben aynı şekilde yüzümü mutlu yarınlara çeviremiyorum çünkü kötülüğün dışarıdaki güneşi dahi hissetmeme engel olan bilinciyle çökmüşüm. Ben Drew, hikayeler arasında anlatıcı olarak söz alıp her karakterin geçmişini bir hip hop parçasıyla özetliyor. Sadece sözle değil, görüntüyle de derdini hakkıyla anlatıyor. Etkilendiği isimler arasında saydığı Shane Meadows'un daha şiddetle yoğurulmuş ve kadraja daha az kafa yormuş versiyonu gibi aslında. ill Manors, Türkçe çevirisiyle Belalı Mahalle, çoğu zaman kafamızı başka yöne çevirip görmemeyi yeğlediğimiz hayatları, en bilmek istemediğimiz detaylarıyla yüzümüze fırlatıyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/in-hoodies-a-lunar-manoeuvre/", "text": "Murat Kılıkçıer'in Bursa'dan Londra'ya, oradan internetin sinir uçları boyunca ulaşabildiği her yere ulaşan projesi In Hoodies, 2015'in son çeyreğinde hayatıma girdi. Uzun zamandır rastlamadığım dürüstlük ve derinlikte şarkı sözleri, sakin yüzeyin altında birikmiş öfkeyi açık eden vokaller, incelikli ve zengin düzenlemelerle In Hoodies'in yayınladığı her şarkı kısa sürede kaburgalarımın arasında bir yere yerleşti. She Got Caught, My Con, Gospel ve Healing, grubun şimdiye kadar duyduğunuz kayıtları. Aşağıda bulacağınız ise In Hoodies'in baştan sona soluksuz dinlediğim, ilk dinleyişimden bu yana heyecanımı paylaşmak için sabırsızlandığım ve çıkış tarihinden birkaç gün önce Manyetik Bant'ta yayınlama şansını yakaladığım ilk albümü A Lunar Manoeuvre. In Hoodies'in kalbinden çıkarıp öylece önümüze koyduğu, gözümüzün ta içine korkusuzca bakan şarkılarını ilk defa Yeni Ay'da paylaşmak istedik; gökteki sessiz kardeşleriyle birlikte büyüsünler diye. Prodüktörlüğünü Chris Potter'ın (The Rolling Stones, U2, The Verve, Richard Ashcroft) yaptığı albümde yer alan müzisyenler arasında Tim Wills, Steve Sidelnyk, Damon Minchella, Martyn Campbell, Si Connelly ve Aliberk Aslan bulunuyor. 11 Nisan'da dijital olarak yayınlanacak albümü mayıs ayından itibaren Müzik Hayvanı etiketiyle CD formatında edinebileceğiz. Albümün kapak illüstrasyonu ise Ethem Onur Bilgiç'e ait."} {"url": "https://manyetikbant.me/in-hoodies-ile-back-to-back/", "text": "Keyifle takip ettiğim online varlığını basılı alana da taşıyan Rave Mag'in ilk sayısı için In Hoodies'le karşılıklı paslaşarak, aklımıza gelen şarkıların tetiklediği başka şarkılara sıçrayarak, bazen müzikle doldurduğumuz ortaokul yıllarına, bazen hafızamıza takılıp kalan röportajlara dönerek, Back to Back başlıklı bir yazı hazırlamıştık. Belki yine dergi için, belki blog için ileride tekrarlarız. Buyrun müzikten geçen bilinç akışımıza. R. E. M. benim için de çok farklı noktalarda duygusal olarak Nirvana ve Kurt Cobain'le kesişen bir grup. Kurt Cobain'in son röportajlarından birinde, bir albüm daha yapacaklarsa Automatic for the People gibi bir albüm yapmak istediğini söylemesini, R. E. M.'in başarıyı azizler gibi karşılayarak harika müzik ortaya koymaya devam edebilmelerinden hayranlıkla bahsetmesini hatırlıyorum. Michael Stipe'ın Monster albümündeki Let Me In'deki karakterin Kurt ile telefonda konuşan kendisi olduğunu söylemesi, sözleri onu bulunduğu ruhsal durumdan çıkarmaya çalışması olarak tarif etmesi, Courtney Love'ın Cobain'in gitarlarından birini gruba hediye etmesi ve Mike Mills'in şarkıyı, Cobain'in kırılmamış sayılı gitarlarından olan o solak gitarın tel sırasını değiştirip çalarak kaydetmesi... Cobain'in ölümünden sonra Michael Stipe her şey hazırdı diyor, beraber kayıt yapmayı deneyeceklerini anlatarak. Uçak biletini bile almıştı ama son anda aradı ve 'gelemiyorum' dedi. Nirvana bizim kuşağımızdaki birçok insan gibi benim de müzikle ilişkimi şekillendiren grup. Televizyonda Smells Like Teen Spirit'in videosuna rastladığımda donup kaldığımı hatırlıyorum. O hafta sonu Bağdat Caddesi'ndeki Uzelli Müzik'e koşup elime geçen ilk Nirvana CD'sini almıştım: From the Muddy Banks of the Wishkah. Çoğu stüdyo kayıtlarına göre oldukça agresif ve hızlı çalınmış olan parçalar bir yana, Cobain'in albümü açan çığlıkları, ilk defa bir müzisyenin ruhuna yaklaşabildiğimi, öfkesini anlayabildiğimi hissettirmişti. O zamandan sonra da atamadığım çığlıkları benim yerime seslendiren, vuramadığım görünmez duvarları benim yerime yumruklayan müzisyenlerle bağlarım daha derin oldu. Morrissey'in dışarıda kalmayı, farklı olduğu düşünülene karşı ruhsal, fiziksel şiddeti anlatımı inanılmaz. The Headmaster Ritual, Barbarism Begins at Home ve çok daha fazlasında. Sözlerde okul ve ev arasındaki farkın belirsizleşmesi gibi yetişkinlikte de iş hayatı, sosyal çevre, devlet başka görüntüler arkasında tanıdık bir mengeneyle ruhunu ezmeye devam ediyor. Başka yönlerden gelen oklar aynı yere, dışarıda kalan kalplere yöneliyor. Öğretmen gibi işveren de askeri zihin yapısı ardında saklanamıyor. Kabullerin dışındakini hırpalayan okul arkadaşlarının zalimliği, müdürün tutuculuğu, büyüdükçe dayatılan sosyal zorunluluk algılarıyla beraber yetişkinlikte çok daha sert. Takılan lakaplar, gülüşmeler, azarlanmalar, dışlanmalar unutulmadığı gibi büyüdükçe kaçılabilen yerler azalıyor sanki. Yönetim yanında soluyor ve dış gerçeklikle birlikte daha acıtarak lehimleniyor içine yalnızlık. Vücuduyla dalga geçildiği için beden eğitimi dersine girmek istemeyen çocukların kafatasları hayatları boyunca çatlak, enselerinde ayak izleri var. Zaman geçiyor ve tüm bunlarla, ruhunun zapt edilmesine karşı verdiğin mücadeleye dönüyor hayatın. Pink Floyd, büyürken evde duyduğum seslerden ama bazı albümleri dinlemek, anlamak demek değil. Yaşadıkça, şarkıda dediği gibi insan olmaya alıştıkça anlam değiştiriyor çoğu. Tekrar tekrar temize çekmek gerekiyor. Yazımında, icrasında hayati bir gereklilik, yaralanmaktan korkmayan bir kalp açıklığı sezilen şarkılar daha çok iz bırakıyor. Blur'ün No Distance Left to Run'ı, Nick Cave and the Bad Seeds'in Skeleton Tree albümü gibi. Gerçekten öyle. Müzikle, melodiler, ritim ve sözlerle nefes almak, yaptığı müzikle yaşamak denince aklıma Joy Division geldi. Şarkı Atmosphere. Eski Roll sayılarından birinde okumuştum sanırım, çok etkilemişti. Joy Division'ı kulüp performanslarından birinde izleyen biri, grup için sanki o müziği yapmıyor olsalar yok olacaklarmış gibi çalıyorlardı demiş. Kim hatırlamıyorum. Şarkının Anton Corbijn dehası ürünü videosu da her izlediğimde tüylerimi diken diken ediyordu, hala da öyle. Çorak, taş ve kaktüs dolu bir arazide siyah ve beyaz kapüşonlu cübbeler içinde figürler, sırtlarında ve sembolleri, zorlukla taşınan dev şekiller ve Ian Curtis'in muhtemelen basın için çekilmeyen fotoğrafları. Atmosphere ilk defa sadece Fransa için sınırlı sayıda yayımlanan Licht und Blindheit single'ında Dead Souls ile beraber yer almış. John Peel, Fransa versiyonunun yayımlandığı gecenin ertesinde her iki şarkıyı da programında çalıyor. Sadece müzisyenler, gruplar için değil, John Peel, Corbijn gibi insanlar için de müziğin soluk borusuna, kalbe yakın yerlerde olduğunu, damarlarda dolaştığını hissetmek zor değil."} {"url": "https://manyetikbant.me/indoorvoices/", "text": "Toronto menşeili grup Indoor Voices, müzisyen Jonathan Relph'in şarkıları etrafında şekillenmiş ve 2011'de ilk albümleri Nevers'ı çıkarmışlar. Geneline shoegaze havası hakim sakin ve yer yer hüzünlü şarkılar, dinleyeni ses ve bilinç katmanları arasında bir yolculuğa çıkarıyor. Relph'in duru vokaline Kate Rogers'ın desteği katılarak bir patika açıyor. Shoegaze gitarları ayakların arasında oyalanarak ilerlerken davul ve bas, adımları takip ediyor. Keyboard kaynaklı ses ve efektlerin katılımıyla bir ormana dönüşen müzik, yavrusunu taşıyan bir kedi gibi sizi ensenizden yakalayıp aklınızın istediği yere götürüyor. Indoor Voices'ın debisi bir artıp bir azalıyor. Sakin yüzeyin altında akan katmanlar hızla birbiri içine girip eriyor, değişiyor. Yumuşak bir biçimde birbirine bağlanan şarkıların akıntısıyla 33 dakikalık albümün sonunda nereye sürüklenmiş olacağınız tamamen bilincinize bağlı. Grubun şarkıları soundcloud hesaplarından dinlenebiliyor. Nevers'ı satın almak içinse grubun bandcamp sayfasına başvurabilirsiniz."} {"url": "https://manyetikbant.me/internet-ve-muzik-platformlarinin-gelecegi/", "text": "Birkaç ay önce Avea'nın Müzik Blogları Fikir Takımı'ndan ve aylık Tea & Talk toplantılarımızdan bahsetmiştim. Katılamadığım birkaç toplantı dışındaki eksikleri tamamlamak istiyorum. MÜ-YAP Başkanı Bülent Forta, Avrupa Müzik Genel Müdürü Cengiz Erdem ve Sony Müzik Türkiye Genel Müdürü Şemsettin Göktaş'ın katıldığı toplantının başlığı İnternet ve Müzik Platformlarının Geleceği olarak belirlenmişti. Notları okurken konuşmacıların konuyu yapımcıyı merkeze alarak değerlendirdiğini akılda bulundurmak gerek. Dolayısıyla gelişme=müzik endüstrisinin hacminin genişlemesi, dinleyici=müşteri denklemlerinin dışına çıkılmıyor. Dünyada, dijital satışlardaki artış, fiziki satıştaki kaybı gitgide daha çok karşılıyor. Bu alandaki daralma ortadan kalkıyor. Türkiye'de mobil MP3'lerden, yani mobil şebekeler üzerinden indirilen MP3'lerden özel iletişim vergisi alınıyor. Bir CD'den alınan vergi %18 iken bir mobil MP3'ten %46 vergi alınıyor. Türkiye'de müzik download etmek ile stream etmek arasında yasal bir fark yok. Bu alanda yeterli ve güçlü bir hukuki düzenleme yapılması gerekiyor. Dünyada dijital platformlarla plak şirketleri anlaşma yapıyor. Sanatçı dijitalden sağlanan gelirin %11 civarını alıyor. Bağımsız müzisyenler bu platformlarla aggregator denen aracı kurumlar üzerinden anlaşıyor. Türkiye'de bu işi meslek birlikleri yapıyor. Gelirin %10'u altyapı giderlerine harcanıyor, kalan kısım plak şirketiyle eser sahipleri arasında yarı yarıya paylaşılıyor. Dijital platformlardan sağlanan gelir meslek birliğinde toplanıyor. Meslek birlikleri geliri sanatçılara dağıtıyor, bu dağıtımda farklı usuller izlenebiliyor. Türkiye'de sanatçıya indirilen şarkı başına değil, belirli periyodların bitiminde ödeme yapılıyor. Bağımsız müzisyenlerin dijital platformlarla anlaşması yasal olarak mümkün fakat bu, platformlar tarafından bürokratik nedenlerle tercih edilmiyor. Yani şarkılarınızı dijital platformlardan satmak için bir plak şirketine bağlı olmalısınız. Youtube'da sanatçıların, plak şirketlerinin resmi hesapları üzerinden izlenen videolar da bir gelir kaynağı. Türkiye'de Youtube'un yapımcıya bir getirisi yok. Alternatif seslerin de bu endüstri içinde yaşayabilmesi için, endüstrinin güçlenmesi gerekiyor. Bunun için de bahsettiğimiz gibi güçlü bir hukuk sistemi olması şart. Plak şirketlerinin çıkardığı 10 albümden ancak birkaçı iyi denebilecek rakamlara ulaşıyor. Bu da zaten satış rakamlarının yüksek olması beklenmeyen alternatif müzisyenlerin desteklenmesini zorlaştırıyor. Kabaca söylersek, şirket birkaç albümden parayı indirecek ki, para kazandırmayacak olan alternatif müzisyene albüm yapsın. Ama vergiler yüksek, tüketicinin satın alma alışkanlığı yok, doğru düzgün hukuki bir sistem yok vs. sebeplerden parayı istediği gibi indiremiyor. Yapımcılar müziğin bedava olduğu alanlar olması gerektiği konusunda hemfikir. Örneğin streaming'in ücretsiz olması gerektiğini düşünüyorlar. Spotify gibi oluşumları destekliyorlar. Bu şekilde özet geçebileceğim toplantıdan çıkan en net sonuç şu: Ana akımın dışında kalan müzisyenlerin seslerini duyurabileceği tek yer internet. Bloglar ve websiteleri gibi mecralar bu yüzden önemli. En önemli şey ise konserler. Canlı performans, artık her müzisyenin ana gelir kaynağı olmuş durumda. Bir şekilde ana akıma entegre olmuş isimlerse daha görünür olma şansına sahip. Onlar da canlı performansa yönelmiş durumdalar. Bitirirken, Hayalsu Altınordu'nun Musicincolors'ın kapatılma tehlikesine karşı Sony Music'le yaptığı görüşmenin detaylarını okumanızı tavsiye ederim. Dream endless'ın forumlardan sonra en çok Korsanla mücadele kapsamında kullanılan Emeğe saygı klişesini ve dijital çağda emek hiyerarşisini, aç gözlülüğü es geçmeden irdeleyen yazısı da yorumlarıyla birlikte okunmalı."} {"url": "https://manyetikbant.me/is-sanat-17-sezon-acilis-konseri/", "text": "Bu yıl 17. sezonuna merhaba diyen İş Sanat, sezon açılışını üç genç sanatçı ve onlara eşlik eden Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası'yla yaptı. Mayıs ayında Meriç Soylu Ödülü'nün sahibi olan obua sanatçısı Gülin Ataklı, müzik öğrenimine Amerika'da devam eden bariton Doğukan Kuran ve jenerasyonunun başarılı seslerinden soprano Ayşe Şenoğul, 5 Kasım Cumartesi akşamı sahnedeydi. Konserden önceki gün, Gürer Aykal şefliğindeki BİFO ve genç yıldızların provasını izleme fırsatım oldu. Sahnenin dolmasıyla birlikte etrafımda oluşan ses ormanına Ayşe Şenoğul ve Doğukan Kuran'ın güçlü sesleri eklendi. La Traviata, Sevil Berberi ve Don Pasquale operalarından aryalar hayat buldu. Seyircisiz salona yayılan kelimeler başka bir zamanın, belki içinde yaşadığımızdan daha ait hissedebileceğimiz bir dünyanın kapısını araladı. Çok eski bir ruh gezindi aramızda, yaylılardan üflemelilere sıçrayıp, sonunda arpın tellerine tutundu. Orkestrayı tek bir organizma gibi birbirine bağlayan müziğin mimarisi, Gürer Aykal'ın ellerinde şekillendi. Verdi, Rossini, Cimarosa, Donizetti, Borodin ve Korsakov'un eserleri teker teker prova edilir, kimi bölümler yeniden çalışılırken kendimi insanlık deneyiminin bir parçası gibi hissettim. Yüzlerce yıllık bu eserleri dinleyen kim bilir kaçıncı kişiydim? Yine de herkesin içinde farklı yerlere dokunup yeni hisler oluşturabiliyordu notalar. 5 Kasım akşamı İş Sanat Konser Salonu'nun kapıları, provadakinden farklı bir deneyime açıldı. Seyircinin varlığı, havada elle tutulur bir elektriğe yol açmıştı. Çalışmanın, emeğin ürünü ortaya koyulurken yüzler aydınlıktı. Gülin Ataklı, Ayşe Şenoğul ve Doğukan Kuran'ın performansları alkışlarla karşılanırken, Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası'nın icrası heyecanımızı gece boyunca ayakta tuttu. Günler giderek kararırken sanata, müziğe tutunmak yaşamımızın parçası oldu. Ruhumuzu beslemek, nefes almak kadar hayati artık. İyi hissedebilme, iyi hisler üretebilme yetimizi korumamız gerek. Bizi kendimize en yakın tutacak şey bu."} {"url": "https://manyetikbant.me/iskandinav-cazinin-berrak-sesi-lisa-ekdahl/", "text": "İsveçli ozan-şarkıcı Lisa Ekdahl'ın sesini doğduğu coğrafyadan yola çıkarak betimlemek gerekseydi, mutlu bir anı belgeleyen bir fotoğrafta, havada asılı kalmış kar taneleri gibi temiz ve yumuşak olduğunu söylerdim. Ya da neşeli akışına rağmen dibindeki taşların göründüğü berrak bir suya benzediğini. Kendi adını taşıyan ilk albümünde bulunan, 1994 yılının İskandinav ülkelerindeki hit şarkısı Vem Vet? ile birden sahne ışıklarını üzerine topluyor Lisa Ekdahl. Daha ilk albümüyle üç Swedish Grammy'yi cebine koymuş halde, 90'lar boyunca kendi şarkılarını ve caz standartlarını içeren albümler yayımlıyor. Etki alanı İskandinavya'yı aşıyor, Avrupa ve ABD dinleyicisi de kısa sürede pop ile dirsek temasında olan bu caz vokalini keşfediyor. Konserleri seyirciden tam not alıyor. 2000'lerde ise rota değişikliğine giderek bossa nova'ya yaklaşıyor Ekdahl. 2001 tarihli Lisa Ekdahl Sings Salvadore Poe albümünde, o dönem evli olduğu müzisyen Salvadore Poe'nun şarkılarını bossa nova tarzında yorumluyor ve tuttuğu bu yeni rotada da başarılı oluyor. Kariyeri boyunca hem İsveççe hem İngilizce albümler kaydeden Lisa Ekdahl, kendi şarkılarındaki incelikli yorumuyla olduğu kadar Nature Boy gibi caz klasiklerine getirdiği taze solukla da dikkat çekiyor. On iki albüme yayılan kariyerinin son çalışması Nar Alla Vagar Leder Hem'i bu yıl yayımlayan müzisyen, 23 Kasım Perşembe akşamı İş Sanat'ta olacak. Etkinlik detaylarını burada bulabilirsiniz. Yukarıda ise Ekdahl'ın Lisa Ekdahl at the Olympia, Paris DVD'sinden bir Ane Brun düeti var."} {"url": "https://manyetikbant.me/iskoc-sogugu/", "text": "Çoğumuzun hayalinde yeşil, yağmurlu ve soğuk bir yer olan İskoçya çıkışlı The Twilight Sad, nice grubun hevesle kurulup tarihe gömüldüğü lise koridorlarında hayatına başladı. Solist James Graham, gitarist Andy MacFarlane ile tanıştı. Davulcu Mark Devine'in katılımıyla ilk kadro tamamlandı. Bas gitarist Craig Orzel ise 2003'te, MacFarlane'le bir otobüs durağında tanışarak gruba dahil oldu. İlk dönemlerinde uzun, deneysel jam'lerle eğleşen grup kısa sürede Brighton merkezli Fat Cat Records'un dikkatini çekti ve 2006'da kendi ismini taşıyan ilk EP'sini yayımladı. Cızırtılı, melankolik bir karanlık içinde yuvarlanıp gidiyordu şarkıları. Graham'ın ağır İskoç aksanı, feryat figan gitar riffleri ve sokakta sürüklenen teneke gürültüsüne benzeyen davullar arasından kararlı ve agresif, yürüyordu. Müziklerinde öfke vardı; aileye, insanlara, hayata karşı ve elbette hayal kırıklığı. Ertesi yıl çıkan stüdyo albümü Fourteen Autumns & Fifteen Winters'la grubun ayaklarının nereye bastığı daha net görüldü. Shoegaze ve post-rock'ın %100 işleyen formülü gitar döngüleri ve ses duvarlarından kendilerine bir yuva kurmuş, içinde bazen kırılgan, bazen saldırgan dönüp duruyorlardı. Mogwai'yle Avrupa'yı turladıkları 2008 kışında kendilerini izleme fırsatı buldum. Çaldıkları 5-6 şarkı boyunca James Graham'ın siperliğini burnuna kadar indirdiği şapkasından yüzünü dahi görememek bir yana, mikrofonu fırlatıp tek kelime etmeden sahneden ayrılmalarından sonra tokat yemiş gibiydik. Çoğunluğunu albümdeki şarkıların alternatif versiyonlarının oluşturduğu ikinci EP Here, It Never Snowed. Afterwards It Did ve konser kayıtlarının ağırlıkta olduğu, Sonic Youth göndermeli Killed My Parents And Hit The Road'la The Twilight Sad'in ilk perdesi sona erdi. Şubat başında çıkan No One Can Ever Know'dan anlaşıldığı kadarıyla henüz bağımlılık yok. The Twilight Sad'in evreni hala gri, soğuk ve tekinsiz. İlişkiler kırık, insanlar arasındaki mesafenin kapanması mümkün görünmüyor. James Graham'ın daha sakin tınlayan sesine gitar örgülerinden çok synth katmanları ve bilgisayar efektleri eşlik ediyor. İnsanı içine çekip transa sokan yapıların malzemesi değişmiş fakat hissiyat yerinde duruyor. Bas gitarist Craig Orzel'in gruptan ayrılmasından sonra yola üç kişi devam eden The Twilight Sad, tutturdukları post-rock damarından devam etmek yerine krautrock ve endüstriyel esinlenmeleri müziklerine taşımakla çok doğru bir karar vermiş. Ses duvarları her ne kadar konserlerde çarpmaktan hoşlandığımız bir şey olsa da, birbirini izleyen albümlerde sıradanlaşma riskini taşıyor. No One Can Ever Know'daki ses dokuları hem dinleyicinin hem müziğin daha çok nefes almasını sağlıyor. Böylece albüm sadece belirli ruh hallerinde başvurulacak bir çalışma olmaktan çıkıyor. Önceki The Twiligt Sad işlerinden farklı olarak, dinleyenin bilinç akışını belirli bir yöne zorlamıyor, ona yoruma açık, istediği gibi gezinebileceği bir zemin sunuyor. Üçüncü The Twilight Sad albümünü merakla bekliyordum, dördüncüsünü tırnaklarımı yiyerek bekliyor olacağım."} {"url": "https://manyetikbant.me/isobel-campbell-mark-lanegan-05-02-11-iksv/", "text": "Uyuşukluğa daha fazla teslim olmadan yazmalıyım. Hala her şey kafamda canlıyken. Mekana 22:00'ye doğru gittiğimizde ortalık tenha sayılırdı ama vestiyere üstümüzü başımızı bırakıp salona girdiğimiz anda akın etti insanlar. Arkama bir baktım, her yer dolmuş. Biletix gişesinde duyduğuma göre bilet bitmişti. Sahnenin dibinde yerimizi aldık. Konser başlamadan 13melek'le laflama fırsatımız da oldu. Onu heyecanlandıran Isobel'di, beni Mark. Önce gitarist abiler, sonra da Isobel ve Mark çıktı sahneye. İlk birkaç şarkıda teknik sorunlar yaşandı. Isobel Bunlar soundcheck'te olmuyordu diyerek özür diledi. İlk şarkılar sonrasında salonda tam sessizlik sağlandı ve onlar da ortama ısındı. Isobel daha konuşkan oldu, Mark Lanegan ise hayret uyandıracak kadar çok gülümsedi. Paris konserlerinden çok daha mutlu görünüyordu. Özellikle Isobel Campbell'ın ıslık çaldığı şarkılarda pek eğlendi. Konserin ortalarında Mark sahneden ayrıldı, Isobel Black Mountain ve Saturday's Gone'ı seslendirdi, huzur veren sesiyle salonu hipnotize etti. Bir ara sessiz olduğumuz için teşekkür etti. Hangisi olduğunu hatırlamıyorum ama bir şarkıyı ilk defa konserde çaldıklarını söyledi. Çello çalarken hata yapmasının üzerine ise yeni grubuyla ilk konseri olduğunu ve fena jetlag olduğunu ekledi. Mark bu arada yine eğleniyordu. Isobel Campbell için gelenler, Mark Lanegan için gelen grunger arkadaşlar ve ikisini bir arada tanımış dinleyiciler, herkes huşu içinde izledi konseri. Alkış kıyamet bise çağırıldılar. Wedding Dress gelmedi. Konserin sonunda adını hatırlamadığım Seattle'lı gitarist fotoğrafımızı çekti. Etkilenmiş ve mutlu görünüyordu. Benim için gecenin en şaşırtıcı anı Mark Lanegan'ın albümlerini imzalamak için fuayede olacağını duymamdı. Lanegan'ı karşımda görmek o kadar güzeldi ki, oradaki onlarca insan gibi ben de içimdeki Reha Erus'a yenilerek Bi fotoğraf çekinebilir miyiz? cümlesini kurdum çekinerek. Biletimi çiziktiriverdi. Thank you\"ma gülümseyerek cevap verdi. Öyle sırıtarak ayrıldım Salon'dan. Hala dinlerken aklıma geliyor, Mark Lanegan'la yan yana durdum ya, Layne Staley'le de yan yana durmuş sayılırım, diyorum. Salon'dan çıkarkenki gibi sırıtıyorum. Hatırladığım kadarıyla setlist : Seafaring Song, Snake Song, Eyes Of Green, Revolver, Black Mountain, Saturday's Gone, You Won't Let Me Down Again, Ramblin' Man, Salvation, Who Built The Road, Come On Over, Something To Believe, Trouble, The Circus Is Leaving Town, Honey Child What Can I Do, Sally Don't You Cry, Come Walk With Me, Time Of The Season, We Die And See Beauty Reign, Keep Me In Mind Sweetheart. Not: Bisin ortasında Isobel'in şaşkın bakışları eşliğinde sahne önündeki setlisti söküp giden bereli arkadaş, güzel hareketti."} {"url": "https://manyetikbant.me/isobel-campbell-mark-lanegana-haz-rl-k/", "text": "Sayılı gün çabuk geçti. Konser haberini alıp bir klasik olarak Çocuğumu keserim abüüü naralarıyla sağa sola telefon edişim dün gibi. İnsanlara konser haberi vermeyi seviyorum. Gelelim bu geceye. Isobel Campbell ve Mark Lanegan, son albümleri Hawk'un turnesi kapsamında İKSV Salon'da sahne alacaklar 22:30 itibariyle. Hawk'tan We Die And See Beauty Reign, açılış parçası olmuş geçmiş konserlerde. Favorilerimden Back Burner, Salvation, Who Built The Road ve elbette Snake Song duyacağımız şarkılardan. Biste Mark Lanegan şarkısı Wedding Dress gelebilir. İnsanlar sahneden iner inmez poponuzu dönüp gitmeyin allasen, azıcık efor. Isobel Campbell sahnede tüm zarafetiyle, gülümseyerek söylüyor şarkılarını. Çellosu önünde, hadiseyi yönetiyor. Arada Mark Lanegan'la kaş-göz vasıtasıyla iletişmelerini gördükçe bu ikisinin ruh eşi olduğuna inanıyor insan. Mark Lanegan'dan seyirciyle iletişim, ne bileyim bir Hoşgeldin bir Teşekkürler beklemeyin. Çünkü kendisi sadece mikrofonuyla ilgileniyor sahnede. Ve genelde çakılmış gibi hiç kıpırdamadan yerinde duruyor. Ancak Isobel arada güldürebiliyor onu, o da nadir. The Gutter Twins konserinde nice insanlar gördüm ellerinde Screaming Trees plaklarıyla yırtınan, hiçbirine pas vermedi. Paris'teki konserlerinde önlerde kavga çıktı da adam gözünü açıp bakmadı bile. Isobel kıkır kıkır gülüyordu onun olan bitenden habersiz haline. Çok güzel bir gece olacağını garanti edebilirim. Birbiriyle uyumuna hayran kalacağınız iki müzisyen göreceksiniz, göreceğiz. Of heyecanlandım şimdi. Fotoğrafın da güzelliği."} {"url": "https://manyetikbant.me/istanbul-coffee-festival-2015-notlari/", "text": "Ne sabah kahvesini içmeden ayılamayanlardanım ne de eline karton bardak yapışık yaşayanlardan. Kafein bana yasak! Bir fincan kahvenin bende 140 nabzı var. Yine de kahvecilerde, kavrulmuş çekirdek kokusu içinde laptoplı internet emici ve kek yiyici olarak saatler geçirebiliyorum. Kahve festivalini gezmek biz kafeinsiz yaşayanların da hakkı dedim ve ara sıra kahve deneyen arkadaşlarımın bardaklarına dil atarak İstanbul Coffee Festival'ı teftişe çıktım. İstanbul Coffee Festival geçen yıl aralık ayında, Galata Rum Okulu'nda şehre merhaba demişti. Bu defa akıbetinden uzun zamandır kaygı duyduğumuz Haydarpaşa Garı'nı mesken edindi. Vapurların artık uğramadığı, trenlerin işlemediği, günlük rutinimizin dışına itilmiş garı dopdolu, capcanlı görmek güzel. Keşke her hafta bir etkinlik olsa, hep solusak havasını. Garın dışında seyyar kahveciler OZO ve Manivela dikkat çekiyor. OZO, Tophane'deki küçük dükkanını dört tekere aktarmış. Hedefleri o festival senin, bu fuar benim ülkeyi gezmek. Organik atıklarını toprakla karıştırıp, gezdikleri yerlere ağaç dikme fikrini sevdim. Manivela ise Maslak'tan geçenlerin aşina olduğu bir kahve minibüsü. Yazın limonata da yapıyorlardı. Festivalin odak noktasını oluşturan kahvecileri tatmadan çok koklama duyumu kullanarak gezdim. Kendi dükkan ve kioskları dışında birçok işletmenin kahve tedarikçisi olan Petra'da çekirdeklerin şeceresini öğrendim. Özellikle Breaking Bad'den ilham aldıkları tulumları ve sunumlarındaki detaylarla ilgi çeken Walter's Coffee Roastery'nin standı yine çok oyuncaklıydı. Kronotrop'ta da cezvelere, defterlere takıldım. Hepsi online mağazalarında bulunuyormuş. Üç peron ve gar alanının yanında trenlerin de kullanılmasına bayıldım. Kurukahveci Mehmet Efendi'nin vagonu dolup taşıyordu. Dinlenmek için girdiğim başka bir vagonda nefes teknikleri çalışmasına denk geldim. Peronlar arası geçişlerde vagonlara girip fotoğraf çekmezseniz, festivale gitmiş sayılmıyorsunuz. Geldik en sevdiğim konuya: Yemek! Moda'nın artizan fırını Naan, ekmek, sandviç ve kurabiyeleriyle midelere bayram ettiriyordu. Ta Yalıkavak'tan gelen Baguetteria & Co.'nun nefis soslu sandviçlerine doyamadım. Seccocafe'nin şeker ilavesiz, meyve, ceviz ve fındıklı yoğurdu da cila oldu. Plus Kitchen'da sağlıklı atıştırmalıkların yanı sıra emaye mug'lara gözüm kaydı. Glutensiz bisküviler ve envai çeşit organik gıda için Aradolu'ya bakabilirsiniz. İstanbul Coffee Festival'da kahveyle ilgili binbir ürünün dışında birçok tasarımcıdan parçalar da bulabilirsiniz. der-liebling'in zarif ve yaratıcı takılarını çok beğeniyorum. Farklı dillerden, başka dillere tam olarak çevrilemeyen kelimeler taşıyan bilekliklerinden nihayet edindim. Envanter Heritage & Co.'nun kanvas önlüklerinde gözüm kaldı. Alışveriş yapmaya niyetliyseniz diş macunundan çoraba kadar seçenek bol. Festivalde kahveyle sanat sadece baristaların ellerinde iç içe geçmiyor. Kahveden ilham alan resim ve fotoğrafların sergilendiği vagonda, Lonkoloj'un kahveyle banyo ettiği filmlerin sonuçlarını inceleyebilirsiniz. Ana binada ise kahve bardaklarına çizilmiş illüstrasyonlarla CupArt sergisi, Milk Gallery'nin Decaf sergisi ve Billur Saatçi'nin Instagram'da keyifle takip ettiğimiz #gününkahvesi fotoğraflarından oluşan sergisi sizi bekliyor. Özenle hazırlanmış festival gazetesini almayı da unutmayın. Afiyet olsun."} {"url": "https://manyetikbant.me/jack-white-volkswagen-arena/", "text": "Jack White'ı seviyorum. İplerin tamamen Meg White'ın elinde olduğunu söylediği The White Stripes sonrası solo albümlerindeki o kendini kanıtlamış çocuk gururunu, ego patlamalarını, bitmek bilmeyen kadınlar tarafından hırpalanma isteğini, ipini koparmış, kimin ne dediğine boş vermiş, tuhaflıktan korkmayan hallerini seviyorum. Şarkılarında söyledikleri özünden çıkıyormuş gibi geliyor. Sahne üzerinde de her şeyini seyirciye veriyor White, çalmak kadar çalarken seyredilmekten de hoşlandığı aşikar. Bana göre 2012'nin en iyi albümü olan Blunderbuss sonrası, Roskilde Festival'da tamamı kadın müzisyenlerden oluşan Peacocks grubuyla izlemiştim Jack White'ı. Masmavi ışıklara boyanmış, müzisyenlerin uçuşan elbiseleriyle elfleri andırdığı, başka bir zamana ait bir performanstı. Cuma gecesi ise karşımızda tam bir güç gösterisi vardı. The White Stripes'tan beri Jack White projelerinin turne menajeri olan Lalo Medina seyirciyi uyarmıştı gerçi; Bu gece, burada bir rock'n roll konseri izleyeceksiniz, demişti ve eklemişti, Konser, telefonlarınızın ekranlarından çok daha büyük. Uyarısı çoğunlukla etkili oldu, konser süresince nispeten daha az telefon kalktı havaya. Pür dikkat sahnedeydi gözler. Monokrom mavi içinde briyantinli saçları, vintage kesimli takımı ve gitarına aktardığı deli enerjisiyle Jack White sadece sahneyi değil, seyirciyi de yönetti. White'ın beş kişilik grubu da kendisi kadar iddialıydı. Keman/vokalde Lillie Mae Rische, davulda insanüstü gücüyle Daru Jones ve geçtiğimiz ay grupla turnedeyken Mexico City'de geçirdiği kalp krizi nedeniyle hayatını kaybeden klavyeci Ikey Owens'ın yerine kadroya katılan, Queens Of The Stone Age üyesi Dean Fertita'yı özellikle anmak gerek. 19 şarkılık nefes kesici rock'n roll şovunda Jack White diskografisinin The White Stripes dönemi 8, The Raconteurs dönemi 1 şarkıyla geçildi. White'ın 2 solo albümüne ait 10 parça ise 6 Lazaretto, 4 Blunderbuss olarak bölüştürülmüştü. Sahnede gayet neşeli görünen ve bizi bol bol gülücükleriyle ödüllendiren Bay White, Türkiye'ye gelmesinin uzun sürdüğünü ama nihayet burada olduğu için mutluluk duyduğunu söyledi. Konser baştan sona coşkulu ve sertti. High Ball Stepper'la canavar gibi açılıp Seven Nation Army ile stadyum havasında biten, country ve blues'a göz kırpan performansta Missing Pieces, merhum Ikey Owens'a adandı. Jack White gitarının tellerine vurdukça titreşen sadece sahnedeki vintage televizyonun ekranı değildi. 90'ların sonundan itibaren yükselişine ve 2000'lerin en etkili isimlerinden birine dönüşmesine tanıklık ettiğimiz bir müzisyenin zihnindeki rock'n roll fikrinin parçasıydık. Bir buçuk saatlik maviliğin sonunda gitar müziğiyle sarılmış, hayatımın kimi dönemlerinin soundtrack'ini dinlemiş ve gördüklerim/duyduklarımdan tam anlamıyla tatmin olmuştum. Mekanın gümbürtü rekoru Pixies'den Jack White'a geçti mi bilmiyorum ama kulaklarımdaki çınlama uzun süre benimle kaldı. Jack White'ı 2 yıl arayla, çok farklı iki ayrı mekanda, farklı müzisyenlerle, birbirinden tamamen farklı atmosfere sahip iki konserde izledim ve aralarında seçim yapamıyorum. Bu adam seyirciye her zaman samimi olduğunu hissettiriyor. Cebinden çıkardığı tarağıyla saçlarını düzeltirken de, bir orkestra şefi gibi grubunu yönetirken de yaptığı işi ciddiye aldığını hissediyorum. Sonrasında eve gidip hemen videolarını izlemek istediğiniz konserler olur ya, Jack White performansı benim için öyleydi. Yorgunlukla sızarken hala Instagram'da konser fotoğrafı arıyordum. Umarım kendisiyle bir sonraki buluşmam için çok beklemem. Fotoğraflar Jack White'ın web sitesinden. Her konserin fotoğrafları aynı gece yükleniyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/jake-dinos-chapman-anlamsizlik-aleminde/", "text": "Kutup ayıları ve balinaları canlı canlı yiyen penguenler, sonsuz bir işkence okyanusunda acıyla çarpılmış, parçalanmış nazi askerleri, gamalı haçlar ile Mc Donald's logolarının birbirine girdiği cehennem sahneleri, orijinal Francisco Goya gravürleri üzerine çizilmiş tuhaf suratlar, kendi yapıtlarının karton taklitleri Jake ve Dinos Chapman'ın Türkiye'deki ilk kişisel sergisinde bir araya geliyor. Nick Hackworth küratörlüğündeki Anlamsızlık Aleminde, ikilinin yeni işleriyle birlikte Cehennem, Chapman Aile Koleksiyonu ve Gün Gelecek Sen De Sevilmeyeceksin serilerinden başlıca eserleri içeriyor. Cehennem serisinden büyük ölçekli işler Tüm Kötülüğün Toplamı, Neşesiz Ayaklar ve Başka Türlü Kuleler'de akla gelebilecek türlü dehşet ve eziyet tasviri karşısında sarsılmamak mümkün değil. İşkence gören binlerce bedene dair hissedilenlerin, taşıdıkları gamalı haçlara odaklanınca birden değişmesi de eserlerin etkisini artırıyor. Chapman kardeşler sanata dair ilerlemeci bakışa karşı çıkan, çok kullanılmış bir ikonografiyi kucaklayan, tekrarı seven, kötümser işleriyle hem sanat çevresini ve sanat pratiğini, hem izleyiciyi ve onun kolaycı algısını iğneliyor. Sanatçıyız Biz başlıklı neon çalışmalarından önemli yapıtlarının karton maketlerinden oluşan RETROSBOKTİF serisine, Goya gravürlerini çoğu sanatsever için şok edici müdahalelerle geliştirdikleri Yaraya Tuz'dan tekinsiz aile tasvirlerine, günümüz kültürüne yönelik kapsamlı bir saldırının etkileyici parçalarını görmek için 7 Mayıs'a kadar vaktimiz var."} {"url": "https://manyetikbant.me/james-vincent-mcmorrow/", "text": "1983, Dublin doğumlu McMorrow müziğe sarılmış, kendi müziğini bulana kadar yılmadan aramış bir adam. Post-hardcore gruplarında davulculuk yaptıktan sonra müziğe solo devam etme kararı almış ve dört yıl boyunca kendini müzik ve şarkı yazımı konusunda eğitmiş. Demolarıyla EMI'ın dikkatini çekip bir albüm kaydetmek üzere Londra'ya gitmiş fakat içindeki şarkıları bir türlü dışarı çıkaramamış. Albüm anlaşması suya düşüp hayal kırıklığı ruhu sarınca İrlanda'da her şeyden uzaklaşabileceği bir sahil evine yerleşmiş. Tahmin edebileceğiniz gibi Londra'daki stüdyoda utangaç davranan şarkılar, burada bir bir dökülmüş McMorrow'un gitarından kuma. Sonuç, ilk olarak 2010 yılında İrlanda'da yayımlanan Early In The Morning. Şu günlerde Avrupa turnesine devam eden James Vincent McMorrow, yeni EP'si We Don't Eat'i Şubat ayında çıkardı. Gerek sesi, gerek şarkılarını yazarken inzivaya çekilmesiyle Justin Vernon'la kıyaslanan McMorrow, hala yolun başında olduğunu söyleyebileceğimiz, gözden kaçırılmaması gereken bir müzisyen. Aşağıda Early In The Morning'den Sparrow & The Wolf'un, geçtiğimiz yıla ait turne görüntülerinden oluşan videosunu izleyebilirsiniz."} {"url": "https://manyetikbant.me/jbsingssg/", "text": "Jane Birkin zarafeti, gülüşü, taranmamış saçlarıyla yakından gördüğüm en etkileyici kadınlardan. Japon müzisyenlerin icrasıyla Serge Gainsbourg şarkılarını söylediği konser boyunca, hayatının bir dönemini birlikte geçirdiğin birinin ölümünden yıllar sonra onun şarkılarını söylemenin nasıl hissettireceğini düşündüm. Birkin'inki bizim hastalıklı nostaljilerimize benzemiyor. Arada bir yapılan eğlenceli bir anma gibi. Jane Birkin sings Serge Gainsbourg Via Japan etkinliğinin amacı, tsunamiden zarar gören Japonya'ya yardım etmek. Aynı acıları Türkiye de deprem yüzünden yaşıyor, siz burada yaptığımızı anlarsınız diyor Jane Birkin. Bazılarının hiçbir şey anlamadığını söylemiyoruz. Birkin setlist'ten teşekkür edeceği insanlara kadar her şeyi kartonlara yazmış. Her şarkıyı yarı Fransızca yarı İngilizce anlatıyor. Gainsbourg şarkıları edebiyat dersi gibi, Birkin'in anlatımıyla daha da esprili oluyorlar. Comic Strip'in efekt kısımlarını ne Bardot ne de Birkin'in canlı söyleyemediğini öğreniyoruz. Kemancı Hoshiko Yamane ise seyircilerin arasında dolaşarak onların yapamadığını yapıyor, Birkin'den övgüyü kapıyor. Kalabalık içinde olmama rağmen tek başıma izliyormuş gibi Jane Birkin'le başbaşa hissettiğim konserden sonra 2008'de çektiğim yukarıdaki fotoğrafa baktım. Şimdi orada olsam başka türlü hissederdim herhalde. Belki Maintenant tu es avec les anges gibi saçmalardım içimden."} {"url": "https://manyetikbant.me/jeff-the-brotherhood/", "text": "Nashville'in güzel ortamlarından çıkan JEFF the Brotherhood, Jake ve Jamin Orrall kardeşlerden oluşan, kendi deyimleriyle bir psychedelic grunge grubu. Müzisyen-prodüktör Robert Ellis Orrall'ın oğulları, çocukluklarından beri birlikte bir şeyler çalıp eğleniyormuş. 2001'de bu iştiraklerinin adını koyup, ertesi yıl ilk albümleri I Like You ile taçlandırmışlar. Son iki albümleri Heavy Days (2009) ve We Are The Champions'la (2011) dikkat çeken ikili, albümlerini aile şirketi Infinity Cat Recordings'den çıkarıyor. Grunge, punk ve psychedelic rock esinlenmeleriyle şekillendirdikleri müzikleri, içinde bol enerji barındırıyor. Davul atakları ve yırtıcı gitar melodileri arasında bir pinpon maçı gibi geçen albümleri, yer yer Weezer'ın ilk dönemlerini andırıyor. Şarkılarında sevdiğim kız bana yüz vermiyor, nerede yanlış yapıyorum anne? gibi ilk anda ergenlikle ilgili olduğunu düşünsek de hayatımızdaki sorunların büyük bölümünü oluşturan mevzulardan bahsediyorlar. JEFF the Brotherhood ayrıca tam bir konser grubu. Konser mekanı Çin'de de olsa gidip veriniz düsturuyla hareket eden grup, seyirciyle buluşmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyor. Belki yeni bir albümle biraz daha adlarını duyurup buralara da gelirler. O zamana kadar YouTube'dan bulduklarımızla idare. Unutmadan, grubun çok başarılı bir Something In The Way cover'ı bulunuyor, dinlemeden geçmeyin."} {"url": "https://manyetikbant.me/jlm/", "text": "22 yaşında, Ohio çıkışlı bir indie folk müzisyeni Jessica Lea Mayfield. SPIN'in Nevermind tribute albümünde cover'ladığı Lounge Act ile sert bir tokadını yiyerek tanıştım bu kadınla. Sesinde sakinleştirici bir hüzün var. Sakinliğin ardındaki güç ve patlamalar da hissediliyor. Müziği, havanın güzel olduğu bir günde evde oturup pencereden güneşin binalar üzerindeki rotasını izlemek gibi sürükleyici. Bir an dışarı çıkacak gücü bulup, giyinirken yeniden yorulmak gibi inişli çıkışlı ruh halleri var şarkılarında. Mayfield müziğe 8 yaşında, ailesinin bluegrass grubunda başlamış. 15 yaşında ilk EP'si White Lies'ı kaydetmiş. Onu 2008 tarihli albüm With Blasphemy So Heartfelt ve bu yıl çıkan Tell Me izlemiş. Albümün açılış parçası I'll Be The One You Want Someday, Kendi karanlık çağlarıma giriyorum cümlesiyle dinleyiciyi uyararak başlıyor. Oturduğun yerde kıpırdamadan, sadece düşünmekten yorulmak, düşünceler içine yuvarlanıp konuşmaktan vazgeçmek gibi bir şarkı. Jessica Lea Mayfield net ve çoğumuzun yaşadıklarına denk düşen şarkı sözleriyle yakalıyor insanı. Our Hearts Are Wrong'da Nasıl işlediğini biliyorum, ben de senin gibiyim dediğinde hak veriyorum. Albüm zaman zaman Blue Skies gibi şarkılarla neşelense de bu, fırtınalı bir havada verilen doğum günü partisine benzeyen karanlık bir neşe. Şarkılar ilerledikçe Jessica Lea Mayfield'ın içinden başka başka kadınlar çıkıyor. Bir noktada kırılganken, diğerinde Sana başına bela açacağımı söylediklerinde inanmalıydın diyor. Bir reddedilmenin acısını yaşıyor, bir reddetmekten zevk alıyor. Yaşadığı her duyguyu iyice hissetmeye çalışıyor gibi. Tanık olduğumuz hikayeler boyunca süreğen davul ve gitar ritmi, şarkıların ortasında minik minik filizlenen gitar melodileri ve sololarıyla başka yönlere çekiliyor. Yeni hayatımdan hoşlanmaya başlıyorum, bu karanlık arkadaşı bırakmak istemiyorum diyor Run Myself Into The Ground'da. Kapanış parçası Sleepless'ın sözleriyse müziğinin özeti gibi: Yalnız değilim, içimde beni rahat bırakmayan bir kükreme var. Jessica Lea Mayfield'ın hikayelerini dinlemek bana iyi geliyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/john-grant-babylon/", "text": "Hayatla meselelerini, acılarını, içinden geçtiği zorlayıcı dönemleri anlatırken karanlığa kapılmayan, aksine umut veren müzisyenlerden John Grant. Şarkılarını dinlerken dünyanın ve insanların içindeki iyiliği görmek kolaylaşıyor. Bu çok değerli. Grubu The Czars sona erdikten sonra müziğe bir süre ara veren Grant, 2010'da ilk solo albümü Queen of Denmark'ı çıkarmış ve bu albümün turnesinde İstanbul'a da uğramıştı. Martta yayımlanan ikinci albümü Pale Green Ghosts'un rüzgarıyla geldi bu defa memlekete. Babylon ve Pozitif'in kurucularından Mehmet Uluğ'un cenazesi vardı konser günü. John Grant geceye Türkçe Başınız sağolsun diyerek başladı. Şarkılarında olduğu kişiyi kabul etme ve ettirme çabası, ayrılıklar, bağımlılık, bazen sinizm dolu bazen çarpıcı biçimde yalın cümlelerle yer buluyor. Son albümden You Don't Have To ile açılan konserde, tıpkı albümlerinde olduğu gibi duygu yoğunluğu bir arttı, bir disko havalarıyla uçup gitti. Esprili sözleriyle tam da insanın canını yakmadan, kendi canını yakan dertleri anlatmayı beceren Sigourney Weaver'ı gay'liğinden kaçmaya çalışıp, bunu yapamayacağını anladığında yazmış John Grant. Acıyı, insanın içinde hareket eden ve ardında muhteşem manzaralar bırakarak onu değiştiren bir buzula benzettiği Glacier ise, Pale Green Ghosts'un kayıtlarını yaptığı İzlanda'da yaşarken ona gelmiş. Gelmiş diyorum çünkü bir gün arabayla buzulların kıyısından geçerken doluşmuş sözler zihnine. Art arda çalınan GMF, Glacier ve seyircinin konserin başından beri adını bağırdığı Queen of Denmark ruhumu o kadar güzel bir yere çıkardı ki, bis yapılmasa da mutlu olurdum. Hatta bisteki Sensitive New Age Guy ortamı parti havasına sokup beni girdiğim ruhani moddan çıkarınca dengem bozuldu. Kimi konserlerde performans izliyor gibi değil, müzisyenlerle dertleşiyor gibi hissediyorum. 5 kişilik grubuyla John Grant de öyle hissettirdi. O farkında olmasa da çok şey anlattım kendi kendime gece boyunca. Hikayelerin hikayelere vesile olması güzel."} {"url": "https://manyetikbant.me/junip-babylon/", "text": "Geçen yılın soğuk, sıcak, nemli, alevli, akıl karışıklığı dolu ve sakin günlerinde kafa radyomda dönüp duruyordu Junip'in ikinci uzunçalarından Line of Fire, So Clear, Your Life, Your Call. Junip'in müziği bana moral veriyor. Ayağa kalk ya da düşüşünün tadını çıkar diyor ya Jose Gonzalez bir şarkıda, onları dinlerken iki seçenek de mümkün ve iyi görünüyor. 16 Şubat Pazar akşamı Nordic Sunday başlığı altında, deniz fenerleri gibi yanıp sönen ampuller arasında kendilerini izlerken geçen yılı temize çekip defteri tamamen kapattım. Junip'in engebeli ama yumuşak zemininde yuvarlanmak güzelmiş. 19.20'de başlayıp 20.30 gibi bitti konser. Erken başlayıp biten konserden sonra içilen biranın tadı daha güzelmiş."} {"url": "https://manyetikbant.me/kaddish-uzerine/", "text": "Üniversitedeyken yayıncı arkadaşlarımın dergileri için makale çevirileri yapıyordum. Antolojiler için metin parçaları, manifestolar, şiirler derken kendimi en son 2010'da yayımlanan Philip K. Dick romanı Timothy Archer'ın çevirmeni olarak bulmuştum. Hayli uzun ve biraz zorlayıcı çeviri sürecinin ardından, bir daha böyle bir yükün altına girmem diye düşünüyordum. Ta ki Altıkırkbeş'ten Kaddish teklifi gelinceye kadar. Beat Kuşağının anahtar şairlerinden Allen Ginsberg'in, hikayesi Rusya'da başlayıp Amerika'nın akıl hastanelerinden birinde biten annesi Naomi için yazdığı şiiri Kaddish, şairin en önemli eserlerinden. Ginsberg, Naomi'nin zihinsel ve fiziksel çöküşünü ve onunla birlikte sanki tüm evrenin şirazesinden çıkışını, rahatsız edici olabilen bir açıklıkla anlatıyor. Anlatının her kelimesine sinmiş ağır bir acı var ve bunun gerçek olduğunu bilmek insanın kalbini kırıyor. Allen, annesinin sürekli artan bir şizofreni içinde gerçeklikle bağını koparmasını izlerken, onun aslında gerçekliğin farklı boyutlarını gören biri olduğuna inanmaya çalışıyor. Annesinin paranoyak sayıklamalarını, içinde hikmetler barındıran sözler olarak görüyor ve hayatı boyunca evren, zihin, yaratıcı üzerine kafa yoruyor. Kah edebiyat, kah uyuşturucular yoluyla. Çoğu zaman ikisini karıştırarak. İlk basımı 1961'de yapılan Kaddish ve Diğer Şiirler, Ginsberg'in büyük ses getiren Ulumasını takip eden çalışması. Şiiri düzyazıya yaklaştıran özgün tekniğiyle yazılmış eserleri oldukça otobiyografik, kimi zaman anlaşılmaz gelen göndermeler içeriyor. Kitabın başındaki Bill Morgan imzalı iki makale, Naomi ve Kaddish'in hikayelerini ayrı ayrı toparlayarak şiirdeki detayların daha iyi anlaşılmasını sağlıyor. Allen Ginsberg'in acı, kayıp, özlem duyguları ve türlü madde etkisi altında yazılmış şiirleri, insana fiziki ve ruhsal sınırlarını düşündürme gücüne sahip. Şimdiye dek çevirdiğim en zor ve yıpratıcı kitap, Altıkırkbeş etiketiyle satışta. Buyrun, keşfedelim."} {"url": "https://manyetikbant.me/kadikoy-vintage-butik-rehberi/", "text": "Giyinmek, çoğumuz için konuşmak kadar sık kullandığımız bir ifade biçimi. Hayatımızın her anında olmasına rağmen giydiklerimizin nereden geldiğine, kimler tarafından nasıl, hangi malzemelerle üretildiğine bu kadar uzak olmamız tuhaf. Moda profesyonellerinin trend parçalardan çok zamansız ve kolay kombinlenebilir parçaları tavsiye ettiği, modanın ekonomik/ekolojik sürdürülebilirliği üzerine düşündüğümüz, eskiyen ya da dolabımızdan çıksın istediğimiz giysileri onları kullanmaya devam edecek birilerine ulaştırmaya çalıştığımız günlerde, ben de üzerimde ne olduğuna daha dikkatli bakıyorum. Ayakkabılarımı parçalanana kadar giyme huyum var. Giysilerimi de genellikle yıllar boyu kullanıp, hala kullanılabilecek gibiyse başkalarına veriyorum. Annemin dolabından eski paltolar, babamdan eski gömlekler aşırmayı seviyorum. Dürtüsel alışverişi bıraktım diyebilirim ve son zamanlarda aradığım kalın kazakları, bol pantolonları bulduğum vintage butikleri daha çok tercih ediyorum. Benim gibi hissedenler için Kadıköy'deki vintage butikleri gezip ufak bir rehber yapmak istedim. Bu arada butik sahiplerine birkaç soru sordum; Burası ne zaman açıldı? İçeride neler var? Belirli stil tercihlerinin yanında, doğal kaynakların sürdürülebilirliği açısından da düşündüğümüzde ikinci el ürün tercih etmeye ilişkin neler söylemek istersiniz? Sentetik Sezar'dan Yılmaz Ordukaya, Mod Vintage'dan Cemil Ciga, Büyükannemin Sandığı'ndan Tuğçe Çoban ve Nein Store'dan Bekir Ergin'in yanıtları ikinci el/vintage ürün kullanma tercihine dair çok güzel bakış açıları sundu. Hepsine teşekkürler. Sentetik Sezar resmi olarak 2012 yılında açıldı ama 1-2 yıllık bir blog dönemimiz de oldu öncesinde. O zamanlar Facebook, Instagram yok tabii. Ürünler 80-90'lar ağırlıklı vintage ürünler. Ürünlerimizi tamamen kendi zevkimize göre seçip getiriyoruz, her vintage ürünü getirip dükkanda sergilemiyoruz. Özellikle öne çıkarmak istediğimiz bir marka ya da dönem değil; ürünlerin modeli, rengi, kumaş kalitesi. Bu kısım bizim için daha önemli, özellikle markanın hiçbir önemi yok. Dünyaca ünlü markaların çok yüksek fiyatlara satılmasına karşıyız ki birçok müşterimiz çok uygun fiyatlara bu ürünlerin sahibi olmuştur. Kullanılmış olan ürünü tekrar kullanmak geri dönüşüme katkı sağlıyor, kullanılan hammadde ihtiyacını azalttığı için doğaya daha az zarar veriyor. Bu yüzden kullanılmış bir ürünün tekrar kullanılmasını destekliyoruz ve yaygınlaşmasını istiyoruz ki bu alışkanlık giderek yayılıyor. İlk açıldığımız dönemlerde kullanılmış giysilere burun kıvıran insanlarla çok karşılaşırken artık neredeyse hiç karşılaşmıyoruz. İnsanlar ikinci el ürünleri arkadaşlarında, çevrelerinde gördükçe bu önyargı kırıldı ve onlar da deneyimlemeye başladılar. İkinci el ürün kullanmak bir moda ve akım haline geldi, çünkü sezon modasına bağlı kalmadan her birey kendi hayal gücüne göre özgün bir stil yaratabiliyor artık. Mod Vintage 2015 yılında Cihangir'de faaliyete girdi ama 2010'larda bu işi farklı bir isimle yapmaktaydık. Çocukluktan beri babamla bit pazarlarının içinde koleksiyonerdik. Mağazamız Galata Serdar-ı Ekrem Caddesi'ndeydi. O zamanlar 60 ve 70'ler modaydı. O dönemler Türkiye'de henüz Vintage mağazaları enderdi. Facebook yeni kullanılıyor, Instagram henüz yoktu. Bizden ürün toplayarak internetten satış ile isim yapanlar oldu ama bunu ticareten yaptıklarının farkındaydık. Şu an markamızın köklü bir kitlesi oluşmuş durumda ve müşterilerimize elimizden geldiğince gerçek vintage kültürüne uygun şekilde hizmet vermeye çalışıyoruz. Herkes bu işi yapabilir ama biz bunun kültürünü yaşayarak yapıyoruz. Cihangir mağazamızda dünyaca tanınmış Hermes, Chanel, Louis Vuitton, Moschino, Armani gibi markaların çantaları, elbiseleri ve aksesuarları bulunuyordu. Bu tarz ürünler Paris ve Milano gibi modanın önderliğini yapan şehirlerde premium vintage sayılıyor fakat ülkemizde vintage'ın da bir modası oluşmakta. Eskiden 60 ve 70'ler modayken şu an 80 ve 90'ların kült markalarının sweatshirt ve eşofman üstleri moda oldu. Her ne kadar piyasada sahte üretimle müşterileri yanıltarak satış yapılsa da biz dönemin orijinal parçalarını bulup, onlara tekrar hayat vermeye çalışıyoruz. Kaynağı bitmek üzere olan aztek navajo ceketleri retro üretimiyle güncelleyip tekrar moda severlerle buluşturduk. Şu an çoğu mağazanın vitrininde de görebilirsiniz. İlerleyen zamanlarda ürünlerimizi markalaştırıp tasarım retro ürünlerle hizmet vermeye, kaliteli ve dönemin ruhunu yansıtan ürünleri moda takipçileriyle buluşturmaya devam edeceğiz. Lakin bu ürünler vintage ruhundan uzak ticarethanelerde değil, sadece bu ruhu yaşatmayı amaç edinmiş bizim gibi sayılı butikte olacak. Vintage kültürü adına işe başlarken tamamen geri dönüşümü ve müşterilere doğru kalitede sentetik değil, organik ürünler satmayı planlamıştık. Fakat vintage da artık popüler kültüre hizmet ettiği için tamamen tüketimi artırma ve içini boşaltma yönünde çabalayanlar olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ayrıca vintage piyasası zincir markalarla da savaş içerisinde. Ben her zaman birbirimizle değil kapitalle savaşalım derim. Ne yazık ki vintage yayıldıkça rakipleşme de oldu. Bu işte eskilerden olarak bunu görmek çok üzücü. Umarım herkes birbirinin değerini anlar ve vintage kültürünü ayakta tutmak için beraber savaşabileceğimiz bir ruh oluşur. Büyükannemin Sandığı olarak 2015 yılı Nisan ayında Instagram hesabımızı açtık. 6 ay sonra Ekim ayında da Kadıköy'deki mağazamızı açtık. Büyükannemin Sandığı'ndaki ürünlerin çoğu yurt dışından özenle seçilmiş parçalar. 80'li ve 90'lı yılların ürünlerini mağazamızda bolca bulabilirsiniz. 80'li yılların rengarenk bomber montları, Almanya'da 70-80'lerde üretilmiş süet aztek montları, 90'ların kot ceketleri, rengarenk gömlekler, kazaklar ve dahası. Bir de 6 aydır devam eden Inspired by Vintage Büyükannemin Sandığı adlı bir üretim projemiz var. Vintage'dan ilham alan 70'lerin jile etekleri, önü düğmeli etekler ve bir çok vintage elbise modelini üretmeye de başladık. Şu an yurt dışında, özellikle Avrupa ülkelerinde vintage ve ikinci el giyime büyük bir saygı duyuluyor. İnsanlar eşyalarını çöpe atmak yerine sürdürülebilirlik ve doğaya katkı sağlamak adına bir başkasına aktarıyorlar. Bizim gibi ikinci el ve vintage mağazalarının çoğalmasıyla dünyadaki tüketim çılgınlığının bir nebze de olsa önüne geçebiliyoruz. Vintage ve ikinci el pazarı dünyada ve Türkiye'de oldukça gelişti. Umarız çok daha iyi yerlere gelecek. NEIN, bir mağaza olarak kendine lokal bir faaliyet noktası bulmadan önce dahi manifestosunu kurmuş, buna kanalize olmuş bir projeydi. Bu, benim Almanya'da öğrenci olduğum dönemde bit pazarlarında çalıştığım yıllara kadar uzanan bir süreç olsa da somut adımlarını görünür kıldığımız tarih 2017 Aralık ayıdır. Aslında butiğimiz ağırlıklı olarak vintage ürünler bulundursa da bir vintage değil oldschool butik. Daha doğrusu hem kalıplaştırılmış oldschool modası hem de her yıl değişen vintage akımlarının etkisiyle hareket eden vintage kültürüne zıt, kendi duruşu konusunda muhafazakar ilerleyecek bir proje olarak devam edecek. Butiğimizde öne çıkarmayı amaçladığımız hedef ürünlerden ziyade esas vurgu kendi üzerimize neyi giymekten hoşlanıyorsak onu sunmak. Bizim için vurgulanması gereken bu sunumun kendisi. Kendi bakış açımız 80'ler 90'lar alt kültür modası yönünde olduğu için yönelimlerimiz o yılın sokaklarındaki görünüme daha uygun da diyebiliriz. Son yıllarda yalnızca belirli renkler, desenler veya marka isimlerinin popülaritesini artırma uğraşını da anlamlı bulmuyoruz. NEIN, müzik ve görsel etkileşimden hareketle doğan sokak modası ve oldschool karşıtkültür oluşumlarının takipçisi. Bu sebeple sokakta olan, genel kitle olarak kabul edilmeyen ürünler dahi, örneğin fosforlu bir işçi kıyafeti, bizde satışa sunulabilir. Almanya'da bulunduğum dönemde yaptığım işlerden biri geri dönüşüm çöpçülüğüydü. O işte çalıştığım dönemde bir şeyin çöp haline getirilme eğilimine bu kadar keskin bir halde şahit olmak, sahip olma eğilimimizi bana çokça sorgulattı. Bazı şeyler değerliyse hep değerli, değersizse de yalnızca bir dönem değerliydi ve sonrası hep değersiz olarak devam ediyordu. Vintage'ın büyüsü de aslında benim için hep bu noktada saklıydı. Bazı değerli olan yapı taşları o döneme değer veren günümüz takipçileri tarafından sahipleniliyor. Bu bağlamda butiğimizde bulunan kıyafetlere övgüsünü gizlemeyen müşterilerimizin yorumlarını görmek memnuniyet verici. Moda markaları insan algısını taciz eden kataloglarıyla eskimeyenleri bıraktırıp tüketim istencini tetikleyerek, kitlelerin üzerindeki şeyleri demode olarak nitelendirerek çöpe yollayıp değersizleştirirken bazı materyaller halen dönüşüm çemberi içinde dolanıp kendilerini güncel zamanda tüketilebilir halde tutabiliyor. Vintage ürünleri NEIN olarak butiğimizde sunma amacımız bu çemberin devamlılığını sağlamak, temsiliyetini görünür kılmak, canlılığına yön vermek, zaman-estetik algı çeşitliliğini yeniden yapılandırmak ve ilkel sahiplik dürtüsü olan komünal kaynak kullanımını yeniden aşılamak."} {"url": "https://manyetikbant.me/kalbim-kuzeyde-kaldi/", "text": "Kuzey Avrupa, müziğiyle gönlümüzü titreten coğrafyalardan biri. 22. İstanbul Caz Festivali'nin Kuzey Işıkları başlıklı gecesinde Jamaikalı reggae/dub ikilisi Sly & Robbie, Norveçli trompetçi/besteci Nils Petter Molv r, Norveçli gitarist Eivind Aarset ve Finlandiyalı elektronik müzik sanatçısı Vladislav Delay ile birlikte sahnedeydi. Uniq İstanbul Açık Hava Sahnesi'nde gerçekleşen etkinlik Korhan Futacı ve Kara Orkestra'nın performansıyla başladı. Onları ister kapalı ve küçük mekanlarda, ister açık havada daha büyük sahnelerde izleyeyim, müziklerini aynı yoğunlukta hissediyorum. Ruhumu kavrayıp sarsmaya başlamaları sadece birkaç dakika alıyor. Yine öyle oldu. Mekana girdim ve hop, hipnotize olmuş halde sallanmaya başladım. Gün batımını Danimarkalı indie pop grubu The Asteroids Galaxy Tour'la karşıladık. Oturmayı seven milletiz; öyle ha deyince kalkacaksın, çantanı falan toplayıp önlere gideceksin, kimseye aldırış etmeden dans edeceksin, bunlar bize zor geliyor. Yine de grubun dinamik, kıpır kıpır müziği solist Mette Lindberg'in seyirciyi ikna yeteneğiyle bir araya gelince kalabalığın bir kısmı sonunda minderlerden kalkıp dans etmeye başladı. Bence hatırı sayılır bir başarıydı. Birkaç teknik sorun yaşasalar da enerjileri hiç düşmedi. Sahnenin hakkını verdiler. Davulcu Sly Dunbar ve bas gitarist Robert Shakespeare, 1970'lerden beri birlikte çalışıyor. Sly & Robbie sadece bir müzik grubu değil aynı zamanda bir prodüksiyon ekibi. İkilinin kurduğu ritim yapısı dinleyeni transa geçirme gücüne sahip. Üzerine Molv r'in meditatif trompet soloları, Delay'in elektronik sihirbazlığı ve Aarset'in gitar işçiliği eklenince dub'la caz ve deneysel müziğin birleştiği, sık kullanılmayan kapıların aralandığı, ruhumuzun bolca cereyanda kaldığı bir konser yaşadık. Sahnedeki birleşim, bulunduğumuz yıldan hangi yarımkürede olduğumuza kadar birçok şeyi unutturdu. Katıksız haz ve uzayıp giden anın içinde erime hissini hatırlattı. Kuzey Işıkları Maslak'ta parlayıp söndü, aksi içimize düştü."} {"url": "https://manyetikbant.me/kandle/", "text": "Yumuşak, buğulu seslerden şarkılar dinlerken gözümde bir bataklığın üzerini örten sis canlanıyor. Çürümüş yapraklarla yastık gibi yumuşamış zemin, ağaç köklerinin dibinde sular. Zamanın aslında akmadığı hissi. Seslerin bile boğulduğu, mutlak yalnızlığı yaşamaya fırsat veren mağaralarla dolu bir yer. Montreal'den Kandle Osborne'un 6 şarkılık ilk EP'si Know My Name (2011) de böyle çiyli, loş bir atmosfere sahip. Swamp rock tanımı, müziği çok iyi yansıtıyor. Kandle'ın babası ve prodüktörü, Kanadalı alternatif rock grubu 54-40'nin solisti Neil Osborne. İlk grubunu 16 yaşında, kız kardeşiyle birlikte kuran Kandle aynı zamanda fotoğrafçı. Portfolyosu da müziğine benziyor; biraz karanlık, doğrudan, sakin. Yanlış giden ilişkilerden bahseden şarkılarında gitar Broken Social Scene'den bildiğimiz Sam Goldberg'e, bas Jason Kent'e, davul Patrick Conan'a ait. Kandle'ın yirmili yaşlarının başında olmasına rağmen görmüş geçirmiş çıkan, insanı içine çeken sesi ve Goldberg'in bataklığın üzerine kuşlar uçuran gitarı albüme karakterini kazandıran en önemli unsurlar. Know My Name'de bir de Rolling Stones cover'ı Playing With Fire yer alıyor. İnsanda ağaçlara, yollara, gitmediği yerlere koşma isteği yaratan, sinematografik bir müzik yapıyor Kandle."} {"url": "https://manyetikbant.me/karen-o-crush-songs/", "text": "Crush Songs, New York indie rock'ının bayrak taşıyıcısı Yeah Yeah Yeahs'in hem vokali hem imajıyla yırtıcı solisti olarak tanıştığımız Karen O'nun ilk solo albümü. Müzisyenin 2006 2007'de yazıp kaydettiği şarkılardan 15 tanesini bir araya getiren albümün uzunluğu sadece 25 dakika. Karen O'nun gitar veya ukulelesini tıngırdatıp çabasız bir tonda söylediği şarkıların her yerinde samimiyet var. Modern zamanlarda yaşamanın zorluğundan Michael Jackson'un ölümüne, kalp kırıklıklarından yitirilmiş anlara, hayatın getirip götürdüklerine dair bir düşünce akışı dinliyoruz. Crush Songs, bir albümden çok Karen O'nun fikirlerini not ettiği bir deftere benziyor. Demo kayıtlarını andıran şarkılar, bitmiş işlerden çok eskizler. Bu elbette müzisyenin seçimi ve albümü dinledikçe, Karen O'nun çıplak sesinden daha çok etkilendiğimi fark ediyorum. Sahnede renk patlamaları içinde gördüğümüz birinin evinde, dizleri çıkmış eşofmanıyla mırıldandığı şarkıları duymak gibi bir his bırakıyor. Rapt, Beast ve Body gibi çarpıcı parçalar barındıran Crush Songs, dinledikçe alışılıp sevilen albümlerden."} {"url": "https://manyetikbant.me/karsinizda-jools-holland/", "text": "Müziğe adanmanın ötesinde, başlı başına müziğe dönüşmüş bir hayat Jools Holland'ınki. 70'lerden 90'lara kadar parçası olduğu new wave grubu Squeeze, 1992'den beri BBC2'da sürdürdüğü ve yeni gruplardan yaşayan efsanelere aklınıza gelecek herkesi konuk ettiği müzik şovu Later... with Jools Holland, BBC Radio 2'da yayınlanan radyo programı, çeşitli müzisyenlerle iş birlikleri, solo ve orkestrasıyla yayınladığı albümler... 22. İstanbul Caz Festivali'nin iddialı isimlerinden Jools Holland, big band geleneğini sürdüren geniş orkestrası Rhythm & Blues Orchestra ile 7 Temmuz gecesi Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'ndaydı. Üstelik konukları arasına Marc Almond'ı da katmıştı. Gecenin açılışını Dublin çıkışlı rockabilly/blues müzisyeni Imelda May yaptı. Şarkıların hikayesini anlatırkenki tavrından sahneye hakimiyetine, kostümünden saçına her şeyiyle hayranlık uyandırıcıydı. Vahşi kadınlara, yakışıklı adamlara, İrlanda'nın eski birahanelerine, kalp kırıklıklarına ve yaşamanın coşkusuna yazılmış şarkılar 1 saat boyunca yaz akşamı içinde ve bizim içimizde aktı. May, seyirciler arasında dans eden bir kız çocuğunu sahneye davet ettiğinde kopan alkış, çocuğun tüm çekingenlik ve yargılardan uzak dansının yanında bizim de öyle kaygısız, içimizden geldiği gibi davrandığımız anları kutluyordu. Seyirci Imelda May'i sevmiş gibiydi. Kendisini küçük ve kapalı bir mekanda izlemeyi de isterim. Jools Holland ve orkestrasının sahnede yerini almasıyla seyirci de elektriklendi. Gruptaki müzisyenlerin tek tek öne çıktığı konserde caz treni boogie woogie'den ska'ya birçok istasyonda durdu. Grubundaki solistleri tıpkı TV programındaki gibi teker teker takdim eden Holland'a vokallerde Mabel Ray, Louise Marshall ve Ruby Turner eşlik etti. Özellikle Turner'ın performansına sadece şarkı söylemek demek haksızlık olur. Müzikli bir şeytan çıkarma, ruh üfleme ayini gibi tanımlamalar daha uygun. Konserin en ateşli anları, İngiliz müzisyen Marc Almond'ın sahnede olduğu dakikalardı. Bir Edith Piaf, iki Soft Cell şarkısıyla geceye katkı sunan Almond, hem sesi hem dinamizmiyle etkiledi. Tainted Love, konserin en çok dans edilen şarkısı oldu. Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nun sahnesi dışında her yerinde konser izlemişimdir. Protokolde, en arka sırada, kameraların arasında, merdivenlerde, kenardaki çimlerde ya da bilet alamadığım konserlerde kapısının önünde. Orada olmak, günlük hayatta unuttuğum o genişlik hissini duyarak konser izlemek beni hep etkiliyor. Gündüzün sıcağını unutturan gece serinliğinde yüzlerce insanla sokaklara dökülmek, Harbiye'den Taksim'e yürürken son saatleri kafamda evirip çevirmek çok güzel. Hayatımdan hiç eksik olmasın."