{"url": "https://koltukname.com/2012/01/05/dave-eggerstan-dus-perdesi/", "text": "The Thing Quarterly, bir nesne formunda basılan bir dergi... GalleyCat'in haberine göre, 16. sayıları da McSweeney's'in kurucusu yazar Dave Eggers'tan bir duş perdesi! Eggers, takipçilerinin banyo yaparken sıkılmamaları için kendi duş perdesinin monoloğunu kaleme almış. Perde 65 dolara satılıyor. Dave Eggers'ın Türkçede en son Vahşi Şeyler adlı kitabı yayımlandı. Yazarın Türkiye'deki yayıncısı Siren Yayınları'nın bu duş perdesini de listelerine alıp almayacaklarını merakla bekliyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/05/james-franconun-ilk-romani/", "text": "Amazon'un yayıncılar ve kitapçılara karşı başlattığı savaş, geçtiğimiz yıl da tüm hızıyla devam etti. Öncelikle janr yayıncılığına başlayacağını açıklayan internet devi, birkaç ay sonra eski Time Warner CEO'su Laurence Kirshbaum'u geniş kitlelere hitap edecek yeni markasını yönetmek için işe alarak büyük yayınevlerine de diş bilediğini duyurmuş oldu. Bu haberi takiben, futbolcular misali transfer edilen büyük isimlerden biri de, edebi eserlerden sorumlu Ed Park olmuştu. Velhasıl Park, Amazon'u hayal kırıklığına uğratmadı: Amazon Publishing, oyuncu, yönetmen, yazar, öğrenci, öğretmen, görsel sanatçı ve muhtemelen süper kahraman James Franco'yla birlikte çalışmak üzere el sıkıştı. Yazarın ilk romanı olacak olan kitabın adı şimdilik Actors Anonymous ; Franco'nun oyunculuk deneyimlerine dayanan bir kitap olacağı tahmin ediliyor. Genç aktörün daha önce Scribner'dan, California'da büyüdüğü kasabaya hitaben, Palo Alto isimli bir öykü kitabı yayımlanmıştı. Günümüzde geleneksel olarak algılanmaya mahkum yayınevlerinin bu anlaşmaya pek sıcak bakmadığı söylenebilir."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/05/yazarlarin-sesleri/", "text": "New York Public Library'nin karanlık koridorlarında The Rodgers and Hammerstein Archives of Recorded Sound adlı bir bölüm mevcut. 700.000 ses kaydı ve 100.000 basılı materyale ev sahipliği yapan arşiv, tüm dünyadaki en büyük ses kaynaklarından biri. Bünyesinde barındırdığı birçok kayda randevuyla ücretsiz ulaşılabildiği gibi, internet üzerinden de paylaşımlar yapıyorlar. İşte konuya dikkatimizi çeken Melville House'un seçkisi. F. Scott Fitzgerald'ın Othello kaydından etkilenmemek mümkün değil."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/06/carrie/", "text": "Erkekler Ağlamaz'ın yönetmeni Kimberly Peirce, bir Stephen King klasiği sayılan Carrie'yi yeniden beyazperdeye taşımaya hazırlanıyor. Brian De Palma'nın yönettiği 1976 uyarlaması da kültleşmiş bir yapımdı. Senaryoyu, lanetli olduğuna artık kesin gözüyle bakılan Spider-Man: Turn off the Dark müzikalinin yazarı Roberto Aguirre-Sacasa'nın kaleme alacağı filmin, romana çok daha sadık kalması bekleniyor. Ancak haberi yapan Flavorwire sitesine göre, Stephen King geçtiğimiz günlerde filmin dizginlerinin David Cronenberg ya da David Lynch'in elinde olmasını tercih edeceğini söylemiş."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/06/nobeli-kaciran-tolkien/", "text": "Nobel Ödülleri'nin arşivleri, ödülün verildiği tarihten 50 yıl sonra, Stockholm'daki Nobel kütüphanesinde açılıyor. Kim öle kim kala tabiri gereğince adaylar aday olduklarını hiçbir zaman öğrenemeyebiliyorlar. Misal, J. R. R. Tolkien: Guardian'ın haberine göre 1961 yılında C. S. Lewis tarafından aday gösterilen yazar, ikincil derecedeki yazı kalitesi öne sürülerek jüri tarafından reddedilmiş. Aynı yıl ödüle layık görülmeyen diğer isimlerden bazıları, Lawrence Durrell, Robert Frost, Graham Greene ve E. M. Forster; ödülün sahibi ise, aynı yıl yayımlanan Drina Köprüsü adlı romanıyla dikkatleri üzerine toplayan yazar İvo Andriç. 3 Ocak 2012, Tolkien'in 120. doğum günüydü. Flavorwire sitesi, onlarca dile çevrilen yazarın şerefine tüm eski kapaklarını bir galeride toplamış. Biz de buna Metis Yayınları'ndan çıkan Yüzüklerin Efendisi kapaklarını ekleyelim."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/06/oturak-istanbul-modern/", "text": "Sansür tanımı çok açık: Herhangi bir insan üretiminin ya bir bölümünün ya da tümünün engellenmesi. Öncelikle belirteyim, bu işi yapma teklifi öncelikle İstanbul Modern'den bana geldi. Bu teklifi getirirlerken de hiçbir sınırlama koymadılar, neyi nasıl yapacağıma dair hiçbir istekte bulunmadılar. Zaten böyle bir istekte bulunsalardı ben böyle bir işi yapmayacaktım. Tamamıyla ben ve diğer tüm sanatçılar özgür bırakıldılar. Daha sonra bu işin oturak olduğu için sergilenmesi sakıncalı bulundu. Bu sansür değil de nedir? Buna çeşitli açıklamalar getirmek bana kolay geliyor. Her şeyden önce ben herhangi bir iş yapıp bir müzeye ya da bir galeriye götürmedim. Onların karıştırdıkları noktaların başında bu geliyor. Ben böyle bir şey götürseydim, bunu sergilemek istemiyoruz demek en doğal haklarıydı. Ama onlar bana hiçbir koşul sunmadan benden bir iş üretmemi isteyip çalışma sürecinde beni tamamıyla özgür bıraktılar. Bu sansürün dik alasıdır. Bu konudaki diyaloğun başlangıcında diğer tüm sanatçılarımıza olduğu gibi sanatçı Bubi'ye de gecenin niteliği ve önemi ayrıtısıyla açıklanmış ve sanatçının yapacağı bağışın gecede eğitim programına destek amacıyla destek yarışına sunulacağı ifade edilmiştir. Sonrasında ise küratör ekibimiz sanatçı tarafından yapılacak bağışın gecede yer almamasına karar vermiştir. Kaynak yaratmak için düzenlenen ve kesinlikle bir sergi niteliği taşımayan bu özel etkinliğe katılan tüm yapıtlar küratör ekibimizin seçimi neticesinde belirlenmektedir; buradaki seçim hakkı küratörlerimize, dolayısıyla da kuruma aittir. BirGün'ün haberine göre, 27 Aralık 2011'de, Hayal ve Hakikat sergisi kapsamında İstanbul Modern'de gerçekleşen söyleşi sonrasında, AtılKunst, Mürüvvet Türkyılmaz, Ceren Oykut, Gözde İlkin ve Güneş Terkol çalışmalarını sergiden geri çektiler."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/06/st-marks-bookshop-kapanmiyor/", "text": "Susan Sontag'in pazar gecelerini Annie Leibovitz'le birlikte geçirdiği, Allen Ginsberg'in Philip Glass'le tanıştığı bağımsız New York kitapçısı St. Mark's Bookshop, kapanmıyor. Kitapçı, gitgide düşen satışların yanı sıra gitgide artan borçları yüzünden açık kalabilmek için mülk sahibi Cooper Union Üniversitesi'nden kiralarını 5.000 dolar düşürmelerini istemişti. Ancak kendi finansal sorunlarıyla boğuşan okul kitapçının talebini reddetmişti. New York Magazine'in haberine göre, Michael Moore, Salman Rushdie gibi dostlar ile kitapçının bulunduğu East Village mahallesinin sakinlerinden oluşan 44.000 isim, internet üzerinden imza toplamakla kalmayıp bol bol da kitap satın alınca sonbahar satışlarında %15 artık olmuş. Bunun üzerine, Manhattan İlçesi Başkanı Scott Stringer araya girip Cooper Union'la daha düşük bir kira indirimi için pazarlık yapmış. Upper West Side'daki Shakespeare & Co. kitapçısı kapandıktan sonra tüm mahalle ruhunu kaybetmiş gibi hissettiğini söyleyen Contant, aynı şeyin tekrar yaşanmasını istemediği için elinden geleni yaptığını belirtmiş. Geçtiğimiz yıl İstiklal Kitabevi'nin ekonomik nedenler kepenkleri indirmesiyle Taksim'de de bir devir kapanmıştı."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/07/126/", "text": "Sözlerinizin arkasında durun ve sanatı topyekün terör kapsamına alarak yasaklayın, ya da şunu yapın: Bu cümle hariç bütün metni tersten okuyun ve derhal özür dileyerek o koltuğu bırakın, çünkü bu toplumun tüm iç güvenlik mekanizmasının tepesinde oturan şahsınızın ilgili beyanları; demokratik, laik, sosyal hukuk devleti tanımını dolayısıyla Anayasa'yı hiçe saymasının yanında, sizin aksinize dünyanın her yerinde geçerli işler üretme kapasitesine sahip sanatçılara, ülkede din özgürlüğü olduğunu düşünmeleri doğal olan Zerdüştlere ve zaten gündelik faşizm tarafından sürekli taciz edilen eşcinsellere hakaret niteliği taşımakta, sizden farklı düşünen herkese korku salmakta ve onları terörize etmektedir. Neyiyle veriyor, belki resim yaparak tuvale yansıtıyor. Şiir yazarak şiirine yansıtıyor, günlük makale, fıkra yazarak oralarda bir şeyler yazıp çiziyor. Hızını alamıyor terörle mücadelede görev almış askeri, polisi doğrudan çalışmasına, sanatına konu yaparak demoralize etmeye çalışıyor. Terörle mücadele edenle bir şekilde mücadele ediliyor, uğraşılıyor. Terörün arkadan dolanarak arka bahçede yürüttüğü faaliyetler ki arka bahçe İstanbul'dur, İzmir'dir, Bursa'dır, Viyana'dır, Almanya'dır, Londra'dır, her neyse, üniversitede kürsüdür, dernektir, sivil toplum kuruluşudur. Onların zaten arka bahçelerinin, bu siyasal yapının temsilcilerinin, hatta hepsinin dilini tersten okursak çok rahat anlarız. Ne diyorlarsa tersine çevirmek lazım. Ben böyle buldum bunların niyetlerinin ne olduğunu, dünyalarının ne olduğunu. İyi dedikleri her şey kötüdür, kötü diyorlarsa iyidir. 'Barış' diyorlarsa orada savaş vardır. 'Demokrasi' diyorlarsa orada zulüm vardır. 'İnsan' diyorlarsa orada insana yönelik tuzak vardır. 'Sevgi' diyorlarsa kin ve nefret vardır. Ne diyorlarsa tersidir. Tersten okuyunca onların düzü anlaşılır. Bakanlık tepkiler üzerine henüz bir yorum yapmadı."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/07/wall-street-isgali-kutuphanesi/", "text": "17 Eylül 2011'de başlayan Wall Street İşgali'ne, kısa bir süre sonra parkta kurulan bir kütüphane eşlik etmişti. Öncelikle bir görevli ve birkaç kitaptan oluşan kütüphane, iki hafta sonra birçok gönüllü sayesinde kitapların kötü hava şartlarından korunduğu, konulara göre bölümlere ayrıldığı, ışıklı, uzun mu uzun bir kitaplığa dönüşmüştü. Online katolog Library Thing'in de desteğiyle tüm kitapların listesini çıkarıp takipçilerine duyurulabilen Wall Street İşgali kütüphanesinin adı Halkın Kütüphanesi olmuştu. Halkın Kütüphanesi, New York Polis Departmanı tarafından iki defa basılmasına rağmen varlığını sürdürüyor. Liberty 3.0 adını verdikleri üçüncü hareketlerinde, yayınevleri ve destekçileri sayesinde şimdiden ikinci baskından sonra geri toplayabildiklerinden daha fazla kitaba sahip olmuşlar. Wall Street İşgali Kütüphanesi'yle ilgili daha fazla bilgi için internet sayfalarını ziyaret edebilirsiniz. Kütüphane kataloglarını da buradan inceleyebilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/08/ac-kaldiklarinda/", "text": "Jack Kerouac, 1957 yılında Marlon Brando'ya yazdığı mektupta, ünlü oyuncunun Yolda'nın film haklarını alarak kitabı beyazperdeye aktarmasını istemiş. Mektup, Huffington Post'un haberine göre 2005 yılında bir anı uzmanı tarafından bulunmuş ve yakın zamanda Christie's tarafından açık artırmada 33.600 dolara satılmış. Brando'yu Dean rolünde görmek istediğini söyleyen yazarın kendisi de Sal'i oynamayı düşünüyormuş. Kerouac mektupta, kendisini ve annesinin geçimini sağlayabilmek için böyle bir projeye girmek istediğini belirtiyor. Malumunuzdur ki Brando teklifi geri çekilmiş. Yolda, ancak bu yıl sinemalara gelebiliyor. Walter Salles yönetmenliğindeki filmde Sal'i Sam Riley, Dean'i Garrett Hedlund, Marylou'yu Kristen Stewart ve Camille'i Kirsten Dunst canlandıracak. YOLDA'nın haklarını alıp filmini çekmek isteyeceğini umuyorum. Kurgusu konusunda endişelenme, kitabın yapısını nasıl filme uygun bir şekilde kısaltıp yeniden düzenleyeceğimi çok iyi biliyorum: kitaptaki birkaç doğu-batı yolculuğu yerini tek bir seyahata bırakacak, New York'tan Denver'a, Frisco'ya, Mexico'ya, New Orleans'e ve tekrar New York'a kadar uzun bir yolculuk. Arabanın ön koltuğundan yolu gösterecek olan kamerayla çekilecek güzel sahneleri, Sal'le Dean durmadan çene çalarken kameranın yavaşça ön cama kayışını zihnimde canlandırabiliyorum. Senin bu rolü oynamanı istiyorum çünkü Dean esrarkeş bir motorcu değil ama gerçekten akıllı bir İrlandalı. Sen Dean olursun, ben de Sal ve sana Dean'in gerçek hayatta nasıl davrandığını gösteririm, çünkü tavırlarının iyi bir taklidini görmeden hayal etmen mümkün değil. Hatta gidip onu Frisco'da ziyaret edebiliriz ya da Los Angeles'a getirtebiliriz; hala delinin teki fakat bugünlerde son eşiyle birlikte iyice oturaklı bir hayat sürüyor, her gece çocuklarıyla İsa'ya dua ediyor... BEAT GENERATION oyununu okuduğunda bunu sen de göreceksin. Bu işten tek beklentim, bankada kendim ve annem için geçimimizi sağlayacak bir fon alabilmek, ki gerçekten tüm dünyayı gezip Japonya, Hindistan, Fransa vs. hakkında yazabileyim. İstediğim her şeyi yazabilecek kadar özgür olmak, aç kaldıklarında dostlarımı besleyebilmek ve annem için endişelenmeme lüksüne sahip olabilmek istiyorum. Bu arada, bir sonraki romanım YERALTI SAKİNLERİ, martta New York'ta yayımlanıyor; beyaz bir oğlan ile siyahi bir kızın aşkını anlatan modern bir hikaye. İçindeki bazı karakterleri Village'dan tanırsın. Kolaylıkla senaryolaştırılabilir, YOLDA'dan daha kolay olur. Benim istediğim Amerikan tiyatro ve sinemasını yeniden yaratmak, spontane bir hava katmak, durumla ilgili var olan önyargıları ortadan kaldırmak ve insanların gerçek hayatta yaptıkları gibi abuk subuk konuşmalarına izin vermek. Oyun böyle işte: belli bir olay döngüsü yok, belli bir sızlanma yok, yalnızca oldukları gibi insanlar var. Yazılarımı yazarken dünyaya geri dönmüş ve onu üzgün gözlerle olduğu gibi gören bir melek olduğumu hayal ediyorum. Senin bu gibi fikirlere katıldığını biliyorum; bu arada yeni Frank Sinatra şovu da spontaneye dayanıyor, ki iş hayatında da gerçek hayatta da ancak böyle yaşanmalı. 30'ların Fransız filmleri bizim bugünki filmlerimizden üstün çünkü Fransızlar oyuncularını gerçekten serbest bırakıyorlardı ve senaristler izleyicilerin ne kadar akıllı olduklarına dair bir önyargıyla yazmıyorlardı, ruhlarını konuşturuyorlardı ve herkes ne demek istediklerini anında anlıyordu. Amerika'da Fransız filmleri yapmak istiyorum ama sonra, zengin olduğumda... Günümüzün Amerikan tiyatro ve sineması modası geçmiş, en iyi Amerikan edebiyatıyla birlikte şekillenememiş bir dinazor. Eğer istersen, bir sonraki ziyaretinde New York'ta görüşmemiz için plan yapabilirsin ya da Florida'ya gelirsen ben buradayım, ama bence bunu oturup konuşmalıyız çünkü gerçekten harika bir şeyin başlangıcı olacağına inanıyorum. Bugünlerde çok canım sıkılıyor ve şu hayatta yapacak yeni bir şeyler arıyorum zaten roman yazmak fazla kolaylaştı, aynı şey oyunlar için de geçerli, son oyunu 24 saatte yazdım. Haydi Marlon, mert ol da yazmaya başla!"} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/09/newton-internete-tasiniyor/", "text": "Cambridge Üniversitesi'nin dijital kütüphanesi, dünya tarihinin en önemli bilim adamlarından Isaac Newton'ın defterlerini internete taşıyor. Herkesin ulaşabileceği çalışmalar arasında Principia Mathematica'nın Newton'a ait şahsi kopyasının yanı sıra, bilim adamının kalkülüsün prensipleri, yerçekimi yasası, ışık teoremi ve optik çalışmaları üzerine notları bulunuyor. Artık herkes, her yerden, yalnızca bir tuşa basarak Newton'ın nasıl çalıştığını, teorilerini nasıl geliştirdiğini ve deneylerini nasıl yaptığını görebilecek. Bugüne dek bunları görmek isteyenlerin Cambridge'e gelmeleri gerekiyordu. Şimdi Cambridge Üniversitesi Kütüphanesi'ni dünyaya taşıyoruz. Şu an yaklaşık 4.000 sayfa ziyaretçileri bekliyor. Önümüzdeki aylarda da binlerce sayfanın daha dijital ortama taşınması planlanıyor. Newton'ın şu an Türkçede yalnızca İdea Yayınevi'nden çıkan iki kitabı bulunmakta: Principia ve Doğal Felsefenin Mantıksal İlkeleri. Cambridge'in dijital kütüphanesindeki metinlere buradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/10/dunyanin-en-pahali-kitabi/", "text": "Amerikalı ornitolog, doğa bilimci, avcı ve ressam olan John James Audubon'un The Birds of America adlı nadir eseri 2010 yılında 11,5 milyon dolara satılmıştı. 1800'lerde tefrika olarak abonelere dağıtılan, 90x60 cm boyutlarındaki devasa kağıtlara basılan kitabın özgün siyah-beyaz gravürleri elle boyanmış. L. A. Times'ın haberine göre, kitabın boyu bir ihtişam merakından değil, Audubon'un her kuşu gerçek boyutlarında çizebilme arzusu ve yeteneğinden kaynaklanıyor. 435 tane illütrasyonun yer aldığı kitaptan toplam 120 kopya olduğu düşünülüyor. 1973'ten bu yana 24 tanesi açık artırmaya çıkmış. Levhalar kendi başlarına da çok değerli olduklarından bunlardan 14'ü sayfa sayfa satılmış. Şimdi kitabın bir başka ilk baskısı, Christie's tarafından açık artımaya çıkartılacak. Kitabın tahminen 7-10 milyon dolara satılması bekleniyor. Cebinizde 10 milyon dolar yoksa kitabın küçük baskılarından birine Nadir Kitap'tan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/10/siren-yayinlarindan-2012-kitaplari/", "text": "Hepsini şimdiden açıklayıp heyecan kaçırmak olmaz ancak bir süre evvel duyurduğumuz şahane kitaplar var; bunlara tez zamanda kavuşacaksınız. Nevzat Erkmen çevirisiyle Yolda'nın devamı niteliğindeki Big Sur, yine Kerouac'ın 'kayıp' oyunu Beat Kuşağı, yepyeni bir edisyon ve Avi Paro'nun Türkçesiyle Yengeç Dönencesi, Booker ödüllü DBC Pierre'in yeni romanı Harikalar Diyarında Işıklar Söndü, yeni yılın ilk günlerinde biraz keyiflenmek için Dave Eggers'ın Vahşi Şeyler'i, Jonathan Safran Foer'in Eating Animals'ı, Tea Obreht ile birlikte NY Times'ın 5 kitaplık seçkisi dahil hemen hemen tüm belli başlı Yılın Kitapları listelerinde arz-ı endam eden Karen Russell'ın Swamplandia'sı, Sam Lipsyte'ın zeka dolu mizahıyla öne çıkan Talep'i, Jedediah Berry'nin tuhaf polisiyesi Hafiyenin El Kitabı, bu sene sizler için hazırlayacağımız kitaplar arasında. Salvador Plascencia'nın Kağıt İnsanlar'ı, bahar aylarında karşınızda olacak ve blog yazarınız olarak iddia ediyorum, böyle bir kitap okumadınız! Colson Whitehead, David Foster Wallace, Etgar Keret ve Dave Eggers şahaneleri de ufuktalar, onu da çıtlatayım. Pek sürprizli bir yıl var önümüzde, o yüzden Marduk'tu, dünyanın sonuydu falandı filandı diyenlere kulak asmayın, siz yine kitaplarınıza zaman ayırın."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/10/the-joy-of-books/", "text": "Toronto'daki Type kitapçısının sahibi çift, yazın evlerindeki kitaplığı düzenledikten sonra, bu sefer dükkanlarındaki raflara el atmışlar. Kitaplara ve bağımsız kitapçılara bir saygı duruşunda bulunmak için hazırladıkları eğlenceli animasyonu aşağıda izleyebilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/11/yilmaz-erdoganin-yeni-projesi/", "text": "Filmin İstanbul çekimleri var. Haziran ve Temmuz 2012'de burada çekimler yapacağız. Filmimiz bu yıl sonuna kadar bitecek. Film için dekor yapacağımız yerlere bakıyoruz. O dönemin iskelesini ve ana caddesini dekor olarak kullanacağız. Onun için mekan ve alan bakıyoruz. Benim için asıl önemli olan şey şiirin filmini yapmak. Burada bir kömür damarı var ama Zonguldak'ta aslında şiirin damarı da var. Rüştü Onur'un edebiyat dalı var. İki tane yoksul şairin hayatı beni her zaman cezbetti ve bu benim için bu proje önemli oldu. Şiir, aşk ve madenin karıştığı filmi yapmak beni heyecanlandırıyor."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/13/gandalf-vs-han-solo/", "text": "Ben Gandalf ve Magneto'yum. Aş artık! Ben Han Solo, Indiana Jones ve Blade Runner'ım. Çoktan aştım!"} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/13/korsanla-mucadelede-karekodu/", "text": "Velhasıl Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın ajandasındaki uygulama bu kadar heyecan verici değil. Onlar, barkodlarda yeni karekodu sistemi uygulayarak korsan kitap ve CD'lerle savaşmayı planlıyorlar. Bandrollerde önceki gibi 7 katmanlı güvenlik sisteminin bulunduğunu kaydeden Çelik, Ayrıca karekod sistemine geçtik. Bu sisteme geçmemizin iki temel nedeni var. Sistem, illerde kurduğumuz il denetim komisyonlarının hızlı bir şekilde denetim ve kontrol yapmasını sağlayacak. Şu an, 5 karekod okuyucu, online sistem, el terminalleri test aşamasında bitmek üzere. Bunlar bittikten sonra çoğaltacağız diye konuştu. Bu sistem, üreticilerin de ürünlerini takip etmelerini sağlama potansiyeli olduğu için dikkat çekici. Özellikle yayıncılara stoksuz çalışma imkanı sunacağının altını çiziyor Telif Hakları Genel Müdürü Abdurrahman Çelik. Sistem yayıncıları da yakından ilgilendiriyor. Yayıncı firmalarımıza önümüzdeki ay içerisinde karekodla ilgili eğitim vereceğiz. Yayıncı firmalar kendi ürünlerini matbaadan çıktıktan sonra dağıtımdan itibaren satış noktasına ve oradan son kullanıcıya gidecek noktaya kadar takip edebilecekler. Eğer kendi sistemlerindeki yazılımları da entegre edebilirlerse stoksuz çalışma imkanına da sahip olacaklar. Herhangi bir ilin herhangi bir satış noktasında rafında, kendi eserinden kaç tane bulunduğunu kendisi merkezden takip etme imkanı bulacak. Elbette, bu yazılımı karşı tarafla entegre bir şekilde çalıştırması gerekiyor. Yayınevilerinin en büyük sıkıntılarından birinin dağıtım ve dağıtım takibi olduğu malumdur. Stoksuz çalışma imkanı sunacağı vaat edilen sistemin yayıncılara kitaplarının satışlarının takibinde bir kolaylık sağlayıp sağlamayacağı merak konusu. Haberin korsanla ilgili bölümüne gelirsek: Kullanılmış/ikinci el kitap, CD ve DVD'lerin yaygınlaşmasının uzun yıllardır süregiden bu mücadeleye ne gibi bir katkısı olabileceğiyle ilgili bir araştırma ilginç olurdu doğrusu."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/15/edebi-muzik-listeleri/", "text": "En sevdiğiniz edebi karakterlerin dünyayı kurtarırken/varoluşu sorgularken/başlarını belaya sokarken neler dinlediklerini merak ettiyseniz ya da en sevdiğiniz romanlara uyacak bir şarkı listesinin hayalini kurduysanız yalnız değilsiniz. Daha fazla meraklanmanıza da gerek yok! Bu bölümde, edebiyat tarihinin en ilginç karakterlerinden bazılarının hayali iPod'larını inceleyeceğiz. Holden Caulfield ya da Elizabeth Bennett'ın, Huck Finn ya da Harry Potter'ın, Tenten ya da Humbert Humbert'ın şahsi şarkı listelerinde neler olabilirdi? Bizim kanımızca kesinlikle iç dünyalarını aydınlatan bir şey. Ya da en azından ritmine dans edebileceğiniz bir şeyler. Güzel bir şarkı listesi görmek, karakter analizi incelemek ya da en sevdiğiniz edebi kahramanı taklit etmenin bir başka yolunu öğrenmek istiyorsanız okumaya devam edin."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/15/icisleri-bakaninin-elestirilere-yaniti/", "text": "Eskilerin meşhur bir sözü var. Ya bir yol yapacaksın, ya bir yol bulacaksın. Dağ ne kadar yüksek de olsa yol onun üstünden geçer gibi sözler. Biz bugün yolu da yapıyoruz, yolu da gösteriyoruz. Eskilere biraz ayıp oluyor belki ama, dağ ne kadar yüksek olursa yol onun üstünden aşmıyor artık. Eğer dağ yüksekse yol onun altından geçiyor. Biz bu dönemde böyle bir değişiklik yaptık. Ata sözümüzde değişti ama sağlık olsun. Alttan işimize gideriz, yine de dağın üstünde gezeriz. Orada da gezinti yaparız, eğer oralarda birileri de varsa hani bizi rahatsız eden, onların da icabına bakarız. Durmadan çalışıyoruz. Durdurmak isteyenler olabilir. Siyasette farklılığı başardıktan sonra ülkede de farklılığa giden yolda dilimiz farklı. Her siyasi hareketin kendine göre bir siyaset dili var. Bu bizde farklı bir şekilde ifadesini buluyor. Yazıya, konuşmaya farklı bir şekilde yansıyor. Herkes kendisine göre bir niyet tutmuş ona göre söylüyor. Herkesin dili farklı. Kimi önder diyor, kimi reis diyor, kimi abi diyor, kimi başkan diyor kimi genel başkan diyor. Kimi sevgiden bahsediyor, kimi muhabbetten, dostluktan sadakatten, bağlılıktan bahsediyor. Kimi vefa diyor, ilke diyor, prensip diyor. Kimi sosyal demokratım diyor, kimi milliyetçiyim, muhafazakar demokratım, liberalim diyor. Kimi ülkenin belli noktasını daha çok seviyor ama öbür tarafını da ihmal etmiyor. Kimi de Karadeniz, Akdeniz, Marmara diyor. 7 iklim 7 bölge diyor. Siyasette böyle dil farkı, anlayış farkı kendiliğinden ortaya çıkıyor. Ne yaparsanız yapın, ister ustaca ister kalfaca yapın birşeyler söyleyen olur. Mimar Sinan Süleymaniye camini yaptığında eleştirenler olmuştu. Minaresinin eğri olduğunu söyleyenler, fitneciler oldu. Mimar Sinan hemen 'kim bu fitneci' diye sorup yanına getirmiş. Söyle bakalım neresi eğri diye sormuş. O kişi işte şurası eğri demiş. Hemen ustalarına talimat vermiş ve halatlar bağlanarak minare güya çekilerek düzeltilmeye çalışılmış. Koca minare halatla çekilerek düzelir mi? Mimar Sinan gibi büyük bir usta, minare hikayesine o tarihte o dönemde hata bulan ve onun üzerinden fitne geliştirenler, olduğu gibi aynı zihniyet, aynı karakter, aynı yaklaşım dünya döndükçe değişmez. Her yerde, her şekilde olur. Bizim için de oluyor. Yapılanlar hükümetimiz, belediyelerimiz için bir şekilde eleştiriliyor. Eleştirilebilir. Ama biz bunları yok saymıyoruz. Biz de yerine göre bunlara birer ip, birer halat takarak düzeltmek durumundayız. Neticede o insanlar da bu ülkenin güzel insanları, onlara da saygı duyuyoruz. Türkiye'de çok parti var. Ama AK Parti tek. Bir şey daha tek. Türkiye'de çok genel başkan var, lider olmaya çalışan var. Ama hem lider, reis, genel başkan, hem de başbakan tek. Böylece Şahin, (1) mimarları terörün arka bahçesini besleyen sanatçılardan saymadığını, (2) Mimar Sinan Türk mimarisi için neyse AKP'nin Türkiye için o olduğunu, (3) mükemmel yapılarına getirilen eleştirileri duyacaklarını fakat umursamayacaklarını, üstüne bir de çocuk uyutur gibi hatalarını düzeltmiş numarası yapacaklarını açıklamış bulunuyor. Sözlerinin, bu alt mesajları iyice alttan vermek için bu kadar karışık olduğu kanaatindeyiz. Şahin'e tepki veren birçok sanatçı Tumblr sitesindeki açık mektubu imzalamışlardı."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/15/mapplethorpe-beyazperdede-hayat-buluyor/", "text": "Bir sinema, edebiyat, sanat, kültür ya da herhangi bir şeyin haber sitesini yapıp James Franco'dan düzenli olarak bahsetmemek imkansız. 10 parmağında 20 marifet olan bu uçuk yaratık, yakında Amerika'daki sinema severlerle kendi yönetip oynadığı The Broken Tower'la buluşacak. 