} {"url": "https://manyetikbant.me/king-dude/", "text": "Hayatın kendisi bir çeşit çürüme. King Dude'u anlatmaya başlamadan önce bunu bir ön kabul olarak ortaya koyma gereği duyuyorum. Genel planda görünen o canlılık, mikro ölçekte minik birimlerin diğer minik ve ölü birimleri sindirmesi. Aslında bunun çok basit ve net bir anlatımı Placebo'nun Teenage Angst'inde mevcut: Doğduğum anda çürümeye başladım. Çürümek korkulacak bir şey değil, doğal olan her şey gibi. Euchrid Eucrow'un Nick Cave'in kaleminden çıkma hikayesini bilir misiniz? Alkolik annesinin nefreti, sadist babasının şiddeti ve köktendinci bir kasabanın laneti için mıknatıs olan dilsiz çocuk ancak ıssız bir bataklıkta, gördüğü kurtarıcı melek sanrılarıyla huzur bulur. Sülfürle vaftiz edilmiş, cinai atmosferdeki kutsal zerrecikler. Seattle'lı Thomas Jefferson Cowgill'in karanlık folk projesi King Dude, tam da bu hikayeye fon müziği olabilecek nitelikte; kan gibi koyu ve yoğun. TJ Cowgill black metal grupları Book of Black Earth ve Cross'a mesai vermenin yanında, 90'ların Akmar Pasajı'nda kült olabilecek giyim markası Actual Pain'le modaya da el atmış. Elbette Actual Pain de adı geçen bütün işler gibi insanın/hayatın karanlık yanını kucaklıyor. Cowgill 2006'da King Dude adını benimsiyor. İlk EP My Beloved Ghost ve sınırlı sayıda basılan Tonight's Special Death'in ardından geçtiğimiz yıl Dais Records etiketiyle ilk uzunçaları Love'ı çıkarıyor. Elimizde akustik gitarın kendinden emin ve tali yollara sapmaksızın yürüyüşü üzerine serilmiş yorgun, pes, sigara dumanı gibi genzi yakan bir vokal var. Siyah gömleğiyle mahallenizin cenaze levazımatçısının temiz yüzlü yardımcısı gibi görünen King Dude soyundukça, vücuduna işlenmiş mürekkep göz önüne seriliyor. Şarkılar da karşımıza birer folk eseri olarak çıkıp, gözeneklerinden buram buram karanlık sızdırıyor. King Dude'un arşınladığı topraklarda saçlarında örümcekler gezen sevgililerin elleri soğuk, mezarlıklardaki gölgeler tanıdık, Meryem, İsa ve Şeytan gibi figürler bir sis bulutu içinde, insanın iradesi üzerindeki savaşlarını sürdürüp gidiyor. Cowgill'in kendi yankısı içine çekilen sesi, bataklığın çürümüşlüğü içinde, süte banılmış bisküvi gibi yumuşuyor. Burası, güneşinin Lucifer olduğu bir dünya. Tanrı'nın karşısına dikilen Şeytan'ın, Böyle tanrılık edeceksen, cennet pek de eğlenceli olmasa gerek diye şikayet ettiği, pagan ve okült temalarıyla yoğurulmuş bir evren. Love'ın karanlık romantizminin çürük çilek kokusuyla hiç ilgisi yok. Ölüm, hayatta kalma, inanç, inancın kaybı, ruhsal arayış ve acıyla şekillenmiş korkusuz şarkılar siyah bir ışık yayıyor. Yine Dais çatısı altında, Ekim'de yayımlanacak Burning Daylight'ın öncü kuvvetleri You Can Break My Heart ve Jesus In The Courtyard'dan anlaşıldığı kadarıyla yeni albümde de acılı devinim devam ediyor. You Can Break My Heart'ta ulaşılamayan sevgili karşısında Kalbimi kırabilirsin ama geri kalanımı kırma diye yelkenleri suya indiren ve gözü yaşlı vokaliyle yürekleri dağlayan King Dude, Jesus In The Courtyard'da arkasına aldığı piyano desteğiyle İsa'yla Şeytan'ın savaşında taraf oluyor: İsa avluda yalanlar söylüyor. Şeytan mısır tarlalarını ateşe veriyor. Görünüşe göre Burning Daylight bataklığı aynı hissiyatla fakat daha geniş bir enstrümantasyonla kat edecek. King Dude'un müziği gök cisimleri ve fizikten bağımsız, upuzun bir gece. Dayatılmış değil, tercih edilmiş bir karanlık. İçinde tuhaf biçimde huzur zerrecikleri barındıran, sülfürik bir orman ve TJ Cowgill, ormanın derininde inildeyen yaralı bir hayvan. Yaralı diye yardıma muhtaç sanılmasın; o, ormanın gerçek kralı."} {"url": "https://manyetikbant.me/kiyamet-iptal/", "text": "Feat.'in Aralık sayısı için Push The Sky Away trailer'ı üzerine bir şeyler yazmıştım. Teknik bazı sorunlardan dolayı dergi bu ay çıkamadı. Ben de yazıyı burada paylaşayım dedim. Her sabah uyandığımda kafa radyomda bir şeyler çalıyor. Öyle bir mekanizma var, ben uyurken beden dışı mihraklar kafamın içinde listeler yapıyor. Yalnız yayın akışı biraz kavga dövüş hazırlanıyor. Radyoyu ele geçirmek için her gece içimde Mustafa Sandal ile Nick Cave and the Bad Seeds kapışıyor. Bad Seeds takımı saç-sakal karışmış vaziyette, gömleklerinin yakasını bağırlarına kadar açıp altın yüzüklü ellerini sallayarak Mustafa Sandal'ı kovalıyor Bebek sahilinde. Çocukluğun eğlenceli pop ritimleri elektrikli gitarlara ve içinden sosyopatlar fırlayan piyanolara yeniliyor. Nick Cave and the Bad Seeds, Kırk Haramiler gibi bilincimin kapalı kapılarını kırıyor, ruhumun salonlarına koku bombası atıyor, huzurumun ayak parmakları arasına yanan sigara koyuyor. Son Bad Seeds albümü Dig, Lazarus, Dig!!!'in tropik fırtınaları üzerinden 4 yıl geçti. Bu 4 yılda kurucu üyelerden Mick Harvey gruptan ayrıldı, Grinderman ikinci albümüyle kulaklarımızı ateşe verdikten sonra dağıldı. Nick Cave'in ikinci romanı Bunny Munro'nun Ölümü yayımlandı. Üniversiteyi bitirdim, birkaç işe girip çıktım. Annem saç rengini değiştirdi. Kylie Minogue yine albüm listelerinde birinci oldu. Sokak kedileri yüzlerce yavru doğurdu. Tam 21 Aralık 2012'de dükkanı kapatıp gidiyoruz derken, Nick Cave and the Bad Seeds'den yeni albüm tarihi geldi ve kıyamet iptal edildi. Trailer'ını yukarıda izleyebileceğiniz Push the Sky Away, Güney Fransa'da kaydedilmiş ve 2013 Şubat'ında, grubun kendi plak şirketi Bad Seed Ltd.'dan çıkacak. Nick Cave, şarkıları Google ve Wikipedia gezintileri sırasında yazmış ve albümün derdi, internetin gerçeklik algısını nasıl etkilediği. Bu Computers and Blues temasının Bad Seeds'in elinde neye dönüştüğünün ipuçları videoda mevcut. Geleneksel enstrümanları yenilikçi bir yaklaşımla kullanmaya gayret eden adamlarımız, bu defa etrafta buldukları objeleri de müziğe katmış. İnternet çağının şaibeli gerçekliğine, hangi sesin nereden çıktığı belirsizliğini de eklemiş. Kulağa çarpan ses parçaları iştah açıcı. Zaten Cave, Ellis, Sclavunos, Wydler, Savage ve Casey'nin yırtıcı pençelerinden tatsız bir şey çıktığını görmedik. Kabullenilmesi en kolay sınır olan gökyüzünü bile öteye itelemeye meraklı rahatsız ruhlar, şubatı bekleyin."} {"url": "https://manyetikbant.me/konser-ve-festivaller-son-derece-onemsedigim/", "text": "Konser ve festivaller son derece önemsediğim hadiseler. Öncesi ve sonrasıyla birer ritüel olarak yaşıyorum onları, kimi zaman manyaklık derecesinde. Olay haberi almamla başlıyor. Eğer beni mutluluk deryasına daldıracak bir konserse sözlüğe hemen çocuk kesmeli, gözü yaşlı bir entry giriyorum, akabinde arkadaşlarımı arayıp gaza getiriyorum. Kendim de grubun diskografisini dinleyip ilk günü bir öfori içinde geçiriyorum. Haberi almamla konser günü arasındaki haftalar, çoğu zaman aylar boyunca kötü hissettiğimde, izleyeceğim grubu düşünmek iyi geliyor. Konserden önceki birkaç gün yine eski albümleri dinlemek, videoları izlemek, turnenin diğer konserlerinin setlistlerini incelemek, arkadaşlarımı arayıp biraz daha gaza getirmekle meşgul oluyorum. Konser günü, mekana erken gidip önlerde konuşlanıyorum. Ön grupları sakince, yorulmadan izliyorum. Yerim iyiyse oradan katiyyen ayrılmıyorum, çişimi falan tutuyorum. Beklediğim insanlar sahne aldığında tam bir maymuna dönüşüyorum. En sevdiğim şeyler zıplamak, elimi kolumu sallayarak saçmasapan hareketler yapmak, solistle göz teması kurduğumu sanmak, şarkı aralarında çığlık atarken küçük dilimin titreşerek sahneye doğru ivmelenmesi. Her yeni şarkıyı sanki hayatın anlamını bulmuş gibi yerimde tepinerek selamlıyorum. Ortamdaki insanlar aklı selim olduğunda light pogolara giriyorum. Tanımadığım insanlarla samimi oluyorum, yüzümde bir Kemal Sunal sırıtışı oluyor. Şarkılara eşlik etmekle kalmayıp soloların başında solooo diye bağırıyorum. Konser bittiğinde mümkünse roadie'lerden setlist istiyorum, sahneden ne kapabilirsem götürüyorum eve. Üzerimdeki tere bakıp gururlanıyorum. Mekandan çıktıktan sonra kulağımdaki uğultu geçmiyor, yattığımda bir süre uyumamı engelliyor. Ertesi gün sözlükteki yorumları okuyorum, onlara bir şeyler ekliyorum, konser videolarına bakıyorum, toparlayabilirsem süveter'e yazı yazıyorum. Eğer iyi bir konser olduysa sonraki birkaç gün o gruptan başka bir şey dinlemiyorum, kulağımdaki izler silinmesin diye. Böylece yavaş yavaş etkisi geçiyor. Geçene kadar yeni bir konser haberi alırsam ne ala. Yoksa aklımda hep varolan konser olsa da gitsek düşüncesiyle standart hayata dönüyorum."} {"url": "https://manyetikbant.me/kruw-ekibiyle-oyunlar-uzerine/", "text": "Her birine ayrı ayrı hayran olduğumuz yetmiyormuş gibi, bir de KRÜW kolektifiyle aklımızı alıyorlar. Kendini a badass artist collective olarak tanımlayan çizer kolektifi KRÜW, tek günlük vur-kaç sergilerine bir yenisini eklemeye hazırlanıyor. Bu sefer oyun kavramını evirip çeviren ekibin ortaya çıkardığı GAMEZ başlıklı sergi, 21 Aralık Cuma akşamı 18:00-22:00 arasında Kadıköy'deki WUNDER'de gerçekleşecek. Sergide alışkın olduğumuz serigrafi baskıların dışında, farklı malzemelerle üretilmiş işler de bulunacak. Sergiye saatler kala, KRÜW ekibinden Burak Beceren, Bülent Gültek, Zezeah ve Burak Şentürk ile oyunlar üzerine konuştuk. Burak Beceren: Baktığınız her şey bir oyun ya da oyuncağa dönüşebiliyor o dönemde. Biz kız kardeşimle birlikte karşılıklı yataklarımızı arabaya çevirip bu arabalarla uçarak, kendi yazdığımız şarkılara klip çekiyorduk. Bazen arabada uçtuğumuzu unutup, klibin moduna girip yataklardan düştüğümüz de oluyordu. Yine aynı dönemde evdeki bütün yastıkları kullanarak yataktan yatağa köprü kurup, sonra o köprüden düşmeden geçmece oyunu oynuyorduk ki hala sağ olmamız cidden mucize o oyundan sonra. Bülent Gültek: Çocukken sokakta çok fazla vakit geçirirdim. İnşaatların çevresinden toplanan mozaik parçaları, inşaat kumlarının içinden çıkan kil parçaları, iplik bobinlerinin renkli plastik konileri gibi bir sürü şeyi, bir şekilde oyuna çeviriyorduk. Hatta adaptöre bağladığım teyp motoru ve kibrit kutusuyla mini teleferik kurduğumuzu hatırlıyorum. Yan apartmandaki arkadaşımla bahçemiz arasındaki bu hat üzerinden birbirimize minik manasız şeyler gönderebiliyorduk. Burak Şentürk: Küçükken halıya sabunla futbol sahası çizip, misketi futbol topu yaparak mandallara futbol oynatıyordum. Burak Beceren: Bir dönem majorette araba koleksiyonu yapmıştım. Kaça kaç ölçekle küçültüldüklerinden modellerine kadar yazdığım bir not defterim bile vardı. Sonra ergenliğe girdim ve yalan oldu koleksiyon. Bülent Gültek: 6 veya 7 yaşındayken bayram harçlığımla aldığım Kermit peluşu hala duruyor. Kendi paramla aldığım ilk oyuncaktı, hem de çok sevdiğim bir karakterdi. Tabii bayağı yaş aldı, şimdi biraz deforme olmuş durumda. Zezeah: Prize takılmayan ve kart oyunu olmayan her türlü oyuncak benim için değerli diyebilirim. Kişisel olarak oyuncak koleksiyonerliği ile ilgiliyim. Çoğunlukla eskicilerden topladığım, antika olmayan hırpalanmış oyuncaklar. Burak Şentürk: Sanırım beni en çok etkileyen ilk oyun Monopoly idi. İlkokuldaydım ve parayla olan ilk gerçek ilişkimin o zaman olduğunu hatırlıyorum. Burak Beceren: Başıma bir şey gelmeyecekse şişe çevirmece demek istiyorum buna. Sadece benim için değil muhtemelen bir jenerasyonun tamamı için yeri ayrı olan oyundu. Joker'in Ağa Camii'nin sokağına taşınmadan önceki küçük cafesinde 15 kişi oynayıp, süper saçmalandığını ve aşırı eğlendiğimizi hatırlıyorum. Bülent Gültek: Hala emülatör üzerinden de ulaşılabilen Volfied Captain Commando Final Fight Golden Axe 90'larda çok fazla oynadığım arcade oyunlardı. Arada açıp tekrar oynadığımda çok iyi hissettiriyorlar. Zezeah: Saklambaç benim için yeri ayrı bir oyun. Şimdi çok popüler bir oyun değildir muhtemelen. Kuytu yerlerde oyun oynamayı çok sevmeme rağmen oyun gereği saklandığın yerde birinin seni gelip bulabilecek olma ihtimali beni çok geriyordu. Sıkıntı birisinin beni aramasıydı. Bülent Gültek: Grafiklerini hazırladığım mobil oyun Slidey. Sorudaki düzeyde olmasa da, çok sayıda insana ulaşmasını isterim. Zezeah: Herkesin en az bir kere Rus ruleti oynamasını çok isterim. Ferahlık katar. Burak Şentürk: Commodore 64'teki River Raid sanırım. Oyun dünyası için çok basit ve çok etkileyici bir başlangıç olduğu için. Burak Beceren: O kadar çok insan var ki, ama son dönem işlerini en çok beğendiğim kişiler; Joren Joshua, Maria Corte, Jose Mendez, Piet Parra, Ece Ağırtmış ve Ege Soyuer. Bülent Gültek: Çok isim var aslında, ilk aklıma gelenler; Fatih Öztürk, Tamer Poyraz Demiralp, Mert Tugen, Furkan Nuka Birgün ve Murat Palta. Zezeah: Defame, Putrid, Chris Moyen, Skinner, Dyer Baizley, Bahadır Baruter, Uzay Çöpü, Bülent Üstün. Burak Şentürk: Sedat Girgin, Ethem Onur Bilgiç, Furkan Nuka Birgün, Sadi Güran, Özgü Aydar, Mert Tugen, Emrah Tümer... Çok fazla isim var ama ilk aklıma gelenler bunlar."} {"url": "https://manyetikbant.me/kurt-vile-salon/", "text": "Hikayeleri dinlemeyi anlatmaktan, hatta bazen yaşamaktan daha çok seviyorum. Kurt Vile şarkılarında hayatın karşısına çıkardığı kapılardan girmeden edemeyen, mutluluğa da, hazza da, acıya da eyvallah diyen biri var. Kendime özenle inşa ettiğim akvaryumumda başkalarının deneyimlerinden damıttığı şarkılar sayesinde paralel yaşamlar sürüyorum. Solo çıktığı Avrupa turnesinin son ayağında sınırlarını eski bir kanepe, küçük bir abajur ve bir komodinin belirlediği alanda gitarları, banjosu ve pedallarıyla; uzun saçlarının arkasına sakladığı yüzü, hafif huysuzluğu ve samimiyetiyle toprak üzerinde yürüdüğü 34 yılın kısa bir özetini geçti Kurt Vile. Bir erkek ve bir kadının birlikteliği, bir günün güzelliği, zamanın getirdiklerini kabullenme, yabancılar ve dostlar gibi basit, net, adını koyabildiğimiz şeylerden bahsediyor. Gerçeklikle arasında somut bir bağ var, bunu seviyorum çünkü benim de bir sabite ihtiyacım var. Bütün dünyanın bir ateş topuna dönüşüp cehennem içinde zombilerden kaçarak yaşamayacağımızı garantiliyor mesela Kurt Vile'ın bir öğle sonrası, kaldırım kenarında durup insanlara bakıyor olduğunu düşünmek. Müzisyenlere şarkı adı bağırmayalı ne kadar zaman oldu hatırlamıyorum. Konserin sonuna doğru ısrarla Baby's Arms isteyen dinleyiciye hitaben Ben bir et parçası değilim dedi Vile. Sertti. Kendimi birkaç dakika kızın yüzüne bakmaktan alamadım. Gücenmiş gibiydi ama hem biste gelen Baby's Arms, hem Kurt Vile'ın konser sonunda elini sıkmasıyla gönlü alındı. Setlist'i ceketinin cebine koyup sahnenin kenarında dolaşır halde bıraktım Kurt Vile'ı. Sanki birini gözüne kestirip Hadi abi beni bi bara götür de takılalım diyecekti. Yanına gidip söyleyecek şey bulamadım, müzisyenlere genelde ancak teşekkür edebiliyorum. Dedim ya, hikayeleri dinlemek içlerine girmekten daha kolay. Şimdi düşündüğümde şarkılara bölünmüş değil, yekpare bir akış olarak hatırlıyorum konseri. Hava, su ve ekmeğin yanına gitarı koymuştum eve dönerken. Bir de o arkadaki kanepeye oturamamış olsam da kadife döşemenin hayalet dokusu elime bulaşmıştı."} {"url": "https://manyetikbant.me/kurtar-bizi-chelsea/", "text": "Ellerinde elektrikli gitarlarla sisler içinden çıkıp gelen yankılı sesli kadınların üzerimdeki etkisi daha ne kadar sürecek bilmiyorum ama hayatımın son birkaç yılı atmosferde buhar gibi uçuşan, yaprakların altında çiy gibi saklanan kadın vokallerin peşinde savrularak geçti. Bedenini tersyüz eder gibi, içinden geçen her karanlık düşünceyi ve her neşe kırıntısını suratıma fırlatıp duran bu kudretli kadınlar, bilhassa karanlıklarda ortaya çıkıp eski bir cadı kardeşliği gibi ruhum üzerinde türlü deneyler gerçekleştiriyor. Çekiciliği korkunç gerçekliğinden gelen, esnaf lokantalarında ya da geceleyin patlamış sokak lambalarının diplerinde önüme fırlayan kardeşliğin beni esir alan son neferi Chelsea Wolfe. Wolfe şarkı yapmaya 9 yaşında başlıyor, bunda şüphesiz bir country grubunda çalan babasının etkisi var. Edebiyat, sinema, doğa gibi kaynaklardan besleyip büyüttüğü bir akış var müziğinde. İlk iki albümü The Grime And The Glow (2010) ve Apokalypsis'in (2011) alametifarikası, katman katman birbirinin üzerine binen vokaller; synth, piyano ve gitar yardımıyla yaratılan puslu, karanlık atmosfer. Gotik halleri ve şarkılarının hissiyatıyla black metal alemine göz kırpan Chelsea Wolfe'un son numarası, geçmişte üzerinde çalışıp hiçbir zaman resmi olarak yayımlamadığı akustik şarkılardan oluşan Unknown Rooms: A Collection of Acoustic Songs. Eski şarkılarını yeniden çalıp kaydettiği çalışmayı, zamanında öksüz bıraktığı şarkıları evlat edinmek olarak görüyor Wolfe. Unknown Rooms, aynı zamanda müziğinin içinde gezinen kadın siluetlerinin, sisten ufak ufak sıyrılarak daha net seçilmeye başladığı bir albüm. Vokal katmanları inceliyor, düzenlemeler ferahlıyor ve müzik omzumuza dokunup kaçmak yerine gözlerimizin içine bakıyor. Buna müzisyenin canlı performanslarında yüzünü gizlemekten vazgeçmesini de eklediğimizde, Wolfe'un yaptığı işe her anlamda alıştığını ve kendini daha açık ortaya koyabildiğini söylemek yanlış olmaz. Chelsea Wolfe'un nasıl bir hayat istediğini anlamak için albümün açılış parçası Flatlands'in sözlerine göz atmak yeterli. Para ve yanında getirdikleri değil onun derdi, aradığı şey basitlik. Dünyada basitliğin kolaylıkla eş anlamlı olmadığını bilecek kadar uzun vakit geçirdik neyse ki. İçinde bolca cesaret, açıklık ve hakikat barındıran bir şey basitlik. Belirli bir rakımın üzerinde yetişen dağ çiçekleri gibi mesela. Müziğini dünyayla paylaşmak için gereken cesareti, 2009'da göçebe bir kumpanyayla üç ay turladıktan sonra toplayabilen Wolfe'un da yolculuğu sırasında dağ çiçeklerinden tavsiye almış olması muhtemel. Kıyıya vurmuş balinalar gibi tefekkürle başımıza iyi şeyler gelmesini bekleyip durduğumuz kumsallarda, çıplak ve buz gibi ayaklarıyla dolaşıp bizi teker teker evimiz olan karanlık sulara gönderebilecek bir kadın Chelsea Wolfe. Peşinde sürüklediği yosunlu melodiler ve üflediği nemli nefesle bizi kurtarmaya geliyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/kurtulusta-danimarka-deneyimi-oplevelse/", "text": "Sokaklarda itiş kakış üstüme yürüyen sloganlar, içimden dışıma taşan kaygılar ve hepsinin arasında bir yerde varlığını hissettiren umutla belirleniyor bu günler. Dikkatimi dağıtıp enerjimi çalan her şeyi biraz kısarak gerçekten önemli olana odaklanmak için küçük molalara ihtiyaç duyuyorum. Bir kahvelik, bir öğünlük ya da kuytusuna yerleşip saat hesabını unutmalık portallar. Danca'da deneyim anlamına gelen Oplevelse, hem mideme hem sakin iç dizaynıyla bu küçük molaları giderek daha çok önemseyen ruhuma hitap eden mekanlardan. Oplevelse'de lezzetli kahvaltı seçeneklerinin yanında we eat love'ın Danimarka usulü hamur işi ve tatlıları, açık sandviç olarak bilinen Smorrebrod'ler ve mis gibi kahve kokusu iştah açıyor. Ben fotoğraflarda gördüğünüz Oplevelse kahvaltı ve kruvasan-reçel ikilisini denedim, ikisini de sevdim. Reçeller ev yapımı ve satın alınabiliyor. Bir süre Danimarka'da yaşayan ve ülkeyi hala sık sık ziyaret eden mekan sahiplerinin pozitif enerjisinin çokça hissedildiği Oplevelse, sessiz üst katındaki uzun masayla rahatsız edilmeden çalışmak için ideal."} {"url": "https://manyetikbant.me/le-guess-who-2015/", "text": "Hollanda'nın Utrecht kentinde bu yıl 9. defa düzenlenen müzik festivali Le Guess Who?, 19-22 Kasım arasında festival ruhunu şehrin farklı noktalarındaki 14 mekana üfledi. Upuzun line-up caz dinleyicisini de, punk meraklısını da, metal sevdalısını da heyecanlandıracak kadar çeşitliydi. Amerikalı saksafoncu Kamasi Washington'dan Japon avangard müzisyen Keiji Haino'ya, Kanadalı noise/punk grubu METZ'den Deerhunter'a birçok türün takipçisini tatmin eden festivalde 4 gün boyunca yaklaşık 200 isim sahne aldı. Seattle'lı drone metal grubu Sunn O))), festivalin bir kısmının küratörlüğünü üstlenmişti. Le Guess Who? ile aynı hafta sonu gerçekleşen Mega Record & CD Fair ise sadece plak koleksiyoncuları değil, müzikle ilgilenen herkes için bir cennetti. Festivale paralel olarak şehirdeki kafe, butik gibi gündelik mekanlarda düzenlenen Le Mini Who? konser serisi, yerli müzik sahnesinin taze isimlerine odaklanmıştı. Bir cebimde festival programı, diğerinde kulak tıkaçlarımla mekandan mekana koştum. Günün son performansını beklerken koltuklara devrilip salya akıtarak uyuduğum zamanlar da oldu. Utrecht'in güzelliği başka bir yazının konusu, festivale gitmek isteyenlere tavsiyeleri ise yazının sonunda bulacaksınız. Biz geçelim gün gün festival raporuna. Festivalin merkezi, şehrin göbeğindeki beş salonluk müzik kompleksi TivoliVredenburg. Burada 4 gün boyunca harika bir konser afişi sergisi vardı. Amsterdam'da biraz daha kalayım derken ilk günkü konserlerin bir kısmını yemiş oldum. Festival maratonum Alman krautrock grubu Faust'la başladı. Salona girdiğimde dikkatimi çeken ilk şey sahnenin ön kısmında oturmuş örgü ören 3 kadın oldu. Bu kadınlar konser boyunca performansın parçası olarak örgülerine devam ettiler. 70'lerde krautrock'ın çerçevesini çizen isimlerden Faust, konsere Paris anmasıyla başladı. Bataclan'da yaşananlardan sonra konser salonlarına Nereden kaçarım, buradan en kolay nasıl çıkarım diye bakmaya başlamıştım ve festivale giderken biraz gergindim. Faust'un akustik seslerle birbirine sürtünen metal nesnelerin gıcırtıları arasında uzanan coğrafyası kafamdaki bu düşünceleri kovdu. Yerine müzikle ve yaşanan anla kurulan bağlantıyı koydu. İngilizce, Fransızca, Almanca cümleler savruldu sahneden ve salonda bulunan herkesin sanki aynı ritimle nefes alıp verdiği o birleşme hali sardı bizi. Doğru yerdeydim. Melodi çözülüp dağılıyor, sonra yeniden şekilleniyordu. Jean-Herve Peron'un peşinden koştu aklımız. Kimi delice dans ediyor, kimi gözlerini kapatmış öylece duruyordu. Doğru yerdelerdi. Grooms, Prefuse 73 ve Viet Cong'u can yakan çakışmalara feda ettiğim cuma gününü Titus Andronicus ile açtım. New Jersey çıkışlı grubu beğeniyorum, radyoda da severek çalıyorum ama konserde onları baştan sona sıkılmadan izledim desem yalan olur. Patrick Stickles başta olmak üzere sahnedeki herkes kendini paraladı ve seyircinin önemli bölümünü de kendileri kadar yordular. Bir bana sirayet edemedi o enerji, kısmet değilmiş. Belki başka bir festivalde kurarız bağımızı. Festivalin en çok zaman geçirdiğim salonu Pandora'da Protomartyr'i izlediğimde oh be dedim, sorun bende değilmiş. Sahnede Yozgat Blues'daki Ercan Kesal gibi duran Joe Casey, etrafında kıyamet koparken hiç oralı değil. Bir eli cebinde, nerede olduğunu umursamaz tavırlarla söylüyor şarkıları. Detroit post-punk'ı albümlerdekinden çok daha güçlü, şiddetli. Salon tıklım tıklım dolu. Şarkı sözleri net ve doğru yerlere vuruyor. Protomartyr'in etkisine çabucak girdim, girmemek imkansız. Swervedriver'a biraz bakıp çok merak ettiğim METZ'e geçtim. Beklediğim gibi sarsıcıydılar. Şarkılar gümbür gümbür patlıyordu. Önceki konserlerde önlerde 5-10 kişi arasında dönen pogo büyüdü ve konser hayli fiziksel bir deneyime dönüştü. METZ'in keskin gürültüsüyle beynimi doldurmaya doyamasam da şehrin başka bir ucundaki De Helling'de Chelsea Wolfe'u yakalamak için salonu onlardan önce terk ettim. Festivalde beni en çok heyecanlandıran isimlerden biriydi Chelsea Wolfe. Akustik albümü Unknown Rooms'u dinlediğimden beri onu sahnede görmenin fırsatını kolluyordum, nihayet kavuştuk. Le Guess Who?'nun merkeze nispeten uzak mekanlarından biri olan De Helling doluydu. Loş ışıklar altında meleksi bir ses ve onu gölgede bırakmayan, aksine etkisini artıran sert, yüksek bir sound. Gitar inlemesi, iç organlarımı titreten bas, sisli şarkılar nerede olduğumu, hangi dili konuştuğumu unutturdu. Kariyerinin başında konserlerde yüzünü saklayacak aksesuarlar kullanan Chelsea Wolfe'un utangaç tavırları bu küçük konser mekanındaki deneyimi daha samimi hale getirdi. Pain Is Beauty ve Abyss ağırlıklı set, müziğe inancı tazeleyecek nitelikteydi. İstanbul'da olsa Chelsea Wolfe'un sesi üzerine başka bir şey duymadan uyumak için eve dönerdim ama söz konusu Le Guess Who? olunca geceye nokta koymak o kadar kolay değil. Festivalin New York'lu konuklarından A Place To Bury Strangers, sahneye çıktığı andan itibaren noise ve strobe ışıklarını üzerimize boca etti. Daha 5. dakikada gitarlar havada uçuyor, seyirci kendinden geçiyordu. Grup bizi sesle iyice dövdükten sonra sahneden inerek izleyicilerin arasında eylemlerine devam etti. A Place To Bury Strangers, Kasım içinde Grooms ile birlikte Garajistanbul'da çalacaktı fakat konser sessizce iptal olmuştu. Bu benim için mükemmel bir telafi oldu. Sahnede üç kişinin olabileceği kadar gürültülü ve yıkıcı olan A Place To Bury Strangers'ın performansı, bu yıl izlediklerim içinde en iyilerdendi. 60'ların sonunda Paris'te kurulan Magma'nın tür sınırlarını esneten müziği caz, opera, progresif rock eksenlerinde hareket ediyor. Kendi ürettikleri Kobaian dilindeki şarkıları dinlerken hisler kavimler göçü gibi topyekun ayağa kalkıyor. Koro vokallerin epik hikayeler anlattığı konserde seyirciyle grup arasındaki sevgiyi çok net hissettim. Bu duygu, özel bir şeye tanıklık ettiğimi düşündürdü. Magma'nın sahneye sığmayan büyük sound'undan Keiji Haino'nun minimalizmine geçtiğimde kendi nefesim bile kulağıma gürültülü geldi. Japon deneysel müzik sanatçısı Haino, muhtelif çalgı ve nesnelerden çıkardığı ses dalgalarına elleriyle şekil veriyor adeta. Sesle heykel yapıyor desek yanlış olmaz. Bir an zillerin çınlamasından başka şey duyamayıp sonraki an derin sessizlik içinde kalmak en net ifadeyle ayıltıcıydı. Uzun beyaz saçları, siyah giysileri ve güneş gözlükleriyle Keiji Haino'nun karizmasına hayran kalmış halde ayrıldım salondan. Festivalin bir bölümünün Sunn O)))'a emanet olduğunu söylemiştim. Kendileri de cumartesi günü sahne aldılar. Grubun yüksek desibelli performansı ünlü, gün boyu TivoliVredenburg'un salonlarında karşımıza Sunn O))) konserinden önce dağıtılacak kulak tıkaçlarından mutlaka edinmemiz gerektiğini bildiren uyarılar çıktı. Ruhsal ve fiziksel bir deneyime hazır halde, iyice diplere ittirdiğim kulak tıkaçlarımla heyecanlıydım. Grup üstlerinde siyah cübbelerle sahnede belirmeden önce salonu dolduran sis, yanımdaki insanı bile göremeyeceğim dereceye ulaşmıştı. Gitarlardan çıkan pes notalar uzadı, uzadı, drone'lar halinde salonda dönmeye başladı. Bu dönüş sırasında hepimizi blender'dan geçirip parçalara ayırmayı ihmal etmedi. Sunn O)))'ın müziğinde ritim ya da melodi gibi tutunacak bir dal yok. Delice bir ses rüzgarı içinde, organlarınızın titrediğini hissederek savruluyorsunuz. Akira Kurosawa'nın Dreams filmindeki kıyamet sonrası hikayelere uygun bir müzik. Sesle derinden ilişkisi olan herkesin fırsatını bulursa deneyimlemesi gereken bir şey Sunn O)))'ı izlemek. Noise Japonların genlerinde var herhalde diye düşündüren gruplardan Bo Ningen, taşikardi geçirten bir performansla Sunn O))) sonrası ayaklarımı yere bastırdı. Taigen Kawabe'nin bilmediğim bir dilde haykırışı, yükselen gitar örgüleri, yapının dağılıp noise içine dalması ve sil baştan. Bu formül konser boyunca şiddetini iyice artırdı ve nihayet son hız bir gürültü şovu izlerken buldum kendimi. Le Guess Who?'da izlediğim birçok grup için sarsıcı sıfatını kullandığımı fark ediyorum. Bo Ningen de sarsıcıydı ama gün bitmeden daha çok sarsılacaktım. Aynı dakikalarda Kamasi Washington büyük salonu tıka basa doldurmuş, festivalin en coşkulu performanslarından birini sunuyordu. Lightning Bolt, son yıllarda izlemek için can attığım gruplardandı. Brian Chippendale'in bozulup anlaşılmaz hale getirilmiş vokalleri ve manyakça davul çalışını, Brian Gibson'ın hızar gibi basını duyacak olmak, İstanbul-Utrecht yolculuğumun başlıca sebeplerinden biriydi. Ağız kısmına mikrofon yerleştirilmiş o paramparça maske kafaya geçtiği anda başladı delilik. Çoğunlukla seyircinin ortasında çalmayı tercih eden ikili, sahnenin seyirciye yakın ucuna yerleşmişti. Ayak uydurmanın imkansız olduğu davul vuruşlarıyla ortalık karıştı. Pogo, crowdsurfing, bağırış çağırışla salon ayağa kalktı. Saat 02.40'ı gösteriyordu ve gözlerimi açık tutmak için çabalıyordum. Bilincim yarı uyku halinde, durduğum yerde çakılı kaldım. Gürültünün içimden geçip gitmesine izin verdim. Konser bittiğinde kimseyle konuşmadan, sabaha karşı bile bisiklet trafiğinin bitmediği buz gibi Utrecht sokaklarından geçip eve vardım ve bol kulak çınlamalı bir uykuya daldım. Le Guess Who?'daki son günüm, Türkiyeli isimlerin performanslarıyla başladı. 2014'te Selda Bağcan'ın headliner olduğu festival, buranın müziğine aşina. Yeni albüm hazırlıklarını sürdüren Gaye Su Akyol, ışıltılı kostümüyle sahnede yerini aldığında kalabalıkta merak duygusu hakimdi. Cayır cayır psychedelic rock'ın Türk sanat müziğiyle buluştuğu yerde Gaye'nin hülyalı sesi seyirciyi yavaş yavaş kendine bağladı. Develerle Yaşıyorum'dan şarkıların yanına Çayeli'nden Öteye ve Yaz Gazeteci Yaz cover'ları eklendi. Mekanda bulunanların ceplerinde yeni bir keşif vardı artık. Aynı salonda Okay Temiz & La Fanfare Du Belgistan'ın ardından sahne alan Mustafa Özkent ve Belçika Orkestrası, Özkent'in 1973 tarihli Gençlik İle Elele albümünü baştan sona çaldı. Anadolu ezgilerinin psychedelic rock ve funk'a bulanmış halleri hepimize önü alınmaz bir neşe verdi. Bolca dansla akşam oldu. Ariel Pink'i canlı izlemek, LSD alıp deli bir sahafın dükkanını dağıtmaya benziyor. Geçtiğimiz yarım asırın üretiminden ilham alan şarkıları, bulunmuş mu yoksa canlı performans için özellikle üretilmiş mi olduğunu kestiremediğim tuhaf görüntüler eşliğinde akıp gitti. Festival yorgunluğu hafiften üzerime çökmeye başladı. Ariel Pink'in konforlu, nostaljik kozasında mutlu bir kelebek gibi asılı kaldım. Uyuşukluğum Brezilya'nın 1960 ve 1970'lerine damga vuran, David Byrne'den Kurt Cobain'e birçok önemli figürün hayatına değen tropikal psychedelic rock grubu Os Mutantes'le dağıldı. Kadro değişiklikleriyle de olsa ayakta duran grup, seyirciden karşılık aldıkça vites büyüttü. Utrecht'e kar yağacakmış, kimin umurunda? Le Guess Who?'da iklim tropikaldi. Os Mutantes'in performansı başlı başına bir festival. Müzikle dolu dört günü Bradford Cox'un evreninde bitirdim. Bilincin kenarında dolaşan projesi Atlas Sound'la yolculuk ansızın başladı ve performansını peşinen Ariel Pink'e adadı. Duygu yoğunluğu fazla olan Atlas Sound şarkıları, sahnenin kalabalıklaşmasıyla Deerhunter diskografisine bağlandı. Yıl sonu albüm listelerinde sıkça göreceğimiz Fading Frontier, setlist'e ağırlığını koymuştu. Festival boyunca duyduğum krautrock, ambient, psychedelic rock ve noise parçaları Deerhunter'ın müziğinde bir araya gelip Le Guess Who?'ya yaraşır bir noktalama işareti olarak geceyi bitirdi. Kafamda birbirine karışmayan onca ses, bavulumda grup tişörtleri ve Le Guess Who? 2016 planlarıyla İstanbul'a dönmenin vaktiydi artık. Bir müzik festivalinden beklentiniz ana akım yıldız isimleri izlemekse Le Guess Who?'yu pas geçebilirsiniz çünkü bunu vaat etmiyor. Dünya müziklerine, deneysel seslere açıksanız, orta ve küçük ölçekli sahnelerde göğüs göğüse konser izlemekten, sanatçıya yakın olmaktan hoşlanıyorsanız, hakkında hiçbir şey bilmediğiniz bir grubun konserine gitme fikri size yabancı gelmiyorsa ve bütün bunları yaparken yaşayan bir şehrin içinde olmak istiyorsanız biletlerinizi şimdiden alabilirsiniz (2016'nın headliner'ı Wilco, festival biletleri satışa çıktı bile). Gelelim festival sırasında hayatınızı kolaylaştıracak bazı ipuçlarına. - Mekanların çoğu birbirine yürüme mesafesinde ama seçtiğiniz konserlere göre şehrin bir ucundan diğerine gitme ihtimaliniz de var. Utrecht için en tavsiye edilen ulaşım aracı bisiklet olsa da bunun yağmuru, karı var; sarhoş olup yüzlerce bisiklet içinden kendininkini bulamaması var... Siz en iyisi Hollanda'nın harika toplu taşıma planlama uygulaması 9292'yi indirin, kafanız rahat olsun. - İzleyeceğiniz grupların niteliğine göre yanınıza kulak tıkacı almanız gerekebilir. Ekstrem yüksekliklerde sese maruz kalacağınız zaman mekanlarda bedava tıkaç da dağıtılıyor. - Yanınızda büyük banknotlar varsa konser salonlarının gişelerinde bozdurabilirsiniz. Merch-yeme-içme standları genelde para bozmuyor. - Tişört, poster, albüm vs. alışverişinizi konser sonrasına ya da festivalin son gününe bırakmayın. Sahne alan çok grup olduğu için standlar çabucak değişiyor, bir gördüğünüzü 5 dakika sonra bulamayabilirsiniz. - Küçük salonlar çabuk doluyor. Geç kalırsanız içeriden birileri çıkana kadar kapıda beklemek zorunda kalabilirsiniz. Çok önem verdiğiniz gruplar için mekana biraz erken girmekte fayda var. - Utrecht kasım ayında hayli soğuk olsa da konser salonları sıcak, vestiyerler ücretsiz. - Festival boyunca Le Guess Who?'nun sosyal medya hesaplarını takipte kalın. Sanatçılarla röportajlar, yarışmalar vs. oluyor. - Festivalin ana mekanı TivoliVredenburg'un en üst katına çıkıp nefis Utrecht manzarasına dalmayı ihmal etmeyin. Yine Tivoli'nin katlar arasındaki pit alanında bazen festivalde sahne alan gruplardan müzisyenlerin de çaldığı güzel DJ setlere denk gelebilirsiniz. Sabaha karşı başlayacak performansları beklerken buradaki minderlerde uyumak iyi oluyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/lightning-bolt/", "text": "Kariyerinde 23 yılı deviren Pearl Jam hala dünyanın en iyi konser gruplarından biri. Öyle ki, imkanım olsa turnelerini baştan sona izlerim. Bu gerçeği bir kenara koyalım. Ne var ki grubun 2000'lerde yayımladığı albümlerin verdiği hissiyat, konserlerin yanına yaklaşamıyor. Binaural ve Riot Act'e torpil yapıp daha yukarıda konumlandırsam da 2006'daki Pearl Jam ve 2009'daki Backspacer'dan bugüne hiçbir iz kalmadı. Dört yıllık aradan sonra gelen Lightning Bolt, ilk single'ı Mind Your Manners ile dinleyiciyi yine saçma sapan bir hız tutkusuyla karşı karşıya bırakacağı düşüncesini uyandırmıştı. Korktuğum başıma gelmedi. Kısmen. Albümü açan Getaway insanı havaya sokmakta zorlanmıyor. Peşinden gelen Mind Your Manners iyi bir punk şarkısı. İtirazım yok. Tipik ailenin belalarından bahsetme parçası My Father's Son'da sıkıntı ufak ufak kendini gösteriyor mu derken, Eddie Vedder'dan uzun zamandır duymadığımız vahşilikte vokaller gönlümüzü alıyor. Albümün ikinci single'ı Sirens, bence 4-5 yıl sonraki konserlerde albümden ziyaret edilen tek şarkı olacak. Mike McCready'nin akıl durduran performansıyla insanı mest eden bir power balad. Sirens dinleyeni ne kadar yükseltiyorsa, albümün isim şarkısı Lightning Bolt da o kadar hızlı düşürüyor ve dinlenmeden geçilecek şarkı unvanını kimselere kaptırmıyor. Neyse ki inceden Vitalogy ve No Code tınılarına sahip Infallible ve Pendulum durumu kurtarıyor. Eddie Vedder insanın yanılsamalarından, işte geldik gidiyoruz temasına geçiyor. Bu aralar konserlerinde açılış parçası yapıyorlar Pendulum'u. Albümde canlı izlemek isteyeceğim birkaç şarkıdan biri. Kimi eleştirilerde sözleri çok yavan bulunsa da müzikal yapısıyla insanın derinine nüfuz ediyor. Basit ve etkili. Pendulum sonrası albüm yavaş yavaş inişe geçiyor. Swallowed Whole radyoda gün içinde duyup unutacağınız yüzlerce şarkıdan biri. Let The Records Play düpedüz sıkıcı. Vedder'ın iki yıl önce çıkan solo albümü Ukulele Songs'da yer alan Sleeping By Myself, doğal olarak Into the Wild havası yayıyor. Yellow Moon, Vedder'ın derinlikli vokali, Boom Gaspar'ın usul piyanosu ve yine McCready'nin gitarıyla grubun fabrika gibi üretebildiği iyi baladlardan. Kapanışı geleceğe dair umut barındıran, yaylılar ve back vokallerle insanı yumuşatan ve insana açık havaya çıkma isteği veren Future Days yapıyor. Lightning Bolt, genele bakarsak kötü bir albüm değil. Standardın üstünde bir Amerikan rock albümü. Ancak Pearl Jam'den kimse standardın üstünde bir Amerikan rock albümü beklemiyor. Hiçbir zaman beklemedi. Yirmi küsur sene önce en tepeye yerleşti çıta ve aşağı inmedi, inmeyecek. Dolayısıyla bu radyo dostu, sıcak, dünyaya iyimser gözlerle bakan şarkıların heyecan uyandırmaması normal. Pearl Jam'den 15 dakikalık jam'ler ya da tamamen deneysel işler dinlemek benim için geleneksel, güvenli rock şarkıları dinlemekten daha tercih edilir. Lightning Bolt yine de son iki albüme kıyasla taze bir nefes gibi ve dinleyicisini hayatta tutmak için gerekli azami umudu barındırıyor. Pearl Jam korkutuyor ama öldürmüyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/live-from-kcrw/", "text": "Rock peygamberi Nick Cave ve şürekası, şubatta çıkan 15. stüdyo albümleri Push the Sky Away'in ardından, nisan ayında ABD'nin önemli kolej radyolarından KCRW için bir konser kaydı gerçekleştirdi. Yayınlandığı anda bir klasiğe dönüşen epik Higgs Boson Blues'la açılan konsere Push the Sky Away dört şarkıyla ağırlığını koyuyor. Los Angeles'taki Apogee Studio'da gerçekleşen özel performansta Your Funeral... My Trial, Tender Prey, Henry's Dream ve No More Shall We Part birer, The Boatman's Call ise iki şarkıyla ziyaret edilmiş. Live from KCRW'da Nick Cave and the Bad Seeds'in yüksek tansiyonlu, gerilimli konser personası yerini piyano, keman ve tenor gitarın sakin salınımlarına bırakıyor. Nick Cave'in eşsiz hikaye anlatımı tüm berraklığıyla, tane tane ulaşıyor dinleyiciye. Şarkıların elektrik yükünden arınmış bu versiyonları, insana küçük bir odada birkaç kişiyle konser dinliyormuş gibi özel hissettiriyor. Mermaids'deki gitar solosu gibi lezzetli sürprizlerle Live from KCRW, sadece grubun dinleyicisine değil, müzikte samimiyet ve dürüstlük peşindeki herkese istediğini veriyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/lomomatrix-istanbul/", "text": "Lomografi meraklıları 21 Temmuz tarihini ajandalarına not etsin, çünkü o gün İstanbul kendi LomoMatrix'ine kavuşacak ve isteyen herkes bunun bir parçası olabilecek. Öncelikle LomoMatrix'in ne olduğunu açıklayayım: Matrix'te Neo ve Ajan Smith'in dövüştüğü, Trinity'nin tepik atmadan önce havaya yükseldiği super slow motion çekilmiş sahnelerdeki etkiyi yakalamak amacımız. Lomolarımızla daire biçiminde yerleşip, aynı anda ortada hoplayıp zıplayanların fotoğrafını çekeceğiz ve bu fotoğraflardan bombastik bir stop-motion video yapacağız. Ortaya çıkacak kareleri daha ilginç ve eğlenceli kılmak için kullanabileceğimiz bir çok malzeme var: Balonlar, şemsiyeler, uçuşan pelerinler, kanatlar ve en önemlisi kendi vücudumuz. Hadiseyi tam olarak kavramak için aşağıdaki LomoMatrix Rio etkinliğinin videosuna göz atmanızı tavsiye ederim. Etkinlik boyunca video çekilecek ve daha sonra bu görüntüleri de hep birlikte izleyeceğiz. 21 Temmuz'a kadar bol bol düşünme ve yaratıcılığımızı ortaya koyma fırsatımız olacak. Çekimde kullanılacak ekipman ve aksesuarlar konusunda da Lomography Türkiye ile birlikte katılımcılara yardımcı olacağız. Detaylar önümüzdeki günlerde burada ve lomography. com. tr'de. Unutmayın, 21 Temmuz'da saat tam 18:00'da, Galata Lomography Gallery Store'da buluşuyoruz. Görüşürüz."} {"url": "https://manyetikbant.me/lower-dens-konser/", "text": "Geçen yıldan yazılmamış konser/seyahat kalmasın motivasyonu var ama Lower Dens konserini yazmadan rahat edememem yalnız bundan değil. Teksas'ta doğup Baltimore'a göç eden müzisyen Jana Hunter'ın 2010'da kurduğu Lower Dens, ilk albümleri Twin-Hand Movement'tan beri çamurlu sound'uyla kulağımda dönüp duruyor. Davulun lokomotif gibi ilerleyen ritminin etrafında salınan efektli gitarlar ve synth'in yarattığı ses coğrafyası hayli çekici. İçimdeki yerleri son albümleri Nootropics'in etkileyiciliğiyle daha da sağlamlaştı. Hatta albümün single'larından Propagation 2012'de en çok dinlediğim şarkılardan oldu. Haliyle konser haberini aldığımda da keyiften dört köşe oldum. Lower Dens öncesi sahne alan Minneapolis çıkışlı folk grubu Dark Dark Dark, geçtiğimiz yıl üçüncü albümü Who Needs Who'yu yayımladı. Solist Nona Marie Invie'nin sempatikliğine rağmen kendimi müziklerine veremedim ama salonda sevenleri boldu. Ben daha çok sahnenin kenarından grubu izleyen Lower Dens üyelerini kestim. Ortaokulda en arka sırada oturan, pek kimseyle konuşmayan tipler vardır. Bir gün bir sebepten yan yana gelirsiniz ve bir bakarsınız Pavement dinliyor. Sonic Youth'un şarkı sözlerini yazmış defterine ya da Pixies kasedi çekip getirmiş size. Jana Hunter işte onlara benziyor. İçinden ne çıkacağı bilinmeyen, kapalı bir kutu. Sahnede sakin, hatta biraz çekingen bile denebilir. Perdeye yansıtılan psychedelic izohipslerin ışığı düşüyor yüzüne arada bir, onun dışında tamamen karanlıkta. Bir ona bir gitarist Geoff Graham'a takılıyor gözüm. Grubun sahnedeki dayanakları onlar. İki başarılı albümden şarkıları makine gibi takır takır çalıyorlar. Albüm kayıtlarına çok yakın tınlıyor çaldıkları. Sesini duyamıyoruz diye yakınanlara sahneye yaklaşmalarını tavsiye ediyor Jana Hunter. Ne gruptan seyirciye çok muhabbet var, ne seyirciden gruba aşırı ilgi. Biraz seviyeli geçiyor konser ama bu, etkisinden bir şey kaybettirmiyor. Şarkılar hipnotize edici, seyirciyi içine çekip müziği tek başına deneyimlemeye çağırıyor. Lower Dens'i bence tam zamanında izliyoruz. Nootropics hala sıcak. Kendileriyle İstanbul'da başka buluşmalarımız olacağını da tahmin ediyorum. Jana Hunter kaynağı kuruyacak gibi değil."} {"url": "https://manyetikbant.me/m-music-presents-sehrin-elektronik-muzik-festivali/", "text": "Yazın güzelliği baharından belli oldu bu yıl. Nisan yağmurlarının sonunda, gökkuşağı gibi bir festivalle buluşacağız: M Music Presents. 25-28 Nisan tarihleri arasında, İstanbullu müzikseverlerin uğrak noktaları olan Klein, Arkaoda, RX, Module, Mentha, Analog Kültür, Babajim ve Mecra'ya yayılacak festivalin programında sadece yerli ve yabancı sanatçıların performansları değil, atölye ve seminerler de yer alıyor. Türkiye elektronik müzik sahnesinin bağımsız oluşumlarından Partapart desteğiyle gerçekleşecek festivalin kadrosu zengin: Rebolledo, Superpitcher, Terr, Danny Daze, Man Power, Fantastic Twins, Frankey & Sandrino, Sasse, Oceanvs Orientalis, ORDA, Non Square, Supereich, Space Cast, Terranova, ANII, Men With A Plan gibi isimlerin yanı sıra Amsterdam ve Berlin performanslarıyla adlarını dünyaya duyuran Mind Against, M Music Presents kapsamında izleyicilerle buluşacak. Perşembeden pazara dopdolu bir program sunan festivalin gün gün programı hemen aşağıda."} {"url": "https://manyetikbant.me/mac-demarco/", "text": "Dumanlı bir gitar ve uzak davullar arasından umursamaz sesi duyuluyor Mac DeMarco'nun. Dandik yazlık mahallelerinde gündüz ot içip akşam diskoda Elvis taklidi yapan bir adam canlanıyor gözümde. Bu bahar yayınladığı EP Rock and Roll Night Club'ı dinlerken bir arkadaşın arabasında, gecenin geç saatinde, içine sigara atılmış bira kutularıyla çevrelenmiş gibi hissediyorum. EP'ye tam bir araba radyosu sound'u hakim. Radyo jingle'ları bile yapmış DeMarco. Kendiyle dalga geçer gibi söylüyor şarkıları. Bir yandan VHS estetiğini benimseyen videolar salıyor ortaya. Evde kamera bulan, canı sıkılmış bir adamın çekeceği türden videolarda ciddi mi, manyak mı anlaşılmıyor. Aynı dönemde Makeout Videotape adlı bir projesi de var. 22 yaşındaki Kanadalı müzisyenin ikinci albümü 2, daha derli toplu ve biraz daha net kayıtlar içeriyor ama aylaklık hissi hala yerinde. DeMarco şarkılarında mutfaktaki annesinden, kanepede yatan babasından, sıkıntıdan, sigaradan ve biraz da kadınlardan bahsediyor. İşsiz güçsüz bir sokak çocuğunun ağzından dinlediğimiz dünya fazlasıyla bizden. Uyuşuk, iddiasız gitar yavaştan yürüyüp giderken dertler, kaygılar buhar oluyor. Burası her şeyin kendi kendine yolunu bulduğu bir yer. Biraz sabır yetiyor. Mutluluğun tanımından emin değilim ama halinden memnun ve iyi hissetmek için bir paket sigara, tek bir koltuk ya da yıldızlı bir gecenin yeterli olabilmesi çok gerçek. Çok iyi. Mac DeMarco'nun müziği tam olarak bunu duyumsatıyor. İnsanı alçakgönüllüleştiriyor. Şu ara bundan daha harika bir şey düşünemiyorum."} {"url": "https://manyetikbant.me/mando-diao-konser/", "text": "Mando Diao, İsveç'in sanayi şehirlerinden Borlange çıkışlı. Burası aynı zamanda ülkenin en büyük müzik festivallerinden Peace & Love'a ev sahipliği yapıyor. Adını solist ve gitarist Björn Dixgard'ın rüyasında gördüğü bir adamın koyduğu grubun 5 stüdyo albümü, 3 EP'si, 1 MTV Unplugged albümü, 2 de toplaması bulunuyor. Türkiye'de de hatrı sayılır bir kitlesi olan Mando Diao, Cumartesi gecesi Avea Escape To Music konserleri kapsamında Küçükçiftlik Park'taydı. Türkiye'ye ilk defa gelen Mando Diao'yu hevesli ve güzel bir kalabalıkla izledim. Konserin girizgahı 2007 tarihli Never Seen The Light Of Day albümlerinden Dalarna'yla yapıldı. Sahne üzerindeki kadro tamamlanıp paldır küldür God Knows'a girildiğinde gecenin rotası belli olmuştu; seyirci dans etmeye istekli, Mando Diao ise kitlenin pestilini çıkarmaya yeminliydi. Grup karşı konması zor, eğlenceli bir indie rock'ı seyircinin başından aşağı boca ederken, solist ve gitaristler Björn Dixgard ile Gustaf Noren kah aynı mikrofonu paylaşıp kah sağa sola su püskürterek işin performans kısmını sırtlandı. Björn Dixgard ilk şarkılardan itibaren gözlerimizin içine bakıp o kadar çok Come on! diye buyurdu ki konserin ortalarında bekleneni verememenin stresiyle Daha n'apayım be ya? diye isyan ettim kendisine. Gustaf Noren seyircinin içinde İstanbul geçen her cümleye coşkuyla tepki verdiğini fark edip şehre yaptığı güzellemeyi Kıçınızın öpülmesi güzel, değil mi? cümlesiyle noktaladı. Setlist'teki 15 şarkıdan 10'u single'lardı ve konserin büyük kısmında şarkılar bir ağızdan söylendi. Noren ilham kaynaklarını 20'lerin cazı, 30'ların kabaresi, 40'ların blues'u, 50'lerin rock'n roll'u, 60'ların soul'u, 70'lerin funk'ı, 80'lerin diskosu ve 90'ların hip-hop'ı olarak saydı. Björn Dixgard göz temasıyla yetinmeyip seyircinin arasına daldı. If I Don't Live Today, I Might Be Here Tomorrow, Suriye, Libya ve dünyanın her yerindeki devrimlerde ölenlere adandı. Noren'in soyunmasıyla yükselen çığlıklar arasında Dance With Somebody ile final yapıldı, Dance With Somebody Mando Diao'cuları da evlerine iç rahatlığıyla dönebildiler böylece. Buz gibi havayı hissetmediğim serin çadırda bolca dans edip şarkı söyleyerek, kimi zaman tanımadığım insanlarla halayvari oluşumlar içinde yer alarak tahmin ettiğimin çok ötesinde eğlendim. Kalabalık tıklım tıkış değildi, şarkılara hakimdi ve güzel eğleniyordu. Konser sonrası dakikaların fiks şarkısı Lonely Boy eşliğinde mekandan çıkıp köftecilerin yanan varilleri arasından adeta bir Savaş Ay gibi otobüs durağına akarken gözümün önünde hala Björn Dixgard'ın Oynayın ulen bakışı vardı. Umuyorum kendisini memnun edebilmişizdir."} {"url": "https://manyetikbant.me/manu-chao-eksifest/", "text": "Zaman ve mesafeden bağımsız arkadaşlar vardır ya, kaç yılda bir görüşürsen görüş hep birlikteymiş gibi hissedersin. Eee?\"lerle, \"Daha daha?\"larla bölünmez muhabbet, bıraktığın yerden devam eder. Manu Chao'nun şarkıları da öyle. 14 yıl önce Bongo Bong'u ilk duyduğum anki kadar dost ve sıcak. Kendisi 50'lerinde ilerlemeye başlamışken ben 30'a yaklaşmışım. Onun şarkı söylediği dillerden birini daha öğrenmişim. İstanbul'a üçüncü konser ziyaretinde dillere destan sahne performansını nihayet görmek için yağmur altında Ekşi Fest'in servis kuyruğunda beklemeye koyulmuşum. Kuyruk upuzun, hava soğuyor, yağmurlukçular mutlu ama servisler bir türlü gelmiyor. Minibüsler balık istifi insan taşıyor Sarıyer'deki Life Park'a. Bir saatten fazla sırada bekliyorum. Alanda bira satışı jetonla, yemek satışı nakitle yapılıyor. Jeton ve bira kuyrukları kısa ama yemek kuyruğunda bir yarım saat daha gidiyor. Bu arada Baba Zula sahneden inmiş, saflar sıklaşmış, Manu Chao heyecanı alanı sarmış. Yağmur hep yanımızda, ince ince. Sahneye sokulabildiğim kadar sokuluyorum. Şarkı söylerken, müzik yaparken çok iyi olan müzisyenler var. Bir de bunları yaparken kendini tüketircesine, yok olurcasına her şeyini seyirciye verenler var. Manu Chao ikinci grupta. 2,5 saat süren konser boyunca sürekli gözlerimizin içine bakıyor, zıplıyor, mikrofonu çıplak göğsüne vurarak kalbimizin birlikte attığını hissettiriyor, yağmuru, havayı selamlıyor, hayatı ve adalet mücadelelerini kutluyor. Şarkılarını hangi dilde söylerse söylesin, birbirimizi kelimelerin ötesinde bir bağ ile anlıyoruz. Dünyanın farklı yerlerinde doğan grup üyelerinin hepsiyle eskiden Beşiktaş Vapur İskelesi'nin yanında bulunan çaycıda ellerimizi ısıtmış gibiyiz. Gezi Direnişi'nden görüntüler ekranlara yansıtılınca \"Her yer Taksim, her yer direniş sloganı duyuluyor. Bütün dünyaya cesaretimizle ilham verdiğimiz için teşekkür ediyor Manu. Clandestino, Bongo Bong, Me Gustas Tu, Que Paso Que Paso, Rumba de Barcelona, La Primavera, Rainin In Paradize, Politik Kills bir ağızdan söyleniyor. Albümlerindeki gibi konserde de şarkılar birbirinin içine geçiyor, nerede başlayıp bittikleri çoğu zaman belirsiz. Birkaç şarkı sonra aynı nakarata dönülebiliyor, dalgalı denizde kafamıza göre sallana sallana gidiyoruz. Kaptanın elinde gitar, tayfalar keyif sigarasında. Sahneden üzerimize dökülen Latin punk'ı bazen çıldırtıcı bir hıza ulaşıyor. Dans edip yorulurken yaşadığımı hissediyorum. Manu Chao Proxima estacion: esperanza dediğinde inanıyorum. Karşılaştığım arkadaşlarım terli ve mutlu. Orman içinde toplaşmış terli ve mutlu insanlarız. Seyirci Manu Chao'yu bırakmak istemiyor. 3 defa geri dönüyorlar sahneye. Bir defa da selam vermek için geliyorlar. Mümkün olsa sahneye atlayıp hepsine sarılacağım, öyle canımdan can gibiler. Konser bittikten sonra sonu görünmeyen servis sırasını pas geçip orman yolunda biraz yürüdükten sonra minibüs buluyoruz. Minibüs şoförü bile mutlu. Fotoğraf Wikipedia'dan, video bana ait."} {"url": "https://manyetikbant.me/maraqopa/", "text": "Bundan üç kış önce Paris'te öğrenciydim. Son elli yılın en sert kışı dedikleri yıllardan biriydi. Sekiz buçuktaki derse girmek için evden sekizde çıkıyorduk. Buz kaplı kaldırımlar ayaklarımızın altında çatırdıyordu. Radyatörsüz sınıfta paltomuza sarınıp Abbas Kiarostami dinliyorduk. Hayattaki mutluluğum çoğunlukla iki şeye bağlı; üşümemek ve aç kalmamak. Paris'te çok üşüyordum. Okulda, evde, metroda, sokakta, her yerde üşüyordum. Okulun boktan kantininde yiyecek bir şey bulamadığım için dandik sandviç ve elmalar dışında gündüzleri pek yemek de yemiyordum. Bu yüzden sürekli mutsuz olmaya meyilliydim. Mutsuz olmamak için çabalamam, bir şeyler yapmam gerekiyordu. Erasmus'a birlikte gittiğimiz ve Paris'te birlikte yaşadığımız Müge'yle neredeyse her gün bir müzeye gidiyorduk. Saraylar, parklar, bahçeler, caddeler, meydanlar birbiri ardına önümüzde açılıyordu. Gecelerse konserlere aitti. Daha Paris'teki ikinci günümüzde Sun Kil Moon'u izlemiştik. Hatla birlikte verilen takoz cep telefonlarını acil durumlar dışında kullanmıyorduk. Kitapçık şeklinde bir haritamız vardı, onunla buluyorduk yolumuzu. İlk defa gördüğümüz ve belki bir daha hiç görmeyeceğimiz caddeler, adını artık hatırlamadığımız sokaklarla kesişiyor, bizi küçük barlara, konser salonlarına götürüyordu. Damien Jurado'yu da böyle küçük bir mekanda, eski Charonne Garı'ndan bozma Fleche d'Or'da izledik. Bar, altın ok anlamına gelen adını Paris Calais seferini yapan trenden alıyordu. Jurado'nun Caught In The Trees albümü yeni çıkmıştı. Grubu pasaportlarındaki bir sorun nedeniyle gelememişti. Damien Jurado grup için kurulmuş sahnenin ortasında, akustik bir konser vermişti. Herhalde 40-50 kişiydik. Elimizde konserden sonra paltomuzun cebine koyup eve götürdüğümüz plastik bardaklarda bira vardı. Coats Of Ice ilk defa o gece aklıma takıldı, hala da gittiğini söyleyemem. Birini ilk defa nerede, hangi ruh halinde dinlersem hep orada kalma ihtimali var. Bu bir risk aslında, zor zamanlarda dinlediğim albümleri terk eden biriyim. Ama Damien Jurado'yu hiç terk etmedim. O benim için boktan günlerin güzelliğini ifade ediyordu. Yeni albümü Maraqopa'yı açan Nothing Is The News'u duyduğumda metro istasyonlarının klinik yeşili çaktı yine gözümde. Şarkılarda yitirilenler, yeniden bulunanlar, kendinden ve başkalarından kaynaklanan hayal kırıklıkları yumak gibi birbirine dolaşıyor. Jurado'nun beni tamamen kontrol altına alan bir sesi var. Onu dinlerken başka bir şey yapamıyorum. Anlattıklarına kulak verip hissedebiliyorum ancak. Melodiler parmaklarımda usulca çözülüyor, geri vokaller karanlık metro tünellerinden sesleniyor, korolar öğle saatinde sakince sandviç sıralarında bekliyor. Maraqopa, sevgilini birkaç ay geride bırakmak zorunda olmak gibi hüzünlü bir macera. Asla karanlık değil, yara kabuğu soymaya benzer tatlı bir hissiyat barındırıyor. Geçmişini yüklenip devam etmenin iç rahatlığını dinleyiciye geçiriyor. Geçiciliğin bilinciyle keyfi sürülen bir öğle sonrası bu albüm. Sıcak değil ama güneşli."} {"url": "https://manyetikbant.me/marianne-faithfull-21-05-11-istanbul-modern/", "text": "Üzerinden 10 gün geçmiş bir konseri yazmaktan çekiniyordum, o gecenin hissini tam olarak yakalayamam diye. Ama bloga koyacağım fotoğrafları seçerken yukarıdaki karede Marianne Faithfull'la göz göze geldim sanki ve yine içimde belirdi 21 Mayıs gecesi İstanbul Modern'in bahçesinde hissettiğim çalkantı. Faithfull benim gözümde ayak parmaklarından saç tellerine kadar hikaye dolu bir kadın. Sesini ilk defa 12 yaşındayken Metallica'nın The Memory Remains'inde duymuş, bu sayede ilk yabancı kasedimi almıştım. 50 yıllık hikayelerini yüz yüze dinleme fırsatını kaçıramazdım. İstanbul Modern'in bahçesinde üç nesil birlikte bekledik sahne ışıklarının yanmasını. Açılış son albüme adını veren Horses And High Heels'la yapıldı. Faithfull her şarkının hikayesini anlatırken, karşımdaki kadının yaşayan rock tarihi olduğunu daha iyi anladım. Keith Richards, Mick Jagger, Nick Cave ve Tom Waits'in kendisi için yazdığı şarkılara The Gutter Twins cover'ı The Stations, Working Class Hero, Roger Waters'tan yalvar yakar aldığını söylediği Incarceration Of A Flower Child eklendi. Paris'teki günlük hayatını anlattığı Prussian Blue'da kendi Paris'imden izler aradım. ABD'den hiçbir zaman hoşlanmadığını söyleyerek başladığı That's How Every Empire Falls'da onaylarcasına başımı salladım. Faithfull kalabalıktan yükselen Vagabond Ways isteklerine Vagabond Ways'i seviyorum ama Vagabond Ways mi Sister Morphine mi? diye cevap vererek Sister Morphine'i seçti. Broken English'te önümde duran 50'li yaşlarda bir adamın ağladığını gördüm. Anne-babayla yan yana konser izlemek, aileyle paylaşılacak en özel anlardan. Sizin sadece fotoğraflarda gördüğünüz, size anlatılan kadarını bildiğiniz, sizden önceki hayatlarını yeniden yaşıyorlar. İnsan hem uzaklaşıyor onlardan, hem de sanki daha önce tanımadığı şekilde tanıyor. Bunları yaşatan bir geceydi Marianne Faithfull konseri. Herkesin eşlik ettiği Working Class Hero'dan sonra Demek ki ruh yeni nesile geçmiş, sizler iyi çocuklarsınız dediğinde öğretmeninden aferin almış küçük bir çocuk gibi gururlandım. O kadar sevecen, öyle ikna ediciydi ki, o anda söylediği her şeye inanabilirdim. Her şarkının bir ağırlığı, duygusal bir yükü var çoğu kişi ve özellikle Faithfull üzerinde. Kendisi de bazı şarkılardan sonra toparlanmak, nefes almak gerektiğini söyledi. Konser boyunca ne zaman sigara yaksa alkışlandı, sonuncusunda Yapmayın, Londra'ya döndüğümde hipnozla sigarayı bırakacağım diye açıkladı. Kimi şarkılarda, ayakkabısının sol teki topuğundan çıkmış vaziyette taburesinde ellerini kavuşturup otururken karşımda Irina Palm'ı gördüm sandım. Sıra dışı mesaisini mahalle arkadaşlarına anlatırkenki muzipliği geldi gözümün önüne. Benzer bir ifade zaman zaman gelip geçti yüzünden. Ezanın müziğe karıştığı serin gecede sahnedeki herkes, Wayne Kramer, Doug Pettibone, adını hatırlamadığım davulcu, basçı ve çaldığı enstrümanları sayamadığım piyanist, 50 yıllık bir soundtrack sundular, Marianne Faithfull'un olduğu kadar bahçeyi dolduran insanların da hayatına ait olan."} {"url": "https://manyetikbant.me/marianne-faithfull-give-my-love-to-london/", "text": "Müzik kariyerinin 50. yılını kutlayan Marianne Faithfull, dibe vurmanın nasıl bir şey olduğunu da kendini yeniden yaratmayı da iyi bilen bir sanatçı. Hayatının en zor dönemlerini geçirdiği Londra'ya sevgi ve nefret borcunu ödediği 20. stüdyo albümü Give My Love To London, iddialı iş birliklerinden oluşan güçlü bir çalışma. Roger Waters, Nick Cave, Anna Calvi, Steve Earle, Tom McRae ve Pat Leonard'ın Faithfull için bestelediği şarkılara o bildiğimiz, yılların tortusuyla çatallanmış ses hayat veriyor. Portishead gitaristi Adrian Utley, Ed Harcourt, Nick Cave and the Bad Seeds'den Warren Ellis ve Jim Sclavunos'un konuk müzisyen olarak yer aldığı albüm, Faithfull'a göre kim olduğunun, ne olduğunun birebir yansıması. Londra'ya bir aşk mektubu gibi başlayıp şehrin yıkımını zevkle izleyen bir kadının anlatısına dönüşen açılış parçası Give My Love To London'la sahneye çıkan Faithfull, albüm boyunca ayağını gümbürtüyle yere vuran gitarlarla büyüyüp dehşetli bir tanrıçaya dönüşüyor, sakin piyanoyla ufalıp konuşur gibi vokaline dönüyor, yaylılarla genişleyip pus gibi manzarayı kaplıyor. Roger Waters imzalı ilk single Sparrows Will Sing, dramatik düzenlemesiyle True Lies, Faithfull'un Bu şarkıyı yazmış olmak için ruhumu şeytana satabilirdim dediği Nick Cave ürünü Late Victorian Holocaust, tiksinti ve şefkat arasında gidip geldiği Mother Wolf albümün en sarsıcı anlarını barındırıyor. Leonard Cohen cover'ı Going Home'u da unutmamak gerek. Geçmişin hayaletinin tepesinde dolaşmadığı bir albüm bu. Geçmişten getirdiklerini bugünün müziğine katan Marianne Faithfull, 67 yaşında bir zafer daha kazanıyor. Hayatın kendisi gibi kirli sound'uyla Give My Love To London, yılın en iyilerinden olmaya aday."} {"url": "https://manyetikbant.me/mark-lanegan-band-konser/", "text": "Mark Lanegan'ı geçtiğimiz yıllarda önce Greg Dulli'yle kurduğu The Gutter Twins projesiyle, sonra da Isobel Campbell'ın müzikal partneri olarak izledik İstanbul'da. Şubat ayında, 8 yıllık bir aradan sonra çıkardığı yeni albümü Blues Funeral oldukça heyecan vericiydi. Hal böyleyken Mark Lanegan Band konseri, sezonun en sabırsızlıkla beklediğim konserlerinden oldu. Screaming Trees'den bu yana birçok grupla, sayısız defa sahne almasına rağmen hala mikrofonun arkasında oraya ait değilmiş gibi duruyor Lanegan. Konserin başından sonuna kadar gerginlikle mikrofon ayağına kenetlenen ellerini gördükçe, lise 2'deki punk grubumuzla okulda verdiğimiz rezalet konseri ve kendi halimi hatırlıyorum. Zaten röportajlarında da sahneye çıkıp şarkı söylemenin kendisine göre bir iş olmadığını ama buna zamanla alıştığını belirtiyor. Dün gece de farklı değildi duruşu. Bir iki teşekkür ve iyi geceler dışında konuşmadı. Flaşlar patladıkça yüzünü başka yöne çevirdi, gözlerini kapadı ve karanlık sahnenin gölgelerine saklandı. Sesi oralarda bir yerdeydi, davul, bas ve distorsiyon tarafından boğulmadığı zamanlarda. Ön grup Creature with the Atom Brain'in solist ve gitaristi Aldo Struyf, 2004 tarihli Bubblegum'dan beri Mark Lanegan'la çalışıyor. Mark Lanegan Band'in klavyeleri de ona emanet. Uzun gitar jam'leriyle bezeli, eh bir ön grup performansının ardından sahne ışıklarının iyice kısılmasıyla Bay Lanegan ve ekibi sahne alıyor. The Gravedigger's Song'la başlıyor konser ve turnenin standart setlisti aynen tekrarlanıyor. Tüm müzisyenler çok hevesli, hepsi büyük haz alıyor sahnede ama davul ve bas fazla yüksek geliyor kulağıma. Şarkılar zaman zaman bir distorsiyon çorbası içinde tekdüzeleşiyor. Harborview Hospital ve Ode to Sad Disco'nun güzel detayları kayboluyor. Mark Lanegan'ın sesine yazık oluyormuş gibi hissediyorum. Diğer yandan uzun süredir karşılaşmadığım kadar dingil insanlarla karşılaşıyorum seyirciler arasında. İnsanları ite-kaka en öne gelip konser boyunca flaşla birbirinin fotoğrafını çekenler, flaşlı çekim yapanları ıslıklayarak durdurmaya çalışanlar, sadece üç şarkı çekip arkaya geçecek olan fotoğrafçılara hakaret edenler, ne ararsan. Mark Lanegan'ın duyamadığım sesi ve şarkıların inceliksiz sahne versiyonlarının üzerine tuz biber ekiyorlar. Şarkılar adına üzüntü duymama rağmen Methamphetamine Blues'da kendimi coşmaya zorlayarak bitiriyorum konseri. Bunu saymıyorum."