32 yaşında intihar eden şair Hart Crane'in yaşamını anlatan film IMDB'de şu an 7.2 puan almış durumda. Bu sırada Franco'nun bir sonraki projesi, pardon, sonraki binlerce projesinden bir tanesi daha açıklandı: Flavorwire'ın haberine göre, genç oyuncu, Robert Mapplethorpe'un biyografisi niteliğindeki Mapplethorpe adlı filmde ünlü fotoğrafçıyı canlandıracak. Mapplethorpe büyük boyutlardaki siyah-beyaz çiçek ve çıplak erkek resimleriyle 80'lerde sanat camiasını çalkalandıran isimlerden biri. Aynı zamanda Patti Smith'in eski ev arkadaşı... Müzik tarihinin en meşhur albüm kapaklarından biri olan Smith'in Horses'ını da Mapplethorpe çekmişti. Fotoğrafçı Polaroid çalışmalarıyla da tanınıyor. Franco'nun yakın zamanda açıklanan roman çalışmasının haberini buradan okuyabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/15/nancy-pearlle-amazon-el-ele/", "text": "Melville House'un haberine göre, Yılın Kütüphanecisi Nancy Pearl, Amazon'la yeni bir yayın dizisi için işbirliğine girmiş. Her tür an, duygu ve ihtiyaca yönelik kitap önerilerinde bulunduğu Book Lust kitaplarıyla popüleritesi artan kütüphane bilimcisi Pearl, Amazon için Book Lust Rediscoveries adında bir dizi hazırlayacak. Dizi kapsamında Pearl'in çok sevdiği fakat tükenmiş olan kitaplar yeniden basılacak; yılda altı kitap yayımlanması planlanıyor. Tükenmiş kitapların yeniden basılması her ne kadar güzel bir haber gibi görünse de, birçok yayıncı, kitapçı ve okur Amazon'un satış ve yayın politiklarına güvenmiyor. Agresif tavırlarıyla yayınevleri ve kitapçıları zor durumda bırakmasıyla tanınan Amazon, dijital kitap platformu Kindle'la ilgili olarak da okurların mahremiyetine saygı duymadığı için eleştiriliyor. Pearl'ü seven birçok bağımsız kitapçının ve yerel kütüphanecinin de bu yeni anlaşma sonucunda hayal kırıklığına uğrayacağı, hatta aldatılmış hissedileceği tahmin ediliyor. Amazon'un iş politikalarını yakından takip eden Melville House'a göre Nancy Pearl Amazon'un, halihazırda zor durumda olan kütüphanelere karşı bir rakip olabilecek kitap ödünç verme sistemlerini göz önünde bulundurması gerekirdi. Amazon Yayıncılık'ın ilk roman anlaşmasıyla ilgili haberi buradan okuyabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/16/albay-depp/", "text": "Johnny Depp'in, Hunter S. Thompson'ın The Rum Diary adlı kitabından uyarlanan Tutku Günlükleri şu sıralar sinemalarda. Depp'le Thompson, Vegas'ta Korku ve Nefret'in çekimlerinden sonra tabiri caizse kanka oluyorlar. Öyle ki, Depp Thompson'ın son dileğini yerine getirerek yazarın küllerini bir gülleden havaya fırlatıyor. Dostlukları uzun yıllar devam eden Depp'le Thompson mektuplaşıyorlar da. İşte, Open Culture'ın dikkatimizi çektiği bu eski videolarda Depp Thompson'ın ona gönderdiği mektuplardan bazılarını okuyor. Genel olarak birbirlerine albay diye hitap etmeleri ve üçüncü bölümde, Depp'in Cannes Film Festivali'ni dog and pony show'a, yani küçük gezici sirke benzetmesi özellikle hoşumuza gitti."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/16/berger-ve-spinoza/", "text": "Müjdemi isterim dedirtecek güzellikte bir kitap haberi! Sevgili John Berger diye hitap etmek istediğim yazarın Spinoza'yla kurduğu bir diyaloğun ürünü olan kitabı Bento's Sketchbook Verso Yayınları tarafından geçtiğimiz yıl yayımlanmış. Berger ve Spinoza bir araya gelmiş ne isteriz başka diyorsanız, size hak veriyoruz. En son Gilles Deleuze ve Spinoza bir araya gelmişti, çok şiirsel olmuştu. Spinoza Üzerine Onbir Ders'i hiç unutmadık. Fakat geçtiğimiz sene bir de taze taze şu geldi: Spinoza Pratik Felsefe. Bento nereden çıktı sorusunun cevabı Spinoza'nın adı Benedict'te gizli. Kitap hakkında daha uzun bir okuma ve bir mini tartışma için sizi haberi aldığımız openDemocracy'ye aktarıyoruz. ayrica keske Tomris Uyar hayatta olsaydi da G.'yi cevirdigi gibi bu kitabi da muhtesem bir sekilde Turkce'ye kazandirsaydi!!!"} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/16/camiler-rehberlere-kapatiliyor/", "text": "İstanbul'un tarihi ve kültürel mirasının önemli parçası olan camilerin uzman rehberlere kapatılması, bu mirasın sanat tarihinden sosyolojiye, karşılaştırmalı dinler tarihinden mimarlığa kadar çeşitli disiplinlerden yararlanarak çağdaş bir biçimde anlatılmasının devlet tarafından yasaklanması anlamına geliyor. Eğer AKP hükümeti İslam tarihinin değerlerini korumak ve hem yerli-yabancı turistlere en doğru şekilde yansıtmak hem de gelecek nesillere muhafaza edilmiş bir biçimde aktarmak istiyorlarsa, kendilerine öncelikle tarihi camileri yıkmaktan, tarihi yarımadanın yeşilliklerini yok edip tarihi yapılarını genel olarak özel kurumlara ve özel olarak otellere vermekten ve kentsel dönüşüm projeleriyle tüm tarihi İstanbul'u çarpıtmaktan vazgeçmelerini öneriyoruz. Bu noktada bugün Radikal'da yayımlanan Beşir Ayvazoğlu söyleşisini de okumalarını tavsiye ederiz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/16/kahireden-bir-ses/", "text": "Mısır'da 25 Ocak Ayaklanması'nın ardından aslında bir durgunluk gelmedi. Aksine ayaklanmalar devam ediyor. Özellikle 25 Ocak'ın yıldönümünde büyük gösteriler ve kutlamalar bekleniyor. Bir seneye yayılmış bu hareketlilik içerisinden eski yeni bir çok ses kendini dinletiyor. Kahire şehri ayaklanmaların, basının ve sanatçıların odak noktası oldu. Şehrin içinde de Tahrir Meydanı özellikle öne çıktı. Tüm dünyada 2011 senesinde ayaklanma Tahrir'le özdeşleşti. Henüz devam eden, Mübarek'in ve askeri yönetimin gitmesi dışında net bir siyasi talebi ya da iktidar hevesi olmayan ve geniş bir koalisyondan bu ayaklanmalar için devrim demek, aslında devrim demekten de daha fazlasını bir çırpıda söylemek demek. Devrim demeyelim ama takip edelim derim ben. Kahire'nin Gürültüsü olarak çevrilebilecek yeni bir belgesel özellikle sanat ve ayaklanma arasındaki ilişkiye dikkat çekiyor. Kentlerimizin festivalleri umarız bu sene Ortadoğu'dan yükselecek belgesel dalgasını takip edebilecekler ve biz de 2-3 dakikalık görüntüler değil bütünlüklü filmler seyredebileceğiz. Filmin fragmanını buradan izleyebilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/17/70lik-telif-haklari-uzerine/", "text": "Velhasıl, ölümünün ardından 70 yıl geçen yazarların eserleri tek tek görünmeye başlar Türk yayınevlerinde. Yakın zamanda da birçok tanınan ve sevilen yazarın telif hakları serbest kaldı. Bunlardan biri James Joyce. Gerçekten de tüm dünya Joyce'un eserlerinin public domain'e, yani kamusal alana çıkmasını bekliyordu çünkü varislerinin izin konularında zorluk çıkarttıkları biliniyordu. Yılbaşından bu yana çeşitli mecmualarda yayımlanan haberlerden anladığımız üzere, telifin kalkması için 70. yılın dolması gerekiyor, fakat yıl olarak dolduktan sonra ayların önemi kalmıyor. Yani, 13 Ocak 1941'de ölen Joyce'un telif hakları 1 Ocak 2012'de kalktı. Yine de bunun oldukça karışık ve detaylarını kavraması güç bir konu olduğunu söyleyebiliriz. Mesela mektuplaşmalara gelince iş tamamen değişiyor mektubu yazan kişi değil, mektubun gönderildiği için telif haklarının sahibi oluyor. Hakları bu yıl serbest kalan bir başka isim Virginia Woolf. İletişim Yayınları'nın halihazırda külliyatını basmış olduğu Woolf'ın Kırmızı Kedi'den yeni bir Mrs. Dalloway çevirisi çıktı bile. Dalloway'in çevirmeni ve Kırmızı Kedi'nin yayın yönetmeni İlknur Özdemir'in Woolf kitaplığına devam edip etmeyeceği henüz bilinmiyor. Benzer bir şekilde Everest Yayınları da F. Scott Fitzgerald'ın en meşhur eseri olan Muhteşem Gatsby'yi yeni bir çeviriyle yayımladı, fakat kapaktaki Bütün Eserleri 1 ibresinden onların diziye devam edeceklerini anlayabiliyoruz. Fitzgerald'ın bugüne kadar yalnızca bir avuç kitabının çevrildiğini, onların arasında da yalnızca Can Yücel çevirisinin dikkate değer olduğunu göz önünde bulundurursak bu gerçekten önemli bir çalışma. Peki neden 70 yıl? Bu süre daha önce 50 idi, fakat Avrupa Komisyonu 95'e çıkartmak istiyordu. Belli ki orta yol olarak 70'te anlaşmışlar. Yazarın ölümünden sonra ailesinin geçiminin göz önünde bulundurulduğu söyleniyor. Fakat 70 yıl içerisinde bırakın yazarın çocukları ile torunlarını, torunların çocukları bile geçinebilir... Bu gerçekten yazarın haklarını korumak mıdır? Öte yandan, telifsiz yazarların eserlerinin üzerinde herhangi bir kontrol mekanizması olmadığı için kötü yahut yanlış edisyonları çıkabiliyor. Hatta çoğunlukla korsan çevirilere kadar varıyor iş. Bir denetleme mekanizması şart, fakat bu nasıl olacak? Yayıncıların, yazarların ve korsan baskılarla karekoduyla savaşmaya başlayan Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın bu meseleye de eğilmelerini rica ediyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/17/apostrof-nereye-gitti/", "text": "Bu alenen yanlış. Dilbilgisi kurallarına uymuyor. Eğer Sainsbury's ve McDonald's doğru yazabiliyorlarsa, Waterstones neden doğru yazamıyor? İnsan en azından kitapçıların İngilizceyi böyle kayıtsızca kullanmayacaklarını umuyor. Sonra insanlar cümlelerin sonundaki noktayı atmanın kabul edilebilir bir uygulama olduğunu düşünecekler. Sonra da virgül ve noktalı virgül de sessizce dilbilgisi çöpüne atılacak. Onlarla birlikte mana ve düşüncenin ince noktalarını açıklayabilme yeteneğimizi kaybedeceğiz. Dilimiz çok amaçlı bir hale gelmiş değil, kısıtlanmış olacak. Aynı dijital dünyada Türkçe karakterlerle yaşayanlar olarak bir markanın adres çubuğu ile mail adreslerinde apostrofu atıp geri kalan her yerde neden koruyamadığını anlayamıyoruz. Bunun yanı sıra Türkçe, yazım kurallarının doğru dürüst oturmadığı bir dil. Üstelik bu karışıklık içinde Türk Dil Kurumu düzenli ve tutarsız olarak kuralları değiştirmeye devam edip işi iyice çıkmaza sokuyor. Son eklere dayalı bir dil olduğundan özel isimlerde sürekli kullanılması gereken kesme işareti, özellikle sorunlu bir im. Haliyle bu tür tartışmaları Türkiye'de görmüyoruz/göremiyoruz. Ortada farklı farklı kılavuzlar olduğu gerçeğini insanlar bir umursamazlık bahanesi olarak kullanıyorlar. Üstüne üstlük Word gibi programlar hatalı düzeltiler yaparak bilmeyenleri yanlış bilgilendiriyor. Bu konuda başlangıç olarak Necmiye Alpay'ın Metis Yayınları'ndan çıkan Türkçe Sorunları Kılavuzu'nu önerebiliriz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/17/ette-sutte-neler-oluyor/", "text": "Bakanlığımızca yürütülen kontrol ve denetimlerde sütlerde antibiyotik kalıntısına ve aflatoksin M1'e rastlanabilmekte olup bunlarla ilgili gerekli yasal işlem yapılmaktadır. 24 Ocak 2012: Çiğ süt üreticileri süte olanların sebeplerini bir basın açıklamasıyla paylaşmışlar. Süte karışan bu zararlı maddelerin yemler yoluyla süte geçtiğini anlatmışlar. Çiğ süt pastorize süt tartışmasının ötesinde daha derin her türlü süt içenleri etkileyen bu meseleyle ilgili sizi bir de Tarım Bakanına da cevap veren bu basın açıklamasını okumaya çağırıyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/20/poenun-serefine/", "text": "Dün Hrant Dink'in 5. ölüm yıldönümü olduğu için haber paylaşmamıştık. Ancak 19 Ocak, aynı zamanda Edgar Allan Poe'nun doğum günü. Ve 1940'lardan bu yana, bu önemli tarihi kutlamak adına siyahlara bürünmüş, beyaz atkılı ve şapkalı kimliği belirsiz bir adam Poe'nun Baltimore'daki mezarını geceyarısı ziyaret edip ünlü şairin şerefine kadeh kaldırıyor, sonra da mezara üç tane gül ile bir şişe konyak bırakıyordu. Yazarın hayranları ise yakınlardaki Poe Evi ve Müzesi'nden bu geleneği seyrediyorlardı. Poe Toaster'ı 1978'den beri takip eden Poe Evi ve Müzesi küratörü Jeff Jerome, Poe'nun tüm hayatı boyunca insanların her zaman bir yakınlık hissedebilecekleri bir şair olmak istediğini, böyle bir şair olmak için acı çektiğini düşünüyor. Geceyarısı töreni biraz dramatik de olsa, aynı zamanda oldukça samimi bir dışavurum, diyor Jerome. Dünyanın neresinde olursa olsun, insanlar ne iş yaptığını duyunca hemen Poe Toaster'ın gerçek olup olmadığını öğrenmek istiyorlar. O kadar masum, o kadar etkileyici bir anma ki, diyor Jerome. Edgar Allan Poe'nun eserlerinin Türkçede birçok baskısı bulunuyor. En çok dikkat çekenleri Dost Kitabevi'nin Bütün Öyküleri ile İthaki Yayınları'nın Bütün Hikayeleri ve Bütün Şiirleri."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/22/alev-alfabesinden-kitap-fragmanlarina-uzanan-yolculuk/", "text": "Amerika'da yılın en çok beklenen kitaplarından biri, Ben Marcus'un The Flame Alphabet'i. Amerika'nın en büyük yayın gruplarından olan Random House'un Knopf markasından çıkacak olan kitapta, çocuk dilinin ve konuşmasının bir anda yetişkinlerin üzerinde zehir etkisi yapmaya başlamasıyla insanlar teker teker ölüyorlar. Hükümet ne yapacağını şaşırıyor, kimse bu alev alfabesinden korunamıyor... Kitap heyecanla beklenedururken, bir yandan da oldukça rahatsız edici tanıtım fragmanı haberlere taşınmakta. Amerika'da kitap fragmanları artık sık rastlanan bir uygulama sayılıyor. Fakat henüz film fragmanlarında olduğu gibi herhangi bir standart oturmuş değil. Bu tanıtımların kitap satışlarına bir etkisi olup olmadığı bile kesin bilinmiyor. Nitekim The Flame Alphabet'in aşağıdaki tanıtım filmi de, insanları kitaptan soğutur mu soğutmaz mı tartışmasına yol açtı. Film fragmanları konusunda, koltukname'de sık sık andığımız bir yayınevi olan Melville House'un ilginç bir çalışması olmuştu. Amerikalı butik bir yayınevi olan Melville House, ilgi çekici renkli dizileriyle tanınıyor. Bu dizilerden biri, bizim de çok sevdiğimiz The Art of the Novella. Hem klasik hem çağdaş klasik yazarların öykü olmak için fazla uzun fakat roman olmak için fazla kısa olarak nitelendirilen eserlerini bir araya getiren bu dizinin içinde, The Duel, yani Düello altbaşlıklı bir proje daha geliştirmişti Melville House. Bu projenin kapsamında, Giacomo Casanova, Anton Çehov, Joseph Conrad, Heinrich von Kleist ve Aleksandr Kuprin'den adı Düello olan beş farklı kitabı bir araya getirmişti. Bu birlikteliği kutlamak adına, üstüne bir de kitap fragmanı yarışması düzenlemişti. Bu beş kitabın tanıtımını en iyi şekilde yapanlar, The Art of the Novella dizisindeki 42 kitabın tümüne sahip olacaktı. Kazanan, açık farkla, The Glossary oldu. Adı sözlük anlamına gelen The Glossary, kitapların filmlerden farklı olduğunu, dolayısıyla video tanıtımlarının da kitaplara özgü bir şekilde düzenlenmesi gerektiğini savunan, görünüşe göre şahane bir video şirketi. Düello için hazırladıkları muazzam videoyu mutlaka izlemenizi tavsiye ediyoruz. Burada sözü Türkiye'deki kitap reklamlarına getirelim. İlk olarak ne zaman başladığını tam olarak kestirmek zor da olsa, Türkiye'de de bir süredir kitapları tanıtım amaçlı fragmanlara rastlanıyor. İşin komik tarafı, en az iki yayınevi yahut yazarın, kendi tanıtım filmlerinin Türkiye'de bir ilk olduğunu ilan etmeleri. Reklammazi sitesinde 9 Aralık 2011'de yayımlanan basın duyurusuna göre, Hasan Ömürdeş'in, Süleyman'ı Nasıl Bilirdiniz? adlı romanının fragmanı türünün ilk örneği. Öte yandan BirGün'deki 19 Aralık 2009 tarihli habere göre, ilk Türk kitap fragmanı, April Yayıncılık'tan çıkan Milat için çekilmiş. Ayrıca yine April, 1473 için YouTube'daki kanallarına 15 Temmuz 2011'de bir fragman yüklemişler. Bunların yanı sıra, Ahmet Ümit'in 2010'da yayımlanan romanı İstanbul Hatırası için de şöyle bir film çekilmişti, ayrıca tüm İstanbul Film Festivali boyunca sinemaseverler Murathan Mungan'ın Şairin Romanı adlı kitabının teaser'ını seyretmişlerdi. Her halükarda, Süleyman'ı Nasıl Bilirdiniz?'in tanıtım filmi, Türkiye'de yayımlanan en son kitap fragmanı gibi. Tüm bu kitap tanıtımlarını izlediğimizde, yapım kalitesinin oldukça yüksek olduğunu, fakat Amerika'daki duruma benzer bir şekilde, tam bir standardın oturmamış olduğunu fark ediyoruz. Yine de Türkiye'de hazırlanan fragmanlarda, kitabın gerek konusunun, gerek de kelimelerinin çok daha ön planda olduğu dikkat çekiyor."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/22/allahin-sopasini-protesto-edenlerin-etkileri/", "text": "Cumhuriyetçi Florida Senatörü Marco Rubio, yasa tasarısının internet erişimini nasıl etkileyeceğiyle ilgili haklı kaygıların dikkate alınması gerektiğini söylemiş, Teksaslı Cumhuriyetçi Senatör John Cornyn ise tasarının üzerinde çalışmak için daha fazla zaman istemiş. Cumhuriyetçi Utah Senatörü Orrin Hatch de desteğini geri çekerek yasanın hazır olmadığını belirtmiş. Nebraskalı Lee Terry ile Arizonalı Ben Quayle da desteklerini geri çekmişler. Bu sırada protestocular sokağa da dökülmüşler. Şimdilik yalnızca New York'ta toplanan kalabalık, internet üzerinden Seattle ve San Francisco gibi şehirlerde de protestolar düzenlemeyi planlıyor. Wikipedia ve WordPress gibi, ana sayfalarını karartan sitelerin yanı sıra, Flickr da kullanılıcalara kendi fotoğraflarının üzerine siyah bir bant çekmenin yolunu göstermiş. Google'daki SOPA karşıtı dilekçeyi ise 4,5 milyon kişi imzalamış. Facebook'un greve pek aktif bir şekilde katılmamasına rağmen, Mark Zuckerberg kendi sayfasında yasa tasarılarına neden karşı olduğunu açıklamış. Hatta ve hatta, Mart 2009'dan bu yana ilk defa durumunu güncelleyerek mesajını Twitter'a da taşımış."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/22/fitzgeralddan-kizina-kafaya-takilacak-seyler-listesi/", "text": "Amerikan edebiyatının vazgeçilmez yazarlarından F. Scott Fitzgerald, eserleriyle olduğu kadar özel hayatıyla da hatırlanan bir isim. Zelda Fitzgerald'la olan çalkantılı evliliği, Ernest Hemingway'le olan çalkantılı dostluğu... Çalkantıların adamıdır Fitzgerald! Ancak, kızı 11 yaşındayken ona verdiği listeye bakılırsa, aynı zamanda sevgi dolu bir baba imiş. Merak edenler için, Dorothy Parker, Picasso ve az önce bahsettiğimiz Hemingway gibi kültürel ikonların arasında büyümüş biri için Scottie'nin normal sayılabilecek bir yaşamı oldu. Gazeteciliğe başladı ve çalışmaları The New Yorker, The Washington Post gibi yayınlarda yer aldı; ayrıca Demokratik partinin sıkı bir destekçisiydi. Ünlü anne babasının zihinsel hastalıkları ve trajik derecede genç ölümlerinin kalıtımsal olmadığını göstererek 1986'da, 65 yaşında öldü. Listeyi hemen aşağıda bulabilirsiniz. Telif haklarıyla ilgili yazıda değindiğimiz üzere, Fitzgerald'ın telifinin yakın zamanda kalkmasıyla Everest Yayınları yazarın tüm eserlerini yayımlamaya başladı. Yazarın halihazırda Türkçede birkaç eserine ulaşılabiliyor, fakat dikkate değer olanlar Muhteşem Gatsby ile Muhteşem Gatsby bir Can Yücel, bir de Püren Özgören çevirisi."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/24/yerde-gokte-neler-oluyor/", "text": "! f Bağımsız Film Festivali bugün basın toplantısıyla 2012 programını açıkladı. Hemen gözümüze Buğday Derneği'nin bunu takip eden açıklaması çarptı: Festival altın madenlerine karşı Kaz Dağları'yla dayanışıyor. Festivali büyük şehirlerin dışına taşıyan! F 2'yle İstanbul'la eş zamanlı gösterimler gerçekleşecek, hatta yönetmenlerle söyleşiler bile canlı yayınlanacakmış. Hem de ücretsiz olan bu etkinliğini takip etmek isteyeni buraya yönlendiriyoruz. Bu fırsattan istifade festivalde yerde gökte neler oluyor, ne yiyoruz, nasıl yaşıyoruz gibi çok temel olduğuna inandığımız sorularla cebelleşen birkaç filmin altını çizmek istiyoruz: Ette sütte neler oluyor diye merak edenlerin, hatta gördüklerinden sonra etten sütten elini çekenlerin yaptıkları bir film Bıçaklar Yerine Çatallar. Daha bizim buralardan bir film ise Anadolu'yu Vermeyeceğiz diyenlerin, bu uğurda yürüyenlerin belgeseli. Film sonrası bizzat Anadolu'yu vermeyenlerle konuşmak mümkün olacakmış. Küresel gıda, tohum, ilaç şirketlerinin ayrıca da onların yollarını açık tutan hükümetlerin insan, hayvan, doğa, sınır tanımaz saldırısıyla sallanan dünyamızda mücadele deneyimleri, biçimleri ancak paylaşıldıkça kazanıma dönüşebilir. Bu açıdan belgesel kadar sonrasındaki sohbet de çok anlamlı. Ben bu umutsuzluğa sürekleyen dünyanın, tohumların patentlerinin olduğu, tohumların komşu tarlalara saldırıp yiyenleri de üretenleri aç ya da hasta bıraktığı bu karanlık ve fantastik dünyanın nasıl başka olabileceği hakkında düşünmek istiyorum diyenler için festivalde bunun şu sıralar pek popüler bir seçeneği üzerine de bir film ve sonrasında yine bir tartışma mevcut. Belki gezi kitaplarında bile rastlamış olabileceğiniz eko-köyler ve sürdürülebilir yaşam mümkün mü sorunu bu konuları köyden küreye tartışmak için zihin açıcı bir platform olabilir. Filmin adı Dönüm Noktası: Yerel Topluma Dönüş. Ne kadar derin bir dönüm noktası tartışmaya açık. Sürdürülebilir bir hayatın yerele dönüşten geçtiği konusunda ciddi şüphelerim var fakat böyle bir hayatın neye benzeyebileceğini tahayyül etmek, düşlemek için de çok güzel deneyimler bunlar. Bazen insan bazı konulara hemen yukarıdan balıklama dalmak istiyor. GDO, hayvancılıkta GDO, antibiyotik kullanımı, tavuğun genel olarak başına gelenler, yumurta yemeli miyim gibi sorular ve ailemizin tahıllı aşına patent gelecek mi gibi endişeler bizim için bu konulara dahil... ! f Bağımsız Film Festivali bu konuları tartışmak için çok güzel fırsatlar sunmuş, yakalayalım. Not: Bunlarla ilgili bir film seyretmek için mümkün değil şubat ayını bekleyemem derseniz sizi birkaç yıl öncesinden şu belgesele yönlendirmek isteriz, konuların önemli bir kısmını Amerika kıtası deneyimi üzerinden de olsa toparlıyor, bir gıdada neler oluyor giriş dersi niteliğinde: Food Inc."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/25/25-ocak-tahrir-meydani-20112012/", "text": "Geçen sene bugün Khaled Said'in hükümetin parayla tuttuğu kabadayıların keyfi şiddeti sonucu ölümünün protestosu için Tahrir Meydanı'nda toplanılmıştı. 25 Ocak öncesi sosyal medyanın da yoğun kullanımı vardı. Hepimiz Khaled Said'iz sloganıyla bir facebook sayfası üzerinden Mısır halkı özellikle de gençleri Tahrir Meydanı@na çağrılmıştı. Sosyal medya kullanımına bir diğer örnek ise internette viral denen videolardan birine dönüşen Mısırlı bir genç kızın, Mısırlılara neden meydana gelmeleri gerektiğini anlatan monoloğu oldu. Mısır'da bu kitlelerin hareketliliği ve ayaklanması sürecinde Arapça medyayı sadece İngilizce çeviriler ve blog@lar üzerinden takip eden bizlere bile ulaşan bir başka gelişme de sokak sanatı/protestocu sanat/devrimci sanat oldu. Mısır sokaklarının bu açıdan bir profili için şu fotoğrafları tavsiye ediyoruz. Siyasetten beslenen Mısırlı sanatçılar bir arada ve ayrı ayrı yaşanan sürece müdahil oldular. Bu sene festivallerde Mısır'dan belgeselleri bekliyoruz. Beklediklerimizin arasında Kahire'nin Sesi de var. Fakat festivallerden önce belgesellere ulaşmak isteyenler için, belgesel/gazetecilik arası yayınlar yapan bir platform var. Mosireen/Insist/Israr et/Diren. Aynı zamanda atölyelerin yapılabildiği, isteyenlerin ekipman/eğitim yardımı alabildiği halka açık bir platform. Bir amacı da olanların görsel bir arşivini oluşturmak. 25 Ocak öncesi özel eğitimlerle yıldönümüne hazırlık yaptılar. Eminim birkaç gün içinde bir çok Mosireen ekibi YouTube üzerinden çok ilginç görseller paylaşacak. Çoğu duyuruyu İngilizceye de çevirmeye gayret ediyorlar. Bu hafta onları takipte olalım. 25 Ocak'ın yıldönümünü sadece haberlerden seyretmeyelim. Bir ayağını siyasete dayayan sanata/siyasete müdahil olanlara gözümüzü kapamayalım. YouTube'da Mosireen için bkz. Not: Mosireen geçen ay tüm dünyada en çok takip edilen kar amaçlı olmayan YouTube kanalı olmuş."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/25/edebiyat-saheserini-tuvalet-kagidina-tasiyan-amerikali/", "text": "Arkadaşımla ben bir gün tuvalet kağıtlarının üzerinde bazı insanlar için kullanım talimatları yazması gerektiğini söyleyerek şakalaşıyorduk. Sonra konu buradan başladı ve benim tam bir romanı tuvalet kağıdının üzerine yazamayacağına dair bir iddiaya dönüştü. Evet, biraz fazla boş vaktimiz vardı ama fotoğraflardan da görebileceğiniz üzere iddiayı ben kazandım. Dört tam rulo var, bir tanesi bir rulonun 1/5'i kadar ve bir tane de yarım rulo var. Tüm tuvalet kağıtları yepyeni temiz olarak başladı, 2 yapraklı Cottonelle markasıydı. Çok az ve nazikçe dokunuldular. Fotoğraflardan görebileceğiniz gibi bir iki rulonun başında yırtık var. Bu, kağıdı daktiloda çekmeye çalışırken oldu. Bu garip çalışmayı 10 yıl boyunca serin, kuru bir yerde duran bir kutuda tuttum ve yalnızca sözüme inanmayanlara kanıt göstermek için çıkarttım. Başından neler geçtiği göz önünde bulundurulursa çok iyi durumdalar. Siz de cebinde 1000 dolar bozukluğu bulunmayan ve her halükarda kitabı tuvalet kağıdı üzerinden okumak istemeyenlerdenseniz, sizlere Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan Moby Dick'i öneriyoruz. Koltukname'yi açtığımızda aklımıza hiçbir zaman tuvalet kağıdı diye bir etiket açacağımızın gelmediğini de eklemek istiyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/25/ikeada-sanatsal-heyecan/", "text": "Dünyanın neresinde yaşarsanız yaşayın birbirinin tıpkısının aynısı evlerde oturabilmenizi sağlayan, evinizin her şeyi IKEA, geçtiğimiz günlerde beklenmedik bir sergiye ev sahipliği yapmış. Bant Mag.'in haberine göre, İstanbul Ümraniye'de, mağazanın çeşitli bölümlerinde gösterilen IKEA reklam filminin DVD'lerini ele geçiren sanatçı, içlerine IKEA cetvelleriyle kırbaçlanan çıplak bir figürün birkaç saniyelik görsellerini koyduktan sonra bunları mağazaya geri dağıtmış. Böylece ortaya yukardaki gibi bir görüntü çıkmış. Mağazanın işleyişini olmasa da, onun 'aklını', 'sinirini' bozmaktadır. Çünkü bir bakıma mağazadaki ürünlerin işlevselliğini, yararlılığını, çıkarsallılığını bozmaktadır. Evet, çerçeve müdahaleden sonra da çerçevedir ama artık popüler bir imgeyi göstermez, avangard bir müdahale eylemi sayesinde karşı kutuptaki avangard bir işi gösterir. Peki, IKEA'ya gelen millet bu müdaheleyi anlar mı? Anlarsa ne anlar? Bu tür sorular abestir. Çünkü, sanatçının derdi millet tarafından anlaşılmak olamaz. O bir propaganda ajanı değildir. Siyasetle ilgilendiğinden sanatla uğraşmaz; sanatla uğraştığından siyaset yapmaya mecbur kalır. Bu siyaset de reel-politikanın diline tercüme edilemez."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/27/amazondan-yazar-temsilcilerine-uzanan-yolculuk/", "text": "Kısaca özet geçmek gerekirse, Amerika'da kitabınızı yayımlatmak istiyorsanız, öncelikle mutlaka bir ajans tarafından temsil edilmeniz gerekiyor. Yayınevleri başvuruları ancak bu ajanslar aracılığıyla kabul ediyorlar. Ajanslar sizin için kitabınızın örnek bölümlerini düzeltiyor, derli toplu bir hale getiriyor, özet, giriş notu ve diğer ek bilgilerle çeşitli yayınevlerindeki editörlere gönderiyorlar. Bundan sonra, eğer varsa, ilgilenen yayınevleri ajansa avans tekliflerini iletiyorlar popüler yazarlarda sürecin bu noktasını bir açık artırmayla kıyaslamak mümkün. Türkiye'de de popüler yazarlar söz konusu olduğunda avans yarışlarıyla karşılaşılıyor elbette. Fakat bu kadar kurumsal bir yazar-temsilci-yayınevi ilişkisi söz konusu değil. Herkes istediği gibi istediği yayınevine dosyasını yollayabiliyor. Bu durumda herhangi bir filtreleme sistemine sahip olamayan yayınevi, yoğunluk karşısında birçok dosyayla ilgilenemiyor. Kendini nasıl sunması gerektiğini bilemeyen yazar da maillerin arasında kayboluyor. Öte yandan diğer sistemde de yazar bu sefer aynı sıkıntıları kendisini temsil etmeleri için ajanslara başvururken yaşıyor. Üstelik ajans, sunum yapmayı iyi bildiği için belki de kötü yazılmış bir kitabı yayınevine kakma fırsatı yakalıyor."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/27/christopher-nolana-gundogdu/", "text": "Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Tasarımı mezunu Doğan Can Gündoğdu, Christopher Nolan'ın sabırsızlıkla beklenen yeni filmi The Dark Knight Rises için oldukça etkileyici bir açılış jeneriği hazırlamış. Gündoğdu sitesinde bu işe neden giriştiğini yazmıyor, fakat portfolyosunu renklerdirmek için olduğunu tahmin ediyoruz. Her halükarda, oldukça kaliteli yapımıyla dikkat çeken, Nolan hayranları arasında kısa sürede kült statüsüne erişebilecek potansiyele sahip bir girişim olmuş. Flavorwire sitesi de CSI-vari bir Batman dizisi için harika olabileceği kanaatinde. Jeneriği aşağıda izleyebilirsiniz. Güncelleme : Twitter takibinden edindiğimiz bilgilere göre, Gündoğdu jeneriği bir video dersinin ödevi olarak hazırlamış. Gündoğdu için daha heyecan vericisi ise, The Dark Knight Rises'ın görsel efekt süpervizörü Paul J. Franklin'in videoyu beğendiğini belirtmesi olmuş. Böyle bir gelişmenin Sosyal medya ve sansür: Twitter örneği haberimizden hemen sonra yaşanmış olması da sosyal medyanın ne kadar oturaksız bir iletişim aracı olduğuna dikkat çekiyor."