} {"url": "https://manyetikbant.me/metric-sentetike-kars/", "text": "Yeni albümleri Synthetica'yı yayımladıktan 2 hafta sonra Mono Festival'a konuk olan Metric'le feat. için bir röportaj gerçekleştirdik. Emily Haines ve James Shaw'la albümün temasından, kendi plak şirketlerini kurmaya nasıl karar verdiklerinden, Lou Reed'le nasıl tanıştıklarından, ilham kaynaklarından ve biraz da çocukluklarından bahsettik. Synthetica, yaşadığımız zamanın yüzeysellik ve yapaylığına duyulan tepkiyi dile getiriyor. Kusursuzluk dayatmasıyla baskılanmış, mutsuzluk ve tatminsizlikten hareket edemeyecek kadar uyuşmuş insan yığınları için umut var mı diye sorduğumda, net bir cevap alamıyorum. Biz de aynı soruları soruyoruz diyor Emily Haines. Çözüm olabileceğini düşündükleri sosyal medya ve internetin durumuyla ilgili hayal kırıklıklarını gizlemiyorlar. Kendi plak şirketlerini kurabildikleri için şanslı olduklarını düşünüyorlar. Büyük şirketlerle albüm anlaşması için masaya oturduklarında sürekli kazıklandıkları ve aptal yerine kondukları hissine daha fazla dayanamamışlar. Güncel müzikten çok, sinemadan ilham alıyorlar. James Shaw, stüdyoda Earth 2100'ı izleyip izleyip gaza geldiğini söylüyor. Birlikte çalışmayı kafasına taktığı isim Angelo Badalamenti. Seni istiyorum Angelo! diye parmak da sallıyor kameraya. Shaw'un esprili tavrına karşı Haines, röportajın başında biraz soğuk duruyor. Kısa ve genel cevaplar veriyor ama ilk gençlikte hissedilen baskıyla nasıl başa çıktığını sorduğumda açılıyor. Sanata yönelmesinde okul müdürünün büyük etkisi olduğunu da böylece öğreniyorum. Bombok bir okul hayatının kıyısından dönmüş. Beden eğitimi öğretmenini hala nefretle anıyor ve öğretmenlerin yönlendirmelerinin çok önemli olduğunu düşünüyor. David Cronenberg'in Cosmopolis'ine müzik yaparken, Howard Shore filmden hiçbir görüntü görmemeleri konusunda ısrar etmiş. Sadece filmin uyarlandığı kitabı ve senaryoyu okuyup, tamamen kendi hayallerinde canlandırdıkları görüntülere müzik yapmışlar. Bunun tam tersini, önce filmi görüp sonra müziği yapmayı da istediklerini söylüyorlar. Mono sahnesinde tahminimden çok daha iyi bir performans sundu Metric. Emily Haines de sahne için doğmuş kadınlar listeme rahatlıkla girdi."} {"url": "https://manyetikbant.me/metz-ve-gurultuyu-sevmek/", "text": "Hayatta yumuşak şeyler var. Cam kenarlarındaki koltuklar, battaniyeler, sıcak içecekler ve sıcak kollar gibi. Hayatta bir de daha sert şeyler var. Yemek yaparken elini doğramak, buz tutmuş kaldırım, kafana inen sarkıt ve kaybettiğin insanlar. Daha sert olanların gerçekliğini de daha net idrak ediyorsun. Bir şeye ne kadar sert çarparsan, onun varlığını o kadar kuvvetle doğruluyorsun. Bazen ahenkle şarkı söylemen değil, eline geçirdiğin her şeyi haşat edip bas bas bağırman gerekiyor. Ancak o zaman kendini yeterince ifade edebiliyorsun. Gürültü çıkaran grupların gerçeklikle bağları bana hep biraz daha sağlam geliyor. Gürültü, bana göre içine doğduğumuz çağın damıtılmamış sesi. Gürültü içinde rahat hareket ediyorum ve onu bir dil olarak kolayca kabul edebiliyorum. Toronto çıkışlı punk rock grubu METZ'in müziğini duyar duymaz benimsedim. Alex Edkins, Hayden Menzies ve Chris Slorach'ten oluşan grup vahşi bir davul, cazırtılı gitarlar, sert bir bas ve anlaşılması zor çığlıklarla anlatıyor derdini. The Jesus Lizard, Melvins, Shellac, Nirvana ve Pixies'e benzetilmeleri boşuna değil. Yönünüzü tayin etmenin zorlaştığı ses katmanları arasında, gürültünün melodiye dönüşebildiği anlar yaratıyorlar ve içlerinde barındırdıkları enerjiyi fark etmemek imkansız. Geçtiğimiz yıl çıkan Sub Pop etiketli ilk albümleri METZ, 90'lardan beri kaybettiği grupların yerini yenileriyle doldurmaya çalışanları tatmin etmenin yanında, geçmişe ait bir şey olmama niteliğini de taşıyor. METZ'in gürültüsü 90'ların değil bugünün sesi ve müzik ölmedi arkadaşlar. Müzik konser salonlarında çığlık çığlığa kükrüyor. Müzik, üzerine atlamak için duvarın arkasında bekliyor. Hazır ol."} {"url": "https://manyetikbant.me/michael-kiwanuka-zorlu-psm-270917/", "text": "Michael Kiwanuka, Idi Amin'in baskıcı ve etnik ayrımcı rejiminden kaçan Ugandalı bir ailenin Kuzey Londra'da dünyaya gelen çocuğu. 20'li yaşlarının başlarında session müzisyeni olarak Tinie Tempah'nın prodüktörlüğünü yapan Labrinth ile çalışan Kiwanuka, 2011'den itibaren Londra'nın küçük mekanlarında verdiği konserlerle sadece müzik basınının değil, The Bees'den Paul Butler'ın da dikkatini çekiyor. Butler prodüktörlüğünde üç ay arayla yayınlanan EP'leri Tell Me a Tale ve I'm Getting Ready'nin ardından ivme hızla yükseliyor. Önce Adele'e turnesinde eşlik ediyor, sonra 2012'nin başında BBC'nin gelecek vaat eden yetenekleri ortaya çıkarmayı amaçlayan Sound of... anketinde birinci seçiliyor. İlk albümü Home Again, Michael Kiwanuka'yı hem çok daha geniş bir dinleyici kitlesiyle hem de liste başarısıyla tanıştırıyor. Dışarıdan bakıldığında harika bir kariyer başlangıcı gibi görünen durum, Kiwanuka'nın yeterince iyi olduğuna inanmasına yetmiyor. Müziği bırakma noktasına gelen sanatçı, Black Man In A White World şarkısında beraber çalıştığı hip hop prodüktörü Inflo ve ikinci albümü Love & Hate'in yapımcılarından Danger Mouse'un yaklaşımlarıyla müziğine bu defa daha hırslı ve tutkulu sarılıyor. Geçtiğimiz yıl yayınlanan Love & Hate ile Kiwanuka'nın ayakları yere daha sağlam basıyor. Mevsimin döndüğünü iyiden iyiye hissettiğimiz günlerden birinin akşamında, Zorlu PSM'nin ana sahnesinde izliyoruz Michael Kiwanuka'yı. Müzisyenin İstanbul'daki ilk konseri, bu yıl Emmy Ödülleri'ni silip süpüren mini dizi Big Little Lies'da kullanılan Cold Little Heart ile açılıyor. Kiwanuka'nın kayıtsız kalmanın imkansız olduğu soul vokali, için için yanan, uzun gitar sololarıyla sarmalanıyor. Müzikte 70'ler nefes alıyor olsa da salona hakim his nostalji değil. 30'lu yaşların başında hem dünyadaki, hem değer verdiğin insanların kalbindeki yerini aramanın ve bazen bulamamanın yorgunluğu; anlaşılmaya ve doğru sevilmeye duyulan can yakıcı ihtiyaç; zorlansan da kendine ve başkalarına inanıp devam etmenin tek çıkar yol oluşu ile dolu şarkılar. Yetenekli bir müzisyen ve yeni Marvin Gaye olarak kutlanan bir sesi izlemekle kalmıyorum, yeni mevsimi ve hayatın bu mevsimle birlikte yoluma doğru sürükleyeceklerini karşılamak için enerjiyle doluyorum. Michael Kiwanuka'nın içten ve gerçek olduğunu hissettiğim müziği, ruhumda izini bırakıyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/midtown-fest-2014/", "text": "Ortaokul yıllarımda grup tişörtleri insanlarla tanışmak için geçerli bir vesileydi. Üzerindeki büyük P harfiyle o mavi Portishead tişörtünü birinin üzerinde gördüğümde gizli bir kardeşliğin parçasıymışız gibi hissederdim. Çarşamba gecesi sahnedeki led ekranda aynı P yanıp söndüğünde içim titredi. Tuhaftı. Beth Gibbons'ın sesini en çok Akmar'dan alınmış kasetlerden dinlemiştim. Geceleri Kent FM'in web sitesindeki istek parça bölümünde Glory Box'ı işaretleyip, çalınana kadar uyumadığım zamanlardı. İstanbul'un uzun soluklu olmasını dilediğim yeni festivali Midtown Fest'in headliner'ı olarak açıklandıklarında binlerce kişi gibi benim de kalbim bir süre ağzımda attı. Yanlarına eklenen vahşi İngiliz post-punk grubu Savages da heyecanımı katladı. Festivale yeni EP'leri için stüdyoya girmeye hazırlanan The Ringo Jets'le başladım. Onları festivallerde sahnede görmeyi seviyorum. Çıtayı hiç düşürmüyorlar, nasıl bir rock'n roll kayasına çarpacağınızı her zaman biliyorsunuz. Savages öncesi kulaklarımıza takla attırdılar. Jehnny Beth, Gemma Thompson, Ayşe Hassan ve Fay Milton'dan oluşan Savages, simsiyah giysileriyle simsiyah sahnede yerini aldığında iyi bir konser izleyeceğimden emindim. Grup, geçen yıl çıkardığı ilk albümü Silence Yourself'le çok iyi eleştiriler almış ve sahne performansıyla övülür hale gelmişti. Şarkılarında üzerindeki tüm baskılara karşı koyan, normları sorgulayan, bedenini seven güçlü bir kadın dile geliyor. Jehnny Beth, gördüğüm en karizmatik solistlerden biri. Savages'ın jilet gibi keskin müziğiyle açtığı isyan bayrağı seyircide karşılık buluyor. Silence Yourself'den şarkılara bir de Suicide cover'ı Dream Baby Dream ekleniyor. Yılın açık ara en seksi konseri, grubun mayıs ayında çıkardığı single'dan Fuckers'la bitiyor. Jehnny Beth, Don't let the fuckers get you down diye haykırırken özellikle kadınların gözlerinde hayranlık var. Yazının burasında biraz durakladım. Portishead çoğumuzu melankolisiyle yakalamış, derdimize ortak olmuş, bu yüzden de en mahrem, en kişisel anılarımızın parçası olan bir grup. Beth Gibbons'ın iki eli mikrofonda sabit duruşu Portishead'e dair aklımızdaki ilk görüntülerden. Yıllar içinde müziklerinin insana dokunuşu, Gibbons'un sahne halleri gibi, hiç değişmedi. Cowboys'u, Mysterons'ı, Over'ı canlı dinlediğimde elbet hafif bir nostalji duyuyorum ama bu kadar çarpılmamın sebebi hala taze olmaları. Bunlar ömürlerini doldurmuş, sadece daha kaygısız olduğumuz ve aslında olduğundan daha güzel hatırladığımız yıllara dönme vesilesinden ibaret şarkılar değil. Hepsi yaşıyor. Hepsi gerçekliğini koruyor. Toplam 3 stüdyo albümüyle ulaşılabilecek en geniş etki alanına ulaşan grup, Dummy'den (1994) 5, Portishead'den (1997) 2, Third'den (2008) 7 parça ve 2009'da yayınladıkları Chase The Tear'ı çalıyor. Wandering Star'da birer tabureye çöken Beth Gibbons ve Geoff Barrow, baş başaymış gibi çalıp söylüyor şarkıyı. Şarkı söylediği anlar dışında sesini duymayı lütuf saydığımız Gibbons, bir ara sahneden inip ön sıralardaki insanların elini tutuyor, birinin kendisine verdiği bilekliği takıp konsere öyle devam ediyor. Machine Gun'da ekranda Gezi Direnişi'nden görüntüler, İstanbul United logosu ve BERABER yazısı beliriyor. Yıldızlar içinde Glory Box, scratch'lerini duydukça sırıtmadan edemediğim Cowboys, biste gelen Roads ve We Carry On. Herkesin takık olduğu bir şarkı var muhakkak ama en yüksek sesle eşlik edilenler Sour Times ve Glory Box. Portishead'in 23 yıllık kariyerinden seçip çaldığı şarkıların seyircinin ne kadar derinine işlediği, yüzlerdeki büyülenmiş ifadeden belli oluyor. Kırgınlıklarını saklamayan insanları seviyorum çünkü herkes kırılır. Herkesin canı yanar. Herkes canı yandığında bir şarkının dostluğunu arar. Portishead'in müziği bizi bu çok basit noktada birleştiriyor ve bir süreliğine, konser bitip alan boşalıp herkes İstanbul trafiği içinde ayrı yerlere dağılmadan önce, ürpertici bir his birliği sağlıyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/miller-music-tour-gun-i-new-york/", "text": "Miller Music Tour'dan daha önce kısaca bahsetmiştim. Dünyanın dört yanından 200 kişiyi bir araya getirip 5 gün boyunca ABD'nin 3 şehrinde partiye, konsere, eğlenceye bandıran bir organizasyon. Türkiye'den Music Factory elektronika kategorisi birincisi Kerceya'dan Berrak Pabuçcuoğlu, blogger Koray Caner ve ben, memleketimizi en iyi şekilde temsil etmek üzere zorlu bir kamp süreciyle tura hazırlandık. Pasaport kontrolü için en sütten-çıkmış-ak-kaşık yüz ifademle yaklaştım görevliye. Somurtkan ve sert görünen adam beni şöyle bir süzdükten sonra üzerimdeki Nirvana tişörtünü gösterip Seni şimdiden sevdim dedi. Dinlediğimiz gruplardan bahsettik o 1 dakikalık işlem boyunca. Ben önünden geçip giderken hala en sevdiği Nirvana şarkısı Sappy'i söylüyordu. En sevdiklerimden olan Sappy'i. Daha güzel bir karşılama olamazdı. Burada ileri sarıp servis aracıyla trafikten sıyrılıp Manhattan'a girişimize geliyoruz. Akvaryum balıkları gibi camlara yapışmış, gördüğümüz her şeyin fotoğrafını çekiyoruz. Ben çatılardaki su depolarına takmışım, Koray mağazalara. Görsellik bir biçimde tanıdık; filmlerden, dizilerden. Ama tek başıma içine atılmaya korkacağım denli de büyük geliyor. Otele yaklaşırken orada müzik için bulunduğumu hatırlatıyor Soundgarden konseri afişleri. Ne yazık ki kaçıracağım, ertesi gün Miami'ye yolculuk var. Intercontinental Times Square'de kapıda karşılanıyoruz. Tur boyunca gideceğimiz her yerde VIP ayrıcalıklarından yararlanmamızı sağlayacak bileklik ve yaka kartlarımızı ediniyoruz. Tur fotoğrafçısına pozumuzu da verdikten sonra odaya çıkıp dünyanın en yumuşak yataklarının tadını çıkarmaya fırsatımız oluyor. Karşılama yemeğinde hepimize tavsiye edilen şu: Gidin ve tanımadığınız insanlara merhaba deyin. Biz de bunu yapıyoruz. Kolombiyalısından Korelisine herkese birer Hello. Gecenin büyük olayı, suyla dansı birleştiren bir acayip şov: Fuerza Bruta. Dansçılar seyircinin üzerine gerilmiş, esnek ve saydam bir gerginin üzerinde dans ediyor, yüzüyor ve bunlar dokunulacak kadar yakında oluyor. Anlatmak zor, en iyisi izlemek. Sonraki durak Empire State binasının karşısındaki parti terası 230 Fifth. Sonu gelmeyen parti geceleri resmi olarak başlarken ben, bastıran yorgunluğumu atmak için otele geri dönüyorum. Perdeleri ve pencereyi açıp nemli ve ılık New York havasıyla dolduruyorum odayı. Madem rockstar'cılık oynuyoruz, şimdi şu televizyonu 25. kattan atıp aşağıda tuzla buz olmasını izlemek gerek, diye düşünsem de yastıkları yere atıp biraz yatakta zıplamakla yetiniyorum. Gözümü ışıklı gökdelenlere dikip çöp arabalarını dinleyerek oturuyorum uzun bir süre. İstanbul'da uyanıp New York'ta uyumanın, hiç tanımadığım, dünyanın öbür ucundaki bir şehirde, bir otelin 25. katında ayaklarımı New York manzarasına uzatıyor olmanın tuhaflığını hissederek, bir uyuyup bir uyanarak geçiyor gece."} {"url": "https://manyetikbant.me/miller-music-tour-gun-ii-new-york-miami/", "text": "Kalk kalk kalk. New York'tasın ve zamanın çok az. Öğleden sonra Miami'ye giden bir uçakta olacaksın, o zamana kadar gezebildiğin kadar gez. Aç mısın? Büyük Amerikan kahvaltısıyla tanış! Bagel, çikolatalı ve marmelatlı ekmekler, domuz pastırması, yumurta, biraz daha yağlı hamur işi, biraz daha şeker, biraz daha yumurta. Sonra azıcık şeker daha. İnsülin kanımda, ben New York sokaklarında koşar iken kendimi Times Square'de buldum. Dev reklam panolarından mürekkep bir renkli evren. Alışverişi kafamdan çıkarıp kırmızı merdivenlere oturdum. Tavşan deliğinin dibi burası olabilir. Her şey hipnotize edici. Herkes turist sanki. Gözlerimi yorucu binalardan ve reklam kakofonisinden alıp yere çevirdiğimde tanıdık gagalarla selamlaşıyorum, güvercinler gerçekliğin temsilcisi olarak aynı istikrarla zemini didikliyor. Yaklaşık 1 saat etrafa bakıp, sokaklarda keyfekeder dolaşarak fotoğraf çektikten sonra otele dönüp servislere biniyoruz. İstikamet havaalanı. İstikamet Miller uçağı. İstikamet Miami. Yaşasın, kapıda yemek var diye yeniden keke çöreğe saldırırken sürprizin sadece abur cubur olmadığını görüyorum. Kapıda parti var dostlar! Kapıda DJ var, performans sanatçıları var, akşamdan kalmalığa aldırmadan coşuyor insanlar. Turun resmi şarkısı kabul edebileceğimiz Empire State Of Mind herkesi yerinden kaldırıyor, uyuyanları uyandırıyor. Şöyle bir silkelenip, kapıdan Miller'larımızı alıp giriyoruz uçağa. Turda gece dans edilip gündüz uçakta uyunuyor, öyle bir gelenek var. Her şehre inmeden önce fortune cookie'ler dağıtılıyor ve iki talihli rockstar seçiliyor. Fiyakalı bornozlarını giyip havaalanından otele limuzinle gidiyor ve otelde kral dairesinde kalıyor rockstar'larımız. Miami ince bir pusun altında uzanıyor. Kanallarla bölünmüş, havuzlarla bezenmiş bir sayfiye yeri. Gökdelenli bir yazlık site. Uçaktan inip pistte toplu fotoğraf çektirdikten sonra otobüslerle havaalanına girmeden doğrudan otele gidiyoruz. Miami polis eskortu eşliğinde. Bu arada pistte 50 derece sıcakta siyah tişörtlerle nasıl dans etti o çocuklar, hala aklım almıyor. Otelimiz Frank Sinatra, The Beatles, Elvis gibi isimlerin kalıp konser verdiği Fontainebleau Miami Beach. Akşam yemeğine yetişilecek, vakit çok dar ama olsun. Eşyalarımı bile almadan koşuyorum plaja, ne havlum var ne bir şey. Atlantik'le kucaklaşıp çimmeye koyuluyorum. Zira dalgalardan yüzmek mümkün olmuyor. Ben diyeyim yarım saat, siz deyin 40 dakika kalıyorum suda. Okyanusu bulmuşum, son dakikaya kadar çıkmam. Su sıcak ve açıklarda yer yer köpekbalıklı. Hatta yavrular kıyıya kadar geliyormuş ama zararsızlarmış. Dipten kum çıkaralım, ehe ehe derken bir yandan da tırsıyorum. Akşam yemeği kumuna hayran kaldığım Nikki Beach'te. Yemeği falan bırakıp kendimi kuma gömesim geliyor. Boş kumsal öyle huzurlu ki. Girişte bizi Miller'ın kumdan kalesi karşılıyor. Plajda dolaşıp bembeyaz kuma basıyoruz, şimdi bavulumu silkelesem belki hala Nikki Beach'in kumu çıkar. Kum da kum. Kum çok güzeldi yahu. Sıcaklık ve nem yüksek, nefes almak zor. Masalara yayılmış sohbet ederken Panamalı bir kadının çığlığıyla irkiliyoruz. Telaşa mahal yok, sevgilisi evlenme teklif etmiş. Yelpazeye devam. Sonraki durak LIV Nightclub. Miami'nin en iyisi, dünyanın sayılı kulüplerindenmiş. Kaptanımız DJ Ruckus, Lenny Kravitz'in kuzeniymiş. Neredeymiş peki burası? Bizim otelin altında. Otele döndüğümüzde upuzun bir kuyruk. Şık şıkırdım giyinmiş kızlar-erkekler, içeri girmek için sabırsızlar. Sanki İstanbul'daki bütün üniversitelerin mezuniyet balosu var içeride, öyle bir atmosfer. Elimizi kolumuzu ve VIP kartlarımızı sallayarak giriyoruz kulübe. Wow diyenler ooh diyenlere karışıyor. Bense abi şu klimaları kıssak, donduk ya diyorum. Gece ilerler, kulüp yavaştan dolar ve dans figürleri karmaşıklaşırken lüks diskodan odaya kaçıyorum. Yaşasın pofuduk yatak. Ertesi sabah Destination X olarak anılan 3. şehrin neresi olduğunu öğreneceğiz. İyi geceler Miami."} {"url": "https://manyetikbant.me/miller-music-tour-gun-iii-miami-chicago/", "text": "Pofuduk yataktan yukarıdaki manzaraya uyandım. Telaşla kalkıp eşyalarımı hazırladım. Turdaki en acayip sabah bu olsa gerek. Birkaç saat sonra uçağa bineceğiz ama nereye gideceğimiz meçhul. Los Angeles, San Francisco, New Orleans dedikoduları dönüyor. İhtimaller mutluluk verici. Uçuş kartlarımızı almak üzere tur görevlilerine gittiğimizde patlatıyorlar sürprizi: Chicago'ya gidiyoruz! Geceden beri usul usul yaklaşmakta olan yağmur bulutları içini boşaltırken ayrılıyoruz Miami'den. Chicago'da ne yapacağız? Yine clubbing mi? Artık canlı bir grup dinlemenin zamanı geldi derken ibreler rock'a dönüyor, uçakta Pearl Jam çalmaya başlıyor. Tamam diyorum, bir şeyler olacak. Bu gece konser var. Uyuklayarak, çekilişlerle, yastık savaşlarıyla yiyoruz yine uçuşu. Alçalmaya başladığımızda önümde uzanan, mükemmel bir paralellikle ufka giden geniş caddeleri ve göğe yükselen gökdelenleriyle büyüleyici bir şehir. Michigan Gölü ise aslında bir deniz, büyüklüğü Marmara Denizi'nin beş katı neredeyse. Chicago Midway Havaalanı'ndan yine polis eskortuyla, yine otobüsün camlarına yapışmış vaziyette şehrin tam göbeğindeki otelimiz Sax Chicago'ya geliyoruz. Ertesi gün için şehir turlarına yazılıyoruz ve ta ta ta taam: Hemen hazırlanmalıyız çünkü Lakeside'da gerçekleşen büyük bir müzik festivaline davetliyiz. Birtakım kısıtlamalar nedeniyle festivalin adını veremiyorum ancak ipucu verebilirim. Virginialı büyük bir rock grubunun organize ettiği, ABD'nin dört şehrini gezen, her şehirde 3 gün süren ve her günün headliner'ının, festivale de adını veren bu grup olduğu bir organizasyon. Chicago'nun banliyösünde, biraz tehlikeli bulunan mahallelerine yakın, 90'ların başında kapanmış bir çelik tesisinin yerinde yapılıyor. Bölgeyi yeniden cazibe merkezi haline getirmek için planlanan Lakeside projesinin bir parçası. Chicago kadrosunda önce kaçırdığımız isimleri sayayım ki acım anlaşılsın: Ray Lamontagne, Edward Sharpe & The Magnetic Zeros, Amos Lee, Blind Pilot, Gomez ve The Flaming Lips. Kanayan yaramı Kid Cudi, Ben Folds ve esas grupla sarmaya çalışıyorum. Tabii kendimi güneş kremiyle kapladıktan sonra. Festival alanı çok büyük. Üç sahne, 55.000 seyirci, sayılamayacak kadar çok ve çeşitli yemek ve içki standı. Lunapark, arazi aracı test sürüşü yapabileceğiniz bir alan, fotoğraf kabinleri, her türlü merchandise standları ve elbette bacaklardan yukarı tırmanan, ayak bileklerine siyah bir halka olarak yerleşen toz. Kid Cudi'nin seyircisi zaten heyecanlı, e adamın sahne performansı da dinamit gibi olunca kızgın güneşin altında hoplayıp zıplamak şaşırtıcı değil. Ben Folds tek kelimeyle harika. Sürekli seyirciyle konuşuyor, hiç susmuyor, özellikle klavyeyle ilgili bir sorun yaşadığında doğaçlayıp bir konser klasiği olan Rock This Bitch'e bağladığı Asshole şarkısıyla seyirciyi kırdı geçirdi. Şarkı söylemeyip sadece konuşsa da 2 saat dinlenir. Festivalin ana grubununsa ABD için ne kadar önemli olduğunu sahneye çıktıklarında anladım. Seyirci tamamen çıldırdı, bütün şarkılar bir ağızdan söylendi. Çığlık ve alkış hiç dinmedi. Şüphesiz, bu adamlar o toprakların kahramanı. Gece otele döndüğümde yorgun ve pisim. Sorun değil, ertesi günüm boş, vaktim bol. Chicago'yu doya doya gezeceğim. İyi geceler nefes almamı sağlayan klima."} {"url": "https://manyetikbant.me/miller-music-tour-gun-iv-chicago/", "text": "Günaydın rüzgarlı şehir, göl değil deniz kenarında olduğuna inandığım şehir, bize neler hazırladın gökdelenlerinin gölgesinde? John Hancock Kulesi'nden muhteşem manzara? Tamam, hazırım. Şehirlere tepeden bakmayı severim. Turistik diye pompalanan muhitlerin dışında, banliyöleri de görürüm çünkü aynı düzlemde. Chicago daha bu ilk manzarasıyla beni kendine hayran bıraktı. Onca gökdelen, milyon tane insan, otoyollar... ve tertemiz göl kıyısında tertemiz plajlar. İçinden boğaz geçen bir şehirde yaşayıp da denize girmek için kırk takla atıyor olmak içimi acıttı Chicago'nun plajlarına bakarken. Akşama kadar burada kalabilecek olsam da ayrılıyorum kuleden, çünkü otelin hemen yanındaki House Of Blues'da gerçek Amerikan müziğiyle randevum var. Turun beni en heyecanlandıran olayı, Sunday Gospel Brunch. İnsanlar bilet alarak katıldıkları bu etkinlikte lezzetli yemeklerle karınlarını, gospel'la da ruhlarını doyuruyor. Artık turistik bir atraksiyona dönüşmüş olsa da 20 yıldır aynı yerde sahne alan gospel korosunu izlemek müthiş bir deneyim. Sanırım ABD'de olduğumu müzik vasıtasıyla en çok idrak ettiğim andı herkesle birikte sallanıp el çırparak eşlik ettiğim konser. Gospel Brunch'tan sonra koştur koştur tekneyle mimari turuna yetişiyoruz. Chicago 1871'deki yangınla neredeyse tamamen yerle bir olduktan sonra şehir yeni baştan kuruluyor ve bir bir dikilen gökdelenleriyle tanınır hale geliyor. Şehrin genel havasını solumak için çok iyi bir şans Chicago Nehri üzerindeki tur. Tur bitince vuruyoruz kendimizi sokaklara. Önce Magnificent Mile denen alışveriş caddesine bir bakış. Sonra dev birer Union Jack Burger. Devasa porsiyonları sindirmek için Millennium Park'a kadar depar. Chicagoluların Silver Bean dediği Cloud Gate'te fotoğraf çekmece-çektirmece. Akabinde etrafı izleye izleye otele dönüp akşama hazırlanmaca. Bu büyüleyici şehirdeki son parti Wit Hotel'in terasında. Yine clubbing, yine dans figürleri. Chicago hiç uyumuyor sanki. 5 dakikada bir ciyak ciyak yanımızdan geçen bekarlığa veda parti-otobüslerine baka baka ilerliyorum yatağa. Beni kendine aşık ettin Chicago. Yarın da New York'a geri postalayacaksın öyle mi? Seni asla unutamam. İlk Union Pacific trenimi bana sen gösterdin. Raylar üzerinde kıtanın damarlarına yayılan Beat Kuşağını düşündükçe ağlayacaktım neredeyse. Seni çok sevdim Chicago. İyi geceler sevgilim."} {"url": "https://manyetikbant.me/miller-music-tour-gun-v-new-york-veda/", "text": "Birkaç haftalık aradan sonra Miller Music Tour macerasını sonlandırmak için oturdum bilgisayarın başına. Gözlerimi kapadığımda caddeleriyle, nehriyle, gölüyle, gökdelenleriyle aşk yaşadığım Chicago'daydım. New York'a geri dönüş hem doyamadığım bir şehri görecek olmanın heyecanı, hem maceranın sonunun hüznünü hissettiriyordu. Chicago'dan fırtınayla ayrıldık. New York'un leş sıcağına butik otel Hudson'da merhaba dedik. Sarmaşıklarla kaplı resepsiyona, yer yer 2001: A Space Odyssey'i andıracak şekilde döşenmiş salonlara bakarken kendimizi topladık; son defa New York sokaklarına dalmalıyız. Merhabamız alelacele olmuştu, bari vedamız sindire sindire olsun. Onca yolu gerisin geri yürüyerek otele dönüyoruz, nemden yamulup kaldığım için yolun bir bölümünde beni taşımak durumunda kalan Koray Caner'e buradan selamlarımı yolluyorum. Gecenin atraksiyonu, Hudson Nehri üzerinde tekne turu ve sürpriz bir konser. İskelede küçük bir rock'n roll grubu karşılıyor bizi, teknede ise özellikle Hispanik arkadaşları coşturan flamenkocular var. Hava kararıyor, New York önümüzde ışıl ışıl, yine parti müziği fonda ama kafada 5 gün boyunca yaşananlar, görülenler var. Tur boyunca sürekli kayıtta olan Miller ekibinin hazırladığı videoyu izliyoruz. Herkes bir anını yakalıyor, kimse unutulmamış. Bittiğinde bir kardeşlik dalgası yayılıyor, başa dönüp bu beş günü bir daha yaşamak, oradaki herkesle oturup uzun uzun muhabbet etmek istiyorum. Bir şeyi en güzel yerinde bırakmak garip. Teknedeki son saatleri gecede hosteslik yapan iki Amerikalı kızla konuşarak geçiriyorum. Biri DJ, diğeri model olmak için gelmiş New York'a. Henüz yirmi yaşındalar ve burada hayatta kalmanın zor olduğunu söylüyorlar. Kendini benzersiz sanarak New York'a geliyorsun ve bir bakıyorsun ki senin gibi yüzlercesi var. Açılan her kapıya seninle birlikte yüzlercesi saldırıyor. Burada yaşamak zor, ama sabahları penceremden Empire State binasının tepesini gördüğümde bunu yapmak için gerekli motivasyonu buluyorum, diyor biri. Hiç yurt dışına çıkmamışlar, İstanbul'dan bahsediyoruz biraz. Gecenin sonunda kırk yıllık arkadaş gibi sarılıyoruz. Gecenin sonu dediysem, tekne gezisinin sonu demek istedim. Otele döndükten sonra elbette acıkıyorum ve sabaha karşı dayanıyorum Koray'ın kapısına. Onu da uyku tutmamış. Böylece çıkıyoruz gece turuna. Bilmediğin bir şehrin boş caddelerinde dolaşmak ne zevkli. Açık bir pizzacı bulup kolesterolümüzü biraz daha yükseltiyoruz. Nasıl olsa Türkiye'ye dönünce sağlıklı besleniriz. Sabah ilk iş bavullar toplanıyor, son bir Amerikan kahvaltısını ışık hızındaki SoHo turu izliyor. Havaalanına giderken gözüm arkada: New York'u doğru düzgün gezemedim, plakçılara, ikinci el dükkanlarına bakamadım, metroya binemedim, New Yorklularla konser izleyemedim... Yani yetmedi, yetecek gibi değildi zaten. Çok iştah açıcı bir fragmandı gördüğüm, devamını getirmek şart oldu. Sıra dışı bir deneyim yaşadım, şehirlerden bir şeyler alıp onlara bir şeyler bıraktım, mutlu oldum ve dahası için istekle doldum. Geri geleceğim koca ülke, söz veriyorum."} {"url": "https://manyetikbant.me/miller-music-tour-yolcusuyum/", "text": "Music Factory'ye dinleyici olarak katıldığımda müzikle uğraşan, sürekli müzik yapmayı, müzik dinlemeyi, müzik içinde olmayı düşünen insanlarla bir arada bulunmak kendimi iyi hissettirmişti. Şu enerji-sinerji laflarından pek hoşlanmam ama bir salon dolusu insanın oturup bütün gün müzik üzerine kafa yorması bana neredeyse elle tutulur bir mutluluk vermişti. Meğer mutluluğum bu kadarla kalmayacakmış, kendimi 7-12 Temmuz tarihleri arasında fırtınalı bir müzik turunda bulacakmışım. Miller Music Tour 2000 yılından beri devam eden, 3 şehirde gerçekleşen bir tur. 5 gün içinde gittiğiniz şehirlerin en popüler kulüplerinde parti ardına partiye katılıyor, birinci sınıf restoranlarda yemek yiyor, beş yıldızlı otellerde kalıyorsunuz. Mini bir rock-stardom simülasyonu gibi. İşin en güzel yanı konserler ve dj performansları. Şimdiye dek Snoop Dogg, The Mars Volta, Blink 182, No Doubt, Paul Oakenfold, Santana, Moby, Pink, James Brown, Daft Punk, Faithless gibi isimler sahne almış organizasyon kapsamındaki partilerde. İhtimaller bol, düşünmek bile heyecan veriyor. Şehirler zaten başlı başına bir heyecan kaynağı. New York, Miami ve henüz açıklanmayan sürpriz şehir. Dünyanın birçok ülkesinden katılımın olduğu Miller Music Tour'da memleketi Music Factory 2010 elektronika kategorisi birincisi Kerceya'dan Kerem Akdağ ve Berrak Pabuçcuoğlu, internet oylamasına katılanlar içinden seçilen iki talihli, blogger ve sosyal canavar KorayCaner ile bendeniz temsil edeceğiz. Tweet'lemekten parmakların şişeceği, fotoğraf makinesinin shutter'ının infilak edeceği bir 5 gün var ufukta. Heyecanlıyız ama belli etmiyoruz."} {"url": "https://manyetikbant.me/mini-radyo-rehberi/", "text": "Büyüdüğüm evde sabah yapılan ilk işlerden biri radyo açmak. Radyo sesi olmadan yemek yiyemiyoruz, mutfaktaki radyo günün 18 saati mesaide. Anteni hep duvara dayalı. Masadan biri kalktığında parazitlenmek gibi bir alışkanlığı var. Serdar Ortaç'ın radyo programı yaptığı karanlık yılların ardından gelen ve ortaokul hazırlıktaki İngilizce kasetlerinin üstüne çekilen programlar hala aklımda. Ezberimde jingle'ları duruyor. Bütün bunları düşününce artık sesimin radyo dalgalarıyla semada geziniyor olması çok gerçek dışı geliyor. Önce Radyo Ekşi, sonra Sourberry, Açık Radyo'da 2 yıl ve şimdi Radyo Eksen. Geceleri yorganın altında, annemleri uyandırmamak için müzik setinin sesini dibine kadar kısarak radyo dinleyişimi düşünüyorum. Bugün yaptığım her şey o yılların bir uzantısı gibi. Sonra etrafıma bir bakıyorum, bir dolu insan radyolarda şahane programlar yapıyor sessiz sedasız. Ben de hevesli radyo dinleyicilerine küçük bir haftalık takvim yaptım, belki gözden kaçanlar vardır diye. İyi dinlemeler. - Pazartesi 20:00 21:00 Vegan Logic (Zülal Kalkandelen, Dinamo 103.8 / Henüz başlamadı) - Pazartesi 21:00 22:00 Deuss Ex Machina (Misak Tunçboyacı, Dinamo 103.8) - Pazartesi 21:00 22:00 Shangri La - Pazartesi 22:00 00:00 Sağır Sultan (Barış Akpolat, Rock FM 94.5) - Pazartesi 22:00 23:00 Nota Bene - Pazartesi, Perşembe 22:00 23:00 Ruj Lekesi - Salı 22:00 23:00 Golem (Dinamo 103.8) - Salı 23:00 00:00 Alçak Basınç (Harun İzer, Radyo Eksen 96.2) - Çarşamba 22:00 00:00 Çekme Kaset (Çetin Cem Yılmaz, Rock FM 94.5) - Perşembe 15:00 16:00 Bant Mahallesi - Cumartesi 16:00 17:00 BlogTalk - Cumartesi 23:00 00:00 Manyetik Bant (Ben! Radyo Eksen 96.2) - Cumartesi 02:00 03:00 Makas Eller (Haziran Düzkan, Özge Gözke, Açık Radyo 94.9) - Cumartesi 03:00 04:00 13 Melek (Açık Radyo 94.9) - Pazar 12:00 13:00 Dünyayı Dinliyorum (Zekeriya Şen, Açık Radyo 94.9) - Pazar 18:00 19:00 33 45 (Kanat Atkaya, Radyo Eksen 96.2) - Pazar 21:00 22:00 Sarhoş Atlar Zamanı (Akif Burak Atlar, Açık Radyo 94.9) - Pazar 23:00 00:00 Rock on Rock (Ömer Şahin, Cemil Topuzlu, Açık Radyo 94.9) - Pazar 23:00 00:00 The Crustacean (Dinamo 103.8) - Yazıhane'nin podcast'leri de burada. Fotoğraf dünyanın en iyi tv dizilerinden Frasier'a ait."} {"url": "https://manyetikbant.me/mmtx/", "text": "Miller Music Tour diyor ki: 5 gün boyunca kendini bana bırak, hiçbir şeyi dert etme, eğlenmene bak. Tamam o zaman. Amerika dediğin uzakta uzanan engin bir coğrafya. Tren yollarıyla dahi heyecan uyandıran memleket. Dinlediğim müziğin önemli bölümünü üreten yer. Adında music tour geçen bir organizasyonla bu kıtaya ayak basmak o yüzden mühim. İçim içime sığamıyorken New York, Miami ve Chicago 5 güne nasıl sığacak? Peki bu programdaki her şeyi nasıl yapacağız? Bir gün 24 saatken bu kadar çok parti, konser, etkinlik imkansız değil mi? Değilmiş. Uyumadan da yaşanır, hayatında ilk defa gördüğün 200 kişiyle kardeş gibi kaynaşılır, her gün uçmaya alışılır, her gece başka bir şehrin göz kırpışına aşık olunur, ayrılırken için ezilip en başa dönmek istenirmiş. Kulaklıklarımı takıp gözlerimi kapıyorum ki dönsün yine film. Seyahatimi müzikle kutsayan ilk kişi, pasaport kontrolünde üzerimdeki Nirvana tişörtünü görüp en sevdiğim şarkılarından Sappy'yi söylemeye başlayan görevli. Partilerle New York'a nefes nefese bir merhaba. Gece otelin 25. katında manzarayı izlemekten yorgun düşüp, açık pencereden fısıldayan şehri dinleyerek uyuma. Sabah hızlı bir Times Square turu ve Miami'ye uçuş. Polis eskortuyla otele varış ve genize dolan okyanus tuzu. Bir vampirin teni kadar beyaz kum. Chicago uçuşundan önce yine havaalanı partisi. İnsan sıra dışı şeylere ne çabuk alışıyor. Uçakta koridorda uyuyan insanlar bile normal artık. Sevgilim Chicago! Gökdelenlerinin kıyısından sinir uçları gibi Amerika'ya dağılan Union Pacific trenleriyle ne güzelsin. Bir Amerikan rock şarkısının cızırtılı gitarları kadar güzel. Senden ayrılmak çok zor ama yine New York'un kollarına atılmalıyım. Son bir gece için. Hudson Nehri üzerinde bir teknenin kıçında, Tinie Tempah'la partiye ara verip rüzgarda üşüyerek hayatımın en hızlı ve tuhaf 5 gününün sonuna geldiğimi idrak etmek için. Etrafıma bakıp gördüğüm farklı farklı diller konuşan, başka başka havaları soluyan insanları son defa kucaklamak için. Amerika, sana doyamadım, biliyorsun değil mi? Yine gelmek için deliriyorum. Biliyorsun değil mi? Fragmanınla yetinemem, filmini görmeliyim. Pelikülü parmaklarımdan akıtmalıyım. Saç diplerimde tozun kalmalı. Biliyorsun. Her konserin bis'i olmalı."} {"url": "https://manyetikbant.me/mogwai-konser-2015/", "text": "Kar, yağdığı yerdeki tüm sesleri emiyor. Zamanı bir çeşit koza içinde yavaşlatıyor. Camdan sızan soğuk beyaz ışığı eziyor içerinin sıcak sarı ışığı. Sağ elim çizik içinde olduğuna göre Sonic'in tırnaklarını kesmemizin vakti gelmiş. Komşulardan biri şarkı söylüyor. Yıllar içinde hatırladığım kadarıyla 4 defa izledim Mogwai'yi. Her seferinde farklı şarkılara takıktım. Friend of the Night, Batcat, Rano Pano, Remurdered. Her seferinde bir noktada dünyayla bağlantımı kesip müzikte kayboldum. Her seferinde konser sonrası kulaklarım çınladı. Şimdi Hunted By A Freak'in ses dalgaları sakin sakin yayılırken içimde, çift çoraplı ayaklarımı minderler arasına sıkıştırıp Buyrun, diyorum. İşitme yetisi için endişe duyan birinin konser fotoğrafları."} {"url": "https://manyetikbant.me/mono-salon-2013/", "text": "Konserlerin herkes için başka başka işlevleri var. Kimine sosyalleşme, kimine goygoy, kimine izolasyon sağlıyor. Bana yerine göre üçünü de veriyor. Konserler sadece vermiyor, herkesten bir şeyler alıyor da. Zamanını, dertlerini, dikkatini hatta aklını. Mono'nun bana verdiği şey yükselme hissi ve doygunluk oldu. Benden aldığıysa kaygı. İnsanlar bana fazla yaklaştığında allerjik reaksiyon gösterebiliyorum. Buna kimi doktorlar kaygı bozukluğu diyor ama sorun değil. Güçlü olmak zorunda olmadığımız gibi arazdan arınmış olmamız da gerekmiyor. Kalabalıktan daralırken de yaşadığını hissediyor insan; sahnede, müziğin pençesinde kendini yere atarken de. Mühim olan o bedenin içinden geçenleri önce kendin kavramak, sonra karşındakine aktarabilmek. Aktarmak mecburi değil ama iyi hissettiriyor. Aktarım şu hayatın güzelliklerinden biri ve Mono'nun ustalıkla kotardığı bir iş. Pedallarla başkalaşan, ruhanileşen, yükselen ve dinleyenin ruhunu da yanına alan gitar katmanları, sahneyle izleyiciyi birbirine bağlıyor. Kendi duygularım onların içinden, onların duyguları benim içimden geçiyor gibi hissediyorum. Elektrik akımı gibi. Müzik kendisi dışındaki şeyleri hafifletip önemsizleştiriyor. Etrafımdaki ve dünyadaki insanlar yine bir buçuk saatliğine rahatsızlık verici mütecavizler olmaktan çıkıp aynı köklerden beslendiğimiz kardeşlerim oluyor. Mono'nun sözsüz ama çok hikayeli performansı bedenin müziğin elektriğine teslim edildiği doruklardan, saçların perdesi ardında katedilen düzlüklere iniyor ve salondaki herkesi yol arkadaşı kılarak bitiyor. Bis yok, olmaması doğal geliyor. Biten bir yolculuk bitmiştir. Mono'nun kaptanlığında yerimden hiç kıpırdamadan dünyayı görüyorum. İçimin fiziki haritasını özlemişim. Konser sonunda kendimi bulduğum yer ev. Meğer ne zamandır beni bekliyormuş."} {"url": "https://manyetikbant.me/monuments-to-an-elegy/", "text": "Billy Corgan, 90'lardaki başarısının gölgesini daima üzerinde taşıyan bir müzisyen. Hala o dönemin en iyi söz yazarı olduğuna dair açıklamalar yapması da bunun altını iyice çiziyor. 2000 yılından bu yana çıkan tüm Smashing Pumpkins albümleri, bir ölüyü diriltme çabalarını andırıyor. Tam Zeitgeist'la nabız atıyor derken, hastayı Oceania ile yine kaybediyoruz. Uzun süredir Billy Corgan'ın solo projesi gibi devam eden grubun, Teargarden by Kaleidyscope albüm serisi içinde yayınladığı Monuments to an Elegy, nafile çabayı bir kenara bırakmış. Bir daha asla dönülemeyecek olan geçmişle bağları koparıp, şimdinin müziğini yapmaya niyetlenmiş. Corgan'a stüdyoda gitarist Jeff Schroeder ve Mötley Crüe davulcusu Tommy Lee eşlik etmiş. Yarım saati biraz aşan albüme dikkatle planlanmış, ölçülü bir modern rock soundu hakim. Şarkılara serpiştirilmiş drum machine ve synthesizer'ların yabancılaştırıcı etkisi, zaman zaman vokalde Corgan'ı konuk eden başka bir grubu dinliyormuşum gibi hissettirdi. Smashing Pumpkins adını kullanan bu paralel grubun albümü bir yandan Tiberius, Being Beige, One and All ile dinleyiciye dişlerini geçirmeye çalışırken, diğer yandan Run 2 Me ve Dorian gibi zayıf şarkılarla kendi kendisine çelme takıyor. Billy Corgan bu defa karşımıza hap gibi kolay yutulur bir Smashing Pumpkins albümüyle çıkıyor ama hapın bünyeyi terk etmesi de çabuk oluyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/moon-duo-roportaj/", "text": "San Francisco çıkışlı Moon Duo, Wooden Shjips'ten Ripley Johnson ile görsel sanatçı ve müzisyen Sanae Yamada'nın projesi. İkili, 2017'de yayımladığı albümler Occult Architecture Vol. 1 ve Vol. 2 ile müziklerinde yin ve yang, karanlık ve aydınlık temalarının peşinden gitti. Geniş gitar katmanları, bozulmuş vokaller, statik beat'ler ve elektronik seslerle yarattıkları psychedelic evreni, 7 Şubat Çarşamba akşamı Zorlu PSM Studio'da ziyaret edeceğiz. Bekleyişi biraz daha katlanılır kılmak için, Ripley Johnson'la Moon Duo'nun müziğindeki ikilik, albüm süreci ve müziğin görselle birleşmesi üzerine konuştuk. Kesinlikle yazmak ve kaydetmek. Benim için en yaratıcı ve anlamlı olan aşama bu, kafamdaki sesleri bir albüme aktarmaya çalışmak. Aynı zamanda birçok açıdan en zoru da bu çünkü tam olarak istediğiniz şeyi başarmak bir bakıma imkansız. Bu süreç boyunca ekipmanın, çalımın ya da miksin sınırlarına göre hareket edip yaratıcı çözümler bulmak zorundasınız. Diğer yandan, dikkatin benim üstümde olmasını sevmiyorum, bu yüzden canlı çalmak ayrı bir zorluk. İkilik hayatın her alanında var, dolayısıyla üzerinde çalışmak için iyi bir tema. Grup için en belirgin olan, Sanae'nin yaratıcı gücü ile benimkinin dengesi. Bu hep üzerinde çalıştığımız ve ilham aldığımız bir şey. Bu albüm özelinde, niyetimiz aslında karanlık bir albüm yapmaktı ama elimizde bu temaya uymayan fazla malzeme birikti. Sanırım buradan alınacak ders, her zaman başka bir taraf daha olduğu. Biz de ikinci bir albüm yaparak bunun altını çizmek istedik. Aslında hep bu karanlık/aydınlık, gürültülü/yumuşak, ayakları yere basan/aklı havada ikilikleriyle oynuyoruz. Her albüm, yaratıldığı ana sıkı sıkıya bağlı, bu da bence onu sanatçı için çok daha özel kılıyor. Hızlı çalışmaya önem vermemin sebebi de bu. Eğer uzun süre beklersek, bir albüm üzerinde çok uzun süre çalışırsak müziğin duygusal özüyle bağlantımı yitirebilirim. Albümler şarkıları yazdığımız andan kayıt ve miks aşamasına, o birkaç ay içindeki hayatlarımızın fotoğrafı gibi. Albüm yayımlandığında genellikle o noktadan çoktan uzaklaşmış oluyoruz. Sadece röportajlara etki ediyor! Hep yeni veya daha iyi aktarım yolları arıyoruz. Bunlar bazen sadece teknik yöntemler oluyor, bazen çalma biçimimize yansıyor. Bol bol doğaçlama müzik dinliyoruz ve kendimiz de çok doğaçlama yapıyoruz. Bu süreçte sürekli doğru sesleri arıyoruz. Teknoloji biraz değişti ama genel yaklaşımımız aynı. Şarkının iskelet formuyla başlıyoruz ve üzerine ekleyerek ilerliyoruz. Çalma biçimimiz değişti, enstrümanlar ve ekipman değişti ama çoğu şey aynı. Sevdiğimiz ve uyumlu olduğumuzu düşündüğümüz sanatçılarla çalışmaya gayret ediyoruz. Gözümüzü yeni sanatçılar için hep açık tutuyoruz. Albüm için doğru kapağı yaratmak genellikle büyük bir mücadele oluyor, bunun son derece önemli olduğunu düşünüyorum. T-shirtler ve posterler daha çılgın, daha serbest işler olabiliyor. Sanae Moon Duo, Wooden Shjips ve başka projeler için video projeksiyonlar başta olmak üzere birçok görsel iş yapıyor. Canlı performansın görselliğiyle o ilgileniyor. İkisinin de artıları ve eksileri var. Küçük mekanların daha samimi olma eğilimi var ve gerçekten vahşi bir enerjileri olabiliyor. Büyük mekanlarda ise ses ve görsellik daha iyi ama izleyiciyle teması biraz kaybediyorsunuz. Aklıma ilk gelen Bill ve Ted'in Maceraları'ndan bir alıntı, Birbirinize mükemmel davranın. Oldukça saçma ama aynı zamanda iyi bir fikir. Bugünlerde insanların fazla düşmanca davrandığını, ayrışma ve farklılıklara odaklandığını düşünüyorum. Bu çok kötü. Şu anda yakın zaman önce hayatını kaybeden Ursula K. LeGuin'den Karanlığın Sol Eli'ni okuyorum. Harika bir kitap. Circuit Des Yeux'nün yeni albümü Reaching For Indigo da müthiş."} {"url": "https://manyetikbant.me/morning-phase/", "text": "Alternatif rock ile folk'un köşesinde krallığını ilan eden Beck, 5 buçuk yıllık aradan sonra 12. stüdyo albümü Morning Phase'i yayınladı. Albüm, gerek hissiyatı gerek düzenlemeleriyle 2002 tarihli Sea Change'in kardeşi. Kısmen Jack White'ın Nashville'deki Third Man Records stüdyolarında, kısmen Los Angeles'ta kaydedilen Morning Phase'de Beck yine Sea Change'de çalıştığı müzisyenlerle çalışmış. Albümün omurgasını akustik gitar oluşturuyor. Synthesizer ve yaylılarla yapılanan damarların içinde sürükleyici melodiler akıyor. Beck'in orman içinden havalanıp göğe dağılan kuş sürülerini andıran yankılı vokali ve sinematografik geri vokaller, müziğe ruh üflüyor. Rehber coğrafyayı iyi bilince, yolculuk da son derece doyurucu oluyor tabii. Müzikteki kırılganlık hissi, şarkı sözlerinde de devam ediyor. Birine gitmemesini söylerken de, tek başına yola düşerken de yabancı gözlere kendini korkusuzca açmanın verdiği narinlik duygusu bu. Albüm, açılış parçası Cycle'ın ima ettiği gibi bir döngü. Şarkılar his birliği içinde birbiriyle birleşip yaşam gibi başladığı noktaya dönüyor. Saflık, kirlenme, yeniden saflığı bulmak ve devam. Hayat içinde birbirine çarpa çarpa hasar alarak hareket eden canlılarız. Bütün bu sarsıntılı gidişe rağmen en içeride kıpırtısız duran bir öz hissedilir ya bazen, Morning Phase şarkıları o özden çıkıyor gibi. This Morning, Blue Moon, Wave, Don't Let It Go, Waking Light gibi kulağa dünya dışına akıyor gibi gelen parçalarıyla Morning Phase, kendi berraklığını dinleyenin zihnine bulaştırıyor. 2014'ün ilk çeyreğinde duyduğumuz en güzel işlerden biri."} {"url": "https://manyetikbant.me/morrissey-istanbul-2014/", "text": "İnsan gördüklerini unutuyor, duyduklarını da. Oysa kokladığım konserler daha akılda kalıcı. Üzerinden haftalar geçmiş. Hatırlamak için kokuları düşünüyorum. 7 Aralık'ta lojistik sorunlar sebebiyle gerçekleşemeyen Morrissey konseri 10 gün gecikmeyle Aralık ayının en mühim anlarını yaşatıp geçti. Smokiniyle karşımıza çıkıp Merhaba, Zeki Müren, Morrissey selamını verdiği ilk İstanbul konserinden 8 yıl sonra nihayet fotoğraflarını çekebildim. İkimiz de yaş almışız ve galiba ikimiz de hevesimizi korumak için daha fazla çabalıyoruz. Tam da doğum günümde yayınlanan World Peace Is None Of Your Business'ın turnesi kapsamında gerçekleşen konserin setlist'inde bu albüme ağırlık verilmişti. The Smiths'ten The Queen Is Dead'le başlayan konser boyunca özellikle sahne önündeki seyirciyle göz gözeydi Morrissey. Çiçekler, plaklar sahneye iletildi, karşılığında muhabbet ve konser sonunda Morrissey'in gömleği alındı. Latin gitar melodilerinin sık sık öne çıktığı konserde kişisel zirvem her zaman olduğu gibi How Soon Is Now? oldu. Kendisinin arkadaşımız olduğunu söyledi Morrissey ve ekledi, Ekrandakiler de arkadaşlarınız ve yardımınıza ihtiyaçları var. Böylece başladı sarsıcı Meat Is Murder. Ekrana yansıtılan et ve süt üretim tesislerine ait dehşet verici görüntülere dayanmak çok zordu. Salondan çıkanlar, kafasını telefonuna gömenler çoktu. Koyu bir suçluluk duygusuyla mide bulantısı çöktü üzerime. Uzun süre de geçmedi. Öyle ki, konserin devam etmesi tuhaf geldi. Orada bitsin ve çıkıp birtakım kararlar alalım istedim. Futbol topuyla çıkılan bisin sonunda, Bruce Lee'nin fotoğrafı önünde Everyday Is Like Sunday'le final yapıldı. Yere döktüğüm bira sayısı 1, sahneye çıkıp Morrissey'e sarılan seyirci sayısı 3, konser yazısını kafamda çevirip durduğum gün sayısı 15."} {"url": "https://manyetikbant.me/mount-eerie-ravens/", "text": "Başımıza gelen her kötü şeyi yeterince uğraşırsak dönüştürebileceğimize inanmayı seviyoruz; ilhama, sanata, hayat dersine ya da kullanışlı başka bir şeye. Phil Elverum, eşini kanserden kaybettikten sonra yazıp kaydettiği albümü A Crow Looked At Me'de aksini söylüyor. Ölüm gerçek cümlesiyle başlayan albümde hastalıktan tükenen bir beden, öldüğünde geride bıraktığı kanlı mendiller ve bir buçuk yaşındaki bir kız çocuğu, hala adına gelen postalar, denize serpilen küller, yavaş yavaş silinen yüz hatları, buzdolabındaki cansız fotoğraflarda kalan hatıralar var. Acının, yasın ve yarım kalmış olma hissinin çok can yakıcı ve gerçek bir belgesi bu albüm. Mount Eerie bu büyük acıdan sanat çıkarma uğraşında değil. Daha çok aklından geçenleri günlüğüne yazar gibi. Kalem yerine akustik gitar, kağıt yerine kayıt cihazı."} {"url": "https://manyetikbant.me/mrmantis-chops/", "text": "Çiçeği burnunda hardcore grubu Mr. Mantis ilk konserinde çok doğru bir kitleye çaldı ve karşılığını da aldı. Atölyede günlerce uğraştığımız peygamber devesi maskelerini sahne ışığında görmek de ayrıca güzeldi. Mr. Mantis Şubat ayında küçük bir Avrupa turnesine çıkacak. Chopstick Suicide yağmurdan sırılsıklam olmuş ayakları bir de mosh-pit'te yordu. Fotoğrafları editlerken eve döndüğüm anki kulak çınlamamı yeniden yaşadım ve artık bir çift kulak tıkacı edinmenin gerekliliğini anladım. Gecenin bir diğer yadigarı öksürük ise hala göğsümde ikamet ediyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/mudhoney-2015-salon/", "text": "Bu yıl benim için iyiden iyiye belirginleşen bir şey var; Türkiye'deki müzik festivalleri artık line-up açısından tatmin edici değil. Diğer taraftan küçük mekanlarda giderek daha unutulmaz deneyimler yaşıyoruz. Kod Müzik imzalı Now of Rock N'Roll konser serisi de bu deneyimlere yenilerini ekleyeceğe benziyor. Mudhoney ve Shellac ile yaptıkları başlangıç, çıtayı oldukça yukarı yerleştirdi. Kış sezonunda da aklımızı alabilirler. 80 lerin sonunda Seattle'ın kaynayan müzik sahnesini grunge için hazırlayan isimlerdendi Mudhoney. 80 lerin ilk yarısında aktif olan Green River dağılmış ve Mudhoney ile Pearl Jam'i doğurmuştu. Bol distorsiyonlu, pis sound'larını canlı duymak, şimdiye dek ancak sırtını görebildiğim vahşi bir hayvanın gözlerine bakmak gibiydi. Grunge'a dalan her dinleyicinin ulaştığı köklerden birini çok heyecanlı bir kitleyle karşıladık. Konser boyunca Mark Arm'ın enerjisi salona geçti. Pogo, ter, çığlık eksik olmadı. Tarak kemiklerimizin ezildiği de oldu, tanımadığımız insanların savrulan saçlarının suratımıza yapıştığı da. Bulunduğumuz şehri ve zaman dilimini unutmanın kolay olduğu bir konserdi. Rock tarihindeki isimlerden birine daha tik atarken, kelimeler yerini fotoğraflara bıraksın. Aynı gece gerçekleşen Shellac performansından fotoğraflar burada."} {"url": "https://manyetikbant.me/musik-die-schwer-zu-twerk/", "text": "The Flaming Lips, alternatif rock'ın şüphesiz en kendine özgü gruplarından. Saykedeli ve deneyselliğin sınırlarını araştırmayı seviyorlar. Gösterişli sahne şovları ve grubun lideri Wayne Coyne'un tuhaflıkları, onlara olan ilgiyi sürekli canlı tutuyor. Son yıllarda bir müzik videosunda görüntülerini izinsiz yayınladığı Erykah Badu ile kavgaya tutuşmuş, bu yılın başında gruptan ayrılan davulcu Kliph Scurlock tarafından sözlü şiddetle suçlanmış ve Miley Cyrus ile Beatles coverlamış olsa da Coyne'un dinleyicisindeki kredisi bitmiyor. Her türlü acayipliğe karşı önüne geçilemez bir iştah duyan müzisyen, yeni projesi Electric Würms'ün sürücü koltuğuna The Flaming Lips üyesi Steven Drozd'u oturtmuş. Kendisi co-pilot olarak bas gitar ve gürültüleri üstlenmiş. Nashville'li saykedelik rock grubu Linear Downfall'un katılımıyla son haline ulaşan kadronun 29 dakikalık ilk EP'si, Cocteau Twins'ten Simon Raymonde ve Robin Guthrie'nin plak şirketi Bella Union etiketiyle yayımlandı. 6 şarkılık EP'ye ancak uzaya ait olabilecek gürültüler, eriyen synth katmanları, dengesiz gitar tıngırtılarıyla retrofütüristik bir atmosfer hakim. Albümün, Türkçeye Popo sallamanın zor olduğu müzik şeklinde çevrilebilecek adı, ortaya çıkan işin iyi bir tanımı. Çoğunda dinleyen için tutunulacak bir iskelet bulunmayan, akışkan şarkılarda uzay boşluğunda savruluyormuş gibi hissetmek mümkün. Müzik, I Could Only See Clouds, Futuristic Hallucination ve The Bat'te uzak galaksilere dağılıp, Living'in süreğen davul ritminde yeniden toparlanıp biçim buluyor. Transform!!! albümün verdiği anestezi etkisini bir çırpıda dağıtırken, İngiliz progresif rock grubu Yes'in Heart of the Sunrise cover'ı albümü kapatıyor. Wayne Coyne'a göre, 70'lerde doğru asidin bulunmasıyla uzaya uçmaya başlayan insanlar, bir süre sonra uzay gemilerine ihtiyaç duymamaya başladı, kendileri birer uzay gemisine dönüştü ve Electric Würms adını aldı. Bu hikayeyle temeli kurulan proje, saykedelik uzayın en uç noktalarına dağıla-döküle bir yolculuk vaat ediyor. Türün dinleyicisine tat verse de, bu evrenin yabancısı için zorlayıcı olabilir."} {"url": "https://manyetikbant.me/nervana/", "text": "Dün gece hayatımda ilk defa tribute grubu izledim. Geçen aylarda Pearl Jam tribute grubu Back Alive'ı izlemeye niyetlenip bilet bulamamıştım. Bu defa biletleri son güne bırakmadım. Beklediğimin aksine tıklım tıkış değildi Babylon. Bunun faydasını konserin ilerleyen safhalarında, pogo esnasında görecektik. 13melek'in tribute gruplarıyla ilgili şu yazısına katılıyorum, bana da tuhaf geliyor hayatını bir başkasına benzemeye çalışarak geçirmek. Diğer yandan asla izleyemeyeceğim ve çok sevdiğim bir grubun şarkılarının, orijinaline mümkün olduğunca yakın hallerini dinlemek de göz ardı edemeyeceğim bir mutluluk veriyor. Jonny O'Connor, Dave Eve ve Steve Kilroy'dan oluşan Nervana sahneye çıktığında, O'Connor'ın sarıya boyanmış saçları ve 90'lar üniforması dilimde paslı bir tat bıraktı. Bir müsamere izlemeye hazırlıklıydım, canımı fazla sıkmamaya çalışıp bir sürü Nirvana cover'ı dinleyecek ve içimdeki çığlıkları kovacaktım, plan buydu. İlk parça In Utero'daki favorilerimden Radio Friendly Unit Shifter olunca, kendimi müziğe kaptırmam kolay oldu. Konser boyunca durup durup şunu söyledim: Çok tuhaf. Çok tuhaf. Karşımda 18 yıl önce ölen birinin kostümüne bürünmüş birini görmek tuhaf, gözlerini kapayıp 20 yıl öncesinde olduğunu hayal eden insanlara bakmak tuhaf, o şarkıları Nirvana'dan dinliyor olsam nasıl hissedeceğimi tahmin etmeye çalışmak tuhaf. Tuhaf ama içimde karşılık bulan bir simülasyon. Örneğin Frances Farmer Will Have Her Revenge On Seattle'ı bir dolu insanla bağırarak söyleyeceğimi hiç düşünmemiştim. Territorial Pissings'de pogoya yandan yandan gireyim derken el alemi telef edeceğimi de, dizlerimi döve döve Negative Creep diye bağıracağımı da. Geçmişin hayaleti de olsa, kandırmaca da olsa, belki sağlıksız da olsa gecenin sonunda damarlarımdaki serotonin, kısılan sesim ve yastığa başımı koyduğumda içimdeki kıpırtı için müteşekkirim Nervana'ya. Onlara ve dün gece Babylon'a en deli gecelerinden birini yaşatan güzel kalabalığa."} {"url": "https://manyetikbant.me/norvecte-bir-caz-yolculugu-kongsberg-caz-festivali/", "text": "Norveç'in fiyortları, doğal güzellikleri, yazın güneşin batmadığı geceleri ve lezzetli balıklarının yanında ünlü olan bir şeyi daha var: caz sahnesi. Nüfusu beş milyonun biraz üzerinde olan ülkede, yılda yaklaşık 3500 caz konseri gerçekleşiyor. Bunlar sadece büyük şehirlerde toplanmıyor, ülkenin her yerine yayılmış durumdalar. Ülkenin güneyinde yer alan Kongsberg'de 1964'ten beri düzenlenen Kongsberg Caz Festivali, her yıl Norveç ve dışından müzisyenleri dinleyiciyle buluşturuyor. Bu sene 4-7 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşen festivalin kadrosunda herkesi mutlu edecek bir konser bulmak mümkün. Sting, Shaggy ve A-ha gibi isimler açık hava sahnesini doldururken Gregory Porter, Chick Corea, Mike Stern ve Randy Brecker gibi caz efsaneleri müziklerini iyi bilen bir seyircinin karşısında keyifle çalıyor. Festivalde yenilikçi, avangard ve deneysel işlere de azımsanmayacak ölçüde yer veriliyor. Avrupalı caz izleyicisinin yakından tanıdığı Christian Wallumrod ile Magda Mayas'ın ikili performansı, deneysel vokal sanatçısı Sofia Jernberg liderliğindeki vokal grubu Oslo 14, Lübnanlı trompetçi Mazen Kerbaj'ın enstrümanının sınırlarını genişleten konseri festivalin daha deneysel tarafından akılda kalanlar. Hırvat asıllı İsveçli trompetçi Goran Kajfes ve grubu Subtropic Arkestra ile Balkan ve Türk ezgileri de ziyaret ediliyor. Geçtiğimiz yıl Daniel Herskedal ile birlikte Akbank Caz Festivali'nde izlediğimiz Norveçli saksafoncu Marius Neset, Kongsberg Caz Festivali'nin yıldızlarındandı. İsveçli çellist ve kontrbasçı Svante Henryson'un soloları ile Beninli gitarist Lionel Loueke'nin dokunuşları, Neset'in müziğini yeni olasılıklara açtı. İz bırakan bir diğer Norveçli müzisyen, gitarist Hedvig Mollestad oldu. Sakin, ferah riff'lerle başlayıp elektriklenen sololarla tırmanan performansı, caz ve rock'ın kesiştiği noktada konumlandı. Plastikten yapılmış kostüm ve dekorlar içinde sahne alan, büyük kısmı çöpten toplanmış plastik atıklarla ürettikleri enstrümanları kullanan Sustain, plastiğe olan tutkumuzla dünyanın sonunu ne kadar hızlı getireceğimizi hatırlattı. Bu sorunun yanıtı, Norveç'teki eşsiz sistemde yatıyor. 1953 yılında kurulan Norsk Jazzforum, Norveç cazını ülke içinde mümkün olan en geniş kitleye ulaştırmayı ve yurt dışına taşımayı hedefleyen, kar amacı gütmeyen bir kuruluş. Bu yapının altında, ülkenin beş bölgesinde konuşlanmış caz merkezleri bulunuyor. Bu caz merkezleri, kendi bölgelerindeki caz kulüpleri, festivaller, konservatuvarlar ve müzisyenlerle iletişim içinde. Bahsettiğim sistemin tamamı kamu fonlarıyla ayakta duruyor ve yıl boyu müzisyen ve mekanlara turneler ve özel projeler gibi konularda destek sağlıyor. Konservatuvarda caz öğrenimi gören bir müzisyen, öğrenciliğinden itibaren bu yapılar vasıtasıyla müziğini paylaşabileceği sahneler bulabiliyor, etkinliklerin işleyişini görebileceği festivallerde çalışabiliyor, yabancı müzisyenlerle bir araya gelerek yeni işbirliklerine imza atabiliyor. On yıllardır özenle sürdürülen bu çalışmanın sonunda Norveç cazı, dünyada bir marka olmuş durumda. Marius Neset gibi yeni nesilden müzisyenler, Norveç'i caz dünyasına tanıtan saksafoncu Jan Garbarek'in açtığı patikayı, bu destekler sayesinde bir ırmağa çeviriyor. Norveç'te devletin desteklediği bu sistem içinde gelişip büyüyen ve dünyaya açılan müzisyenleri gördükçe, Türkiye'de albüm kayıtlarından konser booking'lerine, merch tasarımlarından sahne görsellerine her şeyi kendileri yapan ve çoğunlukla hiçbir destek görmedikleri gibi, büyük sahnelerde bile ücretsiz çalmaları beklenen müzisyen/grupların mücadelesinin boyutları daha iyi ortaya çıkıyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/occupy-love/", "text": "İnsanlara karşı koşulsuz sevgi dolu biri değilim. Ne insanın doğasında iyilik olduğuna inanıyorum, ne de yaradılanı sevmeme vesile olacak bir yaratıcıya. Tuhaf bir varlık insan, üzerinde kolayca yargılara varılamıyor. Karmaşıklığını takdir etsem de, hayatımda onlardan daha çok oldukça işlerin daha boktanlaştığı gerçeğini inkar edemiyorum. İnsanlar dahil her şeyi sonsuz bir sevgiyle sevebilenler var. Öyle hissetmenin nasıl olduğunu merak ediyorum bazen. Benzer hislere ancak müzik dinlerken yaklaşabiliyorum. Geçen salı Tütün Deposu'nda, ! f İstanbul'un programında yer alan Occupy Love belgeselinin yönetmen ve yapımcısıyla bir söyleşi düzenlendi. Yönetmen Velcrow Ripper ve yapımcı Nova Ami, Wall Street protestolarından Kahire'deki eylemlere, Madrid'deki hareketlere kadar dünyanın birçok yerinde ortaya çıkan değişim arzusunu belgelerken filmin merkezine sevgi kavramını koymuş. Kapitalist sistemin artık hiç kimse için işlemediğini ve insanların yeni topluluklar oluşturma ihtiyacı duyduğunu vurguluyorlar. Gezegenin ciddi sorunlarla karşı karşıya olması, çok daha kökten ve güçlü bir değişim hareketi gerektiriyor ve global ölçekte bilgi alışverişini mümkün kılan teknoloji buna uygun zemini hazırlıyor, diyorlar. İnsanların birbirlerine ekonomik düzlemin çok daha derininde, ekolojik düzlemde bağlı olduklarını fark etmesi ve bir yağmur ormanındaki canlılar gibi bu ekosistemi kurtarmak için hayatlarını ve inandıkları değerleri değiştirmeleri kulağa çok güzel geliyor. Neredeyse masal gibi. Ve benim için maalesef bundan ileri gidemiyor. Romantik bir temenni olarak kalıyor. İlk günden beri Occupy hareketinin içinde olan bu insanların çizdikleri gelecek resmine inanmakta zorlanıyorum çünkü eylemin gelip dayandığı nokta, insanların içindeki sevgiyi uyandırmak. Velcrow Ripper bunu dinlerin de ötesinde bir inanış olarak yorumluyor. Beyninizi değil kalbinizi dinleyin, Krizi aşk hikayesine dönüştürmek elimizde gibi kulağıma hayli klişe gelen sloganlarla gaza gelemiyorum. Ekonomik çöküşün peşinden kenetlenme ve sevgi bağlarıyla kurulmuş yeni topluluklar değil yağmanın geleceğini; birkaç yüz yıl içinde de dünyanın kaynaklarını kurutup temelli tükeneceğimizi düşünüyorum. Size inanabilmeyi istiyorum ama bu hareketlerin neden dünyanın başka yerlerinde milyonlar ölürken değil de ABD'de ekonomik kriz yaşandığında ortaya çıktığını sormadan edemiyorum diyen katılımcının söyledikleri, bana söyleşide duyduğum en mantıklı sözler gibi geliyor. Dünya üzerindeki hayat, insanın farkındalığına emanet edilemeyecek kadar kırılgan. İnsan kendi yarattığı sistemlerin esiri olarak yaşayacak ve nihayet kendi kendini yok edecek. İşin kötüsü bu arada başka türlere ve belki dünyalara da yazık olacak."} {"url": "https://manyetikbant.me/ofkede-zaman-asimi-yok/", "text": "Son konserini 2008'de veren Radical Noise, tüm üyelerinin Türkiye'ye dönmesinin ardından yeni şarkılar üzerinde çalışmaya başladı. Indigo'da 20. yılları vesilesiyle verdikleri konser öncesi grupla bir araya gelerek geçmişten, gelecekten, müzikten ve hayattan konuştuk. Yeniden bir arada olmaktan duydukları keyif her hallerinden belliydi. Grup üyeleri Radical Noise'u kurduklarında henüz yirmili yaşlarının başındaydı. Bir grupla birlikte büyümüş olmak hoş bir his. Şimdi yaşı gruptan küçük dinleyicilerini büyütüyorlar. Sahnede görünene göre aldıkları yaş bir şey eksiltmemiş, aksine artırmış. 9 Haziran gecesi Chopstick Suicide, Lifelock ve Lecture ile Türkiye'de hardcore ve punk'ın özetini çıkardılar. Birbirimizin yaşlarına daha çok tanıklık edebilmek adına umarız bundan sonra sık sık görüşürüz Radical Noise'la. Bağırılması gereken çok söz var daha."