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/27/sosyal-medya-ve-sansur-twitter-ornegi/", "text": "BBC'nin haberine göre Twitter ülke bazında gönderileri sansürlediğini açıklamış. Bir ülkeden gelen twit'in o ülkede görülmesini engelleyebiliyormuş. Fakat bu sansürlenen twit o ülke dışında, dünyadaki kullanıcılara açık olacakmış. Twit'i sansürlenen kullanıcıya bu konuda haber verilecekmiş. Üstelik bu sansürlenen twit'ler de bir internet sitesinde açıklanıyor. Bu konuyu özellikle sosyal medya ve protestolar bazında inceleyen bir yazı için bkz. Yazıda Twitter ne kadar bizim yazdıklarımızı yansıtıyor diye sorulmuş. Twitter ve Google gibi sitelerden de bağımsız kaynaklara ihtiyaç olduğu vurgulanmış. Kendine think-tank'ten bir kelime oyunu ile index-tank diyen Trendistic bunlardan biri. Aradığınız meseleyi yazıyorsunuz size Twitter'da bu meselenin nasıl konuşulduğunu gösteriyor. Bazılarının da dikkat çektiği üzere, ülke bazında sansür Twitter'ın 2011 yılında yaptığı iddia edileni bir daha yapamayacağı anlamına gelebilir: bir ülke içindeki insanların örgütlü/örgütsüz toplanmalarını, haberleşmelerini kolaylaştırmak. Twitter'ın devrim yapmadığını biliyoruz ama haberleşme de sağlamayacaksa nesi bu kadar yenilikçi olacak onu bilmiyoruz. Bu konuyu akademik düzeyde çalışanlardan Dr. Zeynep Tüfekçi aslında durum gözüktüğü kadar kötü olmayabilir diyor ve sebeplerini açıklıyor. Öncelikle Twitter ülke bazında sansürü ülkelerin ona verdiği bazı sözcükleri otomatik tarama suretiyle değil de mahkemede sonuçlanan davalar sonrası gelen talep üzerine yapacakmış. Dr. Tüfekçi'nin anlattığı diğer gerekçeler orijinal haberde geçen meseleler: Twitter'ın sansürlenen twit'leri sadece mahkeme kararı olduğu ülkede sansürlemesi, dünyanın geri kalanında okunabilecek olması ve http://chillingeffects. org/twitter adresinde sansürlenen twit'lerin kelime kelime olmasa da açıklanması, dolayısıyla en azından hangi ülkelerin neleri sansürlediği konusunda dünya kamuoyunun bir fikir sahibi olacak olması. Dr. Tüfekçi özellikle kullanıcıların kayıtlı oldukları ülkeyi değiştirerek kendi ülkelerinde sansürlenen içeriği başka ülkeler görebileceklerini de hatırlatıyor. Dr. Tüfekçi'ye sosyal medya ve özgürlüklerle ilgili gerçekçi tavrı dolayısıyla katılsak da, Twitter özelinde olmasa da sosyal medya genelinde daha az ya da daha iyi düzenlenmiş sansür değil, sıfır sansür için bastırmanın sosyal medya kullanıcılarının hakkı olduğunu düşünüyoruz. Daha da ileri giderek şu da eklenebilir: Bağımsız haber kaynaklarının bazen sadece Twitter ve benzeri sosyal medya sitelerinden gelebileceği düşünülürse, buradaki sansür basında sansürden hiçbir farkı yoktur ve aynı şekilde sadece o basın kuruluşunun okuyucularını değil tüm memleketi ilgilendiren bir konudur. Son zamanlarda bu minvalde takip ettiğimiz bağımsız gazetecilik çalışmalarından biri 140 journos oldu. Bağımsız gazetecilik ve sansür konularını bugünün Türkiye'sinde özellikle tartışalım, konuşalım."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/29/mark-twainden-yangindan-insan-kurtaran-genc-centilmenlere-ve-hirsizlara-notlar/", "text": "2. Kurtarıcının kendilerine karşı şevkatli hisler beslediği, fakat henüz bu duygularını açmadığı şahıslar. 10. Evlilikle akraba olan genç hanımlar. 11. Üçüncü dereceden kuzenler ve aile dostu genç hanımlar. Evde şu an kaplama takımlardan başka bir şey yok, hiçbir zaman da olmayacak. Salonda yavru kedi sepetinin durduğu köşedeki o pirinç zımbırtının içinde bulabilirsiniz. Eğer sepeti almak istiyorsanız kedileri pirinç zımbırtıya koyun. Gürültü yapmayın aileyi rahatsız edersiniz. Lastikleri antrede bulabilirsiniz, şemsiyelerin durduğu o zımbırtının içinde, şifonyer diyorlar sanırım ya da kameriye ya da öyle bir şey işte. Bu usta yazarın Çalınan Taç, Tom Sawyer'ın Maceraları ve Seçme Öyküler adlı eserlerine İş Bankası Kültür Yayınları'ndan, Adem'le Havva'nın Güncesi ve Bir Cinayet, Bir Sır ve Bir Evlilik'e de Yapı Kredi Yayınları'ndan ulaşabilirsiniz. Ayrıca Tom Sawyer'ın Maceraları'nın Desen Yayınları'ndan çıkan çok hoş bir çizgi romanı mevcut. Twain'le ilgili daha farklı bir çalışma için de Joyce Carol Oates'un, beş farklı Amerikalı yazarın son günlerini hayal ettiği Vahşi Geceler!'ini öneririz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/31/denizde-neler-oluyor/", "text": "Fikir Sahibi Damaklar: İstanbul Slow Food Hareketi, Türkiye'deki gıda üretimiyle ilgili farklı bir kaynak oluşturan bir avuç örgütlenmeden biri. İnternet sitelerinden ziyade Twitter üzerinden takip ettiğimiz Fikir Sahibi Damaklar, burada çok ciddi bir meseleyi gündeme getiriyorlar: balıkçılık ve balıklara ettikleri. Mevsim dışı avlanma; trol gibi, sadece avlamaya niyet ettiğine değil aslında avlamak istemediğine ve tüm deniz canlılara zarar veren yöntemlerle avlanma; en önemlisi de yavru balık avlama çocuklarımızın bizim yediğimiz balıkları sadece ders kitaplarından öğrenmelerine sebep olabilir. Bir de işin balığın tam mevsiminde avlandığında ucuz protein olarak geçmesi var ki bu yöntemler özellikle kıyı kentlerinin ucuz protein ihtiyacına da zarar verecektir, diye düşünüyoruz. Burada elbette tartışmalı konular ve alternatif görüşler mevcut olabilir. Ama esas mesele tam da bunları tartışmak değil midir? GDO bu ülkeye tartışmasız getiriliyordu, kümesçiliğimiz tartışmasız değiştiriliyor. Hükümetin tarıma dönük politikaları ancak uygulanıp da sonuçları ortaya çıktıktan sonra tartışılıyor. Balığı da yiyecek balık kalmayınca tartışmayalım. Fikir Sahibi Damaklar'ın büyük gayretle yürüttüğü bu tartışmaya balık yiyen herkes katılsın. Tartışmanın şu anda esas muhatapları elbette bu şekilde avlanan balıkçılar, kooperatifleri ve onları denetlemekten sorumlu makamlar. Yasak av yasak ama bu hafta okuduğumuz haberlere göre ceza kesilse de denetlenmiyor. En son bir balıkçıyı uyaran Rumeli Kavağı Su Ürünleri Kooperatifi Başkanı Ahmet Aslan saldırıya uğradı. Haberi aldığımız Radikal trolle ilgili de bilgi veriyor. Geçtiğimiz günlerde değişik televizyon programlarında da tartışılan bu mesele daha devam edecek gibi gözüküyor. İlk aşamada ben ne yapabilirim diye soran sorumluluk sahibi okura mutlaka Fikir Sahibi Damaklar'ın internet sitesini ziyaret etmesini tavsiye ediyoruz. Onların başlattığı ve iyi bir şekilde yürüdüğüne inandığım lüfer kampanyasına katılabilir ve 20 santimden küçük gördüğünüz lüfer balıklarını satanları ihbar edebilirsiniz. İhbar için numara 174. Daha fazla bilgi için buraya buyrun. Belki de artık iki şeyi kabullenmeliyiz: Özellikle neo-liberal dönemde hoyratça kullanılan bu dünyada üretim yapan insanların üretim biçimleri, bizim tüketim biçimlerimizin sonuçları kimsenin Ben şimdilik ilgilenmeyeyim sonra bu konuya bakarım, diyemeceği bir aciliyettedir. Üstünde bu şekilde üretip bu şekilde tükettikçe bu dünya bizi beslemeyebilir. Ya da biz, besleneceğimiz üretim ilişki ağlarını kurmak yerine hep diğer canlıların ve diğer insanların pahasına, onların zararına doymayı kabulleniriz. Bunu kabullenmeyelim. İkinci olarak gıdanın siyasetini avlanan balıkçı düzeyinde bırakmayalım. Onun içinde olduğu ve bizi de Boğaz'daki balıkların tükenmesine suç ortağı yapan ilişki ağlarını takip edelim. Önümüzdeki günlerde gıda siyasetiyle ilgili bulabildiklerimizi size sunmaya çalışacağız. Yine diyoruz: Ne yediğimizi tartışalım, tartıştıralım. Not: Fikir Sahibi Damakların çok güzel bir diğer kampanyası da etiket hafiyeliği. Etiketlerde yazan o tuhaf rakamlar ve kelimelerin hangisinden kaçalım sorusuna cevap için bkz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/31/kitap-eklerinin-gizemi-sonunda-aydinlandi/", "text": "Türkiye ve dünyadan edebiyat haberlerinin yanı sıra kitap incelemeleri ve yazar portreleri yayımlayan bir site olan Edebiyat Haber, Türkiye'deki kitap eklerinin ne zaman yayımlandıkları gizemini aydınlatmış! O kadar heyecanlandık ki, biz de hemen paylaşmak istedik. GÜNCELLEME (14 Nisan 2012): Sabah Kitap'ın yayın tarihiyle ilgili düzelti için Elif Tanrıyar'a teşekkür ederiz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/01/31/sherlock-hakkinda-her-sey/", "text": "Everest Yayınları, Türk yayıncıların geleceğe yönelik projelerini açıklamadıklarına dair şikayetimizi duymuş gibi. Nitekim Sabah'taki bir yazıya göre, yayınevinin bizi de çok heyecanlandıran haberleri var: Edebiyat tarihinin gelmiş geçmiş en meşhur dedektiflerinden Sherlock Holmes, dudak uçuklatacak bir baskıyla Türkçeleştiriliyor. Bu, Critical Editions ve dünya edebiyatı, İngiliz edebiyatı, Amerikan edebiyatı antolojileri gibi dizileriyle gönüllerimizi fethetmiş W. W. Norton Yayınevi'nin yine muazzam bir dizisi kapsamında yayımlanan The New Annotated Sherlock Holmes baskısı. Üç ciltten oluşan baskı, Sir Arthur Conan Doyle'ın Sherlock Holmes'u içeren öykü ve roman külliyatını kapsıyor. Güzelliği, Guy Ritchie yönetmenliğinde çıkan Sherlock Holmes filmlerinin de danışmanlığını yapan Leslie S. Klinger editörlüğünde, binlerce açıklayıcı dipnot ve yüzlerce şahane çizimle yayımlanmış olması üstelik çizimlerin çoğu, yine Sherlock Holmes sayesinde meşhurlaşan Sidney Paget'a ait. Yayınevi daha önce Karel Çapek, Flann O'Brien ve Konstantin Vaginov gibi yazarları Türkiye'de ilk defa yayımlamış; Andrey Belıy, Hans Fallada ve Stefan Zweig gibi isimlerin ise Türkçeye ilk defa çevrilen farklı eserlerini basmıştı. Everest ayrıca Anton Çehov külliyatı gibi tekrar basımlarda da eserlerin çevirmenleriyle ortak çalışarak yeni ve kusursuz edisyonlar hazırlıyor; Gargantua, Oblomov ve Muhteşem Gatsby gibi, halihazırda Türkçeleştirilmiş olan eserlerin yeni, yetkin çevirileriyle okurlara dünya klasiklerinde önemli alternatifler sunuyor. Everest bu kapsamda Ahmet Arpad, Esin Gören, Sabri Gürses, Gülden Hatipoğlu, Püren Özgören, Mehmet Özgül, Birsel Uzma ve Kayhan Yükseler gibi rüştünü ispatlamış çevirmenlerle çalışıyor. 2012'de Fitzgerald külliyatı Buruktur Gece'yle devam ederken Fallada'dan Ayyaş okurlarla buluşacak. Everest Klasikler, listesine Sir Arthur Conan Doyle'ın yanı sıra Erich Maria Remarque, Mihail Bulgakov ve Siegfried Lenz gibi isimler de ekleyecek. Basın duyurusunun yalnızca klasik dünya edebiyatını kapsadığı dikkatimizi çekmedi değil. Bünyesinde Hüseyin Rahmi Gürpınar'dan Ahmet Ümit'e, Anais Nin'den Khaled Hosseini'ye renk renk yazarlar barından yayınevinden ilerde daha kapsamlı açıklamalar bekliyoruz. Not: Henüz duymamış olanlara BBC'nin Sherlock dizisini de şiddetle öneririz. GÜNCELLEME (2 Şubat 2012): 30 Aralık 2011'de Radikal Kitap'ta, filmin de vesilesiyle Ömer Türkeş imzalı bir yazı yayımlanmış. Şövalye, vatansever, doktor ve edebiyatçı başlıklı yazıda Türkeş, gerek yeni edisyonu gerek bugünlerde vizyona girecek yeni filmi münasebetiyle yazarı ve kahramanını tanıtıyor. Maalesef hangi yeni edisyonu kastettiği açıklanmamış, fakat internette yapılan bir araştırma sonucu, en yeni olarak Plato Film Yayınları'ndan çıkmış kitaplara rastladık; devamı da geleceğe benzer. GÜNCELLEME (2 Nisan 2013): Açıklamalı Notlarıyla Sherlock Holmes, uzun bir rötardan sonra nihayet yayımlandı. Kitabı uygun fiyatlara bulmak için KitapMetre'ye göz atabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/02/01/kralicenin-onunde-egilmeyi-reddeden-sanatcilar/", "text": "Yıllarca sosyalistliğini gururla üstüne taşıyan David Hare gibi solcu oyun yazarlarının şövalyeliği kabul etmleri bence içler acısı bir durum. Tanrım, bu adam kraliçenin önünde eğildi!"} {"url": "https://koltukname.com/2012/02/01/moskova-sokaklarini-grafitiye-buruyen-adam/", "text": "Moskova sokaklarını sanatına bürüyen grafiti sanatçısı P183, yeni bir Banksy olarak nitelendiriliyor. Çalışmalarına şöyle bir göz gezdirdiğimizde, bazıları stil olarak Banksy'ninkileri andırsa da, asıl benzerliğin çalışmaların siyasi içeriğinden kaynaklandığını düşünüyoruz. Nitekim P183, yalnızca duvarları boyamakla kalmıyor, çizdiği meşaleleri tutuşturuyor, polislere uçan tekme atıyor ve çalışmalarını YouTube'taki kanalında sergiliyor."} {"url": "https://koltukname.com/2012/02/02/iyi-ki-dogdun-james-joyce/", "text": "Koltukname'de henüz yazarların doğum günlerini kutlama gibi bir alışkanlık edinmedik, fakat yakın zamanda kitaplarının telif haklarının kalkmış olmasıyla ses getiren yazarın 130. doğum günüyle ilgili pek bir yazıya rastlamayınca bir istisna yapabileceğimizi düşündük. Evet, bugün, İrlandalı yazar James Joyce'un 130. doğum günü. İyi ki doğdun Joyce! Yazarın, bildiğimiz kadarıyla hiç Türkçeleştirilmemiş Finnegans Wake'ten bir bölüm okumasını buradan dinleyebilirsiniz. Türkçedeki kitaplarına ulaşmak isterseniz, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi, Dublinliler, Giacomo Joyce, Oda Müziği ve elbette başyapıtı sayılan Ulysses'e buyurunuz. Ben Joyce'u ona çok yakışan ince bir mizah anlayışıyla anacağım derseniz de, Flann O'Brien'ın Dalkey Arşivi'ni öneririz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/02/02/sansur-ve-kovusturma-sasirma/", "text": "BBC'de içinde Filistin kelimesi geçen sansür ve bunun savunulması, Twitter'ı hepimizin kullanabileceği kelimeler üzerinden tarayıp okuyan ABD'li yetkililerin şakalaşan turistleri tutuklaması ve son olarak memleketimizden bir haber: Ekşi Sözlük'te yazdığı eleştirel iki entry dolayısıyla okuldan uzaklaştırılan öğrenci. Bu sabah farklı zamanlarda gerçekleşen bu üç meseleyi arka arkaya okuyunca, başkası da bu çileyi bizimle paylaşsın dedik. İngiliz bir kuruluş olan Palestine Campaign'in basın açıklamasından, aylar önce BBC'de bir radyo programında rap yapan Mic Righteous'un performansı esnasında Özgür Filistin demesinin programın yapımcıları tarafından kırılan cam sesiyle kamufle edildiğini öğreniyoruz. Haberi aldığımız arabist sitesi İnanılır gibi değil, diyor. Biz de inanamıyoruz ve konuya biraz daha yakından bakıyoruz. BBC'nin konuyla ilgili açıklamasının aslına eriştiğimizde durum daha da kötü gözüküyor. Aralık 2010'da gerçekleşen bu sansür olayını bir yıldır inceleyen BBC gelen şikayetleri değerlendirmiş ve vardığı sonuç özetle şu: Programın yapımcıları Mic Righteous'un siyasi bir açıklamada bulunmasını beklemiyorlardı ve eğer sanatçılar görüşlerini ifade etmek isterlerse BBC tarafsızlık ilkelerine uygun olarak normalde buna farklı görüşteki sanatçılardan da yorumlar alarak izin verebilir. Bu farklı görüşlerin ne zaman yayınlanacağı belli olmadığından tartışmalı bir konu olan Filistin'e özgürlük konusuna girmemenin daha iyi olacağına karar verdiler. Yani hemen akabinde farklı bir görüş sunamayacaksınız siyaset konuşmasının tam bir sürpriz olduğu sanatçı konuğunuzun şarkısının bir kısmını sansürleyebilirsiniz. Twitter'da kullandıkları ve arkadaşlarına yapacakları tatili anlattıkları ifadeleri nedeniyle tutuklanan İngiliz çift ise Amerikan güvenlik paranoyasının nerelere geldiğini açıkça ortaya seriyor. Haberin Türkçesi için soL portala buyrun. ABD'de yapacakları tatil öncesinde arkadaşlarına Maryln Monroe'nun mezarını kazacağız gibi ifadelerle yapacakları tatili nitelemeye çalışan gençlerin bagajında polis gerçekten kazma kürek aramış. soL'daki haber de Monroe'nun mezarının taştan olduğuna dikkat çekiyor. Daha önceki Sosyal medya ve sansür: Twitter örneği yazımızla bir arada düşündüğümüzde sosyal medya ve sansürün, sosyal medya ve baskılar karşısındaki çaresizliği ana başlığının altında düşünülmesi gerektiği sonucuna varıyoruz. O yazımızda belirttiğimiz gibi, sosyal medyanın türlü şahanelikleri bir yana siyaset zemininde herhangi bir medya organından farklı düşünülemeyeceği ve basınla ilgili tüm kriter ve sorunların burada da geçerli olduğunu görüyoruz. Ekşi Sözlük de geçen sene yaşadığı tüm sorun ve tartışmalarla bu meselenin Türkiye'de yaşanış biçiminin önemli parçalarından biri. Sözlükle ilgili son iç karartıcı haber ise yazdığı iki yazıyla okuldan uzaklaştırılan Mikail Boz'la ilgili. Bianet'in haberinden öğrendiğimize göre üniversitesinde göreve gelen dekanla ilgili yazdığı, onun bu göreve geliş biçimine eleştirel yaklaşan yazılar daha bir suç unsuru taşıyıp taşımadıkları tespit bile edilmeden, mahkeme uzun sürer denerek onun okuldan uzaklaştırılmasına sebep olmuş. Daha fazla detay için Ekşi Sözlük'te Mikail Boz başlığına bakılabilir. Bu başlığın altında sözlük gibi bir platform kar amaçlı bir şirket mi yoksa ifade özgürlüğü konusunda memlekette taraf olabilecek bir odak mı tartışmasının yansımalarını bulmak, yazarların yazdıkları alanla ilgili özlemlerini okumak mümkün. Üç haberin de ortak noktası elbette baskıcılık ama özel olarak daha bir suç bile işlenmeden kovuşturulma. Bunun çağırışımları çok, hepsini açmak mümkün değil. Şunu demesek olmaz ama: Sansür ve baskı radyoda, gazetede, yayıncılıkta ve evet, sosyal medyada var. Artık Twitter'da sansür, Ekşi Sözlük üzerinden açılan soruşturmalar gibi haberlere şaşırmayı bırakıp, bunları daha geleneksel olarak adledilen baskı biçimlerinden farklı görmeyip, ortak bir baskı dolayısıyla da ortak bir mücadele zemininde algılamalıyız. Özellikle sözlükte olayla ilgili yazılarda hakim hava hala şaşkınlık. Şaşırmakla kaybedilen zamanın sonra telafisi olmayabilir. Not: Bu yazının bir kaç gün ardından soL'da Batı'da sansürle ilgili konuyu bir kez daha derleyen bir yazı yayımlandı. Bu yazıyı özellikle Google'ın yeni gizlilik sözleşmesinin detaylarıyla beraber okuyunca neyle karşı karşıya olduğumuz daha iyi anlaşılıyor. Sosyal medyanın neredeyse yeni bir örgütlenme ve muhalefet biçimi geliştireceğini inananları bu yazıları okumaya çağırıyoruz. Getirdikleri kolaylıklar ve bazı yenilikler olsa da temelde insanların dayanışma ve bir araya gelme biçimlerinin sosyal medya üzerinden görülmemiş bir özgürlüğe taşınmadığını fark etmek önemli. Özellikle de kültür ve siyaset alanlarının dönüştürülmesine dair yeni yeşeren bazı umutların yanlış zeminlerde solmaması için, tepemizde kriz ve buhran ortamında yanlış kapılarda yorulmamak için, durup düşünmeye değer konular bunlar. Mısır'da seçim sürecinde siyasi tartışmalar ve sokağa yansıma biçimleri Twitter'ın sağlayabildiği düşünülen özgürlüklerin siyasi mücadelenin keskinliğinde buharlaştığını gösterdi. Ekşi Sözlük'te yazdıkları nedeniyle okulunu zamanında bitirme, hayatına istediği gibi devam etme hakkı elinden alınan Mikail Boz'un davasına medyada bazı gazeteciler tarafından sahip çıkılması sonuca maalesef pek bir etki etmemiş. Haber yayıldıkça olanları ve o okulda başkalarının başına neler geldiğini buradan ve buradan okuyabilirsiniz. Mikail Boz maalesef bu şekilde kovuşturulan tek kişi değil. Zonguldak'tan İstanbul'a internette yazdıkları dolayısıyla hayatları alt üst edilenlerle ilgili kısa bir haber için buraya buyrun."} {"url": "https://koltukname.com/2012/02/03/augmented-reality-geldi-hanim/", "text": "Between Page and Screen, nesne olarak kitabın, ekrandan yapılan okumaların gitgide arttığı bir dönemdeki yerini keşfetmeye çalışıyor. Bu sanatçının sayfalarında hiç yazı yok yalnızca geometrik desenler ve bir internet sitesi adresi var. Okurlar bu sitede herhangi bir internet tarayıcısı ve bilgisayar kamerası kullanarak kitabı okuyabilirler. Karşılarına çıkacak şiirler, yani ilişkilerinin sınırını çizmeye çabalayan iki aşığın birbirlerine yazdıkları mektuplar sayfa ya da ekran üzerinde değil, ama okurun bu ikisi arasında açtığı augmented alanda var oluyorlar. Elbette bu çalışma bir yandan üç boyutlu kitap tartışmalarını gündeme getirirken, öte yandan dijital çağda şiirle nasıl oynanabileceğine dair bir örnek teşkil etmiş oluyor. Meraklıları, kitabı Siglio Press'ten 24,95 dolara edinebilir. Kitabın tanıtım videosu için de buraya buyrun. Özellikle de İdefix'in e-kitap cihazlarıyla birlikte Türkiye'de dijital yayıncılık ve dijital kitap üzerine tartışmalar bolca gündeme oturmuş olsa da (görünüşe göre İdefix'in dergisi Sabit Fikir'in Şubat 2012 sayısının dosya konusu da Dijitalleşen Sanat, kimin sanatı?), bu noktaya gelmeden önce konuşulması gereken temel mesele, yani bir nesne olarak kitabın ne olduğu, kimin için olduğu ve nasıl olduğu, atlandı. Bunun belki de bir nedeni, medya ve kültürel çalışmaların henüz Türkiye'de yeterince yerleşmemiş olması. Fakat bu, daha uzun ve farklı bir yazının konusu. Bu noktada, henüz okumamış olduğumuz için iyi kötü bir şey diyemesek de, Kitap Nesnesi Nesne Olarak Kitap adlı yeni çalışmanın varlığını da bildirmeden geçmeyelim."} {"url": "https://koltukname.com/2012/02/05/amsterdamli-bir-bantci/", "text": "Yeri geldiğinde yüzümüzü güldüren, yeri geldiğinde sinirlenmemiz gerektiğini hatırlatan grafitici ve stencil'ci sokak sanatçılarına, bir Berlin ya da Barselona kadar olmasa da, İstanbul'da da aşinayız. Fakat bu sırada Amsterdam'da yeni bir tür sokak sanatı baş göstermiş durumda: Bant sanatı! Max Zorn adlı vatandaş, araba tasarımcısı arkadaşlarının çalışmalarını izlerken, kullandıkları şeffaf bantlarla ne kadar kolay şekiller yaratabildikleri dikkatini çekiyor. Bunun üzerine kendisi de boyayı bir kenara bırakıp bantı geçiriyor eline. İnternet sitesindeki açıklamaya göre, zaten bant sanatına sokaklarda son birkaç yıldır rastlanıyormuş. Fakat bunlar, duvarlara ya da kaldırımlara yapıştırılan renkli bantlarla oluşturulan imgelermiş. Max Zorn ise şeffaf bant ile ışığı kullanmayı tercih ediyor."} {"url": "https://koltukname.com/2012/02/05/hemingway-gellhorn/", "text": "Sinema ve diziler üzerine incelemeler, haberler ve her türlü şahanelikler yayımlayan internet sitesi bakınız'dan aldığımız habere göre, Amerikan kanalı HBO mayıs ayında yazar Ernest Hemingway ile gazeteci-yazar Martha Gellhorn'un ilişkisini konu alan bir televizyon filmi yayınlayacak. Hemingway'i Clive Owen canlandırırken, Gellhorn rolünde seyircilerin karşısına Nicole Kidman çıkacak. Yönetmen ise Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'nin Philip Kaufman'ı. Filmin beş dakikalık uzun fragmanını buradan seyredebilirsiniz. Gellhorn Hemingway'in üçüncü aynı zamanda ondan boşanmak isteyen tek eşi. Aynı zamanda Çanlar Kimin İçin Çalıyor'un esin kaynağı. Hemingway'in birçok eserinin Türkçesine Bilgi Yayınevi'nden ulaşabilirsiniz. Savaşla ilgili yazılarının yanı sıra romanları da bulunan Martha Gellhorn'un kitaplarına Türkçeden henüz ulaşılamıyor maalesef."} {"url": "https://koltukname.com/2012/02/05/isgal-ve-yazi-kitap-ve-tekerlek/", "text": "Aralık 2011'de Verso, Occupy: Scenes from America adlı, Amerika'daki işgal hareketini biraz da sıra dışı bir biçimde anlatan bir kitap yayımladı. Kitabın tüm telif ücreti ise işgal hareketine gidecek. Bu ay OR Books ise Occupying Wall Street, Writers for the 99 % (Wall Street'i İşgal Etmek, %99'un Yanındaki Yazarlar) adlı kitabı yayımladı. Ondan gelecek telif ücreti de yine işgal hareketinin olacak. Başından beri sosyal medyayla iç içe olduğu anlatılan, diğer Twitter ve Facebook devrimleri olduğu söylenen süreçlerden etkilendiği iddia edilen bir hareketin sonunda kitap gibi daha geleneksel bir derdini anlatma, derman bulma mecrasına dönmesi ilginç bir gelişme oldu. Verso'nun blog'unda editörlerin kısa bir söyleşisi yer alıyor. Orada işgal hareketine katılıp da akşamları evlerine dönen ya da işgale gelemeyip manevi destek veren insanların yaptıklarını, yapmak istediklerini bir yerlerde okuma ihtiyacına vurgu yapılmış. Eylemden dönen insan, orada kaç kişi olduğunu, hangi grupların yer aldığını ve sonunda ne yapıldığını okumak ister. Eve gelir televizyonunu açar, ertesi gün gazetede kendi eylemini arar. İşte kitabın editörleri bu ihtiyaçtan yola çıkıp başlangıçta değişik işgal yerlerinde dağıtalacak bir tür gazete yapmışlar. Bu adresten şu ana kadar üç sayıyı bedava indirmek mümkün. Kitabı almakta kararsız kalanlara tavsiye edilecek bir gazete. Haber yapmaktansa bir çeşit günlük/anı mecrası olarak kurgulamışlar. Gün gün ne olduğunu okumak, insanları bir arada tutan eylemlerin ne olduğunu deşmek mümkün bu metinlerde. İki renkli basılan ve çizimlerin yer aldığı gazeteler sonunda bu kitaba dönüşmüş. İçinde Judith Butler gibi ünlü yazarların yazıları da mevcut. Başka bir zeminden üretilen fakat amacı benzer olan diğer kitap ise bu tür bir yaratıcı medya çalışmasından ziyade daha geleneksel etnolojik bir çalışma sonucunda ortaya çıkmış. Katılımcı gözlemden ziyade derinlemesine mülakat yöntemiyle yapılan bir araştırma bu. İki kitabın değerlendirmesi Guardian'dan okunabilir. Bu değerlendirmenin yazarı Andrew Ross'un şu gözlemine katılıyoruz: Bu kadar detaylı belgenen bir hareket için daha ne yazılabilir sorusu akla geliyor kitapların haberini ilk okuduğunuzda. Zira işgal hareketinin çeşitli internet siteleri mevcut, değişik şehirler için, ABD için, Avrupa için... Sosyal medyada da bol bol yer aldılar. Fakat kitap Umberto Eco'nun da Kitaplardan Kurtulabileceğiniz Sanmayın adlı söyleşi-kitapta belirttiği gibi kitap, tekerlek gibidir. Bir kere icad oldu ve daha iyisi olamaz. Ekleyelim, farklı araçlar olabilir ama kitap bir araç olarak sosyal medyayla bu kadar iç içe hareketlerin bile destekçisi olabiliyor."} {"url": "https://koltukname.com/2012/02/07/davalara-ragmen-son-surat-burroughs-kitaplari-geliyor/", "text": "Bu baskıları ise yapılmış baskılar arasında son ve müdahele edilmiş edisyonlar olması sebebiyle daha bir önem kazanıyor. Altıkırkbeş daha önce Burroughs'un Şans Hayaleti, İçerideki Kedi, Top ve Çıplak Şölen adlı eserlerini basmıştı, fakat bunlar şu an tükenmiş görünüyor. Çıplak Şölen'in farklı bir baskısına Versus Kitap'tan ulaşılabilinir. Bunun dışında Sel Yayıncılık'ta var olan kitaplar: Yumuşak Makine, Nova Ekspresi, Benim Eğitimim, Arabölge, Patlamış Bilet ve Ve Hipopotamlar Tanklarında Haşlandılar. Elbette Burroughs Türkiye'de son dönemde edebiyatından çok davalarıyla gündem oluyor. Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu tarafından Yumuşak Makine'ye açılan davanın en son 18 Ocak 2012'de dördüncü duruşması görülmüş, bilirkişi bulunamadı gerekçesiyle tekrar ertelenmişti. Bu haberle ilgili detaylar için bkz. Sabit Fikir. Sabit Fikir'i genel olarak edebiyatla ilgili davaları takip etmek için de öneririz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/02/07/kahirede-grafiti/", "text": "Amsterdam'da bantçı, Moskova'da sokak sanatçısı haberlerimizden sonra Kahire'den grafiti savaşları haberi var elimizde. Haberi aldığımız Al Masry Al Youm gazetesindeki yorum yazısı aynı zamanda Kahire'de grafiti üzerine sık güncellenen bir blog sahibi Soraya Morayef'e ait. Blog'da Kahire'de grafitinin yaşanan halk ayaklanması sürecinin ne kadar doğal ve müdahil bir parçası olduğunu fotoğraflar üzerinden görmek mümkün. Grafiti sanatçıları hem ayaklanan halkla hem de kendi aralarında büyük bir danışma gösterdiler. Bunun örneklerini ise Kahire'de her türlü gündeme hızlı tepkilerle dahil olan sanatçılardan Ganzeer ve arkadaşlarının yaptıklarında bulabiliyoruz. Ganzeer'in sitesinde ayrıca dünyadaki diğer grafiti sanatçılarının da mesaj ve görsellerle desteklerine şahit olabiliyoruz. Ganzeer'in sitesinde destek mesajlarını gördüklerimiz arasında Blu da var. En son bir merkezden değil de katılmak isteyen herkesin mahalle bazında örgütlediği bir grafiti etkinliği Mad Grafiti Week oldu. Bu hafta boyunca sanatçıları her türlü aracı kullanarak ordunun şiddetinin durdurulmasında yardımcı olmaya çağırdılar. Şu anda Mısır'da iktidarın önemli bir kısmını ellerinde bulunduran ordu üst kademesinde. SCAF'ın sivil destekçileri de var. Bu destekçiler de devam etmekte olan mücadelede kendi tarafları adına grafiti savaşlarına girmeye karar verip, ilk muharebelerini bu yazıda gördüğünüz tanka karşı bisiklet duvar resmi çalışmasında yapmışlar. Bu duvar resmine sonradan eklenen tüm isyancı sembolleri yabancıların komplosunun kanıtı olarak algılayıp, bütün duvarı boyamışlar, bir tek tankı bırakmışlar. Tabii ki diğer grafiti sanatçıları buna cevap vermişler ve kendilerine Mona Lisa taburu diyen bir ekip duvara bir kez daha orduyu baskıcı yönüyle gösteren ve orduyla mücadeleye çağıran bir grafitiyle damgalarını vurmuşlar. Daha önce Mısır'da sürmekte olan siyasi süreç ile sanat arasındaki ilişkiye burada ve burada değinmiştik. Müzik ve sinema/video sanatı çalışmalarına değinen yazılardı bunlar. Fakat grafiti alanında daha da keskin ve açık bir ilişki var gibi gözüküyor. Özellikle şehir halkının neredeyse aracısız takip edebildiği alanlar olarak duvarlar mücadelenin tüm renklerini yansıtıyorlar. Mübarek'in gitmesinin yıl dönümü olan 11 Şubat tarihinde Mısır'da genel grev çağrısı yapıldı. Bir yıl sonra bu sefer ordunun gitmesi için örgütlenecek aktivistler, sendikalar, bazı siyasi partiler ve gençler. Kahire duvarlarını internete yansıdıkları kadarıyla takip edeceğiz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/02/07/steinbeckle-hitchcock-filikada/", "text": "... Ve dehşete kapılıyor. Özellikle de siyahi denizci Joe'nun ekrana nasıl yansıtıldığıyla ilgili olarak. Öyle ki, hemen yapım şirketi 20th Century Fox'a bir mektup göndererek, bir ay sonra da temsilcisine telgraf çekerek adının filmden çıkartılmasını talep ediyor. Maalesef Steinbeck'in bu isteği pek dikkate alınmıyor. Birkaç gün önce Alfred Hitchcock tarafından yönetilmiş ve benim tarafımdan yazıldığı söylenen Lifeboat isimli filmi izledim. Birçok açıdan başarılı bir film olmasına rağmen bir iki şikayetim var. Lifeboat isimli filmin senaryosunu benim yazdığım kesinlikle doğru, fakat senaryoda asla filmde olduğu gibi sendikalaşma karşıtı sözler ya da karikatürize edilmiş bir zenci yoktu. Tam aksine, kim olduğunu gerçekçi bir şekilde, çok iyi bilen zeki ve düşünceli bir denizci vardı. Sık sık rastlanan renkli palyaço kılığındaki yarı komik yarı acınacak haldeki zenci yerine de bir amacı olan, onurlu, şahsiyetli bir zenci vardı. Filmde adım geçtiği için bu garip, sinsi eğilimlerin bana atfedilmesi hiç hoşuma gitmiyor."} {"url": "https://koltukname.com/2012/02/08/lemony-snicketin-yanlislarla-dolu-donusu/", "text": "Daniel Handler'in müstearı olan Lemony Snicket, dört kitaplık yeni bir diziyle geri dönüyor. Little, Brown Yayınevi'nin Little, Brown Books for Young Readers markası kapsamında yayımlanacak ve Snicket'ın çocukluğunun otobiyografik bir anlatımını içerecek olan dizinin adı All the Wrong Questions. İllüstrasyonlardaysa grafik roman yazarı Seth'in imzası olacak. Yıldızı sönmekte olan bir kasabada, tanıdığı ya da güvendiği herkesten uzak geçirdiği gençliğinde yaşanan olayları anlatan Snicket, kimsenin varlığından haberdar olmadığı bir kuruluştaki çıraklık deneyimlerini kaleme alıyor. Burada çalışırken Snicket bir dizi soru sormaya başlıyor ve bunlar, aklına bile getirmemesi gereken, yanlış sorular. Bu Saate Kim Olabilir ki?, Snicket'ın ilk yanlış sorusunun anlatısı."} {"url": "https://koltukname.com/2012/02/08/nazimdan-mektuplar/", "text": "Kitaptaki mektuplarda, Nazım Hikmet2in şiirlerinin yanı sıra, eşi, çocukları, aile ve arkadaş çevresi, yaptığı işler, öteki mahkumlarla ilişkileri, ülkenin, dünyanın, insanların durumları üstüne düşünceleriyle birlikte şairin tüm hayatından izler yer alıyor. Tıpkıbasımları yapılan 26 mektubun içinde Nazım Hikmet'in Bursa Cezaevi'ndeyken yazdığı 33.11.11 tarihli ünlü Karıma Mektup şiiri de bulunuyor. Diğer mektupta ise Nazım'ın, Piraye'ye ithaf ettiği büyük yapıtı Memleketimden İnsan Manzaraları'nı yazmaya başladığını öğreniyoruz. Yapı Kredi'nin diğer prestij kitapları göz önünde bulundurulursa, bu tıpkıbasımın da etkileyici bir cilt olacağına eminiz. Fakat yine de kitabın etiket fiyatının 175 TL olacağını gördüğümüzde dudağımız uçukladı. Böyle bir kitabın telif, baskı, dağıtım, depolama vb. masraflarının çizelgesini görmek isterdik doğrusu. 175 TL'lik bir kitap çıkıyor mu sonuçta gerçekten de? Peki, tıpkıbasımı almadan yalnızca Nazım Hikmet'in mektuplarını okumak isteyenler bu 1000 kitabın tükenmesini mi beklemek durumundalar? Kitaplar ayrı ayrı alınamıyor mu? Özel baskı tükendikten sonra geriye kalan kitabın fiyatı ne kadar olacak? Keşke bu soruların yanıtlarını da alabilsek. GÜNCELLEME (28 Kasım 2012): Kitabın küçük boyu ağustosta yayımlanmış. Yapı Kredi sayfası burada. Şu sıralar İdefix Sanal Kitap Fuarı'nda %30 indirimle alınabilir."} {"url": "https://koltukname.com/2012/02/09/farscada-komikin-cevirmeninin-saka-gibi-tutuklanisi/", "text": "Mohammad bana Antoine de Saint-Exupery'nin Küçük Prens'ini hatırlatıyor. Nazik ruhu ışıldayarak ortaya çıkıyor. İran hapishanesinde kurtulabilecek türden biri değil. İnsanlar kötü haberler almaktan bunaldılar, özellikle de adı Mohammad olan adamlarla ilgili kötü haberler almaktan, ama uyuyorum ki bir yerde birileri, tek suçu kahkahayı buradan İran'a çevirmek olan bu adama yardımcı olabilir. İran'da yaşananların, hapse atılan gazeteci, yazar ve blog yazarlarının durumunu göz ardı etmek istemiyoruz elbette ki Türkiye'de yaşayıp bunu yapmak mümkün de değil fakat insan yine de Dumas'ın sözlerindeki, Amerika dışı ülkelerdeki ifade özgürlüğü sınırlandırmalarıyla ilgili o tuhaf Amerikan romantizmini yadırgamaktan kendini alamıyor. Neden bir yerde birilerinin kendi kitabının çevirmenine yardım etmesini bekliyor? Kendisi bir şey yapmak istemiyor ya da eli kolu bağlıymış gibi hissediyorsa da neden sorumluluğu bir başkasının üzerine yıkmaya çalışıyor? İnternetten bulabildiğimiz bilgilere göre bu sorumluluğu şu an Go Petition sitesi üstlemiş durumda: Nia'nın serbest bırakılması için dilekçe imzalamak isterseniz şuraya buyrun. Bu, elbette başka ve daha uzun bir tartışma konusu. Biz bu haberi verdikten sonra Türkiye'de uzun bir zincirin son halkaları olarak Yumuşak Makine'nin çevirmeni Süha Sertabiboğlu ve Ölüm Pornosu'nun çevirmeni Funda Uncu'nun hala yargılanmakta olduklarını hatırlatalım."} {"url": "https://koltukname.com/2012/02/09/joseph-gordon-levitt-yonetmen-koltugunda/", "text": "Joseph Gordon-Levitt'i bu sene dört önemli filmde izleyeceğiz. Christopher Nolan'ın Batman serisine noktayı koyduğu The Dark Knight Rises, David Koepp'in yönettiği gerilim filmi Premium Rush, Rian Johnson'ın çektiği bilim-kurgu Looper, Steven Spielberg'in yeni biyografik filmi Lincoln ve Quentin Tarantino'nun westerni Django Unchained. Aktörün bu seneye damgasını vuracağı aşikar. Oyuncunun ilk yönetmenlik denemesi bir komedi filmi olacak ve çekimler nisanda başlayacak. Sabırsızlananlar bu sırada farklı bir çalışma için Morgan and Destiny's Eleventeenth Date: The Zeppelin Zoo'yu izleyebilir."} {"url": "https://koltukname.com/2012/02/09/joyceun-telif-tartismalari-uzadikca-uzuyor/", "text": "Özgün mektup, Joyce'un torunu Stephen Joyce'a yazılmış ve üvey kardeşi Hans E. Jahnke tarafından Zurich James Joyce Foundation'a bağışlanmış. Telif hakları tartışması da bu noktada başlıyor. Vakıf, hakları kendilerinde olan mektubun yasa dışı bir şekilde, izinsiz basıldığını söylüyor. Ithys, 6 Şubat 2012'de iddialara internet sitelerinden verdikleri yanıtta, Joyce'un eserlerinin 1 Ocak 2012'den beri telifsiz olduklarını söylüyor ve The Cats of Copenhagen'ın tamamen yasal bir çalışma olduğunu belirtiyorlar. Yazarların telif haklarının kalkması için ölümlerinden sonra 70 yıl geçmesi gerektiğinden ve Joyce'un çeşitli eserlerinin Türkiye'de hala telife dahil olduğu 2011 yılında baş göstermeye başladığından 70'lik telif hakları üzerine adlı yazımızda bahsetmiştik. Fakat burada şu mühim noktaya değinmek gerekiyor: Mektupların telifleri, gönderilen kişide değil, mektubun alıcısındadır. Yani mektubun yazarı James Joyce olabilir ama telifi Stephen Joyce'tadır. Stephen Joyce'un da hala hayatta olduğu göz önünde bulundurulduğunda, The Cats of Copenhagen'ın telife dahil olması mantıklı oluyor."} {"url": "https://koltukname.com/2012/02/09/tanisiniz-moviebarcode/", "text": "Dilerseniz dizin sayfasında yer alan listeden bazı barkodların yüksek kalite çıkışlarını sipariş edebilirsiniz. Aşağıda internet sayfalarının bir görselini bulabileceğiniz MOVIEBARCODE'u Twitter'dan takip etmek isterseniz de buraya buyrunuz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/02/11/gecen-sene-bu-zamanlar-kahirede/", "text": "Geçen sene bu zamanlar Kahire'de insanlar sokaktaydı ve tüm dünya hızlıca adına Twitter/Facebook devrimi denmiş ve bizce yanlış denilmiş devrimi konuşuyordu. Bir sene sonra Kahire'de bugün insanlar yeniden sokakta olacak, işçiler grev yapacak, öğrenciler meydanı işgal edecek. Sokak sanatı ve belgeselleriyle takip ettiğimiz bizim Akdeniz'de olan bu halk ayaklanmasına basın değişik şekillerde müdahale etti. Tunus devrimini heyecanla gösteren, Bahreyn ve Yemen'de aynı heyecanı göstermeyen Al Jazeera hem İngilizce hem Arapça yayın yapması nedeniyle sürecin uzaktan da olsa müdahillerinden biri oldu. Özellikle Mısırlı blog yazarlarını, Twitter'dan yayın yapan gazetecileri çok destekledi. Fakat sermayesinin dayandığı Körfez'de olanları bu şekilde öne çıkarmadı, oradaki blog yazarlarının isimlerini bize ezberletmedi. Al Jazeera'ye kesinlikle eleştirel ve mesafeli durmak gerekiyor, zira hangi gündemi ne gibi çıkarlarla şişirip/gömdükleri belli olmuyor. Fakat geçen sene 25 Ocak ile 11 Şubat arasındaki 18 günün, Mısır halkının geniş kesimlerinin işgal ettiği Tahrir Meydanı'nda olanları, yine oradan gönderilen tweet'ler eşliğinde anlatan değişik bir video hazırlamışlar. Elbette bir videoyla aslında tüm 2000'lere yayılmış bir mücadeleyi, 2006'dan beri sıklaşan grevleri, öğrenci boykotlarını, sokak sanatçılarını gerçekten takip etmek, anlamak mümkün değil fakat insana az da olsa Tahrir'de olanların havasını veriyor. Bugün işçiler, gençler, öğrenciler tekrar sokağa çıkacaklar. Şehrin din alimlerinden aslında sokağa çıkmanın günah olduğunu yeni duymuşken, parlamentoda çoğunluğu kazanan Müslüman Kardeşler 11 şubat grev ve gösterilerine karşı çıktığını açıklamışken onlar yılmıyorlar. Yazıdaki posteri ise en son Kahire'de grafiti yazımızda bahsettiğimiz Ganzeer hazırlamış. Bugün sokağa çıkanların büyük bir bölümün dahil olduğu Devrimci İttifak'ın taleplerini sitesinden okuduğumuz arabist Al Ahram'dan aktarmış ve sadeleştirmiş. Güncelleme New York Times da kendi görselleştirmesiyle gelmiş. Fakat bu kronoloji 18 günü içermiyor, birkaç sene geriden başlıyor ve daha geleneksel bir şekilde yazılmış. Özellikle sosyal medya üzerinden yayılan hareketlerin rolünün altı çizilmiş. Başlık da zaten Mısır Devrimine giden Dijital Yol."} {"url": "https://koltukname.com/2012/02/14/apartheid-topraklarinda-sevgililer-gunu/", "text": "İsrail'in Gazze kuşatması ve genel olarak Filistin topraklarında sürdürdüğü işgal, şiddet ve ayrımcılık en muhafazakar İsrail hükümetlerinin biri altında devam ediyor. Filistinliler bu rejime apartheid rejimi diyor. Bu kavrama başvurulmasında elbette Güney Afrika deneyimine ve uzun mücadeleler sonucunda bu rejime karşı uluslararası muhalefete gönderme yapma niyeti var. Fakat özellikle İsrail vatandaşı olan ve olmayan ve İsrail vatandaşları arasında da Filistin kökenli olan ve olmayan ayrımı, gündelik hayatın gerçekleri rejime apartheid rejimi denmesinin temel sebebi. Her ne kadar 2011 yazı İsrail'de de bazı protestolara sahne olduysa da, İsrailliler ayrımcılıktan ziyade ekonomik bunalıma vurgu yapmayı tercih ettiler. Zaten de uzun soluklu olmadı. İşte Sevgililer Günü'ne denk gelmesi nedeniyle yoğun bir kampanyayla internette duyurulmaya çalışan yeni bir protesto şekli, yine blog'ları ve videoları kullanıyor ve her şeyden çok apartheid'a vurgu yapıyor. Kontrol noktasında sevgiliyle randevu videosunda iki sevgili bu rejimde nasıl buluşur konusu çok sevimli bir şekilde işlenmiş. Bu videoyu da esas alan yeni bir site ise Love Under Apartheid. Arabist aracılığıyla öğrendiğimiz bu site de Filistin/İsrail topraklarında ve dünya çapunda yaşanan aşklar anlatılıyor. Sınırlar, pasaportlar ve kontrol noktaları nedeniyle kavuşamayanlar, uzaklarda evlenenler, neredeyse senede bir görüşenler."} {"url": "https://koltukname.com/2012/02/14/peter-sellers-the-beatles-okuyor/", "text": "Sellers aynı zamanda, Beatles çılgınlığının doruk noktasına ulaştığı dönemde üretilen bir televizyon programına, The Music of Lennon and McCartney'ye 1964'te katılarak The Hard Day's Nightı Shakeaspearevari bir performansla okumuş. Yukarıdaki kayıtlarda gerçekten duyulabilen Sellers mimiklerini görmek için videoyu mutlaka izlemelisiniz. İnsan bu tür efsanevi işbirliklerine keşke şahit olabilseydim, diye düşünmekten kendini alamıyor. Tam olarak aynı şahanelikte olmasa da, yaşayan en sevdiğimiz oyunculardan biri olan Christopher Walken'ın Lady Gaga'nın Poker Face şarkısını okumasını izlemek de mümkün."} {"url": "https://koltukname.com/2012/02/15/ask-acele-etme-yeter/", "text": "Daha önce Steinbeck ve Hitchcock'tan bahsetmiştik. Yönetmenin kendi senaryosunu tanınmayacak hale getirmesine direnmişti ünlü yazar. Ayrıca Fitzgerald'ın kızına yaptığı hayatta kafaya takılacak ve takılmayacak şeyler listesini de vermiştik. John Steinbeck ise en büyük oğlu Thom'a 1958'de yazdığı bir mektupta aşkla ilgili ufak bir liste yapıyor gibi. Özetlemek gerekirse, Aşk aceleye gelmez ama başına geldiği zaman kimsenin bunu küçümsemesine izin verme, diyor Steinbeck. Kızlar senin ne hissetiğini bilmek gibi özelliğe sahiplerdir ama gene de duymak isterler, diye devam ediyor. Önemli bir ayrıntı: Yazarın tüm mektupları kitaplaştırılmış ama dilimize çevrilmemiş; gene de okuyalım derseniz buraya bir bakın. Neden çevrilmiyor böyle güzel eserler? Belki de bu tür mektup/anı kitap listeleri yapıp yayınevlerine göndermeliyiz! 101cookbooks'tan Heidi aracılığıyla öğrendiğimiz mektubun Türkçesini aşağıda, İngilizcesini ise burada bulabilirsiniz. Mektubunu bu sabah aldık. Ben kendi bakış açımdan yanıt vereceğim, elbette Elaine de kendi bakış açısından. İlk olarak eğer aşıksan bu çok güzel bir şey bu, bir insanın başına gelebilecek en güzel şey. Kimsenin bunu küçük görmesine izin verme. İkincisi Birkaç çeşit aşk vardır. Biri bencil, acımasız, açgözlü, egoisttir ve aşkı kendi kibirini beslemek için kullanır. Bu çirkin, zarar verici bir türdür. Diğeri ise içindek iyi her şeyin dışa vurmasını sağlar nezaketin, inceliğin ve saygının; yalnızca görgü kurallarına duyulan saygının değil, bir başkasını eşsiz ve değerli görebilmeni sağlayan o daha yüce saygının da. İlk tür seni hasta eder, kendini küçük ve zayıf hissetmene yol açar ama ikincisi seni güçlendirir, sahip olduğunu bile bilmediğin cesareti, iyiliği ve bilgeliği etrafına yaymanı sağlar. Bunun gelip geçici bir gençlik aşkı olmadığını söylüyorsun. Eğer bu kadar yoğun duygular hissediyorsan elbette gençlik aşkı değildir. Ama sanırım benden sana neler hissettiğini söylememi istemiyordun. Bunu sen herkesten daha iyi bilirsin. Sana bu konuda ne yapman gerektiğiyle ilgili yardımcı olmamı istiyorsun ki bunu yapabilirim. Öncelikle sonuna kadar tadını çıkar, müteşekkir ol ve şükran duy. Aşkın amacı en iyi ve en güzel amaçtır. Ona ulaşmaya çalış. Eğer birine aşıksan o kişiye açılmakta bir tehlike yoktur yalnızca bazı insanların çok çekingen olabileceğini unutma, bazen ilanı aşk ederken bu çekingenliği göz önünde bulundurmak gerekir. Kızlar senin ne hissetiğini bilmek gibi bir özelliğe sahiplerdir ama gene de duymak isterler. Bazen hislerine şu ya da bu sebepten karşılık göremezsin ama bu hissettiklerinin değerini indirgemez. Son olarak, seni anlıyorum çünkü ben de aynı şeyleri hissediyorum; sen de böyle hissettiğin için memnnum. Susan'la tanışmak çok isteriz. Kapımız her zaman açık. Ama tüm ayarlamaları Elaine yapacaktır çünkü bu onun uzmanlık alanı; çok da memnun olacaktır. O da aşkı tanıyor, belki sana daha çok yardımcı bile olabilir. Sakın kaybetmekten korkma. Eğer doğruysa devam edecektir. Acele etme yeter. İyi şeyler asla elden kaçmaz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/02/17/dali-yazar-yonetmen-oyuncu-karikaturist-vb/", "text": "Yarışmanın bir de gizemli konuk bölümü var. Bu bölümde yarışmacı olarak, gözleri bağlanmı panelistlerin önüne ünlü bir şahıs çıkartıyorlar amaç elbette kim olduğunu tahmin etmek. New York'ta yer alan canlı yayına kimler kimler katılmamış ki: Elizabeth Taylor, Sean Connery, Frank Sinatra, Paul Newman ve Joanne Woodward, Alfred Hitchcock... Yalnızca görünümleriyle değil, sesleriyle de tanınma ihtimali yüksek olan ünlüler garip aksanlarla da konuşuyorlar. Videoları izlemek için isimlere tıklayabilirsiniz. Bizim kısa videolardan anlayabildiğimiz kadarıyla bu isimlerin çoğu programa yeni bir film ya da oyunlarını pazarlama amacıyla çıkıyorlar. Ama yarışmaya katılan bir ünlü var ki, her soruya evet diyerek panelistlerin akıllarını iyice karıştırıyor: Salvador Dali. Dali hem oyuncu hem yazar hem yönetmen hem sanatçı hem dansçı hem karikatürist olduğunu söylüyor... Elbette her seferinde seyirciler kahkahadan kırıldıkları için sonunda Konuğumuzda bir tuhaflık mı var? ve İnsan mı? diye sormak zorunda kalıyorlar. En tatlısı da Dali'nin moderatörle fısıldaşarak neden sürekli evet yanıtını verdiğini açıklama çabası... Netice: Sürreal bir deneyim."} {"url": "https://koltukname.com/2012/02/18/haftanin-eglencesi-heminwayin-kedileri/", "text": "Ernest Hemingway'in hayvan sevgisi aileden geliyor. Hemingway's Cats adlı eğlenceli kitapta anlatıldığı üzere, dedesi Ernest Hall hayvan sevgisiyle tanınırmış; babası Clarence Edmonds Hemingway ise doktorluğa karar vermeden önce uzun bir süre veteriner olmak istemiş. Fakat Papa Hemingway'in asıl aşkının kediler olduğunu biliyoruz. Akıntı Adaları'ndaki, kahramanın kedisine ilaç kelimesini öğrettiği, birlikte uzun yürüyüşlere çıktıkları o sahneleri kim unutabilir? Heminway'in kedileriyle çektirdiği fotoğraflar yazının devamında."} {"url": "https://koltukname.com/2012/02/20/ahmet-hamdi-tanpinar-edebiyat-muze-kutuphanesi/", "text": "Yasemin Arpa'nın sunacağı etkinlik PEN'in 90 Yılına Kuş Bakışı adlı sunum ile başlayacak. Bunu, Çiler İlhan'ın 2011 Avrupa Birliği Edebiyat Ödülü'nü kazanan öykü kitabı Sürgün üzerine bir söyleşi izleyecek. Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanına ve Tarık Günersel'in sahne uyarlamasına değinilecek. Halil İbrahim Özcan Edebiyat ve İfade Özgürlüğü bağlamında ülkemizdeki durumu değerlendirecek. 22 Eylül Cumartesi 14.30-16.00: Dünya Barışı, Çeviri ve Gezi Türü, Bir de gülkurusu ile mürdüm eriği arası eflatunumsu hülyalı renkle kaplı koltukların kumaşını ürettiği rivayet edilen kültür firmasını kutluyorum. Aklım kaldı."} {"url": "https://koltukname.com/2012/02/21/gdolu-yem-ve-tartistiklarimiz-tartismadiklarimiz/", "text": "Son iki hafta yine ülke gündeminde gıda siyasetiyle ilgili bir konu tartışıldı. Yeteri kadar tartışılmadı ama özellikle daha önce de haber yaptığımız Fikir Sahibi Damakların ve birçok gönüllünün sayesinde en azından konunun farkına varıldı. Konu ise GDO'lu ithalat ürünlerine verilen ve maalesef verilmeye devam edilecek gibi gözüken izinlerin düzenlenmesi, mevzuatının oluşturulması. Bu konuda internet üzerinden halka da fikri soruluyormuş gibi gözükse de, aslında fikrimizi soran yok. Fikrimizi bağırmaya çalışanlar var ama. Konuyla ilgili bir kampanya Fikir Sahibi Damaklar'dan geldi. Öyle ki kampanya sonunda bu ithalatın düzenlenmesi yönünde çalışan ve izinler için başvuruyu yapan TÜGİDER üyelerinden bir şirket dernekten çekildi. Kampanya şirketlere neden bu başvuruyu yapıyorsunuz diye soruyordu ve bu yönde bir dilekçe imzaya açılmıştı. Biz bu yazıyı hazırladığımız esnada TÜGİDER'in internet sitesine ulaşılamıyordu. Bir diğer kampanya da Greenpeace'den: yemezler. GDO'lu gıdalar ülkemize öncelikle yemler yoluyla giriyor. Bu kampanya ve her türlü itiraz, başka yollardan girmelerini önlemek amacıyla yapılıyor. Seçeneklerimiz sadece GDO'lu gıdaların kontrollü girmesi ya da AB'de olduğu gibi bazı yüzdelerle girmesi değil, aksine henüz vakit varken hiç girmemesi, bu toprağın ne yemine ne başka bir yerine bulaşmaması. Hayır demek bir seçenek. Hayır demek gelecekle ilgili çok önemli bir karar. Türkiye'de tarım ve gıda uzmanı akademisyenler ve konuyla ilgili bilgi ve tecrübe sahibi meslek çalışanları ve bizce sol partiler konuya siyasi tarafından acilen el atmalıdır. Bize bu uluslararası ve ulusal boyutlarda bu ilişkileri anlatmalılar. TÜGİDER'e üye şirketleri GDO'lu gıda ithal edelim dedirtecek piyasa koşullarını anlatmalılar. Hayır demenin ötesinde gittikçe artan bu eğilimlere karşı bir direnişi nasıl örgütleyebileceğimizi düşünmeliyiz. Sosyal medya üzerinden yürütülen bu kampanyalara kamusal alanda daha geniş bir şekilde daha örgütlü öznelerce de sahip çıkılmalı. Sadece bugünün meselesi olmayacağı 2009'da ilk büyük gündeme gelişinde belliydi. Daha önceki yazılarımızda gıdada sadece GDO değil, antibiyotik ve başka zararlı maddelerin de ithalattan bağımsız bir şekilde bulunabileceğini ya da Boğaz'da balıkların bitebileceğini anlatmıştık. Daha fazla, daha geniş kapsamlı ve daha örgütlü tartışalım. Zira karşımızdaki gıdaya dayanan sermaye yüksek düzeyde örgütlü! Ne kadar diye merak ederseniz internette en ünlü şirketlerden Monsanto'yu aratın yeter."} {"url": "https://koltukname.com/2012/02/22/edebi-robot-resimler/", "text": "Daisy Buchanan, Muhteşem Gatsby, F. Scott Fitzgerald. Composite kelime anlamıyla bileşimler demek fakat burada composite drawing yani robot resim anlamında kullanılıyor."} {"url": "https://koltukname.com/2012/02/23/arastirmacilarin-ruyalarini-susleyecek-bir-mekan-salt-galata/", "text": "Karaköy Bankacılar Caddesi üzerindeki gösterişli Osmanlı Bankası binası, Kasım 2011'den beri SALT Galata adı verilen bir kültür kurumu olarak kullanılıyor. Fransız asıllı Levanten mimar Alexandre Vallaury tarafından Bank-ı Osmani-i Şahane için tasarlanan ve ilk kez 1892 yılında hizmete açılan bina kamuya açık bir araştırma kurumu olarak yeniden düzenlenmiş. SALT Galata'nın basılı ve dijital kaynakları erişime açan SALT Araştırma bölümü araştırmacılar, öğrenciler ve meraklılara muazzam bir kaynak sunuyor. SALT Araştırma Kütüphanesi'nde güncel sanat, mimari, tasarım, edebiyat, şehircilik, sosyal ve ekonomik tarihe odaklanan yüz bin basılı yayın ve sayısı bir milyonu aşan dijital belgeye ulaşmak mümkün. Online arama motoru SALT Research'de ufak bir çalışma, arşivin genişliği hakkında fikir vermeye yetiyor. SALT Galata'ya giriş ücretsiz. Kitap, dergi, CD/DVD raflarında ve dijital belgeleri inceleyebileceğiniz büyük ekranlar karşında saatler geçirmek işten bile değil; mekan bireysel ve grup çalışmalarına da olanak sağlıyor, üstelik pazartesi dışında her gün açık. Zezine, çiçeği burnunda, Ankaralı bir elektronik derginin editörlerinden biridir. Kent sosyolojisi ve sanatla ilgilenmektedir. İlk İstanbul'a gidişimde uğramalıyım. Yapılacaklar listesine ekledim bile."} {"url": "https://koltukname.com/2012/02/25/polaroid-tarkovski-zaman-ve-strauss/", "text": "Tarkovski 1977'de Moskova'da yaptığım düğüne elinde bir Polaroid makinayla geldi. Polaroid'ü henüz yeni keşfediyordu ve büyük bir zevkle fotoğraflar çekti. Şahitlerim o ve Antonioni'ydi. Dönemin adetleri gereğince, imzalar atılırken çalınacak müziği onlar seçiyordu. Blue Danubeu seçtiler. Tarkovski zamanın kaçışı üzerine sıkça düşünürdü ve zamanla yapmak istediği tek bir şey vardı: Onu durdurmak, bir an için bile olsa bu Polaroid'ler üzerinde zamanı durdurmak. Bir Rus blog'u çok güzel bir seçki yayımlamış bu Polaroid'lerden. Aynı zamanda bu fotoğraflar güzel bir kitaba dönüşmüşler: Instant Light. Polaroid'lere bakınca kitabın başlığını çok uygun bulduk gerçekten. Kitabın önsözünü yazan ünlü senarist Tonino Guerra, aynı zamanda hem Tarkovski'nin hem de Antonioni'nin yakın arkadaşı. İngilizceden çevirdiğimiz bu paragraflar ise Poemas del rio Wang aracılığıyla size sunuldu."} {"url": "https://koltukname.com/2012/02/26/amherst-guzelinden-hindistancevizli-kek-tarifi/", "text": "Yaşarken kendisine Amherst'lü Efsane denilmiş. Ölümünün ardından adı Amherst'lü Rahibeye çıkmış. Şiirlerinin yayımlanmasının ardından gelen ünü, lakabını Amherst Güzeline dönüştürmüş. Buradan okunduğunda güçlü, kırılganlıktan uzak, hangi yüzyıldan geldiğini belli etmeyen ve bir kere okundu mu bir daha unutulmayan, baskın bir ses geliyor şiirinden. Bin sekiz yüze yakın şiir yazmış neredeyse yıllarca evden çıkmadan. Türkçede öne çıkan çevirileri Oğlak Yayınları'nda ve İş Bankası Kültür Yayınları'nda bulabilirsiniz. İngilizcesini okuyacağım derseniz tüm şiirlerini bu kitapta toplamış Bartelby. İnternetten orijinallerinin birçoğuna ulaşmak için Maryland Üniversitesi Kadın Çalışmaları burada bir seçki sunmuş. Dickinson'ın yangından kurtulan elyazmaları arasında bir de aşağıda Türkçesini bulabileceğiniz bir kek tarifi mevcut. Edebiyat ve yemek özellikle Türkçede yeteri kadar zevki çıkartılmış bir buluşma değil bizce. Nasıl romanlardan yola çıkarak kahramanların robot resimlerini yapmak mümkünse, bir lezzet haritası da çıkartılabilir. Hatta çok sevdiğimiz bu şairin tarifini gördükten sonra, özellikle bu tür bir çalışma yapma isteğimiz arttı. Çikolata kağıtlarının arkasına şiir yazan Dickinson şiirlerinin neredeyse yüzde onunda yemekten bahsediyormuş. En rahat ettiği yerlerden biri ise hep mutfak olmuş. Maalesef Dickinson malzemeleri nasıl bir araya getireceğimizi ya da fırını nasıl bir sıcaklıkta tutacağımızı söylememiş. Genelde kek pişirdiğimiz şekilde pişirmek mümkün. İnsanın yemek yapmadığım gün kalmasın hissine kapılmasına neden olan kitaplar yazan, Chez Panisse'ün ünlü şefi Alice Waters'ın The Art of Simple Food kitabında uzun uzun anlattığı kek hazırlama ve pişirme yöntemi uygulanabilir. Fırını 180 dereceye getirin. Siz tarifi hazırlarken ısınsın. Kek kalıbınızı yağlayın. Bütün kullanacağınız malzemelerin oda sıcaklığında olmasına özen gösterin. Yumuşamış tereyağına soğuk yumurta kırmak istenmeyen sonuçlar yaratabiliyor. Unu ve tüm kuru malzemeleri eleyin ve karıştırın. Bir mikser ya da çırpıcı yardımıyla yumuşamış, oda sıcaklığındaki tereyağını önce biraz kendi başına, sonra da şekerle çırpın. Kremayı andıran bir dokuya ulaşmasını istiyoruz. Mikserle 5 dakika, elde 10 dakika öneriyoruz. Bunu eğer büyük bir kapta yaparsanız kalan malzemeleri de sonra buraya eklediğinizde bulaşıkları minimumda tutmuş olursunuz. Teker teker yumurtaları ekleyin ve biraz daha çırpın. Sonra krem tartar ve karbonatla karıştırdığınız unun dörtte birini ekleyin, çırparken hava almasını sağladığınız karışımı çok fazla söndürmemeye gayret edin. Bu aşamada çırpıcıdan ziyade bir spatulayla yavaş yavaş karıştırırsanız daha hafif dokulu bir kekiniz olur. Sonra sütün dörtte birini ekleyin. Bu şekilde bir süt bir un ekleyerek tüm malzemelerini karıştırın. En son hindistancevizini ekleyin. Özellikle çırpmamaya, sadece karıştırmaya özen gösterin. Fırına verin. Batırdığınız bir kürdan temiz çıkıncaya kadar pişirin (30-40 dakika). İstenirse fırından çıktıktan sonra üstüne biraz daha hindistancevizi ya da ince kıyılmış badem serpilebilir. Bir kahve ya da çay yapın, bir dilim kek alın, keyfini çıkartın!"