} {"url": "https://manyetikbant.me/olumvekanseruzerine/", "text": "Ölümden ve kanserden çokça bahsedilen bu günde ben de bir iki laf etme ihtiyacı duyuyorum. Hatta hayatının bir döneminde kanserle içli dışlı olmuş biri olarak buna hakkım var diye düşünüyorum. Kanser hastalarını potansiyel ölü olarak gören kitlenin, bu düşüncenin hastalar üzerindeki etkisini anlayacak kabiliyete sahip olmadığını düşünüp onlara daha az kızmayı seçebilirdim ama beyin de ara sıra kullanılması gereken bir organ; kullanınız. İnsanların acıyan ve ısrarcı bakışları ve soruları yüzünden tedavisi boyunca evinden çıkmak istemeyen kanser hastaları var, biliyor musunuz? Kanser, tedavi süreci zor ve yıpratıcı olan bir hastalık. Ah-vahlarınızla, münasebetsiz kelime seçimlerinizle, düşüncesizliğinizle süreci daha da zorlaştırmanıza gerek yok. Kanser = ölüm değil. O yüzden tanıdığınız biri kanser olduğunda sanki ölüme senet imzalamış gibi şoka girip ne kadar üzgün olduğunuzu anlatmayın. Buna ihtiyaçları yok. İyileşeceklerini bilmeye ihtiyaçları var ve teşhis zamanında konmuşsa öyle de olacak. Steve Jobs'un ölümüyle bir defa daha insanların ölen bir figürün ardından, onun yaşamından ilham alma çabasını görüyorum. Bir nevi geri dönüşüm. Herkes ünlü konuşmalarını izliyor ve herkes kendi hayatındaki seçimleri haklı çıkaracak şekilde yorumluyor onları, ben de aynısını yapıyorum. Herkes halihazırda yapmakta olduğu şeyin iyi olduğuna inanmak, kendine tutunmak istiyor çünkü. Bu normal. Sadece, kanseri ölümle eş anlamlı görmeye, ölümü de bir yenilgi kabul etmeye karşıyım. Hayat, skor tabelasına indirgenecek bir şey değil."} {"url": "https://manyetikbant.me/one-love-2014/", "text": "Bu yıl 13. sü düzenlenen One Love Festival, yıllardır İstanbul yazının ayrılmaz parçası. Geçen yıl iptal olan muazzam line up'ın ardından bu seneki isimler beni pek heyecanlandırmadı. Alandaki saatlerimi sahneler arası gezerek geçirdim. Baştan sona izlediğim tek konser Mogwai oldu. Moderat'ı da tamamlayamadan çıkmak durumunda kaldım. Dolayısıyla konserlerden çok, festival ortamından bahsedeceğim. Festivalin Santralistanbul yıllarından sonra Parkorman'a dönmesi iyi oldu. Genişlik, ferahlık getirdi. Festivaldeki yeniliklerden biri Radyo Eksen programcılarının müziklerini üstlendiği Portobello alanıydı. Yeme-içme işi tamamen buraya alınmıştı ve seçenek boldu. Festival boyunca kuyrukların uzadığını görmedim. Portobello'da ayrıca bit pazarı ve kimi markaların etkinlik standları vardı. İki gün de 15.00-16.00 arası çaldığım Portobello sahnesi gündüzlerimi geçirdiğim yer oldu. Babylon Soundgarden'la alıştığımız, ağaçlar içindeki alt sahne Berlin Sahnesi adıyla One Love'da da popülerdi. Gündüz saatlerinden itibaren kalabalık olan sahneye yeni ekranlar eklenmişti. Modeselektor ve Jaguar Skills burada çaldı. Özellikle Modeselektor'ün performansı dillere destan oldu. Aynı saatte Mogwai'yi izlemeyi tercih ettim, bir daha yakalarım diye düşünüyorum. 2 yıl önce Roskilde'de tadı damağımda kalmıştı. Önündeki kum alanla Austin Sahnesi, çıplak ayakla dans etmek için birebirdi. Öğle sonrasından itibaren kalabalıklaşan sahneyi akşamları Radyo Eksen Partileri, Oldies But Goldies, Da Poet, Sami Baha ve Club Bangkok doldurdu. Bu yıl İstanbul Sahnesi adını alan ana sahnede gündüz yayılmaca, gece dans vardı. İlk gün Mogwai bol duman ve ışıkla desteklediği ses duvarlarını inşa etti. Son albümleri Rave Tapes'in kapak görseli önünde Friend Of The Night, I'm Jim Morrison, I'm Dead, Hunted By A Freak ve Rave Tapes'ten favorim Remurdered'la beynimize çekiç gibi indiler. Çok methedilmesine rağmen Mogwai'nin zorladığı kulaklarımı Basement Jaxx için ikna edemedim ve alandan ayrıldım. İkinci gün sahnenin ilk yabancı ismi Omar Souleyman, dev halaylarla karşılandı. Kendisinin müziğinin benim için herhangi bir ilginçliği yok, hatta 10 dakikadan fazla tahammül edemeyip ana sahneden kaçtım. Mo ve Bonobo alanı iyice ateşledikten sonra bölüm sonu canavarı Moderat sahne aldı. Elektronik müzik guruları Apparat ve Modeselektor'ün projesi Moderat, harika sahne görselleri ve ışık tasarımlarıyla seyirciyi anında kendine aşık etti. Geçen yılın en iyi şarkılardan Bad Kingdom'ı dinlerken hep yaşadığımız yere ve döneme ne kadar denk düştüğünü düşünürdüm. Kulağımda Bad Kingdom'la kapadım festivali. Trombolinli oyunlardan fotoğraf kabinlerine alanda oyalanacak bir sürü oyuncak vardı ama ben en çok sahneler arası yollara asılmış bu tabelalara takıldım. Kendime en uygun olanla da bastım fotoğrafı. Kendimi her şeye kapatıp iki gün festivalde yaşamak iyi geldi. Seneye görüşürüz One Love. 5. fotoğraf bana, 7. ve 10. fotoğraf Güven Yıldız'a, 3. fotoğraf Radyo Eksen'e, diğer fotoğraflar Kali Pro'ya aittir."} {"url": "https://manyetikbant.me/one-love-festival-2015/", "text": "İstanbul yazının en hevesle beklenen festivallerinden One Love Festival, bu yıl 14. defa bizimleydi. Türkiye için iyi bir sayı, özellikle son yıllardaki zorlukları göz önüne alırsak. Festivalin yeri önce Parkorman'dan Santralistanbul'a taşındı. Sonra malum sebeplerden Parkorman'a geri dönüldü. Orası da etkinliklere kapanınca geriye Life Park kaldı. Böylece bu yıl Life Park'ta arka arkaya festivaller izler olduk. Bakalım seneye festival peşinde koşan minik topluluğumuz şehrimizin nerelerine göç edecek. Bu yıl da geçen seneki gibi iki gün de birkaç saatliğine Radyo Eksen setinin başındaydım. Radyo ile dinleyicisi arasındaki bağı seviyorum. Bilmediğin gruplar tavsiye eden, program gevşediğinde tepki koyan, radyoyu sahiplenip daha iyi olmasını isteyen insanlar. Ben çalarken yanıma gelip beğeni ya da şikayetlerini belirtmeleri çok değerliydi. Hepsinin mesajlarını gereken yerlere ilettim, hepsine kalbimden bir köşe verdim. Gelelim kısa kısa festival notlarına. Bu yıl line-up benim kalemim değildi. Tatil dönüşü de olmasının etkisiyle az grup izledim. İlk gün Fink, blues'uyla Union sahnesinde iyi ve ilgili bir kalabalık topladı. Yalnız ana sahneden Metronomy'nin sesi çok duyuluyordu, Fink de bundan rahatsızlığını şakayla karışık dile getirdi. Pazar günü Jose Gonzalez'in ikinci yarısına yetiştim. Bu adamın hikayeleri beni her zaman sakinleştiriyor ve dünyayı daha net görmemi sağlıyor. Union'daki konseri, gündüzün en güzel anlarını barındırdı. Peşinden gelen The Ringo Jets açık havayı, büyük sahneyi ve ateşli seyirciyi bulunca gol olup yağdı. Hak ettikleri ilgiyi görmelerine sevindim. Grubun davulcusu Lale Kardeş, konserden birkaç gün sonra önemli bir ameliyat geçirdi, dolayısıyla bu yaz onları pek göremeyeceğiz. Lale'ye geçmiş olsun dileklerimi şuraya da bırakıyorum. Tom Odell'e sadece fotoğraf çekmek için gittim. Ana sahnede kulak yırtan çığlıklar içinde belirdiğinde festivallerin artık yeni bir nesle hitap ettiğini anladım. Konser, festival kovalamaya başlayalı 15 yıl olmuş. Artık veteran sayılırım ve Eskiden buralara yaban domuzu inerdi, o zamanlar akıllı telefon yoktu falan diyebilirim. 2000'ler indie rock'ının ilahı The Strokes'la hayatımıza giren Julian Casablancas, The Voidz'la eylemlerine 2013'te başladı. Yıllarca yüreğimizi titreten sesini zaman zaman bozarak noise içine saklayan Casablancas ve grubu loş ışıklar altında yangın gibi bir konser verdi. The Voidz, The Strokes ve Casablancas'ın solo albümünden şarkıların çalındığı konserin bir kısmında Little Dragon için ana sahneye gittim, sonunda da aşırı sarhoş arkadaşlarımı toplayıp evlere dağıttığım için ikinci gece de erken bitti. Göteborg çıkışlı elektronik müzik grubu Little Dragon, ana sahnede festivali kapayan isimdi. Alandan ayrıldığımda müzik devam ediyordu. Life Park'ın dar yolları festival dönüşü tam bir çile oluyor ama benim çıktığım saatte servis sırası pek uzun değildi, trafik de yoktu. Festivale dair bir eleştirim, sponsorların çoğunun bulunduğu yemek alanıyla ilgili. Sesli etkinlikler yapmak isteyen birçok marka bir arada olunca zaman zaman dev kakofoni oldu. Bir yanda mikrofonla yarışma yöneten sunucu, diğer yanda festivalin çizgisiyle ilgisiz bir müziği bangır bangır çalan araba, üzerine Radyo Eksen'in sesini duyurmaya çalışan seti, alandan geçenleri ses dalgalarıyla tokatladı. Belirsizlikler diyarı ülkemizde önümüzdeki yıl buluşana kadar hoşçakal One Love Festival. Seneye gökyüzümüz daha aydınlık, biralarımız daha lezzetli, ruhlarımız daha neşeli olsun."} {"url": "https://manyetikbant.me/one-love-festival-fotograflar/", "text": "One Love'ı belki unuttunuz bile. Üzerinden 25 gün geçmiş bir festival için değerlendirme yazmayacağım, hayır. Sadece benim için yeni bir şeyden bahsedeceğim: Konser fotoğrafı çekmek. Mayıs'a kadar okul festivalleri ve tek tük birkaç konser dışında deneyimim yokken Freshtival, One Love, Rock'n Coke'la birlikte kendimi sahne önünde müzisyen kovalar halde buldum. 2 Temmuz gecesi sahne önünde Manics'i beklerken ne kadar heyecanlandığımı anlatamam. Mesleğe yıllarını vermiş onca deneyimli fotoğrafçıyla birlikte, zaman zaman onlardan tüyo alarak, hayranı olduğum insanlara bu kadar yaklaşmak harika bir his. Çıkan sonuçları iyisiyle kötüsüyle paylaşmak da öyle. Geç de olsa fotoğrafları yükledim. Manics'te tam bir Nicky Wire fangirl'ü gibi davranıp adamın ayaklarının dibinden ayrılmamışım, dolayısıyla bol bol Nicky Wire fotoğrafı var elimde. Suede'de düşük ışıkta isonun haykırışları ve lensin kifayetsiz kalmasına rağmen idare eder kareler çıktı. Her şeyin ötesinde, Brett Anderson'ın tam önümde diz çöküp seyirciye doğru eğilerek şarkı söylemesi unutulmayacak bir andı. Şimdi x'i canlı izlesem dileklerime x'i çeksem dilekleri eklendi. Rock'n Coke fotoğraflarını da muhtemelen yarın yükleyeceğim."} {"url": "https://manyetikbant.me/online-etkinlik-rehberi-11-17-mayis/", "text": "Geride bıraktığımız iki ayda çoğumuz için aynı kısıtlı mekanda birleşen ev ve iş rutinlerinin yanı sıra kendimizi iyi hissetmek, kafamızı boşaltmak, eğlenmek ya da bilgi almak için yaptıklarımız da dönüşüme uğradı. Uzun zamandır sosyal medya vesilesiyle ruhumuzu domine eden FOMO, herkesin benzer sıkıntı ve kaygı sarmallarında dolaştığı günlerde gücünü yitirdi. Instagram canlı yayınları, zoom partileri, online seminerler, podcast'ler, kültür-sanat kurumlarının erişime açtığı içerikler derken haftalık programımıza takip edilecek yeni yayınlar, çevrimiçi etkinlikler, denenecek yeni aktiviteler eklendi. Konserlerde, sergilerde, sinema ve tiyatro salonlarında yan yana gelemesek de internet bağlantımızın bizi götürdüğü her yerde buluştuk, buluşmaya devam ediyoruz. Söyleşilerden film gösterimlerine, konferanslardan eğitimlere bu dönemde takip edebileceğiniz, hem zihinsel ve duygusal olarak besleyici hem de yaşadığımız döneme dair yeni perspektifler kazandırabilecek içerikleri, Online Etkinlik Rehberi'nde paylaşıyoruz. Bahariye'de bulunan yeni yaratıcı paylaşım alanımız HOOD Base, ziyaretçiye açık olduğu iki ayda üç sergi ve atölyelerden söyleşilere birçok farklı etkinliğe ev sahipliği yaptı. Pandemi sürecini mart sonunda Who's in a Bunker başlıklı online konser maratonuyla karşıladık. Şimdi ise haftalık söyleşi serilerinde bir araya geliyoruz. Her çarşamba 22:00'de Bu Böyle Yarım Kalmayacak serisinde bir illüstrasyon sanatçısıyla sohbet ediyor, üzerinde çalıştığı yeni bir işi ilk defa görüyor ve yayın boyunca onun seçtiği şarkıları dinliyoruz. Serinin bu haftaki konuğu Mert Tugen. Bu Böyle Yarım Kalmayacak yayınlarında eskizlerini gördüğümüz tüm işler, sergilerde bir araya gelebildiğimiz zaman HOOD Base'de aynı adlı sergide paylaşılacak. Bir diğer HOOD Base serisi, farklı alanlardan isimlerle içinde bulunduğumuz değişim sürecini konuştuğumuz Where Do We Go From Here. Her pazar 17:00'de gerçekleşen yayınları instagram. com/hood_base adresinden takip edebilirsiniz. Teknolojinin çağdaş sanat üzerindeki etkisini inceleyen, farklı disiplinleri odağına alarak teknoloji ve yaratıcılığı destekleyen Digilogue, programına söyleşi serileri ve online seminerlerle devam ediyor. Oyun kültürü ve bu dönemde oynadığımız oyunların konuşulduğu Games We Play ve pandemi sürecinde kültür-sanat alanlarının geçirdiği değişime odaklanan Arts & Culture During Covid19 söyleşileri, instagram. com/digi. logue hesabı üzerinden izlenebiliyor. Sonar +D kapsamında gerçekleşen konuşmalar ve performanslara ait kamera arkası görüntüleri, youtube. com/digilogue kanalında erişime açıldı. Sabancı Üniversitesi ve digitalSSM yürütücülüğünde başlayan ve Digilogue işbirliğiyle devam eden Teknolojik Sanat Eserlerinin Korunması araştırma projesi kapsamında, 15 Mayıs Cuma günü bir zoom konferansı gerçekleşecek. Teknolojik sanat eserlerini neden ve nasıl korumalıyız?, Yazılım, teknolojik sanat eserlerinin korunmasında nasıl bir rol oynayabilir?, Hızla gelişen teknolojik gelişmeler karşısında teknolojik sanat eserlerinin kullandığı teknolojilerin güncellenmesi, eserlerin orijinalliğini ve tarihselliğini ortadan kaldırır mı?, Teknolojik sanat eserlerinin korunmasında sanatçının başlıca sorumlulukları neler olmalıdır?, Etik kıstaslar nedir? gibi soruların tartışılacağı konferansa buradan kayıt yaptırabilirsiniz. Düzenlendiği dört yılda önemli bir kitleye ulaşan İstanbul Comics & Art Festival, Karantina Günlükleri başlıklı söyleşi serisinde illüstrasyon sanatçıları, koleksiyonerler, animasyon ekipleri, müzisyenler, sanat kolektifleri gibi yaratıcı dünyanın farklı alanlarından kişilerle bir araya geliyor. İCAF'ın söyleşi programını instagram. com/istcaf hesabından takip edebilirsiniz. Leica, Türkiye'nin önde gelen fotoğrafçılarını salı ve cuma akşamları Online Sohbetler serisinde ağırlıyor. Fotoğrafçı Murat Gür'ün ev sahipliği yaptığı sohbetlerde yemek fotoğrafçılığı, sokak fotoğrafçılığı, mobil fotoğrafçılık, fotoğraf okuma gibi başlıklarda değerli bilgiler ve deneyimler paylaşılıyor. Seri kapsamında 12 Mayıs Salı akşamı 21:00'de, Coşar Kulaksız ile fotoğrafın eser olarak mali değerinin belirlenmesi, edisyon ve sertifika, amatör ve profesyonel fotoğrafçıların eserlerini satabilecekleri mecralar üzerine bir söyleşi gerçekleşecek. instagram. com/leicacameratr/ hesabından takip edebilirsiniz. Geleneksel radyoların rahatlatıcı dostluğunun değerini fark ettiğimiz bir dönemdeyiz. Radyo Eksen de yayın akışına kattığı yeni programlar ve konuk programcıların yanı sıra salı ve cuma günleri 18:00'de Gülşah Güray'ın instagram. com/radyoeksen adresinde sunduğu BMW Home Studio ile dinleyicilere ulaşıyor. Gülşah Güray'ın belirlediği konu ve konuklarla devam eden yayının 12 Mayıs Salı günkü konuğu Onur Saylak, konusu ise oyunbozan şarkılar. Müzisyen Ediz Hafızoğlu'nun konuklarıyla 5 soruluk söyleşiler yaptığı Nasılsın? sohbetlerini youtube. com/linrecords kanalından izleyebilirsiniz. İstanbul'un en özel etkinlik alanlarından Beykoz Kundura'da bir daha ne zaman film ya da konser izleriz bilemiyoruz ama Kundura Sinema'nın İçeriden Bir Gezinti başlıklı kısa film seçkisini 11 Haziran'a kadar beykozkundura. com'da izleyebiliriz. Cannes, Locarno ve Toronto Film Festivali gibi dünyanın takip ettiği film festivallerine kısa film dağıtımı yapan Square Eyes'ın seçkisinden alınan 10 kısa film, izleyiciyi farklı coğrafyalarına doğru yolculuğa çıkarıyor. Seçkide yer alan filmler: Douwe Dijkstra Green Screen Gringo, Ivete Lucas & Patrick Bresnan Roadside Attraction, Sebastian Mulder Nature: All Rights Reserved, Sven Bresser L'ete et Tout Le Reste, Noel Loozen Spoetnik, Wouter Stoter A Day Off, Ena Sendijarevic Travellers Into The Night, Jacqueline Lentzou Hiwa, Victor van der Valk Onno the Oblivious, Nathalie Crum Homeland."} {"url": "https://manyetikbant.me/oshin/", "text": "Brooklyn'deki odalarından/dairelerinden çıkıp hülyalı shoegaze damarına dahil olan gruplar bu aralar beni pek mutlu ediyor. Beach Fossils'e turnelerinde eşlik eden gitarist Zachary Cole Smith'in projesi olarak, ilkin DIVE adıyla ortaya çıkan şey Andrew Bailey, Devin Ruben Perez ve eski Smith Westerns davulcusu Colby Hewitt'le birlikte dört kişilik ve dört dörtlük bir gruba dönüşüyor. Fikir parçalarından bütün oluşturmanın yollarından biri, kendini onlarla bir eve kapatmaktır. Smith de bunu yapıyor ve turne sonrası bütün bir yaz mevsimini, bir ressamın stüdyosunda şarkı yaparak geçiriyor. Bu süreçte grubun ilk adına ilham olan Nirvana, Faust gibi krautrock grupları, Malili gitaristler ve penceresinden yarı görüp yarı hayal ettiği doğa ona eşlik ediyor. İşini yaptığın yerde uyuduğunda, ertesi sabah zihnini bıraktığın yerde değil, uykunda ilerlemiş halde bulursun. Zihin de yatağın yanına koyulan çoraplar gibi biz uykudayken yürüyüp giden bir şey. DIIV'ın müziğinin çekiciliğinde, onunla yatıp kalkan bir adamın duygu durumunun etkili olduğunu düşünüyorum. Hafif ve havai gitar melodileri her zaman sinir uçlarıma dokunur. DIIV'ınkiler de sektirmedi. Bu berrak tınılar, keskin davullar, sözlerin silikleştiği vokaller yeni değil ama çok iyi kotarılmış. Ne fazla şekerlenmiş, ne geçmişe özlemle küflenmiş. Referansı eskilerde olsa da taze geliyor. Gitarın tellerinden çıkan ses dalgaları bir süre ince bir buğu gibi havada asılı kalıyor. Bu ses buğusu bir tortuya dönüşmeden, ferahlıkla dağılıp yok oluyor. Albümün en elektrik yüklü şarkısı Wait dışındaki parçaların yapısı birbirine çok yakın. Oshin, melodinin hüküm sürdüğü, oldukça iyi bir gitar albümü. DIIV belli ki radarımın merkezine yakın bir yerlerde yanıp sönmeye devam edecek."} {"url": "https://manyetikbant.me/out-among-the-stars/", "text": "20. Yüzyıl Amerikan kültürünün önemli figürlerinden Johnny Cash 2003'te öldüğünde, arkasında country / rock 'n' roll türünde 90'dan fazla albüm bıraktı. Siyahlı Adam'ın bariton sesindeki hüzün ve blues, kulaklarımızda hala sıcak. Cash'in ölümünün 11. yılında yayınlanan Out Among The Stars, müzisyenin albüm satışlarının tepetaklak gittiği 80'lerin başında kaydedilmiş şarkılardan oluşuyor. 30 senedir çatısı altında olduğu plak şirketi Columbia'da prodüktör Billy Sherrill'la yaptığı kayıtlar, şirketin Cash'le yolunu ayırmasının ardından rafa kaldırılmış ve 2012'de müzisyenin oğlu John Carter Cash tarafından kurtarılıncaya kadar da yayınlanması düşünülmemiş. Geçtiğimiz yıl yapılan yeni kayıtlarla kısmen yeniden düzenlenen Out Among The Stars'da Johnny Cash'in hayat arkadaşı June Carter Cash ve sıklıkla birlikte çalıştığı Waylon Jennings'in sesini de duyuyoruz. En basit ifadeyle sevme, sevilme ve mutlu olma isteğiyle dolu country standartlarını dinlerken, kaybedilen bir dostun yıllar öncesinden gelen sesiyle bir zamansızlık ya da aynı anda zamanın birden çok yerinde olma hissine kapılmak mümkün. Johnny Cash imzalı şarkılar Call Your Mother ve I Came To Believe'de hüzün ve pişmanlıkla öğrenilen dersler var. Baby Ride Easy'nin çocukça neşesinde, She Used to Love Me A Lot'taki yenilgi hissinde, If I Told You Who It Was'ın muzipliğinde capcanlı ortaya çıkıyor damarlarımıza işlemiş Cash. Johnny Cash'in kariyerinde bir dönemin kapandığı yıllara denk gelen kayıtlar mütevazı ve temiz. Out Among The Stars, müzisyenin kendine has yorumunun tadını bir kere daha çıkarmak için iyi bir fırsat."} {"url": "https://manyetikbant.me/palmiyeler-kimin-icin-caliyor/", "text": "Son 1 aydır hayatımın soundtrack'i olduklarına göre benim için çalıyor. İzmir çıkışlı punk grubu Kilink'ten Tarık Töre ve Mertcan Mertbilek, davulcu Rana Uludağ'ı da kadrolarına katıp Palmiyeler'i oluşturmuş. Bunu ta 2013'te yapmış ve üzerine bir de EP kaydetmişler. Neden ilk EP'leri Palmiyeler'i yayınlamak için geçtiğimiz Mart'a kadar beklemişler bilmiyorum ama gördüğüm kadarıyla müzikleri dinleyicisini buluyor. Her gün biraz daha fazla. Palmiyeler'in müziğinde reverb'lü gitarlar, hülyalı vokaller, akla yapışan melodiler var. 60'ların surf gruplarından jangle pop ve indie'ye çekilen bir çizginin üzerinde konumlanıyorlar. Onları henüz canlı izleyemedim ama şarkıları Sonic'in tüylü poposuyla uyandığım sabahlardan neme doymuş öğle saatlerine, kaldırım kenarlarını işgal eden hamam böceklerinden kaçtığım akşamlara ve muhtelif büfelerde tost gömdüğüm gece yarılarına kadar zihnimde dönüyor. Güneş yanığı gibi bir his bırakan Aşkından ölüyorum ben cümlesiyle açılıyor EP. Hayatın anlamsızlığı, taşan bardaklar, iyileşmeye mecbur yaralar moral bozmadan, yazın kendine has umursamazlığı içinde akıyor. Gündemin, sıcağın, yılgınlığın içinde bir esinti gibi Palmiyeler. Güzel gölge veriyor. Nefes aldırıyor. Bence siz de onlarla hemen tanışmalısınız ve önümüzdeki ilk Palmiyeler konserinde biralarımızı sallayarak dans etmeliyiz."} {"url": "https://manyetikbant.me/pardon-tuvalet-ne-tarafta/", "text": "Geçen perşembe Müge'yle Arka Oda'da çaldık, aylardır barda çalmamıştım. Hem sevdiğim şarkıları sevdiğim mekanda dinlemeyi, hem de arkadaşlarıyla muhabbet eden insanların müziğe kulak kabartıp ritim tuttuklarını görmeyi özlemişim. Kabinde iki kişi olmak da çok eğlenceliymiş, hele bir dönem birlikte de yaşadığın yakın bir arkadaşınsa yanındaki. DJ'lik yaparken çeşit çeşit insanla karşılaşıyorsun tabii ama belli tipler var ki yıllar içinde hiç değişmiyor. Nerede, saat kaçta, ne çalıyor olursan ol onlarla karşılaşacağını biliyorsun. Müsaadenizle kendilerini birkaç maddede anmak isterim. 2. Hesap ödemek isteyenler. Bu başıma ilk defa geldi. Cüzdandan parayı çıkarıp Borcumuz ne kadardı diye soran ablaya Bi ellilik atıver demediğim için pişmanım, evet. Ona da kasanın yerini gösterdik. Bu noktada kendimizi barın muhtarı gibi hissediyoruz. 3. x çalar mısın?\"cılar. Bu soruya cevap, x'in ne olduğuna göre değişiyor. Setin gidişatını bozmayacak bir şeyse genelde çalıyorum. Asıl risk, isteği çalınan kişinin 2 şarkıda bir yeni bir istekle gelip insanı pişman etmesi. Çalmadığım zamansa çoğunlukla yüzlerinde \"Ayy, senin çalacağın şarkıya kaldıydım ben de, uyuz ifadesiyle ayrılıyorlar kabinin önünden. Hareketli bi şeyler yok mu\"cuları da bu kategoride değerlendirebiliriz. Hareket için yoğun istek olduğunda Dead Kennedys falan çalıyorum, bayağı hareketleniyor ortam. Bir de çalınan türle tamamen alakasız şeyler isteyenler var. Britpop/indie ağırlıklı çaldığım bir gecede aniden, umarsızca Suicidal Tendencies isteyen arkadaşı sonsuza dek kalbimde taşıyacağım. 4. Kız arkadaşına Supergirl hediye etmek isteyen çocuk. Bakın buna isyanım büyük. Ne zaman biri yüzünde meleksi bir ifadeyle gelip \"Bugün kız arkadaşımın doğum günü, ona Reamonn'dan Supergirl çalar mısınız? diye sorsa tansiyonum düşüyor, hücrelerimin çürüdüğünü hissediyorum. Kısmen Supergirl'e tahammül edemediğim için, kısmen hareketin klişeliğinden ötürü. Tarihten çoktan silinmiş olması gereken bir şarkının 10 yıl sonra hala karşıma çıkmasına çok üzülüyorum. Bu çiftlere Nine Inch Nails'ten Closer'ı hediye ediyorum. Öpüyorum. 5. Sarhoş arkadaş. İşte en sıkıntı verici hadise. Çok sarhoş olan, terslemek de istemediğiniz arkadaşınızın Çok boktan çalıyon yeaa\"dan \"Buna bassam n'olur ki eheuehe\"ye uzanan bir yelpazedeki öngörülemez davranışlarını sineye çekmek. İki şarkı arasında yoğun geyikle bayıltabilirseniz kendi kendilerine etkisiz hale gelebiliyorlar, yoksa kaş göz işaretiyle anlayışlı başka bir arkadaşa transfer etmek gerekiyor. 6. \"Şunu da alta koyuverelim\"ciler. DJ kabinini bir vestiyer, bir depo, bir saklama ünitesi olarak gören tanıdık-tanımadık herkes, ya çantasını, ya montunu, ya da poşetini kabine koymak isteyecektir. Buna telefonunu, laptopunu şarj etmeye çalışanlar da eklenecek, ortam bir arkadaş evi antresine dönüşecek, ilerleyen saatlerde onun çantası bunun montuna karışacak, kaos yaşanacaktır. 7. CD çantasını bırgalayanlar. Tanımadığım insanlar gelip \"Aa neler varmış diye CD'lere göz atmaya çalışınca, nasıl diyeyim, yağmurda Levent trafiğinde kısa mesafe yolcusu almış taksi şoförü gibi oluyorum. Bunun için ilerleyen haftalarda yanımda sineklik bulunduracağım. Bahsettiğim bu nadide insanların yanında bir de şarkıyı beğenip grubun ismini not alan, tavsiye veren, ufuk açanlar var ki onların yanında bal nedir, şeker nedir? Esasında hepsini seviyorum, hepsi eğlenceli insanlar. Tuvaleti soran da, ısrarla istek yapan da. CD bızıklayanlar hariç, sizi sevmiyorum. Fotoğraf: Bilge Can Gürer."} {"url": "https://manyetikbant.me/parlayan-yildizlar-bade-dastan-bati-aktas/", "text": "İş Sanat'ın Milli Reasürans'ta gerçekleşen Parlayan Yıldızlar konser serisi, 2007 doğumlu keman sanatçısı Bade Daştan ve 1999 doğumlu klarnet sanatçısı Batı Aktaş'ın performanslarıyla başladı. İki yeteneğin heyecanının seyirciye sirayet ettiği konserde Daştan'a piyanoda Gülnara Bahşiş, Aktaş'a ise Evren Büyükburçlu Erol eşlik etti. Sezon sonunda Meriç Soylu Ödülü'yle noktalanacak olan Parlayan Yıldızlar serisi, genç sanatçıları müziğe kazandırmak ve onları dinleyiciyle buluşturmak için çok önemli. Bade Daştan'ı izlerken hislerimizin, düşüncelerimizin ve davranışlarımızın henüz dış gerçeklik tarafından zorla ve çoğu zaman onarılmayacak izler bırakarak şekillendirilmediği çocukluk günlerimizde, yaptığımız her şeyde ne kadar özen olduğunu düşündüm. Küçük odamın halısı üzerinde iskambil kağıtlarından yaptığım kulenin dünyanın en önemli eserine dönüşmesi gibi. Bade, dünyasında kemandan başka bir şey yokmuş gibi, etrafındaki hiçbir şeyi görmüyormuş gibi çalıyor. Dokuz yaşında bir kız çocuğunun kaşlarını çatıp kemanını büyük bir ustalıkla çalışına, henüz hayatının başındayken müziği ruhunda hissedip bize aktarabilmesine tanık olmak çok etkileyici. Bunun çocukların akıl almaz tartışmaların nesnesine dönüştüğü bu tedirgin edici zamanda olması ise tutunulacak bir umut ışığı. Konserin 17 yaşındaki yıldızı Batı Aktaş, 10 yaşında başladığı klarnet eğitimini halen Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'nda sürdürüyor. Kendi oda müziği grubu Clarisemble ile de performanslar sergileyen sanatçı, yerli ve yabancı müzisyenlerle çalışmalar yapıyor. Hem Bade, hem Batı yurt içinde ve dışında yarışmalara katılıyor ve konserler veriyor. Genç yaşta çıktıkları yol, azimleri, İş Sanat gibi kurumların katkıları ve 21 Kasım akşamı salonu dolduran seyircilerin desteğiyle onları adım adım hayal ettikleri yerlere götürüyor. Çocukluğu ve ergenliğin ilk yıllarını saf mutluluk dolu bir dönemden çok, öfkeyle yoğurulmuş bir süreç olarak algılıyorum. Sürekli kontrol edilen, önüne çıkarılan kuralların mantığını kavrayamayan küçük insanlardık. Yıllar içinde kuralları içselleştirip cevap bulamadığımız soruları unutmaya, normallerin içinde varolmaya alışıp düzeni bozmamaya programlandıkça yetişkin unvanını hak ettik. Konser süresince salondaki çocuklar tam da bu düşüncelerimi doğrular biçimde koltuklara ve nereye istiyorlarsa oraya yatarak izlediler sahneyi. Kimseyi rahatsız etmeden, içlerinden geldiği gibi ve ailelerinin onları hizaya sokma çabalarına aldırmadan."} {"url": "https://manyetikbant.me/parlayan-yildizlar-konser-serisi/", "text": "İş Sanat sezonunun vazgeçilmezi Parlayan Yıldızlar konser serisi, 28 Kasım akşamı keman sanatçısı Hasan Gökçe Yorgun ve kontrbas sanatçısı Gizem Sözeri'nin performanslarıyla başlayacak. Sezon boyunca devam edecek konserlerde yeni yetenekler seyirciyle buluşacak. Parlayan Yıldızlar'ın arkasındaki fikirleri, bu serinin genç sanatçılar için önemini ve Türkiye klasik müzik sahnesine katkılarını İş Sanat Yönetmeni Filiz Ova ile konuştuk. Parlayan Yıldızlar serisi, sıra dışı yeteneğe sahip genç sanatçılara sahne deneyimi kazandırmak, sanat hayatına attıkları ilk adımda onlara destek olmak amacıyla 2011 yılından bu yana sürdürdüğümüz bir proje. Bugüne kadar 46 genç sanatçı, İş Sanat'ın desteği ile Milli Reasürans Konser Salonu'nda konser verdi. Zaman içerisinde bu seriye gösterilen ilginin de artmasıyla geçmişte her ay bir genç sanatçı konser verirken, son iki sezondur her ay iki sanatçı sahne almaya başladı. Bu da sezon içerisinde 12 Parlayan Yıldız dinleyicilerle buluşuyor anlamına geliyor. İş Sanat'ın 2012 yılında, genç yaşta kaybettiğimiz eski Sanat Yönetmeni Meriç Soylu'nun ailesi de kızlarının adını yaşatmak ve genç sanatçılara destek olmak adına, her yıl en başarılı Parlayan Yıldız'a ödül sunuyor. Yine son iki sezondur da bu ödülü alan genç sanatçılar, İş Sanat'ın sezon açılış konserinde solist olarak sahne alıyor. Bu da bizi çok gururlandırıyor. Her yıl İş Sanat sezonu başlamadan önce, bir tarih belirliyoruz. O tarihte başvuran adayları dinliyoruz. İş Sanat'ın Müzik Danışmanı Serdar Yalçın'ın önderliğinde o sezon sahne alacak genç müzisyenler kararlaştırılıyor. Burada sahne alan gençlerle diyaloğumuzu hiç koparmıyoruz. Onların kariyerlerinin başında attıkları bu adım nice güzel başarının da habercisi oluyor aslında. Onların daha tanınır olmaları ve böylece farklı platformlarda yeni konser imkanları bulmaları açısından da bu serinin önemli olduğunu düşünüyorum. Öncelikle bu seri bize, ülkemizde ne kadar çok yetenekli genç olduğunu bir kez daha hatırlattı. Bu gençlerin her biri ülkemizi ulusal ve uluslararası alanda temsil ediyor ve gittikleri yarışma ve festivallerden gurur verici başarılarla dönüyor. Çoğunluğu dünyanın saygın müzik okullarında, çok önemli hocalarla eğitimine devam ediyor. Doğru yönlendirildiklerinde ve desteklendiklerinde gelecekte dünya klasik müzik sahnelerinde değer görecek çok sayıda sanatçı yetiştireceğimize inanıyoruz. İş Sanat olarak bizim de bunda bir nebze katkımız olduğu için çok mutluyuz."} {"url": "https://manyetikbant.me/pascal-pinon/", "text": "Dünyanın bazı coğrafyaları, içinde yaşayan insanları mütevazı ve yumuşak kılıyor. Onları fiziksel olarak yalıtıp, kendi düşünceleri içinde pişmeye bırakıyor. İzlanda, sakinlerine en çok ilham veren coğrafyalardan biri olsa gerek. Ufacık bir ülkeden bu kadar harika müzisyenin çıkmasında suların ve taşların da parmağı vardır elbet. Reykjavikli ikizler Jofriour ve Asthildur 14 yaşından beri birlikte müzik yapıyor ama bireysel olarak müzikle ilgilenmeye çok daha küçük yaşta başlamışlar. Adını İki başlı adam olarak bilinen Meksikalı Pasqual Pinon'dan alan grubun temeli, kızlar 11 yaşındayken ailelerinin hediye ettiği gitar ve klavyeyle atılmış. Çocukluğundan beri şiir yazan Jofriour, şiirlerinin artık şarkı sözü halini aldığını söylüyor. Gitar ve klarnet çalıyor. Asthildur ise piyano, düzenlemeler ve geri vokali üstleniyor. Aynı şarkıları dinleyip farklı şeyler anladıklarını söyleyen ikizlerin müziğine karakterini gitar, piyano ve birbirinin içinde eriyen sesleri veriyor. Ev yapımı kayıtların çıtırtısını da unutmamak gerek. Pascal Pinon'un şarkılarında karlı dağlar, buz gibi sular, koyu topraklar, alacakaranlıkta uzanan geceler ve bütün bunların ruha yansıması var. Kayıplar, hayaller, yatakta tavana bakarak geçirilen saatler dupduru bir anlatımla akıyor. Hayatlarının henüz başındaki bu iki kızın müziği, dinleyeni pasından arındıracak kadar saf. Metrelerce derinlikteki taşların sayıldığı tertemiz koylar gibi. Ormanın damındaki binlerce yaprak arasında dolaşan gün ışığı gibi."} {"url": "https://manyetikbant.me/paul-banks-13-02-13-babylon/", "text": "Grupların aklımda belli şarkılarla özdeşleşmesi hangi formüle göre oluyor bilmiyorum. Duyduğum ilk şarkıları mı, bir şeyler hissettiğim anlarda tesadüfen yanımda olan şarkıları mı belirliyor zihnimdeki klasör kapaklarını? Belki de tamamen rastlantısal oluyor eşleşmeler. Interpol'ün benim için karşılığı, ilk albümleri Turn On the Bright Lights'ın (2002) açılış parçası Untitled. Post-punk'ın derinine inme ihtiyacının, post-punk revival vesilesiyle doğduğu 17 yaş. Turn On the Bright Lights ve Antics'i cd çaların optiğine kastedecek kadar çok dinledikten sonra 2007'de çıkan Our Love to Admire, tam da sevdiğim grupların sevmediğim albümler yapabildiğini kabul ettiğim zamana denk geldi. Interpol radarımın banliyösüne doğru sürüklenirken başka seslerle meşgul oldum. Ne grubun son albümü Interpol (2010) heyecan verdi, ne ertesi yıl Küçükçiftlik Park'ta verdikleri konser. Yalnız o konserle içime yerleşen bir istek vardı; Paul Banks'i kapalı ve küçük bir mekanda izlemek. Sanki o zaman dinleyici olarak sesinin hakkını verebilirdim. Dün gece olan tam olarak buydu. Interpol'ün uykuya geçmesinin ardından Paul Banks ilk albümünde benimsediği Julian Plenti alter-egosunu da terk etti. Soyadını verdiği albümle solo kariyerine kendi adıyla devam edeceğinin altını, üstünü her yerini çizdi. Banks fena bir albüm olmasa da bende bıraktığı iz derin değil. Fakat konser başka bir mevzu. Bay Banks'in üç kişilik ekibiyle iki solo albümünden şarkıları art arda, cayır cayır sıralamasını izlemek ve bariton sesinde kaybolmak etkileyici. Sahnede çok hareket etmiyor, seyirciyle teşekkür etmek ve şarkılar bir ağızdan söylendiğinde sırıtmak dışında pek ilgilenmiyor gibi görünüyor. Kendi kendine, provada çalar gibi takılıyor. Bu kendi halindelik seyirciyi konserden koparmıyor. Aksine samimiyet hissini besliyor. Banks orada, biz aşağıda kafamıza göre yaşıyoruz konseri. Arada bir gülümsüyoruz birbirimize, o kadar. Her şey akıyor. Şarkılar ve düşünceler. İyi konserler mutluluk ve tatmin duygusu kadar, sahnedeki müzisyenleri uzun zamandır tanıyormuşum hissi de bırakıyor. Paul Banks konserinden de dört arkadaş kazanmış olarak çıkıyorum."} {"url": "https://manyetikbant.me/philips-gogear-mp3-mp4-playerla-ss-z-adaya/", "text": "1. Blur Parklife / Neden? Çünkü önce kendime gelmem lazım. Yeteri kadar sakinleşirsem sahilde Clover Over Dover'ı dinleyerek kendimi kuma bile gömebilirim. 2. Weezer Green Album / Neden? Çünkü içinde Island In The Sun var. 3. Pink Floyd The Dark Side of the Moon / Neden? Issız adanın gecesinde dinleyecek daha iyi ne olabilir ki? Ateşi de yakarım mis gibi. 4. Sigur Ros Takk / Neden? Kulağıma bunu takıp dereyi, ağacı falan okşarım diye düşünüyorum. Sulara dalamam yalnız, alet bozulur. 5. The Prodigy The Fat of the Land / Neden? Hep huzuru mu arayacağım, arada gaza gelmem, adrenalin dolmam lazım ki iki vahşi hayvan avlayıp yiyeyim. 6. Stone Temple Pilots Purple / Neden? Çünkü en sevdiklerimden. 7. Nirvana Nevermind / Neden? Çünkü anılarla geçirecek çok vaktim olacak. 8. Radiohead OK Computer / Neden? Çünkü OK Computer'dan dolayı. 9. Gorillaz Plastic Beach / Neden? Çünkü her şeyiyle duruma birebir uyuyor. Ne kadar Damon Albarn, o kadar iyi. 10. MFÖ Best of MFÖ / Neden? Çünkü memleket hasreti, çünkü tek MFÖ albümüyle idare etmek zorundaysam içinde hem Gözyaşlarımızı Bitti Mi Sandın, hem Ele Güne Karşı, hem Yalnızlık Ömür Boyu olmalı. Tabii player'ı 18 Mart 18 Nisan arasında alıp tüm operatörlerde geçerli 75 dakika konuşma kazandıysam, hemen annemi arayıp ıssız adaya düştüğümü bildiriyorum. Issız ama telefon çekiyor, öyle de enteresan. Adeta bir vaha."} {"url": "https://manyetikbant.me/pixies-konser/", "text": "Akmar Pasajı'nın alt katında satılan çekme kasetler arasındaydı Pixies'in Doolittle'ı. Adlarını Kurt Cobain'in sevdiği grupları okurken görmüştüm. Herkesin Metallica ve Nirvana kapılarından birini seçip girdiği ve yoluna oradan devam ettiği yıllarda, Nirvana kapısından girmenin etkisiyle dinledim onları. Korsan VCD'cilerde Bunuel'in Endülüs Köpeği'ni ararken, bu filmden esinlenip şarkı yazmış birileriyle karşılaşmak heyecan vericiydi. Black Francis'in çığlıklarında, Kim Deal'ın içime işleyen vokal dokunuşlarında, saldırgan punk'tan kokteyl tadındaki surf müziğine geçişlerinde içine dalınacak çok şey vardı. Sonic Youth'un Confusion Is Sex'iyle birlikte kafamı açıyordu Doolittle. Bir şeylere vakıf olduğumu hissettiriyordu. Radyoda Monkey Gone To Heaven çaldığında Ben bu grubu biliyorum ya diye gururlandığım ergenliğim... Atlas Sineması'nda ağzımın suyu akarak izlediğim Fight Club'ın finali de elbette Where Is My Mind?'la yapılacaktı. Onları keşfettiğimde alternatif rock'ı şekillendiren 5 albümlerini çıkarıp dinlenmeye çekilmişlerdi bile. 2003'ten beri aralıklarla bir araya gelip konserler veren gruba Kim Deal geçtiğimiz yıl veda etti. Yerine önce Kim Shattuck, sonrasında ise A Perfect Circle ve Zwan'dan tanıdığımız Paz Lenchantin geldi. 2013'ten bu yana çıkardıkları 3 EP'yi bir araya getiren albümleri Indie Cindy (2014) yayınlanışına tanık olduğum ilk Pixies LP'siydi. Bıraktıkları noktadan 23 yıl ileride, hala zımba gibiydiler. Black Box Istanbul'daki konseri övünç kaynağımız The Ringo Jets açtı. Gürültülü garage rock'ı bir güzel serdiler önümüze. Onları büyük sahnelerde daha çok görmeyi umuyorum. Pixies rüyası Wave Of Mutilation ile başladı. Come On Pilgrim, Surfer Rosa ve Doolittle ağırlıklı setlist'te Indie Cindy'den 5 şarkı vardı ve diğerlerinin arasında hiç sırıtmıyorlardı. Pixies, Radiohead'den Smashing Pumpkins'e birçok gruba ilham veren kariyerinin 2 saatlik özetini muazzam bir punk rock performansıyla kulaklarımıza kazıdı. Kötü bir konser beklemiyordum ama açıkçası çıtanın bu denli yüksek olduğunun da farkında değildim. Crackity Jones, Hey, Gouge Away gibi takıntılı olduğum şarkıların mükemmel icrası bir yana, onları bu kadar çok insanla bir ağızdan söylemek bile mutluluk vericiydi. Pixies bana hep ana akımı etkilese de onun kıyısında kalmış ayrıcalıklı bir grup gibi gelmiştir. Bu ayrıcalıklı grubu, bütün şarkıları ezbere söyleyen ve mutluluktan ağzı kulaklarında bir seyirci kitlesiyle izlemek kendimi bir şeyin parçasıymışım gibi hissettirdi. Pixies, bu yıl İstanbul'da izlediğim en iyi konseri, bu yıl gördüğüm en iyi seyirciye verdi. Müzikte ruhuma dokunan ne varsa, özü sahnedeydi. Çok yaşa Pixies! Fotoğraf Kali Pro'ya, video bana ait."} {"url": "https://manyetikbant.me/pj20/", "text": "Eddie Vedder Ten'de ciğerlerini patlatırcasına çığlık atmaz, sıktığı dişlerinin arasından söyler şarkıları. Hayatımda atamadığım çığlıkları önce Kurt Cobain'den dinledim. Sonra Eddie Vedder'ın kontrollü öfkesiyle özdeşleştim. Ergenlik gibi lanet bir dönemde özellikle Ten albümüne öyle sarıldım ki, Pearl Jam Twenty'yi izlemek çok sevdiğim bir grubun öyküsünün yanında kendi kişisel tarihimi hatırlamaktı. Yönetmen koltuğunda Cameron Crowe'un oturması, benim için harika bir film izleyeceğimin garantisiydi. Crowe başından beri grunge sahnesinin içinde olan bir isim, müzisyenlerle dostluğunun yanında elinde müthiş bir arşiv var. O arşivden parçalar, filmin vuruculuğunu artırıyor. Hikaye Mother Love Bone'la başlıyor ve anlıyoruz ki ona bir şekilde dokunan herkes Andrew Wood'u hala içinde taşıyor. Chris Cornell'in söylediği gibi, masumiyet Cobain'in intiharından çok önce, Wood'un ölümüyle kaybolmuş. Mother Love Bone sona erdikten sonra Eddie diye biri çıkageliyor ve Stone, Jeff ve Mike'la tanışmalarının birinci haftasında konser veriyorlar. Bu yeni çocuk sahnede utangaç, kamerayla arası yok ve hayranlık uyandırıcı bir sesi var. Biz internet ortamında hayatımızla ilgili önemsiz detayları dahi kurguya bulayıp zararsız kılmaya çalışırken, Vedder'ın içini bu kadar korumasızca açması hayret verici. Film boyunca bir grup insanın şarkı yazmayı, albüm yapmayı öğrenişini, popülerlikle başa çıkmaya çalışmasını, gittikleri yönü kontrol etme uğraşlarını ve bir arada kalmak için gösterdikleri iradeyi izliyoruz. Seattle müzik sahnesindeki arkadaşlık da paralel olarak anlatılan diğer hikaye. Filmde grup üyeleri kadar Chris Cornell'i görmemiz de bununla ilgili. Pearl Jam sadece beş kişiden oluşmuyor, Andrew, Layne, Chris, Kurt, eski davulcular, hayranlar, Roskilde'de hayatını kaybedenler, Neil Young, The Who, Fugazi ve birçok diğer öğenin içinde bulunduğu bir oluşum aslında Pearl Jam. Ve dün gece sinema salonunu dolduran bizler de onun bir parçasıydık, parçasıyız. Biz de Madison Square Garden'da Better Man'e eşlik eden binlerle, yıllık iznini Pearl Jam turnesini şehir şehir takip etmek için kullananlarla ruh birliği içindeyiz. Troubled souls, unite diyor ya Leash'in sözlerinde, birleşmişiz çoktan. Filmde en çok bunu görüyoruz. Bu insanlar başkalarının hayatlarına dokunan şarkıları yapıp kendi yollarına devam etmiyorlar, dokunulan insanlardan parçaları da hayatlarına katıyorlar. Roskilde trajedisini sadece yıldönümlerinde değil, her gün düşündüklerini söylerken ciddiler. Muhtemelen bu yüzden böyle sadık bir kitleleri var. Pearl Jam dinleyicisine değer verdiğini hissettiren bir grup. Ten Club üyelerine her Noel gönderdikleri, kulüp için özel olarak kaydedilmiş 45'liklerden de belli. Ergenliğimin öfkesini sırtında taşıyan grubun perdede iki saat içinde olgunlaşıp bilgeleşmesini izlerken, kendi öfkemin de 15 yıl içinde nasıl ehlileştiğini ama asla sönmediğini düşündüm. Şimdi hala Why Go'yu söylerken göğsümü yumruklamak geliyorsa içimden, demek ki ateş hala harlı. Hayatımda verdiğim kararlardan her zaman emin olamamışımdır. O yüzden Present Tense'in sözlerini sık sık tekrarlarım kendime. Ama 2006'da yetti bu hasret deyip otobüse atladığım gibi Pearl Jam Atina konserine gitmenin verdiğim en iyi kararlardan biri olduğundan eminim. Dün gece filmi Eddie Vedder'ın Porch tırmanışını, McCready'nin gitarı ensesine koyarak attığı soloları, Jeff ve Stone'un karşılıklı zıplayışını, Matt Cameron'ın ataklarını canlı izlemiş biri olarak seyrettim. Film bittiği anda başka bir sinemada filmi izlemiş, aynı şeyleri başka bir ülkede yaşamış bir arkadaşım aradı. Pek konuşmadık, sadece güldük ve iyi ki o konserlere gitmişiz dedik. İyi ki. Pearl Jam çok büyük ve kendine has bir grup. Pearl Jam Twenty de bunu olabilecek en iyi şekilde anlatıyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/post-tropical/", "text": "İrlandalı müzisyen James Vincent McMorrow, 2010'da yayınlanan ilk albümü Early in the Morning'den beri müzik dünyasında sakin ve sağlam adımlarla yürüyor. Kulağa gerçeküstü gelen falsetto sesiyle hafızaya kolay sızan McMorrow, son çalışması Post Tropical'ı Meksika sınırına yakın bir stüdyoda kaydetmiş. Albümün coğrafyası piyano, okşar gibi çalınan gitarlar, sakin davullar, uçuşan mandolinler ve ayakları yerden kesen nefeslilerle şekillenmiş. İlk single ve açılış parçası Cavalier'dan itibaren hissedilen bir sihir ve ışıltı var müzikte. Parlak çöl kumlarından mı, kapaktaki flamingonun tuzlu ayaklarından mı, kutup ayısının gözündeki pırıltıdan mı damıtılmış bilmem. Albüm boyunca bir yerlerde varolduğu bilinen, bir zamanlar temas edilmiş sıcak ve huzurlu anlar hatırlanıyor. McMorrow'un vokali kuş gibi çırpınıyor, çırpındıkça kanatlarından dağılan su zerreleri düşüyor yüzüme. Red Dust, Gold, Post Tropical, Glacier gibi şarkılarda Jeff Buckley'i düşünmeden edemiyorum. Bu adamın iyi müzik yapan herhangi bir müzisyenden fazlası olabileceği hissine kapılıyorum. Günün karmaşası ve hoyratlığı içinde bir anlık nefes alma ve sakinleşme fırsatı gibi Post Tropical. Çok katmanlı, berrak ve hayat dolu bir albüm. James Vincent McMorrow, Hayal edebildiğim en güzel şeyi yapmak istedim, diyor albümle ilgili. Başarılı olduğu aşikar. Post Tropical harika güzellikte bir sesler bütünü. Gerçeklikten vazgeçip orada yaşamak hayli cazip."} {"url": "https://manyetikbant.me/primavera-sound-2016/", "text": "Aç gözlerini; Akdeniz'in kıyısında tanımadığın on binlerce kişiyle omuz omuza Radiohead şarkıları söylüyorsun. Kapa gözlerini; İstanbul'a dönüş uçağındasın. Aç gözlerini; küçük bir plak dükkanında 20-30 kişiyle canlı Radiohead kayıtları dinliyorsun. Kapa gözlerini; evin sandığın yerde kimseye zarar vermeden, dilediğin gibi yaşamana izin yok. Sokakta kan. Şimdi uzunca bir çizgi çek bir Radiohead buluşmasından diğerine; Barselona ile İstanbul'u, Akdeniz'le Boğaz'ı, birbirlerinin dillerini konuşmayan insanları birleştiren; sevgiyle nefreti, duyguyla dogmayı, varoluşla yok edişi ayıran. Yürü bakalım o çizgi üzerinde, bir o yana bir bu yana sendeleyerek. İp gibi ayaklarına dolandıkça çözmek için daha çok çabalayarak. Bu yıl 16. defa düzenlenen Primavera Sound, evi edindiği Parc del Forum ve şehre dağılmış muhtelif mekanlardaki ücretsiz etkinliklerde yaklaşık 200 bin kişiyi ağırladı. Biletleri tükenen festivalde toplam 19 sahnede 349 performans gerçekleşti. Seyircinin Radiohead'le çıt çıkarmayıp Ty Segall'la çıldırdığı, müziğe odaklanıp sahnedeki her grubun hakkını verdiği bir festival geçirdik. Konserlerde kalabalığa oranla ne kadar az telefonun kayıtta olduğuna ve ne kadar az yerde yuvarlanan sarhoş insan gördüğüme şaşırdığımı saklamayacağım. Primavera Sound'un headliner'ı müzik, sadece müzik. Festivalin alana karşılıklı yerleşmiş iki büyük sahnesi H&M ve Heineken sahneleri, ağırladıkları isimlerin de etkisiyle en yüksek katılıma sahip oldu. 2 Haziran akşamı Air'le başladı Primavera maratonum. 1998 tarihli ilk albümü Moon Safari ile kalbimizi çabucak çalan Fransız grup, kariyerlerinin tüm hit'lerini henüz yorulmamış, enerjisi yüksek kalabalıkla paylaştı. Sexy Boy, Kelly Watch The Stars, Cherry Blossom Girl akıp giderken Air'in hayatımın bir bölümüne sezdirmeden nasıl soundtrack olduğunu fark ettim. 2000'lerin ilk yarısında dolaşmayı tercih eden grup, pembe Barselona akşamını limonata tadına buladı. Teksas'ın müziğe saymakla bitmez katkılarından Explosions in the Sky, bu yıl çıkardığı The Wilderness ile hala nefes aldığını hatırlatmıştı. İçin için yanıp püskürmelerle neredeyse tektonik bir karaktere sahip müziğini seyirciye sanki damardan veriyormuş gibi etkili ileten grubun canlı performansına kapılmamak imkansız. Alçalıp yükselen yalnızca ses duvarları değil, müzikle birlikte dalgalanan binlerce insanın duyguları. Konser boyunca sürekli tırmanışta olan tansiyon, sonunda elektrikli bir katarsise kavuştu. Yanardağ patladı, külleri ciğerlerimize doldu. İşitsel bir Pompeii oldu Heineken sahnesi. Tame Impala'yla ilk randevum 2013'te Sziget'teydi. Lonerism ertesi performanslarının içine girememiş, onlardan etkilenmek istemiş ama yapamamıştım. Üç yıl ve bir albüm sonra, daha büyük bir sahnede karşılaştık. Kevin Parker liderliğinde her albümde teknik açıdan mükemmelleşen ve popülerliğini artıran grup bu defa tam bir festival canavarı olarak çıktı karşıma. Müziğin şekerli akışkanlığını tamamlayan yoğun görseller, üst üste patlayan dans edilebilir şarkılar, ışık ve konfeti yağmuru Tame Impala'nın gitmek istediği yönü ortaya koyuyor. Benim için gösterinin ölçeği büyüdükçe, müziğin etkileyiciliği artmıyor. Her ne kadar albümlerini sevsem de, konserlerde ruhumu ele geçiremiyor Tame Impala. Eventually'nin ortasında fiş çekilmiş gibi tüm ses gittiğinde sahneden inip 5 dakika sonra geri döndüklerinde şarkıya aynı yerden devam etmeleri, bir konser DVD'si izliyormuşum da mutfağa gitmek için durdurmuşum hissi verdi. Doğası gereği planlanamayan duyguların gerçekliğine fazla düşkünüm herhalde. LCD Soundsystem, kafa radyonuzda kapladığı yer ne kadar olursa olsun yakalarsanız mutlaka izlemeniz gereken isimlerden. 2011'de Madison Square Garden'da verdiği konserle kariyerinin fişini çeken grup, 2015'in sonunda yayımladığı single'ın peşinden bu yıl birçok festivalde headliner olarak sahalara geri döndü. James Murphy'nin zihninden taşan derinlikli dans parçaları, elektronik müzik, rock ve punk'ın birbirini öptüğü yerde eşine az rastlanır bir enerjiyle dinleyiciye akıyor. Daft Punk Is Playing at My House, You Wanted A Hit, Losing My Edge, Dance Yrself Clean sahneden yüzüme çarptıkça müzik dışında her şeyin yok olduğunu hissediyorum. Tüm duygularımın, tüm festival alanının, tüm Barselona'nın hatta Akdeniz'in hakimi James Murphy; onun beyaz gömleği terle ıslandıkça benim ruhum temizleniyor. Dans etmek şamanik bir tedaviye dönüşüyor. Tedaviye ara vermek imkansız, bu yüzden Thee Oh Sees'i kaçırıyorum. 2012'de Mono Festival'da sabaha karşı izlediğim Battles'la yine yorgun bir gecede buluşuyoruz. Taşikardi ritimlere yetişmeye çalışarak pinpon topu gibi sekiyorum deneysel duvarlar arasında. Ian Williams, Dave Konopka ve John Stanier'ın nefes aldırmayan gürültüsü, sabaha iki saat kala yakamdan silkeleyip bırakıyor. Gitar, davul ve bas gitar üçlüsü tarafından hırpalanıyorum. İkinci albümü Adore Life ile post punk sahnesine kök salan Savages, bu yaz izlemeyi en çok istediğim isimlerdendi. Grubun müthiş konser performansını Portishead öncesi bizi kendilerine hayran bıraktıkları Midtown Fest'ten bildiğim için, Jehnny Beth'in kışkırtmalarıyla çıldırmaya, aklımın dizginlerini bu dört vahşi kadına devretmeye hazırdım. Yeni albümden parçaların ağırlıkta olduğu 50 dakikalık yüksek enerjili, crowd surfing'li, gürültülü ve sert set, geleneksel kapanış parçası Fuckers'la, Don't let the fuckers get you down cümlesini derimin biraz daha altına kazıyarak bitti. Bir sonraki buluşmamıza kadar yetecek cesaret ve yaşama iştahını depoladım. Primavera Sound biletlerinin erkenden tükenmesinin sorumlusu Radiohead'in Heineken sahnesinde belirmesine dakikalar kala, havadaki heyecan ve beklenti dalgası elle tutulacak kadar yoğundu. Henüz 15 yaşında bir çocukken, babamın beklenmedik doğum günü hediyesi olarak Selanik'te izlemiştim onları. Kid A'in yayımlanmasına dört ay vardı. 30 yaşında yeniden okumak istediğim kitaplar, izlemek istediğim filmler, anlamını değiştiren, farklı şeyler söylemeye başlayan şarkıların yanında Radiohead de temize çekilmeliydi. Art arda Burn The Witch, Daydreaming, Decks Dark, Desert Island Disk ve Ful Stop ile A Moon Shaped Pool'un göbek bağını keserek başladı konser. Ortaokuldan beri çok farklı hisler, mekanlar, hayatın farklı dönemlerinin dertleriyle dinlediğim şarkılar bir kere daha içimden süzülüp geçti. Sahnedeki müzisyenlerin yüzlerindeki çizgiler derinleşmiş, benimkiler yeni yeni görünür olmaya başlamıştı. Talk Show Host, No Surprises, Karma Police gibi zaman ve duygu yükü yoğun parçalar ya bir ağızdan söylendi, ya da nefeslerin tutulduğu sessizliklerde ruhlara işledi. Zihnimi Thom Yorke'un sahneden taşıp aramıza yayılan varlığı ve Johnny Greenwood'un ses mimarlığı arasında paylaştırmaya çalıştım. Radiohead'in seyircisiyle özel bir ilişkisi var. Festival ne kadar büyük, sahnedeki ekranlar ne kadar çok, ışıklar ne kadar özenle planlanmış olursa olsun duyulan şey doğrudan müzisyenin kalbinden çıkıp dinleyicininkine ulaşıyormuş gibi. Binlerce kişi de olsak, kasetlerimizi sayarak mutlu olduğumuz minik odamızda çoraplarımıza bakarak dinliyor gibiyiz içimizdeki yuvasında kıpırdanan şarkıları. Ender görülen bir tabiat olayı sayabileceğimiz Creep duyulduğunda tanımadığım bir kadının sırt çantama kapanıp ağlaması öyle doğal ki. Başka türlü olamazdı zaten. Birbirine hiç değmemiş binlerce hayatı üst üste pozlanmış bir fotoğraf karesi gibi birleştirmek, yalnızca müziğin yapabileceği bir şey. Bir çemberin tamamlanması hissine eş. Hafızamdaki iki saatlik kaydın üzerine hiçbir şey koymadan odaya gitmek isterdim ama gecenin geri kalanı göz ardı edilecek gibi değil. Sahneden sahneye savrulmaya devam etmem gerek. Gözümüzün önünde büyüyen Alex Turner ve Miles Kane'in, gözümüzün önünde büyüyen projesi The Last Shadow Puppets, bence bu yılın en iyi albümlerinden birine imza attı. Grubun müziğindeki şeytan tüyü, sahne performanslarının neredeyse belkemiği oluyor. İki harika albümden şarkılar, heyecan seviyesi hiç düşmeyen kalabalığın üzerine akarken Turner ve Kane arasındaki bromance gerçek bir seyirlik sunuyor. Müzisyenin güldüğünü, eğlendiğini, yaşadığı andan keyif aldığını görmekten hoşlanan konser izleyicisi için The Last Shadow Puppets bulunmaz nimet. Avrupa'nın en önemli müzik festivallerinden birinde değil de grubun canı istediği gibi çalıp söylediği bir provadayız sanki. Belki stil danışmanlarıyla seçilmiş giysiler, aynada çalışılmış olması muhtemel mimikler, bütün o kendinin ve nasıl göründüğünün farkında olarak hareket etme hali, ne hissettiğim samimiyeti ne de müzikten aldığım keyfi azaltıyor. Hepsi The Last Shadow Puppets'ın dünyasının parçası ve o dünyanın içinde olmaktan mutluyum. Konserin tamamını izleyip Animal Collective'i es geçecek kadar. Savages, Radiohead ve The Last Shadow Puppets'ın farklı bölgelerine akupunktur yaptığı ruhumun pansumanı Beach House'a düştü. Victoria Legrand'ın balmumu sesinin kulaklarımdan girip içimin kalıbını çıkarmasına izin verdim. Kıpırtısız, sadece soluyarak durdum bir süre. Sahnenin mavi ışıkları tarafından yutulup hissiz ve ağırlıksız rüyalara sürüklendim yerimden hiç oynamadan. Sabaha karşı The Avalanches için Ray Ban sahnesine attım kendimi ama ayakta da gözlerimi kapatıp uyuyabildiğimi fark etmemle otele dönmenin iyi bir fikir olduğuna karar verdim. Barselona'nın dar sokaklarına, plakçılarına, tapasına, biralarına kendimi fazla kaptırınca listemdeki Boredoms ve Autolux'ı kaçırıp Richard Hawley'e yetişiyorum. Albümlerindeki Sheffield'ın ağaçları kadar yoğun sound, konserde de korunuyor. Çok sevdiğim Standing at the Sky's Edge ve Hollow Meadows ağırlıklı bir saatlik konserin tadı damağımda, Hawley'i kapalı bir salonda doya doya izlemenin hayali aklımda, Deerhunter'ın alana yaydığı titreşimlerden nasiplenerek geceyi bekliyorum. Tıpkı Radiohead gibi erken izlediğim isimlerden PJ Harvey. Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda, 16 yaşımın hayranlığıyla içime çektiğim görüntülerden geriye parlak bir elbise kalmış. Yeni albümü The Hope Six Demolition Project etrafında şekillenen bir sahne düzenlemesiyle, siyahlar içinde, saksafonuyla çıktı karşımıza bu defa PJ Harvey. Mick Harvey ve John Parish'in de yer aldığı dokuz kişilik orkestrasıyla ağırlığı son iki albümüne verdi. Sahnedeki teatral performansın kapalı bir mekanda seyirciyi daha çok yakalayacağını düşündüm (4 gün sonra Zorlu PSM'deki konserinde haklı olduğumu gördüm. Setlist aynı olmasına rağmen Primavera'dan daha etkileyici bir konserdi). PJ Harvey'nin şarkılarındaki meseleler kişiselden globale uzanan bir ölçeğe yayılıyor. Bir-iki şarkıyla ziyaret edilen Rid of Me ve To Bring You My Love albümleri benim için daha heyecan verici olsa da, 15 yıl sonra bu büyüleyici kadınla yeniden buluşabilmiş olmak harika. Bir Hola ve birkaç teşekkürle geçiyor konser. Kısa süre sonra yine Zorlu PSM'de izleyeceğimiz Sigur Ros için sahne değiştiriyorum. Dünya değiştiriyorum, evren değiştiriyorum sanki Sigur Ros sahneye çıktığında. Onları 2008'de Zenith'te izlediğimde sahnenin önüne bir su perdesi indirmişlerdi. Bu defa yıldızlar arası otobanda yolculuğa çıkarıyorlar bizi. Çok boyutlu bir ışık ve görüntü yağmurunda yıkanarak arınıyoruz. Ses dalgaları, duygu dalgaları, renk dalgaları içinde kendi Space Odyssey'imizi çekiyoruz zihnimizde. Sigur Ros da ne kadar büyük bir kitleyle izlenirse izlensin, aslında tek başına deneyimlenen gruplardan. Gözler aynı yere bakıyor, kulaklar aynı sesi duyuyor ama herkesin yolculuğu başka istikamete. Kendi yolumun tozu ruhuma bulaşmış halde, 11 Haziran'daki Zorlu PSM performanslarında yeniden görüşmek üzere, kulağımdaki çınlamayı katlamak için Ty Segall and the Muggers konserine geçiyorum. Güncel garage rock sahnesinin en üretken ve heyecan verici isimlerinden Ty Segall, bu yıl çıkardığı Emotional Mugger albümünün ardından bir araya getirdiği grubu The Muggers'la Primavera sahnesindeydi. Segall'ın çığlıklı, stage dive'lı, yerlerde sürünmeli, ipini koparmış performansından daha iyi bir festival kapanışı düşünemiyorum. Yukarıdaki video, konserin genel havasını çok iyi özetliyor. Üç günün yorgunluğu gitar gürültüsü içinde erirken, ayaklarımın ağrısına rağmen daha fazlasını istiyorum. Aklımdaysa birçok konserden sonra olduğu gibi, az önce tanık olduğum şeyleri bir de İstanbul'da yaşama hayali var. Sahneler teker teker kararıp müzik yerini rabarbaya bırakırken, binlerce insanla birlikte zombi gibi ayaklarımı sürüyerek çıkıyorum festival alanından. Kimileri belki rüya gibi der, benim gerçekliğim bu. Kulağımdan kalbime giden elektrik akımları, hakikatin ta kendisi. Sevilmeyecek gibi değilsin Primavera Sound, yine görüşelim. Fotoğraflar: Eric Pamies (1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 10, 11) ve Xarlene (9)."} {"url": "https://manyetikbant.me/protomartyr-private-understanding/", "text": "Akışı içinde tekrar tekrar uyanıp aslında uyanamadığını korkuyla fark ettiğin, gerçekten gözlerini açtığında bu sefer becerebildiğine dair duyusal kanıt kovaladığın rüyalar bile dakikalar içinde etkisini yitiriyor. Alışma yetisinin bu kadar gelişmiş olması, ancak ona ihtiyacın olduğunda takdir ediliyor. Her beklenmedik dönemeçte dengeyi yeniden bulmak, zorunlu yaptığın her seçimde bir sonraki için hayatla pazarlığa girmek ve sürekli toparlanıp devam etmek doğamızda var. Protomartyr'in yaratıcısı Joe Casey, babasını kalp krizinden kaybedip annesinin Alzheimer olduğunu öğrendiğinde, hayatla oldukça sıkı bir pazarlığa girmiş olmalı. Kaybedecek zamanın olmadığını fark etmek, acımasız ama etkili bir öğretmen. Sonrası çabucak bir araya gelen müzisyenler, içindeki tüm kelimeleri boşaltmak ister gibi yazılan şarkılar, son nefesini vermeden söylemesi gerekenlerin aciliyetiyle yanan vokaller, sahne korkusunun önüne geçen varolma isteği. Dördüncü Protomartyr albümü Relatives in Descent, 29 Eylül'de çıkıyor. Albümün ilk single'ı A Private Understanding'in videosu, yaşlanacak kadar şanslı olsak bile dünyayla didişmemizin bitmeyeceğini haber veriyor. Sonuçta bazı şeylere alışılmıyor. Albümden yayınlanan bir diğer parça My Children'ı da buradan dinleyebilirsiniz."} {"url": "https://manyetikbant.me/push-the-sky-away/", "text": "Nick Cave and The Bad Seeds'in 2008 tarihli albümü Dig, Lazarus, Dig!!!'de bir Tom Robbins karakteri görmüştüm. Tropik, terli, yaşama isteğiyle dolu ve arsızdı. Albert Goes West'te anlatılan adama özeniyordum. Şekerli kokteyller içip sıcak yaz akşamında ayağımı kuma sokmak gibiydi şarkılar. Sıkıntı kişiseldi ve kendi kendine çözülebilirdi. Push The Sky Away 5 yıldır ağzımda bozulmadan kalan şekerli tadı silip attı. Şimdi sıkıntı çok daha büyük ve sona erecek gibi değil. İnsanın doğasından ya da güdülerinin en derininden kaynaklanan çürümüşlük, her şeyin daha doğumda bozulmaya mahkum olması, güzelin/iyinin istismar ve vahşete yenilmesi yeni bir bilgi değil ama hazmedilmesi zor. Şarkı biçiminde bile olsa. Nick Cave'in karanlık şiiri nasıl lanet bir dünyaya zincirlendiğimizi hatırlatıp her günün yeni bir trajedi olduğunu ilan ediyor. Aşk, seks, minnet, şefkat ve genel kabule göre insanın içini ısıtabilecek her türlü duygu alışverişi, sömürü ve yağmaya dönüşüyor. İnsan acınacak halde. Geçenlerde hamam böceklerinin yanlışlıkla insanlara temas ettikten sonra kaçıp kendilerini temizlediğini okudum. Öyle haklılar ki. Bad Seeds'in kurucu üyelerinden Mick Harvey olmadan kaydettiği ilk albüm Push the Sky Away. Bir diğer kurucu üye Barry Adamson ise 26 yıl sonra gruba geri dönmüş. Güney Fransa'da, 19. yüzyıldan kalma bir eve kurulmuş kayıt stüdyosunun görüntülerini albümün trailer'ında görmüştük. 12 aylık bir süreçte yazılan şarkılar, Cave'in Google'da ve Wikipedia'da arayıp bulduğu, doğruluğundan emin bile olunmayan tuhaf olayların izlerini de taşıyor. İnterneti kullanma biçimimiz bilinç akışıyla paralellik gösteriyor çoğu zaman. Örneğin az önce izlediğim gıdıklanan penguen videosuna nasıl gittiğimi bilmiyorum. Bu bilinç akışı albümün bence en epik şarkısı Higgs Boson Blues'da kendini belli ediyor. Hannah Montana, Şeytan ve Memphis'teki otel odaları birbirine geçiyor. Bazıları alt tarafı rock'n roll işte diyor, ama ruhunun dibine kadar iniyor. Nick Cave and the Bad Seeds derinlere inmekte hiç zorluk çekmedi. İnerken elimizden tutup bize de kendi ruhumuzu gösterdi, gösteriyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/pushit/", "text": "Dijital biplemeler bana iki şeyi hatırlatır; biri kalp monitörü -ki başkasına takılıyken farklı, kendine takılıyken farklı his verir- diğeri de uzay. Pijamalarımla içine dalsam elime yüzüme simli tozlar bulaşacağını sandığım uzay. Ne zaman uzayı düşünsem bir süre sonra aklım bunca geçici zerreciklerken nasıl tüm evrene yetecek kadar duygu barındırdığımıza kayar. Ben şu yukarıdaki nebulayı bir kalp atımıma sığdırır gibi hissediyorum. Her dakika mitral kapaklarımdan evrenler püskürtüyor gibiyim. Japon elektronika ikilisi Boom Boom Satellites, Garbage'ın Push It'ini bir uzay soundtrackine dönüştürmüş. Derinlerde kaybolmayalım diye de dijital bir nabzı göbek bağımız kılmış."} {"url": "https://manyetikbant.me/rain-lab-huzurlu-melankoli/", "text": "Melankoli ve umut bazen el ele dolaşır. Pürüzsüz bir sese, ne kadar bitkin olursan ol istemsizce eşlik ettiğin bir ritme ilişip sana sezdirmeden duygularını değiştirir. Gözünden kaçanları netleştirir, zihninde büyüttüğün engelleri Alice'in iksiri gibi küçültür. Şarkıcı/söz yazarı İdil Meşe ile hip hop DJ ve prodüktörü Da Poet'in trip hop projesi Rain Lab'in böyle marifetleri var. Akustik gitarıyla İngiltere, İrlanda, Almanya, ABD ve Türkiye'de solo konserler veren İdil'in sesinde hüzün ve neşenin huzur veren dengesi duyuluyor. Hem solo albümleri, hem 90BPM projesiyle hip hop dünyasının çok iyi tanıdığı Da Poet'in üst düzey beat işçiliği ile birleşen duygu yoğunluğu yüksek hikayeler, şehre alışmış insanla doğanın birbirine yaklaştığı yerden sesleniyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/ramona-falls-prophet/", "text": "Sherlock Holmes'un dizi uyarlaması olan Sherlock'ta sevgili detektifimizden öğrendiğimize göre, insan bir ada ihtiyaç duyduğunda ilkin etrafına bakar. Bu gizli bilgilerinizi sakladığınız bilgisayarlarınızın şifresi için geçerli olduğu gibi, müziğinizi altında icra edeceğiniz mahlas için de geçerlidir. Hayatımıza Portlandlı indie rock grubu Menomena'yla giren Brent Knopf da elindeki grup dışı materyali geliştirmek istediğinde etrafına bakıyor ve çocukken sık sık yürüyüş yaptığı Mount Hood yakınındaki şelaleyi kendine isim olarak seçiyor. Sene 2009. Knopf'un Portland ve New York'ta bulunan yaklaşık 30 müzisyen dostuyla kaydettiği şarkılar, ilk albüm Intuit'i oluşturuyor. Albümün öncü kuvveti I Say Fever tansiyonu ve ustalıklı animasyon videosuyla derinin altına hemen yerleşiyor. Brent Knopf'un ölçülü ama gücünü hissettiren vokali, rotayı belirleyen klavye ve bilgisayar efektleriyle yeni ve taze bir ses hava sahamızı şenlendiriyor. Menomena geride kalıyor, Ramona Falls Knopf'un öncelikli işi oluyor. Üç yıl sonra Knopf, daha küçük bir kadro ancak daha büyük bir sound'la geri dönüyor. Davulda Paul Alcott, gitarda Matthew Sheehy ve bas gitarda Dave Lowensohn var. Elimizdeki albüm Prophet. Açılış parçası Bodies Of Water'ı dinlediğimde, cömertçe ortalığa saçılan distorsiyonlu gitarlar ve efektlerden anlıyorum ki şelalenin taşıdığı su artmış. Bentleri zorlar, döküldüğü yerde derin oyuklar açar olmuş. Ramona Falls'un müziği şimdi genleşen bir evren. Daha katmanlı, daha yankılı, daha göksel. İnce ince işlenmiş bu ses evreni içinde süzülmek, şarkıları her dinleyişte başka bir detaya takılıp manzarayı o açıdan seyretmek mümkün. Şurada biraz cızırtılı bilgisayar efekti, orada gitar çınlaması, beride uçuşan ziller, aniden sakin bir piyano, arkandan koşarak geçiveren davul, birbiri üzerine eklemlenen katmanlar. Knopf'un vokali bu ses asteroidlerinin arasından ilerleyen, manevra kabiliyeti yüksek bir gemi. Sqworm ve Brevony gibi gerilimli şarkılarda iyiden iyiye somutlaşan, insana kendini ufacık hissettiren galaktik orkestrayı yöneten maestro. Prophet, her biri aslında birer gök cismi olan insanların birbirlerine yaklaşıp uzaklaşmasını, kendi yörüngelerini bulma çabasını ele alıyor. Bu bağlamda If I Equals You bir orbit arayışıyken Proof, Güneş tutulmasına tekabül ediyor. Archimedes Plutonium umutsuz bir uydu. Kapanış parçası Helium ise sakince yok olmayı bekleyen bir beyaz cüce. Brent Knopf peygamber değil, tanrı gibi elinde tutuyor tüm ipleri. Özenle yarattığı tını ipliklerini düğüm olmalarına izin vermeden bir kubbe halinde örüyor. Ve cepleri daha çok iplik dolu. Buradan çok uzaktaki galaksilere yol olacak kadar. Brent Knopf'un kaleminden Prophet'in yapım süreci şurada anlatılıyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/rave-tapes/", "text": "Bir yeri yıllar sonra ziyaret edip, orayı özlediğini fark etmekle yaşadığın yerde daha önce yakaladığın hisleri yeniden bulmak arasında fark var. İlki zahiri ve neyse ki uzun sürmüyor. İkincisi ise ruhu zenginleştiriyor. Mogwai'nin sekizinci stüdyo albümü Rave Tapes'te grup bildiğimiz alanlarda geziyor. Ancak bu defa dipten gelip yükselen gitar melodileri, tansiyonu dayanılamayacak seviyeye getirip patlamaktan çok yüzeye paralel uzanıp birbirlerine dolanarak akıyor. Albümün üçüncü şarkısı Remurdered'ın klavye melodisi ve davulları Rave Tapes'in benim için en iyileri. Repelish'te Led Zeppelin'in Stairway to Heaven'ındaki şeytancı mesajları anlatan rahip Lee Cohen'ın sesini duyuyoruz. Aklıma yapışan ikinci şarkı da o oluyor. Master Card tekdüze gitar riffleriyle Mogwai standardı nedir? sorusunun cevabı. Deesh'in karanlık basıyla akşam çöküyor ve albümün gizli kahramanı Blues Hour ile sular duruluyor. 40'lı yaşlara bu nasıl zarif ilerleyiş? Bu ne güzel, varış noktasız yolculuk? Blues Hour'un yumuşak bataklığından filizlenen No Medicine For Regret, hayal kırıklıklarına, pişmanlıklara, kendimizi bok gibi hissettiğimiz anlara fon müziği olsun diye yapılmış sanki. Kapanış şarkısı The Lord Is Out Of Control, albümün ilk single'ı olmasına rağmen pek iz bırakmıyor. Rave Tapes ilk dinleyişte insanı çarpan 2-3 şarkı, albümü evirip çevirdikçe sırrını veren birkaç şarkı daha, ve dinledikten sonra bir türlü hatırlayamadığım geri kalan şarkıların toplamı. Tüh, niyetim albümü övmekti aslında. Mogwai hala harika şarkılar yapabildiğini ortaya koyuyor ama bir durumdan başka bir duruma geçiyor gibiler sanki ve Rave Tapes de bir ara durak. Bundan bilmem kaç yıl sonra yayınlayacakları albümü daha çok konuşacağız belki. Yazıyı başa dönerek bitirmek gerekirse Rave Tapes, geçmişte kalan bir hatıranın şimdiki zamana uzanan ahtapotsu kolu değil. Bugün içinde nefes alıp veren, present perfect continuous bir albüm. Mogwai halen kendi koyduğu kurallara bağlı olsa da, her an oyunu baştan kurabileceğini hissettiriyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/refractory-obdurate/", "text": "Coloradolu türler-üstü müzisyen David Eugene Edwards, 2002'den bu yana Wovenhand adıyla albümler yayınlıyor. 90'ların başında doğan diğer grubu 16 Horsepower gibi Wovenhand'in müziğinde de country'nin karanlık tonları bol elektrikli rock ile birleşiyor. Wovenhand diskografisinin 7. stüdyo albümü Refractory Obdurate'te toz toprak içindeki dünya hem kişisel hem evrensel kıyamete doğru yuvarlanıyor. Yolları aşındırırken hikayeler biriktiren anlatıcının adımları yorgun, dünya zaten uzun zamandır karanlık bir yer. Edwards'ın güçlü sesi hem saldırgan hem kırılgan olabiliyor. Hiss'in yıkıcılığından The Refractory'nin dingin karanlığına, folk duyarlığından punk öfkesine albüm, kapağındaki patchwork'ü andırıyor. Wovenhand'in Amerikana'nın karanlık tarafındaki yolculuğu, deprem gibi ritimler ve yakıcı gitarlarla tam gaz devam ediyor. Refractory Obdurate, grubun kariyerinin doruk noktası."} {"url": "https://manyetikbant.me/rhcp-istanbul/", "text": "Bu yıl geliyorlar, seneye buradalar, 5 yıl içinde kesin izliyoruz diye diye kuruduğumuz Red Hot Chili Peppers nihayet Türkiye'deki ilk konserini verdi. Yeriydi, bilet fiyatıydı, kategorisiydi aylardır konuşuluyor. Herhalde U2'dan beri en çok konuşulan müzik olayı oldu RHCP konseri. Öyle ki, yaratılan hype sayesinde konsere O kadar övüyorlar, gidelim bakalım neymiş hissiyatıyla da katılan çok kişi olduğunu düşünüyorum. Bu kadar yüksek katılımlı bir konser, One Love'da bile sıkıntı veren Santralistanbul'da yapılınca Cumartesi gecesinden beri hem konser, hem organizasyonla ilgili yorum ve eleştiri yağıyor, doğal olarak. Alana Karaköy'den servis otobüsüyle, 18:00 sularında, rahat gittim. Elbette içeride alkol satışı olmadığı için dışarıda demlenmekteydi binlerce kişi. Duyarlı Eyüp halkı sağ olsun, her zamanki gibi biramızı, köftemizi, tişörtümüzü, kafa bandımızı eksik etmedi, bizi yalnız bırakmadı. K1 kapısındaki kuyrukta 45 dakika civarında bekledikten sonra içeri girdim, Athena sahneden yeni inmişti. Kapıya yakın tuvaletler çok yoğundu ve kuyruklar ilerlemiyordu ama biraz ilerideki kabinler neredeyse bomboştu. Işık kulesinin 15-20 metre ilerisinde ve solunda kendime yer buldum. Buradan sahnenin iki yanındaki ekranlar ve sahne üzerindeki led paneller görünüyordu, grubun kendisini de parmak uçlarıma yükseldiğimde görebiliyordum. Konserin tamamını önümdeki uzun boylular arasından uygun açıyı kollayarak, mirket gibi dikile dikile izledim. Flea'nin yere 30 cm mesafede çalması da yardımcı olmadı. Daha iyi bir calf egzersizi düşünemiyorum. RHCP sahneye Monarchy of Roses'la çıktı. Anthony Kiedis'in klasik tek paçası kısa pantolonu ve spor çoraplarını gördüğümde gerçekten RHCP konserinde olduğumu anladım. Kim Türk bayraklı tişört giyecek? iddiamızdan ise Josh Klinghoffer galip çıkmıştı. Klinghoffer, turnenin ilk konserinde ayağını kırdığı için konseri taburesinde geçirdi ama sakatlığı, biste Flea'yle karşılıklı yere oturup jam eylemesine engel değildi. Art arda gelen Dani California ve Can't Stop, seyirciye coşup kendinden geçmesi için gereken her şeyi verse de benim etrafımdaki insanların fitili bir türlü ateşlenmedi. Bu arada Can't Stop, Scar Tissue ve Charlie'de Josh Klinghoffer'ın gitarını ve vokalini çok az duyabildim. Gitarın soundu ancak konserin ikinci yarısına doğru oturdu gibi geldi bana. İlhan Erşahin Did I Let You Know'da gruba eşlik etti, onu Flea'yle yan yana döktürürken izlemek çok güzeldi. Dosed'un intro'sunu takip eden Under The Bridge, 1989 tarihli Mother's Milk'te yer alan Stevie Wonder cover'ı Higher Ground, seyircinin en canlı tepki verdiği Californication ve By The Way'le konseri tırmandırarak indi sahneden RHCP. Bis Chad Smith ve Mauro Refosco'nun perküsyon jam'iyle başladı. Suck My Kiss ve Soul To Squeeze'in ardından gelen Give It Away tam bir patlama, grubun performansının zirvesiydi. Zirveye bayrağı diken ise Flea'den başkası değildi. Seyirciler arasındaki basçılar konser süresince muhtemelen ibadet ediyor gibi hissetmişlerdir. Son jam'in peşinden önce Flea, sonra Chad Smith uzun uzun teşekkür etti onları izlediğimiz ve İstanbul'a gelmelerini istediğimiz için. Flea'nin üstüne basa basa yapmamızı istediği, birçoğumuzun hayatı boyunca yaptığı şeydi aslında: Müziği desteklemek. Chad Smith bagetlerini kalabalığa savururken yüzlerde mutluluk vardı. Seyirciyi en çok güldürense Anthony Kiedis'in, kendisinin Bebek'e, Flea'nin Galata'ya, Chad Smith'in Anadolu yakasına, Josh Klinghoffer'ın da Boğaz kıyısında bir karavana yerleşeceğini söylemesiydi. Setlist şikayet edilecek gibi değildi ama o kadar Dünyanın bu ucuna, İstanbul'a gelmeyi hayal bile edemezdik muhabbetinden sonra bir Around The World lazımdı. Eksik kaldı. Bir de Blood Sugar Sex Magik için hazırlamıştım kendimi, o da olmadı. Red Hot Chili Peppers'ın sahnesinde, yukarıda gördüğünüz gibi fon oluşturan bir ekran ve önünde paneller bulunuyor. Ekranlarda ya grup üyelerinin yakın plan görüntüleri, ya da turne için hazırlanmış videolar dönüyor. Son derece tatmin edici bir görsellik. Gelelim bu manzarayı kimin, ne kadar görebildiğine. Ben K1'in ortalarından, parmak ucumda doğru düzgün bir görüş elde edebildim ama ışık kulesinin daha gerisinden, hele K2 ve K3'ten sahneyi net ve iyi görmek mümkün değil. Oralardaki ekranların ve sesin durumunuysa hiç bilmiyorum. Konser biletine 125 ya da 75 TL verip (bu arada kapı önünde K3 biletleri en son 30 TL'ye satılıyordu) sahneyi hiç görememek tabii ki çok sinir bozucu. Murat Abbas twitter hesabında, hiçbir kulüp stadını kullandırmak istemediği için konserin stadyumda yapılamadığını söylüyor. Olabilir, doğrudur. Santralistanbul'a mahkum kalındıysa eğer bu konser için, mekanın kapasitesini fazlasıyla zorlamak yerine, daha makul sayıda bilet satıp, giriş çıkışlara daha iyi hakim olunabilir ve insanlara daha iyi bir konser deneyimi yaşatılabilirdi. Bunun bedeli bilet fiyatlarının yükselmesi olurdu muhtemelen ama şu durumda da zaten konseri doğru düzgün izleyebilen, 600, 400 ve 150 TL'lik kategorilerdeki seyircilerdi. Konserin ekranlardan izlenmesinde sorun yok, bilet sahipleri bundan haberdar oldukları sürece. Böyle bir uygulama yapılıyorsa en azından organizasyonun Biletix sayfasında bu bilgi verilebilirdi. İnsanlar Santralistanbul'un nasıl bir yapısı olduğunu bilmek zorunda değil, örneğin K3'ten sahneyi göremeyeceklerini tahmin etmek zorunda değil. Bu konuda uyarılmış olsalar, belki kategori tercihlerini de ona göre yapabilirlerdi ve kendilerini kandırılmış hissetmezlerdi. Yiyecek-içecek standlarının durumunu bilmiyorum çünkü böyle konserlerde mecbur kalmadıkça bir şey yiyip içmiyorum. Tuvaletlerin yoğunluğuna gelince, burada da insanların yönlendirilmesinde sıkıntı var. Giriş kapılarında alanın krokisi var mıydı bilmiyorum, ben görmedim. İnsanlar nerelerde tuvalet olduğunu bilselerdi, gördükleri ilk tuvaletlerde onlarca dakika beklemezdi. Hele biraz ileride bir sürü kabin boş dururken. Gecenin asıl sıkıntısı mekandan çıkıştı. Kapılar biraz rahatlar umuduyla 20 dakika kadar içeride oyalandım, sonra alanın yürüyebildiğim kadar arkasına yürüyüp bulduğum bir kapıdan kalabalıkla beraber aktım. Milim milim yürüyerek, yaklaşık 15 dakikada kapıdan çıktım. Neyse ki anlatıldığı gibi bir sıkışmaya denk gelmedim de ayılıp bayılmadım. Acil bir durumda 42 bin kişinin Santralistanbul'dan sağlıklı bir şekilde çıkması mümkün değil. Sahnenin görünmemesinden de, ulaşım sorunundan da çok daha önemli bu durum. Mekan tam da bu yüzden büyük konserlerde kullanılmamalı. Bu ülkede konser takip etmek için herkes elinden geldiğince fedakarlık yapıyor zaten, bir de canımızdan olmayalım. Senelerdir beklenen Red Hot Chili Peppers konseri, maalesef grubun performansından çok aksaklıklarla konuşulmaya devam ediyor. Türkiye'nin alanında en büyük ismi, konser için uygun mekan bulamamaktan yakınıyor, açık hava konser mekanları azalıyor, alkol yasağıyla festivallerin beli kırılıyor, sokakta oturduğumuz sandalye altımızdan alınıyor... Müzik dinleyicisinin ve konser seyircisinin canı gittikçe daha çok sıkılıyor. Hiçbirimiz burayı İngiltere, Santralistanbul'u da Hyde Park sanmıyoruz. Türkiye'de, İstanbul'da yaşadığımızın son derece bilincindeyiz. Sadece gerçekleşmesi için çok uzun süre beklediğimiz konserler zehir olmasın istiyoruz. İşler hiç iyi değil, farkındayız ama işte müzik... Müzik parçaları bir arada tutuyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/rival-dealer/", "text": "Londralı elektronik müzik sanatçısı William Emmanuel Bevan, 2006'da Burial mahlasıyla yayınladığı ilk albümünden bu yana türün heyecan verici figürlerinden biri oldu. Kimliğini, başarılı iki stüdyo albümünden sonra biraz da basının zorlamasıyla açıklayan Bevan, 2007 tarihli Untrue'dan beri stüdyo albümleriyle değil EP'lerle karşımıza çıkıyor. Son işi Rival Dealer, 3 şarkıdan oluşan 28 dakikalık bir çalışma. Burial'ın kendine özgü organik cızırtılarını ve mütevazılığını barındıran EP, ilk dakikasından itibaren dinleyiciyi içine çekiyor ve hiçbir şekilde ondan ayrılmasına izin vermiyor. Elinden tutup müzisyenin zihninin sokaklarında dolaştırıyor sanki. 10 dakikalık açılış parçası Rival Dealer'ı dinlerken yırtıcı hayvanlarla dolu bir ormana girmiş gibi hissediyorum. Vahşi beat'lerin verdiği korku çabucak kayboluyor ve ben de Burial ormanının bir hayvanına dönüşüyorum. Hiders'ın sakinleştiren synth'leri ve vokallerine yağmur sesi eklendiğinde ayaklarımın altındaki toprağın kokusunu alıyorum. Final parçası Come Down To Us, Affedersiniz, kayboldum cümlesiyle başlıyor. Burial evreninde kaybolmak şikayet edilecek bir şey değil. Parça bize sadece yolumuzu değil, kimliğimizi de bulduruyor. Transgender yönetmen Lana Wachowski'nin geçtiğimiz yıl Human Rights Campaign Visibility Ödülü'nü alırken yaptığı konuşmadan bölümler içeren parça bittiğinde ormandan başka biri olarak çıkıyoruz. Rival Dealer, Burial'ın belki de en samimi ve açık işi. EP'nin temasını Zorbalık karşıtı olarak tanımlayan Bevan, yaptığı parçalarla zorbalığa uğrayanların kendilerine güvenmesini, korkmamasını, pes etmemesini ve yalnız hissetmemesini sağlamayı amaçlamış. Arkamızda Burial varken daha güçlüyüz."} {"url": "https://manyetikbant.me/rnc-13/", "text": "Hayatımıza 2003'te giren Rock'n Coke, bu yıl 10. yaşını kutladı. Konser iptalleri sonucu çoğumuz müzik içinde kaybolmak ve birçok şeyden uzaklaşıp festival kasabasında yaşamak için gözlerimizi Rock'n Coke'a çevirmiştik. Kadro güzel, beklenti yüksek, saha festivale müsaitti. Bu yıl kostüm dükkanımız vesilesiyle stand sahibi olarak farklı bir açıdan da deneyimlediğim festival geriye bol fotoğraf, hafızada iyi konserler, zaman zaman konserlerin önüne geçen aksaklıklar ve ciğerde hatrı sayılır miktarda toz bıraktı. Rock'n Coke başladı, hayrını görün cümlesiyle festivali açan Büyük Ev Ablukada'nın uykulu şarkıları arasından Zero sahnesindeki The Ringo Jets'e geçtim. Cehennem sıcağına rağmen fena sayılmayacak bir kalabalık toplamışlardı. Çiğ müzik olarak tanımladıkları garage rock sound'ları güneşin altında cayır cayır yandı, yandırdı. Kulaklarımız rock'n roll'a doydu. Editors'la yolumun ancak dördüncü kesişmesinde gruba hak ettiği zamanı verebildim. Ana sahnede, haziran sonu yayımlanan yeni albümleri The Weight of Your Love'ın kapak görseli önünde verdikleri konserde uzun zamandır görmediğim, gördüğüm andaysa çok özlediğimi fark ettiğim bir arkadaşımı bulmuş gibi hissettim. Editors sahnede oldukça güçlü bir grup, Tom Smith'in müziğin içine girip orada kendine yol açmasını izlemek mutluluk veriyor. Konserde bazı Editors şarkılarının derimin ne kadar altına işlemiş olduğunu görüp şaşırdım. Bir nevi aşk tazelemiş olduk grupla. Ana sahnede gün batımı saatleri alanı doldurabilecek Türk gruplara ayrılmıştı. Her festivalde büyük yerli gruplara iyi saatler verilir elbette ama bu yaz birçok yerde headliner olan Editors'ın Duman'dan önce sahne alması bana mantıklı gelmiyor. Aynı şekilde Primal Scream'in Within Temptation'dan önce, gündüz sahneye çıkmasını da anlayamıyorum. İki isim de en azından diğer sahnelerde daha iyi saatlerde çalabilirdi gibi geliyor. Duman, beklendiği gibi biber gazlı, coplu şarkısı Eyvallah ile başladı konsere. Düzene giydirdikleri Özgürlüğün Ülkesi, İyi De Bana Ne gibi şarkıları art arda patlattı. Festivalde direniş sloganlarını en güçlü duyduğum dakikalardı bunlar. Grup söyleyeceklerini şarkılarla ifade etmeyi seçti, aralarda çok konuşmadılar. Her Duman konserinde olduğu gibi katılım yoğundu. Psychedelic havalı garage rock grubu Palma Violets bu yılın başında ilk albümü 180'yi çıkardı ve arkasına güçlü bir rüzgar aldı. Eli yüzü düzgün, iyi müzik yapan bir grup Palma Violets ama fena halde benzedikleri türdeşlerinden ayrılmak için daha fazla zamana ihtiyaçları var. Zero sahnesindeki konserleri iyiydi. Onları kışın, kapalı bir salonda da izlemek isterim, bence öylesi daha keyifli olur. İkinci albümlerinde ne yapacaklarını merak ediyorum. Rock'n Coke'un önemli bir kitlede heyecan yaratan isimlerinden Hurts'le derin bir ilişkim yok. Albümlerini birkaç defa dinledim ama müzikleri beni etkilemedi. İşin performans boyutuysa başka. Sahne ve ışık tasarımı, grup üyelerinin giyimi, Theo Hutchcraft'ın özenle çalışıldığı belli hareketleri grubun arkasındaki planlama mesaisini ortaya koyuyor. Son albümlerinden Exile ve Miracle ile konsere başladıklarında Hurts'le ilgili fikrimin değişeceğini düşündüm. Seyirci şarkılara coşkuyla eşlik ediyordu ve Hutchcraft'in Dave Gahan/Mike Patton pozları iyi fotoğraf veriyordu. Çekimden sonra fotoğraf makinemi bırakıp konseri tamamlamak için sahneye geri döndüm ama görselliğin etkileyiciliği müzikle desteklenmeyince sıkıntı çabuk geldi. Hurts benim için hala iyi cilalanmış fakat içi doldurulamamış bir imaj grubu. Alternatif metal grubu Skindred benim için pazar gününün sürprizi oldu. Zero sahnesinde az bir kitleyle başladıkları konser bittiğinde alan neredeyse dolmuştu ve herkes zıplamaktan yorulmuştu. Böyle gruplar festivallerin gündüz saatlerinde ilaç gibi geliyor. Vokalist Benji Webbe, reggae etkili halay-metal şarkıları boyunca bizi anamıza küfrede ede dans ettirdi. Bu ne biçim bağırmak motherfuckers dedikçe sesimiz yükseldi. Zıplayın dedi, zıpladık. Soyunun dedi, soyunduk. Hasılı festivalde olduğumuzu ve yaşadığımızı fark ettik. Konserin en civcivli anlarından helikopter dansını yukarıdaki videoda görebilirsiniz. Skindred, pazarın ilk mutluluğuydu. Primal Scream'le 2000'de, Roll dergisindeki SSL HRFLR FŞSTTR başlıklı yazıyla tanışmıştım. XTRMNTR albümlerinden Swastika Eyes'ın videosu müzik kanallarında dönüyordu ve daha önce dinlediğim hiçbir şeye benzemiyordu. Aynı albümden Kill All Hippies ve Accelerator kafayı yedirtmişti. Bu yüzden Primal Scream benim için önce vahşi bir elektronik noise grubu oldu. Psychedelic/garage tarafları sonra geldi. Arctic Monkeys'le beraber festivalin en önemli ismiydi Primal Scream. 17.30'da, Within Temptation'dan önce sahne almaları komik geliyor. Başka bir sahnede ve gece çalmaları gerektiğini düşünüyorum. Aslında konser boyunca bana hakim olan his, onları kapalı bir yerde izlemenin şart olduğuydu. Tamamı Primal Scream'e ayrılmış ve Bobby Gillespie'nin her hareketini gözümü kırpmadan izleyeceğim bir gece yaşama fikri kafamın bir köşesinde uzun müddet yanıp sönecek. Grubun farklı dönemlerinin özetinin çıktığı konserde bir sürü arkadaşıma rastladım, hepsinin ortak hissiyatı mutluluktu. Sanırım Rock'n Coke'ta en çok serotonin salgılatan konserdi bu. Swastika Eyes fotoğraf çekerken geldi. Şarkının sürekli beynimin içinde döndüğü lise yıllarımı hatırladım, zaman dilimleri bir filtreymişim gibi içimden geçti. Şimdi Primal Scream'in fotoğraflarını çekiyordum işte. Hayat ne tuhaf, müzik falan. Loaded, Come Together, Rocks çalındıkça neşe sel olup aktı. Gillespie kameraya ve seyirciye öpücükler yollarken içim içime sığmadı. Mutluluk be. Festivalin sosyal medya hesapları tarafından bile Jamiryo olarak anılan Jamiroquai'nin sahnesi rengarenkti. Konserini değerlendirecek kadar dinleyicisi değilim ama kitleyi gayet coşturduğunu söyleyebilirim. Kendisi de bir dakika yerinde durmadı, bir köşeden diğerine yorulmadan koşturdu, bu arada sahne önündeki fotoğrafçıları da helak etti. Adidas sponsorluğundaki konserin tamamını izlemedim, Prodigy için biraz dinlenmem gerekti. Bölüm sonu canavarı Prodigy sahneye çıktığında saat 01.00'i geçmişti. Maxim All my people here dediğinde 2009'da pause'a basmışız da şimdi kaldığımız yerden devam ediyor gibiydik. Sahne kıpkırmızı ve karanlıktı. Setlist'te her zamankilerin yanında yeni albümleri How to Steal A Jetfighter'da olması beklenen Filler Discontent, Rock Weiler, AWOL ve New Beats gibi şarkılar da vardı. Sound'ları bana önceki konserlerinden daha sert ve karanlık geldi. Yeni albüm için sabırsızlık içinde olduklarını düşündüm. Smack My Bitch Up'taki herkesi yere çömeltip hep birlikte zıplatma numarası yine yapıldı ama bu defa daha üstünkörüydü. Hiçbir grubun konserinde Prodigy'deki kadar deli dans etmiyorum. Hele kalabalığın içinde tek başıma tepinmek ne kadar iyi geliyor anlatamam. Stand kurma işleri yüzünden erken başlayan festival yorgunluğuna rağmen, vücudumda kalan enerjiyi son damlasına kadar harcadım. Helal-i hoş olsun elektronik punklarıma. - Festival alanı önceki yıllara göre daha büyüktü, aktiviteler daha çeşitliydi. Özellikle Culture Zone güzel olmuştu. Devamını bekliyoruz. - Cumartesi Keşif Sahnesi'nde Yemen Blues'u falafel kemirirken biraz dinledim. Derinine dalmak gerek. - Post'un performansını merak ediyordum, kaçırdım. Umarım daha çok konser verirler de yakalarım. - Triggerfinger Zero Sahnesi'ni havaya uçuran gruplardandı. Birçok kişi onlarla festivalde tanıştı. Performansları kulaktan kulağa yayıldı. - Şehir Sahnesi'nde ara sıra gerçekten kötü cover gruplarına denk geldim. Neyse ki Kim Ki O kulaklarımı temizledi. - İş güç arasında Boban Markovic Orkestar'ın varlığını dahi unuttuk. Yazık oldu. - Zero Sahnesi'nde La Roux kalabalığı çok eğlendirdi. Saçma sapan kostümler ve şişme penguenle halay çeken geri zekalılar bizdik. - Rebel Moves'u özlemişim, uzaktan duymak bile iyi geldi. - Culture Zone'da GriZine'in serigrafi atölyesi, Nerdworking'in beyin dalgalarıyla araba yarıştırma şeyi güzeldi. Yine Nerdworking'deki Böbrek Soundsystem performansını kaçırdım, yastayım. - Bir öneri: Buradaki festivallerde var mı bilmiyorum ama Roskilde'de herhangi bir psikolojik rahatsızlık anında aranabilecek telefon numaraları vardı ve bunlar festival kitapçığında yazıyordu. Arandığında sanırım bir psikolog bulunduğunuz yere geliyor ve yardımcı oluyordu. Büyük kalabalıkların toplandığı organizasyonlarda böyle detaylar önem kazanıyor. - Cuma sabahı festival katılımcılarının yaşamadığı ama görevlilerin, stand sahiplerinin vs. pestilini çıkaran akreditasyon kuyruğu ve nasıl ilerlediği belli olmayan sıralar gerdi. - Festival başladığında da kuyruktan kurtulamadık. Alışveriş için kullanmak zorunda olduğumuz kartı almak mesele, doldurmak ayrı mesele, yemek ve içki almak ayrı meseleydi. Kuyruklar uzadıkça uzadı, sistem yavaşladı ve sonunda çalışamaz hale geldi. Cumartesi akşamı bu yüzden insanların sinirleri iyice gerildi ve bir süre içki, meşrubat, yiyecek bedava verildi. Bu kuyruk sorununun çözülememesini anlamak mümkün değil. Sziget iş birliğinden bahsediyoruz ama aslında line-up'ta yan sahnelerdeki birkaç isim dışında Rock'n Coke'la Sziget'in en benzer yanı, ciğerimize dolan tozdu. Sziget'te de kart sistemi vardı ve çok daha kalabalıktı ama ne kart için, ne yemek/içki için birkaç dakikadan fazla beklemedim. - Sadece Rock'n Coke'ta değil, memleketin çoğu festivalinde suyun neden bardakta verildiğini anlayamıyorum. Pet şişeyi sahneye atacak olsam su dolu bardağı da atarım, köfte de atarım, ayakkabımı da atarım. Hadi bardakta verdin, bari üstüne kapak tak. Onu da yapmıyorlar. Sonra tepemize çekim yapan helikopter iniyor, dünyanın tozu suya doluyor. Şimdilik çare termos. - Festivalin en kalabalık zamanlarında Turkcell'in şebekesi sürekli çöktü. Fotoğraf paylaşmayı geçtim, telefon edemedik. Diğer operatörlerde durum nedir bilmiyorum. - Alana cuma sabahı girip pazartesi sabaha karşı çıktığım için otopark çıkışlarında sorun yaşamadım ama cumartesi insanların saatlerce otoparktan çıkmak için beklediklerini okudum. Umarım sonraki festivalde çözülebilir bir şeydir. - Basın alanında fotoğraf izinleriyle ilgili ufak tefek sorunlar yaşadım. - Festivalin sosyal medya hesaplarının pek iyi yönetildiğini düşünmüyorum. Twitter'da çoğunlukla ana sahneden fotoğraflar paylaşıldı, Culture Zone'da ya da başka aktivite alanlarında ne olup bittiğini öğrenebileceğimiz bir yer yoktu. Facebook'ta da aynı şekilde. Festival kitapçığında atölyelerle ilgili bilgilerin daha detaylı olmasını isterdim. Bir de kart sisteminin çöküşü ya da otoparktaki sıkışma gibi kriz anlarında insanların soruları ve şikayetlerine cevap verilmesini. Jamiroquai'ye sürekli Jamiryo denmesi de biraz sıkıntı vericiydi açıkçası. Son olarak, kostüm standımıza gelip at kafası soran herkesin gözlerinden öpüyorum. Bir dahakine toptancısıyla anlaşıp alana at kafası yığacağız."} {"url": "https://manyetikbant.me/roskilde-2012/", "text": "Ben geçen hafta neredeydim? Bil bakalım neredeydim. Çık dışarı, sınırdan çık. Yürü, kuzeye doğru. Geç Almanya'yı. Hah, işte oradaydım. Danimarka'da, Roskilde'de. 42. yılını kutlayan Roskilde Festival'da. Avrupa'nın en büyük müzik ve kültür festivallerinden biri olan Roskilde, ilk defa 1971'de düzenlenmiş. Bob Dylan, Neil Young, The Who, Ramones gibi efsaneleri konuk eden festivale katılım yıldan yıla artmış ve 150 bini bulmuş. Katılım arttıkça festivalde çalışan gönüllü sayısı da artıp 30 bini aşmış. Festivalden elde edilen karın tamamı hayır ve kültür kurumlarına aktarılıyor. Festival ayrıca başarıyla uyguladığı geri dönüşüm sistemi sayesinde bir çok kişinin depozitolu bardak ve kutulardan gelir elde etmesini sağlıyor. Bu yıl özellikle mültecilerin sorunlarına eğilen festivalin her yerinde konuyla ilgili sloganlar ve graffitiler görmek mümkündü. 30 Haziran 4 Temmuz arası warm-up kapsamında çoğunlukla yerli ve nordik grupların sahne aldığı Roskilde'in esas line-up'ı 5-8 Temmuz arası, festival alanının farklı noktalarındaki 8 sahnede çaldı. Avea'nın Müzik Blogları Fikir Takımı'ndan bir ekiple, 4 Temmuz akşamı çadırlarımıza yerleştik. Festivalin ortamı, Danimarkalıların tuvalet kültürü, kamp alanları gibi konuları yazının sonuna bırakarak konserlere geçiyorum. Kellermensch: Danimarkalılar kendi gruplarını çok destekliyor. Ana sahnede ne zaman Danimarkalı bir isim çıksa, alanın tamamı tıklım tıklım doluyor. Festivalin logosunu oluşturan Orange Stage'i açan isimdi Kellermensch. Sesini merak ettiğim devasa kuleler üzerindeki amfilerin cana gelmesine tanık olmak iyiydi ama iki dirhem bir çekirdek takım elbiseli abilerin depresif rock'ı beni pek sarmadı. Merak edenler için son albümleri Kellermensch'den Army Ants şurada. Kraftklub: Funny Games'ten fırlamış gibi görünen bir örnek kostümleriyle sahne alan Alman indie grubu Kraftklub, festival kitapçığında Franz Ferdinand ve The Clash'in Alman birasına bulanmış haline benzetilmiş. İsabetli bir benzetme. Konser boyunca bir an bile yerinde durmayan frontman Felix Brummer, seyirciyi coşturmayı iyi biliyor. Alışkın olduğumuz indie formüllerinin de bunda etkisi var tabii. Kraftklub yeni bir şey sunmasa da eğlence vaat ediyor ve müziklerine karşı koymak pek kolay değil. Almanca'nın oturaklılığı da eklenince kendinizi şarkılara dili bilmeden eşlik ederken bulabilirsiniz. Tanışmak için Songs für Liam. Analogik: Danimarkalı Analogik, birbirinden uzun sakallı dört adamdan oluşuyor. Balkan ve çingene müziklerini hip-hop, caz, elektronik müzikle karıştırıp bol oyuncak desteğiyle dinleyiciye servis ediyorlar. Dinlerken Danimarka'nın Baba Zula'sı diye düşündüğüm Analogik, yer aldığı Cosmopol sahnesindeki herkesi dans ettirdi. Grubun sahnede kullandığı animasyon görseller de başarılı. Türkiye'ye gelseler ne iyi olur. Analogik'in bandcamp sayfası burada. Sam Amidon: Roskilde'de 8 sahne var demiştim. Bunların hepsinde, mekanın karakterine uygun müzisyenler sahne alıyor. Kapalı bir salon olan Gloria sahnesinde çoğunlukla folk grupları, ozan-müzisyenler yer aldı. Salonun önünden geçerken tesadüfen gördüğüm ve kısa sürede sakin banjosuna ve arada çatallanan sesine kapıldığım Sam Amidon, çayırlarda yalnız başına koşan atı kimin süreceğini soruyordu. Ailesi de folk müzisyeni olan 1981 doğumlu Amidon'ın sesine kesinlikle kulak vermelisiniz. Hatta hemen, şimdi. The Cure: Kariyeri boyunca milyonların hayatını kaydırmış The Cure'u İstanbul'da izleyeli 9 yıl olmuş. Zaman ne çabuk geçiyor diye hayıflanmadan evvel, Robert Smith'in nasıl hala üç saati aşan sahne performansı sunabildiğine hayret etmek gerek. Rock'n Coke'ta sarı, naylon yağmurluğuma sığınarak yağmur altında dinlediğim şarkıları bu defa Love Song bonusuyla, kararmaya isteksiz İskandinav göğü altında dinliyorum. The Cure hayranları çok şanslı. Grup üç saatten kısa olmayan konserlerinde her şeyini ortaya koyuyor. Seyirciyi mutlu etmek için resmen yırtınıyor. Öyle ki, bütün günün yorgunluğu üzerime bindiğinden, The Cure'un temposuna yetişemiyorum. Kısa kalıyorum. Bu arada seyirci iyice coşuyor, bir grup erkek çırılçıplak soyunup dans ediyor. Etraftan geçenleri kovalayıp yakaladıklarına sarılıyorlar. Bu manyakça ortam içinde kimse birbirine zarar vermeyi düşünmüyor. Hemen hemen herkes sarhoş ama tek bir kavga yok. En saçma şakaları bile gülerek karşılıyor insanlar. Şiddetin ve olumsuz davranışların alkolün değil, zihniyetin sonucu olduğunu keşke gösterebilsek kendi doğrusunu en doğru belleyenlere. Neyse, kafayı dağıtmayalım. The Cure, hakkını verdi turuncu sahnenin. Konserin bir saatlik bölümünü buradan izleyebilirsiniz. Modeselektor: The Cure'a veda edip uzun bir yürüyüşle ulaşılıyor festival alanının en batısındaki Apollo sahnesine. Balkabağını andıran sahnenin önünde muazzam bir kalabalık. Modeselektor'un beat'leri lazer ışınlarına binmiş, üzerime saldırıyor. Saat gece yarısını geçmiş. Sağda kıpkırmızı ay yükselmekte. Saatlerin yorgunluğunu elektronik müzik alırmış meğer. Dans etmemek imkansız fakat zihinler bulanık. Figürler halaya yakınsıyor. Bir noktada Musa'yla Kadir Topbaş diye bağırarak dans ettiğimizi ve yanımızdan geçen kovboy kostümlü birinin bu dansımızdan iğrenerek bizi eliyle tabanca yaparak vurduğunu hatırlıyorum. Sahnenin tipi burada görülebilir. Festivaldeki ilk günümüz Apollo sahnesine olabilecek en uzak noktada bulunan çadırımıza sürünerek sona eriyor. Hem ilk günün yorgunluğundan, hem kasabaya inip yiyecek-içki alma telaşından geç başlıyorum Cuma günkü konser mesaime. Yeri gelmişken söyleyeyim, kamp alanına istediğiniz yiyecek-içeceği sokabiliyorsunuz, hatta kamp ateşinde bir şeyler pişirebiliyorsunuz. Festival alanına da 50ml'den fazla olmamak kaydıyla içkinizi getirebiliyorsunuz. Sabahları kahvaltı için yorgun argın çadırdan çıkıp sıra beklememek gerçekten iyi oluyor. The Vaccines: Orta boy bir sahne olan Odeon'da son 2 şarkılarına yetiştim. Kalabalık gazı almış, deli gibi dans ediyordu. Grup da seyirci gibi kıpkırmızı ve ter içindeydi. Orta ve küçük sahnelerde grup seyirciyle çok kolay iletişim kurabildiği için konser atmosferi de daha tatmin edici oluyor. Gerçekten müziği hissedebiliyorum. Büyük sahnelerde o uzaklık hissi hep zihnimin bir köşesinde yanıp sönüyor. The Cult: Ian Astbury'nin karizmasını yadsımasam da The Cult hiçbir zaman hayatımın parçası olmadı. Bu yüzden de Orange Stage'den gerilere esen Is this all you got, motherfuckers? cümleleri etkilemedi. Muhtemelen grubun dinleyicisi tatmin olmuştur. Ben kendimi Caravan Rock Bar'daymış gibi hissettim zaman zaman. Jack White: Line-up'ta en heyecanla beklediğim isimdi Jack White. Solo albümü Blunderbuss'ı da baştan sona ezberlemişken bu buluşma ilaç gibi geldi. Jack White'ın sahnede somurtkan biri olduğunu nereden çıkardım da onu gülümserken görünce böyle şaşırdım bilmiyorum. Tamamı kadın müzisyenlerden oluşan ekibi uçuşan giysiler içinde çok güzel görünüyordu ve o kadar iyi çaldılar ki, her biri Jack White kadar alkış aldı seyirciden. Özellikle Autolux'ten Carla Azar'ın müthiş davulculuğunu izlemek çok zevkliydi. Jack White'ın The Raconteurs dışında yaptığı bütün işlerde cinsel bir gerilim var bence. Bunu The White Stripes'ta Meg ile, The Dead Weather'da Alison Mosshart ile sağlıyordu. Buradaysa Carla Azar ve vokalist Ruby Amanfu başta olmak üzere tüm ekibi kadınlardan kurarak tansiyonu artırmış. White'ın kariyerinin tüm dönemlerinden şarkılar, Danimarkalıların sözlere eşlik etme beceriksizliğiyle yaralanarak döküldü sahneden. Bruce Patron Amerikan bayrağını kalbimize dikmeden önce Jack White toprağı yumuşattı. O da en azından bir kaptan sayılır. Bundan daha iyi performans, ancak daha iyi bir seyirci karşısında, tek başına sahne alacağı bir konserle olabilir. Jack White'ın birlikte turladığı ekibini Jools Holland'da ağzımın suyu akarak izlemiştim. Niki & The Dove: Stockholm çıkışlı synth-pop grubu Niki & The Dove, yaz tatilinde içilen şekerli kokteyller gibi bir müzik yapıyor. Solist Malin Dahlström sahneye 80'lerde çekilmiş bir B filminin amigo kız rolündeki başrol oyuncusu gibi çıktı. Karşısında onu tanıyan ve dans etmeye istekli bir kitle buldu. Sesini fena halde Karin Dreijer'e benzetsem de tüm o kitsch'liğine karşı koyamadım. Adları tanıdık gelmiyorsa, onları şu ağır tripli videolarından hatırlayabilirsiniz. Niki & The Dove tropik bir tatlılığa sahipti ama beni konserin sonuna dek orada tutacak kadar değil. Orange sahnesini mahşer yerine çeviren Danimarkalı rap grubu Malk de Koijn'in müritleri arasından çadıra gitmeye çalışırken iyiden iyiye sis çökmüş, kamp alanındaki sarhoş siluetlerin zombiden farkı kalmamıştı. Festivalde herkes sabaha kadar manyak gibi içip eğlendiği için, alanda hayat ancak öğle saatlerinde başlıyor. Benim gibi ortalık aydınlanır aydınlanmaz uyanan biriyseniz Danimarka'da işiniz zor çünkü gün 04:00 civarında ağarıyor. Biraz çadırın yanında oturup, muhabbet edip öyle yatayım derken yanlışlıkla sabahlamak mümkün. Festival alanında erken kalkmanın ayrı bir keyfi de var ama. Çoğunluk henüz uykudayken sessizliğin ve sabah serinliğinin tadını çıkarmak, tuvaletleri boş ve temiz yakalamak gibi. Julia Holter: Festival boyunca en önden izleyebildiğim tek konser Julia Holter'ınki oldu. Hem çok sahne değiştirmem, hem de her sahnenin tıklım tıklım dolu olmasından. Günün ilk konserlerinden olmasına rağmen Gloria salonu kısa sürede doldu. Julia Holter'ın çok kişisel tınlayan bir müziği var. Kendisi de seyirciyi evrenine dahil etmeye hevessiz davranınca, gözümün önünde cereyan eden bir şeyleri kaçırdığım hissiyle izledim konseri. Belki zihnen gereken dikkati veremeyecek kadar yorgun olduğumdan, hiçbir iz bırakmadan akıp gitti müzik. Belki siz doğru bağı kurabilirsiniz. Bowerbirds: Julia Holter'la aynı salonda sahneye çıktı Amerikalı folk grubu Bowerbirds. Konser başlamadan 15 dakika önce salon tamamen dolmuş, kapılara bant çekilmiş ve kalabalık salonun dışında da yoğunlaşmıştı. Bu durumda ancak son 3 şarkıda salonun biraz boşalmasıyla içeri girebildim ve gördüğüm, sahnenin üzerinde de karşısında da mutlu insanlardı. Phil Moore terden sırılsıklam olmuş, kocaman bir gülümsemeyle söylüyordu şarkılarını. Gloria'da duyduğum en yüksek alkışı da onlar aldı. Tune-Yards: Merrill Garbus'ın oyuncul müziği, Odeon sahnesinde ilkel ve esrik bir kabile ayini yarattı. Grup üyelerinin Yugoslav jimnastikçi imajıyla dansçıların kesintili figürlerinin oluşturduğu karnaval, festivalin ruhuna çok yakışıyordu. Hepimiz toza bulanmış, lastik çizmeli çocuklardık. Bizness'la final yapılırken Orange Stage'de The Roots ortalığı yıkıyordu. The Roots: Chuck Brown ve Adam Yauch'un adları anılarak başlayan konser, tam gaz funk ritimleriyle çimlere yayılmış on binlerce kişiyi ayağa kaldırdı. Hayatımda ilk defa bir müzisyenin sahnede sağa sola zıplayıp koşarak tuba çaldığını gördüm. Black Thought'un şapkasından ter damlıyordu. Günün enerjisi en yüksek konseriydi, ta ki Bruce Springsteen & The E Street Band sahne alana kadar. Bruce Springsteen & The E Street Band: Bu noktada festivalin sahne önü uygulamasını anlatmalıyım. 2000 yılında Orange Stage'deki Pearl Jam konseri sırasında oluşan izdihamda 9 kişi hayatını kaybetti. Bu trajediden sonra sahne önündeki güvenlik önlemleri artırıldı. Sahne önü dediğim, bizdeki gibi ufak bir alan değil. Binlerce kişinin girdiği bir bölüm. Burası bariyerlerle dörde bölünmüş ve bariyerlerin arasında geniş koridorlar oluşturulmuş. Bu koridorlardaki güvenlik görevlileri seyircilere sürekli su servisi yapıyor. Herhangi bir durumda etrafınıza baktığınızda muhakkak yakında bir güvenlik görevlisi görüyorsunuz ve görevliler gerçekten sizin güvenliğiniz için çalışıyor. Kraldan çok kralcı bir tavırla seyirciyi azarlamıyor ya da umursamazlık etmiyor. Sahne önü fan pit olarak da anılıyor ve buraya girmek için ayrı bir bilet gerekmiyor. Günün headliner'ları için (7 Temmuz için Bruce Springsteen ve Mew) genellikle öğle vaktinde sıra olmaya başlıyor insanlar ve 6-7 saat boyunca o sıralar alanın en arkalarına dek uzuyor. Böylece grubu en önden izleyen, en çok fedakarlık yapan oluyor; parayı bastıran değil. Bruce Springsteen ve yol arkadaşları E Street Band, kendilerini saatlerdir bekleyen, yaş ortalaması diğer günlere göre yüksek ve çok coşkulu bir kitlenin karşısına çıktı. Springsteen'den iyi bir performans bekliyordum ama bu kadarını değil. Patron, 3 saat boyunca hız kesmeden neden patron olduğunu uygulamalı olarak anlattı. Hayranı olduğum birçok müzisyeni sahnede izledim ama şimdiye dek Bruce Springsteen kadar kendini her şeyiyle ortaya koyanı görmedim. Patron daha ilk şarkıda sırılsıklam ter içinde kaldı. Konser boyunca defalarca sahneden inip seyircilerin arasında dolaştı, kendisine uzanan her eli tuttu, kolunun uzandığı her noktadaki insanlara dokundu, seyircilerden birini sahneye çıkarıp onunla dans etti. Sahnenin her yerini resmen teriyle suladı. Springsteen'in arkasında değil, yanında yer alan müzisyenler de en az onun kadar harikaydı. Konserde eğlendiğini belli eden müzisyenleri çok seviyorum ve E Street Band'in mutluluğu yüzlerinden okunuyordu. Aynı şey Springsteen için de geçerli. Yeni albüm Wrecking Ball'dan hatırladığım kadarıyla 6-7 şarkı çalındı ve hepsi 40 yılı aşan kariyerinin klasikleri The River, Born In The U. S. A., Because The Night, Born To Run gibi bir ağızdan söylendi. Gitarist Steven Van Zandt ile bir stand-up ikilisi gibi atışmaları, davulcu Max Weinberg'ün üstün performansı, The Roots'la birlikte çaldıkları E Street Shuffle çığırımızdan çıkmamıza yetmezmiş gibi, konseri The Beatles'tan Twist And Shout'la bitirdiler. Festival boyunca hacı olduğumuzu hissettiğimiz tek konser, Bruce Springsteen'e büyük bir hayranlık ve sevgi duyarak bitti. Sonrasında Madrugada zamanından sesini çok sevdiğim Sivert Hoyem'e birkaç şarkılığına uğradım ama yine yorgunluk ağır bastı ve ana sahnedeki Mew çılgınlığını yararak uykuya koştum. Festivalde en az konser izlediğim gün. Muhtemelen Bruce Springsteen'in performansı sonrası, orada bulunmaktaki amacımı gerçekleştirdiğim hissinden. Şehir merkezine gidip güzel bir öğle yemeğiyle midemizi tatmin ettikten sonra ancak 18:00'de başlıyorum konser mesaisine. The Barons Of Tang: Cehennemden çıkma, balkan etkili bir punk grubu. Gogol Bordello'dan sonra pıtrak gibi çoğaldıklarından, bu tanıma denk düşen gruplara mesafeli yaklaşıyorum ama The Barons Of Tang gerçekten iyi. Kimsenin taklidi değiller. İki şarkı sonra kendinize hakim olmanıza izin vermeyecek kadar deli, sert ve direktler. Evleri Melbourne. Tanışmak için tavsiyem: Even if you're missing fingers, you can make a fist! Nils Frahm: Günün beklenen isimlerinden Nils Frahm, konserine Hiç bu kadar çok kırmızı suratlı Danimarkalı görmemiştim, çok tatlısınız, sözleriyle başladı. Önce herkesin yere oturmasını istedi, sonra piyanosunun başında, sırtı seyirciye dönük ve yüzü ile elleri sahnenin duvarlarını oluşturan ekranlara yansıtılır halde icraya koyuldu. İlk şarkılarda ara sıra seyircilere dönüp Çok sıkıcı, biliyorum diyordu. Beş günün tende, saç diplerinde, kulaklarda ve ruhta biriken tortusunu arındıran bir konserdi. Ben salondan ayrıldıktan sonra aynı gün, aynı sahnede iptal olan bir isim yerine sahne alan Peter Broderick ve Efterklang üyeleri de konsere dahil olmuş. Zülal Kalkandelen'in festival yazısında o anları bulabilirsiniz. Björk: Son günün headliner'ı Björk'ün performansı, onun seçtiğini tahmin ettiğim şarkıların ana sahneden alana yayılmasıyla başladı. Türkçe bir uzun hava Orange Stage civarında yankılanırken Roskilde'deki son konserim için yerimi aldım. Björk, siyah, parlak borularla kaplı kostümü, turuncu peruğu ve etrafını saran korosuyla ne yapacağı tahmin edilemeyen bir tanrıça gibiydi. Upuzun, elflere benzeyen kadınlardan oluşan koro, eski dünyadan bir tören kıyafetini andıran kapüşonlu, parlak giysiler giymişti. Şarkılardan bazıları için hazırlanmış basit koreografi, sahne üstündekileri gevşekçe birbirine bağlıyordu. Enstrüman olarak da kullanılan kocaman bir Tesla bobininin altında çalınan 17 şarkının 7'si Biophilia albümüne aitti. Her şarkıdan sonra teşekkür eden Björk'ün İzlanda aksanlı İngilizce'si, gördüğüm kadarıyla dünyanın her yerinden insanlara sempatik geliyor. Zira o konuştukça herkesin yüzüne bir sevimlilik yayılıyordu. Björk, 2010'da patlayan yanardağ Eyjafjallajökull'a da bir şarkı adadı. Danimarkalıların Björk'e daha çok ilgi göstereceğini düşünmüştüm ama herhalde pazar gecesi olmasının etkisiyle, seyircinin genelinde toparlanıp eve dönme telaşı hakimdi. Yüksele yüksele doruğa çıkan konser Declare Independence'la bitti. Alandan ayrılacaklar akın akın kamp alanları, servisler ve trene doğru giderken biz, ertesi sabah oradan ayrılacağımız için geceyi aylaklıkla geçirdik. - Biletinizi alırken Get-a-Tent hizmetinden de faydalanmanızı öneririm. Ek bir ücret karşılığında, alana gittiğinizde çadırınız kurulmuş ve sizi bekliyor oluyor. Festival sonunda bu çadırı yanınızda götürebiliyorsunuz. Get-a-Tent alanının bence en iyi yanı, diğer kamp alanlarına göre çok temiz ve sakin olması. Kamp alanı ne kadar pis olabilir ki? diye bu önerimi hafife almayın. Gördüğüm diğer kamp alanları çok çok pisti ve sabaha kadar patlak hoparlörlerden müzik yayını yapan insanlar vardı. Sabah uyandığınızda yan çadırdaki arkadaşın bokuna basıp düşmenin mümkün olduğu dev umumi tuvaletler düşünün. İşte kamp alanları böyle. - Her sene bir veya birkaç gün mutlaka yağmur yağıyormuş ki bu yıl da yağdı. Yanınıza en ucuzundan bir çift lastik çizme ve yağmurluk almayı unutmayın. Unutursanız da endişelenmeyin, Roskilde şehir merkezinde aradığınız her şeyi bulabilirsiniz. - Kamp alanlarında duş bulunuyor. Su soğuk. Duş ücretsiz ama şampuan, sabun vs. satın alınıyor. Duş alanlarında saç kurutma makineleri için priz de var. Duşlar yan yana sıralanmış halde. Hiçbir hamamda göremeyeceğiniz kadar çok çıplak insan görmeye hazır olun. - Festivalde yeme-içme konusunda hiçbir sıkıntı yok. Hem içeride çeşit çeşit yemek var, hem dışarıdan yemek sokabiliyorsunuz. Tasarruf etmek istiyorsanız konserve veya sıcak suyla hazırlanan noodlelar gibi gıdaları tercih edebilirsiniz. - Diğerlerini bilmiyorum ama Get-a-Tent alanında sabaha kadar yanan bir ateş bulunuyor. Yatmadan önce burada biraz takılıp Avrupa'nın dört tarafından gelen festival katılımcılarıyla sohbet edebilir ve ateşte marshmallow, sosis vs. kızartabilirsiniz. - Euro birçok yerde geçiyor ama alana gitmeden Kron almanız yararınıza olur. Mutlaka ihtiyacınız olacak. Festival alanındaki ATM'lerde çok uzun kuyruklar oluyor. Alana size yetebilecek kadar parayla gitmeye çalışın ya da şehre gittiğinizde para çekin. - Festival alanında telefonunuzu şarj edebileceğiniz dolum merkezleri bulunuyor. Türklerin işlettiği bir yemek standı bulup oraya da bırakabilirsiniz telefonunuzu. Buralardaki yemekler de biraz torpilli oluyor. - 2000'deki kazada yaşamını kaybedenler için yapılan heykele dokunun. Üzerinde Ne kadar kırılganız yazan bu heykelin yakınında oturup bir süre insanları izledim. Taşa, sanki o insanlara dokunuyormuş gibi nazikçe dokunup bir şeyler söyleyenleri görünce gözlerim doldu. - Orange Stage'in aşağısındaki yemek alanında, 20 küsur yıldır festivalde yer alan bir makarnacı var. Önünde hep sıra oluyor ama beklemeye değer."} {"url": "https://manyetikbant.me/roxrop/", "text": "Yarı Jamaikalı bir anneyle yarı İranlı bir babanın Güney Londra'da büyümüş çocuğu Rox, çocukluğundan beri müzikle iç içe. Ulusal Gençlik Tiyatrosu'yla İngiltere'yi turladıktan sonra 14 yaşında gitarıyla çalıp söylemeye başlamış. 2010 yılında Rough Trade etiketiyle çıkan albümü Memoirs ile övgüye mazhar olmuş. Kendisi için yeni Amy Winehouse yakıştırması yapılıyor. 16 Aralık'ta Avea Escape to Music kapsamında Garajistanbul'da verdiği konserden önce bir araya geldik. Grip olduğu için paltosuna sıkı sıkı sarınmıştı. Dinlenmeden çalışacak kadar güçlü olduğunu sandığını ama yanıldığını söyledi. Bitmeyen bir neşe kaynağı var gibi içinde, yüzünde hep muzır bir ifade var. Soruları heves ve samimiyetle yanıtlıyor. İki röportaj arasında poz vermeyi de ihmal etmiyor. Evet, demolar kaydettik. İlk albümümün üzerinden bir buçuk yıl geçti. Bir süredir eve kapanıp yeni şarkılar yazıyordum. Bu şekilde yazmayı seviyorum. Çok bencilce yazıyorum diyebilirim; sadece gitarım ve piyanomla oluyorum. Başkalarıyla birlikte çalıştığım da oldu ama en iyi tek başıma yazıyorum. Yani yazmak için belirli bir atmosfere ihtiyacınız var. Kesinlikle. Önce iyi ya da kötü şekilde ilham almış olmam gerekiyor. Önemli bir şey olmuş olmalı ve ben o ruh haline girmiş olmalıyım. Büyükannemi kaybettim, bu hayatımın en korkunç dönemlerinden biriydi. Bir gün olacağını hep bildiğim ama üzerine düşünmediğim bir şeydi. 20 yaşıma kadar büyükannem, dedem ve annemle yaşadım. Hep iki annem oldu, bu açıdan şanslıydım. Ölüm haberini aldığımda kalbim çok kırıldı. Kalp kırıklığının ne anlama geldiğini o zaman anladım çünkü kalbim gerçekten kırılıyormuş gibi hissettim. Yazmak bana iyi geldi, acıyı içimden atmamı sağladı. Daha önemlisi ölümle başa çıkmamı sağladı. Daha önce hiç buna mecbur kalmamıştım. Ölümü kabul etmen gerek. Bir gün öleceğim diye dehşete kapılıp korkmak yerine hala buradayken elindeki zamanın tadını çıkarman gerek. Anlaşılan ikinci albümün temaları ilkinden çok farklı olacak. İlk albüm tamamen aşkla ilgiliydi. Aşık olmak, aşık olmamak, aşkı aramak, aşka ihtiyaç duymamak... Hayatımın o döneminde hissettiklerimle ilgiliydi. Bu albüm çoğunlukla hayatın tadını çıkarmakla ilgili olacak. Şimdi 23 yaşında olmaktan bahsediyorum. Arkadaşlarımla vakit geçirmek, büyükannem, hayatımdaki değişimler... Artık plak şirketimle birlikte değilim. Bir gün telefon çaldı ve İkinci albümü yapmak istemiyoruz dediler. Ne? diyebildim. Sindirmesi çok güçtü ama hayatta daha önemli şeyler var. Bir plak şirketiyle olmak için değil, insanlarla paylaşabilmek için müzik yapıyorum. Şimdi müzisyen olmak özgürleştirici bir şey çünkü plak şirketine ihtiyacınız yok. Bugün burada tek başıma bulunuyorum, grubumla İstanbul'a gelip buradaki insanlara konser verebiliyorum ve bu şekilde devam edeceğim. Hiçbir zaman fazla açık olabileceğini düşünmüyorum. Bir şeyi söylemek istiyorsan söylemelisin, bunu şairane bir biçimde yapabiliyorsan ne ala. İnsanların hissettiklerimin daha hafif bir versiyonunu duymak istediklerini düşünmüyorum. Anlattığım şeylerin gerçekten nasıl olduğunu ve gerçekten nasıl hissettiğimi duymak istiyorlar. Eğer intiharı düşünüyorsan, neden söylemeyesin ki? Doğru ya da yanlış olmasının önemi yok. İnsanları etkileyen dürüstlük, beni etkileyen de bu. Anlattıklarının üstesinden nasıl geldiğin, şimdi nasıl hissettiğin önemli. Asla hislerimi sulandırarak yazmam, böyle biri değilim. 70'lerin rock'n roll gruplarının sahip olduğu ruhu seviyorum. Cream, Janis Joplin, Lauryn Hill, Sade, The Black Keys gibi bir çok harika insandan etkileniyorum. Bu yıl Anna Calvi'yi keşfettim, Flamenko-rock karışımı bir müzik yapıyor. Etkilendiğim çok fazla insan var. Dört-beş defa Japonya'ya gittim. Kültürleri dışında beni en çok etkileyen, yaptığım müziğe gösterdikleri ilgiydi. İngilizce bilmeseler de şarkıları söylüyorlardı. Fazla bahsetmemiş olmama rağmen daha önce yaptığım işleri biliyorlardı. Japonya'da, Güney Londra'da yaptığım müziğin dünyada nasıl seyahat edebildiğini gördüm. Bugün burada olmam ve İstanbul'daki insanların müziğimi tanıması gerçekten mutluluk verici. Umarım daha fazla yere gidebilirim. Benim için bu yılın en iyi albümü Feist'den Metals. Dördüncü denememden sonra nihayet ehliyet alabildim ve arabada sürekli bu albümü dinliyorum. Kusursuz icra edilmiş bir albüm. Feist'ı çok seviyorum. Yılın en iyi anına gelince, birçok harika olay yaşadım ama en iyisi dövme yaptırmaktı. Aslında çok komik bir hikaye. Yıllardır dövme yaptırmak istiyordum ama annem Eğer yaptırırsan seninle bir daha konuşmam dediği için erteliyordum. Bir buçuk ay önce Berlin'deydim. Bir sürü dövmesi olan bir arkadaşım dövme yaptırmam konusunda çok ısrar etti ve sonunda olabilecek en kötü yere gittim. Yasal olduğundan bile emin değilim, bir kız evinde dövme yapıyordu. İsmimin Farsça yazılışını yaptırdım ve bittiğinde çok iyi hissettim, büyük bir şey başarmış gibiydim. Albümümü kaydetmek ve turne yapmak. Şimdiye kadar doğru düzgün bir turne yapamadım. Her ülkede 4-5 konser vereceğim bir turneye çıkmak istiyorum ve Türkiye'ye geri gelip daha fazla yemek yemek istiyorum. Buradaki yemekler beni çok mutlu etti."} {"url": "https://manyetikbant.me/salad-days/", "text": "Kanada'nın lo-fi indie rock dünyasına hediyesi Mac DeMarco, henüz 23 yaşında olmasına rağmen 80'ler VHS estetiğini müziğe aktarabilen kendine has tarzıyla önemli bir dinleyici kitlesi edindi. Makeout Videotape grubuyla yayınladığı kayıtların ardından 2012'de kendi adıyla iki albüm çıkaran müzisyenin merakla beklenen yeni işi Salad Days, alıştığımız DeMarco evreninin dışına çıkmıyor. Bu blogda, 2012 sonunda Mac DeMarco için aylak Elvis demişim. Hala kendisi için daha iyi bir tanımım yok. Dağınık gitar melodileri, uyuşuk bir vokal, rastgele davullarla omurgası çatılan DeMarco müziği, adeta aylaklığın notaya dökülmüş hali. Sokağımızda yaşıyormuş kadar tanıdık gelen müzisyenin ayrık ön dişleri arasından sigara dumanı gibi üflediği, günlük hayatın sıradanlığında hayran olunacak şeyler bulduran şarkı sözlerini dinlerken mevsim hep tropikal, kaygılar hep uzak. Gitarın uçuculuğunda sabitlenen yaz akşamı atmosferi, DeMarco'nun sokak çocuğu imajıyla birleştiğinde müziğin çekiciliğine, müzisyenin dostluğu da ekleniyor. Dünyada böyle samimi ve kulağa kendiliğinden gitardan dökülüyormuş gibi gelen şarkılar oldukça, hiçbir şey korktuğum kadar kötü olamaz diye düşünüyorum. Açılış parçası Salad Days'de 23 yıla 3 ömür sığdırmış gibi yorgun ve görmüş geçirmiş DeMarco. Hayatı gelişine yaşayan, kimseyi yargılamadığı gibi kendisini yargılayana da siktiri çeken bir adam. Kendine göre bir ahlakı, adalet anlayışı var. Hikayenin sonunu bilip kabullendiği için olay örgüsünün tadını çıkarıyor. Gidiş yolundan puan topluyor. Hayatla birlikte hareket edecek kadar akışkan ama başkalarının dayatmalarına mukavemeti yüksek. Ve baştan sona nazik. Bu yüzden her dinleyişte hak verilecek yeni şeyler söylüyor. Salad Days'de boş vermişlik ayyuka çıkmış. Bunun bir adım ilerisi ruhun bedenden ayrılması herhalde. Albüm Selam, ben Mac. Bana katıldığınız için teşekkürler, yakında tekrar görüşürüz sözleriyle bitiyor. Sigarasına şarkı yazan adamın albümü elbette böyle bitecek. Nefes alır gibi müzik yapan Mac DeMarco, dinleyicisine de nefes aldırıyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/salon-5-yasinda/", "text": "İstanbul'un ufacık bir bölgesine sıkışmış müzik mekanlarından belki de en evim gibi olanı Salon. İyi hissettiğimde sahne önünde gözlerimi kapayıp dans ettiğim, kimseye görünmek istemediğimde duvar dibinde atkımın arkasına saklanıp sakince konser izlediğim, bazen üst katta oturup sahneyi görmeden müziğe kapıldığım yer. Çocukluğumdan beri hayranı olduğum isimleri de, yeni tanıştığım müzisyenleri de aynı küçük sahnenin ışıkları altında izledim, dinledim. Kimi zaman fotoğraflarını çektim, kimi zaman fuayede Bi fotoğraf çekinebilir miyiz? diye yanlarına yanaştım. Kışın Salon'un kapısından çıkıp boş ve soğuk sokaklarda Galata'ya yürümek, yürürken izlediğim konseri zihnimde kelimelere dökmek günlük hayatımın çok zevk aldığım bir parçası oldu. Salon açılalı 5 yıl olmuş. Bu 5 yıla 569 etkinlik sığmış. Öyle sevmişiz ki burayı, 5. yıl kutlaması için Salon'a girdiğimde herkesin yüzü gülüyor. Herkesin doğum günü sanki. Adını git gide daha sık duyduğumuz ve daha da duyacağımızı tahmin ettiğim Kalben ve Mabel Matiz ile onları takip eden Korhan Futacı ve Kara Orkestra'nın performanslarını kaçırıyorum. Görkem Han Jr. ve 123'ten Dilara Sakpınar'ı yakalıyorum neyse ki. Görkem Han Jr.'ın derin ve dalgalı ambient müziğini ilk defa dinliyorum. Üzerine Dilara Sakpınar'ın su gibi sesi eklenince ayaklarımın altında denizi hissediyorum sanki. Her izleyişimde derimdeki izi belirginleşen Ah! Kosmos, über live formuyla yine sakin başlayıp ruhuma dal budak salarak bedenimi ele geçirdi. Grupların / müzisyenlerin zaman içindeki ilerlemelerini görmeyi seviyorum. Ah! Kosmos'un koşar adım sürdürdüğü yolculuğu onu ve bizi nerelere götürecek merak ediyorum. Kafama taze yerli müzik doldurmuş halde, kim bilir kaçıncı defa yürüyorum aynı sokakları. Salon, bizimle kal."} {"url": "https://manyetikbant.me/sebadoh-salon-2015/", "text": "Sebadoh adının hep 90'larla anılması sizi yanıltmasın, müzikleri bir döneme sıkışıp nostalji nesnesi olmuş değil. Melodik folk tınılarından punk hızına geçişler, hayata dair alışıldık olması kırıcılığını azaltmayan detaylar, karmaşık hisler hala geçerli. Ölümcül derecede sıkıcı ortaokul günlerinden sonra duvarlarını posterlerle sıvadığımız odamızda oturmuyoruz artık, evet. Tütünümüzü ya da bira şişelerimizi saklamamıza gerek yok. Masalara yazı yazmayı bırakalı çok oldu. Hiçbir şey düşünmeden, sadece müziğe odaklanarak kalmanın yaş aldıkça zorlaştığını öğrendik. Steril bir göbek bağı gibi yanımızda sürüklediğimiz beyaz kulaklık kablolarıyla, konser mekanlarının kapılarında bekleşirken daha da çok sevdiğimiz küçük arkadaş gruplarımızla, kimi zaman yaz tatilini rafa kaldırıp yerine koyduğumuz müzik festivalleriyle koruyup besliyoruz o hali. Sahnenin önünde müzisyenlerin mimiklerini, parmaklarını, pedallarını inceleyerek, yanında kim olduğunu bilmeden ve görmeden, saatin kaç olduğunu unutarak, bazen Lou Barlow gibi saçlarının perdesini çekerek, en derini kurcalayan şarkılarda acı acı gülümseyerek an içinde eriyip zerrelerce dağılmak mümkün. 15 Ekim gecesi Salon'da olan, tamı tamına buydu. Sebadoh'un lo-fi masalları kafamızda başka bir şeye yer bırakmayacak kadar güçlü yankılandı. Lou Barlow ve Jason Loewenstein yer değiştirdikçe daha çok yaklaştık birbirimize. İstek şarkılar bağırıldı; kimilerine cevap alındı, kimileri havada asılı kaldı. Ses dalgalarından kapacağımızı kaptık, tek bisle yetinip elimiz cebimizde geceye daldık. 2013 tarihli son Sebadoh albümü Defend Yourself kulağa hala taze geliyor. Lou Barlow'un yeni solo çalışması Brace The Wave'inse dumanı üstünde. Rutubetli kış günlerinde sarılıp yatmalık, elini tutup sokaklarda yürümelik."} {"url": "https://manyetikbant.me/second-harvest-festival-2017/", "text": "İlki 2015'te düzenlenen ve KüçükÇiftlik Park'ı bir günlüğüne dev bir bostana dönüştüren Harvest Festival, iki yıllık aradan sonra açık hava festivalleri sezonunu noktalamak üzere 27 Ekim'de geri dönüyor. Harvest Festival ilk hasatta Alt-J ve Mew ile aklımı çelmişti, bu yıl yine iki sahneyle karşımızda. Ana sahnede soul'dan funk'a enerjik sıçramalar yapan Londralı kolektif Jungle, Hollanda'nın soul-pop'a hediyesi Kovacs, Parov Stelar'a verdiği mesaiyle tanıdığımız saksafoncu Max The Sax ve yeni albümü Bambaşka'yı bu yıl çıkaran Flört var. Bahçe sahnesi ise reggae'nin Türkiye'deki bayraktarı Sattas, kirli rock'n'roll üçlüsü The Ringo Jets, güneş yanığı müziğiyle Palmiyeler ve uzun zaman sonra yeniden canlı izleyeceğimiz Alpman'a emanet. Gündüz saatlerinde Kaan Düzarat ve sürpriz konuklarının Analog Kültür standında döndürecekleri plaklar da cabası. Harvest Festival'ın alametifarikası, çevreye duyarlı duruşu. Amaç sadece müzikte değil, içinde daha mutlu ve sağlıklı olabileceğimiz, doğaya yabancılaşmamış bir dünya hayalinde de birleşebilmek. Tamamı çimlerle kaplanacak festival alanında atölye ve söyleşiler de gerçekleşecek. Gazeteci, yazar ve hayvan hakları aktivisti Zülal Kalkandelen ile İnsanlık Tarihinde Yeni Bir Evrim: Vegan Devrimi, tıbbi ve aromatik bilimler teknikeri Nazım Tanrıkulu ile Şifalı Bitkilerin Doğru Kullanımı, Good4Trust. org kurucusu Dr. Uygar Özesmi ile Tüketme Türet Dur Diren Dokun Dönüştür başlıklı söyleşilerde bir araya geleceğiz. Atölye çalışmalarında ise kendi bahçesinden/balkonundan beslenmek isteyenler için permakültür, mum yapımı, doğal sabun yapımı gibi konular göze çarpıyor. Festival alanındaki standlar da aynı temalar çerçevesinde ekolojik ve sürdürülebilir ürünlere ayrılmış. Dünyayı iyileştirmek için önce kendini iyileştirmek gerek. Şehrin göbeğinde çiftlik havası alıp hem ruhu hem bedeni iyi beslemek ve benzer hisseden insanlarla bir araya gelmek için bir çağrı Harvest Festival. Tek günlük bir rüya mı olur, hayatımızda bir şeyleri değiştirmek için bir başlangıç mı, orası bize kalıyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/sehir-ve-muzik/", "text": "Bu yazın en kapsamlı organizasyonu Vodafone Istanbul Calling'in yan etkinliklerinden biri, 20 Mayıs'ta Pera Müzesi'nde Bant Mag. işbirliğiyle düzenlenen Şehir ve Müzik Paneli'ydi. Müzisyen, müzik yazarı ve özellikle Manchester müzik sahnesinin önemli ismi John Robb, ağırlıklı olarak 90'larda çektiği grup fotoğraflarıyla tanınan fotoğrafçı Steve Gullick, ATP Festivali'nin kurucuları Deborah Higgins ve Barry Hogan, Iceland Airwaves Festivali'nin kurucularından Grimur Atlason, Pozitif ve Babylon'un kurucu ortağı Ahmet Uluğ ile Stereolab basçısı, yazar Simon Johns, müziğin içinden çıktığı şehirlerle ilişkisini konuştu. Panelde aldığım notları birkaç başlıkta topladım. Şehirde genç nüfusun yoğunlukta olması dışında en çok üzerinde durulan şey, şehirde kültür çeşitliliğinin olması. Farklı bölgelerden/ülkelerden göç almış şehirlerin müzik sahnelerinin çok daha canlı olduğu konusunda herkes hemfikir. Robb, bu çeşitliliğe farklı sosyal sınıfların bir arada yaşaması gerekliliğini de ekliyor. Ona göre zengin ailelerin çocuklarıyla işçi sınıfının çocuklarının bir arada olduğu yerde iyi müzik vardır. Yerel grupların birbirini desteklemesi de şehrin sesini oluşturmada önemli bir etken. İstanbul'da ise belirli müzik türlerini benimseyen gruplar/müzisyenler ve onların kitleleri birbirinden hem zihinsel hem fiziksel olarak ayrılmış halde. Yeni grupların sahne alabileceği mekanlar az. Şu anda genç müzisyenlerin kendilerini tanıtmaları için en uygun ortam, üniversite festivalleri. Grimur Atlason, nüfus yoğunluğu ve çokkültürlülüğe alternatif olarak izolasyonu sunuyor. 