} {"url": "https://koltukname.com/2012/02/27/tanisiniz-hitrecord/", "text": "Tanışınız: bölümümüzün ikinci internet sitesi, sinemanın yetenekli yıldızlarından Joseph Gordon-Levitt'in RegularJOE adıyla başlatmış olduğu bir yapım şirketi birliği, yani hitRECord. HitRECord'u tanımlaması biraz zor. Bir yandan yapısı itibariyle YouTube'u andırırken, diğer yandan organizasyonları ve ortaya koyduğu çalışmalarla gerçek bir yapım şirketi gibi. Her şey bununla kalsaydı hitRECord belki de daha amaçlı bir YouTube olmaktan öteye gidemezdi. Fakat sitenin direktörü olan Gordon-Levitt, nam-ı diğer RegularJOE, film dünyasındaki deneyimi ve bağlantılarını kullanarak hitRECord'da hazırlanan projeleri sitenin dışına taşıyor, gün ışığına çıkartıyor. Morgan and Destiny's Eleventh Date The Zeppelin Zoo adlı kısa film, The Tiny Book of Tiny Stories adlı ufak kitap ve Amerika'nın çeşitli şehirlerinde yapılan canlı gösteriler de bu çalışmaların meyvesi. Grup aynı zamanda Sundance Film Festivali'ne katılıyor, üstelik çoğunlukla sürpriz konuklarla; 2012 listelerine buradan göz atabilirsiniz. HitRECord aynı zamanda, kar olmasa da kendini döndürebilecek kadar para kazanma amacı güden bir birlik. Ürettikleri eserlerde birçok kişinin emeği geçtiği için de şöyle bir sistem geliştirmişler: Eğer hitRECord'da ortaya çıkan bir eser öyle ya da böyle para kazanırsa, bunun yarısını yapım şirketi olarak hitRECord alıyor, diğer yarısı ise katılımcılar arasında bölüşülüyor. Meraklılar ayrıntılara buradan ulaşabilirler. Joseph Gordon-Levitt bu yıl senaryosunu kendi yazdığı bir film için yönetmenlik koltuğuna oturacak. Bu yetenekli adamla ilgili gelişmeleri kendi ağzından takip etmek isteyenler RegularJOE'nun Tumblr sitesine buradan ulaşabilirler. Son olarak, hitRECord'un hoşumuza giden iki çalışmasını aşağıda bulabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/02/28/beyazit-kutuphanesi-hani-subatta-acilacakti/", "text": "İstanbul İl Özel İdaresi 1884'te açılan ilk milli kütüphanemiz olan Kütüphane-i Umumi-i Osmani'deki, bugünkü adıyla Beyazıt Devlet Kütüphanesindeki yenileme çalışmalarını sürdürüyor. Geçtiğimiz yıl 125. yılını kutlayan Beyazıt Devlet Kütüphanesi'nde restorasyon çalışmaları tüm hızıyla devam ediyor. 4 milyon TL'ye mal olacak çalışmaların ağustosta tamamlanması planlanıyor. Atıl durumundan arındırılan, iç mekanlarda tesisat düzenlemelerine başlanan tarihi kütüphanede, elektrik ve mekanik tesisatıyla ilgili uygulamalar devam ediyor. Kütüphane ana mekanı olan okuma salonunda, kubbelerdeki kalemisi çalışmalar aslına uygun olarak yenileniyor. Proje çerçevesinde, 1980'lerde ana yapıdan ayrı, bahçeye inşa edilmiş ve yemekhane olarak kullanılan bina yıkılarak, depolama fonksiyonları ana bina içine kaydırıldı. Böylelikle özgün avlu yapısı, okuma avlusu olarak projeye göre yeniden düzenlenecek. Daha önce imarethane kısmı restore edilen kütüphanede kitap sergileme üniteleri, okuma salonu ve sergileme holleri özgün yapı değiştirilmeden yeniden düzenlenecek ve nadir eserler, iklimlendirilmiş vitrinlerin teşhir ve tanzimi ile korumaya alınarak sergilenecek. uzun bir aradan sonra bugün gittim. tımarhaneye dönmüş. giriş katındaki kitap kısmı ile ikinci kattaki dergi salonunu, en üstteki nadir eserler salonuna geçici bir süre için tıkıştırmışlar. nadir eserlerin memuru başka odaya geçmiş, salonda kitaplarla süreli yayınların memurları var. kafaları esince 20-30 dakikalık çay molası veriyorlar, ortada memur kalmıyor (bir de utanmadan ilan ediyorlar, 3'e kadar kitap fişi almıyoruz çay molası verdik). hatta bir memur diğerine, şimdi çay molası niçin fiş kabul ediyorsun diye hesap soruyor. üç farklı salonun kullanıcısını küçük bir salona sığdırmaya çalıştıkları için yer sıkıntısı var. gidince ayakta kalabilirsiniz. Beyazıt Kütüphanesi, elyazmaları, gazeteler, dergiler, kitaplar, yani basılı metinler konusunda şu an belki de Türkiye'deki en büyük kaynaklarından biri. Araştırmacılar, akademisyenler, yazarlar ve genel olarak meraklılar, ülkenin başka hiçbir noktasında bulunamayacak kaynaklara uzun zamandır ulaşamıyorlar. Bundan sonra ağustosa kadar hiç mi ulaşamayacaklar, yoksa kütüphanenin belli bir kısmı açık mı olacak, bu açık olan kısımda nasıl bir düzen söz konusu olacak?.. İnternette dolaşan müjdeli haberde bu soruların yanıtlarını bulamıyoruz. Kısaca, konuyla ilgili henüz yeterli bir açıklama yapılmış değil. Bu durumda biz de kütüphaneyi şahsen ziyaret edip durumu sizlere iletmeyi planlıyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/03/04/ezeli-dusmanlar-jimmy-kimmel-ve-matt-damon/", "text": "Bir süre sonra, Kimmel'ın o zamanki sevgilisi, komedyen Sarah Silverman şova çıkarak, Damon'la düzüştüğünü ilan eden bir kliple Kimmel'a sürpriz yapıyor. Videoda Silverman'la Damon uzun bir süre şarkı söyledikten sonra Damon Üzgünüm Jimmy, vaktimiz kalmadı, diyerek lafı gediğine koyuyor. Bu sırada Silverman'la Kimmel ayrıldığından olsa gerek, Silverman'la ilgili sevgili atışmaları bitiyor. Fakat Kimmel bu sefer de Damon'ı kendi filmi The Bourne Ultimatum'dan kovup yerine dostu Guillermo'yu getiriyor. Damon-Kimmel nefreti ile Kimmel-Affleck aşkı, The Handsome Men's Club adlı çalışmada son sürat devam ediyor bu sefer işin içinde yine birçok ünlünün yanı sıra Affleck'in eşi Jennifer Garner da var! Ve nihayetinde, Movie: The Movie için devasa bir üzüm salkımı kostümüne bürünen Damon, sahnelerinin filmden kesileceğini öğreniyor. Artık canına tak eden Damon, 2013'ün ocak ayında intikamını alıyor."} {"url": "https://koltukname.com/2012/03/05/muhtesem-gatsby-roman-film-tiyatro-oyunu-bilgisayar-oyunu/", "text": "1926: Kitabın ilk uyarlaması, yayımlandıktan bir yıl sonra geldi. George Cukor tarafından yönetilen ve yılın ilk aylarında Broadway'de gösterime giren sessiz film, şu anda kayıp. 1949: Filmin ikinci uyarlamasında başrolde Alan Ladd ve Betty Field vardı. Başlarda Tyrone Power da projeye dahilken, stüdyonun Gene Tierney'le yola devam etmesi üzerine Daisy Buchanon'da oynamayı tercih etti. Fakat asıl ses getiren, başrollerinde Robert Redford ve Mia Farrow'un yer aldığı 1974 yapımı oldu. 2012'nin Aralık ayındaysa Gatsby'yi Leonardo DiCaprio'nun canlandırdığı yeni bir uyarlama Amerika'da sinema severlerle buluşacak. Acaba bir başyapıtın işareti bu mu? Eseri okumakla yetinmeyip, ondan esinlenerek yeni yeni eserler yaratma arzusu uyandırması mı? Şahsen, Fitzgerald'ın asıl başyapıtının Tender is the Night olduğunu düşünmüşümdür hep. (Şu an piyasadaki çevirisi ne yazık ki pek iyi değil ama Everest 2012'de Buruktur Gece adında yayımlayacağını duyurmuştu.) Elbette Gatsby'nin muhteşemliği yadsınamaz. Nitekim roman yalnızca sinema filmlerine ve tiyatro oyunlarına değil, bir de şu şahane bilgisayar oyununa uyarlanmış: The Great Gatsby Game."} {"url": "https://koltukname.com/2012/03/05/omer-seyfettin-oyku-odulu-bu-yil-aykut-ertugrulun/", "text": "Aykut Ertuğrul'un muhtelif dergilerde yayımlanan öykülerinden oluşan ilk öykü kitabı Keyfekader Kahvesi, 2011 yılında Okur Kitaplığı tarafından yayımlanmıştı. 3 Mart 2012 günü TYB İstanbul Şubesi'nde yapılan açıklamayla çeşitli değerlendirme ve eleştiri yazılarında övgüyle söz edilen Keyfekader Kahvesi'nin Balıkesir Gönen Belediyesi tarafından düzenlenen Ömer Seyfettin Öykü Ödülü'nü kazandığını öğrenmiş bulunuyoruz. 23 yıldır Gönen Belediyesi tarafından gençler ve yetişkinler kategorilerinde verilen ödülün, bu yıl itibariyle yetişkinler kategorisi kaldırılıp onun yerine yıl içerisinde yayımlanan öykü kitapları arasından birine verilecek bir öykü ödülü tahsis edilmiş vaziyette. Ömer Seyfettin Öykü Ödülü'nü Keyfekader Kahvesi kitabıyla kazanan Aykut Ertuğrul'u tebrik ederiz. Ertuğrul, 11 Mart 2012 Pazar günü Gönen'de yapılacak törenle ödülünü alacak. Keyfekeder Kahvesi, geçtiğimiz yıl Okur Kitaplığı'ndan çıkmıştı. Yayınevi tarafından modern ile postmodern anlatı biçimlerinin bir sentezi olarak nitelendirilen, bize göre ise, belki yazarın ilk kitabı olduğundan bazı öykülerin diğerlerinden daha güçlü olduğu, fakat ödülü de ilgiyi de hak eden, baştan sona büyülü bir kitap. Yazarı tebrik ederiz. Kitaba ulaşması ne yazık ki biraz zor, yine de Türk edebiyatında yeni seslere susayanların bir şekilde edinip okumalarını tavsiye ederiz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/03/06/internet-kimin/", "text": "Geçtiğimiz haftalar, daha önce Twitter üzerinden gündeme gelen sansür ve internette özgürlüğün sınırları konusuna başka bir açıdan bakmamıza sebep oldu. Twitter üzerinden tüm konuştuklarımız, hatta sansürün şekli şemali bile Google için de geçerli: Google da ülke bazında yazılanları sansürleyebiliyor. Fakat geçtiğimiz hafta bir de gündeme Google'ın yeni gizlilik politikaları taşındı. O kadar büyük bir gücü var ki Google'ın bilgi toplama etkinliklerinin, AB bile araya girdi, hatta Google'a bir tek AB'nin karşı koyabileceği iddia edildi. Tabii ki tüm AB itirazları sadece AB vatandaşlarını kapsayan itirazlar oluyor. Bir de bu meseleler Google tarafından ve Türkçe nasıl anlatılmış diye bakalım dedik. Mailimde yazdıklarım bana sonra reklam olarak mı dönecek, bütün bilgileri beraber toplamak, satır aralarını doldurmak ne demek sorularımıza Türkçe cevap aradık. Ne hikmetse Google konuyla ilgili tüm başlıkları Türkçeleştirmiş, bir tek topladıkları bilgilerden devşirecekleri reklam yönelimleriyle ilgili olanları İngilizce bırakmış. Umarız daha fazla arayınca Türkçesini bulabiliriz ama bizim bu kadar zahmete girmememiz gerekir elbette, bilgiyi toplayanlar onlar çünkü. Google, arama motoruna yazdığımız kelimlerin sonra başka bir dijital alanda karşımıza çıkacak olmasına ve belki gizli kalmasını tercih ettiğimiz zevklerimizin, bilgilerimizin ve faaliyetlerin hayatın bambaşka alanlarında, örneğin cep telefonundaki haritadan yolumuzu bulmaya çalışırken yüzümüze çarpılacak olmasına karşı itirazları şu dahice yöntemle savuşturuyor: o zaman arama yaparken, internette gezinirken mailinize girmiş olmayın, Google hesabı gerektirecek bir uygulama kullanmayın! Fransa bu cevapla yetinmemiş olmalı ki bu yeni politikaların Avrupa yasalarına uygunluğunu araştırıyormuş. Belki bu ilk saldırı bu şekilde savuşturulabilir. Fakat gittikçe konuşulan şu: İnternet kullanımının siyasetin konusu olduğu, siyasi mücadelelerin konusu olduğu kabul edilmeli. Liberal diyebileceğimiz kanat özellikle Anglosakson dünyada internette iktidar sahibi olanların da başka herhangi bir siyaset alanında iktidar sahibi olanlar gibi hesap verebilirlik ilkelerine tabi tutulmasını istiyor. Hepimizin hayatları üzerinde bu kadar gücün, sorumluluk olmadan gelmesini istemiyorlar. Bu düşünce zincirinin sonu şirketlerin şeffaflaşması, özel şirketlerden kamusal hesaplar sormaya gidiyor, zira ne kadar güçlü olursa olsunlar bu internet şirketleri devlet değiller, seçilmiş değiller, onlardan liberal siyasetin anladığı anlamda hesap sormak için başka bir kavramsallaştırma gerekiyor. Bunu yapanların başında Rebecca MacKinnon geliyor. Dijital platformlardaki ifade özgürlüğü ve gizlilik politikalarıyla yakından ilgilenen gazeteci MacKinnon'ın TED konuşması için buraya bakabilirsiniz. Yeni kitabı da geçtiğimiz günlerde çıktı. Fakat bu kavramsallaştırma çok sorunlu ve açıkçası daha eşitlikçi, hatta var olandan kökten farklı internet tahayülleri kurulabilir diye düşünüyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/03/08/8-mart-dunya-kadinlar-gunu/", "text": "Son zamanlarda Osmanlı kadınlığı can sahibi olduğunu, var olduğunu gösterdi. Onun her an iniltiler içinde kopup gelen sadasını işitiyoruz. Biz varız, uyanıyoruz, kalkacağız, kalkınız, yol gösteriniz diyor. Bu hareketi kadınlığın bütün tabakalarına müşahade ediyoruz. Düşünenler eski hayattan bıktı, düşünmeyenler de bıktı. Artık başka bir hayata girmek ihtiyacı, hemen kadınlığın her tarafında his olundu... Artık şimdi yaşayışımızın yanlışlıklarını bulup ortaya koyuyoruz. Muharrire ve hemşirelerimiz her birisi bir derdimizi açmış onun devasına çalışıyor, kimisi tahsilden, kimisi terbiye-i ictimaiyeden velhasıl bütün ihtiyaçlarımızdan bahsediliyor. Artık iman ettik ki hayatımız iyi bir hayat değildir... Artık kadınlık böyle yaşamayacaktır ve yaşayamaz. Buna katiyen emin olunuz. Serpil Çakır'ın Osmanlı Kadın Hareketi adlı eserine Metis Yayınları'ndan ulaşabilirsiniz. Dünya Kadınlar Günü'nüz kutlu olsun."} {"url": "https://koltukname.com/2012/03/10/artik-bizim-de-bir-fabisadimiz-var/", "text": "FABİSAD, ülkemizde uzun süredir varlığını sürdüren hayal gücüne dayalı fantastik, bilimkurgu, korku türlerinin yurtdışındaki örneklerinden de ilham alınarak türün bir araya gelen sanatçıları tarafından 2006 yılında düşlendi. Ancak dernek kurma fikrinin hayalden öteye geçmesi ancak 2011'i buldu. 6 Ayı bulan bir altyapı çalışmasının ardından, Ekim 2011'de fantastik, bilimkurgu ve korku alanlarında ürün veren sanatçılar ve bu sanatların gelişimine katkıda bulunan editör, yayıncı, yapımcı gibi profesyonellerin bir araya gelmesiyle resmen kuruldu. Kurucu üyelerinin arasında Altay Öktem, Barış Müstecaplıoğlu ve Yiğit Değer Bengi gibi isimler bulunan derneğin temel amaçlarından biri de fantastik, bilimkurgu, korku vb. türlerinde verilmiş eserleri kataloglamak ve arşivlemek. Bunun yanı sıra internet sitelerinden görebildiğimiz kadarıyla, konuya özel bir dergi yayımlamak, festivaller düzenlemek ve çeşitli görsel sanatlar ile sinema çalışmaları yapmak gibi planları da mevcut. Kendilerine hoş geldiniz, diyoruz. FABİSAD'ı Facebook'tan takip etmek için buraya, Twitter'dan izlemek içinse buraya buyurabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/03/11/sanatcilar-reddediyorlar/", "text": "SOL Portal'ın haberine göre, alanlarında ağırlık sahibi 78 sanatçı, 'Reddediyoruz' başlıklı bir bildiri yayımlayarak ülkenin geleceğinden duydukları kaygıyı dile getirdiler. Orhan Aydın'ın köşesinde yayımladığı tam metne buradan ulaşabilirsiniz Aralarında Ataol Behramoğlu, Bedri Baykam, Nihat Behram, Tarık Günersel ve Küçük İskender gibi isimlerin bulunduğu Sanatçılar Girişimi ile onlara destek verenler, 29 Şubat'ta Beyoğlu'ndaki SES Tiyatrosu'nda buluşup endişelerini dile getirdiler. Yine sOL Portal'ın yayımladığı alıntılardan, katılımcıların oldukça duygusal konuşmalar yaptığını görüyoruz. Levent Kırca, Ülkenin haline 'bir şey yok canım' diyenler aptal olmalı gerizekalı olmalı. Memleket elden gidiyor, derken Yılmaz Onay, Hitler'e isyan eden generallerden biri Hitler'i iktidardan indirmekte başarılı olsaydı ne olmuş olacaktı. Seçimle iktidara gelen birine karşı cunta darbesi olarak mı tanımlanacaktı? diye soruyor. Elbette Sivas davasının zaman aşımına uğramak üzere olduğunu hatırlatan Orhan Aydın ile 70 tane devlet galerisinin kapatılmış olduğuna dikkat çeken Mehmet Aksoy gibi, konuşmalarını somut bulgulara dayandıran sanatçılar da mevcut. Şahsen, bu girişimin önemini yadsımamakla beraber, gerçek bir fark yaratabilmesi için bu ikinci grubun tutumunun çok daha başarılı olacağı kanaatindeyiz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/03/12/dis-mudahale-ve-iran-ajax-operasyonu-ve-e-cizgi-roman/", "text": "Gündemde İsrail ve ABD'nin İran'a yönelik artan tehditkar tutumları, Suriye'ye türlü dış müdahaleler ve genel olarak Ortadoğu'nun gündeminin bir kez daha yabancı temsilcilerle iç içe belirlendiği günler var. Bunlar Ortadoğu tarihine yabancı gündemler değil, hatta Ortadoğu tarihini okuyanlara bir deja vu hissi veriyor zaman zaman. Middle East Institute'un blog'unda yazan Michael Collins Dunn aracılığıyla öğrendik ki, Ortadoğu tarihinin bugünü en çok çağrıştıran olaylarından biri, iTunes dükkanında satılan iPad uygulaması olan bir çizgi romana dönüştürülmüş. Ajax Operasyonu olarak da bilinen olay, Amerikalı ve İngiliz istihbarat servislerinin İran petrol işletmelerini millileştiren ve İran'ın bağımsızlığını, Soğuk Savaş ortamında da bağlantısızlığını savunan milliyetçi İran Başbakanı Mussadık'ı devirmek için ülke içindeki koşullarını hazırladıkları ve uyguladıkları darbe aslında. Darbenin ardından on yıllarca ülkeyi Amerikan yardımıyla yönetecek ve sonunda İran devrimiyle devrilecek Muhammed Rıza Pehlevi iktidara gelmişti. Daha doğrusu aslında babasından miras aldığı iktidarı özellikle ABD ve onun silah katalogları yardımıyla kullanabilmişti. 1953 yılında gerçekleşen darbe sırasında Amerikalı ve İngiliz istihbarat ajanlarının kullandıkları teknikler, darbe günü, gerçekten bir çizgi romanda anlatılmaya uygun, diye düşünüyoruz. Aslında bir film yapmak istemiş çizgi romanın yaratıcısı Daniel Burwen. Kendisi uzun seneler çok bilinen video oyunlarında çalışmış. Sonra Steven Kinzer'in Şah'ın Bütün Adamları: Bir Amerikan Darbesi ve Ortadoğu'da Terörün Kökenleri kitabıyla karşılaşmış ve bu olanları bir şekilde görselleştirmek istemiş. Kitabın fragmanını aşağıdan izleyebilirsiniz. İran'la değil de çizgi romanlarla ilgileniyorsanız da bir göz atmanızı tavsiye ediyoruz. Yaratıcıları şu anda yarı bitmiş bir video oyunu gibi olduğunu söylüyorlar. Zamanla ses ve başka özellikler de eklenecekmiş. Bu dijital çizgi roman aynı zamanda bu türün yeni platformlarda sınırlarının neler olabileceğine dair de bir fikir veriyor. Burwen, Kinzer'dan projeyle ilgili yardım istemiş ve ummadığı ölçülerde destek almış. Projenin tasarım süreciyle ilgili daha fazla bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. Henüz çok az bakma fırsatı bulduk ama çizgileri sevdik. Tabii tarihi nasıl anlattığı başka bir tartışma konusu. Fakat daha önce çok ilgi gören İran'la ilgili bir diğer çizgi roman Persepolis de düşünüldüğünde, İran'a başka gözlerle bakmanın bizim elimizde olduğu ve belki de gazeteleri kapatıp kitapları açmanın iyi bir fikir olduğunu savunuyoruz. Persepolis sonra film oldu, belki seneye de sinemalarda 1953'lerin İran'ını seyredebiliriz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/03/13/jonathan-franzen-hicbir-seyi-sevmemeye-devam-ediyor/", "text": "Jonathan Franzen, yeni bir Ernest Hemingway, bir J. D. Salinger, yani Amerika'yı temsil eden ve geleceğe kalacak önemli bir yazar sayılıyor. 2001 yılında yayımlanan The Corrections'la büyük bir başarı yakalayan yazar, tam 10 yıl sonra Freedom'la tekrar okurlarla buluşmuştu. Hem de ne buluşma. The Corrections vakti zamanında Oprah Winfrey'nin meşhur kitap kulübüne seçildikten sonra, yazar kitabın kapağında Oprah'nın Kitap Kulübü etiketinin yapıştırılmasını istemediğini ilan etmiş, elbette Amerika'da en çok sevilen şahısla böyle bir anlaşmazlığa düşünce yalnızca kendi imajını zedelemekle kalmıştı. Freedom'la birlikte, Franzen Oprah'yla da barıştı. Aynı zamanda The New Yorker dergisinde yazan Franzen, zaman içinde Oprah'nın Kitap Kulübü'nün yanı sıra birçok başka şeyden hoşlanmadığını ilan etti: Facebook, e-kitaplar, Edith Wharton ve son olarak Twitter. Sabit Fikir'den okuduğumuz Taraf gazetesinin haberindeki çeviriye göre, Twitter, karşı çıktığım her şeyi barındırıyor. Kafka'nın Dönüşüm'ü semaforla anlatan bir video yapmaya karar vermesi gibi. Ya da 'p' harfi olmadan roman yazmak gibi, diyen yazara Twitter'da #jonathanfranzenhates başlığı altında verilen tepkiler büyüyor. Bir arkadaşımın işaret ettiği gibi, aslında bu çağda e-kitapları, Twitter'ı sevmediğini alenen ilan etmek, cesaret gerektiren bir iş. Öte yandan aykırı bir tavır benimsemiş olmak da kimseyi iyi yazar yapmıyor. Bir Twitter kullanıcısının işaret ettiği gibi, Franzen Kafka'nın Twitter kullandığını hayal edemediğini söylüyor. Eh, Kafka'nın Freedom'ı yazdığını hayal etmek daha zor. 'P' harfi olmadan roman yazmak gibi derken de Georges Perec'in, E harfini kullanmadan yazdığı romanı Kayboluş'a mı bir gönderme yapıyor acaba, diye düşünmekten kendini alamıyor insan. Freedom da, The Corrections da şu an Sel Yayıncılık'ın Yakında Sel'de sayfasında yayına hazırlanıyor görülüyorlar. Böylece dilerseniz, sırayla bu yılın mayıs ve haziran aylarında piyasaya çıkacak kitapları okuyarak Franzen'la ilgili ne düşünmeniz gerektiğine kendiniz karar verebilirsiniz. Bu gerçekten güzel ve blog'da yer alan diğer metinlerden biraz daha farklı yazının tamamına buradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/03/14/son-avangard-ankarada/", "text": "Walter Benjamin, Mohandas Karamchand Ghandi, Aldous Huxley, James Joyce, Sigmund Freud, Gustav Mahler ve Jacques Derrida. Rasgele sıralanmış bu önemli isimler arasında muhtelif şekillerde ilişki kurulabilir, kimi fazlaca zorlama da olsa. Biz bir tane söyleyelim; bu isimlerin bir ortak noktası, hepsinin İtalyan ressam Valerio Adami tarafından çizilmiş birer portrelerinin bulunması. Derrida'nın, birtakım hiyeroglifler ve ideogramlar olarak okuduğu Adami'nin dili, sonuçta, savaş sonrası avangardının siyasetle sanatı ve hayatı birleştirme umudundaki bu gibi arayışlardan kaynaklanıyor: Afişleri hatırlatan resim ve yazı bileşimi; kalın çizgilerle çevrelenmiş ve vitrayları hatırlatan parlak, saf renk lekeleri; gölgesiz, derinliksiz iki boyutlu bir grafik; yazı ve figürler tam değil, ya eksik/sökülmüş ya da birbirine geçmiş kolajlar halinde, Manet'den beri sürüp gelen modernist fragman estetiğini çağdaşlaştırıyorlar. Avrupa modernizminin önemli isimlerinden, 1935 doğumlu ressam Adami hakkında yazan tek filozof Derrida değil. Tıpkı Derrida gibi aynı zamanda yakın dostları olan Jean-Francois Lyotard, Octavio Paz, Italo Calvino, Lasse Söderberg ve Carlos Fuentes gibi filozof, şair ve yazarlar da Adami'nin sanatından etkilenmiş ve işleri üzerine yazmışlar. Francis Bacon'ın resimlerinden etkilenmiş bir ekspresyonist olarak resme başlayan Adami, yoluna gündelik hayatı politikleştirerek ele aldığı pop sanatla devam ediyor. Digicult'un haberine göre, 1958'den beri dünyanın çeşitli bölgelerini gezen ve gittiği yerlerde atölyeler açan Adami için müzik hayatının olmazsa olmazı. Müzisyen bir aileden gelen ve Adorno'nun müzik üzerine metinlerini hatmeden ressamın değişik dönemlerde farklı müzik türlerinden nasıl etkilendiğini buradaki röportajında okumak mümkün. Zezine, çiçeği burnunda, Ankaralı bir elektronik derginin editörlerinden biridir. Kent sosyolojisi ve sanatla ilgilenmektedir."} {"url": "https://koltukname.com/2012/03/15/elveda-britannica/", "text": "Yayıncılık tarihinin en esaslı çalışmalarından biri olan Encyclop dia Brittanica, 244 yıllık yayın hayatına son vereceğini açıkladı. Bir zamanlar gazetelerde kuponlar biriktirerek topladığımız, İngilizcenin en eski ve en kapsamlı ansiklopedisi varlığını artık internette sürdürecek. Bu kararın sebebi, dijital çağa uyum sağlama ve Wikipedia'yla başa çıkabilme ihtiyacı. Encyclop dia Brittanica'nın son olarak 2010'da yaptığı 32 ciltlik baskı 58,5 kilo çekiyordu ve içinde küresel ısınma ile İnsan Genom Projesi gibi yeni maddeler bulunuyordu. Brittanica bundan sonra online ansiklopedilerine odaklanacak. Merkezi Chicago'da bulunan Encyclop dia Britannica Inc. şirketinin başkanı Jorge Cauz, Kimileri kendilerini üzgün ve nostaljik hissedecekler. Ama artık elimizde daha iyi bir araç var. İnternet sitesi sürekli olarak güncelleniyor, çok daha geniş bir içeriğe ve multimedia özelliğine sahip, diyor. Öyle bir dergi ki bu, psikanaliz makalesini ansiklopedinin on üçüncü edisyonunda bizzat Sigmund Freud yazmış. Editörler bir sonraki edisyonda gerilla maddesini yazma görevini bu işten iyi anlayacağını düşündükleri T. E. Lawrence'a, yani bizim bildiğimiz adıyla Arabistanlı Lawrence'a vermişler. 1929'da yayımlanan ansiklopedide Charles Dickens'ı Chesterton, Sosyalizm maddesini George Bernard Shaw kaleme almış; tabii onları yazanlar böyle kuvvetli olunca insanın bu maddeleri kıskanası geliyor. Albert Einstein, John F. Kennedy, Robert Louis Stevenson, Thomas De Quincey gibi diğer ansiklopedi yazarlarını da unutmayalım lütfen."} {"url": "https://koltukname.com/2012/03/17/edebi-muzik-listeleri-2/", "text": "15 Ocak tarihli Edebi müzik listeleri haberimizde, Flavorwire sitesinin Literary Mixtape köşesinden bahsetmiştik. En sevilen edebi karakterlerin hayali müzik listelerini hazırlayan site, bu bölümlerinde edebiyat tarihinin en ilginç karakterlerinden bazılarının hayali iPod'larını inceleyeceklerini açıklıyordu. Site, 1001 Gece Masalları'ndan Şehrazad'ın, Tiffany'de Kahvaltı'ndan Holly Golightly'nin ve Dorian Gray'in Portresi'nden Dorian Gray'in listelerine son iki ay içinde Middlesex'ten Stephanides, Jane Eyre'den Jane Eyre ve Türkçede kitapları henüz yayımlanmamış çocuk kahramanı Madaline'inkileri eklemiş. Yakın zamanda öğrendik ki, benzer bir çalışma Türkçe bir blog'da da süregidiyor: WordPress'li Burcu Ayaz, nam-ı diğer Beyazkadınçataldilli, geçtiğimiz yıldan bu yana, yazarların kitaplarını yazarken neler dinlediğini hayal etmeye çalışarak sevdiği kitaplar için müzik listeleri hazırlıyor. Şu ana kadar yer verdiği kitapların arasında Anansi Boys, What I Talk About When I Talk About Running, Sinek Isırıklarının Müellifi, Çoluk Çocuk, Araf ve Korkma Ben Varım var. Ayaz'ın buradan ulaşabileceğiniz listelerinin en güzel yanı, şarkıların YouTube videolarını eklemesi. Böylece canınızın istediği ya da merak ettiğiniz bir şarkıyı anında dinleyebiliyorsunuz. Bir önceki yazıdaki bir notu tekrar hatırlatalım: Siren Yayınları da Grooveshark'taki profillerinde yayına hazırladıkları kitaplar için müzik listeleri oluşturuyorlar. Beat Kuşağı'na çıkma ve Trainspotting gibi seçkileri dinlemek isterseniz Siren'in Sesi'ne buradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/03/18/yuz-yildir-kayip-olan-bes-yuz-yillik-kitap-bulundu/", "text": "Dublin'deki Archbishop Marsh's Library'den yüz yıldan uzun bir süre önce kaybolmuş olan beş yüz yıllık bir kitap, nihayet iade edildi. Yunan filozof ve doktor Galen'in beş ciltlik eserinin bir parçası olan kitap, aslında 1701'den beri kütüphaneye aitti ve özgün koleksiyonunun bir parçasını oluşturuyordu. Kitabın neden ya da nasıl kaybolduğu bilinmiyor, fakat kütüphane yetkilisi Dr. McElligott'ın açıklamasına göre, bu kadar önemli bir tıbbi metin yüz yıl önce bile ciddi bir şekilde korunuyor olmalıydı. Irish Times'ın haberine göre, 17. yüzyılda yaşamış doktor Theodore Gulston'a ait olan kitap Dublin'deki bir eskiciden antika bir aynayla beraber 90 avroya alındıktan sonra geçtiğimiz cuma kütüphaneye teslim edilmiş. Dr. McElligott, kitabın, görür görmez değerini anlayan biri tarafından bulunmuş olmasının büyük bir şans olduğunu söylüyor. Adsız kahramanla ilgili olarak Özellikle de her türlü ödülü reddetmesi çok etkileyiciydi tek istediği doğru olanı yapmaktı, diye de ekliyor. Ciltlerin en önemli özelliklerinden biri de Gulston'ın sayfaların kenarlarına notlar almış ve bazı bölümleri kağıt parçaları ya da iğnelerle işaretlemiş olması. Tarihçiler ve akademisyenler için bu altın tozu gibi, diyor Dr. McElligott."} {"url": "https://koltukname.com/2012/03/19/borusan-flarmoniden-komunist-manifestoyu-besteleyen-adama-selam/", "text": "Erwin Schulhoff, 1942'de Wülzburg toplama kampında Nazilerin elinde son bulacak hayatı boyunca, geç romantik dönemden dadaizme kadar pek çok akımı bir potada erittiği özgün tarzıyla eserler veren bir besteciydi. Sosyalizme olan derin bağlılığı, onu Komünist Manifestoyu bestelemeye kadar sürüklemişti. 