1989'a kadar bira satışının dahi olmadığı İzlanda'dan bu kadar çok müzisyenin uluslararası sahnede tanınmasını, yapacak başka bir şey olmadığı için ellerindekilere sarılmalarına bağlıyor. Müzikte, müzisyenlerin yaşadığı yerin izini bulmak istediğini söylüyor. RHCP'ın yıllar evvel bahsettiği Californication durumu hala geçerli. Yani hala dünyanın her yerinde California sound'uyla müzik yapılmaya çalışılıyor. Barry Hogan'a göre temel sorun, müzik pazarının artık şişmiş olması. Aynı şeyi yapan çok fazla grup var. Aynı şekilde, birbirine benzeyen çok fazla müzik festivali var ve Hogan ile Higgins, bu kadar çok festival olmaması gerektiğini düşünüyor. İngiltere'de irili ufaklı yüzlerce grubu line-up'larına ekleyen festivallerin, yıl içindeki yerel konserlere zarar verdiğini söylüyorlar. Seyirci grupları tek tek izlemek yerine para biriktirip hepsini tek bir festivalde izlemeye yöneliyor. Bunda ekonomik kaygıların, insanların para harcamaktan çekinir hale gelmesinin de etkisi var. Festivallerin, müzik dinleme ve yeni müzikler keşfetme alanı olmaktan çıkıp, takılmaca\"ya dönüşmesi onları rahatsız ediyor. Buna Field Day'i örnek veriyorlar. John Robb'a göre neyi, nerede dinlediğiniz önemli. Londra'da konser deneyimi gitgide yavanlaşırken, Manchester'da ana akımın dışındaki isimlerin konserleri hala yoğun bir duygu içeriyor. Punk ve metal konserleri, hissiyatlarından bir şey kaybetmiş değil. Söz dönüp dolaşıp internete ve bedava müzik indirme mevzuuna geliyor. İnternetin herkese kendi müziğini yayma konusunda eşit olanaklar sunarak bir demokratikleşme sağladığının altı çiziliyor. Diğer yandan müziğin dünyaya yayılması kolaylaşırken, müzisyen albüm satamadıkça daha zor koşullarda müzik yapmak zorunda kalıyor. Atlason'a göre müziğini ücretsiz paylaşmak, müzisyenin seçimi olmalı. Gullick, müzik endüstrisinin uzun süredir haddinden fazla güç sahibi olduğunu düşünüyor ve yeni bir yapının kurulabilmesi için, varolan sistemin çöküşünü olumlu karşılıyor. Bu, evrimin bir parçası. Zaten ne müzik yapmak, ne müzik yazmak ne de müzisyenleri fotoğraflamaktaki ana motivasyon para. Dolayısıyla kazancın azalması kimsede şok etkisi yaratmıyor. Punk, grunge gibi akımlar belirli yerel durumlardan doğup dünyaya yayılmıştı. Artık yerelden globale gitmenin yolu YouTube'dan geçiyor. Hogan ve Higgins'e göre konserlerin geleceği, sponsorların eline düşmüş durumda. Kendileri sponsorluk sisteminden hoşlanmasa da, sponsorların artık daha yaratıcı ve daha az sinir bozucu şekillerde olaya dahil olabildiğini söylüyorlar. Kickstarter gibi kitle fonlaması yöntemleri de gelecek vaat ediyor. Grimur Atlason'a göre bir döngüyü yaşıyoruz. Varolan tıkanmışlık bir noktada patlayarak aşılacak ve yeni gruplar, yenilikçi gruplar, yeni akımlar ortaya çıkacak. Live Nation gibi mega organizasyonların yerine üniversite konserleri önem kazanacak. İyi müzik dinlemek isteyen tutkulu dinleyiciler nerede olursa olsun doğru sesleri yakalayacak. SXSW genç ve kitlesi olmayan gruplar için zaman kaybı. Bilinmeyen grupları kimse izlemiyor ve festivalde çok az iyi grup sahne alıyor. ABD dışından festivale katılıp Amerika'nın kapısını aralayacağını sanan gruplar hayal kırıklığına uğruyor. Aslında SXSW'in iyi bir konsepti var ama artık çok fazla grup çalıyor. Yeni ve iyi bir şey keşfetmek çok zorlaşmış halde. Oraya müzik dinlemeye gidiyorsanız, paranızı çöpe atıyorsunuz demektir. Ancak müzik sektörü içinde çalışan bir profesyonelseniz orada bulunmanızın anlamı var. Bir şehrin sesinin duyulmasında plak şirketlerinin rolü büyük. Plak şirketi, sanatçının albümünü çıkarmakla kalmaz, onu tanıtmak için elinden geleni yapar. Her fırsatta sanatçılarını dinleyicinin yoluna çıkarır, onları yılmadan destekler. Atlason, İzlanda'da alternatif sanatçıların 20-30 bin albüm satışına ulaşabildiğini söylüyor. Nüfusu 320 bin olan bir ülke için bu müthiş bir rakam. Yazılı basının sonunun gelmiş olduğu havası var salonda. Örneğin Robb, müzik haberlerini web sitelerinden aldığını ve yazılı basının çok yavaş olduğunu söylüyor. Higgins ise yazılı müzik basınının Melbourne gibi güçlü bir kafe kültürüne sahip şehirlerde hala önemli olduğunu belirtiyor. Varılan sonuç, yazılı basının yerel ölçekte etkinliğini sürdürdüğü ancak küresel ölçekte yerini web sitelerine ve bloglara bıraktığı. Ahmet Uluğ'a yöneltilen bu soru, mekan sahiplerine sitem de içeriyor. Uluğ, Türkiye'de müzisyenleri destekleyen bir sistem olmadığının altını çiziyor birkaç defa. Ne devletin kültürle ilgili kurumlarından ne de yapımcılardan müzisyenlere destek geliyor. Mekan sahipleri ve organizatörlerin önceliği hala hayatta kalmak. Yine de Babylon'da Türkiye'nin alternatif isimlerine mümkün olduğunca yer verildiğini, bunun yeterli olmayabileceğinin de farkında olduğunu söylüyor. Bir şehrin özgün sesini oluşturmada alt kültürlerin önemi büyük. Onların da sahneye ihtiyacı var. Konuşmacıların geri kalanının bu duruma bakışı daha farklı. Gullick, kimsenin kimseye bir şey borçlu olmadığını söylüyor. Robb ise alt kültürün sponsora ihtiyacı olmadığını, punk'ın bize öğrettiği gibi kendi işimizi kendimiz yapmamız gerektiğini hatırlatıyor. İnternetin var, teknoloji ucuzladı, kendi sahneni kendin yarat diyor kısaca. Sorunun sahibi, İstanbul'da zaten başka türlüsünün pek mümkün olmadığını söylüyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/selda-bagcan-le-guess-who-performansi/", "text": "Her yıl 4 günlüğüne Utrecht'i harikalar diyarına dönüştüren bağımsız müzik festivali Le Guess Who?, geçtiğimiz yıl headliner olarak Selda Bağcan'ı ağırlamıştı. Müziğinden etkilenen Tune-Yards ve St. Vincent gibi isimlerden sonra, İsrailli grup Boom Pam ile birlikte sahne alan Bağcan'ın performansı, plak formatında yayımlanıyor. 9 Kasım'da çıkacak konser albümüne sahip olmak için şimdiden harekete geçmenizi tavsiye ederim çünkü plak sadece 500 adet basılacak. Selda Bağcan'ın tüm baskılara karşı dimdik duruşundan ilham alan yalnızca biz değiliz, müzik dil ve sınır tanımadan dünyayı dolaşmaya devam ediyor. Yaz Gazeteci Yaz, Vurulduk Ey Halkım Unutma Bizi, Tatlı Dillim, Yuh Yuh gibi klasiklerin bulunduğu albümden paylaşılan ilk kayıt Adaletin Bu Mu Dünya? oldu. Bu arada Le Guess Who?'nun bu yılki line-up'ı müthiş. 19-22 Kasım arası bir Hollanda seyahati yapıp Deerhunter, Sunn O))), Chelsea Wolfe, Lightning Bolt gibi isimlerin yanında Mustafa Özkent ve Belçika Orkestrası, Gaye Su Akyol, Okay Temiz & La Fanfare Du Belgistan'ı izlemek hiç fena olmaz."} {"url": "https://manyetikbant.me/sertab-erener-quintet-is-sanat/", "text": "Konserlerin huylarından biri, ne kadar zamandır hatırlamadığımı bile hatırlamadığım anıları, his kırıntılarını saklandıkları yerden dikkatli bir arkeolog gibi, üstlerindeki bilinçaltı tozunu üfleyerek çıkarmaları. Hafıza öyle teklifsizce gireceğin bir bahçe değil, daha çok mayın tarlasını andırıyor. Zihninin gerisindeki çekmecelerde unuttuğun tatlı notlara da rastlıyorsun, yılların şilteleri altında saklanmış acı bezelye tanelerine de. Sezen Aksu, Levent Yüksel, Mirkelam, MFÖ, Sertab Erener albümleri, Bizimkiler ve Ferhunde Hanımlar dizileriyle ekseni çizilen çocukluk yıllarımın uzak hatırası, İş Sanat'taki Sertab Erener Quintet konseri boyunca bir omzumda oturuyor. İlk defa 20 küsur yıl önce kasetlerden dinlediğim şarkıları piyano ve beş kişilik bir yaylı grubunun akustik icrasıyla, 30'lu yaşlarımın başında dinlemek, bir çemberin tamamlanması hissini uyandırıyor. Yalnızlık Senfonisi, Dargın Değilim, İncelikler, Lal gibi parçaları dinlerken tüylerimin diken diken olmasına şaşırıyorum. Sandığımdan daha derindeymiş şarkıların izi, hepsini ezbere söylerken fark ediyorum. Sahnenin oturma odasını andıran tasarımı, samimiyet hissini pekiştiriyor. Sertab Erener kanepede oturup uzun zamandır böyle bir konser vermek istediğini anlatırken, bir şarkının girişindeki performansından tatmin olmayıp şarkı bittikten sonra aynı bölüme geri dönerken, seyircilere vokalistlik görevini verirken dolu bir konser salonunda değil, ortak bir arkadaşımızın evindeyiz sanki. Gülüşler içten, iletişim sıcak. Çağrı Sertel'in düzenlemeleriyle yeniden biçimlenen parçalar, yine onun yönetiminde akıyor. Aşk Ölmez (2005) dışında bütün albümlerin ziyaret edildiği setlist'te ağırlık 90'lara ve Erener'in bu yıl çıkan Kırık Kalpler Albümü'ne veriliyor. 2017'de kariyerinin 25. yılını kutlamaya hazırlanan Sertab Erener, 26 şarkılık konserinde sadece kendi diskografisinin değil, Türkiye popunun altın çağından bugüne kadar özetini çıkarıyor. Geçmişin ve şimdinin anıları, müziğin etkisiyle titreşip canlanıyor. Şarkıların zamanın ruhumuzda bıraktığı tortunun içinden geçerken etkisini kaybetmemesi, aksine, yaşanan her tecrübeyle biraz daha anlam kazanması, bizimle birlikte nefes alması kolay iş değil. Sertab Erener şarkıları bunu rahatlıkla yapıyor, yıllar sonra bile doğru yerlere dokunmayı biliyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/sesli-notlar-baxter-dury/", "text": "Nereye gideceğini bilmediğimiz ama yoldan çıktığından emin olduğumuz, dürüst olmak gerekirse rotası hakkında pek de umut beslemediğimiz ülkede, maddi ve manevi kayıpların ortasında, alışveriş platformu linklerinin bize hala alım gücümüz varmış gibi hissettiren sıcaklığıyla idare ediyoruz. Nereden kan kaybettiğimizi unutmuşuz, vücudumuz uyuşmuş. Kişisel olarak üstlenebileceğimizin çok ötesinde, zaten bize ait olmayan ama karşısındaki güçsüzlüğümüzü beynimize kazımayı iyi başaran yapılar tarafından sistematik olarak üzerimize yığılan sorumlulukları anda kalarak sindirmeye çalışıyoruz. Hayatımızın değersizliği her gün daha alçak bir seviyede teyit edilirken, müziğin sesini biraz daha açıyoruz. Baxter Dury, mart ayında çıkan altıncı albümü The Night Chancers ile şu an sahip olduğumuza yakın bir duygu spektrumu içinde hareket ediyor. Dury'nin böğründeki kurşun yarasıyla, sabahın ilk ışıklarının nefis renklere boyadığı bir plajda debelenmesi bana kendi halimizi hatırlatıyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/sesli-notlar-buyuk-ev-ablukada-en-guzel-yerinde-evin/", "text": "Çocukluğumun karanlık ve sobasız, bir süre sevilip sonra unutulmaya bırakılan eşyalarla dolu salonlarından 30'larıma taşıdığım şeylere bakıyorum. Varlığını, kütlesini, kokusunu hissetsem de hiç gözümü dikip bakmamışım çoğuna. Neye benziyorlar, kulağıma neler fısıldıyorlar, içimde nereye yuva kurmuşlar, nereyi kemiriyorlar da fark ettirmeden düşüncelerime sızıyorlar. Tek tek yakalıyorum, sonra ağızlarındaki kancayı çıkarıp geri bırakıyorum bulanık sulara çünkü orada yaşıyorlar, yaşayacaklar. Benimle birlikte nefes alacaklar. Arada bir seslerini duyuracaklar. Bazen sakince uyuyacaklar, bazen kemiklerime vurup titreşimlerin tüm iskeletime yayılmasını izleyecekler. Şarkılar sürekli şekil değiştirip başka anlamlara geliyor, bunu kaç kere yazdım bilmiyorum. Kendi varlığım kadar emin olduğum bir bilgi. Kendimi bir ev gibi imgeleyebildiğimi yeni fark ettim. Lavabolarını ovalayıp perdelerini yıkadığım bir ev. Belki bu yüzden Karanlık artık hurda bir eşyadır ve en güzel yerinde durur evin cümlesi yıllar sonra yolunu bulup beni kancasının ucuna taktı. Kendi karanlığımın tanıdıklığı -ki çok emek verdiğim bir kazanımdır- artık korkutucu olmaktan çıkmış. Bir minder gibi, kedi tüyleriyle dolu bir battaniye gibi, eskiciden aldığım anneanne evi lambası gibi köşesinde duruyor. Ben ve karanlık yan yana, birbirimizin içinde oturuyoruz. Keyfimiz yerinde. Şarkının Çıplak Ayaklar Stüdyosu versiyonu da çok güzel ama Mutsuz Parti videosunda sevdiğim çok fazla insanın izi var. Lunapark iyi ki eskisi gibi değil."} {"url": "https://manyetikbant.me/sesli-notlar-destroyer-cue-synthesizer/", "text": "Destroyer ocak sonunda yayımlanan yeni ve harika albümü Have We Met ile içinde henüz ağlanmamış o yeni evlerin gecelerini çok güzel dolduruyor. 2020'nin geride bıraktığımız ilk 40 günü içinde hiçbir şarkıyı Cue Synthesizer kadar sevmedim. Arabalar dahil çeşitli eşyaların mavi jelatinle kaplandığında ne kadar güzel ve sinematografik göründüğünü bize hatırlattığı için yönetmen David Ehrenreich'a teşekkürler."} {"url": "https://manyetikbant.me/sesli-notlar-heather-woods-broderick-i-try/", "text": "Zihnim düşüncelerle meşgulken bir şarkının o anın fonunda kalmaya razı gelmeyip kemiklerime tık tık vurarak kapımı içeriden çalmasını seviyorum. Heather Woods Broderick adını Efterklang ve Horse Feathers'dan hatırlıyor olabilirsiniz. Ya da belki Sharon Van Etten ile sahnede izlemişsinizdir. Belki de 10 yıl önce çıkardığı ilk albümü From The Ground'dan beri hayatınızdadır. Broderick, üçüncü albümü Invitation'ı nisanda yayımladı. Sakin akışının içinde bol titreşim saklayan şarkılarla, dinleyenin iç sularına karışıyor. I Try, korkularının ve ataletin içinde kristalleşmek istemeyen bir kadının niyeti. Niyetleri somutlaştırmak işe yarayan bir yöntem. Onları gözden kaçamayacak kadar nesneleştirmek, kendini iyi tanıyan birinin kendi çelmelerine karşı alacağı önlemlerden biri. Sular, siluetler, piyanoları kaplayan yosunlar ve her şeyi kaplayan titreşimlerle dolu videonun yönetmeni Devin Febroriello. Bu, Broderick ile ikinci videoları. Yine aynı albümden White Tail için yaptıkları video, I Try'da izlediğimiz katmanlı görsel hikayenin ilk bölümü."} {"url": "https://manyetikbant.me/sesli-notlar-lucy-dacus-night-shift/", "text": "Kendin dışında bir insanla gerçek bir bağ kurabilmek çok zor ve harika. Her bağ yanında yeni kaygılar ve korkular getiriyor ama hayatı tek başına taşımıyor olma hissi o kadar çekici ki, her şeyi göze alıyoruz. Sonunda bazen kalbimiz blenderda çekilip boğazımıza diziliyor. Omurgamızın dağılmış parçalarını toplayıp yürümeye devam ediyoruz. Lucy Dacus, Night Shift'te tam da böyle bir hikayeyi anlatıyor. Bir ayrılığın hiç kaybolmayacakmış gibi gelen ağırlığı, 04:10'da giren fuzz'lı gitarla her şeyin hayatın gerektirdiği gibi geçip gideceği gerçeğine yol veriyor. İlk albümü No Burden'la 2016'da dikkat çeken Lucy Dacus, 2018'in en iyileri listelerinde yer alan Historian'la yerini sağlamlaştırdı. Kendisi gibi son yıllarda sağlam adımlarla radarlara giren Phoebe Bridgers ve Julien Baker ile boygenius'ı kurdu. Bana Sharon Van Etten ve Daughter dinlediğimde hissettiğime benzer, çalkantılı duygular yaşatıyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/sesli-notlar-piano-magic-incurable-reprise/", "text": "Şarkılarla birçok şeyin sağlamasını yapmak mümkün. Yıllar önceki heyecanlar duruyor mu, hiç çıkamayacağız sandığımız kuyuların yerini dahi unutmuş muyuz, vücudumuzdaki görünür/görünmez izler ufalmış mı, karanlık odalara kilitleyip ölmesini beklediğimiz korkular seneler sonra kapıyı araladığımızda capcanlı gözlerle bize mi bakıyor? 13 yılın ardından You closed the drawer upon me, I am unclassified / Çekmeceyi üzerime kapadın, sınıflandırma dışıyım cümlesinin böyle sert vurmasının sebebi nedir? Pandeminin getirdiği ruhsal koşullar mı? Olabilir. Ortam ısısı birden değişince sızlayan ameliyat yaraları gibi, hayatın akışı değiştiğinde kendini hissettiren içsel tortular mı? Muhtemelen. Şarkıda dediği gibi, tuhaf bir ışık beni bu tarafa çağırıyor. Ve her şey gibi, şarkıların etkisi de defalarca üst üste dinlendiğinde zayıflıyor. Bir Piano Magic konseri pek çok şeye iyi gelebilirdi. Böyle bir ihtimali bile özlüyorum."} {"url": "https://manyetikbant.me/sesli-notlar-radiohead-khruangbin-anderson-paak-in-hoodies-hiccup/", "text": "Bir ekrana bakmanın insanı sakinleştirmesi bugünlerde pek olası değil, eğer izlediğimiz sevdiğimiz bir sanatçının videosu ya da konseri değilse. Algılarımızı başka bir dünyaya açıp hayatımızın bildiğimiz biçimini geride bırakırken bu videolara tutunabiliriz. Radiohead nisan başında Artık isteseniz de istemeseniz de evde olduğunuza göre, alın size her hafta bir konser videosu diyerek bizimle dünyanın dört bir yanında verdiği konserlerin videolarını paylaşmaya başladı. Dublin, Berlin, Buenos Aires, Coachella, Bonnaroo, Summer Sonic, Londra ve Sao Paulo'nun ardından bu hafta Radiohead'le Saitama'da buluşuyoruz. Takvimler 2008'i gösterirken In Rainbows şarkıları setlist'e ağırlığını koyuyor. Houston'dan fırlattığı psychedelia oklarını Türkiye'ye isabet ettiren Khruangbin, 26 Haziran'da yayımlanacak üçüncü albümleri Mordechai'den Pelota adlı yeni bir single paylaştı. Yönetmenliğini Hugo Rodrigues Rodriguez'in yaptığı videoda biçim değiştirerek geometrik evrenler arasında seyahat eden karaktere eşlik ediyor, soluklanmak için Khruangbin'in soyut uzayına uğruyoruz. ABD'de siyahlara yönelik ırkçılık ve polis şiddetinin karşısına dikilen Black Lives Matter hareketi, sokak protestoları ve Covid-19 ile bir uzantımız haline gelen maskeler Anderson. Paak'ın tarihe not düşen yeni şarkısı Lockdown'un videosunda bizi bekliyor. Videoda. Paak ve yakın çevresini muhtemelen bir protesto sonrasında, plastik kurşunlarla yaralanmış ve belki biber gazıyla spreylenmiş halde günü geceye bağlarken izliyoruz. Çekim ekibinin maaşlarının harekete dahil olan derneklere bağışlandığı videonun sonunda, polis şiddetiyle hayattan koparılanların isimleri ekranı dolduruyor. Bu etkileyici işin yönetmen koltuğunda Dave Meyers oturuyor. Bu yıl son albümü Recalibrated Expectations şarkılarına ait bir dizi remix yayımlayan In Hoodies, 2019'da paylaştığı albüm dışı single Remains'in videosunu izleyiciye sundu. Yönetmenliğini Emre Köktaş'ın yaptığı videoda dış dünyadan izole bir karakterin kendi inşa ettiği gerçeklikle çarpışmasına tanık oluyoruz. Videonun hikayesi, illüstratör Alternatecyborg'un çizdiği single kapağına dayanıyor. İstanbullu techno ikilisi HICCUP, YouTube kanalı HATE için yaşadıkları binanın giriş katındaki marangoz atölyesinde tadımlık bir performans kaydetmiş. zoom partilerinden yakın arkadaşların evlerindeki partilere yumuşak geçiş yaptığımız bu dönemde, duyma kaybı ve dehidrasyon yaşatan geceleri özleten nefis bir set."} {"url": "https://manyetikbant.me/sesli-notlar-radiohead-lift/", "text": "Radiohead'in OK Computer session'larında kaydedip o dönem konserlerde bol bol çaldığı Lift, 20 yıl sonra OK Computer OKNOTOK 1997 2017 vesilesiyle dinleyiciye ulaştı. Şarkının videosu eylülde yayınlandı. Ben de bu yazıyı o zaman yazmaya niyetlendim ama bugüne kaldı ve şimdi Thom Yorke'un bütün Radiohead tarihinin içinden geçen asansörü, benim için çok farklı şeyler ifade ediyor. Karma Police'ten Paranoid Android'e birçok Radiohead videosuna göndermelerle dolu çalışmada Oscar Hudson'ın imzası var. Yaşamın zemin katına inerken, hayat boyu temas ettiğimiz insanların küçük kabine girip çıkışını öylece izleyecek miyiz? Yoksa tek kullanımlık hastane önlüğü içinde ameliyathaneye indirilirken olduğu gibi tutunacak bir tek minik an mı arayacak zihnimiz? Belki tam yılların tortusunu tek hıçkırıkla boşaltacakken kararacak ekran ve bilinmeze düşeceğiz, biriktirdiğimiz teşekkürleri edemeden."} {"url": "https://manyetikbant.me/sesli-notlar-sharon-van-etten-memorial-day/", "text": "Bu blogda bazı şarkılar kelimeleri kaç kere yan yana geldi bilmiyorum ama bu not da öyle başlayacak. Bazı şarkılar hayatına gireceği zamanı, yeri ve biçimi kendisi seçiyor. Beşinci Sharon Van Etten albümü Remind Me Tomorrow'daki Memorial Day de uygun gördüğü zamanda bir saplantı gibi girdi beynime. İncecik bir çığlığa dönüşmek isteyen You will run cümlesini metalden bir çerçeveyle zihnimin duvarına çakan karanlık synth'ler ve duygu merdiveninin çürümüş basamaklarından gelen çatırtılar arasında yönsüz, lineer zamanın dışına çıkmış, teknolojinin bana sunduğu loop yetkisine dayanarak asılı duruyorum. Önceki albümlerde alıştığım yakıcı gitar riff'leriyle değil, kör bir bıçak gibi derimi çizen bozulmuş seslerle, yumruk yaptığım elimi kaldırıp boşluğa vuruyorum. Boşluk katı bir şey olabiliyor, mukavemet gösteriyor. Sharon Van Etten ve harika ekibi, KCRW'daki performanslarında albümdeki tüyler ürperticiliğinden hiçbir şey kaybettirmeden çalmış Memorial Day'i. Defalarca izleyip kendisini yeniden sahnede göreceğim günü hayal ettim."} {"url": "https://manyetikbant.me/sesli-notlar-slowdive-sugar-for-the-pill/", "text": "Yılın son 10 gününe girerken 2017'de çok dinlediğim şarkıları Sesli Notlar'da tek tek paylaşmak istedim. Bu bölümü yazarken genelde içime bir şekilde demirlemiş bir şarkıyı açıp, bana hissettirdiklerini, hatırlattıklarını takip ediyorum. Slowdive'ın bende şöyle bir etkisi var; dinlerken bir süre sonra mutlaka gözlerim doluyor. Ortam uygunsa koyveriyorum gidiyor, değilse müziği durduruyorum. 1995 tarihli Pygmalion'dan 22 yıl sonra gelen yeni Slowdive albümü de kendisinden öncekilerin bu etkisini sürdürdü. Rachel Goswell ve Neil Halstead'in yan yana yürüyen sesleri hala çok dokunaklı. Hala kemiklerimin de uzağında bir yere ittirdiğim öfke, kayıp, acı gibi hislerin bir bileşimini yüzeye çıkarıyor. Bir avuç insanla izlediğim İstanbul konserlerinde hissettiğim tarifsiz tek başınalık hissini hatırlatıyor. Hayatın, bir şeylerin değerini ancak onları kaybedince anlamayı göze alabilecek kadar uzun olmadığını fısıldıyor. Geçmişten gelen en güzel şeylerden biri, Slowdive."} {"url": "https://manyetikbant.me/sharon-van-etten-konser/", "text": "İlk şarkısı o kadar iyi olur ki bazı albümlerin, sonraki şarkılara ilerleyemezsin. Birini ilk gördüğün anda kısılıp kalmak gibidir verdiği his. Sharon Van Etten'ın bu yılın başlarında çıkan albümü Tramp de benim için öyleydi. Warsaw, Give Out ve Serpents o kadar deliciydi ki Leonard'a, Magic Chords'a, Ask'a gelmeden 3-4 defa döndürüyordum albümün başını. Van Etten'ın kişisel hikayesi onu özdeşleşilmesi kolay bir kahraman konumuna getiriyor. Dürüstlüğe zaten hasretiz, o yüzden yalansız şarkı sözleri bu kadar kesici ve aynı zamanda iyileştirici. Van Etten'ın ilk İstanbul konseri, Avrupa turnesinin son konseriydi. Küçükçiftlik Park'ın çim alanında, bir avuçtan biraz fazla insana çaldı şarkılarını ve gece boyunca şarkılarının Türkiye'de nasıl bu kadar tanındığına şaşırıp durdu. Seyirciler arasında Brooklyn'den iki arkadaşı da vardı. Onlar sayesinde erkek arkadaşının Van Etten'a yeni bir bisiklet yaptığını öğrendik. Sahne üstündeki müzisyenlerin her biri, kendi ipliğiyle ördü müziği ama Van Etten'ın Heather Woods Broderick'le iletişimi bir başka. Aralarındaki göz teması konser boyunca sabit. Sharon Van Etten her şeyiyle bizim bir arkadaş havası yayıyor; kırmızı-siyah ojeleri, sahne kostümü olmayan giysileri, pantolon cebindeki telefonuyla akşam Peyote'ye bira içmeye gidecekmişiz gibi. Konser boyunca piçliğine telefonunu çaldırıp kapatmak istiyorum. Garipsemez sanki. Kendi kendini müzikle tedavi etmeyi öğrenmiş bir kadını dinlemek ferahlatıcı. Aklıma takılan tek şey, Van Etten'ın vokalinin neden bu kadar müzik içine gömülü olduğu. İzlediğim konser videolarında cep telefonlarının kabahati olduğunu düşündüğüm vokal kısıklığı görünüşe göre bir tercihmiş. Biraz daha yüksek, biraz daha net duymak isterdim sesini. Serpents'ın ilk akorunda coşan seyirciden anlıyorum ki herkesin düşlerini soğuran birileri/bir şeyler var ve herkes kendi incelen iplerinin kopmasını hevesle bekliyor. Koparamadığında da, ipini koparmışlarda teselli buluyor. Tortop olup, ufalıp, bir taş gibi dünyaya inmek cesaret işi. Sharon Van Etten'ı hesapsızlığı ve sahte olmayan mütevazılığı içinde, sahnenin hemen dibinde, her an göz göze gelerek izlemek güzel. Açık havada mümkün olduğu kadar iç içe, diz dize. Hemen sonrasında Asmalımescit'in yapış yapış kalabalığı bile bozamıyor o serinliği. Gerçeklik böyle işte."} {"url": "https://manyetikbant.me/shearwater-reloaded/", "text": "Dört yıl önce, Paris'in önemli konser mekanlarından Bataclan'da A Silver Mt. Zion öncesinde izledim Shearwater'ı. İlk duyuşta aşk desek yeridir. Birden çalkalanan durgun, sakin sular gibi şarkılar insanın ruhunu başka coğrafyalara taşıyordu. Kaygılar, tasalar uzaklaşıyor, zihin berraklaşıyor, Jonathan Meiburg'un teatral sesi kristalleşerek bu yeni coğrafyaların üzerini çiy gibi kaplıyordu. Aradan iki albüm geçti. 2006 da Palo Santo'yla başlayan Island Arc üçlemesi The Golden Archipelago'yla sona erdi. Grup, Şubat ayında çıkan Animal Joy albümüyle rotasını uzak kıyılardan yakına, çok yakına, içimizdeki hayvana çevirdi. Kariyerinde yeni bir dönemece giren Shearwater, İstanbul'daki ilk konserini 19 Nisan gecesi Babylon'da verdi. Shearwater'dan önce sahne alan Kanadalı ozan-şarkıcı Julie Doiron'un dürüst şarkı sözlerinden ve ham gitarından yara almadan kurtulmak olanaksızdı. Kalbimin bir kısmını Doiron'a emanet ettiğim konserin ilerleyen dakikalarında kulaklarımı ve ruhumu da sahnede her zamankinden daha güçlü ve yüksek sesli olan Shearwater'a hediye edecektim. Animal Joy'un tamamına yakınının çalındığı, Rook, Palo Santo ve The Golden Archipelago'nun da ziyaret edildiği konser, REM'in These Days'iyle sona erdi. Insolence, Breaking The Yearlings, Rook, White Waves gibi doruk noktalarına sahip, akıcı bir performans sunan müzisyenlerin arasındaki kimyanın ne kadar iyi olduğu gözle görülüyor. Birlikte ilk turneleri olmasına rağmen son derece uyumlular ve en önemlisi çok eğleniyorlar. Davulcu Thor Harris ve kontrbasçı Kim Burke turneye çıkmak istemeyince Meiburg, aynı zamanda albümün prodüktörü olan Danny Reisch, Mitch Billeaud, Lucas Oswald ve Christiaan Mader ile yola devam ediyor. Harris ve Burke'ün hala Shearwater ve Animal Joy'un bir parçası olduğunun altını çizerken, daha rock bir yapıya sahip olan bu yeni kadroyla çalmanın harika olduğunu belirtiyor. 19 Nisan gecesi Babylon'da olan hiç kimsenin buna itirazı olduğunu sanmıyorum."} {"url": "https://manyetikbant.me/shearwater/", "text": "Geçen ayın büyük olayıydı benim için Shearwater konseri. 2008'de A Silver Mt. Zion'ın alt grubu olarak izlediğimden beri attıkları her adımı takip ediyordum. Son albümleri Animal Joy'la daha da gümbürtülü attıkları adımlar onları İstanbul'a, Feat.'e verdiği röportaj da Jonathan Meiburg'ü konser öncesi karşıma getirdi. Çoğunlukla Animal Joy'dan ve müziğin coğrafyasından bahsettiğimiz röportaj feat. Mayıs sayısında. Yanında ufak bir konser yazısı da var. Buradaysa yola fotoğraflarla devam edeceğiz. Kanadalı müzisyen Julie Doiron geceyi açtığında Babylon'da 10-15 kişi vardı. Konsere geç gelip Doiron'un yalın şarkıları ve yaralayıcı gitarını kaçıranlar ne kadar üzülse yeridir. Shearwater, Meiburg'ün kaptanlığında gemiyi çoğunlukla The Golden Archipelago ve Animal Joy'un sularına sürdü. Rooks, White Waves gibi daha eski ve seveni bol parçalar da unutulmadı. Grubun konser kadrosu tamamen yenilenmiş. İkinci kaptanlığı başarıyla kotaran davulcu Danny Reisch aynı zamanda Animal Joy'un prodüktörü. Meiburg'ün Babylon'u ve içimdeki bütün boşlukları dolduran güçlü sesine grubun sahnede her zamankinden daha rock olan performansı eklenince, kulak çınlamasının önüne geçilemiyor tabii. Röportajda kanının yüzeye en yakın olduğunu hissettiği anları, hayvanlarla en kolay özdeşleşebileceği anlar olarak niteleyen Meiburg ve Shearwater sayesinde hayvanlar aleminde geçirilen bir gece olarak yazılıyor kişisel tarihime 19 Nisan 2012. Doruk noktasıysa sessiz başlayıp avaz avaz bir sorguya dönüşen Insolence."} {"url": "https://manyetikbant.me/shellac-2015-salon/", "text": "Steve Albini ismi size ne ifade ediyor bilmiyorum ama benim hayatıma Nirvana'nın en sevdiğim albümü In Utero'nun prodüktörü olarak girdi. Shellac projesinden çok daha sonra haberdar oldum. Ses mühendisi, müzisyen, müzik yazarı ve yapımcı Albini'nin sese dair her şeye büyük bir iştahı var. Basçı Bob Weston ve davulcu Todd Trainer'la 90 ların başında kurdukları Shellac, kulaklara sert ve ilkel darbeler indiriyor. Kendisini Minimalist rock üçlüsü olarak tanımlayan grup, Now of Rock N'Roll konser serisinin ilk organizasyonunda, Mudhoney'den sonra sahne aldı. Todd Trainer sahnenin kıyısındaki davula vurdukça bagetlerin kıymıkları havaya savruldu. Steve Albini'nin alnından sızan ter gitarına aktı. Salon'u dolduran dinleyiciler trans içinde ileri geri sallandı ve birbirine çarptı. Kulis kapısından konseri izleyen Mark Arm dahil hepimizi şaşırtan küçük bir striptiz ve free the nipple olayı bile yaşandı. Ses gerektiği kadar ilkel, seyircinin algısı gerektiği kadar açıktı. Üst üste iki harika konserden sonra Salon'un arka kapısına biriken ve mekandan ayrılmaya pek de istekli görünmeyen kalabalığın halinden belliydi ruhlarda ne kadar iz kaldığı. Aynı gece gerçekleşen Mudhoney performansından fotoğraflar burada."} {"url": "https://manyetikbant.me/shewears-tour-istanbul-2016/", "text": "Sınırları ne kadar renkli olursa olsun keskin çizgilerle çizilmiş ofislerin, kart okutarak girilip çıkılan plazaların, maaş + yol + yemek + sigorta formülünün dışında kalmaya cesaret ederek iş yapan insanlara olan hayranlığım büyük. Çünkü zor şey hayatının kontrolünü tamamen kendi elinde tutmak, yarınını öngöremezken 10 yıl sonrasını bile düşünmek, hep taze kalıp bir yandan da gecen gündüzüne karışarak çalışmak, belirsizlik karşısında paniklemeden sakin kalabilmek. Ama en güzel yanı, pişmanlık duymamak. Dağ gibi biriken işe bakıp üşenmemek, lanet etmemek. Kocaman dalgaların arasında bir ceviz kabuğu gibi kendi ritminle salınarak ilerlemek."} {"url": "https://manyetikbant.me/silahsiz-ve-tehlikeli-daughter/", "text": "Peşinde olduğunu söyleyen herkesin aslında fellik fellik kaçtığı dürüstlük ve samimiyet, müzik içine yuvalandığında daha tehlikeli oluyor. Arkanı dönmeye fırsat bulamıyorsun çünkü, gözünü kapatsan kulağından yakalıyor. Biraz izin verdiğinde yakanı kurtaramıyorsun, kendinle hesabını görmeden devam edemiyorsun. Elinde gitarıyla sahnede utangaç ve yalansız duran kadınlar insanı böyle tehlikelere atmayı iyi biliyor. Elena Tonra da onlardan biri. Solo başladığı projesi Daughter, gitarist Igor Haefeli ve davulcu Remi Aguilella'nın katılımıyla standart rock grubu yapısına kavuşsa da, Daughter'ın müziğinin belirleyici öğesi Tonra'nın kırılgan sesinden dökülen sözler. İnsanın -ve kendisinin- gerçekliğinin farkında Elena Tonra. Kolayca inciniyor olmanın, yaralanmanın, istemediği şeyleri yapmaya itilmenin yanında içten gelen bencillik ve kötücüllüğü korkmadan, kaçmadan, dümdüz dile getiriyor. Ne acıları romantikleştiriyor, ne defolarına kılıf arıyor. Zamanın ruhunun bize yaptıkları, bizi dönüştürdüğü şey ve buna karşı koymayışımız, yutulması zor lokmalar olarak boğazımızda kalıyor. Kendini savunma refleksiyle, sürekli şikayet ettiğimiz seçimlerimizi akla yatkın kılmak için sebepler bulmaya mecal bırakmıyor Daughter. Söyledikleri o kadar dolambaçsız ki, kabul etmek karşı koymaktan daha mantıklı geliyor. Daughter'ın müziğinde, Tonra'nın uyurgezer sesine hareket alanı bırakan bir genişlik var. Her şey vokalin izlediği rotaya göre düzenlenmiş gibi. Davul ve elektrogitar birbiri içinde eriyip, Tonra'nın sesi ve gitarının içinde akacağı bir yatak oluşturuyor. Sözlere dikkat etmeseniz de şarkıların üzerinizde bıraktığı etki değişmiyor. Anlatının çıplaklığı, müzisyenin kendi rızasıyla açığa çıkardığı sinir uçlarının canlılığı her an hissediliyor. Daughter'ın Mart ayında yayımladığı ilk albümü If You Leave, mikroskobu kendine çevirmekten korkmayanların kalemi. Kansız bir ameliyat. İçinize turistik olmayan bir seyahat."} {"url": "https://manyetikbant.me/so-duo-baska-bir-dunyaya-dair-ipuclari/", "text": "Kırk yıla yaklaşan kariyerinde efsanevi Gelişim Orkestrası ve Mozaik gibi oluşumların yanı sıra yurt içinden ve dışından birçok müzisyenle çalışan Sumru Ağıryürüyen ve çoğumuzun Replikas ile tanıdığı, müziğin pek çok alanına dokunan projeler içinde yer alan Orçun Baştürk'ün ikili projesi SO Duo, ilk albümü Ay Ana'yı Kalan Müzik etiketiyle yayımladı. İkiliyle geleneksel ve elektronik enstrümanların birlikte kullanıldığı, yalın bir anlatım ve özden gelen bir bilgelik içeren SO Duo şarkılarını, dilsiz bir dil oluşturma ihtimalini ve zorlukları müzikle aşma uğraşını konuştuk. Sumru: Önce Şevket Akıncı ile doğaçlama üçlümüz Konjo'yu kurduk. Bir yandan ikili olarak da birikimlerimizi paylaşmaya başlamıştık. Birçok disiplinden beslenen bir araştırma, üretme dönemi. Davul-ses ikilisi fikrimiz, Orçun'un panduriyle kendi dilini buluşturması ve klavyenin de katılmasıyla epeyce farklılaştı. Doğaçlamanın yanı sıra şarkılar yapmaya başladık. İlk konserimiz 2016 Hıdrellezinde Heybeliada'da oldu. Bunu Cappadox, Üç Tutku festivalleri ve Hollanda'da değerli dostlarımız Claron McFadden ve Oğuz Büyükberber ile katıldığımız Operadagen izledi. Albüm sonrasındaysa, sahnede SO Duo ve Dostlar olarak yer almaya karar verdik. Onur Başkurt davul ve elektroniklerle, Elif Canfeza Gündüz klasik kemençesiyle yanımızda artık. Ağustos'ta çok değerli bir müzisyen dostumuz, klasik Hint müziğinin önde gelen icracılarından Steve Gorn da bansurisiyle bizimle olacak. Yani, SO Duo ve Dostlar güzel buluşmalara açık bir platform aynı zamanda. Sumru: Çocukluğumun epeyce silik bir anına ait o fotoğraf. Ziyarete gittiğimiz bir evin bahçesi olduğunu hatırlıyorum. O zamana kadar yalnızca kitaplarda ve belki de çizim olarak görmüş olduğum, oraya ait olmayan bir canlıyla ilk karşılaşmam. Eski fotoğrafları kodlayıp tarihinize katıyorsunuz ve üzerinde düşünmüyorsunuz bir daha. Orçun fotoğrafı ilk gördüğünde, albümün kapağı bu olmalı, demişti ki ortada albüm yoktu henüz. Şimdi Ay Ana'nın bir parçası kesinlikle. Yeşim'in incelikli kapak çalışması gibi. Orçun: Çok güzel bir benzetme ve tanım. Ay'ın mitolojideki derin anlamları üzerine yazsak sayfalar yetmez, bütün bir hayat, alt anlamlarıyla bunun üzerine kuruluyor. SO Duo'nun folk ve diğer olarak tanımladığımız sanatsal arayışı içinde bu arkaik sembollerin büyük önemi vardı. Albümün kitapçığında yer alan sözler ve referanslarından da anlaşılabileceği gibi dilimizi bu arkaik üslup ve metaforlar üzerine kurduk. Müziğimizde de D vitamini takviyesi yerine güneşle temastayız. Sumru: Böyle hissettirebildiysek ne mutlu bize. Müzik sözlü olsun olmasın, kendi başına bir dil ve bu dili nasıl kurduğunuz önemli. Tek tip, derinlikten uzak bir dünya da yaratabilirsiniz mesela bu dille. Başka bir dünyaya dair ipuçlarını arayabilir, barışın, anlayışın, şefkatin dilini konuşabilirsiniz. Orçun: Maalesef toplum olarak ortak noktalarımız kalmamış durumda ve tam bir bölünme, yabancılaşma yaşıyoruz. Bir fanatizm söz konusu değilse kimse kendini bir yere ait hissedemiyor. Aslında ortak noktamız cep telefonları, tavaf edilen AVM'ler, yüzeysellik dolayısıyla kültürel dekadans denebilir. Ay Ana'yı mesajları olan, bu mesajları edebi yollarla vermeye çalışan, biçim ve içeriğin birbirini desteklediği bir yapı içinde tasarladık. Artık insanların hikayeleri, söyleyecek sözleri kalmadı. Her anını kaçış psikolojisiyle yaşayan birey ne kendini ne etrafını tanıyabilir, ne de derin bir sanatsal duyuş ihtiyacı içinde olabilir. Belki de bu yüzden Ey Dost! Uyan da artık uyuma diyoruz. Sumru: Müzik üretmek -dinlemek de- bir anlamda hayat üzerine düşünme yolu. Bazı dönemlerde zor olsa da; zor zamanlarda müzik üretmek hiçbir zaman kolay olmamış bildiğim kadarıyla. Özellikle sistemin dümen suyunda gitmiyorsanız. Müzik üreten ve dinleyenlerle olduğu kadar farklı disiplinlerden insanlarla ya da eserlerle, fikirlerle dirsek temasını korumak; neyi ne için yaptığını yoklamayı unutmamak mühim bence. Orçun: Darbe dönemi benim çocukluğuma denk geliyor, tam bir şey anlamasam da aile içinde işlerin yolunda gitmediği belli idi. 90'ların sonları ve 2000'lerde o zamanlar kendi grubum ve çalıştığım gruplarla öncü müzikler üretmeye çalışarak, Batılı öncü ve buralı müziklere neler katarız, nasıl çağdaşları olabiliriz konusuna çok kafa yormuştuk. Sumru da her zaman yeniliklerin peşinde koşan bir müzisyen olmuş. Ay Ana'yı da bunun bir uzantısı olarak görüyorum. Dolayısıyla çok ciddi sansürlerle karşılaşmazsak, ilgi alanlarımızı korumaya, geliştirmeye devam edeceğiz. Burada merak ön plana çıkıyor. Baskı ortamlarında Sumru'nun da dediği gibi bir araya gelmek, birlikte üretmek, fikir alışverişinde bulunmak önem kazanıyor. Müziğin insanları bir araya getirici gücünü yeniden hatırlamalıyız. Söyleyecek sözümüz, biçim kadar içeriğimizin de olması çok önemli. Bu röportaj ilk olarak Cumhuriyet Cumartesi'de yayımlanmıştır."} {"url": "https://manyetikbant.me/sonar-istanbul-2018-ajandasi/", "text": "İstanbul'da ilki geçtiğimiz yıl düzenlenen Sonar İstanbul, bu sene yine tıka basa dolu programıyla müzik, yaratıcılık ve teknolojiyi bir araya getiriyor. Önümüzdeki iki gün elimde programla sahneler arasında koşturup izleyebildiğim kadar çok performans izleyeceğim. Bu yıl SonarScreen adını alan led ekrandaki işleri de takip etmeye niyetliyim. Cumartesi gündüz buna Sonar+D'nin etkinlikleri arasındaki maraton da eklenecek. Festival içeriği böyle yoğun olunca herkesi izlemek, her şeye katılmak mümkün değil ama kaçırmamak için telefonuma alarmlar kurup parmağıma ipler bağladığım performanslar ve Sonar+D çatısı altında ilgimi çeken etkinliklerden bir kısmı aşağıda. Belki aralarında gözünüzden kaçanlar vardır. Herkesin müziğin, sanatın, yeni fikirlerin peşinde yorulmadan koştuğu bir festival olsun. Sonar İstanbul programını buradan, Sonar +D etkinliklerini buradan inceleyebilirsiniz."} {"url": "https://manyetikbant.me/sound-ports-istanbulda-ice-donus/", "text": "İlki geçtiğimiz yıl düzenlenen Sound Ports İstanbul Festivali, Tel Aviv-İstanbul Bağlantısı temasıyla iki şehrin müzikal iş birliğini kutlamıştı. Aradan geçen bir yılda yaşadığımız karanlık günler ve karmaşa, hayatı, dolayısıyla müziği deneyimleme biçimimizi çok etkiledi. Önce evlere kapandık, dış dünyaya kapadığımız kişisel gerçekliklerimiz içinde kendimizle ilgili keşiflere çıktık. Paylaşmanın değerini anladıkça ilkin arkadaşlarımıza sarıldık, sonra müziğe. Ürettik, üretileni paylaştık, nefes alınacak yeni kanallar aradık. Sound Ports da bu içe dönüş halinden yola çıkıyor ve 2017 temasını İçsel Yolculuk olarak belirliyor. Dış dünyanın siyasi, ekonomik, ekolojik karanlığı içinde minik ışıklarla yaptığımız yolculuklara müzikal ve sanatsal bir yol arkadaşı olmayı amaçlıyor. Bu niyetlerle 6 günde şehrin iki yakasında 5 mekana yayılacak olan Sound Ports İstanbul'un programı, ilham verici deneyimler vaat ediyor. DJ'lik kariyerine 70'lerde başlayan ve The Clash'ten Iggy Pop'a birçok önemli ismin konserlerinde warm-up yapan DJ Scratchy, festivalin açılış partisinde Arkaoda'da çalıyor. Aynı gece Kargart'ta Şehir Ritüelleri başlıklı etkinlikte ise, önce geleneksel Orta Asya enstrümanları ve throat singing ile post-punk'ı birleştiren Kam Ata, peşinden elektro akustik & saykedelik müzik topluluğu Yakaza Ensemble sahne alıyor. Festivalin Bant Mag. Havuz'da gerçekleşecek ikinci gününün teması Ambient Havuzu. Ömer Sarıgedik ve Barış Demirel'in ambient/dub projesi Gölgesiz, ilk canlı performansını Sound Ports İstanbul'da sergileyecek. Gecenin ikinci konseri ise J. Hakan Dedeoğlu'nun 2016'da üçüncü albümü Dadebe'yi çıkaran solo projesi TSU!'ya ait. Kadıköy'ün dingin mekanlarından birinde, dingin ve derin sulara açılmaya bir davet. Flamme'daki Astronauts of Sound gecesi, farklı tarzları bir araya getiren 5 saatlik bir elektronik müzik ayini. Açılış, Mystic Flow olarak bilinen Can Lokman'dan gelecek. Ardından Tolga Büyük'ün projesi Islandman sahne alacak. Akdeniz havasını setlerine taşıyan Asaf Samuel'ın peşinden uzaydan dönüşümüz Orkun Bozdemir'e emanet. Festivalin tek film gösterimi, Bant Mag. Havuz'da yapılacak. The Wonderful Kingdom of Papa Alaev, çağdaş dünya müziğinin en enteresan gruplarından Yahudi-Tacik Alaev ailesini ve karizmatik, komik ama zorba patron Papa Alaev'i konu ediniyor. Tuareg müziğini rock geleneğiyle buluşturan, desert blues'un önemli temsilcilerinden Malili grup Tamikrest, çöl havasını Salon'a taşıyacak. Gecenin açılışını Dublin doğumlu ve Berlinli Nunutzi ile Venezüelalı proje ortağı Gerald Pasqualin'in saykedelik folk projesi TAU yapacak. Festivalin Salon'daki ikinci etkinliğinde önce hip hop DJ ve prodüktörü Da Poet ile şarkıcı, söz yazarı ve vokalist İdil Meşe'nin trip-hop projesi Rain Lab sahne alacak. Organik seslerle elektronik keşifleri bir araya getirme konusunda uzman olan saykedelik trip-hop grubu Buttering Trio'ya ise Etiyopya caz ve soul müziğinin temsilcilerinden Ester Rada eşlik edecek. Sound Ports İstanbul'un kapanış partisi de açılış partisi gibi Arkaoda'da gerçekleşiyor. Üst katta TAU ve Islandman festivaldeki ikinci performanslarını sergilerken, alt katta Buttering Trio ve Raw Tapes'in beyni Rejoicer çalacak. Etkinliklerle ilgili detaylı bilgiyi soundports-ist. com'da bulabilirsiniz."} {"url": "https://manyetikbant.me/st-vincent-konser/", "text": "Annie Clark'la ilişkim son iki albümü Actor ve Strange Mercy'yi birkaç kere dinlemiş olmaktan ibaret. Yani dün geceye kadar öyleydi. Albümlerinin çok delisi olmadığım fakat konser performansını da merak ettiğim St. Vincent, sakin bir konser olmasını bekleyenleri ters köşeye yatırarak Salon'u yıktı. Açılış Strange Mercy'deki favorim Surgeon'la yapıldı. Kalp kapakçıklarımı titreten baslar, Clark'ın bıçak gibi gitarı ve güçlü davullar gecenin rotasını belirledi. Annie Clark sahnede her şeyini müziğe ve seyirciye veriyormuş gibi, yüzünde hep mutlu ve zevkten dört köşe bir ifade var. Gitarları hırpalar, grubuna bakıp gülümser, seyirciyi avucuna alırken çok güçlü duruyor. O gücü hem yüzünden hem vücut dilinden okuyabiliyorsunuz. Seyirci de St. Vincent'a her şeyini veriyor. Çığlıklar durmuyor, şarkılar avaz avaz söyleniyor. Konser boyunca sahneye İngilizce, İspanyolca, Yunanca bağırılıyor. Clark ilgiden memnun, belki biraz da şaşkın hep gülüyor. Konserden önce hamama gitmiş, Hayatımda hiç bu kadar temiz hissetmemiştim diyor. The Pop Group'tan Mark Stewart'ın kendisine Punk bu hale geldi işte diyerek Sid Vicious şeklinde bir bulaşık fırçası hediye ettiğini anlatıyor ve She Is Beyond Good And Evil'ı cover'lıyor. Geçtiğimiz yıl çıkan Strange Mercy'nin Hysterical Strength dışında tamamının çalındığı konserde Actor dört şarkıyla selamlanıyor. Biste hızını alamayıp seyircilerin arasına inen, Salon'u boydan boya dolaşan St. Vincent The Party'yi gitarını seyircilere atarak bitiriyor. Final parçası Your Lips Are Red, ilk albümü Marry Me'den setlist'e giren tek şarkı. Annie Clark ışıkların kırmızıya dönmesiyle sahnede Carrie'ye benziyor. Gözleri zaten Salon'u başımıza yıkacakmış gibi çakmak çakmak. Konserden sonra soğukta dolmuşa yürürken farklı geçeceğini düşündüğüm gecenin aldığı halden çok memnunum. Konserlerde şaşırmak, sanatçıyı albümdekinden ayrı biçimlerde yeniden tanımak çok hoşuma gidiyor. Bugün Strange Mercy'yi dinlerken dün geceki distorsiyonları duyuyor gibiyim. Annie Clark ruhuma gerçekten dokundu. Bu yüzden biraz daha zenginleşmiş hissediyorum kendimi."} {"url": "https://manyetikbant.me/st-vincent-los-ageless/", "text": "St. Vincent'ın Masseduction ile tuttuğu yol bu yıl çok beğenildi. Albüm görsellerinden videolara ve St. Vincent'ın sahne kostümlerine her yerde vurgulanan sahte, plastik, fabrikasyon imajlara karşın Annie Clark, bunun en kişisel albümü olduğunu söylüyor. Synth ve beat blokları arasında, neon bir Pac-Man gibi gitarıyla ilerleyen St. Vincent, albümün ardından çıktığı Fear The Future turnesinde tek başına sahne alıyor. Masseduction'ın sunumundaki tavırla uyumlu olsa da onu kocaman sahnelerde, backing track üzerine vokal yapıp gitar çalarken görmek tuhaf. 2012'de, Strange Mercy albümünün ardından Salon'da grubuyla verdiği konser şimdi daha da özel geliyor. Los Ageless'ta bahsedilen, gençliğin/tazeliğin sömürülerek geriye kendini geçmişin ölü hatıralarıyla beslemeye çalışan posalar bırakılması durumu, Los Angeles'a özgü bir hal değil. İnsanların değerinin başkalarının onlara yaklaşımlarıyla belirlendiği her yerde, barlarda bir milyonuncu defa aynı anılar anlatılıyor ve boyunlardaki görünmez zincirlerin yaralarına, gerçekleşmeyen yola çıkma planlarıyla pansuman yapılıyor. Kişilerin temsillerine kurban edildiği sosyal piramitlerden ayrılmak zor. Uyumak hep daha kolay. Şarkının bütün bu düşündürdüklerinin yanında, müthiş akılda kalıcı nakaratını da anmak gerek."} {"url": "https://manyetikbant.me/st-vincent/", "text": "Müzik kariyerine Dallas'lı kalabalık rock grubu The Polyphonic Spree'de gitar çalarak başlayan Annie Clark, 2006'da St. Vincent mahlasını kullanmaya başladı. Bu adı taşıyan albüm ise 8 yıl sonra, müzisyenin diskografisinin dördüncü solo işi olarak geldi. St. Vincent'ın albüm kapaklarına bakarak Annie Clark'ın kat ettiği yolla ilgili bir fikir edinmek mümkün. Mütevazı portrelerdeki sade kadından, giyimi, saçları ve oturduğu plastik tahtıyla görkemli bir alternatif rock figürüne dönüşümü, yeni albümünün şarkılarını ilk defa New York Moda Haftası'nda gerçekleşen Diane von Furstenberg defilesinde seslendirmesiyle de vurgulandı. St. Vincent'ın müziği, fütüristik imajı ve robotik danslarıyla altını çizdiği gibi, artık daha dijital. İşin imaj yaratımı ve prodüksiyon kısmı bu denli görünür olunca, müziğe dair kaygılar beliriyor. Ancak yer yer kontrolü kaybeden dengesiz enerjisi, dijital beat'lerle kol kola yürüyen elektrogitarları, Prince Johnny ve I Prefer Your Love gibi sinir uçları açıkta şarkıları bu kaygıları siliyor. St. Vincent'ın elinde gitarıyla müziğini yapıp inzivaya çekilecek biri olmadığı, bir noktada mainstream'le buluşup adını büyüteceği belliydi zaten. O, elinin uzandığı her yere ulaşıp mümkün olduğunca çok şeyden ilham almaya çalışan biri. Kendisi de yeni albümünün şimdiye dek yaptığı en dışadönük iş olduğunu söylüyor. Bu değişimin St. Vincent dinleyicisini bölmesi olası. Fakat bir Pitchfork tanrıçasına bile dönüşse, Annie Clark'ın müziği göz ardı edilecek gibi değil."} {"url": "https://manyetikbant.me/straight-from-the-medulla-in-hoodies-alm-remixes-reworks/", "text": "Şarkılar yaşayan varlıklar. Her dinleyişte yeni şeyler söyleyebiliyorlar. Her konserde, her şehirde, her mevsimde başka tınlayabiliyorlar. Farklı müzisyenlerin dokunuşlarıyla yeni biçimlere kavuşup başka ritimlerle nefes alabiliyorlar. In Hoodies'in ilk albümü A Lunar Manoeuvre, 2016'da dijital olarak yayınlanmadan önce Manyetik Bant'ta paylaşılmıştı. A Lunar Manoeuvre parçalarının remix ve rework'lerinden oluşan Straight From The Medulla da 1 Haziran'a kadar ilk defa Manyetik Bant üzerinde dinlenebilecek. Ethnique Punch, VIIA, OE, Da Poet, Z Axis, Astrofella, Suha, Mind Shifter, Chris Potter, Crinoid, oeMR ve Gabriel EA Clark'ın geniş bir müzikal skalayı kapsayan çalışmalarının yer aldığı albüm Partapart etiketiyle yayınlanacak, CD dağıtımı ise Müzik Hayvanı tarafından yapılacak."} {"url": "https://manyetikbant.me/supermodel/", "text": "2010'da Pumped Up Kicks adlı şarkılarıyla önce müzik bloglarını fethedip sonrasında büyük plak şirketlerinin radarına giren üç kişilik indie pop grubu Foster The People, 3 yıl önce çıkardığı ilk albümü Torches'la altı boş bir internet fenomeni olmadığını kanıtlamıştı. Grubun yeni çalışması Supermodel'ın önceki işlerinden en önemli farkı, elektronik yapıların yerini geleneksel rock formasyonuna ve özellikle zaman zaman psychedelia'ya göz kırpan gitar melodilerine bırakması. Tüketime dayalı sistemin ve bunun doğurduğu acımasız güzellik dayatmasının insanın hayatı ve özsaygısı üzerindeki yıpratıcı etkisine odaklanan albümün kapağında paparazzilerle çevrilmiş süpermodel figürü, kendisini gönüllü olarak nasıl gerçek bir insandan, bir kabuğa dönüştürdüğünü anlatan cümleler kusuyor. Foster The People viral başarısını yakalamadan önce hayatını reklam jingle'ları yazarak kazanan grubun beyni Mark Foster'ın tüketim kültürüyle ilgili söyleyecek çok şeyinin olduğu açık. İdeal ölçülerden twitter takipçilerine ve maaştaki sıfırlara kadar rakamlara indirgenmiş hayatların yarattığı öfke, dans edilmesi kolay, cilalanmış bir indie pop prodüksiyonuyla sunuluyor. Müziğin akılda kalıcılığı dinleyiciyi yakaladıktan sonra sözler devreye giriyor ve albüm derdini etkili bir biçimde anlatıyor. Foster The People'ın birkaç yazlık albümden sonra ortadan kaybolan indie gruplarından olmadığı belli oluyor ve bundan hepimiz kazançlı çıkıyoruz."} {"url": "https://manyetikbant.me/sziget-i/", "text": "Hepimizi ters köşeye yatıran 2013 yazının dibine doğru, mutluluk gitgide kişisel gündemimin kenarına sıkışırken bir nefes alma hamlesiyle Budapeşte'deki Sziget Festival'a sarıldım. Festivalden döneli bir hafta olmasına rağmen kelimeleri ancak bir araya getirebiliyorum. Belki hikayeye, klişeye düşmek pahasına yazamayışımı yazarak başlamalıyım. Bu kadar ıkınıp sıkınmamın nedeni aslında Sziget'in yoğun etkinlik programında neyi kenara ayırıp neden bahsetmem gerektiğine zor karar vermem. Karşımda bir müzik festivalinden çok, günün her anı sayısız gösterinin olduğu bir performans sanatları karnavalı var. En iyisi önce gün gün konserlere odaklanıp, sonra festivalin genel havasını anlatmaya girişmek. Bu yıl 21. yaşını kutlayan Sziget, Avrupa'nın en büyük festivallerinden biri. 8 günde 362 bin kişinin ziyaret ettiği festivalde farklı türlere ayrılmış irili ufaklı ondan fazla sahne bulunuyor. 8 gün dedik ama, festivalin ana kadrosu 5 gün sahne alıyor. Line-up'ın beni gıdıklayan isimleri Nick Cave and the Bad Seeds ve Blur'dü. Bu benim için o kadar iyi bir kombo ki, başka hiçbir grubu izlemesem de üzülmezdim. Bu yüzden gündüzleri şehri gezmeye ayırıp, festivalin yerleştiği Obuda adasına akşama doğru gittim. Her gün biraz daha geç saatte. 30 senelik Alman punkları Die Arzte, ana sahnedeki balon partisiyle neşelenmiş kalabalığı hemen ayaklandırdı. Sziget'in hayli uluslararası bir kitlesi var. Die Arzte sahnedeyken etrafımdaki herkes Almandı sanki. Şarkılar beklemediğim şekilde bir ağızdan söylendi. Farin Urlaub ve davulcu/vokalist Bela B.'nin stand-upvari muhabbetleriyle renklenen performans, büyük bir festivalin gün batımına uygun şekilde alanda zıplamayan insan bırakmadı. Sziget seyircisi de grubun hakkını verdi. Alman punklardan İrlanda punklarına geçtik. Budapeşte'nin popüler müzik mekanı A38'in kocaman çadırı, ana sahneden sonraki en kalabalık sahneydi. Celtic punk grubu Flogging Molly sırtını İrlanda ve Amerikan folk geleneğine dayayıp kafayı bulmak, hayatın zorlukları, yoksulluk, gönül işleri ve elbette İrlandalılık üzerine marş gibi coşkuyla söylenen şarkılar yapıyor. Grup sahneye çıkmadan önce alanda elle tutulacak kadar yoğun bir enerji vardı. İlk şarkının ilk notasıyla birlikte o enerji, bir su ve bira kasırgası halinde patladı. Anında eller üzerinde yükselen crowd surfing sevdalılarının tepetaklak bacakları, havada uçuşan bira bardaklarına eşlik etti. Sziget seyircisi Flogging Molly'yi çok seviyor. Grup 2011'de ana sahnenin tozunu atmış. Bu yıl da terin su olduğu nefis bir konser verdiler. Şurada birkaç dakikasını görebilirsiniz. Umarım Flogging Molly'yi Türkiye'de, sarhoş olup sahneye kafa atabileceğimiz, etin ete değeceği nezihlikte bir mekanda izleme fırsatı buluruz. Nick Cave and the Bad Seeds'i Mick Harvey ve Blixa Bargeld'li kadrosuyla 2001'de Harbiye Açıkhava Tiyatrosu'nda izlemiştim. Henüz 16 yaşındaydım ve sahnedeki adamları pek de iyi tanımıyordum. Yıllar içinde Bad Seeds şarkıları hayatımda gittikçe daha fazla duruma tekabül etmeye başladı, Nick Cave'in romanları içime işledi, şarkı sözleri aklıma kazındı. Sziget'te 28 yaşında, bu adamların karşısında dururken artık daha çok ortak duygu vardı ardımızda. Nick Cave'i, neden bahsettiğini çok daha iyi anlayarak izlemek, onu ilk defa izliyormuşum gibi etkiledi beni. Konser grubun son albümü Push the Sky Away'in açılış parçası We No Who U R ile başladı ve Jubilee Street'le devam etti. Setlist'teki 14 şarkıdan 6'sı bu albümdendi, hepsi de bir ağızdan söylendi. Push the Sky Away herkesin içine sinmiş anlaşılan. 1984 tarihli ilk Bad Seeds albümüne adını veren From Her to Eternity, I wanna tell you about a girl cümlesiyle başladığında kendimi Wim Wenders'in Der Himmel über Berlin'indeki o nefis sahnenin içinde buldum. Nick Cave şimdiye kadar izlediğim en kışkırtıcı müzisyen. Seyirciyle ilişkisi ne Bruce Springsteen'in şefkatli yaklaşımına benziyor, ne de Iggy Pop'un çiğ saldırganlığına. Sahneden inip ön sıradaki insanların gözlerinin içine bakar, parmağını onlara doğrultup çığlıklar atarken içinde ne varsa dışarı çıkarıyor. O anda Nick Cave'in her adımı profesyonellikle hesaplayan bir rock yıldızı değil, gerçek bir adam olduğu idrak ediliyor. Bağlantı samimiyet üzerinden kurulunca seyirci de içindeki en karanlık, saçma, hesapsız halleri açığa vuruyor. Nick Cave sahne önünde dolaşıp insanları kışkırttıkça dalgalanıyoruz, daha çok terliyoruz, nefes almakta zorlanıyoruz. Her biri ense köküne bir darbe gibi gelen The Weeping Song, Tupelo, Deanna ve Mermaids'den sonra Love Letter ve Into My Arms için piyanosunun başına geçiyor Nick Cave. Tuna'dan kalkıp bir sis bulutu halinde üzerimize çöken, sahnenin ışıklarına üşüşen sinekler Higgs Boson Blues'un gerçeküstü atmosferini tamamlıyor. Nick Cave ağzına kaçan sinekleri tüküre tüküre şarkı söylüyor, Warren Ellis kemanının yayını sağa sola fırlatıp duruyor. Karşımdaki saçı sakalı birbirine girmiş, cehennem kaçkını, ikinci el giysi dükkanı vitrini kılıklı adamlar epik bir performans sunuyor. The Mercy Seat ve Stagger Lee ile kıyamet kopuyor. Müzik, kaosa sürüklenip ciğer parçalayan bir feryada dönüşüyor. Sonra birden dinen fırtına gibi sakinleşiyor ortalık ve Push the Sky Away ile hayatın ve o anda orada bulunuşumuzun özeti önümüze seriliyor: Kimileri buna rock'n roll deyip geçer, ama ruhunun dibine kadar işler. Tek parçalık biste We Real Cool, kimlerle dans ettiğimizi iyice netleştiriyor. Bad Seeds'in mükemmel performansının üzerine hiçbir ses koymaya kıyamayıp, nehrin şıpırtısı içinde tekneyle ayrılıyorum festivalden. Grubun 29 yıla yayılan diskografisinden Kicking Against the Pricks, Your Funeral... My Trial, Henry's Dream, Let Love In, Nocturama, Abattoir Blues/The Lyre of Orpheus, Dig, Lazarus, Dig!!! hiç ziyaret edilmiyor. İçimde ukte olan onlarca şarkıyı başka turnelerde dinleme umudunu koruyorum."} {"url": "https://manyetikbant.me/sziget-ii/", "text": "İlk günün sarsıcı Nick Cave and the Bad Seeds performansından sonra festivalde zirveyi görmüş olabileceğim düşüncesi içindeyim. İkinci günün programında bol dans, biraz da tepinme var. İspanyol ska-punk grubu Ska-P, devlet-sistem-otorite karşıtlığıyla tanınıyor. Zıplamadan dinlemenin imkansız olduğu şarkılarında ezilenlerin mücadelesine destek, devletin kurumlarına lanet var. Tıklım tıklım Sziget performanslarında intifada haykırışları polise edilen küfürlere karışıyor. Dünyanın her yerinde hak ihlallerine, eşitsizliğe, özgürlüklerin budanmasına, katliamlara, insanlığın yakasına yapışmış otoriter devlet belasının icraatlarına kaldırılan başların ne değerli olduğunu hatırlatıyor sahneden bağırılan cümleler. Ska-P'yi keşke İstanbul'da izleyebilseydik bu yaz. Anlattıklarıyla yaşadıklarımız birbirini o kadar iyi tamamlıyor ki, iki taraf için de unutulmaz bir konser olurdu. Rai-folk'u punk-rock'la karıştıran Rachid Taha, buralarda 1997'de çıkardığı Carte Blanche albümündeki Ya Rayah ile tanınmıştı. Festivalde Rachid Taha'yı izlediğimi söylediğimde çoğu kişi Hala müzik yapıyor mu? diye sordu. Bu yıl 9. stüdyo albümü Zoom'u yayımlayan Taha hala müzik yapıyor, hala harika konserler veriyor ve seyirciyi kendinden geçiriyor. Ana sahne kadar vakit geçirdiğim World Music sahnesinde ortalık birbirine giriyor Rachid Taha konseri boyunca. Göbek atanlar, pogo yapanlar, takla atanlar, 19 Mayıs maket çalışması gibi birbirinin sırtına çıkanlar, ne yaptığı tam olarak anlaşılmayanlar... Taha Arap esintili rock'ını kah Fransızca, kah Arapça savurdukça coşuyoruz, tüm eklemlerimiz oynuyor. Sziget kitlesi etnik özellikler taşıyan müziğe bayılıyor. World Music sahnesi önünde her zaman dans etmekten sarhoş olmuş bir güruh var. Ya Rayah ve The Clash cover'ı Rock El Casbah tahmin ettiğim gibi konserin dorukları oluyor. Punk-rock'ı şekillendiren gruplardan Bad Religion, 34 yıllık kariyeriyle hala taş gibi sapasağlam. Bu yılın başında 16. stüdyo albümleri True North'u çıkardılar. Bad Religion punk'a sadece kendi diskografisiyle değil, gitarist Brett Gurewitz'in plak şirketi Epitaph Records'la da büyük katkıda bulundu. Hayatının bir döneminde bu türle yakınlaşmış herkesin evinde Bad Religion kasetlerinin yanında muhakkak Epitaph kataloğundan da bir şeyler vardır. Dev bir çadır olan A38 sahnesinde konser öncesi beklenti yüksek. 15-16 yaşlarındaki heyecanlı punklarla 30'larındaki heyecanlı punklar yan yana. Yeni albümden Past Is Dead'le başlıyor konser ve eski-yeni parçalar takır takır çalınıyor. Crowd surfing yapanlar eller üzerinde sahne önüne kadar taşınıp orada güvenlik görevlilerinin kucağına bırakılıyor. Tüm ikazlara rağmen defalarca kendini sahneye atmaya çalışan agresif bir arkadaş yaka paça dışarı atılıyor. Bir başkası bayılıyor, sağlık ekipleri sahada. Bad Religion alandaki birçok kişi için geçmiş yılların, benim için ergenliğimin özetini çıkarıyor. Geçmiş öldü deseler de işin aslı öyle değil. Generator, Punk Rock Song, 21st Century, Infected internete 146'dan bağlanıp telefon faturasını şişirdiğim, sabahlara kadar chat yaptığım dönemin soundtrack'i. Onları canlı dinlemek iyi hissettiriyor. Yine de en önde çıldırarak pogo yapan arkadaşların heyecanını duymuyorum. Ustalara saygı niteliğindeki konserin ardından yine tekneyle şıpır şıpır, sakin sakin dönüyorum hostelime."} {"url": "https://manyetikbant.me/sziget-iii/", "text": "Efes Pilsen One Love Festival iptal edildiğinde uğraşacak çok daha önemli şeyler vardı ama yine de 5 dakikalık bir sinirden ağlama molası kullanmıştım. Blur, hayatım boyunca sürekli, sıkılmadan dinlediğim az sayıda gruptan biri. Yaşadığım bir sürü şeyde kendilerine yeni anlamlar edinen şarkıları nota nota aklımda. 2009'da yeniden bir araya gelip konser vermeye başladıklarında, onları bir yerde yakalama ihtimali beni mutlu etmeye yetiyordu. Buradaki konserleri iptal olur olmaz Sziget planı devreye girdi. Aslında festivale sadece Blur'ü izlemek için gittim. Bad Seeds pastanın çileği, diğer tüm gruplar da limonata oldu. Panikle öfori arasında yüksek perdeden devam eden tiradıma birkaç Sakin ol! haykırışı dışında iyi dayanan yarimin başını yerken, grubun intro olarak kullandığı Theme From Retro duyuldu. Alkış, çığlık, sahnedeki yerlerini alan Dave, Graham, Damon ve Alex. Girls & Boys'la başlıyor hadise ve bir bakıyorum tüm korkularım uçup gitmiş. Girls & Boys'un peşinden There's No Other Way, üstüne Beetlebum. Seyirci zevkten dört köşe, herkes gülüyor, herkes şarkılara eşlik ediyor. İzdihamdan korkarken kendimi tanımadığım insanlarla kol kola bağırıp çağırır halde buluyorum. Havanın sıcaklığından yakınan Damon Albarn, konserden sonra festival alanını birbirine katacak fırtınayı sahneden ilk haber veren oluyor mutlulukla. Sevinçle Yağmur! diye bağırıyor ve Out of Time'a giriyorlar. Bu şarkıları canlı dinlemek, onlara eşlik etmek o kadar iyi hissettiriyor ki. Gözlerimi kocaman açıyorum, etrafta olan biten her şeyi tüm ayrıntısıyla kaydetmek için. Yayınlandığı yıl hayatımı oldukça zorlaştırmış 13'den Trimm Trabb'le iyice çığrımdan çıkıyorum. Konserin başından beri kabus gibi bulunduğumuz yere fırlatılan kocaman şişme balina ikide birde kafama iniyor, biraz ileride Damon That's just the way it is diyor, Graham gitarıyla eğlenmekte, Alex James şortuyla poz kesiyor, Dave Rowntree vur ha vuruyor davula. Manyak gibi gülüyorum, her şey çok komik ve çok güzel. Caramel'de Where is the magic diye mırıldanırken aradığımın karşımda, etrafımda olduğunun farkındayım. Blur'ü izlemenin planını yaparken bile Caramel'i canlı dinleyeceğimi hayal edememiştim. İçimde acayip şeyler oluyor. Ağlayacak gibiyim, ağlayamıyorum. Ağlanamayacak kadar güzel. Bu dünyada inandığım tek şeyin müzik olduğunu kemiklerimde hissediyorum. Graham Coxon'ın hayat verdiği Coffee & TV'nin peşinden, bir festivalde söylenebilecek en güzel şarkılardan Tender geliyor. Gözlerime yaşlar dolduran To The End'in ardından Country House'la çıldırıyor kalabalık. Damon seyircilerin arasında, balina yine tepemizde. Parklife'la tepinirken, bu şarkıyı Haziran ayında İstanbul'da dinlemenin ne müthiş, ne eşsiz bir deneyim olabileceğini düşünüyorum. Terden sırılsıklamım ve kaçıncı kez söylüyorum bilmiyorum ama çok mutluyum. End of A Century'den sonra yağmur beklentisi içinde, hava ve İngiltere'ye dair yazılmış en güzel şarkılardan This Is A Low'u dinliyoruz. Haykıra haykıra söylüyorum şarkıyı, alçak basıncı kendine dost edinmiş birinin gururuyla. İyi geceler dileyip ayrılıyorlar sahneden. Bis öncesi birkaç dakika enerji topluyoruz karşılıklı. Kalabalık, bekleyiş boyunca Tender'ı söylüyor. Geri döndüklerinde önce turne tırlarından birini kullanan, adını unuttuğum şoförün doğum gününü kutluyorlar. Geçtiğimiz yıl yayınladıkları, şu tarih itibariyle en yeni işleri olan Under the Westway'le başlıyor uzatma dakikaları. Blur, Londra'yı belki de en iyi anlatan grup. Yine bir Londra şarkısı olan For Tomorrow'u mümkün olduğunca uzatıyoruz. The Universal başladığında sona geldiğimizi biliyorum. Bir ihtimalin heyecanlandırdığı biriydim 2 ay önce. Şimdi hayalimin içindeyim. Blur'le, yazın en güzel günüyle vedalaşmaya hazırlıyorum kendimi. Konser sonu hüznü ki mükemmel bir histir çöküyor üzerime. Herkesin elleri havada açılıyor Let them go derken. Ben de bırakıyorum tüm duygularımı havaya. Yorgunum, sahnedekiler de öyle. Ama son bir patlama yapamayacak kadar değil. Bölüm sonu canavarı Song 2 bittiğinde herkesin saçı başı darmadağın, üstü başı perişan, ter ve toza bulanmış gülüyoruz. Müzik susuyor, sahne boşalıyor, ışıklar yanıyor, insanlar sahne önünden ayrılmaya başlıyor. Sevgilimle birbirimize sarılıp öylece duruyoruz. Gülüyoruz, sürekli gülüyoruz. İçimde mutluluktan başka hiçbir şey yok. Pür mutluluk. O hissi hep hatırlayacağım. Fırtına beklentisi yüzünden Popscene eksik kalıyor ama dert değil, başka bir konserde dinlerim onu da. Bu daha başlangıç. Blur üyeleri konser boyunca sahnede çok eğleniyor. Damon ve Graham arada bir yan yana gelip, bir şeyler konuşup gülüyor. Dört kişilik vokal grubu ve üflemelilerin de hakkını vermek gerek. 90'ların özeti çıkarılıp, 2000'ler temize çekiliyor. Cool Brittania havası esiyor alanda. Gerçekten esiyor. İngiliz bayrakları uçuyor fırtınadan. Blur'ün haber verdiği fırtına hissedilmeye başlıyor. Festival alanı rüzgardan toz duman. Ağaçlara asılmış lamba ve fenerler deli gibi sallanıyor. Neyse ki sığındığımız A38 çadırında ortalık milk port. Sakin sakin Woodkid'i bekliyoruz. Fransız yönetmen ve müzisyen Yoann Lemoine, baştan aşağı yetenekle donanmış biri. Bir taraftan çektiği reklam ve müzik videolarıyla ödül toplarken, diğer taraftan Woodkid projesiyle dünya çapında bir dinleyici kitlesi ediniyor. İlk albümü The Golden Age'i bu yıl çıkaran müzisyen sahneye adım attığında çadırın içi çığlık çığlığa. Synthesizer ve davul temelli güçlü müziği, berrak sesi ve sahne görselleriyle benim için geceye Woodkid'den daha güzel bir final olamaz. Şarkı söylemediği anlarda yüzünü ekrana dönüp sakince görselleri izliyor Lemoine. Bir EP ve bir albümlük diskografiden parçalara bitmeyen bir çığlık korosu eşlik ediyor. Performansı çok iyi olsa da aklım hala Blur'de. Konseri kelimelere dökmeye çalışıyorum kafamda. Bu yüzden müziğin tamamen içine giremiyorum. Borcum olsun. Çadırdan çıktığımda rüzgar hızını artırmış. Alanda şiddetli fırtına ve yağış uyarısı yapılıyor. Şimşekler tepemizdeki ağaçları aydınlatırken, yağmura yakalanmamak için koşarak tekneye gidiyorum. Şehirde, iskeleden tramvay durağına gidene kadar akla karayı seçiyorum. Havada kola, bira kutuları uçuyor. Durakta insanlar reklam panolarına tutunmuş, ayakta durmaya çalışıyorlar. Rüzgarın savurduğu toz toprak iğne gibi batıyor derime. Kurtarıcı gibi sarılıyoruz tramvayın kapılarına. Hostele döndüğümde kirpiklerimin dibinde bile toz var. Biraz sonra da yağmur başlıyor. Yazın en güzel gecesi bu, şüphesiz."} {"url": "https://manyetikbant.me/sziget-info/", "text": "Budapeşte'nin Avrupa festivalleri arasında kendine sağlam bir yer edinen organizasyonu Sziget Festival, Türkiye'ye yakın olduğu için çokça tercih ediliyor. Festivale nasıl gitmek gerek, alanda mı kalınmalı şehirde mi, yanımıza ne almalıyız, ne kadar para harcarız, şehirde nasıl gezeriz gibi akla ilk gelen soruları maddeler halinde cevaplamaya çalıştım. Sziget Festival Budapeşte'de, Tuna Nehri üzerindeki Obuda adasında yapılıyor. İstanbul'dan Budapeşte'ye özellikle yabancı havayollarından ucuz uçuşlar bulmak zor değil. Vize işlemleri için seyahatinizden mümkün olduğunca erken başvurursanız başınız ağrımaz. Bir de başvurunuzun bayram gibi yoğunluk yaşanan dönemlere denk gelmemesine dikkat edin. Örneğin benim başvurum bayram yoğunluğu nedeniyle kabul edilmedi. Schengen vizesini Fransa'dan almak durumunda kaldım. Ülkeye girerken herhangi bir sıkıntı yaşamadım. Şehir dışındaki festivallerde ortamın daha çok içinde bulunmak ve yolda vakit kaybetmemek için alanda kalınması daha mantıklı fakat Sziget'e gideceklere, eğer şehri gezmek için birkaç gün daha orada kalmayacaklarsa kesinlikle şehirde konaklamalarını tavsiye ederim. Budapeşte çok çok güzel ve keşfedilmesi çok zevkli bir yer. Festivaldeki büyük sahnelerde 14.00'e kadar herhangi bir konser olmuyor ve alana ulaşım da oldukça kolay. Peşte tarafında, nehre yakın bir yerde kalırsanız festivale tekneyle, Tuna kıyılarını izleye izleye gidip gelebilirsiniz. Ben gündüzleri şehre ayırıp alana genellikle akşamları gittim. Gece festivalden döndükten sonra da sabah 04.00 civarına kadar açık olan ünlü Budapeşte pub'larını gezebilirsiniz. Kaldığım Treestyle Hostel, şehrin en ünlü pub'ı Szimpla Kert'in dibinde, Wesselenyi'deydi. Festivalin web sitesinde bahsedilen City Pass, oldukça mantıklı bir çözüm. Havaalanından ya da şehirdeki belirli kiosk'lardan 39 euro'ya satın alabileceğiniz bu bileklik, geçerli olduğu süre boyunca şehirdeki toplu taşıma araçları ile festivale giden tekne ve shuttle'ları bedava kullanmanızı sağladığı gibi, bazı müze ve spa'larda da indirim yaptırıyor. Hatta festivalin anlaşmalı olduğu 1-2 spa'ya 1 defalık bedava giriş hakkı veriyor. Budapeşte'de tramvay ve otobüslerde bilet kontrolü çok nadir yapılıyor ama yine de toplu taşımayı biletsiz kullanıp ceza yeme riskine girmeye gerek yok. Paris'te 40 euro ceza ödediğimden beri buna dikkat ediyorum. Haritanızı alıp tabana kuvvet gezinmek de mümkün tabii. Bu sorunun cevabı daha çok hangi şartlarda konaklamak istediğinize bağlı. Ucuz hostellerde de, konforlu otellerde de, kiralık ev veya odalarda da kalabilirsiniz. Konaklama dışında çok da para harcayacağınız bir şey yok aslında. 100 Macar forinti, yaklaşık 1.3 liraya denk geliyor. Şehir içinde gayet şık restoranlarda kişi başı ortalama 2500 forinte (33 lira) nefis yemekler yiyebilirsiniz. Bira, çoğu barda 5-6 lira. Müzelerin fiyatları uygun. Çok mağaza gezmedim ama 2. el giysi dükkanlarında çok ucuza düzgün parçalar bulunuyor (10 liraya pantolon aldım). Şehirde nispeten pahalı diyebileceğimiz tek şey, spa'lardaki masaj ücretleri. Onlar da Türkiye'ye göre son derece makul. Festival alanındaki yiyecek-içecekler de ucuz. Sziget bir müzik festivalinden çok, çeşitli performans sanatlarının bir arada olduğu bir karnavalı andırıyor. Roskilde'de yaptığım gibi bir sahneden diğerine koşup müziğe konsantre olmak pek mümkün olmadı Sziget'te. Birbirine yakın iki sahne arasında yürürken bile 2 sokak tiyatrosu, 1 sirk çadırı, 1 ışık gösterisi, 1 spontane konserle karşılaştığınız için alandaki hareket hızınız düşüyor. Buna alanın her yerine dağılmış yemek ve içki standlarını ekleyince, yürüyüş rotalarında kalabalığın ritmine uymaktan başka çare kalmıyor. Kesin planlar yapıp ona sadık kalmak isteyenler için Sziget biraz kafa karıştırıcı olabilir ama kendini akışa bırakıp keşiflere açık olanlara nefis deneyimler sunacaktır. Bol konser dışı aktivite, mini plaj, dünya mutfağı, aklınıza ne gelirse daha fazlasını buluyorsunuz Sziget'te. Sziget'te etçil/otçul herkese uygun yemek var. Standart burger-pizza-sosisli üçgeninin dışında dünya kadar alternatif, hatta bir dünya mutfağı alanı dahi bulunuyor. Alkollü/alkolsüz içki çeşitleri bol. Şehirdeki birçok barın alanda standı var. Rakı bile var. Yemek ve içki standlarında kısa kuyruklar olabiliyor, o da ana sahneye yakınsanız. Diğer standlarda hiç kuyruk yok. Alandaki harcamalarınızı, içine para yüklediğiniz festival kartınızla yapıyorsunuz. Kartın yükleme noktalarında da hiç uzun kuyruk görmedim. Kuyruk olsa bile çabucak ilerliyor. Evet. Festival alanında tütün ürünlerinin satıldığı bir dükkan var. Buradan kimliğinizi göstererek sigara, tütün, kağıt vs. alabiliyorsunuz. Festivalle ilgili sorularınız varsa manyetikbant@gmail. com adresine yollayabilirsiniz. Sziget Türkiye'nin festival paketlerini de incelemekte fayda var."} {"url": "https://manyetikbant.me/sziget-iv/", "text": "Budapeşte'deki 5. festivaldeki 4. günümde artık sıcağa, sürekli elimde 1,5 litrelik su şişesiyle gezmeye, dikkatimin aynı anda onlarca etkinlik arasında bölünmeye çalışıp iflas etmesine alışmıştım. Nick Cave ve Blur sonrası dünya pamuk gibi, insanlar birbirinden şeker geliyordu. Şehre ise çoktan aşık olmuştum ve İstanbul'a dönüşün yaklaştığını düşünmek mutsuz olmama yetiyordu. Kafamdan düşünceleri silkeleyip tepinmek için ilerledim Enter Shikari'nin çaldığı ana sahneye doğru. İşte her festivalin line-up'ında olması gereken türde bir grup. Yaptığı post-hardcoredubstepica ile güneş tepede ne kadar kuvvetli parlarsa parlasın insanı dans etmekten helak olacak hale getiriyor İngiliz beyler Enter Shikari. Vokal Rou Reynolds'ın atlamalı zıplamalı, sahneden inip kamyonet tepesine tırmanmalı performansı karşısında heyecanlanmamak mümkün değil ki ben de kendimi yerden yere vuruyorum. Enter Shikari ana sanede büyük bir kalabalığa çalıyor ve alandaki tansiyonu gözle görülür biçimde artırıyor. Enter Shikari gibi gruplar festivallerde güneş ve alkolün yorgunluğuyla mayışan kalabalıkları tokatlayıp kendine getirmek için birebir. Konserin tamamını buradan izleyebilirsiniz. World Music sahnesinde Çek grup Cankisou'ya denk geliyorum. Tanıdık rock enstrümanlarının yanına Hint-Pakistan bölgesinden geleneksel çalgıları katıp Asya etkili bir rock yapıyorlar. Kendi ülkelerinde oldukça tanınan bir grupmuş, Sziget'e de 2. kez katılıyorlar. Tesadüfün iğne deliği, konserin sonuna doğru Çok sevdiğimiz bir Türk şarkısı çalacağız deyip Oya-Bora'nın Sevmek Zamanı'nı cover'lıyorlar. Festivalin güzel sürprizlerinden biri olarak hafızada yer ediyor. Cankisou'yla tanışmak için şuraya buyrun. Her gün ana sahnenin önünde düzenlenen tematik mini-partilerden en eğlencelisi Color Party oluyor. Görevliler kalabalığa poşet poşet gıda boyası dağıtıyor ve Prodigy'den Smack My Bitch Up duyulduğunda herkes boyaları birbirine fırlatıyor. Ortalığı bir renk fırtınası kaplıyor. Havada uçuşan toz boyalar saçlarımızı, yüzümüzü, giysilerimizi rengarenk boyuyor ama kalıcı değiller. Biraz silkelenince geçiyorlar. Buradaki festivallerde de görmek istediğimiz hareketler bunlar. Color Party'nin nasıl bir şey olduğunu şuradan izleyebilirsiniz. Rusya'nın bir düzine manyaktan oluşan meşhur ska grubu Leningrad'ı hak ettiği gibi sarhoş vaziyette karşılıyoruz. Bu durumun tek sorumlusu festivalde kendi adıyla bir sahneye de sahip olan Yeni Rakı. Günlerdir bira ve cider içen bünyeler Yeni Rakı'nın Macar halkıyla kucaklaşma çalışmaları kapsamındaki rakı sofrasına çökünce, haliyle kendini durduramıyor. Buranın kavunu da iyiymiş, peyniri şöyle alalım, konserden önce de bir ufak açalım derken GriZine ekibiyle birlikte en az sahnedekiler kadar saçma sapan bir grup insan, yığılıyoruz World Music sahnesine. Türkiye'de olsa Sevgilime çarptın, ayağıma bastın, üstüme içki döktün, kafama düştün diye bin bir türlü sıkıntı yaşayabilecekken, kendini ve etrafını kasmadan eğlenebilen Sziget seyircisi sayesinde dünyanın en berbat dans figürleri eşliğinde kayışları koparıyoruz. Tamamını buradan izleyebileceğiniz konserin daha yarısına gelmeden dalak şişiyor tabii. O kadar oynamak kolay değil. Sahnenin önündeki alan dolup taşıyor. Deli bir karnaval içinde Budapeşte'den fezaya fırlatılmış bir füzedeyiz. Leningrad, şu anda dünya üzerinde izleyebileceğiniz en eğlenceli gruplardan. Bir yerlerde denk gelirseniz sakın kaçırmayın. Leningrad sonrası ayaklar ve beldeki ağrılar bir yana, gecenin Tuna'ya kusarak noktalandığını tahmin etmek zor olmasa gerek."} {"url": "https://manyetikbant.me/sziget-v/", "text": "Patlarken havai fişekler ardında ana sahnenin, veda vakti geldi Szitizen'lerin. Sziget'in son gün programı yoğun; Franz Ferdinand, Empire of the Sun, The Cribs... neler neler. Ama hepsini pas geçip yine World Music sahnesindeyim. Hayatımda bu kadar göbek atmaya odaklı bir festival geçirmemiştim. Ana sahnede David Guetta, Çınarcık diskolarına taş çıkaracak sakillikteki setine başlamış, ikide birde sesi kısıp mikrofona Eller havaya mealinde cümleler bağırıyor. Tam bir kasap. Guetta teröründen kaçıp dünyanın en renkli müzik kolektiflerinden birine sığınıyorum. Kabatronics, Arnavutluk çıkışlı brass grubu Fanfara Tirana ile dünya müziği kolektifi Transglobal Underground iş birliğinden doğan bir albüm. İki grup, şubat ayında çıkardıkları albümün başlığı altında birlikte turluyor. Transglobal Underground'un elektronik katkılı Afrika, Karayip ve Hint ezgileri Fanfara Tirana'nın balkan sound'uyla birleşince insan neşeden çıldıracak gibi oluyor. Solo halayı icat etmem de bu anlara rastlıyor. Avustralya'nın psychedelic rock damarını dünyaya açan gruplardan biri Tame Impala. Hülyalı gitarları, mırıltılı vokalleri ve Beatles esinlenmeleriyle hayli büyük bir dinleyici kitlesini mest ediyorlar. Geçen sene yayımladıkları 2. albümleri Lonerism de çok övgü almıştı. Hasılı, Tame Impala günün en merak ettiğim ismiydi. Ana sahnenin hemen arkasındaki A38 çadırında büyük tezahüratla karşılandılar. Gitar ve vokal katmanları birbiri içinde erirken tekdüzelik hissi peydah oldu. Belki başka sahnelerin gürültüsünü de duyuyor olmaktan, belki sahnenin Tame Impala'ya uygun olmamasından, belki tamamen grubun hatasından ya da kulaklarımın hazır olmamasından, performansları hiç doyurucu gelmedi. Umarım onları dış etkilere daha kapalı bir yerde yeniden izleyebilirim. Sziget'in Yeni Rakı sponsorluğundaki çiçeği burnunda sahnesi Yeni Rakı Roma Tent, festival boyunca Avrupa'nın birçok ülkesinden Roman müzisyenlere ev sahipliği yaptı. Çadırda gördüğüm en kalabalık performans, Çek grup Terne Chave'ye aitti. Roman dilinde genç çocuklar anlamına gelen Terne Chave'nin üyeleri birlikte büyümüş, müzik yapmayı birlikte öğrenmiş. 90'ların başında ülkede nazi-skinhead hareketinin yükselişi nedeniyle bir süreliğine müziği bırakıp, 2001'de geri dönmüşler. Ska'ya yakın duran müziklerini rum'n roll diye tanımlıyorlar. Konserde seyirci de onlar kadar ter döküyor. Ahşap zemin üzerinde takır takır dans eden ayaklarda 5 günün yorgunluğunun izi yok. Havai fişekler festivalin sonunu haber veriyor. İnsanlar son bir enerji patlaması için hücum ediyor dans sahnelerine. Ben ise son defa biniyorum şehre dönen tekneye. Herkes kardeşim gibi görünüyor. Yine tam bitmişken, her şeye baştan başlamak istiyorum. Yurt dışı seyahatlerimde hep aynı şeyi hissediyorum. Tam bulunduğum yere alışmışken oradan koparılma hissi."} {"url": "https://manyetikbant.me/tanismaniz-gereken-5-instagram-hesabi/", "text": "Sabah gözümü açtığım andan itibaren kahveler, sokak sanatı örnekleri, manzaralar, yemekler, dünyanın bir ucundan imrendiren kareler, çalışma masası düzenlemeleri, kediler/köpekler, pilates selfie'leri, yoga pozları, tasarımcıların yeni parçaları, rengarenk gün batımları, görkemli bulutlar ve şehirlerin binlerce haliyle çağlayıp giden Instagram akışımdan sık sık notlar çıkarıyorum. Yeni açılan bir mekan, lezzetli bir kokteyl, güzel bir desen, işe yarar bir dekorasyon fikri... gün içinde gönüllü/gönülsüz maruz kaldığım görüntü bombardımanının bir parçası olmaktan çıkıp yeni bir deneyim için motivasyona ya da bir fikrin tohumuna dönüşüyorlar. Instagram'da bayılarak takip ettiğim ve ilham aldığım o kadar çok kişi var ki, hepsini bir yazıya sığdırmam imkansız ama zorlanarak da olsa, son günlerde dikkatimi çeken ve tanışmanız gerektiğini düşündüğüm beş Instagram hesabı seçtim. - Açılış fotoğrafı icantravel. co'dan alınmıştır."} {"url": "https://manyetikbant.me/tatil-blues/", "text": "Hayatta her şeyin bir ağırlığı var. Bavul hazırlamanın, yola çıkmanın, yolda olmanın, radyodaki sesini ilk defa yolda duymanın ruhta bir ağırlığı var. Deniz tuzunun gözde, midyenin dilde, kumun tırnakların içinde ağırlığı var. Çıkıp dans mans edelim isteyen arkadaşlara sırtını dönüp Alaçatı rüzgarında denizi dinlemenin kulakta, gece yarısı olmadan sızıp kalmanın yatakta ağırlığı var. Hayatta çok şey mümkün. Biri yakın biri uzak iki ayrı perdeden iki ayrı horozun kanonuyla uyandığın sabahlarda, şehirdeki önemsiz pencerene doğru bağıran kargayı düşünmek mümkün. Zamanı ve uzamı ve kulak zarlarını kaplayan incecik tozdan bezip standart ev tozunu seçmek mümkün. Kocaman Ege'yi, gün batımının turuncu duvarını tırmalayan mendireğin berisindeki bir parça Marmara'ya kurban etmek gayet mümkün. Ne yöne atarsan at İstanbul'a dönen sadık bir bumerangım ben."} {"url": "https://manyetikbant.me/teatalk2/", "text": "Neredeyse çocukluğumdan beri vaktinin önemli bölümünü internette geçiren biri oldum. Kimilerinin hala şüpheyle yaklaştığı, internet üzerinden dostluk kurma hadisesi bana hiçbir zaman tuhaf gelmedi. İlk zamanlarda IRC, sonrasında Ekşi Sözlük ve ilk müzik blogum Süveter, şimdiyse Twitter vasıtasıyla tanıştığım insanlarla ortak noktamız hep müzik oldu. Birbirimizin yazılarını okur, tavsiyelerini dinler, konserlerde karşılaşır olduk. Bir süre önce, Avea Müzik Bloggerları Fikir Takımı projesi için Blogger's Base'de bir araya geldik. Ortak noktası müzik üzerine yazmak olan bu ekip içinde Türkçe pop yazan da var, popülerlikten olabildiğince uzak duran da. Sadece blogda yazanlar da var, mesleği gazetecilik olanlar da. Benim için bu gruba dahil olmanın en güzel yanı, müziği her yönüyle konuşabileceğim insanlarla bir arada olmak. Müziği konuşmak, her ay Blogger's Base'de gerçekleştirdiğimiz Tea & Talk buluşmalarının amacı. İlk buluşmada Murat Meriç, Naim Dilmener ve Zülal Kalkandelen'le, Tolga Akyıldız moderatörlüğünde, Müziği Yazmak konuşuldu. Geçen hafta Aylin Aslım, Erdem Yener ve Bora Yeter'in katılımıyla gerçekleşen buluşmanın konusuysa Müzisyen ve Sosyal Medyaydı. Twitter'ı oldukça aktif bir şekilde kullanan Aylin Aslım, aslında internet ve sosyal medyayla ilişkisinin çok yeni olduğunu söylüyor. Facebook ve fan sayfalarına mesafeli duruyor ve daha samimi bulduğu Twitter'ı tercih ediyor. Bu noktada sosyal medya ajansı MedyaSOS'un kurucularından Bora Yeter, Facebook sayfalarının profesyonel ajanslar tarafından yönetilmesinin, Twitter hesaplarınınsa kişilerin kendisi tarafından kullanılmasının daha etkili olduğunu belirtiyor. Hem Aylin Aslım, hem Erdem Yener Twitter'ı sadece yazmak için değil, başkalarını okumak için de kullanıyor. Kendisinden farklı düşünen, farklı yaşayan insanları takip etmeye özen gösterdiğini söyleyen Aylin Aslım, sosyal medyayı farklı noktalardaki insanları belli konularda uzlaştırabilecek bir platform olarak görüyor. Bir müzisyen olarak üzerinde, çok güçlü bir mecra olan sosyal medyada gündemde kalmak zorunda olma baskısı hissetmediğini söylüyor ve takipçi sayısının fazlalığını da samimiyetine bağlıyor. Sohbet sırasında konu bağımsız müzisyenlerin dijital müzik platformlarında yer almasının ne derece mümkün olduğuna geliyor ki bu konuyu muhtemelen önümüzdeki aylarda konuşacağız. Albüm satışlarından müzisyenlere kalan gelir konusunda da herkes dertli. Sosyal medyanın karanlık yönü olan kimlik hırsızlığı konusunda hala sağlıklı işleyen bir yasal süreç yokken, buna karşın çocukları koruma bahanesiyle internet, devletin bizim için zararlı olduğunu düşündüğü içerikten arındırılmaya çalışılırken sosyal medya ve internet üzerine saatlerce konuştuk. Gayet keyifli ve verimli geçen Tea & Talk buluşmaları ilerledikçe, toplantılardan notları paylaşmaya devam edeceğim."} {"url": "https://manyetikbant.me/the-color-of-the-chameleon/", "text": "Bulgaristanlı görüntü yönetmeni Emil Christov'un yönetmenliğe geçiş filmi The Color of The Chameleon, Vladislav Todorov'un 2010 tarihli politik romanı Zincograph'tan uyarlanmış. Film uluslararası festivallerde gösterilen az sayıda Bulgaristan yapımından biri olmanın yanında, 2012 FIPRESCI ödülüne de aday gösterilmiş. Çocukluğundan beri mastürbasyona bağımlılık derecesinde düşkün olan Batko, yalan söylemek ve insanları manipüle etmek konusunda üstün bir yeteneğe sahiptir. Bulgar gizli polisi tarafından keşfedilip ajan olarak işe alınan Batko, kod adıyla Marzipan, teşkilat için marjinal öğrenci gruplarına sızmaya başlar. Bir talihsizlik sonucu teşkilattan kovulduğunda işi bırakmak yerine polisin gizlilik silahını ona karşı kullanarak kendi muhbirler ağını kurar. Yıllarca yalanlarla besleyip birbirlerini ihbar ettirdiği insanlar komünizm sonrası Bulgaristan'da önemli makamlara sahip olurken, Batko için eğlence zamanı gelmiştir. Muhalefet liderinden bakanlara kadar uzanan kurbanlarına şantaj yaparak medyanın, polis teşkilatının ve hükümetin başını döndürmekteki motivasyonu sadece para değil, aynı zamanda aldığı zihinsel hazdır. Bazı filmler anlatıldığında kulağa iyi gelir ama izledikten sonra üzerinde bir karara varmakta zorlanırsınız. Bukalemunun Rengi benim için böyle bir film. Karakterlerle ilgili pek az şey biliyoruz, rahatlıkla cinayet işleyebilen ya da yıllarını insanları kandırmaya adayabilen karakterlerin iç dünyasına dair ipucumuz yok. Olay örgüsü zaman zaman gevşiyor, neyin nasıl olduğunu anlayamadığım oluyor. Ol dedim, oldu yaklaşımıyla eleştirmenleri ikiye bölen film gerek mekan seçimi ve sanat yönetimi, gerek dikkat çekici kadrajlarıyla sürreal bir his içinde ilerliyor. Kimi filmi felaket olarak anarken kimi Christov'un yarattığı kara mizah dolu dünyanın çekiciliğine karşı koyamadığını söylüyor. Günler sonra ben de sanırım ikinci gruba daha yakın duruyorum. Sinemadan çıktığımda içimde ne kadar bir şeylerin eksik olduğu duygusu olsa da, Batko'yu canlandıran Ruscen Vidinliev'in karizması, uzun süre hatırlayacağım iyi düşünülmüş kadrajlar, yarattığı atmosfer ve saçma sapan komikliği The Color of the Chameleon'u harcamama engel oluyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/the-great-american-canyon-band/", "text": "Müzik benim için coğrafya ve iklimle doğrudan bağlantılı bir kavram. Aslında yaratılan hiçbir şeyi bu iki unsurdan bağımsız düşünemiyorum. Pencerenden gördüğünün, soluduğun havanın, yemeğini pişirdiğin yerin zihnini, üretimini etkilememesi nasıl mümkün olabilir? Grupların isimlerinde coğrafyaya, yakınında yaşadıkları yerlere atıfta bulunması bu yüzden bana çok mantıklı gelir. The Great American Canyon Band, Baltimore'dan Paul ve Krystal Jean Masson çiftinden oluşuyor. Geçtiğimiz yılın başında Wild Heart adında iki şarkılık bir EP yayınlamışlar. Chicago'da bir eve kapanıp ilk albümlerini kaydetmişler. Tumbleweed de bu albümün ilk single'ı olmuş. Kendilerine seçtikleri isim ister istemez müziklerinin algılanışını etkiliyor. Tumbleweed'i dinlerken western filmlerindeki gibi geniş bir düzlüğe, belki bir bozkıra bakan verandada eski koltuklara oturmuş müzik yapan iki kişi geliyor gözümün önüne. Ufukta yaban köpekleri dolanıyor, kuru otlar arasında kertenkeleler. Arka bahçedeki eski arabanın koltukları toz kokuyor. Arabaya giderken ufacık taşlar ayak tırnaklarının arasına giriyor, terliğinin tabanı ayrılmış. The Great American Canyon Band'in ikili vokali böyle bir manzaraya yayılıyor. Yankılı gitarlar, vokaller mola verdiğinde sesini yükseltiyor. Synth zeminde usul usul ilerliyor. Sakiniz, ayçiçekleri gibi güneşe çeviriyoruz hep yüzümüzü."} {"url": "https://manyetikbant.me/the-killer-inside-me-m-winterbottom-2010/", "text": "1956 tarihli Jim Thompson romanından 2. uyarlama. İlkini 1976'da western yönetmeni Burt Kennedy çekmiş. Batı Texas'ın küçük bir kasabasında şerif yardımcılığı yapan Lou, yöredeki bir fahişeyi oradan ayrılması konusunda uyarmak üzere kadının evine gider. Bu ziyaret geçmişte üzeri örtülen ama Lou'nun içinde hala saklanan sadizm ve öldürme saplantısını ortaya çıkarır. Ve olaylar gelişir. Casey Affleck dışarıdan sıradan ve ezik görünen psikopat Lou'yu iyi oynamış. Jessica Alba ve Kate Hudson... iyiler işte. Filmde hoşuma giden şey pastel tonları ve kadrajlar. Her plan bir fotoğraf. Finali de filmi akılda kalıcı kılıyor. Bunun dışında uzun ve detaylı şiddet sahnelerinin verdiği rahatsızlığı, Lou'nun filmin pastelliğiyle de desteklenen sakinliğiyle çarpıcı bir kontrast oluşturdukları için görmezden gelebilirim. Biraz görsel ilham almak için, biraz Winterbottom için, biraz Casey Affleck için, biraz 50'ler havası için izlenir."} {"url": "https://manyetikbant.me/the-ringo-jets-kik/", "text": "Dün akşam Babylon Newcomers Festival'ın ikinci gecesine uğradım. Çetin bir ayvalık tostu deneyiminden sonra The Ringo Jets'in garaj punk'ının yarısına yetişebildim ve fotoğraf çekmek yerine yerimde minik minik zıplamayı yeğledim ama bundan sonra kendilerini İstanbul'un her yerinde takip etmeye kararlıyım. Nazarımda Kill It Kid'le fotofinişe giren bir performans sundu Deniz Ağan, Tarkan Mertoğlu ve Lale Kardeş'ten oluşan grup. Kafaları temizlediler sağ olsunlar. Mis gibi olduk. Peşlerinden sahne alan Kill It Kid'in blues rock'ı, The Ringo Jets'le zaten ateşlenmiş seyirciyi kolay yakaladı. Babylon'a buram buram Americana kokusu çöktü. Havalar da ısınıyor, happy hour da 23:00'e kadar uzamış, kulaklar da kaşınıyor, ayaklar da dans etmek istiyor derken sarhoşluk müzikten mi, bahardan mı, alkolden mi ayırt edilemez oldu. Hasılı dün gecenin bilançosu radara giren iki iyi grup, doktor elinden çıkmışçasına bir kulak temizliği ve kafa boşalması oldu. feat. için duyduğum övgüler de cabası."} {"url": "https://manyetikbant.me/the-ringo-jets-roportaj-2015/", "text": "The Ringo Jets'i tanıyor olmalısınız ; Lale Kardeş, Tarkan Mertoğlu ve Deniz Ağan'dan oluşan canavar psychedelic garage rock grubu. Onlara ilk dinleyişte vuruldum. 3 yıl önce Babylon'da düzenlenen Newcomers Festival'la hayatıma girmişlerdi. Şimdiye dek yayınladıkları EP'ler ve ilk albümlerine bakınca niyetlerinin ne kadar ciddi olduğu anlaşılıyor. Bu yazı turnelerde, konserlerde geçireceklerdi ki davulcuları Lale'nin geçirdiği ameliyat, planlarını bir süreliğine askıya aldırdı. Hazır Lale yerinden pek kıpırdayamıyorken aklımdaki birkaç soruyu sordum. Buyrun sohbete. Grupça Ringo Starr'ı çok severiz ve beğeniriz, Ringo Starr'ın Ringosunu, sevdiğimiz bir grup olan Flat Duo Jets'in de Jetsini aldık. Bu seferki çok iyi oldu, birkaç yerde daha anlatabilirim bunu. Herkesin başka başka grupları vardı. Tarkan'ın garage, rock'n roll, beat, 50's grubu Kraker, Deniz'in garage, rock'n roll grubu Eskiz -ki hala aktifler-, benim de kendi besteleri olan ama barlarda da çaldığımız grubum Eva vardı. Bilmem ki neden tanınmadık? Bu projeler yeterince güçlü, özenli olmadıkları için mi yoksa sadece şanssızlık mı, çok da üstüne düşünmedim aslında. Türkiye'de müzik yapmanın zorluğundan hep bahsedilir. Birkaç yıl önce izlediğim bir panelde mekanların ve medyanın yerel grupları yeterince desteklemediğinden söz açılmıştı. Konuşmacılardan Steve Gullick ve John Robb bu yaklaşıma katılmadıklarını, özetle kimsenin kimseye bir şey borçlu olmadığını söylemişlerdi. İnternetin varolduğu bir ortamda müzisyenlerin şikayet etmekten vazgeçip kendi sahnelerini yaratmakla ilgilenmesini tavsiye etmişlerdi. Evet burada müzik yapmak zor ama bu zevksiz ve özensiz müzik yapmak için bir bahane olmamalı. Dünyada çok fazla grup, fazlaca da iyi grup var, bu grupların tümü yurt dışında turne yaparak bilinmediler ya da ülkelerinde her zaman destek görmediler. Eğer yeterince iyi ve biraz da şanslıysanız interneti kullanarak istediğiniz her yere ulaşabilirsiniz. Türkiye'nin müziğimize iyi etkileri de var; kullanmak isterseniz kendine has sesleri, ritimleri var misal. Bir de otomatik olarak komik oluyoruz. O iyi. Nekahat dönemimi hasta gibi geçirmediğim için doktor dahil bütün çevremden azar yiyorum ama bizimkiler prova yaparken evde yatmak büyük eziyet. Bu yüzden onlar prova yaparken muhabbet kuşu gibi yanlarında dikiliyorum, olmadı fotoğraf çekiyorum. The Ringo Jets'in instagram'ını takip edenler fark etmiştir zaten. Ya da yeni t-shirtler basılacak mesela, ne olsun, nasıl olsuna kafa yoruyorum. Tekrar sahneye çıktığımızda ben uzun zamandır davul çalmamış olduğum için iyice acısını çıkartacağım, konsere gelen bahtsızların kulakları iptal olacak. Sonbaharda yeni albüm kayıtları başlıyor ama albüm çıkana kadar konserlerde yeni şarkı çalmayız diye tahmin ediyorum çünkü biraz kötü kalpliyiz. Hep değişiyor. Geçen kış Podima'da kapanıp onlarca beste yaptık, büyük bir kısmı önceden bulunmuş riff'lerdi ama orada takılırken de birkaç parça çıktı mesela. Her iki türlüsü de zaten beraber çalınırken oturtuluyor. Geçenlerde saydık; sadece İtalya ve Fransa genelinde verdiğimiz konser sayısı, Türkiye'den fazla çıktı. Herkeste aynı işliyor mu bilmiyorum, biz ilk çaldığımız festivalden itibaren doğru insanların dikkatini çekebildik galiba. Şans da bir etken tabii ama disiplinli olmanın bir zararı olmamıştır eminim. Yurt dışı konserlerinin bence en büyük getirisi bize perspektif kazandırması oldu. Grup olarak nerede durduğumuzu, ne kadar çalışmamız gerektiğini, avantaj ve dezavantajlarımızı görebildik böylece. Güzel arkadaşlar edinmek de cabası. İsteyen dönem müziği yapabilir tabii ama ben zamansız müziği tercih ederim. Her zaman taze olan şarkılar var ve biz de grupça bunun peşindeyiz. Zaman makinesine sokulmuş gibi değil ama zaten bir zamanı, ya da son tüketim tarihi yokmuş gibi. Bence, bir öncekine selam müziğin doğasında var, karşılıklı paslaşmalarla örülmüş bir gidişat gibi mesela. Tamamen sıfırdan var olmuş, yepyeni bir müzik arayışında olanlara saygım sonsuz, kolay gelsin demek istiyorum. Beni heyecanlandıran, çalan kişinin heyecanı oluyor. Bir de o sahnede hangi amaçla durduğu. Tabii oluyor. Erkek ağırlıklı bir ortamda kadın olarak durmak zaten farklı davranış görmek için yeterli. Fakat iki yüzü var bence bu işin. Bir taraftan çok özen göstermene, çalışmana, enstrümanına vakit harcamana gerek yok; seyirci çekersin. Üzülerek ekleyeyim ki, çoğu kadın müzisyen bu klasmana girer, kolay yoldur çünkü. Diğer taraftan özen gösterip, çalışıp, vakit ayıran bir ayrık otu olsan da seni pek ciddiye almazlar. Aralarına almış gibi yaparlar ama bir yere kadar. Metal camiasını ayrı tutuyorum, onlar gördüğüm en eşitlikçi kitle. Çalabiliyorsan dikkatleri sendedir, başka yerlerinde değil. Korkunçluk/tuhaflık eşiğim içine doğduğum aile yüzünden biraz yüksek olduğu için turnede yaşananlar genelde komik geliyor ama hangisini anlatabilirim bilmiyorum, İtalya'da Hana-Bi'de çalarken sahneye atlayıp boydan boya koşarak geçen tangalı adamı mı -tekrar geçmesi için bira teklif ettim ama utandı bu sefer- yoksa sıkışık halde gittiğimiz ama süper eğlendiğimiz yol hikayelerini mi. Çok var! The Ringo Jets sonbaharda aramıza dönecek. O zamana kadar ne yapıp ettiklerini Facebook ve Twitter hesaplarından takip edebilirsiniz."} {"url": "https://manyetikbant.me/the-soft-moon-babylon/", "text": "Müzisyen Luis Vasquez'in solo projesi olarak 2009'da doğan, bas gitar ve davul eklemesiyle grup formunu alan The Soft Moon, tek kelimeyle özetlemek gerekirse karanlık bir müzik yapıyor. Krautrock, post-punk, noise etkileri taşıyan şarkılarda taşikardi ritimler, paslı gitarlar, synth feryatları ve hırıltılar var. Grup ardındaki 2 LP ve 1 EP'nin rüzgarıyla Babylon'a kadar geldi. The Soft Moon konserlerinin görsel yanı da, işitsel yanı kadar güçlü. 19 Eylül akşamı seyircileri mekanda bolca sis karşıladı. Sarı, loş ışıklar ve sis içinde göz gözü görmez halde grubun sahneye çıkmasını bekledik. 2012 tarihli albüm Zeros'tan Die Life'la konsere başladıklarında strobe ışıkları da girdi işin içine ve sisin önemi ortaya çıktı. Işıklar müziğin ritmiyle çaktıkça sahnedeki müzisyenler elektriğe kapılmış, titreşen figürlere dönüştü. Bu strobe hadisesi her ne kadar güzel görüntüler sunsa da gözlerimi çok yoruyor ve bir süre sonra da ağrıtıyor. Dolayısıyla görselliği strobe ışıklarına yaslanan konserler benim için hep biraz sıkıntı. İlk şarkının sonunda davulcunun efektler ve kayıtlı bazı sesler için kullandığı iPad'de bir arıza oldu. Sorun sahnede giderilemeyince grup yeniden kulise dönmek zorunda kaldı. Çoğu kişi sisler içinde beklemektense dışarı çıkmayı tercih etti. Neyse ki yaklaşık yarım saat sonra sorunu çözmüş olarak yeniden sahneye çıktı The Soft Moon. Neredeyse bir iPad arızası yüzünden güme gidiyordu konser. Tüm albümlerden parçaların çalındığı konserde Luis Vasquez seyirciyle pek konuşmadı. Zaten müziğin yarattığı atmosfer de öyle sohbetle kesintiye uğramaya uygun değildi. Yırtıcı sesler ve flaşlar bütünü herkesi kendi bedeni içine hapsedip The Soft Moon'un açtığı yolda yalnız yürümeye yönlendirdi. 1 saat kadar süren performans dışarıdan bakınca kısa gibi gelebilir ama orada olup bütün duyularıyla müziği hissedenler için doyurucu olduğunu düşünüyorum. Daha fazlasını kaldıramayabilirdik. Tepede dolunay, sahnede The Soft Moon tarafından dozunda hırpalandık."} {"url": "https://manyetikbant.me/the-soft-moon-salon-2015/", "text": "Müziğini dinlerken heyecanlandığım isimleri, kariyerlerinin önemli noktalarında izlemeyi çok seviyorum. Luis Vasquez'in The Soft Moon projesini 2013'te, Zeros albümünün ertesinde Babylon'da ağırlamıştık. Teknik aksaklıklarla biraz gölgelense de tahmin ettiğim gibi sarsıcı bir performanstı. Aradan 2 yıl ve 1 albüm geçtikten sonra, yeni sezona ısınma turları kapsamında 10 Eylül akşamı Salon'da sahnedeydi grup. İyi bir konser olacağını biliyordum ama itiraf edeyim, bu kadarını düşünmemiştim. Geceyi bu yıl 2. albümü Narin Yalnızlık'ı yayımlayan Bursalı post-punk grubu She Past Away açtı. Albümlerini bol bol dinlesem de onları ilk defa canlı izledim. Kadro değişikliği performanslarına nasıl etki etti bilmiyorum ama Türkiye'den çok Avrupa'da konser veren grubu iyi bir sahnede yakaladığıma sevindim. Dark wave'den gotik rock'a uzanan esin kaynakları, Türkçe şarkı sözleriyle nefis bir şekilde seyirciye aktı. The Soft Moon bu defa ışık oyunlarına girmedi. Son albümü Deeper'dan Black'le açtı konseri ve şarkıları son derece ciddiyetle, takır takır üstümüze fırlatmaya başladı. Vasquez'in türlü şekillere sokulmuş vokali, insana taşikardi geçirten perküsyon performansı, Salon'u dolduran karanlık gürültü içimize işledi. İyi bir konseri harika bir konsere dönüştürebilecek şeylerin başında seyirci geliyor. The Soft Moon'un her şarkısıyla kendinden geçen, ter içinde birbirine çarparak bedenindeki kötü ruhlardan kurtulmaya çalışıyormuş gibi şiddetle sarsılan kalabalığın adrenalini, bir süre sonra sahneye sıçradı. Davula daha sert vuruluyor, sahne üzerindeki hareketler büyüyordu artık. Bağlantı kurulmuş, delilik aktarılmıştı. Karşılıklı doz artırımı ve Vasquez'in de cesaretlendirmesi sonucunda seyirci sahneyi işgal etti. Bas gitariste sarılanlar mı istersiniz, Vasquez'in klavyesini ele geçirenler mi, mikrofona bağıranlar mı? Konser, beklenmedik bir yöne akmış ve herkes birbirinin teriyle ıslanmıştı. Sahnenin boşalması 5-6 dakika aldı. Bu yükseklikten iniş yumuşak olamazdı. The Soft Moon'un son şarkıları müthiş perküsyon sololarıyla süslendi. Grup üyeleri kendilerini tüketircesine hız ve ritme teslim oldu. Sahneyi terk ettiklerinde elimizde ıslak tişörtlerimiz ve ruhumuzdaki çınlama kalmıştı. Salon, sezonu Mudhoney ve Shellac'ın muazzam performanslarıyla kapatmıştı. Onlarla yarışacak bir konserle açtı. Günlerdir ilk defa bu kadar mutlu ve hafiflemiş hissettim."} {"url": "https://manyetikbant.me/the-tarnished-gold/", "text": "Şarkıyı unut, mevsime bak. Evsizlik mevsimi. Tan mavisini görene kadar sokakta kalma isteği insanın genlerinde mi var da çocukluktan beri aynı şeyin peşindeyim? Tom Robbins Ağaçkakan'da, bir adanın kıyılarını denizin çayında eriyen bisküviye ya da buna yakın bir şeye benzetir. Yaz akşamlarında içimde sürekli bu his var. Asfalta yalın ayak basmanın, böceklerin, çamurun ve envai kirin sorun olmadığı mevsim. Bu tatlılığı tek başına mutluluğun sağlaması imkansız. İçte birtakım burulmalar olacak ki algılar keskinleşsin. Yoksa çay tabağında ıslanmış kesme şeker gibi olursun. Tatlı kederin rengi nar çiçeği. Beachwood Sparks'ın son EP'si Make the Cowboy Robots Cry'ın üzerinden 10 yıl geçmiş. Los Angeles sakini grup üçüncü stüdyo albümü The Tarnished Gold'la dünyaya geri döndü. The Tarnished Gold, adının da ortaya koyduğu gibi tatlı keder renginde. Albüm şu cümleyle açılıyor: Numara yapmayı bırakma zamanı, o günler bitti. Dingin parmakların ucunda kımıldanan akustik gitar, banjo, miskin ev köpekleri gibi esneyen riffler, alternatif country evreninin çatısını örüyor. Albüme adını veren Tarnished Gold'da Basit şeyler neden saklanıyor bilmiyorum diyor Christopher Gunst. O saklanmayı seven basitliği dost edinmiş Beachwood Sparks. Saklı olanı bacaklarından tutup ışığa sürüklememiş, saklandığı mağaranın kapısında oturup onunla konuşmuş sadece ve bir sonuca ulaşmış. Özgür olduğunda hissettiğin nedir? diye sorup Geçmiş ve şimdi aynı şey olur diye cevaplıyorlar Leave That Light On'da. Anın ve zihnin bağlarından çözülüp, zamanı doğrusal algılamayı bıraktığın, kaybedeceğini bilsen de sonsuzmuş gibi gelen satoriyle yazılmış şarkılar. O hissi bir demliğe koyup hayat boyu fokurdamasını sağlamak isterdim ama The Tarnished Gold da işimi görüyor. Beachwood Sparks bir süreliğine ihtiyacım olan cevapları veriyor. Buna müziğin isabetli bir tanımı da dahil: Müzik, geri dönülecek bir evdir. Beachwood Sparks bu evin bir yerlerinde olmalı hep."} {"url": "https://manyetikbant.me/the-twilight-sad-konser/", "text": "Çok hevesle beklediğim konserlerin sonundaki rüyadan uyanma hissi hep kalbimi kırıyor. The Twilight Sad performansında kapakçıkları kopan, karıncıkları solup giden kalbimi tamir etmeye çalışıyorum hala. Müzisyenlerle ruh birliği içinde olduğumu hissettiğim anlar o kadar mutluluk verici ki, gözlerimi kapayıp derin derin nefes alıyorum sahne önlerinde, anın gerçekliğini iyice içime çekmek için. The Twilight Sad'i ilk defa Paris'te Erasmus öğrencisi olduğum dönemde, Mogwai'yle birlikte turladıkları 2008 kışında dinledim. Müge'yle birlikte kafayı Cold Days From The Birdhouse'a takmıştık. Hayatımın en çok üşüdüğüm aylarıydı ve sürekli mezarlıklarda geziyorduk. Mutfak penceresinin buz tutup açılmadığı küçücük çatı katı odasında karnabahar yiyip film izliyorduk. Geceleri perdenin aralığından karşı komşunun salonunu dikizleyerek uykuya dalıyordum. Sabahları küfür kıyamet uyanıyordum. Yemek düzenimiz bozulduğu için kilo veriyorduk ve evde ya The Twilight Sad ya da Winter Took His Life çalıyordu. Mogwai öncesi çaldıkları birkaç şarkıdan sonra solist James Graham, mikrofonu yere fırlatıp birini dövmeye gidiyormuş gibi sinirle çekip gitmişti sahneden. Atamadığım çığlıkları o atmıştı, boğamadığım hayali canavarları o boğmuştu mikrofonun kablosuyla. Grubu İstanbul'da, araya 4 yıl, 2 albüm ve geri alınan kiloları koyarak izlemek, bitmiş olduğuna sevindiğim bir döneme özlem duymak gibi karmaşık hissettirdi. Başka bir ülkenin başka bir şehrinde, kaçabileceğini sandığın şeyleri burnunun dibinde bulmanın boktan aydınlanmasını hatırlattı. Ben ne kadar aynı değilsem, The Twilight Sad de o kadar farklı. Bu yıl çıkardıkları No One Can Ever Know'la müziklerinin ufkunu genişlettiler. Post-rock kalıplarından sıyrılıp daha nefes alan, krautrock ilhamlı bir yola girdiler. Solist James Graham'ın ağır İskoç aksanı ve kalbi kırık sesi etkileyiciliğinden hiçbir şey kaybetmedi. Graham'ı sahnede izlerken, çok özel bir şeye tanıklık ediyormuş gibi hissediyor insan. Şarkıları gözlerinin akı görünecek kadar kendinden geçerek söylemesi, çıplak sesle çığlıklar atıp durması, her şarkının sonunda gözlerini açıp yavaş yavaş gerçekliğe dönmeye çalışması o kadar hakiki ki, vokalin kısık kalması ya da herhangi bir teknik sorun zerre umrumda değil. Kendi müziği tarafından hırpalanan bir adamın şeytan çıkarma ayinini huşu içinde izliyorum. Gözlerimi kapadığımda beynime üşüşen görüntülerin beni hırpalayarak içimden geçip gitmesine izin veriyorum. Bir ayin yapılacaksa, herkes elini taşın altına koymalı. Yok öyle başkasının katarsisinden nasiplenmek. Ağırlığın No One Can Ever Know'a verildiği konserde önceki albümlerden Reflection Of The Television, I Became A Prostitute, Cold Days From The Birdhouse gibi kesici parçalar da unutulmuyor. Babylon'dan aklımda Kill It In The Morning ve her iyi konserden sonra olduğu gibi kalp kırıklığıyla çıktığımda, yağmurun başlaması dünyadaki en doğal şey gibi geliyor. Gecenin açılışını yapan The Ringo Jets'i izlemek hep zevkli. Türkiye'de Bak bunlar çok iyi diye pompalanan grupların çoğu birbirinin kopyasından ibaretken TRJ'in dipten ve derinden ilerlemesi, yeni şarkılarını konserlerde patır patır patlatması ve en basit tabirle laf kalabalığı yapmayıp işine bakması çok hoşuma gidiyor. Aynı şeyleri söyleyebileceğim bir diğer grup Cemiyette Pişiyorum'la birlikte 23 Kasım'da Peyote'de çalacaklar. Gidin, izleyin, bağırıp çağırın."} {"url": "https://manyetikbant.me/the-twilight-sad-nobody-wants-to-be-here/", "text": "İskoçya'nın karanlık iklimi iliklerine kadar işlemiş olan The Twilight Sad'in müziğinde her zaman bıçak gibi keskin bir soğuk, tükenen ümitler, ucu çocukluğa giden kırgınlıklar ve kontrollü patlamalar halinde açığa çıkan öfke var. Yıllar içinde post-punk sound'una doğru evrilen müziklerinde rastlamayacağınızdan emin olabileceğiniz şey ise neşe. İnsan ilişkilerinin karmaşık yapısı, zamanla anlamını yitiren sözler, birbirine yabancılaşan insanlar The Twilight Sad şarkıları boyunca ruha pasını bırakarak zihninizde akıp durur. Solist James Graham'ın güçlü ve gözden kaçırılamayacak denli hüzünlü sesi rutubet gibi ciğerlere yapışır. Yumruklarını sıkıp kaşlarını çatmış bir çocuktur albümlerinde dile gelen. Kızgın, biraz şaşkın ve yılgın ama hala bir şeylere inanıp tutunmak isteyen. Grubun dördüncü stüdyo albümü Nobody Wants To Be Here And Nobody Wants To Leave de aynı duygu durumlarına sahip. 2 yıl önce yayınlanan No One Can Ever Know'da müziğine synthesizer ve elektronik öğeleri dahil eden ekip, bu defa ilk 2 albümlerindeki gitar duvarlarının daha yumuşatılmış versiyonuyla karşımızda. Dinleyene katarsis yaşatacak büyük patlamalar, yerini albümün geneline yayılan ayinsi bir sürekliliğe bırakmış. Grubun bu seçimi kendimi açılış parçası There's A Girl In The Corner'dan itibaren müziğe odaklanmış halde bulmamı engellemedi. I Could Give You All That You Don't Want, Drown So I Can Watch ve albümün en çarpıcı parçası In Nowheres birkaç yıl sonra bile akılda kalacak şarkılar. The Twilight Sad dünyanın hüznünü bize bir kere daha hatırlatmak üzere burada. Ateşten terlemiş alnımıza konan bu serin ele kulak verin."} {"url": "https://manyetikbant.me/the-walk-kuzguncuk/", "text": "Anadolu yakasında yaşadığım dönemde Kadıköy'ün, şimdilerde Galata ve Karaköy'ün muhtarı gibi olsam da bu koca şehri hala hak ettiği kadar tanımıyorum. Sokakta olmayı bu kadar sevip de eve yakın kalmanın ne büyük hata olduğunu, güneşli bir günde Puma ve Le Cool ile yaptığımız Kuzguncuk turunda bir kere daha anladım. Kabataş'tan 15 dakikalık bir motor yolculuğu, beni her sokağında hazineler saklı bir semtin kucağına attı. Hayatı hevesle yaşayan, yaratan ve paylaşan insanlarla tanıştığım bu yolculuğun duraklarını yazdıkça oralara bir kere daha gidesim geldi. Ömür denen şey soğuğu bahane edip eve kapanmak için çok kısa. Buyrun 7 güzel durakla Kuzguncuk turuna. İlk durağımız Kuzguncuk Musevi Cemaati'nin iki sinagogundan büyük olanı, Bet Yaakov. Burayı ziyaret etmek için önceden mail atmanız ve hatta kimlik bilgilerinizi göndermeniz gerekebiliyor. Eskiden mahallenin çocukları için bir oyun alanı olan sinagogun bahçesi, 1986'da Neve Şalom Sinagogu'na düzenlenen saldırıdan sonra çelik kapılar ve sıkı güvenlik tedbirleriyle sokaktan kopuyor, içine dönüyor. Hayatın ortasında ama tetikte geçiyor günler. 1878'de açılan sinagogun cemaati yıllar içinde küçülse de kenetlenerek varlığını sürdürüyor. Pikap, amfi ya da bunlarla ilgili bilgi almak istiyorsanız Üryanizade Sokak'taki Pikaphane'ye yolunuzu düşürün. Tişört, çanta ve küçük objeler de bulabileceğiniz dükkanın arkasına doğru ilerlediğinizde raflardaki pikaplar ağzınızın suyunu akıtabilir, dikkat. Pikaphane'nin sokağındaki bir diğer güzellik Homemade Aromaterapi. Burası önünden geçerken içeriden gelen kokulara karşı koyamayacağınız bir dükkan. Masaj yağları, vücut kremleri, oda kokuları, ipek hamam keseleri, el yapımı sabunlar, saç bakım yağları içinde kendinizi kaybetmeniz olası. Yazarken bile minik şişelerden yayılan koku burnuma geldi. Bir tutam yeşil görmek için arabalara doluşup şehre yakın kasabalara akın edilen acıklı İstanbul hayatında, nice mücadeleyle korunmuş bir bostana rastlamak iyi hissettiriyor. Kuzguncuk Bostanı'ndaki mücadele 90'lardan beri devam ediyor ve semt sakinleri her türlü müdahaleye karşı dikkatli. Bostana ekim yapacak isimler kurayla belirleniyor ve aileler, çocuklar toprakla bağını koruyor. Kuzguncuk Bostanı'nın karşısında bir apartmanın içindeki ev/atölyesinde kuklalar yapan, tiyatro ve reklamlara kostümler hazırlayan Ayşenur Arslanoğlu'na misafir oluyoruz. Terzihane adlı bu küçük ve sıcak atölyede dikiş kursları da veriliyor. Norm diye belletilenin dışındaki çalışma ve yaşama pratiklerini gördükçe, kendisi de atölyede yaşayan biri olarak mutluluk duyuyorum. Yaratıcılığı mesai saatlerine sığmayan, motivasyonu özgürlük olan insanlarla dolduralım hayatımızı. Kuzguncuk turumuzun şüphesiz en lezzetli durağı, Refika Birgül'ün Simotas Binası'ndaki harika manzaralı mutfağı. Burası sıradan bir mutfak değil; Refika'nın tariflerini hazırlayıp projelerini planladığı bir laboratuvar. Nefis kokular içinde mutfağa girdiğimizde bizi bekleyen atıştırmalıkların tadı hala damağımda. Tattığımız tariflerden bazıları Refika'nın yeni kitabı Refika'dan Hızlı Tariflerde de yer alıyor. Bir zamanlar Kuzguncuk'la özdeşleşen Perihan Abla dizisinin adı, dizinin çekildiği sokağa yadigar kalmış. İçinde eski paralardan vintage synthesizerlara bir dolu güzel parça olan Vertigo Eskici de burada dükkan açmış. Sadece içindekiler değil, mekanın kendisi de yaratıcı kullanımlara açık. İhtimallerin bol olduğu yerleri sevenler için cennet. Bu Kuzguncuk turunu yapalı bayağı oldu, mutlaka tadılacak yeni lezzetler, görülecek yeni mekanlar birikmiştir. 2016'nın hedeflerinden biri kafamdaki semt haritasını güncellemek olsun. Girdiğimiz her yeni sokakta İstanbul biraz daha bizim olsun."} {"url": "https://manyetikbant.me/thin-lizzy-konser/", "text": "İrlanda'nın halk kahramanlarından Thin Lizzy, kurucularından Phil Lynott'ın 1986'daki ölümünden sonra hayatını bir nevi tribute grubu olarak sürdürdü. 11 Kasım gecesi Avea Escape to Music konser serisi kapsamında izlediğimiz takımda, orijinal kadrodan kalan tek isim davulcu Brian Downey'di. Whiskey In The Jar Thin Lizzy'cisi olduğumdan, konseri Akif Burak Atlar'ın bilgilendirmeleriyle ve anekdotlarıyla izledim. Kendisinin Feat. Kasım sayısında Phil Lynott üzerine güzel bir yazısı var. Konserde sahne önünde ayrılmış alanın üçte biri ancak doluydu. O doluluk da büyük ihtimalle davetlilerden oluşuyordu. Yine hem gruba, hem seyirciye ayıp oldu hissiyle baktım sahne önündeki boşluğa. Gerçekten anlamıyorum bu sahne önü ısrarını."} {"url": "https://manyetikbant.me/thurston-moore-babylon-2015/", "text": "Sonic Youth'u 10 yıl önce Maslak Venue'de izlediğimde, 70 lerin protopunk'ından New York deneysel müzik sahnesine, oradan grunge ve alternatif rock'a çekilen çizgileri görmüştüm. Ucunu yakaladığım bir şeyin kaynağını görmek beni heyecanlandırıyor. Konserin sonundaki yarım saati aşan gürültü patlaması, orada olan kimsenin unutabileceği bir şey değildi. Thurston Moore'un gitarını amfinin üzerinde adeta rendelemesi, onunla sevişmesi, burun deliklerine soktuğu jaklar, boynuna doladığı kablolar, giderek aletin organikleşmesi ve zamanın noise'a dönüşüp anın bir çınlama olması. 22 Nisan'da Babylon'a giderken hafızam canlanmış, Sonic Youth konserinden önce hissettiğim ürperti geri gelmişti. Bir şeye karşı duyulan heyecanın yitmemiş olmasını fark etmek, 30 ların eşiğinde dururken her zamankinden daha sevindirici. Sonic Youth 2011 de dağıldıktan sonra Thurston Moore, Chelsea Light Moving projesinin yanında solo çalışmalarına da devam etti. Geçtiğimiz yıl çıkan The Best Day, Moore'un 4. solo albümü. Belki Sonic Youth ipuçlarını yakalayabildiğim için, önceki işlerinden daha çok sevmiştim albümü. Dakikalarca tekrar eden melodiler sürekli aynı yerlere vura vura akıp gitmiyor, her seferinde biraz daha derinleştirip değiştiriyor aktığı yeri. Konserde de böyle. Sahnedeki müzik teni geçip kemiklere işliyor. Thurston Moore'un grubu davulda Sonic Youth'tan Steve Shelley, gitarda Moore'un Londra'dan komşusu James Sedwards ve basta My Bloody Valentine'dan Debbie Googe'dan oluşuyor. Konser boyunca melodi döngüleri yükselip alçalıyor, kimi zaman gürültünün altında kayboluyor. Loş ışıkların altında ses iplikleriyle birbirine bağlı her şey. Gitar feedback'i tüm boşlukları dolduruyor, ciğerlerimize kadar. Moore, ayaklarını yere vura vura çıktığı sahneden ilan ediyor: We are a band. Kendini hiçbir zaman geriye dönük bir değerlendirme yapacak kadar başarılı bulmadığını, hep çıraklık döneminde hissettiğini söyleyen biri için doğru bir cümle. Sahnede bir grup var ve sesin sınırlarına nasıl gidileceğini biliyor. Bize kalan, adımlarımızı onlarınkine uydurmak. Kulağımı gürültüye açıyorum, çınlaması iki gün geçmiyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/tied-to-a-star/", "text": "Çoğumuzun Dinosaur Jr. solisti ve gitaristi olarak tanıdığı J Mascis, 1980'lerden bu yana şiddetiyle sarsan gitarı ve yorgun bir mırıltı halindeki vokaliyle alternatif rock'ın özgün ve etkili müzisyenlerinden biri. Mascis'in Sub Pop etiketli ikinci solo albümü Tied To A Star, omurgasını akustik gitarın oluşturduğu sakin ve derinlikli bir çalışma. Albümde akıcı gitar melodilerinin ana eşlikçisi piyano. Mascis'in için için yanan elektro gitarı ise atmosfer oluşturmada yardımcı oyuncu; Every Morning, Heal The Star, Trailing Off gibi parçalarda kısa süreliğine kendisini gösterip kayboluyor. Tied To A Star, J Mascis'in vokal çeşitliliğiyle de dikkate değer bir albüm. Me Again, Heal The Star, Stumble ve Come Down'da müzisyenin sesinin duymadığımız biçimleriyle tanışıyoruz. Albümdeki çoğu enstrümanı kendisi çalan Mascis, piyano ve gitarda Ken Maiuri ve Pall Jenkins'ten destek almış. Wide Awake'in vokallerinde de Chan Marshall'ı duyuyoruz. 30 yıllık bir kariyerin sağlam adımlarından biri olan Tied To A Star, dinleyiciye J Mascis'in yumuşak tarafını sunuyor. Sadece müzisyenin takipçileri için değil, incelikli bir alternatif rock albümü dinlemek isteyen herkes için kaçırılmaması gereken bir çalışma."} {"url": "https://manyetikbant.me/tortoise-konser/", "text": "Borusan Müzik Evi'nde konser izlemeyi sevmemin en büyük nedenlerinden biri hem gruba yakın hem çevreden izole hissedebilmem. Burnumu üst katın camına yapıştırıp tavandaki bir sinek gibi tepeden müzisyenleri incelemek, arada bir yukarı baktıklarında yüzlerine vuran ışığın göz renklerini belirginleştirmesi hoşuma gidiyor. Bu defa alt kattan, meraklı ve hevesli kalabalığın parçası olarak izledim konseri. Performansın seyredildiği açı, müzik algısını nasıl etkiliyor merak ettim konser boyunca. Davulun yanından, davulcunun hareketlerine odaklanarak izlediğim konserde Tortoise'un çok katmanlı müziğini görsel olarak davulcunun her biri ayrı ruha sahip görünen kol ve bacaklarına iliştirdim. Tortoise 90'ların başından beri rock, caz ve elektronik unsurlardan oluşan, deneysellik ve doğaçlamayı kucaklayan, çoğunlukla bu müziği nereye koyacağını bilememekten post-rock olarak etiketlenen bir türün öncülerinden. Albümleri, insanın kendi imge dünyasının derinine birer bilet gibi. Ve artık biliyorum ki canlı performansları da aynı yoğunlukta bir yolculuk. Bir enstrümandan diğerine geçen müzisyenlerin katman katman, ritim ritim inşa ettiği yapıyı takip ederken dinleyici de bir ruh halinden diğerine geçiyor. Şarkılara ayak uydurmak için tavşan peşindeki tazı gibi manevralar yapıyor, duygularıyla duyduğu müziği birbirine denklemeye çalışıyor. Dan Bitney daha ikinci şarkıda davula fazla abanıp kick pedalını kırdığında kaygılanmıyorum. Gördüğüm şey Tortoise'un müziğindeki dönüşler ve sayısız ihtimallerin hayattaki yansımasından başka bir şey değil. Seyircilerden birinin konser mekanına yakın oturması ve evinde hemen gidip getirebileceği bir kick pedalı olması kadar doğal bir şey olamaz. Her şeyin yerli yerinde olduğunu hissediyorum gece boyunca. Karşılıklı iki davul, her şarkıda el değiştiren bas ve gitarlar, çeşitli elektronik edevat, klavye ve ksilofon sahneye dağılmış. Sahneyi çevreleyen biz, bir yandan müziğe ayak uydururken diğer yandan aynı enstrümanları farklı müzisyenlerin nasıl kullandığını görüyoruz. Organik bir yapı karşımızda şekilleniyor, akışkanlaşıyor, sonra sönüyor. Müziğin mühendislikle yakınlaştığı Tortoise performansı seyirciyi de, grubu da memnun ediyor. Sadece duygusal değil, zihinsel düzlemde de yoğun yaşanan bir konser veriyor Tortoise. Yıllar sonra bile doyum hissiyle hatırlanacak türden."} {"url": "https://manyetikbant.me/travis-buyuk-sovlar-kostumler-havai-fisekler-yok/", "text": "90'ların başında, Glasgow'da dört arkadaşın kurduğu Travis, 30 yıla yaklaşan kesintisiz kariyerine 8 albüm ve milyonlarca insana dokunan şarkılar sığdırdı. Britpop'un alaycı gülümsemesinin silinmeye başladığı 1999'da çıkardıkları ikinci albümleri The Man Who, onları Glastonbury sahnesine, müzik listelerinin zirvesine, prestijli ödüllere ve yıllar süren turnelere taşıdı. Travis, kariyerinin dönüm noktalarından biri olan The Man Who albümünü ve iz bırakan diğer şarkılarını çalmak üzere 8 Haziran'da Zorlu PSM'de olacak. Grubun bas gitaristi Dougie Payne ile albümü baştan sona çalma kararlarını, grubun zamana nasıl direndiğini ve değişen müzik dinleme alışkanlıklarımızı konuştuk. Bu, daha önce hiç yapmadığımız bir şey. The Man Who, başladığınızda tamamını dinlemek istediğiniz türden bir albüm. Albümü yayımlanmadan önce son dinleyişimizde de böyle düşündüğümü hatırlıyorum. Sizi içine çeken, sıra dışı bir atmosfere sahip. Canlı performanslara yakın bir ilerleyişi var. Konserde de çok iyi işliyor. Geçtiğimiz yıl Manchester ve Londra'daki konserlerde bunu denedik ve gördük. Bir albümü bitirdikten sonra onu nadiren yeniden dinlerim. The Man Who konserlerinden önce oturup albümü baştan sona dinledim ve zihnimde bir sürü anı canlandı. Albümü bu şekilde çalmak, şarkıların verdiği hissi çok değiştirdi. Yıllarca konser verdikten sonra belli şarkıları setin belli yerlerinde çalmaya alışıyorsunuz. Why Does It Always Rain On Me ya da Turn gibi şarkılar, genellikle kapanış şarkılarıydı. Şimdi onları konserin ilk yarısında çalıyoruz. Radyolarda çok çalınıp büyüyen, popüler olan şarkılar orijinal, küçük hallerine geri dönmüş oluyor. Onlara albümdeki herhangi bir şarkı gibi davranmak güzel. Şarkıların yaşayan varlıklar olduğunu düşünüyorum. Yıllar içinde anlam değiştirip evrilebiliyorlar. Başka zamanlara ait duyguları çağırabilirken, yeni duyguları da kendilerine katıyorlar. Müzikte zaman dışı bir şey var. Örneğin The Beatles'ın Tomorrow Never Knows'unu alalım. Üç dakikalık bir şarkı. O üç dakika, 52 yıl sürdü ve hala sürüyor. Şarkılar seninle birlikte değişiyor, hareket ediyor. Belki eskiden dinlediğin bir şarkı şimdi seni utandırıyor ya da artık daha anlamlı geliyor. 20 yaşında dinleyip nefret ettiğin bir şarkıyı 40'ında dinlediğinde gözyaşlarına boğulabilirsin çünkü hayatında onunla ilişkili bir şey yaşamışsındır. Sekiz albümünüz ve 30 yıla yaklaşan bir kariyeriniz var. Şarkıların anlamları bile değişirken, siz bu kimyayı sürdürmeyi nasıl başarıyorsunuz? 2002'de davulcunuz Neil Primrose boynunu kırdığında, grubun headliner olduğu festivallerdeki konserleri bile iptal ettiğinizi hatırlıyorum. 1996 ve 2002 arasında durmaksızın albüm kaydediyor ve turne yapıyorduk. İş yükü devasa boyutlara geldiğinde gerilim de artıyor. The Man Who ve The Invisible Band çok başarılı albümlerdi. Onları büyük turneler izledi. 2002'nin başlarında artık çatlaklar görünür olmaya başlamıştı çünkü sürekli dip dibeydik. Hiç eve dönmüyorsunuz, bir turne otobüsünde, küçük bir ortamda yaşıyorsunuz, kaygı verici ya da alışılmadık durumlar içerisindesiniz. Bu, her ilişki üzerinde baskı yapar. Bizde ise dört ilişki var. Neil tam da bu dönemde boynunu kırdı. Bu olay sanki üzerimizdeki baskının bir tezahürüydü. İniş ve çıkışları birlikte kat edip birlikte büyümeye çalıştık. Birinin kafasına gitar fırlatıp Ben artık yokum demektense ortak bir olgunluk ya da duyarlılık seviyesi yakalamaya çabaladık. Hala plak alıyorum ama oturup bir albümü baştan sona dinlemek çok zor geliyor. Teknoloji ve modern yaşamın doğası çok dikkat dağıtıcı. Arkadaşlarım evime geldiğinde bir albüm koymak yerine herkes birbirine bir şey dinletmek istiyor. Müzik dinlemek törensel ya da dinsel bir şey gibi değil, neşeli ve interaktif bir şey olsun isteniyor. Artık çok az albüm dinliyorum, bunu şimdi fark ediyorum. Bu röportaj ilk olarak 2 Haziran 2018 tarihinde Cumhuriyet Cumartesi'de yayınlanmıştır."