20. yüzyıl klasik müziğinin bu ilgi çekici karakteri, maalesef hak ettiği alakayı diğer çağdaşlarına göre daha az alıyor da olsa, Borusan İstanbul Flarmoni Orkestrası, iade-i itibar için elinden geleni yapıyor. Music from the Machine Age adıyla kaydettiği yeni CD'sinde, Schulhoff'un egzotik Ogelala adlı süitinden bir kısma da yer veren Avusturyalı Sascha Goetzel yönetimindeki BIPO, bizzat Şef Goetzel'in ifadesiyle dünyanın en iyi orkestralarından biri olmak yolunda adımlar atıyor ve bu CD de o adımlardan biri. Goetzel, Türkiye coğrafyasındaki müziğin batı Avrupa'da sanılanın aksine çok yönlü olduğunu ve batılı modellerle benzeyen çok sayıda müzik kurumunun, devlet desteği de alarak hayatını sürdürdüğünü, İstanbul'un ise New York, London, Berlin, Viyana ve Paris'le aşık atacak bir sanat metropolü potansiyeli taşıdığını sözlerine ekliyor. BIPO şu sıralar Almanya'da turnede, konuya daha yakından eğilmek isteyenler, detayları buradan öğrenebilirler. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/03/20/cemal-kafadar-nedir-bu-dunyanin-hali/", "text": "Toplumsal Tarih dergisi, son sayısında Cemal Kafadar'la güzel bir söyleşiye yer vermiş. Biz de bu vesileyle son yılların en öne çıkan Osmanlı tarihçilerinden biri olan Kafadar'a yer vermek istedik. Giderek edebiyatla edebiyat olmayan arasındaki ayrımı reddetmeye başladım. İnsan ve toplum bilimlerindeki herkes ediptir ya da olmalıdır, olmaya özenmelidir demeye başladım. Hem yazar olarak hem okur olarak. Herşeyden önce bir metin olarak düşünülmeli, okunmalı, inşa (Osmanlıların metinler için kullandığı bir kelimedir malum] edildiğinin farkında olunmalı, tahlil edilmeli diyerekten tarihi metinlerle hem mesleki disipliner akademik çalışmalarımı sürdürecek şekilde hem de onlarla edebiyat metinleriymiş gibi hasbihal ederek devam ettim. Meraklısına, Kafadar'ın bir çok aya yayılmış bir biçimde çok uzun söyleşilerinin Bir+Bir dergisinde de ilk sayıdan itibaren yayımlandığını ekleyelim. Müzikten şiire, tarihten siyasete her konuda konuşmuş ve bütünlüklü bir dünya algısının edebiyatla ne kadar iç içe olduğunu orada da vurgulamıştı. Ayrıca Osmanlının kuruluşuna dair yazdığı Between Two Worlds: The Construction of the Ottoman State adlı kitabını Osmanlı kuruluş mitleriyle, düşleriyle ve teorileriyle, dönemin coğrafyasıyla, mezhepleriyle ve siyasetiyle ilgilenen herkese tavsiye ediyoruz. Kitap hakkında daha uzun okuyayım diyenlere de Kerem Ünüvar'ın kitap incelemesini öneriyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/03/21/david-lynch-kamu-duyurusu-yaparsa/", "text": "Bant Mag.'den Leyla Aksu, aşağıda izleyebileceğiniz bu şahane videoyu bulmuş. 1991 yapımı kamu duyurusu, New York'u o meşhur sıçanlardan arındırmak için çöplerimizi sokağa atmamamızı, çevreyi temiz tutmamızı öğütlüyor ve buram buram Lynch kokuyor: Elindeki kağıdı gizlice yere atan adam sanki bir sonraki sahnedeki kadın ve kızı öldürmeye hazırlanıyor. Elbette, radyasyon yüzünden devasa boyutlara ulaşmış gibi görünen New Yorklu sıçanlar duyurunun baş rol oyuncuları... Duyuru, Temizleyin. New York'a değer veriyoruz, diyerek bitiyor. Sıçanları korkutucu göstermekte ne var ki, diyebilirsiniz. O zaman sizi yine Lynch'in çektiği bu hamilelik testi reklamını izlemeye çağırıyoruz. Adı Açık Mavi Kolay olan bir markanın reklamını öylesine koyu siyah zor bir şekilde çekmiş ki, insan reklamdaki kadının kesinlikle çocuk istemediği izlenimine kapılıyor."} {"url": "https://koltukname.com/2012/03/23/simit-uzerinden-sosyal-medya-rehberi/", "text": "Belki siz sosyal medya önüne ne çıkarırsa çıkarsın, Pinterest olsun Instagram olsun, geldiği gün geldiği gibi başa çıkabilenlerdensinizdir. Biz öyle değiliz. Sosyal medyanın gittikçe dallanıp budaklanan ve eskisine göre çok daha az sönerek kaybolan araçları arasında biz kayboluyoruz. Yalnız değiliz! Bizim gibi, Her şeyi anladım ama bu en son çıkan x sosyal medya aracı ne ola ki? diyenler için bir rehber hazırlamışlar. Rehberi yazarken donut üzerinden açıklamalar yapmışlar. Donut özellikle Amerika'da çok sık yenen halka şekli verilmiş tatlı hamur/lokma. Üstü artık Türkiye'de de bolca bulunan çeşitlerinden bildiğimiz üzere süslenebiliyor, çikolataya batırılmış olabiliyor, içinden reçel çıkabiliyor vs. Biz bu sosyal medya rehberi çevirirken bu topraklarda ünlü olan başka bir halkadan, simitten faydalanalım istedik. FourSquare: Bu sokakta bu köşede simit yiyorum. Instagram: Bu da yediğim simitin pek afili bir resmi. Linked In: Özel yeteneklerimin arasında simit yemek de vardır. Last FM: Şu anda Simitleri dinliyorum. G+: Ben simit yiyen bir Google çalışanıyım!"} {"url": "https://koltukname.com/2012/03/24/springsteen-dinlemek-irkci-yapar-mi/", "text": "Bruce Springsteen, namı diğer Boss, cumhuriyetçilere karşı yürüttüğü kampanyalar, el altından işçi sendikalarına yaptığı yardımlar, 41 shots gibi parçalarıyla polislerin elinde hayatın kaybeden kurbanların hikayelerini Amerikan halkına duyurması gibi eylemlerle, siyasi konum sahibi müzisyenlerden biri olarak bilinir. Bu ihtiyar ama üretkenliğinden hiçbir şey yitirmeyen delikanlının, on yedinci stüdyo albümü albümü Wrecking Ball, 6 Mart'ta yayınlandı. Wrecking Ball, İngiltere'de listelere 1 numaradan giren dokuzuncu Springsteen albümü oldu. Springsteen ve sevenleri açısından güzel bir gelişme. Ancak Daily Mail'in yayımladığı bir haber patronun sinirlerini bozacak gibi görünüyor. Haberde kaynak gösterilen Minnesota Üniversitesi'nde yapılmış bir araştırmaya göre, aralarında Springsteen'in de bulunduğu rock müzik örneklerini sadece birkaç dakika dinlemek bile, araştırmaya katılan beyaz öğrencileri, beyazların çıkarlarını siyah ve Latin ırklarına karşı savunma konusunda düşünce üretmeye sevkediyor. Yine de Springsteen hemen kızmayabilir, zira araştırmada adı geçen tek müzisyen kendisi değil White Stripes gibi grupları dinlemek de insanları ayrımcılığa teşvik ediyor. Öte yandan Gwen Stefani, Akon ya da Fergie gibi popüler isimleri dinleyen öğrencilerin diğer etnik gruplara karşı daha adil davrandığı ortaya çıkmış."} {"url": "https://koltukname.com/2012/03/25/vakkodan-kutuphane/", "text": "Türkiye'nin önde gelen giyim markalarından Vakko, Vitali Hakko Kreatif Endüstriler Kütüphanesi'nin kapılarını açıyor. Kreatif endüstriler alanında Türkiye'de bir ilk olduğu iddia edilen kütüphanede, moda, mimari, resim, tasarım, fotoğraf, müzik ve sinema alanlarında, dünyanın en seçkin yayın evleri tarafından basılmış kitaplarla oluşturulan özel koleksiyonunu, sanatçılar, araştırmacılar, akademisyenler ve üniversite öğrencileriyle birlikte, tüm sanat meraklılarının kullanımına açıyor. Kütüphane hafta içinde, saat 10.00-17.30 arası açık. Ziyaret için 0216 554 0854 numaralı telefonu arayarak yahut kutuphane@vakko. com. tr adresine yazarak randevu almak gerekiyor. Kütüphanenin kataloğuna buradan ulaşabilirsiniz. Kendilerini Facebook'tan takip etmek içinse buraya buyurunuz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/03/26/varsovada-etgar-keret-evi/", "text": "Centrala için çalışan Mimar Jakub Szczesny, Varşova'nın Wola mahallesinde Etgar Keret için en geniş noktası 133, en dar noktası ise 71 santimetre olacak bir ev tasarladı. Savaş öncesi ile komünist döneme ait iki yapının arasındaki boşluğa yerleştirilecek olan Etgar Keret Evi'nin, mahallenin tarihini sembolize edeceğini söylüyor Szczesny. Ev, İsrailli Keret için bir sığınak olmanın yanı sıra, onun Varşova'da bulunmadığı zamanlarda da diğer yazar ve sanatçılar tarafından bir stüdyo olarak kullanılacak. Centrala henüz buranın bir ev olarak kullanılması için gerekli izinleri alabilmiş değil; 2012 sonunda tamamlanması planlanan proje o zamana dek geçici bir sanat enstalasyonu olarak kalacak. Projeyle ilgili daha fazla bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. Etgar Keret'in kitaplarını Türkiye'de Siren Yayınları basıyor. Şimdiye kadar yayımlanan kitaplar arasında Gazze Blues, Buzdolabının Üstündeki Kız ve Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü var. Etgar Keret daha önce, en az bir kere İTEF kapsamında olmak üzere birkaç kere İstanbul'a gelmişti, diye hatırlıyoruz. Eminiz dilerse burada da kendisine son derece uçuk evler tasarlayacak genç mimarlar bulabilir ya da belki Eczacıbaşı ailesi Galata'daki yeni evlerinde kendisine Boğaz manzaralı bir oda verir."} {"url": "https://koltukname.com/2012/03/27/iranlilar-sizi-seviyoruz/", "text": "İran'a tehditlerin, özellikle de İsrail başbakanından gelenleri, gittikçe sıklaştığı bu günlerde sosyal medya halkların ilişkilerinin gözlemlenebildiği, görünür olduğu mecralardan biri oldu. Halkların birbirleriyle iletişim kurmasının ana aracı dersek yanlış olur. Elbette sosyal medya öncesinde, televizyon öncesinde de, hatta telefon öncesinde de bölge halkları birbirleriyle ilişki içindeydi. Tahran'daki isyan Kahire'de yazılır, İstanbul'da okunurdu. Sosyal medya bu iletişimin en yeni mecralarından biri. En son marifetlerinden biri de ilan-ı aşk oldu. Savaş karşıtı ve hükümete muhalif bakan İsraillilerin son kampanyası hem İran'da hem de genel olarak internette yankı buldu. Sloganları çok basit fakat çok etkili: İsrailliler İran'ı seviyor. İranlılar, ülkenizi asla bombalamayacağız, sizi seviyoruz. İranlılar da yanıt verdiler: İsrailliler, biz de sizi seviyoruz, dediler. Buna en son kedileri de dahil etti bu halklar. İranlıların cevaplarından örnekler de aşağıda ve daha fazlası da yine Facebook sayfalarında. Aynı görsel kalıpları kullanmaları bu ilişkiyi daha da inanılır kılmış bence. İranlılar bu süreçte hem savaşa ve muhalefeti destekleme iddiasında olacak bir dış müdahaleye karşı çıkmış hem de kendi rejimlerine muhalefetlerini devam ettirmiş oluyor elbette. Ancak bu sosyal medya kampanyasının nereye evrileceğini henüz göremiyoruz. Fakat kampanya, sosyal medya ve siyaset üzerine konuşacak sansürden çok daha fazla meselenin olduğuna işaret ediyor."} {"url": "https://koltukname.com/2012/03/28/haftanin-eglencesi-brad-pittin-filmlerde-yedigi-yemekler/", "text": "New York Magazine'in eğlence sayfası olan Vulture'ın yazarları, geçen yıl Kazanma Sanatı'nın vizyona girmesiyle birlikte Brad Pitt'in rol aldığı filmlerde ne kadar çok yediğine dikkat etmişler. Biz bunu Ocean's filmlerine özgü bir durum sanıyorduk ama hazırladıkları listeyi görünce çok yanıldığımızı anladık. İşte, yarısı Türkiye'de bulunan yarısı ise bulunamayan çeşitli ve çoğunlukla abur cubur yiyeceklerden oluşan o liste."} {"url": "https://koltukname.com/2012/03/29/youtubeda-interaktif-mad-men-oyunu/", "text": "Yabancı popüler kültür blog'larını takip ediyorsanız, Mad Men'in yeni sezonundan dolayı herkesin nasıl bir heyecan içinde olduğunu fark etmişsinizdir. Haftalar öncesinden dördüncü sezonun özetleri geçildi, karakterlerle ilgili analizler yapıldı; beşinci sezonun ilk bölümünün yayınlanmasından sonra da haberler ve videolar birbirini izledi. GÜNCELLEME (3 Nisan 2012): Bakınız ekibi Facebook sayfalarında şahane bir Mad Men albümü hazırlamış. Dizinin setinden fotoğraflar için buraya buyurunuz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/03/30/bachin-obasi-thomaner-korosu-800-yasinda/", "text": "Rivayet odur ki, Dmitri Şostakoviç, kendisine yöneltilen en sevdiğiniz besteci kimdir sorusuna Mozart, yanıtını verir. Bu yanıtı beklemeyen soru sahibinin Peki ya Bach? diye üstelemesi üzerine, O, müziktir, der. İşte o Bach'ın kantor unvanıyla üyesi olduğu Thomaner Korosu, 800. yaşını kutluyor. Leipzig'deki St. Thomas Kilisesi, genç öğrencilere dini eğitim veren bir manastır olarak 20 Mart 1212'de kurulduğunda, dönemin kayseri IV. Otto'nun da yazılı onayını almıştı. Dini eğitimlerini dini müzikle zenginleştiren öğrenciler, muhtemelen o zamanlar, dünyanın en eski ve en köklü vokal müzik geleneklerinden birini oluşturduklarının farkında değillerdi. Dini her tür törende ilahiler söyleyen koronun ilk 100 yılında koronun üye sayısı yirmi dörtle sınırlıydı. 100. yılda bu sayı, bugün halen korunan şekilde yüze yükseldi ve kendilerine verilen her fırsatta müziklerini icra ettiler. 1409 yılında Leipzig Üniversitesi'nin açılışını da onlar yapmıştı. Telemann ve Bach gibi büyük müzisyenlerin önderliğinde, önemli eserlerin bestelendiği bir kaynak olarak 20. yüzyıla kadar geldiler. Thomaner Korosu gerek Nazi gerekse Demokratik Almanya döneminde, tüm zor şartlara rağmen yaşamını sürdürdü. Hatta müziklerini icra etmeyi bir görev bildiler. İşte bu kadim geleneğin yeni ve genç temsilcileri, bu yıl 800. yaş günlerini kutluyorlar. Bu vesileyle çekilen ve şubat ayında vizyona girmiş olan Die Thomaner adlı bir sinema filmi de var. Thomaner Korosu, halen her cuma, cumartesi ve pazar, kendi kiliselerinde şarkılarını, inananlara ve klasik müzik severlere söylemeye devam ediyor. Yolunuz Leipzig'e düşerse uğramayı ihmal etmeyin. Ve eğer Thomaner Korosu hakkında ARD televizyonu tarafından hazırlanan bir belgesele göz atmak isterseniz, buradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/03/30/beyazperdeye-muzikal-dublaj-nirvana/", "text": "Wachowski kardeşler, serinin ilk filminin son sahnesinde Nevermind albümünden In Bloom parçasını kullanmayı gerçekten düşünmüşler. Ancak filmin ucu açık finaline uygun şekilde daha sert bir parça olan Rage Against The Machine'den Wake Upı tercih etmişler. Orijinal film sahnesini buradan hatırlayabilirsiniz. Listeyi hazırlayanlar, Gus Van Sant'in, kazaen bir ölüme karışan genç bir kaykaycının hikayesini anlattığı aynı adlı romandan uyarlanan Paranoid Park filminin bir sahnesine, In Utero albümünden Scentless Apprentice parçasını yakıştırmışlar. Filmde Ethan Rose'un Song One adlı parçası duyulan söz konusu sahne işte bu. Uzun zaman sonra tekrar bir araya gelen Wim Wenders ve Sam Shepard iş birliğinin ürünü olan, kuşak problemleri ve aidiyet sorunları temalı filmi 3 numarada. Sam Shepard'ın oynadığı karakterin, oğluyla beyhude yakınlaşma çabasını anlatan sahnede, filmin tema müziği yerine yine Nevermind albümünden intiharın kıyısında dolaşan Something in the Way, sahnenin duygusal atmosferine iyi gider diye düşünülmüş. Orijinal sahneye göz atmak için tıklayabilirsiniz. David Fincher'ın Facebook'un sahibi dünyanın en genç dolar milyarderi Mark Zuckerberg'in hikayesini anlattığı filme de bir Nirvana parçası yakıştırılmış. Buradan izleyebileceğiniz orijinal sahnede, Fincher, Beatles'ın Baby You're a Rich Man parçasını kullanmış da olsa, Nirvana'nın Unplugged albümünden canlı bir The Man Who Sold the World cover'ı da fena olmazmış. Claire Denis'nin bir asker emeklisinin hikayesini aktardığı filmi listenin 1 numarası. Denis Lavant tarafından canlandırılan Galoup'nun, 90'ların büyük dans hitlerinden Corona'nın Rhythm of the Nightı eşliğinde çılgınca dans ettiği orijinal sahneye, Nirvana şaşırtıcı derecede uygun düşmüş. Listedeki tüm sahnelerin Nirvana parçaları ile tekrar montajlanmış halini toplu halde buradan izleyebilirsiniz. . Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/04/01/en-buyuk-esek-sakacisi-george-clooney/", "text": "Bir gün arabasıyla yolda giderken birinin çöpe attığı kocaman, gerçekten çirkin bir resmi görüp alıyor Clooney. Sonra altına imzasını atıp çerçeveletiyor. Bundan sonra bir yıl boyunca arkadaşı Richard Kind ne zaman bir şey yapmak istese Olmaz, resim kursum var, yanıtını veriyor. Sonunda Hocam benimle hep gurur duyuyordu, ama ikimizin de hoşuna giden ilk tablom bu oldu, diyerek resmi Kind'a hediye ediyor. Gerçeklerden bihaber olan dost, resmi tam iki yıl boyunca salonunun baş köşesinde asılı tutuyor. Ocean's 12 filminde Brad Pitt tüm İtalyan ekibe İtalyanca bir not göndererek, Clooney'nin bu zor role hazırlanabilmesi için olabildiğince az rahatsız edilmesi gerektiğini, kendisine yalnızca Danny ya da Mr. Ocean olarak hitap edilmesini rica ettiğini söylüyor. Normalde setin en dostane insanı olan Clooney'nin yanında iki hafta boyunca diken üstünde yürüyor tüm ekip. Bunun üzerine Clooney Pitt'in arabasının arkasına Geyim ve oy veriyorum ile Arabada ufak penis var diye etiketler yapıştırıyor. İnsanların o Brad Pitt olduğu için sürekli korna çaldıklarını zannederek o da korna çalıp el sallıyordu, diyor Matt Damon. Matt Damon'ın da şakalardan hoşlandığını Jimmy Kimmel'la arasındaki atışmadan biliyoruz. Oyuncu bir basın mensubuna Clooney'nin kesinlikle gey olduğunu söyledikten sonra Clooney intikam planlarına girişmiş. Damon'ı, bir rol için kilo vermeye çalıştığı bir dönemde Como'daki villasında ağırlayarak her gün bir terzinin ölçülerini almasını sağlamış. Sıkı bir rejim yapan Damon nasıl da kilo vermek yerine aldığını bir türlü çözememiş. 2009'daki bir basın konferansında gazeteci kılığında salona girmiş olan bir adam mikrofonu eline aldıktan sonra soyunmuş ve Seni seviyorum Clooney, ne olur benim ol! diye haykırmaya başlamıştı. O zamanlar biz de çoğunluk gibi bunu gerçek sanmıştık. Oysa bu, Damon'la Pitt'in ortak bir şakasıymış. İntikam almayı seven Clooney, geçtiğimiz günlerde Pitt için iki yıldır bir şaka hazırlamakta olduğunu ve bunla yıldızın kariyerini yok etme ihtimalinin yüksek olduğunu açıkladı. Daha uzun bir listeye buradan ulaşabilirsiniz. Aslında Clooney'nin şakalarını araştırırken ilk ve en çok karşımıza çıkanı, bir kedinin kum kutusunu içeriyordu. Biz kaldıramakta biraz zorlandığımız için burada paylaşmıyoruz, ama tuvalet şakalarından hoşlanıyorsanız Clooney'nin hikayesini kendisinin anlatmasını buradan izleyebilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/04/02/flann-obrienin-not-dusmanligi/", "text": "Dün 1 Nisan'ı es geçmemek adına George Clooney'nin eşek şakalarından bir seçkiye yer vermiştik. Şimdi ise Amerika'dan İrlanda'ya uzanıyor ve ironi ile hicivin ustası sayıldığı için 1 Nisan'da gerçekleşen ölümü gerçekten çok manidar olan Flann O'Brien'a değinmek istiyoruz. O'Brien, İrlanda edebiyatının en önemli isimlerinden biri olmasına rağmen hayatı boyunca James Joyce'un gölgesinde kalmanın acısını çekmiştir. Nitekim yazarı seven okurlar olarak biz bile kendisinden ilk olarak Joyce'un doğum günü vesilesiyle bahsetmiştik. Başyapıtı sayılan At-Swim-Two-Birds, Ulysses'e bir yanıt niteliğindedir. En çok tanınan diğer romanı Üçüncü Polis, Lost'un yapımcıları tarafından diziye esin kaynağı olduğu açıklandıktan sonra daha fazla ilgi görmeye başlamıştır. Geçtiğimiz yıl 100. yaşını kutlayan O'Brien için uluslararası konferanslar da düzenlenmektedir; yine de bu usta yazarın tüm dünyada biraz satır arasında kalmış olduğunu söylemek yanlış olmaz. Yine 100. yaşı şerefinde Everest Yayınları tarafından nihayet Türkçede de yayımlandı. Ama yüksek lisansını Joyce, doktorasını da O'Brien üzerine yapmış olan Gülden Hatipoğlu'nun şahane çevirisiyle basıldığı için beklendiğine kesinlikle değdi. A Chara, Yol masraflarınız incelenirken, Ballymick ile Ballypat arasında gitmek için 710 sterlinlik bir araba kiralama ücreti girdiğiniz fark edilmiştir. Bu iki yer arasındaki mesafe karga uçuşuyla dört kilometredir. Bahsi geçen bu kalemle ilgili ivedi açıklamanızı bekliyorum. A Chara, Dördüncü ayki mektubunuza (ref. No. XZ 86231/Zb/600/7/43) yanıt olarak, size Ballymick ile Ballypat'in derin ve akıntılı bir ırmağın ayırdığını ve yolcuların geçiş için kullanılabilecek tek köprüye gidebilmek üzere yirmi dört kilometre yol katetmesi gerektiğini bildirmek isterim. Not: Ben bir karga değilim. S. O'P. Elbette not ile dipnot aynı şey değillerdir; yine de Üçüncü Polis'te yeri geldiğinde sayfanın dörtte üçünü kaplayan ve kurgunun bir parçası olan dipnotlar yazan bir adamın mektupların sonuna eklenen notlardan haz etmemesini biraz komik buluyoruz. Yukarıda da değindiğimiz gibi, O'Brien'ın eserlerine artık Türkçe de ulaşılabiliniyor. Everest Yayınları şu ana kadar Üçüncü Polis ile Dalkey Arşivi'ni bastı. Bu son kitabın arkasında At-Swim-Two-Birds'ün de yayına hazırlanmakta olduğu belirtilmiş, fakat roman geçtikleri duyurudaki 2012 kitapları içinde yer almıyordu. Yazarın diğer iki romanı, The Hard Life ile An Beal Bocht'un yayımlanıp yayımlanmayacağıyla ilgili bir bilgi henüz yok."} {"url": "https://koltukname.com/2012/04/03/yeni-sezonla-birlikte-kizisan-game-of-thrones-tartismalari/", "text": "Game of Thrones, yayınlandığı andan itibaren büyük bir hayran kitlesine sahip olmuş, ikinci sezondan önceki uzun arayla da birçok insanı delirtmişti. Elbette diziyle beraber edebiyat tartışmaları da kızıştı. Çoğu kimsenin aklında artık şu soru var: J. R. R. Tolkien'in tartışmasız elinde tuttuğu fantazi edebiyatın krallığını George R. R. Martin Taht Oyunları'yla gerçekten aldı mı? Aslında Martin'in yazdığı kitabın adı Buz ve Ateşin Şarkısı. Kitap toplam 7 ciltten oluşacak ve şimdiye kadar Amerika'da 5 cildi, Türkiye'deyse 3 cildi yayımlandı. Taht Oyunları ilk cildin alt başlığı ve tabii ki aynı zamanda ünlü HBO dizisinin adı. İlk cildin yayımlanma tarihinin 1996 olduğunu düşünürsek dizinin kitabın ününe ve tanınırlığına ne kadar çok şey kattığını anlayabiliriz. Bu bağlamda eğer Yüzüklerin Efendisi bir HBO dizisi olsaydı gerçekten kim fantazi edebiyatının tahtında tartışmaları seyir değiştirebilirdi belki de. Dizinin ikinci sezonunun ilk bölümünü seyrettiğimiz ve bu kadar uzun zaman bekledikten sonra gelen tek bölümle yetinemediğimiz şu günlerde, teselli yine kitaplarda. Yayımlanmış beş cildi de okuduk. Martin'in anlatım tekniği fantazi edebiyatı için gerçekten yenilikçi öğeler taşıyor. Dizide tam olarak belli olamayan bir özellik bu, hikayenin bölümlere ayrılması ve her bölümün farklı bir karakterin gözünden yazılması... Elbette her karakter aynı detayda işlenmiyor, fakat hepsinin kendine ait bir sesi olması için uğraşıyor Martin. Bu da Martin'i biraz Tolkien'den ama esas olarak türün genelinden ayırıyor. Fantazi edebiyatında kahramanlık, destanlık tonu ağır basar. Hikayeyi parçalayarak ve parçalı tutarak bu epik destansı sesin tonunu düşürüyor ve destandan ziyade karakterlerin süreç içinde gelişmeleri, gerilemeleri, kısacası devinimleri üzerinde durma şansı yakalıyor. Böylece taht tan ziyade oyunlara odaklanabiliyor. Tolkien-Martin kıyaslamaları elbette değişik platformlarda bolca yapılıyor. Fan sitelerinde, blog'larda değişik hallerini okumak mümkün. Ama yukarıda yazdığımız ve önemsediğimiz teknik farkı dışında bir farkın altı bolca çiziliyor: Tolkien'in dünyasının iyi ve kötülerden oluşan sihirli bir dünya olduğu, Martin'in dünyasının ise iyi ve kötü diye ayrılamayacak kadar karmaşık karakterlerden oluştuğu, sihirden ziyade insan ilişkilerine dayandığı ve bu yüzden de daha yetişkin edebiyatı olduğu. Bu iddianın bir devamı ise temelde Buz ve Ateşin Şarkısı'nın daha gerçekçi olduğu, ortaçağlardaki hayatı, siyaseti, uluslararası ilişkileri model aldığı. Bu iddianın bir ortaçağ tarihçisi olan Kelly DeVries tarafından nasıl çürütüldüğünü burada okuyabilirsiniz. DeVries kısaca ortaçağ çok daha sıkıcıydı diyor, hem köylüler hem soylular için, hem barışta hem de savaşta. Dizinin sosyal bilimlere yansımaları tarihle de kalmıyor. Uluslararası ilişkiler uzmanları realpolitik'in tartışmasını Game of Thrones üzerinden burada, burada ve burada yapmışlar. Bazıları Hobbes'un insan insanın kurdudur önermesinin doğrulanması görürken, bazıları yine de ortak bir ahlak ve değerlerin alttan alta hüküm sürdüğünü düşünüyor. Eğer bu değerler olmasa neden lordlar Starklara bağlılıklarından Rob Stark'la savaşa girsinler? diye soruyorlar. Bütün bunlar bir yana, Game of Thrones dizisi ve Buz ve Ateşin Şarkısı kitap serisi hayranlarını sabırsızlıkla imtihan etmeye devam ediyor!"} {"url": "https://koltukname.com/2012/04/05/avrupa-asiri-saginin-yeni-oyuncagi-rock-muzik/", "text": "Gigi und die braunen Stadtmusikanten adlı Alman rock grubunun Adolf Hitler lebt albümündeki dönerci cinayetleri olarak bilinen ve 2000'li yıllara yayılmış vakalar dizisine gönderme yapan Döner Killer adlı parçasının yukardaki sözleri, oldukça ürkütücü. Daha ürkütücü olansa popüler müziğin giderek daha yoğun bir şekilde Avrupa aşırı sağı tarafından kullanılması. Irkçılık, Avrupa'nın söküp atamadığı bir illet olmaya devam ediyor ve krizler yumağı olarak ilerleyen neo kapitalist dönemin ekonomik koşullarından ve toplumsal bunalımlarından da besleniyor. Avrupa ırkçılğı dendiğinde, Alman Neo Nazilerinin bayraktarlığı ise tartışılacak gibi değil. II. Dünya Savaşı boyunca yerle bir etmiş oldukları İngiltere'de, Çek Cumhuriyeti'nde ya da Rusya'da bile, kendilerine taraftar olacak ahmaklar bulabiliyorlar. Bu görece başarılarının altında, askeri hiyerarşi ve disiplin içinde kurguladıkları örgütleri kadar, özellikle gençlere spor, eğlence, kültür gibi çok yönden hücum ediyor olmaları da yatıyor. Popüler müzik de bu alanlardan biri. Finlandiya, Danimarka gibi kuzey Avrupa ülkelerinde, iyice endüstrileşmiş ve marjinalleşmiş rock türevlerini icra eden ve şiddeti sadece kutsamayıp kullanan müzik gruplarının varlığı uzun zamandır biliniyor. Ancak Almanya'daki Neo Nazi partisi NPD, doğu eyaletlerinde parlementolara girecek seviyede ciddi bir seçmen kitlesi elde etmiş durumda. Yukarıda adı geçen grubun albümleri, NPD üyeleri tarafından orta öğretim okullarında dağıtılıyor ve Almanya'nın ilgili denetim kurumu olan Bundesprüfstelle, bu konuda herhangi bir engel olmadığı kanaatini bildirdi. Aynı şekilde, söz konusu albümün bazı kısımlarını incelediklerini ancak yasaya aykırı herhangi bir unsura rastlamadıklarını belirten Alman polisi, konu hakkında şimdilik atıl kalacağının işaretini verdi. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/04/06/fowles-sevenlerden-mujdemizi-isteriz/", "text": "Koleksiyoncu'yu, Büyücü'yü, Fransız Teğmenin Kadını'nı okumuş olan herkese müjdemiz var. John Fowles'un Türkçeye çevrilmemiş tek romanı, Daniel Martin, yazarın Türkiye'deki yayıncısı olan Ayrıntı Yayınları tarafından nihayet yayımlanmış. İngiliz dilinin önde gelen romancılarından Fowles'un en esaslı romanlarından birinin çevrilmesi bizce kelimenin tam anlamıyla bir müjde! Haber o kadar yeni ki, henüz Ayrıntı kendi internet sitesine kitabın bilgilerini koymamış. Bu yüzden kitapla ilgili detaylar için İdefix'i öneriyoruz. Çevirmen, daha önce Ayrıntı için Tom Robins çevirmiş olan Nuray Yılmaz. Roman, John Fowles'un 2005 yılındaki ölümünden önce çevrilmiş olsa pek iyi olurdu elbette. Ya da 2001'de Mantissa'nın yayımlanmasının ardından gelseydi o da güzel olurdu. Çaresiz senelerdir Büyücü'yü, Yaratık'ı, Koleksiyoncu'yu tekrar tekrar okuduk. Ama esas Daniel Martin'i, yazarın olgunluk dönemi eseri olduğu söylenen romanı bekledik. Ayrıca otobiyografik özellikler taşıyan tek kitabı olduğu da genelde verilen bilgiler arasında. Kitap Antonio Gramsci'den bir alıntıyla başlıyor. İlk bölümün epigrafı ise Seferis'den. Kriz tam da eskiler ölürken yenilerin doğamamasından kaynaklanıyor; bu fetret devrinden çeşitli marazlar türüyor. Daniel Martin John Fowles'un edebi güçlerinin doruğundaki eseri. Benzersiz bir biçim ve tarz anlayışıyla yazılmış roman en kışkırtıcı felsefi düşünceleri okuyucuya sezdirme kabiliyetinin ve insan doğasına dair derin bir bilginin ürünü. İnsanın kendini bilme ve kendi hayatının senaryosunu yazabilme becerisine çok incelikli bir bakış. Daniel Martin John Fowles'un hayal gücü ve zekasının ürünü; yeni bir romanı bekleyenler için muhteşem bir ödül. Bize bu ödül tam 35 sene sonra geldi! Ama artık şikayete vakit yok. Okuyup bildireceğiz. Kitabı alana kadar ne yapacağız derseniz, çok heyecanlandık derseniz fragman misali John Fowles alıntılarına bir göz atabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/04/07/iki-sehir-bir-cetele-paris-new-york-karsilastirmasi/", "text": "Fransız grafik tasarımcı Vahram Muratyan'nın Paris ve New York'u çeşitli detaylar, klişeler ve tezatlar üzerinden yorumladığı posterlerinin yayımladığı blogu Paris Versus New York kısa sürede milyonlarca tık almayı başarınca, Ocak 2012'de Amerikalı yayınevi Penguin posterlerin toplandığı bir kitap yayımladı. Bu iki ünlü şehrin sembollerini, popüler kültür ikonlarını ve gündelik hayat ayrıntılarını incelikli, renkli, sade ve zekice karşılaştırıp yorumlayan sanatçının işlerini buradan satın almak da mümkün. Brainpickings'de yayımlanan haberde Muratyan'nın çizgilerinin İsrailli illüstratör Noma Bar'ın Guess Who? The Many Faces of Noma Bar başlıklı kitabındaki işleri anımsattığı iddia ediliyor. Noma Bar Kültürel İkonlar, Hollywood Kafalar, Politik Figürler, Britpop Yıldızları ve Müzisyenler diye beş bölüme ayırdığı kitabında ellinin üzerinde ünlü ismin portrelerini minimalist bir yaklaşımla, vektör tabanlı illüstrasyonlara dönüştürmüş. Aynı yazıda benzer şekilde kültürel farklılık ve benzerlikler üzerine yoğunlaşan fotoğrafçı Mark Laita'nın işlerine de değinilmiş. Mark Laita Created Equal başlıklı kitabında toplumsal kutuplaşmayı kendine dert edinmiş ve Amerika'daki farklı alt kültürler arasında kurduğu benzerlikleri kadrajına taşıyıp fotoğraflamış. İşleri tartışmaya son derece açık bir diğer sanatçı da Çin ve Alman kültürlerinden yola çıkarak Doğu-Batı karşılaştırması yapan Yang Liu. Kültür mefhumunu farklar açısından ele almanın ne denli politik, zor ve tartışmalı olduğunu göstermesi açısından bu örneklerin oldukça anlamlı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Zezine, çiçeği burnunda, Ankaralı bir elektronik derginin editörlerinden biridir. Kent sosyolojisi ve sanatla ilgilenmektedir."} {"url": "https://koltukname.com/2012/04/08/neden-bu-kadar-gec/", "text": "Birkaç gün önce, Ayrıntı Yayınları'nın John Fowles'un en önemli eserlerinden biri sayılan Daniel Martin'i tam otuz beş yıl aradan sonra yayımlayacağının haberini yapmıştık. İngiliz dilinin önde gelen romancılarından Fowles'un en esaslı romanlarından birinin çevrilmesi bizce kelimenin tam anlamıyla bir müjde! diyordu Sevillaportakalı. Kitap şu anda, 12 Nisan'da piyasaya sürülmek üzere ön siparişte. Yayıncıların okurlara karşı büyük bir sorumluluğu vardır. Yeri geldiğinde yazarlar ve kitaplar, piyasanın satış beklentilerinden bağımsız olarak yayımlanmalıdırlar. Hatta yeri geldiğinde yayıncı tarafından beğenilip beğenilmemesinden bağımsız olarak da yayın listelerine alınmadırlar: Çünkü bu, bir kültür hizmetidir. Çünkü tüm önemli eserlere Türkçe ulaşılabilinmelidir. Sırf ulaşabilmek de yetmez. Nitekim Ayrıntı da Yolda'nın eski çevirisini yeniden yayına hazırlarken bunu göz önünde bulundurduğunu belirtiyor. Bu konuda en güzel olumsuz örnek, Maksim Gorki... Gorki'nin en önemli eserleri birçok yayınevi tarafından yıllardır basılıyor. Ama bunların arasında ancak bir iki tanesinin çevirisi iyi kabul edilebilir. Bu iyi çevirilerin de ne kadar iyi baskılar olduğu tartışmaya açık. Dahası, Gorki külliyatı elliye yakın roman, öykü ve denemeden oluşuyor Türkçede bunların yalnızca on kadarına, o da kalitesiz ve darmadağın bir şekilde ulaşılabiliyoruz. Klasik eserlerde böyle bir karmaşa söz konusuyken telifli kitaplarda daha iyisini beklemek belki de komik. Kitabın yurtdışı hakkını almak söz konusu olduğunda zaten işin içinde bir başka değişken girmiş oluyor. Bu durumda perde arkasını bilmeden yorum yapmak tehlikeli. Yine de örnek olarak Shirley Jackson'ın Siren Yayınları'ndan yalnızca Tepedeki Ev'inin yayımlandığını, Alvaro Mutis'in yalnızca üç kitabının basıldığını ve birinin tükenmiş olduğunu, Roberto Bolano'nun üç kitabının Metis Yayınları'ndan çıkmasından sonra başyapıtı sayılan 2666'nın yayın listelerine uymamasına rağmen Pegasus Yayınları'ndan çıktığını verebiliriz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/04/09/orwellden-yazarlar-icin-altin-kurallar/", "text": "1. Asla yayımlanmış metinlerde görmeye alışık olduğunuz bir metafor, benzetme ya da deyim kullanmayın. 2. Asla kısa bir kelimenin yeterli olduğu yerde uzun bir kelime kullanmayın. 3. Eğer bir kelimeyi atmak mümkünse, mutlaka atın. 4. Asla aktif çatı kullanabileceğiniz bir yerde edilgen kullanmayın. 5. Asla günlük İngilizce karşılığını bulabildiğiniz bir kelime için yabancı bir deyim, bilimsel bir terim ya da teknik dil kullanmayın. 6. Doğrudan barbarca bir laf etmek yerine bu kurallardan birini hemen unutun."} {"url": "https://koltukname.com/2012/04/10/tanisiniz-bakiniz/", "text": "Tanışınız:'da bundan önce moviebarcode ve hitRECord sitelerini tanıtmıştık. Şimdi bir kez daha sinema üzerinden gidiyor, fakat bu sefer Türkiye'ye uzanıyoruz. Eğer sinemayla ilgili seans saatinden daha fazlasını öğrenmek derdindeysiniz, üstelik bunu sadece festivaller gibi özel zamanlarda değil rutin olarak ve vizyondaki filmlerle ilgili olarak da dert edinenlerdenseniz, üstelik tüm bu bilgileri Türkçe almak istiyorsanız sizi hemen Bakınız'a bakmaya davet ediyoruz. Sinemayla ilgili haber ve yorum yazılarının ağırlıkta olduğu Bakınız, kategorilerinden de anlaşılacaı üzere içerik anlamında oldukça zengin bir site. Bizce Türkiye için özellikle önemli olan bir bölümü dizilerle ilgili yazılar. Yabancı diziler gittikçe kendi tartışma mecralarını yaratıyorlar. Ayrıca sayıca çoklar ama kalite hakkında insanın önden bir fikrinin olması zor olabiliyor. Bizim için Bakınız'ı diğer tüm mecralardan ayıran özelliklerinden biri, dizileri de tartışmaya açması. Kötüye kötü, eğlenceliye eğlenceli demekten çekinmiyor. Arada Türk dizilerini de sorguluyor ve sorgulatıyor olması da cilası! İlgilenenlere bkz. Muhteşem Yüzyıl: Bir Kuma Hikayesi. Daha da özelleşmiş bölümleri de var meraklasına. Ara ara baktığımız bir bölüm: Tek Plan Sahneler. Burada sinema tarihinden 36 adet kesilmeden çekilmiş tek plan sahne izlemek mümkün. Kısa kısa tanıtım yazıları her bir sahneye eşlik ediyor. Bakınız Öneriyor köşesi genelde siteye girdiğimizde ilk baktığımız yerlerden. Burada yer verilen film ve dizilerin arasından çok ilginç keşifler yapmak mümkün. Ayrıca kolay kolay her yerde Yaşasın Yemek Yemek başlıklı yazılar bulunmuyor! Olur da uzun uzun okumak değil de şöyle bir bakmak havasındaysanız, kısa kısa haberleri ile şahane görsel dosyalarının tadını çıkartabilirsiniz. Çok yazarlı, çok yönelimli, çok sık güncellenen ama dağılmayan bir yer Bakınız. Ancak yabancı internet mecralarında bulunabilecekleri buralardan yorumlar eşliğinde Türkçe okumak gerçekten çok keyifli. En son olarak da adını çok beğeniyoruz. Hem zeki hem de sevimli bir site ismi: Bakınız!"} {"url": "https://koltukname.com/2012/04/12/stradivari-kemanlari-o-kadar-da-matah-degilmis/", "text": "Efsanevi Stradivari kemanlarından birine sahip olmanın tüm keman sanatçılarının hayali olduğunu düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. En azından, müzisyenler test ettikleri kemanın bir Stradivari olduğunu bilmiyorlarlarsa, ona kolayca burun kıvırabiliyorlar. ABD Ulusal Bilim Akademisi mensubu araştırmacıların çalışmaları, Antonio Stradivari ya da Guarneri del Gesu gibi meşhur İtalyan ustalarının ürettiği enstrümanların, müzisyenlerce daha nitelikli bulunmadığını ortaya koydu. Yirmi bir keman sanatçısına, üçü bir yıldan daha erken geçmişte üretilmiş, ikisi Stradivari, biri de Guarneri olmak üzere toplam altı farklı keman, karanlık bir odada ve gözleri kapatılmış olarak test ettirildi. Ses rengi ve enstrümanın çalınabilirlik özellikleri açısından kemanları değerlendiren sanatçılardan, hangisini kişisel olarak tercih ettiklerini belirtmeleri de istendi. Sonuçlar, herkesi oldukça şaşırtmış olsa gerek, zira hepsi başarılı birer virtüöz olan sanatçılar, kemanların hangisi eski, hangisi yeni ayırt edemediler. Sadece sekizi büyük ustaların ürünü olan bir kemanı tercih etti ve iki Stradivari'den biri, tüm testin en kötüsü olarak sonuncu seçildi. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/04/13/twitter-yayinlari-tuvalet-kagidinda/", "text": "Amerikalı vatandaşlar, tuvalette kitap yahut dergi yerine tuvalet kağıdı okuma konusunda ısrarlarını sürdürüyorlar. Üstünde günün kelimesi, Bin Ladin'in resmi vb. birçok çılgınca/saçma şey olan tuvalet kağıtları kullanma alışkanlıkları eskilere dayanan Amerikalı dostlarımız, ocak ayında rapor ettiğimiz üzere en son Herman Melville'in başyapıtı olan Moby Dick'in tamamını tuvalet kağıdına daktilo edip 1000 dolara satmaya kalkışmıştı."} {"url": "https://koltukname.com/2012/04/14/bahar-2012-kitaplari/", "text": "Her ayın ilk perşembe günü çıktığını sandığımız Ayın ikinci cuması çıkan Sabah Kitap'ın dünkü sayısında Elif Tanrıyar birçok yayınevinin bahar listelerine yer vermiş. Bahardan kasıtın nisanın ikinci yarısı ve mayıs ayı olduğunu varsaydığımız listede heyecan verici başlıklar var. Murakami'nin dünyada çok ses getiren son romanı 1Q84 yazarın yayıncısı Doğan'dan geliyor. Domingo Patti Smith'ten Hayalperestler'i basıyor. Everest'ten yeni bir Müge İplikçi kitabı Civan, Altın'dan Stephen King'in son romanı 11/22/63, Can'dan Balzac ve Jack London, İletişim'den Murat Belge çevirisiyle D. H. Lawrence'ın Kayıp Kız'ı ve YKY'den Isherwood'un Hoşça Kal Berlin'i ile Musil'in Niteliksiz Adam 3'ü beklenen kitaplar arasında. Henüz internette ulaşılamayan tüm listenin yayınevlerine göre alfabetik sıralamasını aşağıda bulabilirsiniz. Çevirmen belirten yayınevlerine de ayrıca teşekkür ederiz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/04/15/iranli-ninja-cumle-icinde-kullaniniz/", "text": "İran'da önemli hakları kısıtlanırken, Batılı yazarlar, gazeteciler ve akademisyenler de onları sesi olmayan, kendi eyleme geçme becerileri olmayan zihinsiz sembollere indirgiyor. Buradaki kısa videodan, söz konusu kadınların Reuters'in bu yanlış haberi üzerine şahsen ne düşündüklerini öğrenebilirsiniz. İranlı ninjalar, Batı'ya kendi iradelerini kullanmakta hiçbir tereddüt yaşamadıklarını göstererek Reuters'e dava açıyorlar. Ama haberin ilk başta düzeltilmesine yol açacak sansasyonu yaratan, İran'ın Reuters'in muhabirlerinin basın kartlarını askıya alması oldu. soL Portal'ın başlığının yerindeliğini görebiliyoruz böylece. Ama bizce devletin yaptığından daha önemlisi bu iftiraya maruz kalan kadınların davası. Maalesef tekrarlanmaması için gerekli olan, Reuters'i aşan adımlar. Dünya siyaseti değişmedikçe bugün İranlı kadınlar suikastçi, yarın başka bir bölge halkı terörist, öbürsü gün birden kurtarılmaya muhtaç çaresizler olarak manşetlere taşınacaklar. Üstelik hiç bilemeyeceğiz kaç gün sonra, kaç ay sonra, kaç yıl sonra tekziplerin yayımlanacağını. Ülkene saldırılırsa ne yaparsın, savunur musun, diye sordukları ev kadınlarından, atletlerden, öğrencilerden cevap olarak gerçekten bir şey yapmam, öyle dururum ifadesini bekliyorlardıysa, aksayan basın hayatları için üzülemeyeceğiz. Yok, bu soruyu zaten çarpıtacak malzemeye ulaşmak için sordularsa, cevabımız yine aynı. - Belki aklınıza düşmüştür, bu habere sebep olan ninjutsu eğitiminin binlerce kadın arasında yaygın olmasının sebebi ne olabilir, diye. Türkiye'de kadınlar arasında dövüş sanatlarının böyle bir popülerliği bizim bildiğimiz kadarıyla yok. Jadaliyya yazarı Balaghi, İslam Devrimi sonrası devletin kadın üzerindeki denetimiyle açıklıyor bu durumu. Başka sporların aksine, fotoğraftan görebileceğiniz üzere ninjutsuyu kapalı bir giyimle de yapmak mümkün. Bu yüzden İranlı kadınları uluslararası müsabakaların kürek çekme, okçuluk, tekvando gibi bölümlerinde görüyormuşuz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/04/16/zezine-internetten-israrla-isteyin/", "text": "Sosyal medya ve birkaç satırlık yazılarla geçen bu günlerde, haberlere ve insanlara bu kadar hızlı ve bu kadar renkli ulaşabilmek güzel. Güzel ama insan bazen ulaşmak değil de durup şaşırmak, bir daha bir daha okumak, hatta belki de ilham almak istiyor. Dergiler arada kalmışlığın en güzel ifadeleri. Ne bir kitap kadar talepkar ne de bir başlık kadar uçucu. Hem saklanabilir hem atılıp satılabilir. Hatta belki insana yazı yazdırabilir mecralar. İşte bu dergiler de gittikçe sosyal medyayla aynı alana, internete taşınıyorlar. Son olarak Bant dergisinin artık sadece internette yayımlanacağını okuduk. Daha önce matbaadan çıkanları artık elimizde tutup kaykılarak okuyamacağız. Burcu Ayaz bunun derginin kapanması kadar üzücü olduğunu belirtmiş. Evet, belki başta basılı olarak tasarlanıp sonra internete taşınanlar için böyle bir burukluk olabilir. Fakat bir yandan da başka bir olanak var: Baştan beri internette yayımlanmak üzere tasarlanmış dergiler. Hem dergilerin arada kalmışlığına hem de internetin yayılmacılığına sahip olacaklar. Basılı olup matbaa kokusu taşımayacaklar belki ama umarız daha interaktif olacaklar. Çok daha fazla medyayı içlerinde barındıracaklar. Ve en güzeli, yerli malı da olabilecekler. Zezine akademik olanla olmayan, popüler olanla olmayan, magazinsel olanla olmayan ikiliklerinin ötesinde bir olabilirliğin peşine düşer. Uzlaşmaz olduğu farz edilen bu gibi ayrışmaları daha yenilikçi, yaratıcı, eleştirel, nüktedan ve hatta kimi zaman şımarık bir tutumla ele almayı önerir. Zezine için dergicilik salt yazmak ve okumak değildir. Bakarak, görerek ve işiterek üretilen farklı anlatı biçimlerini bünyesinde buluşturmayı dört gözle bekler. Biz de Zezine'i dört gözle bekliyorduk. Hem hızlı hem dolu dolu hem renkli ve evet, biraz da Ankaralı olmasını istiyoruz!"} {"url": "https://koltukname.com/2012/04/17/1-milyon-dolar-mi-klasikleri-ilk-defa-okumak-mi/", "text": "Hamdi Koç'un, üç farklı yayınevinden çıkan Karamazov Kardeşler baskıları karşılaştırması için bkz. Herhalde satış kaygıları nedeniyle kitabın adı Kasabamız olarak Türkçeleştirilmiş, fakat burada özgün başlığı korumak istedik."} {"url": "https://koltukname.com/2012/04/18/muzik-kliplerindeki-hollywood-yildizlari/", "text": "Bir şarkı önce Linda McCartney için yazdığı bir parçayı çalmış olduğundan bu ithafta biraz ayıp olmasın havası da vardı açıkçası. Yine de eşine yazdığı parçanın belli ki akılda kalıcı olması için her şeyi yapmış, hiçbir masrafı esirgememiş ve Natalie Portman ile Johnny Depp'i getirtip yönetmenliğini kendi yaptığı bir klip hazırlamış. Portman ve Depp'in kesinlikle şarkıya dramatik bir etkisi olmuş. Yine de ben sadece Johnny Depp'i ya da Natalie Portman'ı görmek isterim, diyenleri de sadece Portman ve sadece Depp'in olduğu videolarla teselli ediyor McCartney. Eğer karşılaştırmak isterseniz, aynı şarkının onları içermeyen canlı bir kaydına da buradan bakabilirsiniz. Johnny Depp'i bir daha gitarla görmek isteriz, derseniz, aşağıdaki klibe bir bakın deriz. Bu sefer odakta bir değil bir sürü müzisyen ve oyuncu var. Johnny Cash God's Gonna Cut You Downı söylerken herkesi görüyoruz neredeyse Iggy Pop'tan Sharon Stone'a, Whoppi Goldberg'den Patti Smith'e, gerçekten yıldızlar geçiti' . Natalie Portman'la başladık, onunla bitirelim. Çok eğlenceli bir Devendra Banhart parçasında Bollywood usulü dans ediyor kendisi. Klip parça kadar eğlenceli. Banhart'ı da şiddetle tavsiye ediyoruz. Tüm bunların yanı sıra Hollywood yıldızlarını küfürlü bir klipte seyretmek istiyorum derseniz, Jimmy Kimmel'ın Matt Damon'dan intikam almak için hazırladığı videoya buyurunuz. Buradakiler My Valentineı seyrettikten sonra aklımıza gelenler ya da kısa bir aramayla gözümüze çarpanlardan beğendiklerimiz. Listeyi uzatmak isteyenleri yorumlara bekliyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/04/19/haftanin-eglencesi-david-byrneden-londra-sesleri/", "text": "Güzel müziğin yanı sıra ilginç projelerin de adamı olan David Byrne, 17-19 Şubat 2012 arasında Londra'da, Thames Nehri'nin üzerine kurulan tek kişilik odada kalırken şehrin seslerini kaydediyor ve temposunun dakikada 122,86 vuruş olduğunu keşfediyor. O güzel koza/oda/botta kalırken yanımda taşınabilir kayıt cihazları da getirmiştim. Gün içerisinde çıkıp yararlı olabileceğini, birtakım çağrışımlar yapabileceğini düşündüğüm sesleri kaydettim. Sonra seslerin birçoğunun Southwark Katedrali'ndeki kilise orgunun bile ortak bir tempoya yaklaştığını fark ettim. Gerçek olamayacak kadar güzel bir hayal bu, her büyük şehrin kendi temposunun olması, ama işte var. Melodiyi ve ritmi sesler belirlerdi, sonra ben de onu izledim. Videodaki görseller şehrin her yerinden. Dolaşırken birçok fotoğraf da çektim, ama hareketli bir videonun Londra'nın ritmine daha çok uyduğunu düşündüm."} {"url": "https://koltukname.com/2012/04/20/rap-haber-bulteniyle-putine-muhalefet/", "text": "DinoMC47, yeni bir teknolojik ürünün kod adı ya da yeni keşfedilen bir protein değil. Çoğunluğun düşündüğü ama ifade etmeye cesaret edemediği eleştirileri, ekranlarda argo bir dille seslendiren, genç bir Rus rap müzisyeninin lakabı. Haberlerden ve müzik kliplerinden oluşturduğu video kolajları aracılığıyla, Rapinfo adlı YouTube kanalından ve Facebook sayfasından sesini duyurmaya çalışıyor. Daha sonra Rapinfo, Putin ve Medwedew arasındaki iktidar oyunundan, dağıtılan hediye biletlerle hep kapalı gişe oynayan tiyatro ve balelere, 2011'deki seçim yolsuzluklarına kadar her şeyi diline doladı ve sonunda dijital dünyada bir muhalif cephe oluşturmayı başardı. Ancak bu rap-haber videolarının Rusya'da bir 2012 devrimi başlatıp başlatamayacakları henüz bilinmiyor. DinoMC47, Tunus'taki meslektaşı El General'in oynadığı rolü kendi ülkesi için oynayabilecek mi, bunu gelecek gösterecek. Bununla beraber, videolarına ve müziğine bakınca siyasi kariyerinin müzikal kariyerinden parlak olacağını kesin olarak iddia edebiliriz. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/04/23/23-nisan-uzerinden-kendimizi-okumak/", "text": "23 Nisan Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı mı? Tekerleme gibi ezbere bildiğimiz bir bayramı ve onun yine tekerleme tadındaki şarkılarını sorgulayacağımız aklımıza gelmezdi. Sonra Toplum ve Tarih'in 208. sayısında Mehmet Ö. Alkan'ın yazısını okuduk ve bir kez daha tarihsizleşmemizin boyutlarını ve 1980 darbesinin memleketi ne kadar yeniden kurguladığını gördük. Bir de elbette iyi ve eleştirel bir tarih çalısmasının nelere kadir olduğunu tekrar hatırladık. Yazıyı dergideki benzer düzeltici tavırdaki yazılarını yazdığı En doğru bildiğimizden kuşkulanmak başlıklı köşesinde okumak mümkün. En doğru bildiklerimizden biri de 23 Nisan'ı Mustafa Kemal Atatürk'ün Milli Egemenlik Bayramı olması dışında çocuklara armağan etmiş olmasıdır. Buradan yüce bir cumhuriyetin koruyucularının çocuklar, gelecek nesiller olduğuna dair de söylem çıkar, ilkokul ortaokul kompozisyonlarında yeniden yeniden yazılır (4+4+4'lük yeni sistemde bu okul yıllarına artık ne denecek bilmiyoruz, ilk dörtler, son dörtler mi denecek, ip atlarken kullanırdık en son ilk dörtleri). Mehmet Ö. Alkan daha 1916 yılında İttihat ve Terakki döneminde mayısın ilk haftasının çocuk haftası olarak kutlandığını yazıyor. Çocuk Esirgeme Kurumu'nun tarihçesini de anlattığı yazıda çocuk haftasının dönüşümünü ve Ankara'da savaş sırasında 23 Nisan 1920'de açılmasının ardından bayram olarak kutlanan Milli Egemenlik günüyle göbekten bağı olmadığını belgelerle gösteriyor. Bayram ilk yıllarda sadece Milli Bayram olarak geçiyormuş. Modern Türkiye kurucu anlarından olan Ankara'da meclisin açılmasının bayram olması elbette şaşırtıcı değildir. Yine 1920'lerde Çocuk Esirgeme Kurumu çocuk günü olarak 23 Nisan'ı seçmiş. Mehmet Ö. Alkan bu seçimin övgü topladığını aktarıyor. Yani armağan edilmemiş de tesadüf ettirilmemiş. Neden bu tarihler ve neden Çocuk Günü derseniz Mehmet Ö. Alkan onu da araştırmış: Yunus Nadi ve Fuat Umay Amerika seyahatlerinde gördükleri Children's Day'den etkilenmişler. 1929 yılında Çocuk Günü, Çocuk Haftasına dönüşmüş. Böylece o zamanki adıylaHakimiyeti Milliye Bayramından iyice farklılaşmış. 12 Eylül 1980 darbesiyle çok şey değişen ülkede Milli Egemenliğin/Hakimiyeti Milliyenin somutlaştığı kurum olan Meclis kapanmıştı. Milli Egemenlik kapanmışken kutlamanın zorluğunu yaşayan Kenan Evren ve Milli Güvenlik Kurumu 19 Mart 1981'de Resmi Gazete'de yayımlanan kanunla Ulusal Egemenlik Bayramı, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramına dönüştürdü. Şunu da ekliyor Mehmet Ö. Alkan: İki bayramı resmen birleştiren 12 Eylül rejimi ve onun milli egemenlikle imtihanı olsa da Atatürk'ün bu bayramı çocuklara armağan ettiğine dair tarihi çarpıtma 1980 öncesine dayanıyor. UNESCO'nun 1979 yılını Dünya Çocuk Yılı ilan ettiği bir ortamda birden Atatürk'ün armağanı söylemi yaygınlaşmış. Fakat Atatürk'ün armağanı yanılgısıyla iki bayramı tek bayrama indirme müdahalesi elbette farklı doğru bildiğimiz yanlışlar. 23 Nisan'da işgal altında olan bir İstanbul'dan ayrılan ve memleketin başka köşelerinden gelenlerle birleşerek yeni bir mecliste kendi kaderlerini tayin etmeye karar verenlerin bu kararını kutlamak, bunu da meclisin milli iradenin yansıdığı yer olması dolayısıyla yücelterek yapmak 12 Eylül'e uymamış, onun yerine uydurtulmuş. Her dönemin aynası oluyor belki de milli bayramlar. Dönemin değerlerini ve değer vermediklerini bayramlar üzerinden okumak mümkün. Bayramlarda etek boylarından katılan protokolün tavrına kadar ve gittikçe devlet düzeyinde kutlanmamaya varan farklı uygulamalar da 2000'lere, 2010'lara dair bir sürü şey söylüyor elbette. Mehmet Ö. Alkan sağ olsun, onun tarihçiliği sayesinde şaşırdık. 2040'ta tekrar şaşırmamak için bugün gazeteleri iyi okuyalım, 23 Nisan'ı iyi okuyalım. Sonra konuşalım tartışalım ki, tek tartışanlar tarihçiler olmasın."} {"url": "https://koltukname.com/2012/04/24/50-yilin-ardindan-hala-hizli-ve-cilgin-rolling-stones/", "text": "Mick Jagger, 1990 yılında Jerry Hall'la Bali adasında bir Hindu töreniyle evlenir. Törende, Jagger, Hall'un kafasından aşağı tavuk kanı akıtmak ya da başında bir muzu ezmek gibi kimi ilahi eylemler gerçekleştirir. Dokuz yıl sonra, çift ayrılırken, İngiliz mahkemeleri Hindu törenini yasal bir evlilik olarak kabul etmezler ve Jagger böylece büyük bir maddi yükten kurtulmuş olur. Steel Wheels albümünün kayıtları sırasında, bir müzik direktörü, albümdeki parçalardan birini eleştirmeye kalkar. Keith Richards etrafta bulundurmayı sevdiği bıçaklardan birini kapıp adamın bacaklarının arasına fırlatır. Bıçak bacaklarının arasındaki zemine saplanan adamın yüzüne yüzünü dayar ve Dinle beni evlat, sen daha babanın üreme organlarında bile değilken ben şarkı yazıyordum. Bana nasıl şarkı yazılacağını anlatmaya kalkma, diye bağırır. Eric Clapton, 1989 yılında yanındaki güzel kadını Mick Jagger'la tanıştırırken kulağına Mick, lütfen aklından bile geçirme, ona aşığım, der. Birkaç gün sonra Jagger ve tanıştırdığı kadın Carla Bruni'yi yatakta yakalar. Yetmişli yıllar, Amerika Birleşik Devletleri'nde uyuşturucu kullanıcıları için eroin şırıngasına ulaşmanın neredeyse imkansız olduğu bir dönemdir. Keith Richards, şırınganın uçlarına monte edeceği iğnelerle, şapkasına taktığı tüyleri sabitler ve gümrükten bu şekilde geçer. Enjektör pompası olarak ise, çocuklar için yapılmış bir doktor setindeki oyuncağı kullanır. 1970 Eylül'ünde Jagger, bir partide müzik şirketi yöneticisi olan Eddie Barclay'yle karşılaşır. Barclay, Merhaba Mick, der, Bianca'yı seninle tanıştırmak istiyorum, çok yakında evleneceğiz. Bu cümlelerden sonra Bianca parti bitene kadar Jagger'ın yanından ayrılmaz ve sekiz ay sonra Bianca ile Jagger evlenirler. 1986 yılında, Bill Wyman'ın sevgilisi Mandy Smith'in daha yeni on altı yaşına girdiği ve çiftin iki yıldır beraber olduğu ortaya çıkar. 1989 Haziran'ında evlenirler ancak evlilik uzun sürmez. Dört yıl sonraysa, Wyman'ın oğlu Stephen ile Mandy'nin annesi evlenirler. Böylece Wyman kendi oğlunun eski damadı olur. Bir tartışma sırasında, Brian Jones, diğerlerini intihar etmekle tehdit eder, ardından da kendini Keith Richards'ın evinin bahçesindeki su kanalına dramatik bir biçimde atar. Mick Jagger ardından suya atlar ama hemen kanalın derinliğinin 1,20 m olduğunu ve Jones'un dizlerinin üzerinde çömelir şekilde numara yaptığını farkeder. Jagger, Jones'u yaka paça sudan çıkarır ve Pantolonumu berbat ettin geri zekalı, diye bağırır. 1969 yılında, Doğu Almanya'da, Stones'un Batı Berlin'de konser vereceği, konserin de Berlin'i bölen duvarın hemen yanındaki Springer binasının çatısında olacağı dedikodusu yayılır. Aslında bu sadece bir radyo sunucusunun şakasıdır ancak binlerce rock sever Doğu Berlin'de duvar dibinde toplanırlar. Stasi ve Doğu Alman polisi de elbette ordadır ve üç yüz seksen üç Stones hayranı tutuklanıp hapse atılır. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür. İnsan bu videonun da Jagger'ın çılgınlıklarından biri olduğunu düşünmeden edemiyor."} {"url": "https://koltukname.com/2012/04/26/sylvia-plath-ve-limonlu-pudingli-kek/", "text": "Plath'in yayımlanmış tek romanı Sırça Fanus. Çok önceleri okuduğumuz bu yarı otobiyografik romandan aklımızda en çok derin bir sıkıntıya dair incelikli bir anlatı kaldı ve bütün bunlarda baskın bir kadın sesi. Modern hayatın içine dalan genç ve eğitimli bir kadının aynı hayatla cebelleşmesi. Şair Plath'ten daha fazla roman isteyeceği tutuyor insanın... Fakat romanın yayımlanmasından kısa bir süre sonra Plath mutfak fırınını kullanarak intihar etti. Bu konuda Nilgün Marmara'nın Sylvia Plath'ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi adlı yayımlanmış tezi akla geliyor elbette. İntiharında fırın kullanan bir şairin fırında pişirdiği tatlıları konuşmanın zorluğunu sorgulayarak başlıyor Paper and Salt yazısı. Hak veriyoruz. Yazıda bir de aşağıda tarifini çevirdiğimiz Limonlu Pudingli Kek var. Plath Lady Lazarus adlı ünlü şiirini yazarken bir yandan da bu keki yapıyormuş. Ben de keki yapacağım, hem de şiirle haşır neşir olacağım derseniz, burada şairin sesinden dinlemek mümkün. Ayrıca yine burada başka bir kek tarifi de ve kek pişirmenin kadın yazarlar üzerinde terapi niteliği üzerine bir tartışma da mevcut. - 1 yemek kaşığı tuzsuz tereyağı - 2/3 su bardağı şeker - 1/4 su bardağı un - 1 limonun rendelenmiş kabuğu - 1 su bardağı kefir (ya da 1 su bardağı olacak şekilde sütle karıştırılmış yoğurt) - 1/4 su bardağı limon suyu - 3 yumurta sarısı - 4 yumurta beyazı - 1/4 çay kaşığı tuz - Üstünü süslemek için pudra şekeri ve taze böğürtlenler 1. Fırını 180 dereceye getirin. 168 gram alacağını düşündüğünüz küçük kalıplarınızı önce yumuşamış tereyağıyla yağlayın sonra da seker serpin. 6 kalıbı biraz derinliği olan bir fırın tepsisine yerleştirin. 2. Orta büyüklükte bir kapta 2/3 su bardağı şekeri, unu ve rendelenmiş limon kabuğunu karıştırın. Daha büyük bir kapta kefir ya da yoğurdu, limon suyunu ve yumurta sarılarını çırpın. Daha sonra şekerli un karışımını bu yumurtalı karışıma ekleyin ve biraz çırpın. 