} {"url": "https://manyetikbant.me/tsu-ep-2015/", "text": "James Hakan Dedeoğlu'nun solo projesi TSU!, sözlere ihtiyaç duymadan hikayeler anlatıyor. Gitarının yürüyüşünde insanı boğmayan, tatlı bir hüzün var. Şarkıları zamanın daha yavaş aktığı, acelemiz olmayan bir yere ait gibi. İstanbul'un nemli sıcağında, araba sesleri içinde dinlediğimde kahverengi tabelaları izleyerek Ege'nin tenha antik kalıntılarından birine varıyorum. Ancak 1-2 turistin olduğu, kuru otların arasında kertenkelelerin hışırdadığı, binlerce yıllık beyaz taşların gözümü aldığı yerler. İnsana kendi geçiciliğini hatırlatacak kadar kadim yerler. Belki de bu geçicilik hissinden geliyor TSU!'nun hüznü. Şikayetim yok. Geçen yıl çıkan albümü H. M. S. Angora'yı çok sevmiştim, 3 şarkılık yeni EP'sini de her gün dinliyorum. Sonbaharda yayınlanacak 3. TSU! albümünün kayıtlarından sıyrılıp kucağımıza düşen EP'nin kayıt/miks/mastering'i John Eichenseer'e, kapak tasarımı ise Aylin Güngör'e ait. Sakin ve duru akışıyla nefes aldırıyor ki buna çok ihtiyaç var."} {"url": "https://manyetikbant.me/ty-segall-manipulator/", "text": "27 yaşına 7 solo albüm ve sayısız iş birliği sığdıran San Francisco'lu garage rock müzisyeni Ty Segall, yaptığı işin hakkını vermeye devam ediyor. Mesai verdiği her projenin altından başarıyla kalkan Segall, yeni albümü Manipulator ile kariyerinin şimdiye kadarki doruk noktasına çıkmış durumda. 70'lerin gitar sound'unun etkilerini taşıyan albümün dünyası, Segall'ın gitarı etrafında dönüyor. It's Over, Feel, The Faker, The Crawler gibi gücünü elle tutulacak kadar yoğun gitar işçiliğinden alan şarkılara kayıtsız kalmak imkansız. Müzisyenin alıştığımız lo-fi karakterli, tozlu, cızırtılı gitarı kükremeye devam ederken The Clock, Green Belly, Don't You Want To Know gibi akustik, berrak parçalar ve The Singer ile Stick Around'un yaylıları Segall'ın sürekli aynı yere demirli kalmaya niyetli olmadığını gösteriyor. Manipulator'daki her şarkı, biriktirdiği adrenalini bir sonrakine aktarıyor ve albüm dinleyicinin ilgisini bir an olsun kaybetmiyor. 14 aylık bir süreç sonunda kaydedilen albüm, 56 dakikalık süresiyle en uzun Ty Segall albümü. Albümdeki 17 şarkının 16'sında bütün enstrümanları Ty Segall çalıyor. Garage rock'ın samimi enerjisini içermekle birlikte, daha geniş mekanlara yayılmak isteyen şarkılar bunlar. Ty Segall rock'n roll'un ölmediğini ilan ediyor ve son zamanların en iyi rock albümlerinden birini önümüze koyuyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/ultraviolence/", "text": "Müzisyen Elizabeth Grant'in 2010'da ortaya çıkardığı Lana Del Rey karakteri, kendisini şöhrete taşıyan 2012 tarihli Born to Die albümünden beri müzik dünyasını ikiye bölmüş durumda. Bir taraf Del Rey'in doğruluğu meçhul karanlık hikayesi ve silikonlu dudaklarının çekiciliğine kendini kolayca bırakıyor, diğer taraf onu orijinallikten uzak, samimiyetsiz bir ürün olmakla suçluyor. Ancak onu sevseniz de sevmeseniz de inkar edilemeyecek bir şey var: Lana Del Rey 2010'ların ilk yarısına damgasını vurmuş bir pop figürü. Müzisyenin üçüncü albümü Ultraviolence'ın büyük bölümünde prodüktör koltuğunda The Black Keys'den Dan Auerbach oturuyor. Albümün siyah beyaz kapağından bizlere hülyalı/hüzünlü bakan Del Rey, yaz havası gibi insanı gevşeten, kimi zaman da bunaltan uyurgezer vokaliyle artık aşina olduğumuz hikayelerini anlatıyor. Şiddetin olağan sayıldığı ilişkiler, stilize aşk acısı, limonata şekerine bandırılmış kötü kız imajı, buram buram nostalji içinde dinmeyen göz yaşları ile Bond kızıyla White trash prenses arası bir yerde duruyor Lana Del Rey. Cruel World, Ultraviolence ve Shades of Cool gibi güçlü şarkılarla açılan albüm, Del Rey'in mutsuzluğunun altını kalınca çizen Sad Girl ve Pretty When You Cry ile sendeliyor. Del Rey'in istediğini almak için gereken her şeyi yapacağını ve bununla yaşamamız gerektiğini dünyaya ilan ettiği Money Power Glory ve Fucked My Way Up To The Top ise Tamam Lana, bütün dünya senin olacak, yeter ki sakin ol! dedirtiyor. Yarattığı personayla dalga geçtiği Brooklyn Baby ile dünyayı ele geçirmesinden bir adım sonrasını öngördüğü Old Money, Lizzy Grant'in her şeyin farkında olduğunu gösteriyor. Lana Del Rey karakteri yolculuğuna daha ne kadar devam eder bilmiyorum ama ben artık direnmeyi bırakıp, bir süreliğine kendimi onun plastik kollarına atıyorum. Sıcak ve şık karamsarlığında uyuşuyorum."} {"url": "https://manyetikbant.me/under-great-white/", "text": "Jack ve Meg White'ın grubun 10. yılında, 2007'de çıktığı Kanada turnesini belgeleyen The White Stripes Under Great White Northern Lights, ünlü bir grubun turne belgeseli olmaktan çok Detroit'li iki müzisyenin yol hikayesi. Yönetmen Emmett Malloy'un klip yönetmeni olmasından dolayı bir video estetiği seziliyor filmde. Özellikle Jack ve Meg'in ziyaret ettikleri şehirlerin insansız, tenha bölgelerinde dolaştıkları sahnelerde. Grubun alametifarikası olan siyah, beyaz ve kırmızı renkler görüntülere de hakim. Hikaye ikilinin Kanada'yı farklı bir turneyle ziyaret etmek istemesiyle başlıyor. Ülkenin her bölgesinde bir konser vermeye karar veriyorlar. Sadece büyük kentlere değil, müzisyenlerin pek uğramadığı küçük şehirlere de uğruyorlar ve gittikleri her yerde heyecanla karşılanıyorlar. Grupta kesinlikle Küçük şehirlerdeki insanların sıkıcı hayatlarını renklendirelim gibi bir yaklaşım yok. Arzulanan, insanlara mümkün olduğunca yakın olmak, onlardan hikayeler dinlemek, bir şeyler öğrenmek. Gün içinde halka açık alanlarda mini konserler veriyorlar. Mekan ve saat bilgileri şehrin sakinleri arasında ağızdan ağıza yayılıyor. Bovling salonları, otobüsler, tekneler, küçük barlar The White Stripes'ın gündüz konserlerine sahne oluyor. Halk konserleri dışındaki saatlerini şehri gezerek geçiriyorlar. Kıyılarda, kayalarda gezip konuşmadan manzarayı izliyorlar. Yellowknife'a indiklerinde onları belediye başkanı karşılıyor ve eski dolmuşlara benzeyen arabasıyla onları gezdiriyor. Trafiğe kapattırıp üzerinde yürüyecekleri köprüler yok gittikleri yerlerde. Zaten öyle ibişlikler peşinde olmadıkları da ihtiyar Amerikan yerlilerinden şarkılar dinlemek istemelerinden belli. Konser ve şehir görüntüleri dışında bir de doğrudan kameraya konuştukları röportajdan parçalar var. Gerçek ya da sahte olmak ve çalışma biçimleri üzerine konuşuyorlar. Jack White'ın sahneyi kendine sürekli küçük zorluklar yaratacak şekilde düzenlediğini öğrenmek, müziği icra etme üzerine ne kadar düşündüklerini gösteriyor. İkili film boyunca etraflarında kamera yokmuş gibi davranmıyor hiç. Hatta oldukça içine kapanık olan Meg zaman zaman kameranın varlığından etkilendiğini belli ediyor. Bugün, grubun sona erdiğini bilerek Jack White'ın Uzun süre devam edemeyeceğimizi düşünüyorlardı dediğini duymak tuhaf hissettiriyor. Filmin hiçbir yerinde ne zorlama, ne samimiyetsizlik hissediliyor. The White Stripes Under Great White Northern Lights, vaat ettiği gibi grubun kuzeydeki yolculuğunun içten bir belgesini sunuyor. İnsana unutulmaz bir konser yaşatmak için büyük ekranlara, dansçılara, efektlere ihtiyaç olmadığını, bir gitar, bir davul ve samimiyetle her şeyin hallolabileceğini gösteriyor. The White Stripes'ın büyüklüğü de buradan geliyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/undercurrent/", "text": "Geçen zaman unutulması gerekenlerin üzerini örtüyor, onları hafızanın dibine itiyor. Gezegeni kavuran sıcak bir rüzgar gibi durmadan dönüyor, tüm günleri dün ederek. Yorulmadan ilerleyen sabırlı zihnin yeni şeyler inşa etmesi için zemini düzlüyor. Tırnak aralarına yeniden toz doluyor, nabız atıyor, göz arıyor, omurga hazır. Bütün bu kozmik fırtına içine kırılgan kağıt kuşlar salıyoruz, elimizden çıktıkları anda kapılıp gidiyorlar akışa. Kendi kuşlarını yapan başkalarına değiyor, onların kuşlarına yoldaş oluyorlar. Bir yerlerde su var derin. Hiç görmesen de içinde hissini taşıdığın. Windy & Carl'ın insanın boyunu aşan müziği, zihni netleştirmek için yapılmış sanki. Ses katmanları akıp giderken altta kararlı ilerleyen melodi, tortusundan arınmayı bekleyen yavru düşünceye benziyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/unkle-26-03-11-refresh-the-venue/", "text": "Bu yılın gözlerimi yuvalarından uğratan haberlerinden biriydi Avea Escape to Music kapsamındaki Unkle konseri. İstanbul'da izleyeceğimizi tahmin etmediğim bir isim. Kasedini dinleye dinleye yıprattığım Psyence Fiction'dan bir şeyler duyacak olmak çok heyecan vericiydi. O heyecanla her zaman olduğu gibi mekanda 10-15 kişi varken kapıya dayandım. Yer kapma gibi bir sorun olmadığını görünce kendimi dışarıda köfte-ekmeğe verdim. Grup gecikmeyle sahne aldı, öğrendiğimiz kadarıyla sebebi ekipmanın bir kısmının buraya geç ulaşmasıymış. Bekleyiş süresince kalabalığı konsere hazırlayan parçalar iyi seçilmişti, sabırsızlığımızı kontrol altında tuttu. Abiler alkış-çığlık içinde sahneye çıktı. Son gelen siyah güneş gözlükleriyle James Lavelle'di. Parçalar birbiri ardına akarken grupla seyirci arasında bir konuşma olmadı. Sadece Gavin Clark vokal yaptığı şarkılardan sonra teşekkür ediyordu. Şarkı söylemediği zamanlardaysa sahnenin kenarında, eli cebinde, ağzında sigarasıyla grubu izliyordu. Çok sevimli bir adam diye düşündüm onu izlerken. Mobil olmaları nedeniyle James Griffith ve Joel Cadbury ile daha içli dışlıydık. Bay Lavelle vokal yaptığı şarkılardan birinin sonunda Nihayet İstanbul'a gelebildik tarzı bir şeyler söyledi. Biste de çok motherfucking harika bir seyirci olduğumuzu yineledi ki bence o kadar motherfucker bir halimiz yoktu. Ön sıralar şarkıları bir ağızdan söylüyordu ama döne döne hoplayıp zıplarken gördüğüm kadarıyla insanlar gayet sakindi. Neredeyse enerjisiz diyeceğim. James Lavelle de bana konserin sonlarına doğru açılmış gibi geldi. Gavin Clark'ın leziz vokali dışında Josh Homme, Ian Brown ve Nick Cave'i ekranda görmek harikaydı. Gözlerimi kapayıp gerçekten 3 metre ötemde olduklarını hayal ettim. Bu arada Nick Cave'le yaptıkları Money and Run tam bir konser parçası olmuş, fena dans ettiriyor. Zaten dev ekranda Nick Cave kollarını açmış dönedururken insana bir enerji doluyor. Mis gibi görüntüler, ışıklar ve çokça gürültü içinde harala gürele geçti konser. Kişisel zirvelerim Money and Run, Restless, Reign ve Lonely Soul'du. Lonely Soul'un herkes tarafından hasretle beklendiği çok açıktı. Psyence Fiction'dan Nursery Rhyme, Bloodstain ve Be There dinleme hayalim hayal olarak kaldı. Bari azıcık Unreal duysaydık. Her neyse. Tek bis yaptılar, In A State'le tadı damağımızda kalacak şekilde yükselerek bitirdiler konseri. Herkes vestiyere abanmasaydı, biraz daha alkışlasaydık 2. bis olabilirdi belki. Işıklar açılıp müzik başladığında dans etmeyi özlediğimi anladım. Yorgun olmama rağmen hala kıpır kıpırdım, iyi konser insana böyle bir kuvvet veriyor. Setlistte eksikler var, eklemeler için manyetikbant@gmail. com adresini kullanabilirsiniz: Chemistry, Restless, Keys To The Kingdom, Burn My Shadow, Reign, Money and Run, Follow Me Down, The Runaway, Lonely Soul, Eye For An Eye, Heaven, In A State. Not: Bu güzel satırlarda bahsetmek istemediğim fakat konser boyunca bizi çok sıkıntıya sokan bir konuyu radioheadbanger şu entry'sinde dile getirmiş. Ne yiyorsunuz arkadaşım konserden önce? Lütfen ya."} {"url": "https://manyetikbant.me/ve-ibrahim-gece-yar-s-uyand-ve-tek-oglu-ishaka/", "text": "Ve İbrahim dizleri üzerine çöktü, Görüyorsun işte senin ne zaman şaka yaptığını kesinlikle anlamıyorum. Ve Tanrı İnanmıyorum. Espriden hiç anlamıyorsun diye gürledi. Ama biricik oğlumu size sunmak istemem, sizi ne kadar çok sevdiğimi göstermez mi? Ve Tanrı dedi ki: Bu bazı kimselerin rezonansta olan ve iyi modüle edilmiş bir sesin vereceği her emre ne kadar eşekçe de olsa uyacaklarını kanıtlar. Ve Tanrı bundan sonra İbrahim'e gidip yatmasını ve ertesi gün odasına uğramasını söyler. -Woody Allen, Tomarlar"} {"url": "https://manyetikbant.me/venedik-new-york/", "text": "Fotoğraf çekmeye başladığımda sadece insansız, boş mekanları belgelemek istiyordum. Terk edilmiş binalar, yıllardır açılmamış kapılar, insanların bir sebepten gözden çıkardıkları, arkalarında bıraktıkları eşyalar heyecan veriyordu. Belki de artık her karışı didik didik edilmiş dünyada ufak da olsa bir keşif duygusu uyandırdığı için. Yıllar içinde boş mekanlara sevgim azalmamakla birlikte, konu olarak insanı daha çok arar oldum. Fotoğraf makinemden cesaret alıp, başka zaman konuşmaktan çekineceğim insanların yüzlerini kaydettikçe mekanları algılayışım da değişti. Artık boş evler, yıkıntılar ya da sabaha karşı şehrin güzelliği, insansızlığından ve izolasyon hissinden gelmiyordu. İçinde barındırdığı ve birkaç saat sonra yine içine dolacak / etrafını saracak insanların havada bıraktığı hikaye zerrelerinden geliyordu. Christopher Thomas'ın fotoğraflarına bakarken bunları düşündüm. Şehrin tenha saatlerinde büyük format polaroid makinesiyle uzun uzun pozlamış sokakları, binaları, bahçeleri, limanları. Venedik & New York sergisinde New York Sleeps ve Venice in Solitude serilerinden fotoğraflar bulunuyor. Her biri insanı içine çeken karelere konu olan mekanlar, insansızlıktan yararlanıp çırılçıplak bırakılmamış. Fotoğraflarda tıbbi bir hava yok. Aksine, gelgit dalgaları gibi yükselip alçalan insan selinin bir yerlerde gürüldediğini duyabiliyorsunuz. Bu yüzden de benim için hiç hüzünlü ya da melankolik değil. Denize atlamadan önce alınan derin nefes gibi fotoğraflar. Berrak ve enerji dolu. Venedik & New York sergisi ay sonuna kadar Karaköy'ün sakin sokaklarından Hoca Tahsin'deki Elipsis Galeri'de olacak. Fotoğrafların ruhuna uygun bir mekan. Tophane'ye doğru akan trafik nehrinin kıyısında, Thomas'ın karelerine bakarak biraz soluklanmak iyi geliyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/violens-eski-ama-yeni/", "text": "Okul servisinde arka dörtlüye oturacak kıdemim yoktu. Çoğunlukla şoförün arkasındaki koltuğa gömülüp walkman dinliyordum. Ara sıra da radyoya kulak veriyordum. R. E. M'i ilk defa okul servisinde duymuştum mesela. Radyo, 13 yaşındaki bir müziksever için mucizeler kutusuydu. Servisin toz kokan koltuklarını terk edişimin 14. yılında her gün kulaklarıma elektronik hunileri dayayıp bir sürü şarkı akıtıyorum içeri. Bazılarını bırakıyorum akıp gitsinler, bazılarına sarılıyorum heyecanla. Brooklyn çıkışlı Violens'e tırnaklarımı öyle geçirmişim ki omuzlarına kan oturmuş. Jorge Elbrecht, Iddo Arad ve Myles Matheny'nin 2007'de oluşturduğu Violens, kendi deyimiyle gitar ve synth temelli armoni vokal müziği yapıyor. Bana sorarsanız yaptıkları 80'ler ve 90'ların synth ve gitar numaralarını damıtıp, tanıdık ama taze bir nefes olarak atmosfere salmak. Solist Elbrecht, 2000'lerin ilk yarısını kurucu üyesi olduğu sanat kolektifi Lansing-Dreiden'e vakfetmiş. Grubun 2010'da kendi imkanlarıyla çıkardığı Amoral, bir esinlenmeler karmaşası gibi geliyor kulağıma. Buram buram 80'ler kokan synth'ler renkli ve parlak taytlara bürünüp dimağımı işgal ediyor. Sevip sevmediğime karar veremediğim tanıdıklar gibi bir albüm. Belki de önce ikinci albüm True'yu dinleyip bağrıma bastığım için ısınamıyorum Amoral'a. Ama True da True hani. The Smiths'le Slowdive'ın aşk çocuğu olabilecek Totally True ile açılıyor. İçe dönük, kendi üzerine katlanan sakin gitar melodileri sisli vokallerle besleniyor. Aynı damardan ilerleyen Der Microarc ve When to Let Go ile Violens'in yumurtaları çoktan deri altına zerk edilmiş oluyor. Distorsiyonlu gitarların hala heyecan verdiği paralel bir evrenden kaçan Every Melting Degree'yi takip eden Lavender Forces, bir uyarı sinyali gibi albümü ikiye bölüyor. İlk yarıdaki henüz güneş kremi sürmüş ten hissi yerini Sonic Youth-vari gitar-davul kapışmalarına bırakıyor. Katmanlı vokaller ve bilgisayar efektleri şarkıları puslandırıyor. Shoegaze'le punk rock arasında bir yerde duran All Night Low'da nihayet Violens'le ilişkimizin gidişatı belli oluyor. Niyetimiz ciddi. True'da daha önce defalarca örneğini duyduğumuz formülleri ustalıkla kullanıyor Violens. Bu yüzden şarkılara kapılmak kolay. Grup, güvenilirliği test edilmiş bu formüllerden bir füzyon yaratıyor. Onlara sırtını tamamen dayamak yerine, onları dönüşüme uğratıyor. Bu yüzden şarkılar heyecan verici. Amoral, Violens'in yapmak istediklerine dair bir taslaktı. True, yapabileceklerinin bir kısmını ortaya koydu. Üçüncü Violens albümünde grubun tüm kartlarını masaya açmasını izlemek çok keyifli olacak."} {"url": "https://manyetikbant.me/wakin-on-a-pretty-daze/", "text": "Uyanmışız, gün serinmiş. Domatesler kekikli zeytinyağı içindeymiş. Kedi koltukları tırmalamıyormuş. Kapının önü denizmiş. Sevgilinin yüzü sıcakmış. Çarşafta kum taneleri... Belirli bir ruh halini yakaladığında her şey kolay. 30'larının başındaki Amerikalı müzisyen Kurt Vile, yaşamak için temel ihtiyaçlardan biri olan, hayat içinde kolayca akabilme hissini ihtiva eden bir psychedelic folk yapıyor. Nisan başında çıkan Wakin on a Pretty Daze, Vile'ın beşinci albümü. Kapak fotoğrafının sağ alt köşesinde, bir yol kenarında öylece duran adam bazen sözcüklerle, bazen açılış parçası Wakin On A Pretty Day'deki gibi upuzun gitar sololarıyla anlatıyor hikayelerini. Alınan yollar, verilen sözler, aşık olunan insanlar ve kana karışanlar bir bir gezginin heybesinde yerini alıyor. Too Hard'da geçen Acele etme, derler. Varolmanın en iyi yolu bu olsa gerek sözleri, Kurt Vile'ın müziğinin her hücresine sinmiş Amerikan saykodelisinin özeti gibi. Albümdeki şarkılar, her hafta sigarayı azaltacağına, alkolü bırakacağına söz veren bir arkadaşımın hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini bildiğim vaatlerini dinlemeye benzer bir his uyandırıyor. Bazı insanlar hayatı yeterince yaşadığından emin olmak ister, Kurt Vile şarkıları da böyle bir adamın içinden çıkıyor gibi. Hayatın hiç de steril olmayan özüne bulaştıkça yıpranmak ve yıpratmak kaçınılmaz. Kalpler açık, samimiyet ortada olduğu sürece bu hiç sorun değil. Vile'ın gitarına uzun uzun methiyeler düzmek mümkün. Ya da kısaca şunu söylemek: Elektriğin varlığı, onun gitarıyla anlam kazanıyor. Kaynağını Amerikan folk/rock geleneğinden alan Kurt Vile'ın müziği yeni bir şey değil. Geçerli bir şey. İnsan bir yerden bir yere gitmek için kara üzerinde hareketine devam ettikçe de geçerliliğini koruyacak."} {"url": "https://manyetikbant.me/wastoid/", "text": "Oklahoma çıkışlı saykedelik rock grubu Stardeath and White Dwarfs, 10 yıllık kariyerinin ikinci stüdyo albümü Wastoid'i TV On The Radio üyesi David Sitek'in plak şirketi Federal Prism Records etiketiyle yayınladı. Grubun solisti Dennis Coyne'un The Flaming Lips lideri Wayne Coyne'un yeğeni olması, grup için hem avantaj hem de bir engel. Stardeath and White Dwarfs bir yandan bu bağlantıyı kullanarak The Flaming Lips'in kaydettiği Pink Floyd ve King Crimson cover albümlerinde yer alıyor, diğer yandan çok açık biçimde The Flaming Lips'i andıran müziğinde kendi sesini bulmaya çalışıyor. Sessizlikten yavaşça yükselip bir patlamayla dinleyiciyi yakalayan açılış parçası The Chrome Children, çıtayı en baştan yükseğe yerleştiriyor. Bir mantrayı andıran Frequency, akustik dozuyla parlıyor. Vokalin gitar katmanları arasında eriyip kaybolduğu New Fumes katkılı Hate Me Tomorrow ve Chrome Pony ile birlikte kaydedilen isim şarkısı Wastoid, grubun iş birliklerinde ne kadar başarılı olduğunu bir kere daha kanıtlıyor. Birds of War'un gürültüsü, Sleeping Pills and Ginger Ale'in uzay boşluğu synth'leri Stardeath and White Dwarfs'un takip edilmesi gereken gruplar listesindeki yerini sağlamlaştırıyor. Grubun adının kaçınılmaz olarak sürekli birlikte anıldığı The Flaming Lips de 6 dakikalık The Screaming ile albümde görkemli bir iz bırakıyor. Stardeath and White Dwarfs'un iç gıcıklayıcı gürültüyle sarhoş edici saykedeli arasında uzanan müziğinde, geleceğe yönelik fikirlerin tohumlarını görmek mümkün. Ancak onları küçük Flaming Lips olarak değil, kendi sesine sahip özgün ve bağımsız bir grup olarak kabul etmek için sanırım bir albüm daha beklemek gerekecek."} {"url": "https://manyetikbant.me/wavelength/", "text": "Hasta olduğumda, çok sinirliyken ya da gerginken kendimi rahatlatmak için bir sürü şey yapıyorum ama müzik dinlemek aklıma hep en son geliyor. Çünkü kendimi dinleme eylemine hakkıyla veremeyeceğimi düşünüyorum. Çoğunlukla yanılıyorum. Kulaklarımın Samara Lubelski'ye alışması için bol kavgalı, gerilimli bir deniz otobüsü yolculuğu yetti. Tıklım tıklım geminin bir köşesinde, kendimi ayağını ön koltuğa uzatan teyzeler ve başkasının yerine oturmasına rağmen kalkmamakta ısrar eden ablalara kapamamı sağladı Lubelski'nin sakin fısıltısı. Lubelski 90'lardan beri birçok müzisyenle birlikte çalışmış, hala çalışıyor. Mesai verdiği gruplar arasında Thurston Moore'un yeni projesi Chelsea Light Moving de var. 2000'lerin ortasından beri de solo albümler yayımlıyor. Kendisini ancak 6. albümü Wavelength'te yakalamış olmak, telafi etmeye çalıştığım bir kayıp. Samara'nın gitar ve keman çaldığını biliyorum, başka enstrümanlar da çalıyor olması muhtemel. Psychedelic etkilerin çokça hissedildiği, hafif elektrikli bir indie folk yapıyor. Şarkıları da vokali gibi uçucu. 37 dakikalık albüm, iddiasız ama akla yapışan gitar melodileri ve basit davullar üzerine inşa edilmiş. Lubelski'nin okşayıcı sesi bu yapı üzerinde gelgit misali yavaş hareket ediyor. Belli belirsiz efektler, ksilofon ve oyuncaksı aygıtlardan çıktığını hayal ettiğim tınılar, incelikli bir düzenlemeyle şarkılar arasında nüans farkları yaratıyor. Albümdeki tek ve uzun bir parçadan oluşma hissiyatı, Lubelski'nin dalgalanmalardan uzak sesinden, biraz da gitar melodilerinin benzerliğinden kaynaklanıyor. Bu yüzden, ortasından bir iki şarkı dinleyip yoluma devam edebildiğim albümlerden değil Wavelength. Antibiyotik tedavisi gibi başından sonuna bir bütün olarak alınması gerekiyor. Acele etmenin, hırgürün faydasızlığı Samara Lubelski'nin müziğinde ifadesini buluyor ve ne zaman onun sesine dikkat kesilsem, içimden birtakım tortular akıp gidiyor."} {"url": "https://manyetikbant.me/weezer-everything-will-be-alright/", "text": "Los Angeles çıkışlı rock grubu Weezer, ilk albümlerinin 20. yıldönümünde dinleyicisine o eski güzel günlere dönmeyi vaat ediyor. 90'ların sona ermesiyle çoğu müzik dinleyicisinin radarından kaybolan Weezer, 2000'lerin ikinci yarısını muhtemelen sadece kendileri ve sıkı takipçileri için bir anlam ifade eden albümlerle geçirdi. Rivers Cuomo ve ekibi, üzerlerindeki rock'n roll yapan kolejli imajına sımsıkı sarıldı ve şimdiki zaman içinde hep geçmişi andı. Grubun 9. stüdyo albümü Everything Will Be Alright In The End de aynı çizgide ilerliyor, ancak bu defa ilk çalışmaları The Blue Album referans alınmış. İlk single Back To The Shack'in sözleri, Weezer'ın bugünkü varoluşunu özetliyor: Yeni dinleyici kitlelerini boş ver, gel 94'teki gibi çalalım, zaten disko ve televizyondaki müzik yarışmaları berbat şeyler. Kulağa ölü bir zamanı diriltmeye çalışıyormuş gibi gelse de Weezer'a özgü çekiciliğiyle dinleyicinin zihnine yapışan bir çıkış parçası Back To The Shack. Albüme sıkı bir başlangıç yapan Everything Will Be Alright In The End, eski usul rock gruplarına ağıt niteliğindeki Eulogy For A Rock Band, Cuomo'nun kitlesel tüketime yem olmama niyetini ortaya koyan I've Had It Up To Here, Best Coast'tan Bethany Cosentino'nun eşlik ettiği Go Away, ikinci single Cleopatra ve son üç şarkının oluşturduğu The Futurescope Trilogy ile kendini güçlü bir biçimde hatırlatıyor Weezer. Bir anlığına gözlerinizi kapayıp 90'lara döndüğünüzü düşünmeniz bile mümkün. Everything Will Be Alright In The End, sadık Weezer dinleyicisini ve 90'ları özleyenleri memnun edecek bir albüm. Grubun son 10 yılda yayınladığı en iyi çalışma. Geçmişin tozunda debelenmeyi sevmeyenler mi? Onlar zaten Weezer'ı ilgilendirmiyor. Grup, kendi güvenli dairesi içinde hareket etmekten memnun."} {"url": "https://manyetikbant.me/welcome-oblivion/", "text": "Her günün öncekinden hızlı, her yılın öncekinden çetin geçtiği çağda yaşayanlar olarak hiçbir şeyin değişmediği ve her şeyin sonsuza dek bildiğimiz şekliyle devam edeceği yanılsamasına kapılmak tuhaf. Neyse ki uykulu gözleri dünyanın değişim ve dönüşümüne açan müzisyenler var. Trent Reznor, eşi Mariqueen Maandig, Reznor'la birlikte 2010 yılında The Social Network filmine yaptıkları soundtrack'le Oscar kazanan Atticus Ross ve Nine Inch Nails'in sanat yönetmeni Rob Sheridan 2010 yılında bir araya gelip kendilerine Coil'in 1984 tarihli single'ı How to Destroy Angels'ı isim olarak seçiyor. Bir single ve bir EP sonrası, bu ayın başında, grubun ilk albümü Welcome Oblivion çıkıyor. Unutuluş, zaten yıllardır içinde yaşadığımız ve gitgide alıştığımız bir kavram. Hafızamız belirli bir dönemin nostaljisine çakılı, yeni her şey ise kısa dönem hafızanın limiti içinde var olabildiği kadar kalıp, soluyor. HTDA'ın 65 dakikalık albümü, zamanın ruhunu tüm iniş çıkışlarıyla ortaya seriyor. Açılış parçası The Wake-Up dinleyiciyi bütünlüğünü korumakta zorlanan, parça parça olup dağılmanın eşiğindeki bir dünyaya uyandırıyor. Dehşetli gerçekliğinden kaçmak için rüyada olmayı isteyeceğimiz, ayaklarımızın altındaki zeminin sürekli titreyip biçim değiştirdiği bir dünya. Bu ufalanma ve moleküllerine ayrılma hali, içinde bir beklenti de barındırıyor. Bedensel / ruhsal dağılmanın üstesinden birlikte gelinecek bir insan dokunuşuna özlem duyuluyor. Şu anki haliyle dünya, çürümenin son safhasında ve yok olmaya mahkum. Albümün tamamında bu dönüşümden bahsediliyor. İsim parçası Welcome Oblivion'da söylendiği gibi dönüşüm hem şiddet, hem şefkat içeriyor. Ekolojik sınırlar zorlandıkça doğa yapması gerekeni yapıp antivirüs programını devreye sokuyor. Yersiz gururuyla kendi kuyruğunu yiyen bir tür için sirenler çalıyor. Çoktan başlayan evrimi buyur etmekten başka şans yok. Ice Age hem fiziksel hem manevi kıyameti haber verirken Too Late, All Gone, tıpkı Radiohead'in Fitter Happier'ı gibi sürdüğümüz hayatı korkutucu bir liste halinde yüzümüze çarpıyor. Unutuluş ve son kaçınılmaz olunca, ihtimaller konuşulmaya başlıyor. Kaçıp saklanarak kendi düzenimizi kurmak mümkün mü? Distopya içinde bir ütopya hayali yeşerir mi? Gerçekten bir amaç için ayaklansak ve dik dursak ne olurdu? İnandıklarımız bizi bir arada tutuyor. Peki inandıklarımız gerçek mi? Ağaç gibi kök salıp değişime karşı mı çıkmalı yoksa yavaş yavaş hem birbirimizin hayatından, hem dünyadan silinmeli mi? Tüm sevgimiz, oksijenimiz ve anılarımız bittiğinde geriye sadece unutuluş kalacak. Tamamen unutulmuş bir şey, hiç var olmamış sayılabilir mi? Albüm bu soruları soruyor ve sonunda dönüşümü kabulleniyor. 13 şarkı boyunca koca bir çağın hikayesi anlatılıyor sanki. The Loop Closes ile evrenin, zamanın, doğanın döngüsüne vurgu yapılıyor ve başlangıcın son olduğu gibi, sonun da başlangıç olabileceği ve bu çözünme içinden yeni bir algı doğabileceği düşüncesi pırıldıyor. Albümü kapatan Hollowed Ground yeni bir yapı için yıkım sonrası zemini kutsuyor. Trent Reznor'ın fısıltıları, Mariqueen Maandig'in berrak sesi, elektronik atımlar ve gitar dokunuşlarıyla gelişimizi ve gidişimizi anlatıyor Welcome Oblivion. Korkutucu ve doğru. Tam ihtiyacımız olan şey."} {"url": "https://manyetikbant.me/wig-out-at-jagbags/", "text": "90'ların önemli indie rock gruplarından Pavement'ın solisti Stephen Malkmus, 2000 yılından beri ekibi The Jicks ile müzik yapıyor. Bağımsız plak şirketi Matador Records etiketiyle çıkan Wig Out at Jagbags, grubun 6. stüdyo albümü. Sound'unu kaygısız ve biraz retro havalı gitarların belirlediği albümde, Malkmus'un pek yaşlanma belirtisi göstermeyen sesinden, alışık olduğumuz esprili ve oyuncu tarzda yazılmış hikayeler dinliyoruz. Stephen Malkmus & The Jicks'i dinlerken bir an 90'ların bitmediğini düşünmek mümkün. Ama bu 90'lar referansı, müziğin geçip gitmiş bir dönemin nostaljisiyle zombileştiği anlamına gelmiyor. Daha çok, 90'ları birlikte geçirdiğiniz bir arkadaşınızla karşılaşıp, onun kendine has sohbetini ne kadar özlediğinizi fark etmeye benziyor. Stephen Malkmus'un zekice cümleleri ve zamanında indie rock'ın harcını karan gitarları hala canlı. İlk gençlikte olduğu gibi, 30'lara girerken de, orta yaşı sürerken de yanımızda olacaklar."} {"url": "https://manyetikbant.me/wildbirds-peacedrums-rhythm/", "text": "İsveçli deneysel müzik ikilisi Wildbirds & Peacedrums, hayat arkadaşları Mariam Wallentin ve Andreas Werliin'den oluşuyor. Grubun wildbirds tarafını zengin vokaliyle Wallentin doldururken, peacedrums işini perküsyoncu Werliin üstleniyor. İki temel öğenin birbirini kovaladığı, süslerden arınmış bir müzik yapıyorlar. İkili, Stockholm'deki stüdyolarında kaydettikleri dördüncü albümlerinde zaten yalın olan sound'larını iyiden iyiye saflaştırmış. Mariam Wallentin'in ilkel inlemelerle funky kıvrımlar arasında geniş bir yelpazede salınan vokalleri dinleyiciyi kolayca yakalıyor. Andreas Werliin'in kimi zaman ayinsi bir tekdüzeliğe yönelen, kimi zaman şarkıların tansiyonunu yükselten perküsyonu ise hipnotize edici. Albümün adı, içeriğini özetler nitelikte: Ritim. Wildbirds & Peacedrums'ı dinlerken müziğin içinde birbirine meydan okuyarak ve birbirini tamamlayarak dans eden iki figürü görebiliyorsunuz. Burası tamamen ritmin hakim olduğu bir alan. İkilinin müziği sınırlı enstrüman kullanımlarına rağmen doyurucu ve dokulu. The Offbeat, Gold Digger, Everything All The Time gibi doruk noktalarıyla 39 dakikalık Rhythm, kulak vereni kendi gerçekliğine çekme gücüne sahip albümlerden."} {"url": "https://manyetikbant.me/winterwonderland/", "text": "Scott Weiland sesini şekilden şekle sokabilen, büründüğü her vokal karakterinde de başarılı olan biri. Her an her rengi alabilecek bir bukalemun olduğu için, kalkıp bir pop albümü yaptığında nasıl şaşırmıyorsam, Noel şarkılarından oluşan bir albüm çıkardığını okuduğumda da şaşırmadım. The Most Wonderful Time Of The Year adlı albümünde daha önce Nat King Cole, Bing Crosby gibi isimlerin yorumladığı klasik şarkıların yanına kendi Noel şarkısı Happy Christmas And Many More'u katmış. Stone Temple Pilots'ın Purple albümündeki hidden track My Second Album'ı hatırladığımızda yukarıdaki video gözümüze daha normal görünüyor. Weiland'ın başarısı da gayet açık. Ben videoyu da, projeyi de sevdim. Videoya dikkatimi çeken 13melek'e teşekkürler."} {"url": "https://manyetikbant.me/world-peace/", "text": "Doğruluğuna inandığı şeyler uğruna herkesi karşısına alabilecek kadar cesur, tüm zaaflarını gösterebilecek kadar samimi az sayıda müzisyenden biri Morrissey. Son yıllarda sağlık sorunları ve çeşitli etik sebeplerden iptal ettiği konserlerle göz önünde olan Moz, 5 yıllık bir aradan sonra 10. solo albümüyle geri döndü. Türkçe'ye Dünya barışı seni ilgilendirmez şeklinde çevirebileceğimiz World Peace Is None Of Your Business, tam da Morrissey'den beklenen kışkırtıcılıkta bir albüm adı. Sanatçının hükümetlerden kapitalizme, erkeklik algısından aile kurumuna yıllardır şiddetle karşı çıktığı ve eleştirdiği her şeye nefreti ve saldırısı devam ediyor. Üstelik bu defa içinde oğlunu arayan bir babanın hikayesini anlattığı Istanbul adında bir şarkı da var. Albümün açılışını yapan isim şarkısı, her eylemimizle zengin daha zenginleşirken fakirin yok olması üzerine kurulmuş sistemin devamını sağladığımızı ilan ediyor. Oy verdikçe sistemi besliyorsun, diyor dinleyene. İçinde bulunduğumuz kapanı tüm çıplaklığıyla gösteriyor, ancak çözüm için herhangi bir önerisi yok. I'm Not A Man'de toplumun içselleştirdiği şiddeti reddederken, Earth Is The Loneliest Planet'te ne kadar kötü bir dünyada yaşadığımızı anlatırken, bir üniversite öğrencisinin intiharını konu edinen Staircase At The University'de aile baskısına dikkat çekerken, Kick The Bride Down The Aisle'da aile kurumunu lanetlerken hep aynı agresif, karamsar ve kendini bu pislikten ayrı bir yerde konumlandıran dil var. Morrissey'in kinayeli dili, bizi ona çeken şeylerden biri ama World Peace'te her zamankinden çok acılık birikmiş. Şarkılar çabucak suçlamalara dönüşüyor ve hedefte herkes var. Neal Cassady Drops Dead'in tekerleme gibi sözleri ve Smiler With Knife'ın karanlığı, Earth Is The Loneliest Planet ve Kiss Me A Lot'un Moz'dan beklenmeyecek basitlikteki cümlelerini affettiriyor. Kapanış parçası Oboe Concerto ise Morrissey'in onca karşı çıkış sonrası kendine itirafı gibi: Eskiler denedi ve öldü. Şimdi sırada ben varım. Nihayetinde Moz da bir süper kahraman değil ve bir noktada, dünyanın adaletsizliği karşısında yitirdiği dostlarına içmek dışında yapabileceği bir şey kalmıyor. World Peace Is None Of Your Business, Latin gitarları, uluyan gitar soloları, Morrissey'in gücünü hiç kaybetmeyen sesi, zengin düzenlemeleri ve kurduğu atmosferle dolu dolu bir rock albümü. Ancak 55 yaşındaki müzisyene asıl gücünü veren sözlere odaklandığınızda, ilginizi kolaylıkla kaybedebilirsiniz. Söyledikleri temelsiz olduğundan değil, onları yıllar önce çok daha çarpıcı biçimde söylemiş olduğundan."} {"url": "https://manyetikbant.me/wovenhand-garajistanbul-2015/", "text": "Konser vardır, arkadaşınla gidip bira içerek izlemek istersin; konser vardır, tek başına gözlerin kapalı hissetmek istersin. Wovenhand konserleri benim için ikinci kategoride. David Eugene Edwards'ın country, bluegrass, punk ve Amerikan yerlilerinin etkilerini taşıyan müziği, karanlık jeneratörü gibi. Nick Cave, dini temaların kendisi için söz yazarlığı evreninde önemli olduğunu ama aslında dindar biri olmadığını söyler. Edwards için bu geçerli değil. Bir elinde İncil sallayarak haykıran adam onun yalnızca sahne personası değil. Boynundaki kocaman haç, uzun saçlarını şakaklarına yapıştıran bandanası, şapkası, yılan derisi botlarıyla reformist western filmlerinin kızılderililerden yana olan kovboylarına benziyor. Sahnedeki 4 kişi çalmaya başladığında gümbür gümbür nal sesleri geliyor kulaklarımın platosundan. Toz, duman, güneş, tepede dönen akbabalar, görüş alanının kenarında bir bizon kafatası. Kurşunlar omuzlarımı ıskalıyor, adrenalinle sarsılıyorum. Grubu 2013 te Salon'da izlediğimde büyülenmiştim. Geçen yıl çıkardıkları Refractory Obdurate benim için yılın en iyilerindendi. Garajistanbul'da da şaşırtmadılar, baştan sona sert ve ayin gibi bir performans sundular. Edwards'ın birlikte yaşadığı bir gölge hayvanı var. Şarkı söylerken bir an gırtlağından çıktığını görebiliyorsunuz. Bu gölge hayvan, kendisini izleyenlerin gölge hayvanlarını da ona katılmaya çağırıyor. Gölge hayvanların çobanı gibi. İçimden çıkarabildiğim kadar salıyorum hayvanımı, koşuyor. Şarkı söyleyen adam bilmediğim dillerde konuşuyor. Kutsuyor mu, lanetliyor mu belirsiz. Eliyle birtakım görünmez ruhları kovalıyor sahnede. Gitar gürültüsünden genzim yanıyor. Wovenhand'in bileklerinden tutup sağa sola çekiştirdiği ruhum mutlu. David Eugene Edwards, kişisel şamanım. Bir sonraki buluşmaya kadar hayvanımı kalbime yakın bir yerde istirahate yatırdım."} {"url": "https://manyetikbant.me/yar-m-piano-magic-ve-konser-saati-sorunsal/", "text": "Piano Magic'le üçüncü buluşmam dün gece Babylon'da gerçekleşti. Verimli bir vuslat olamadı zira çok yorgun olduğum için 7-8 şarkı dinleyip kaçtım. O çok sevdiğim ses duvarları yeni yeni yükselmeye başlamıştı Great Escapes'le. Glen Johnson'ın şarkı aralarındaki muhabbetini dinlemek güzeldi. Kalabalığın yarısından sonra Kardeşler Kıraathanesi kıvamını alan rabarbaya ise maalesef alışkındım. Bahsetmek istediğim şey Piano Magic'in her zamanki gibi iyi olan performansı değil, konser izlemeyi benim için külfet haline getiren konser saatleri. Bence 23:00, bir konserin başlama saati olmak için çok geç. İstanbul seyircisinin bir türlü kurtulamadığı yarım saat geç gidelim, zaten hiçbir konser saatinde başlamaz düşüncesinden dolayı 23:30'u buldu grubun sahneye çıkması. İşten 18:00'de çıkan biri olarak ne yaptım 23:00'e kadar? Yemek yedim, bir bara gidip oturdum, ordan sıkılıp başka bir bara gittim. Daha Babylon'a gitmeden insan kalabalığından, gürültüden yorulmuştum. 22:30 gibi mekana girdiğimde alt kat bomboştu. 12'yi biraz geçe de çıktım. Eve gidişim 1'i buldu. Neyse ki bugün işim yoktu. Hafta içi konserlerinde daha da vahim durum. Son otobüse yetişmek imkansız, her türlü taksiye kalınıyor. Ertesi sabah erken kalkmak gerekiyorsa son şarkılar gözden çıkarılıyor vesaire. Konser izlemek iyice hesap kitap işine dönüşüyor. Uzun uzun bar muhabbeti konser sonrasına yakışıyor. Konserde karşılaştığın/tanıştığın insanlarla gidip bir iki saat takılmak, eve ertesi günü sabote etmeyecek bir saatte dönmeni imkansızlaştırmamalı. Konserini izleyip rahat rahat son otobüse binebilmelisin mesela. 21:00 mantıklı bir saat ama 23:00 değil."} {"url": "https://manyetikbant.me/yengec/", "text": "Her krizi bir Tom Robbins hamlesiyle hikayeye çeviren yarı deli bir kadın düşünün. Kafası Avustralya'nın vahşi bahçeleriyle Şile kumsalları arasında gidip gelsin. Bu kadın yıllar boyu şarkılar yazsın, söylesin, sonunda da onları ince ince işleyip albüm haline getirsin. İşte o albüm, Hediye Güven'in Yengeç'i. Hayatını yan yan yürümekle geçirenlerin Yılbaşı hediyesi. Bundan 11 sene evvel, tesadüfler sonucu tanışmıştık Hediye'yle. Cihangir'den Taksim'e ellerimiz cebimizde yürürken Tori Amos mırıldanmıştı, hatırlar mı bilmem. Şimdi ben dinlediğim her şarkısında o kısa yürüyüşü hatırlıyorum. Yıllar içinde o müziğini büyüttü, ben kendimi büyüttüm ve işte ne güzel yerdeyiz. CD'si dönüyor bilgisayarda, aynı taştan yontulduğumuzu söylüyor şarkısı. Çelik eyerli atlar geçiyor gümbür gümbür. Suya oraklar sallanıyor bile bile. Lades kemikleri ve yengeçler. Hep bizim gibi yengeçler. Zaman geçirmek çok vakit alıyor. Hediye Güven uçucu bir caz yapıyor. Usul bir davul, tatil havasında bir gitar, ufak gerilimlerin altını çizen nefesliler... Şarkılarda yürümeye çabalayan ilişkiler, kırgınlıklar, beklentiler var. Olmayansa pişmanlık ve acıdan beslenme. İstenen ama olmayan, arzulanan ama kavuşulmayanlar ağırlık yapmadan uğurlanıyor. Yaşanan neyse o seviliyor, her deneyime teşekkür ediliyor. Her şey küçük bir beden içinde olup bitiyor ve sonunda hayat devam etmeye devam ediyor. Ocakta yemek pişiyor, çay demleniyor. Kara deliklerle ilgili belgesellere bakıp ne kadar hiç olduğumuzu düşünürken bir yandan da içimizdeki duygu yoğunluğuna şaşırıyorum hep. Şimdi, Andromeda saatte bir milyon kilometre hızla Samanyolu'na yaklaşırken, bu manyaklık ve galaktik şiddet içinde sakince oturup Ömer Faruk Güven'in sesindeki derin kuyuları dinliyorum. Uzaydaki her şey müzikte de mevcut. Dünya insanları, gevşeyin ve Hediye'ye kulak verin."} {"url": "https://manyetikbant.me/yeni-baslayanlar-icin-budapeste/", "text": "Bir şehir hayal edin; gündüzü renkli, gecesi hareketli, insanları neşeli, sokakları sanat dolu, her yerinde keşfedecek güzellikler var ve üstelik ucuz. İşte o şehir Budapeşte. Tuna Nehri'nin iki yanında uzanan Budin, Eski Budin ve Peşte 1873'te birleşerek bildiğimiz Budapeşte'yi oluşturuyor. Burası ilk çağlardan beri aktif bir yerleşim yeri. Keltler, Roma İmparatorluğu, Hunlar, Osmanlılar, Kutsal Roma İmparatorluğu, Avusturya Macaristan İmparatorluğu, Dünya Savaşları sonrası Alman ve Sovyet işgalleri... Tarih boyunca defalarca yıkılıp yeniden doğan Budapeşte, Sziget Festival'ın da etkisiyle son yıllarda genç gezginlerin gözde şehirlerinden oldu. Bulunduğum süre boyunca kendimi müthiş mutlu hissettiğim, sokaklarına, binalarına, barlarına aşık olduğum Budapeşte'ye gideceklere birkaç tavsiyem var. Bazıları turistik ama yapmazsanız olmaz kategorisinde, bazıları sadece meraklısına. Buyrun hızlı bir Budapeşte turuna. Yeni bir şehre gittiğimde mutlaka yapmaya çalıştığım iki şey var. İlki, belki de çok ilkel bir içgüdüyle, şehri yüksek bir yerden görmek. Sanki ancak o zaman nerede olduğumu tam olarak idrak edebiliyorum. İkincisi ise yerel bir marketten aldığım malzemelerle yemek yapıp yemek. Bu da şehri içime katmama yarayan bir çeşit büyü. Budapeşte'yi tepeden görmek için Buda tarafına, yani Tuna'nın batısına geçmeniz gerek. Adını 11. yüzyılda Macaristan'ın Hıristiyanlaşmasında önemli rol oynayan St. Gellert'den alan Gellert Tepesi ilk durağımız. Tepenin üzerinde yer alan kale, 1851'de Habsburglar tarafından, olası ayaklanmaları bastırmak için yaptırılmış ve toplarla donatılmış. Sovyet döneminde de bu işlevi devam etmiş. Bugün yapının etrafında sovyet tankları görmek mümkün. Citadella'ya otobüsle ya da tepenin eteklerindeki ağaçların arasından yürüyerek ulaşabilirsiniz. Tepede atıştırabileceğiniz büfeler de var. Ülkenin Alman işgalinden kurtuluşunu simgeleyen Özgürlük Heykeli de burada bulunuyor. Çizgi filmlerden fırlamış gibi görünen bu yapı, Budapeşte'nin popüler turistik noktalarından Fisherman's Bastion'ın kulelerinden biri. 19. yüzyılın sonunda seyir terası olarak inşa edilen yapı, iç tarafındaki Matthias Kilisesi'ni çevreliyor. Bugün etrafı oteller, dükkanlar ve restoranlarla dolu. Buraya da otobüsle ulaşım var. Çok turistik yerlerden hoşlanmıyorsanız Citadella'yla yetinip burayı pas geçebilirsiniz. Budapeşte'nin yakın tarihi, pek çok Avrupa şehri gibi acılarla dolu. I. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan Macaristan, yükselen Nazi Almanyası ve Sovyetler Birliği arasında zayıf ve yoksul bir ülke olarak varlığını sürdürmeye çalışıyor. 1930'lar ülkede faşizmin sesini duyurmaya başladığı yıllar. 1944'teki Nazi işgali ve sonrasında iktidara gelen faşist Oklu Haç Partisi dönemiyle Yahudilere yönelik kıyımlar gerçekleşiyor. Bu dönem kısa sürse de oldukça kanlı. Aynı yıl Sovyet birlikleri Macaristan'a giriyor ve 40 yılı aşacak Sovyetler Birliği dönemi başlıyor. Yüz binlerce kişi Gulag'larda ölüyor, toplum müthiş bir baskı altına alınıyor ve zaman zaman yükselen protesto hareketleri şiddetle bastırılıyor. 1944-45 yıllarında Oklu Haç Partisi'nin milisleri tarafından Tuna kıyısında öldürülen Yahudilerin anısını yaşatan 60 çift demir ayakkabıyı görmek insanın kalbini çok ağırlaştırıyor. Böyle dehşet verici bir olayı oldukça basit ve etkili bir fikirle sanata dönüştüren ise Budapeşte doğumlu yönetmen ve oyuncu Can Togay. Güneşli ve kendinizi iyi hissettiğiniz bir günde, on yıllar önce sizinle aynı yerde durmuş ve belki cesedi nehre düşerken ayakkabısının teki kıyıda kalmış insanları düşünmek, faşizme karşı nerede durmamız gerektiğini hatırlatıyor. İnsanlar konuşa konuşa, şehirler dolaşa dolaşa keşfedilir. Budapeşte'nin sokakları yukarıdaki gibi harika mural'larla dolu. Litrelik suyunuzu atın çantanıza, çıkın eski binaların arasında kaybolmaya. Yaz sıcağından biraz kaçıp ağaçların gölgesinde serinlemek isterseniz adresiniz Varosliget. Kışın gidiyorsanız da buradaki kocaman buz pistine uğramadan etmeyin. Parkın içinde müzeler, hayvanat bahçesi, lunapark ve şehrin ünlü spa'larından Szechenyi bulunuyor. Bol yürüyüşlü bir günde dinlenip mola vermek için buraya uğrayabilirsiniz. Hafta sonları parkın kıyısında büyük bir bit pazarı kuruluyor. Öğle saatlerinden önce giderseniz güzel parçalar bulabilirsiniz. Genç kitleyle kalabalık ve hareketli bir akşam geçirmek isterseniz tavsiyem Gozsdu Udvar. Bir pasajla ulaştığınız avlunun içinde farklı türde restoran ve barlar bulacaksınız. Biraz turistik ama mekanlar güzel. Benim favorim Spiler. Pazarları pasajda takı, çanta vs. satan tezgahlar açılıyor, dolayısıyla gündüz de ilgi çekici bir yer. Civarda butikler de var. Budapeşte gibi ucuz bir yerde, kişi başı 20-30 liraya iyi restoranlarda lezzetli yemekler yiyebiliyorsunuz. Macar yemekleri için Liszt Ferenc Ter'deki Menza ideal. 70'lerden fırlamış dekorasyonuyla retro severleri ayrıca coşturuyor. Baharatla arası iyi olanlar Bangladeş yemekleri yapan ufacık bir büfe olan Bangla Bufe'ye uğramalı. Samosa ve biryanileri nefis. 20-25 dakika bekleme süresini göz önüne alın. Yukarıda detaylarını gördüğünüz mekanlar sırasıyla Fogashaz, Instant ve Szimpla Kert. Budapeşte'de gezerken binaların avlularına yerleşmiş, sokaktan bulunmuş çeşit çeşit malzemeyle dekore edilmiş salaş barlar dikkatinizi çekecek. Şehrin alametifarikalarından ruin pub'lar, makul fiyatlarla rahat atmosferi birleştiriyor. Çoğu birkaç katlı ve farklı konseptlerde döşenmiş odalara sahip. Yukarıda saydığım 3 ünlü bar dışında Kuplung, Köleves Kert ve Anker't de görülmeye değer. Budapeşte'nin meşhur kaplıcalarına gitmeye vakit bulamadığım için ilk elden bilgi veremiyorum ama sonraki seyahatimde gidilecekler listeme eklediklerim fotoğrafta gördüğünüz Szechenyi, Gellert ve Osmanlı döneminde yapılan Rudas. Vaktiniz olursa mutlaka birine gidin, giderken bone ve terliklerinizi unutmayın. Keşfederken keyif alacağınızdan emin olduğum bir şehir Budapeşte. Özlemi ara ara yokluyor. En kısa zamanda yeniden gidip havasını solumak istiyorum. Sziget'e gidecekler için faydalı olabilecek bir yazı yazmıştım, onu da buradan okuyabilirsiniz."} {"url": "https://manyetikbant.me/yeni-yil/", "text": "İyi dilekler sunmanın, iyi hisler içinde olmaya çalışmanın kimseye zararı yok. O yüzden Yılbaşı çok saçma, hiçbir şey değişmeyecek diyen bezginlere kulak asmıyorum. Konuşulanların çoğuna kulak asmıyorum zaten. 2012'de en çok bunu yapmayı öğrendim. Kendime yeni bir hayat kurmaya çalıştım. Biriyle 24 saat bir arada olmayı, tahammül etmeyi, sinirlenmemeyi öğrendim. Kendi kararlarının sonuçlarının kötü de olsa o kadar acıtmadığını, o acıları her zaman başkalarının istediklerini yapmaya tercih edeceğimi fark ettim. Dedem öldüğünde yalnız uyumayacağıma dair kendime söz vermiştim. Çoğunlukla sözümü tuttum. Tek başına kalmanın tadını da çıkardım ama. Daha önce görmediğim ülkeler, şehirler gördüm. Parasız kaldım, param oldu. Terledim, pislendim, üşüdüm, hasta oldum. Evimin neresi olduğunu bilemedim. Sonra evimin neresi olduğuna boşverdim. Az eşyanın insanı özgürleştirdiğine tanık oldum. Kendime giysiler tasarlamaya çalışıyordum, sonra baktım ki tanımadığım insanlar alıyor onları. Yeni bir işim oldu yani. Yeni insanlarla çalışmaya başladım. Bol bol konser izledim. Bol bol fotoğraf çektim. Bol bol ses duydum ve beni değiştirmelerine izin verdim. Sevdiğim insanlara onları sevdiğimi çok söyledim. Sevmediklerime, onları sevmediğimi çok belli ettim. Beni komik, güzel, ruhsuz, duygusuz, bencil ya da ukala buldular. Çoğu umurumda değildi. İnsanlara yemek yaptım, bazen insanları evimden kovdum. Çoğunlukla darılmadılar. Çoğunun umurunda değildim. Feat. için yazdım, az da olsa Yazıhane için yazdım. Kendim için yazdım. Açık Radyo'dan ayrılıp Radyo Eksen'e geçtim. Eski defterlerimi doldurdum, yenilerini aldım. Kalemlerimin üzerine titredim. Nevizade'nin arkasında, ilikçi İbrahim Abi'nin atölyesinde kavurma yedim. Roskilde'de bir restoranda karides yedim. İstiklal'de bir büfede sosisli yiyip zehirlendim. Annemin yemeklerine daha iştahla yumuldum. Tembellik ettim. Sabah sporuna başlayıp bıraktım. Her sabah bir kaşık pekmez içmeyi alışkanlık edindim. Artık daha az üşüyorum. Kedileri besledim, köpekleri sevdim. Bir süreliğine kedim oldu. Bir gün dışarı çıkıp geri gelmedi. Çocukları yine sevmedim. İnsan denen yaratığa biraz daha yakından baktım. Bazen hoşuma gitti, bazen gitmedi. Yürüyüşlere, eylemlere katıldım. Hiç biber gazı yemedim ama annem yedi. Babamla daha az kavga ettim. Kendimle de daha az kavga ettim. 2012'de 27 yaşına bastım. Doğum günümde ne yaptığımı her zamanki gibi hatırlamıyorum. Bu yıl da doğum günü partisi yapmadım. 2013'te yapayım bari."} {"url": "https://manyetikbant.me/yetenekli-bay-albarn/", "text": "2000'lerin en üretken müzisyenlerinden Damon Albarn, kısa süre önce verdiği bir röportajda Gorillaz'ın sona erdiğini, Blur'ün de büyük ihtimalle Ağustos'taki Londra Olimpiyatları kapanış töreninden sonra konser vermeyeceğini ilan etti. 13'i dinlediğim günden beri grubu canlı izlemenin hayalini kurarken, umutlarımı şimdilik o büyük ihtimalin gölgesinde kalan küçük alana ekip, dikkatimi Bay Albarn'ın halihazırda devam etmekte olan projelerine yöneltmek düştü bana da. Mika Kaurismaki'nin Güney Afrikalı şarkıcı ve aktivist Miriam Makeba'nın hayatını anlatan Mama Africa belgeselinde, yıllarca Avrupa ve ABD'de yaşadıktan sonra konser vermek üzere Afrika'ya dönen müzisyenler, kıtayı öyle canlı ve yoğun hislerle anlatır ki burnunuza o sömürülüp tekmelenmiş kara parçasının kokusu gelir. Burada bir şey anlatmanın en kısa yolu şarkı söylemektir. Albarn da 2000'de Oxfam ile birlikte yaptığı Mali seyahatinden sonra, Afrika Ana'nın sütüyle beslenmiş bir adamdır artık. Malili müzisyenlerle kaydettiği Mali Music'ten itibaren yaptığı her şeyde Afrika'nın izleri bulunur. Zaten Justine Frischmann ayrılığından Afrika'da yaşadığı deneyime kadar başından geçen her şeyi müziğine aktarma konusunda cömert olmasıdır Damon Albarn'ın sahiciliğini sağlayan. Albarn'ın Afrobeat üstadı davulcu Tony Allen'a hayranlığı malum. Londra'ya bir aşk ilanı olan The Good, The Bad & The Queen'den sonra Albarn ve Allen, bu defa yanlarına Red Hot Chili Peppers'tan Flea'yi de alarak Rocket Juice & The Moon mahlasıyla bizi Afrika funk'ına bandırıyor. Grupla aynı adı taşıyan albümde Erykah Badu'dan Ganalı rapçi M. anifest'e birçok isim üçlünün roketine konuk olmuş. Bir saatlik albümde dinleyeni transa sokan güçlü ritimlerle, sıcak öğle sonralarının rehavetini hatırlatan şarkılar el ele döne döne ruhu toza toprağa buluyor. Şarkılar bir araya geldiğinde sanki kocaman bir sofra oluşturuyor. Herkesin kendi evreninde devindiği ama yine de süregiden bir muhabbetin içinde yer aldığı, müzikal bir sofra. Damon Albarn'ın evi İngiltere'yle de güçlü bir duygusal bağı var. This Is A Low gibi Blur şarkılarında yağmurlu bir blues hali olarak tezahür eden bu bağ, I. Elizabeth'in sırdaşı, matematikçi ve simyacı olduğu iddia edilen John Dee'nin hikayesini anlattığı opera Dr Dee'nin de dayanaklarından biri. Geçtiğimiz Temmuz'da Manchester International Festival'da sahnelenen operanın müzikleri bu ay dinleyiciyle buluşuyor. Dr Dee projesinde hedefini Geçmişle ilgili şarkılar söyleyip, şimdiki zamanda hissetmek olarak belirleyen Damon Albarn, albümün ilk videosu The Marvelous Dream'le istediğini başarmış. 16. yüzyılda yaşamış bir adamın iç sesine, 2012 de alelade bir caddede arabalar arasından yolunu buldurmuş. Yetenekli Bay Albarn, daha önce ayak basmadığı toprakları keşfetmeye, özgürleşmeye ve müziğini özgürleştirmeye devam ediyor. Buna tanık olmanın keyfi de yabana atılacak gibi değil."} {"url": "https://manyetikbant.me/yo-la-tengo-konser/", "text": "Hava soğumuş, kaloriferler yandı yanacak, konserler birbiri ardına yığılmış ama yeni bir festivale de her zaman yerimiz var. Turn Up The Night by Miller hem sağlam kadrosu, hem şehrin iki yakasına da uzanmasıyla taze bir nefes oldu. DJ Shadow'un All Basses Covered performansıyla başlayan festival, Yo La Tengo'nun 28 yıllık kariyerinin ilk İstanbul konserine vesile olarak takdirin büyüğünü kazandı. Başından sonuna bir pop, bir noise, bir folk kılığına bürünüp Georgia Hubley'nin net davulu, James McNew'un lokomotif gibi ilerleyen bası, Ira Kaplan'ın gitar cambazlıkları ve üçlünün dönüşümlü vokalleriyle rotası çizilen konser için sadece büyüleyici demek yeterli. Ses dalgaları arasında sarhoş olarak geçirilen bir buçuk saatin sonunda, çoğu kişi zihnindeki defterlere mutlu tikler attı. Ira Kaplan'ın gitar sporlarındaki üstün performansı, tıpkı Thurston Moore'unki gibi, hafızamda hep taze kalacak. İki bisten arda kalan, grubun ses teknisyeninin de eşlik ettiği Sun Ra cover'ı Nuclear War ile uyuyana kadar kulağımı bırakmayan ısrarcı çınlama oldu. Eşle dostla tadı iyice çıkarılan konserlerden sonra fotoğraflar, kelimelerden daha rahat anlatabiliyor hissiyatı. Gecenin bütün fotoğraflarını buradan görebilirsiniz."} {"url": "https://manyetikbant.me/yuzdeyuz-fest-2014/", "text": "Hayatın muhtelif alanlarında, muhtelif şeylere geç kalmak benim karakterim. Benim vebam. İyi plan yaparım ama onlara uymak konusunda pek başarılı değilim. Planlarını günü gününe uygulayabilen, dakik insanlara hayranım. Bir de uykuyu seviyorum. Bütün bunların uykuyla da bir ilgisi olabilir. Ben uyurken hayat geçiyor, zaman akıyor, yaşlanıyorum mesela. Ama kendini akışa bırakmak da tam olarak bu değil. Akarken fonksiyonlarını çok güzel yerine getirebilirsin. Bunun için de defterler biriktiriyorum. Demir atmak için. Kırtasiyenin bütün bunlarla kesinlikle bir ilgisi var. Ne güzel darmadağın yazıyorum. Şu anda yaptığım şey tamamen klavyenin tuşlarının çıkardığı ses bitmesincilik. Biliyorsunuz ayın başında Küçükçiftlik Park'ta 100% Fest'in doğumuna tanık olduk. Soundgarden, Massive Attack, Kaiser Chiefs, Trentemoller, Wild Beasts ve yerli gruplarla iyi bir kadroya sahipti festival. Yemek, içki ve tuvalet alanları iyi düzenlenmişti. Yalnız dışarı çıktıktan sonra alana tekrar girilememesi, tüm güne yayılan bir organizasyon için ziyadesiyle saçmaydı. Beni rahatsız eden bir diğer konu da, artık ne olur bitsin diye Cthulhu'ya yalvardığım sahne önü uygulaması. Türkiye'de önce ufak bir alan olarak başlayan sahne önü, giderek içine yüzlerce kişiyi alacak kadar genişledi ve adı da Diamond Circle, Golden Ring, Fuckyeah Area falan oldu. Büyük oranda basın ve davetlilerin bulunduğu bu alanlar çoğu zaman tam olarak dolmuyor ve müzisyenler sahneye çıktıklarında önlerinde bir grup insan, onların arkasında boş bir alan, 30 metre ilerideki bariyerlerin arkasında ise yırtınan dinleyicilerini görüyor. Belli ki bu uygulamadan vazgeçilmeyecek ama en azından o alan küçültülse de bir bilete 300-400TL veremeyecek olan, genellikle grubun müziğine sahne önündekilerden daha hakim olan dinleyicilerle müzisyenler birbirine yaklaşsa. Buradan sahne önü uygulaması olmayan tüm festivallere öpücüklerimi yolluyorum. Tatavayı kesip, 100% Fest'e nefis line-up'larla uzun ömürler dileyerek konserlere geçiyorum. Kaiser Chiefs her zaman eğlence vaat eden, iyi bir konser grubu. 6 Haziran gecesi İstanbul'daki seyircileriyle 2. defa buluştular. Alana girdiğimde konseri yarılamışlardı. Grubun frontman'i Rick Wilson'ın sahneden inip sahne önündeki alanın arkasındaki dinleyicilerin yanına gidişini göremedim ama konserin sonuna kadar her fırsatta öndeki coşkusuz seyirciden memnuniyetsizliğini gösterdiği mimiklerini yakaladım. Ben de o coşkusuz seyircinin parçasıydım zira konser performansları iyi olsa da, albümleri uzun zamandır radarımın dışında kalıyor. Çubuklu Kaiser Chiefs forması önünde verdikleri konser de Soundgarden öncesi aperitif gibi geliyor. Seattle dörtlüsünden hayatta kalan iki gruptan biri Soundgarden. Favori albümüm Superunknown'un 20. yıldönümünde, Chris Cornell'le Rock'n Coke'taki buluşmamızdan 7 yıl sonra, 90'ların başındaki kadrosundan bir eksikle izledik onları. 2000 sonrasının eskimeyen sorusu Chris Cornell'in sesi gitmiş mi ağbi? konser gecesi de bol bol duyuldu. Cevabım: Belki biraz. 49 yaşında hala zımba gibi sahnede Chris Cornell, sesi yorgun olsa da hala sarsıcı. Jesus Christ Pose, Outshined, Black Hole Sun, The Day I Tried To Live, Fell On Black Days, Superunknown, Spoonman bir ağızdan söyleniyor. Kaiser Chiefs'in şikayetçi olduğu sahne önü kalabalığı, Soundgarden'ın hakkını veriyor. Önde olmama rağmen Cornell'in sesi bazen müzik içinde kayboluyor. Özellikle Spoonman'de. Kim Thayil'in gitar salvoları buldozer gibi, konseri bitiren de onun gitarı oluyor. Feedback gürültüsü sönerken ne kadar alkışlasak da bis olmuyor. Setlist'lerde sona bırakılan Rusty Cage eksik kalıyor. Saat 00.05, belki de şehir içindeki ses kısıtlamasına takılıyor bis. Yanımda The Ringo Jets'ten Lale mırıldanıyor Rusty Cage'i, teselli hediyesi. Konser çıkışı bir grup, Taksim yönüne giden kocaman bir kamyona otostop çekiyor. Gece rahat ve güzel. Seyyar pilavcılarda kuyruk var. İkinci gün sadece Massive Attack'i izledim. Hayatıma 1998'de Mezzanine albümüyle girdiklerinden beri hep en sevdiklerimden oldular. Bu onları üçüncü izleyişimdi ama her hafta gelseler, her hafta aynı şekilde kendimden geçerim. Grubun albümlerinde hipnotize edici olan müziği konserde çok daha sert ve çarpıcı bir karaktere bürünüyor. İzleyiciyi avuçlarına alıp öyle yükseltiyorlar ki, her konser bitimi bir düşüş. Bunda işlerini harika yapmalarının yanı sıra, ustalıkla kullandıkları sahne tasarımlarının da etkisi var. Önünde karanlık birer figür olarak göründükleri ekranlarında politik ve sosyal mesajlar vermeyi seviyor Massive Attack. Google aramaları, çeşitli ilaçların etken maddeleri gibi bilgiler konser boyunca ekrana yansıtıldı. Grubun buralı şarkısı Inertia Creeps'te ise artık alıştığımız gibi Türkçe magazin haberi manşetleri çıktı karşımıza. Serdar Ortaç, Gülben Ergen, Saba Tümer gibi isimlerin arasında bir noktada yazının rengi değişti ve Gezi Direnişi boyunca hayatını kaybedenlerin isimleri geçmeye başladı önümüzden. Büyük harflerle yazılmış KATİLLERİ HALA DIŞARIDA mesajı ise her gün içinde yaşadığımız ağırlığı bir kere daha hissettirdi. Gezi insert\"ünden sonra magazin haberleri biraz daha devam etti ve şarkı \"Soma'dakileri unutmadık cümlesiyle sona erdi. Martina Topley-Bird, Horace Andy, Deborah Miller ve elbette Robert Del Naja ile Daddy G'nin sesinden dinliyoruz şarkıları. Konserlerinde müthiş çaldıkları Mezzanine ve Karmacoma'nın setlist'te yer almaması üzüyor ama böyle harika bir performans izleyip de şikayet etmek olmaz. Konserin doruk noktalarını yazayım dedim ama şarkılara bir bakınca, bir buçuk saatlik kesintisiz bir müzikal orgazm yaşadığımızı tekrar hatırladım. Baştan sona tüylerim diken diken izledim Massive Attack'i ve onları şimdiden özledim. Fotoğrafları festivalin Facebook sayfasından aldım: 1. im photo, diğerleri Mikail Yılmaz ve Deniz Enül."} {"url": "https://manyetikbant.me/zola-jesus-salon-2015/", "text": "Zola Jesus adıyla tanıdığımız Nika Roza Danilova'nın beslendiği kaynaklar arasında opera da var endüstriyel müzik de. Haliyle üretimi de farklı uçlara dokunuyor. Her albümde başka bir yüz gösteriyor bize Zola Jesus. Onunla dans edebilir, doğada uzun yürüyüşlere çıkabilir ya da kafanızı duvarlara vurabilirsiniz. Danilova'nın içine kapanık bir hali var, röportajlarında da seyirciye tamamen açılmaktan korktuğunu gizlemiyor. Diğer taraftan performansını teatral diyebileceğimiz biçimde kurguluyor. Ritme kapılıp giderken, kendini yere atarken, seyircilerin arasında dolaşırken kontrolünü kaybetmemeye özen gösterdiğini hissediyorsunuz. Anın coşkusuyla değil, önceden belirlenmiş bir plana göre hareket ediyor. Bunun sebebi samimiyet eksikliği değil, kendini bırakmakla anksiyete arasında gidip gelmesi olabilir. Beni rahatsız etmiyor hesaplılığı, bunu kişiliğinin bir parçası olarak görüyorum. Kendisinin 2011'deki ilk İstanbul konserini kaçırmanın uktesiyle gittim 6 Kasım'daki Salon konserine. Setlist'te geçen yıl çıkardığı Taiga'dan şarkılar ağırlıktaydı. Zola Jesus'ın sahnedeki çıplak ayaklı varlığı siyahlar içinde iddiasız görünüyor. İki kişilik grubu arkasında sakince işini yapıyor. Seyirci durgun. Sonra ritmik salınımlar geliyor, saçlar yüzleri kapatıyor. Çıplak ayaklar yerden kesiliyor, koşuyor, sahneden iniyor. Durgunluğumuzu atıp ona eşlik ediyoruz. Mikrofona ihtiyaç duymadığını göstermekten çekinmeyen güçlü sesiyle sarmalanıyoruz. Saçları kameramı yalayarak yanımdan geçerken bile hissediyorum aramızdaki mesafeyi. Belki o mesafe sayesinde devam ediyor karşımızda varolmaya. Gözlerimi gözlerine dikip bakmaktan, seyircilerin arasındayken flaşı açmaktan geri duruyorum. Bir saat süren konser en çok Hunger, Long Way Down ve Vessel'la kalıyor aklımda. Zola Jesus'ı izlediğim için mutluyum ama gönlüm hep daha sıkış tıkış, daha terli, daha şiddetli bir performans arıyor. Belki bir sonraki albüme. Gecenin açılışını yapan Okay Kaya'dan bahsetmemek ayıp olur. İsmi sizi yanıltmasın, kendisi Norveçli ve New York'ta yaşıyor. Gitarı ve duygularından başka hiçbir şey almamıştı yanına sahneye çıkarken. Duru sesi, yalın ve vurucu şarkı sözleri, nefes alan müziğiyle içime işledi Okay Kaya. Henüz bir albümü yok, Soundcloud hesabında birkaç şarkısını dinleyebilirsiniz. Aşık olacağınızı garanti ediyorum. Onu da yakından takip edilecek müzisyenler listemize not ediyor ve bu isabetli tercihi için Salon'a teşekkür ediyoruz."}