3. Başka bir mikser kullanabileceğiniz kapta yumurta beyazlarına tuzu ekleyip kar beyazı olacak ve sıvılığını kaybedip hacim kazanacak kadar çırpın. Bunu daha önce karıştırdığınız kek karışımına yavaş ve nazik bir biçimde ekleyin. Sonra tüm karışımı kalıplara pay edin. Kalıpları içine koyduğunuz fırın tepsisine kalıpların yarısına gelecek şekilde su ekleyin. Fırın tepsisini üstünü folyoyla kabaca kapatın. 4. 20 dakika fırında pişirin. Sonra folyoyu kaldırıp bir 20 dakika daha ya da keklerin üstü altın sarısı olacak ve dokunduğunuzda elinize hafif sert gelecek şekilde pişirin. Sonra fırından çıkartıp 15 dakika soğutun. Bir bıçakla kenarlarını kalıptan ayırdıktan sonra tabaklara ters çevirin. Pudra şekeri ve böğürtlenlerle süsleyin. Burada su bardağından ne kast ediliyor? derseniz, Haklısınız dert etmekte, yanıtı veririz deriz. Sizi en güvenilir kaynak olan Cafe Fernando'nun Ölçüler sayfasına yönlendiriyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/04/27/james-bondun-adanadan-amazona-uzanan-macerasi/", "text": "Türkiye bir süredir son James Bond filmi Skyfall'u konuşuyor. Filmin çekimleri için Hollywood ekibi yılın başında Adana'ya, ay başında ise İstanbul'a gelmişti. Her gittikleri yerde yolları kapatan ve kapatmaya devam eden ekip Adana'da define avcısı sanılmış, İstanbul'da da Kapalıçarşı'ya zarar vermekle suçlanıp iddiaları yalanlamıştı. Bond'un Hollywood ekibi Fethiye'de çekimlerine devam ededursun, bu devasa yapımı mümkün kılan gerçek yapıt, yani Bond kitapları da kendilerine yeni yuvalar buldular. James Bond kitaplarının yayın hakları yıllardır Penguin'de bulunuyor. Fakat anlaşmanın yapıldığı dönemde e-kitap söz konusu bile olmadığı için, kitapların haklarını elinde tutan Ian Fleming Publications, 2010 yılında tüm dijital hakları ellerinde tutacaklarını ve e-kitapları kendilerinin yayımlayacaklarını açıklamıştı. Görünüşe göre süper ajanın yaratıcısı Ian Fleming'in Casino Royale'i yazdıktan sonra satın aldığı yayınevi yalnızca iki yıl sonra fikrini değiştirmiş. Bu fırsatı ilk değerlendiren yayıncı Random House UK'in bir tescilli markası olan Vintage Books oldu Vintage Amerika ve Kanada dışındaki tüm basılı ve dijital yayın haklarını almış bulunuyor. Amerikan yayın haklarını ise internet devi Amazon'un yeni yayınevi Amazon Publishing kapmış bulunuyor. Yarın e-kitap hacmi çok daha büyük olduğunda telif ajansları gidip Amazon'la doğrudan konuşarak, yazarlarının başka bir aracı olmadan Kindle'da okunmasını sağlayacak fırsatlar arar mı? Böyle olursa Amazon kendisi bir yayınevi haline gelecek. Evet, tüm tartışmalara rağmen Amazon son sürat ilerlemeye devam ediyor. Son olarak Apple ve beş yayınevine Amazon'la yarışabilmek için aralarında fiyat anlaşmaları yaptıkları gerekçesiyle dava açılmıştı. Bakalım önümüzdeki aylarda ne gibi gelişmelerde karşılaşacağız."} {"url": "https://koltukname.com/2012/04/28/yakalandin-bob/", "text": "New York'un prestijli sanat galerisi Gagosian Gallery, Bob Dylan'ın resim çalışmalarını geçtiğimiz eylül ayında sanat severlere The Asia Series adı altında sundu. Dylan, Çin, Japonya, Güney Kore ve Vietnam'a yaptığı seyahatlerine ait, kendi resimlerinden oluşan görsel bir ajanda oluşturmuştu. New York sanat camiasında elbette yer yerinden oynadı, zira söz konusu olan böyle kült bir karakterse, işlerin başka türlü yürümesi beklenemez. Serginin alt başlığı olarak, First hand depictions of people, street scenes, architecture and landscape seçilmişti. Ama söz konusu anlatımların ilk elden oldukları konusunda şüphelerin oluşması uzun sürmedi. Fotoğraf tarihine hakim ziyaretçiler, toplam on sekiz resmin en az on tanesinin, kimileri 130 yıl önce çekilmiş klasik fotoğraflardan esinlenmiş olduğunu fark ettiler. Galeri yetkililer, durumu Sayın Dylan, resimlerini yaratırken, pek çok kaynaktan beslenmiştir mealinde bir açıklamayla kurtarmaya çalışıp, serginin alt başlığını kısa ve öz olarak görsel yansımalar şeklinde değiştiriverseler de, yetmiş yaşındaki Dylan'ın esinlenmenin çok ötesine geçtiği gerçeğini gizleyemediler. Tüm bu olup bitenlere karşın, Dylan, resimlerine ilham veren kaynaklar hakkında bir açıklama yapmadı. Zaten, Dylan'ın resim konusunda yaşadığı ilk hayal kırıklığı bu değil. 2010 yılında Dylan Kopenhag'da bir resim sergisi açtığında, eleştirmenler çalışmalarını amatörce bulmuşlar ve Danimarka'nın en büyük müzesinde böyle bir serginin yeri olmadığını söylemişlerdi. Dylan, Amerikan folk müziğinin en karizmatik figürlerinden biri de olsa, çok çeşitli kaynaklardan alıntılar yapmakta tereddüt etmeyen bir sanatçı olarak bilinmekte. Şarkı sözlerinde, Yakuza romanları yazan Japon bir yazarın kitabını veya Amerikan içsavaş döneminin şairlerinin eserlerini ya da Marcel Proust ve Jack London gibi edebiyatçıların kitaplarını, yaratıcılık kaynağı olarak kullanabiliyordu. Tüm bu hikaye, 70'lerin başından bir Bob Dylan şarkısını, When I Paint My Masterpiecei hatırlatıyor olsa da, mesele artık Dylan'ın resim konusundaki yaratıclığının sorgulanmasına ulaşmış durumda. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/04/29/yemesek-de-tweet-mi-etsek/", "text": "Sosyal medyanın nelere kadir olduğunu Koltukname'de ara ara tartışıyoruz. Bir sosyal medya rehberi bile sunmuştuk. Yayıncıların okurla yeni ilişkiler kurmasından, ülke bazında sansüre kadar sosyal medyanın hem yeni olanaklar sağlayan bir yüzü hem de aslında var olan ilişkilere eklemlenen bir yüzü var. Bir de yarattığı kendi kültürü var. Özellikle yemek kültürü sosyal medyadan çok etkilenmişe benziyor. Organik gıdadan gurme lezzetlere, bütçelere uygun, hem de zengin bir mutfak kültüründen, farklı memleketlerin yemeklerini pişirmeye, yemek pişirme ve tatma konusunda internette bir patlama yaşandığı kesin. Bu Türkiye'ye de yansıdı elbette. Ben kaçırmışım ama aslında şu tarifi arar dururdum diyenlere Cafe Fernando'nun Yemekosfer arama motorunu öneriyoruz. Buradaki yemek blog'ları bazı kriterleri tamamladıktan sonra dahil olabiliyorlar. Buraya kadar bahsettiğimiz yemek pişirenlerin tariflerini, yaratıcılıklarını ve zevklerini blog'larda paylaşmaları. Bir de sosyal medyanın tarif paylaşımından ziyade görseller üzerinden anlık durum paylaşan araçları var biliyorsunuz. Twitter ve Facebook bunların önde gelenleri. İnsanlar kendi pişirdikleri ama daha da çok dışarıda, restoranlarda ya da sokak tezgahlarında yediklerinin fotoğraflarını çekip arkadaşları ve dünyayla paylaşıyorlar. Bu paylaşım öyle bir boyuta ulaşmış ki food porn denmeye başlamış. NPR'ın yemek blog'u The Salt, Arkadaşlarınız sizi yemek pornusunda boğuyor mu? mealinde bir anket düzenlemiş. Her ne kadar ankete katılanların çoğu (%46,87) Yoo ne güzel yeni yemekler, yeni şefler, yeni tatlar öğreniyorum, ne olur daha da gelsin bu fotoğraflar, diye cevap verdiyse de, Yok istemem, bana ne elalemin yediğinden, diyen de var (%28,12). Kötü çekilmiş bir yemek fotoğrafıyla gerçekten güzel çekilmiş bir örnek arasında dağlar kadar fark olduğunu söylemeye gerek yok. Fakat kötü de iyi de olsa blog başka, sosyal medyadan yemek fotoğrafı bombardımanı başka bir mesele. Özellikle Twitter ve Instagram'ın bol kullanılmasıyla dışarıda yemek yeme deneyiminin önemli bir parçası bu deneyimin fotoğrafını paylaşmak olmaya başlıyor. Yani yemek için yemek değil, dışarıda güzel bir yerde güzel bir yemek yeme tecrübesi için de değil, bunu seksi fotoğraflarla paylaşmak için dışarı çıkmak. Henüz bu dönüşümün bu boyutta yaygın bir şekilde yaşandığını düşünmüyoruz ama tartışılmaya başlanmış olması bile ilginç."} {"url": "https://koltukname.com/2012/04/30/sopa-gitti-cispa-geldi/", "text": "18 Ocak 2012'de internet Amerika kongresinde beklemekte olan SOPA ve PIPA yasa tasarılarını protesto etmişti. Korsanı engellemek adı altında internet özgürlüğünün kısıtlanacağı görüşünü savunan protestocular gerçekten etkilerini göstermeye başlamışlardı ve birçok senatör desteğini geri çekmişti. Melville House'un haberine göre, kongreye bu sefer yeni bir yasa tasarısı sunulmuş. CISPA, bu sefer korsan yayınlarla değil de, siber saldırılarla mücadele etmeyi amaçlıyor. CISPA, siber saldırı istihbaratının ABD hükümeti ile özel sektör arasında kullanılmasını zorlaştıran ya da yasaklayan bir yasayı değiştirecek. İnternet kullanıcılarının mahremiyetini savunanlar yasanın belirsiz dilini eleştiriyorlar. Nitekim CISPA'ya göre, Facebook'taki durumunuz bile siber güvenlik amaçlı kullanılabilecek. Eğer Amerika'nın son on yılda ulusal güvenlik adı altında yaptıklarını az biraz takip ettiyseniz, bunun sonu olmayan, tehlikeli bir algıyalış biçimi olduğunu fark edeceksiniz. Fakat daha da endişe verici olanı, SOPA ve PIPA'nın durumunda olduğunun aksine, Facebook, Microsoft, Intel ve Verizon gibi büyük isimler de dahil olmak üzere yirmi sekiz teknoloji şirketinin bu yasa tasarısını onayladığını belirten imzaları atması. Melville House'tan Agiel Bogle'nin dikkatimizi çektiği gibi Kaplan, sistemi siber saldırılara karşı koruyabilmesi için CISPA'nın Facebook'a, e-posta ve şahsi Facebook mesajlaşmaları da dahil olmak üzere tüm özel iletişimi aktif olarak izleme yetkisi verdiğine değinmiyor. Kısacası, kullanıcılarına hizmet etmek için var olması gereken internet şirketler hükümetin de desteğiyle güçlerini sömürmeye devam ediyorlar. Bu konuyla ilgili taze bir bakış açısı için Sevillaportakalı'nın İnternet kimin? yazısında linkini verdiği, Rebecca MacKinnon konuşmasını tavsiye ediyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/05/02/haftanin-eglencesi-cover-parodisi/", "text": "Gotye Somebody That I Used to Know şarkısıyla 2012 hızlı bir giriş yapmıştı. Şahsen aynı isimli Elliott Smith parçasını tercih etsek de, Gotye'ninki kısa sürede çok tuttuğu için cover grubu Walk off the Earth tarafından tek bir gitar üzerinde özgün bir şekilde yorumlanmış, akibetinde bu cover parçası en azından Gotye'nin özgün parçası kadar çok tutmuştu. İşte sevgili parodi grubu The Key of Awesome, Walk off the Earth'ün Gotye cover'ının parodisini yapmış bulunuyor. Parodi grupları deyince akla ilk gelen efsanevi Weird Al. Nitekim The Key of Awesome'ın çalışmalarını biraz karıştırınca Weird Al'le aynı parçanın parodisini yapmış olduklarını gördük: Lady Gaga'dan Born This Way. Karşılaştırma için iki klibi de huzurlarınıza sunuyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/05/03/dolandiricilara-on-emir/", "text": "- Sabırlı bir dinleyici olun. - Asla sıkılmış görünmeyin. - Karşınızdakinin herhangi bir siyasi görüş öne sürmesini bekleyin, sonra ona katılın. - Karşınızdakinin dini görüşlerini açıklamasını bekleyin, sonra aynı inançlara sahip olduğunuzu ifade edin. - Bel altı laflar çıtlatın, ama karşınızdaki yoğun bir ilgi göstermediği takdirde devamını getirmeyin. - Özellikle sorulmadığı takdirde asla hastalıktan bahsetmeyin. - Asla bir insanın özel yaşamına burnunuzu sokmayın. - Asla övünmeyin. Ne kadar mühim bir adam olduğunuzun sessizce belli olmasını sağlayın. - Asla pasaklı olmayın. - Asla sarhoş olmayın. GÜNCELLEME (3 Mayıs 2012): Yazıyı hazırlarken nasıl olduysa atlamışız, ama Victor Lustig kadar meşhur olmasa da Türkiye'nin bir Sülün Osman'ı vardır. Kendisi Boğaziçi Köprüsü'nden tutun da Galata Kulesi'ne kadar İstanbul'da satılmadık yapı bırakmamıştır."} {"url": "https://koltukname.com/2012/05/04/uzay-cagina-dair-kitap-tahminleri/", "text": "Seattle Times gazetesi 1962'de okurlarına 21. yüzyılda kitapların neye benzeyeceğini, nasıl kullanılacağını sormuş. Araştırma, Space Age Frontiers konulu özel bir ekin bir parçasıymış. 21. yüzyılın Uzay Çağı olması beklenirken en azından şimdilik Bilgi Çağı olarak görünmesi gerçekten ilginç, mamafih başka bir yazının konusu. Clark, her şeyin otomotikleşmesiyle gelecek olan daha kısa çalışma haftasıyla birlikte insanların elinde fazlaca boş vakit olacağına inanıyor; nüfus patlaması ile hızlı okuma teknikleriyle okuma materyalleri için öyle bir talep olacak ki, 2000 yılına gelindiğinde toplumda fazla mesainin ne olduğunu bilen bir tek yazarlar kalacak! Harry Hartman's Book Store'dan Robert Berg, kitapların daha yumuşak, hızlı ve kaygan olacağını ve uzay yolculuğundan epey etkilenmiş olacaklarını söylüyor. University Book Store'dan Leroy Soper Araştırmacılar ile akademisyenler altın çağlarını yaşayacaklar. Kendi evlerinde televizyon aracılığıyla Londra ya da Roma'daki bir kütüphanede ya da dünyanın herhangi bir yerinde saklanan kayıtları inceleyebilecekler, diyor. Soper araştırmanın uluslaraarası bir çapta yapılacağını düşünüyor. Karamsar bir düşüncesi de, eğer dünyada kitap kalırsa bunların ciltsiz kitaplar olacağı yönündeydi. Beşeri bilimlere ilginin tekrar artacağına ve müthiş teknolojik ilerlemeler yaşanacağına inanmasına rağmen Boyle en çok satan romanın uzay kapsülünde geçen ateşli bir aşk hikayesi olacağını öngördü."} {"url": "https://koltukname.com/2012/05/05/galaksiler-arasi-bir-kayip/", "text": "90'ların sonlarında grunge etkisini artık yitirmişti; dünya gençliği, temelleri atılmış postmodern dünyada bunalımlı bir arayış içindeydi. Spice Girls Amerikan Müzik Ödülleri'ni kasıp kavurmaktayen, Britney Spears, erotik liseli figürüyle fenomen olmak üzere ilk albümünü yayınlamıştı ve yıllarca bir kadın ve bir erkekten oluştuğuna bizzat inandığım Modern Talking, tarihi bir hata yaparak tekrar birleşme kararı almıştı. Teknolojinin iyice belirleyici olduğu bu post-grunge dönemde, elektronica, neo-punk ve hip hop, genel beğeniden tatmin olmayan ve yeni bir yön arayan underground gençliğe ilaç gibi gelmişti. İşbu Beasty Boys'un kurucusu MCA nam Adam Yauch, 47 yaşında, üç yıldır mücadele ettiği kansere geçtiğimiz günlerde (tam olarak 4 Mayıs 2012 tarihinde) yenik düştü. Böylece, 30 yılı aşkın süredir, Ad-Rock mahlasını kullanan Adam Horovitz ve Mike D lakabıyla tanınan Michael Diamond'la olan ortaklığı da ne yazık ki son bulmuş oldu. Beastie Boys'un bir ay önce Rock and Roll Hall of Famee alınmış olması MCA için son bir mutluluk vesilesi olmuş mudur, bilinmez. Dünyanın en uzun soluklu guruplarından Beastie Boys'un kurucusu Yauch, 1964 yılında Katolik bir baba ve Musevi bir annenin oğlu olarak dünyaya gelmişti. Daha sonra Budizm'i tercih etmesi, dinler kardeşliğine bir katkı olarak kabul edilebilir belki. Tibet bağımsızlık hareketinin ateşli bir savunucusu olan Yauch, 2009 yılında kansere yakalandığını öğrenmişti. Üç yıl süren tedavisi ne yazık ki olumlu sonuç vermedi. Kendisini sinir bozucu bir bağımlılık yapan Intergalactic klibiyle anmayı bir borç biliriz. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/05/06/ortadoguda-nefret/", "text": "Arap ayaklanmaları, yabancı müdahaleler, Arap ülkelerinin birbirlerine müdahaleleri ve bütün bunlar arasında İran'a karşı bir kuşatmanın olduğu bu günlerde, nefret ve sevgi de daha fazla tartışılır oldu. Bir altüst oluş ve bu altüst oluşun yeniden düzenlenmesi çabası özellikle de Amerika ve AB'nin ısrarlı bakışları altında devam etmekte. Bu yeniden düzenlenmeyi fırsat bilen Mona el Tahawy Foreign Policy'nin The Sex Issue, yani seks konulu sayısında Arap kadınlarının halini tartışmaya açıyor. El Tahawy geçen sene protestolar sırasında tutuklanan gazetecilerden biriydi. Özellikle askeri yönetime karşı tekrar alevlenen Kasım 2011 protestolarında içişleri bakanlığında tutuklu olduğunu, işkence gördüğünü ve cinsel tacize maruz kaldığını serbest bırakıldıktan sonra anlatmıştı. . Mısır kanunlarında eğer bir kadını kocası iyi niyetle döverse o zaman ceza verilmeyeceği yazarken, biz neden siyasi doğruculukla uğraşalım. El Tahawy ayrıca küçük yaşta evlendirilen, on iki yaşında doğumda ölen kız çocuklarından bahsediyor ve en sert yorumlarını Suudi Arabistan için ayırıyor bu noktada El Tahawy'ye hak vermemek mümkün değil. (Konuyla ilgili biz de geçtiğimiz ay memlekette yapılan bir yürüşü hatırlıyoruz. Çocuktan Gelin Olmaz kampanyası çerçevesinde 23 Nisan'da Taksim'de bir yürüyüş oldu.) El Tahawy okurlara Arap dünyasında demokrasinin yüzü olarak tanıtılan Al Jazeera'de ve diğer uydu kanallarında bol bol çıkan bir hocadan, Yusuf al-Qaradawi'den bahsediyor. Bu şahıs bol bol kadın sünnetinin zorunlu olmadığını ama kızlarını korumak isteyen her ailenin yaptırmasında da çekinecek bir şey olmadığını vaaz ediyormuş. Böylece kadınların nefisleri körelecekmiş. Sonrasında sünnet uygulamasına karşı bir fetva çıkarsa da, 2008'de bu uygulama Mısır'da yasaklandığında bazı Müslüman Kardeş üyelerinin yasaya karşı çıkdığını hatırlatıyor yazı. Bu hatırlatma yine demokrasiye geçişin hep bastırılan yüzünü tekrar aydınlatıyor. Mona El Tahawy kadınlara yönelik bu baskıları erkeklerin kadınlardan nefret etmesiyle açıklıyor. Verdiği korkunç örneklerden biri Suudi Arabistan'da yanan bir binadan kadınların çıkmasına polis ve itfaiyenin izin vermemesi sonucu 15 kadının ölümü. Sebep başörtülerinin olmaması! Tahawy süre giden değişimler bir sosyal, cinsel ve kültürel devrimle desteklenmediği sürece bir işe yaramayacağını söyleyerek bitiriyor. Yazı çokça eleştiri ve yorum aldı. Arap erkeklerinin kadınlardan nefret ettiği ve kadın-erkek eşitsizliği ve kadına yönelik türlü baskıların bunlardan kaynaklandığı iddiası elbette tartışmalı. Nefret pek açıklayıcı bir kavram değil. Açıkçası nefret kadın erkek ilişkilerindeki farklılıkları açıklamadığı gibi sadece bölgesel olarak tartışıldığında özcülüğe çok açık bir kapı bırakıyor. Tom Dale yazıyı yapıbozuma uğrattığı eleştiri yazısında bölgedeki muhafazakarlığın ve kadına din temelli bakışın aslında yüz yıl önce bölgeyi kuran İngiliz emperyalizminin yönlendirişleriyle modern çağa çevrildiğini hatırlatıyor. Özellikle Suudi Arabistan'ın ayrımcılık biçimlerinin sürekli dış güçler tarafından desteklendiği açık. Yine Tom Dale Afganistan'da bir zamanlar daha eşitlikçi ilişkilerin olduğunu ve türlü müdahaleler sonrasında buraya gelindiğini hatırlatıyor. Biz de eklemek istiyoruz: Özellikle Sovyetler Birliği'nin yıkılmasının ardından bölgede hakimiyeti tartışmasız hale gelen ABD'nin en çok desteklediği, en yakın ilişkiler kurduğu ülkeler, en muhafazakar ve kadınlara en çok baskıların yapıldığı ülkeler. Elbette sadece dış müdahale ve Amerikan desteği kadın-erkek ilişkilerini tek başına açıklayamaz. Fakat genel çerçevenin önemli bir parçası oldukları da aşikar. Daha güçlü bir eleştiri pek sevdiğimiz Jadaliyya'nın yazarlarından Sherene Seikaly ve Maya Mikdashi'den geliyor. Foreign Policy'nin seks sayısının tamamını bütün klişeleri tekrarladıkları ve aslında konuyla ilgili bir yeni bir bakış açısı getirmedikleri dolayısıyla eleştiriyor. Mona El Tahawy'ye de şiddet ve baskıların sadece kadınlara değil erkeklere de yapıldığını, örneğin Mısır'daki isyanın çıkış noktalarından birinin Khaled Said'in işkenceyle öldürülmesi ve buna gelen tepkiler olduğunu yazarak karşı çıkıyorlar. Tahawy'nin önerdiği liberalizmin bu topraklara yabancı olmadığını, bu ruh içerisindeki 1920'lerin Mısır'ının kadın hareketini hatırlatıyorlar. Fakat bu tür bir liberalizmin elit çevreler dışında bir anlam ifade etmediğini, kadın sünnetinin kadınlar tarafından da sadece dini değil, sosyo-ekonomik nedenlerle devam ettiriliyor olabileceğini anlatıyorlar. Burada nefretten ziyade Arap ülkelerinin kendi özgün tarihlerinin açıklayıcı olduğunu vurguluyorlar. Bir nefret varsa o da yönetenlerin yönetilenlere yönelik kadın erkek ayrımı bilmeyen bir nefretidir. Tek bir cevap yok, çünkü tek bir suçlu yok, ayıklayacağımız ve 'hoşgörü' ve 'sevgiyle' değiştireceğimiz tek bir 'kültür' ve tek bir 'nefret' yok, diyorlar."} {"url": "https://koltukname.com/2012/05/07/yumusak-g/", "text": "ğ, 2011 yılının ağustos ayında, Ankara sakinlerini biraz olsun hareketlendirmek adına, şehrin tekdüzeliğinden bıkmış ve bu konuda bir şeyler yapmak için harekete geçmeye karar vermiş üç kafadar tarafından başlatılmıştır. Amacı, düzenlediği aktivitelerle insanları bir araya getirmek, üretimin görsel, işitsel, her türlüsünü desteklemek ve üretileni paylaşmaktır. Çünkü ğ, paylaşmanın keyfine inanır. Kendi eğlence anlayışını kişiselliğinden ödün vermeden yaratmaya çalışan, fakat sosyal paydanın eksikliğini hisseden herkesi aynı çatı altında birleştirme gayesi taşımaktadır. Ankara'yı sevenler de sevmeyenler de bilir, şehir, sosyal hayatın her alanında gittikçe dayatılan bir seçeneksizlikle karşı karşıya. Yürüyecek kaldırımdan gidilecek parka, içilecek mekandan dans pistlerine kadar bir on sene öncesine göre seçenekler daha az, daha tek düze. Pes etmeyen ve İstanbul'a taşınmayan kent sakinleri aklın yolunun bir olduğunu kanıtlar şekilde O zaman iş bize düştü, bir şeyler yapalım, diyorlar. Demek, yapmanın yarısı bile olmadığı için kent bir karnaval havasına bürünmedi henüz. Fakat ğ'yi oluşturan üç genç istemek, demek ve yapmak arasındaki tüm paradoksları açıp işe koyulmuşlar. İyi de yapmışlar. Peki biz Ankara'da olmayanlar ne yapacağız, ğ'ye nasıl ulaşacağız diye dertlenirseniz çözüm yine sosyal medyada. Mixcloud adlı, podcast, radio ve DJ miksleri birleştiren şahane sitede yirmi dokuz adet ğ miksi bulunuyor. Açın bilsiyarınızın sesini! Bir süredir düzenledikleri etkinliklerle Ankara'nın yeraltı sahnesine çeki düze veren, yeşerten başkent merkezli oluşum Yumuşak G ekibi sevdikleri müzikleri ve Ankara'dan matbu işleri de yanlarına alıp Kadıköy'ün yolunu tutuyor. İşte hem İstanbullu hem Ankaralı koltukname bu etkinlikte matbu olarak bulunacak. Yemek tariflerimizden ve kitap listelerimizden edinmek isteyenleri ğ'yi seyretmeye, dinlemeye, onlarla zıplamaya çağırıyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/05/08/ulkemizi-bombalamayacaginiz-icin-sag-olun/", "text": "Geçtiğimiz aylarda internette başlayan yeni bir kampanyadan söz etmiştik. İranlılar, sizi seviyoruz! adlı kampanyada İsrailliler ve Amerikalılar başta olmak üzere insanlar İranlılarını sevdiklerini ve ülkelerini asla bombalamayacaklarını söyleyerek fotoğraflarını Facebook gibi sosyal medya sitelerinde yayımlıyorlardı. Kampanya konu üzerine daha detaylı konuşulmasına sebep oldu. Sajjad Savage Love Bomb başlıklı yazısında We will never bomb your country ifadesinin aşk, sevgi dolu bir mesajda garip durduğunun üstünü çiziyor. Ayrıca bu kampanyanın İsrail'in Apartheid rejimini sevgiyle yıkanmasına sebep olabileceği konusunda uyarıyor. İsrailler bu kadar birilerini sevmek ve onlarla ilişkiye geçmek istiyorlarsa neden sadece birkaç kilometre ötedeki Filistinlilleri de bu sevgi seline dahil etmediklerini soruyor. Ayrıca bazı İranlıların da bu fırsatı devrim öncesi Şah dönemi İran'ın İsrail'le çok yakın ilişkilerine bir nostalji havası yaratmak için kullandıklarını ekliyor. Son olarak alternatif bir kampanyaya işaret ediyor, ki Facebook sayfasını buradan ziyaret edebilirsiniz. Facebook sayfasında daha fazla İsraillileri Apartheid rejimi yanlısı ve ona karşı çıkanlar olarak ayırıp sevgisini İsrailli muhaliflere uzatan posterler görmek mümkün. İranlı muhaliflerin büyük bir kısmı kendi rejimlerine tüm muhalefetlerine rağmen bölgedeki eşitsizliklere, adaletsizliklere gözlerine kapamıyorlar. Hem İran İslam Cumhuriyeti'ne hem de İsrail Apartheid rejimine karşı çıkıyorlar. Sosyal medya üzerinden bu tartışmaları bu kadar açık ve net görebilmek pek güzel diyoruz. Tartışma devam ettikçe biz de takip etmeye devam edeceğiz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/05/10/numune-kutularinda-portreler/", "text": "New York, Croton Falls'lu sanatçı Michael Mapes, numune kutularında gerçekten etkileyici portreler yaratıyor. Çektiği fotoğrafları parçalara ayrıdıktan sonra parçalarını kelebek iğneleriyle tutturan, küçük büyüteçlerin arasına sıkıştıran ve yuvarlayarak ufak tüplere koyan Mapes'in çalışmaları bir o kadar da rahatsız edici. Flavorwire'ın dediği gibi, Portreler izleyicinin kendini aynı anda hem bilimsel gözlemci hem de gözlemlenen gibi, hem deli bilim adamı hem de parçalanmış nesne gibi hissetmesine yol açıyor. Bizim aklımıza da ister istemez John Fowles'un Koleksiyoncu'su geliyor; özellikle de kitapta yalnızca aşık olduğu kızı zindana kapatan koleksiyoncunun değil, aynı zamanda mahkum kızın sesini de duyduğumuz için. Sanatçının diğer çalışmaları da en az internet sitesi kadar ilginç. Galerisinde dolaşmanızı şiddetle tavsiye ediyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/05/11/grimm-kardesler-araciligiyla-ceviri-yarismasi/", "text": "Grimm Kardeşler'in ünlü masal derlemesi 1812 yılında yayımlanmıştır. Çocuk ve aile masalları nesiller boyunca birçok kitaplıkta yerini almış ve 160 dile çevrilmiştir. Hansel ile Gretel, Pamuk Prenses, Uyuyan Güzel ve Kırmızı Başlıklı Kız dünyaca ünlüdür. Bu masallar günümüzde de ilk haliyle ya da değiştirilerek yeniden anlatılmakta, tekrar tekrar resmedilmekte ve parodileri yapılmaktadır. Metinlerin yazarı, Peter Wawerzinek, Kırmızı Başlıklı Kız masalını ele almış ve çeşitli Alman yazarların stilinde çeşitlendirmiş ve parodilerini yazmıştır. Türkiye'de ikamet eden herkes çeviri yarışmasına katılma hakkına sahiptir. Katılabilmek i in, profesyonel çevirmen olmanız gerekmez, ancak bir edebiyat yarışmasının taleplerini de küçümsemeyiniz. Aşağıda, çeviri metnini, başvuru formunu ve katılım koşullarını bulabilirsiniz. Gönderiler isimsiz olarak yapılmalıdır; lütfen ayrıca başvuru formunu da ekleyiniz. Kazananlar, edebiyat çevirmenlerinden oluşan profesyonel bir jüri tarafından belirlenecektir. Çeviriler için son başvuru tarihi 30 Haziran 2012'dir. Bu yarışmada 3 para ödülü verilecektir. Birincilik ödülü sahibi 1500 TL, ikincilik ödülü sahibi 500 TL, ü üncülük ödülü sahibi 250 TL kazanacaktır."} {"url": "https://koltukname.com/2012/05/12/tanisiniz-feasting-on-art/", "text": "Tanışınız: bölümümüzde bugüne dek tesadüfen sinemayla ilgili sitelerden örneklerle ilerlemiştik. Öte yandan Koltukname'de edebiyat ve yemek ilişkisine değindiğimiz, hatta tarifler verdiğimiz oldu. Şimdi de güçlerimizi birleştirip bu ilişkiyi resim üzerinden kuran Feasting on Art'tan bahsetmek istiyoruz. Ünlü yemek magazini Saveur'ün Sites We Love arasında gösterdiği, üçüncü yılına giren Feasting on Art, hız kaybetmeyen, aksine kendini geliştirip güzelleştiren sitelerden. (Söylemeden geçmeyelim: Saveur 2012 Ödülleri açıklandı. En iyi seyahat blog'larında Istanbul Eats, Yılın En İyi Yemek Yazısı ise Cafe Fernando'nun Chez Panisse yazısı birinci oldular). Burada Warhol'un arkadaşlarına hediye ettiği Noel Yıldızı'nı görüyoruz. Bunları karıştırıyoruz. İstersek şekilli bir şekilde dondurduğumuz meyve dilimlerini de karışımı soğuk tutsun ve göze hoş görünsün diye ekliyoruz. Arkadaşları çağırıyoruz ve tatil havasına giriyoruz! Feasting on Art'ta sadece kokteyl yok elbette, tatlılardan tuzlulara büyük bir çeşitlilik mevcut ama biz baharda buralardan çalalım dedik."} {"url": "https://koltukname.com/2012/05/13/edebiyatin-zaferi-mi-bir-avuc-yazarin-zaferi-mi/", "text": "Forbes Türkiye, mayıs sayısında ülkenin en çok kazanan yazar listesini, satış ve kazanç rakamlarıyla birlikte yayımladı. Beşinci kez hazırlanan listede 2011'in rekorlar yılı olduğunu belirten Forbes, yazının başlığını da Edebiyatın Zaferi olarak attı. Forbes, yazının ikinci paragrafında, rakamlarla ilgili ilk analizlerinden biri olarak, Rakamlar, sıklıkla yinelenen 'ülke olarak okumuyoruz' yakınmalarını biraz ezbere söylendiğini gösteriyor, yorumunu yapmış. Yılın başında da Munir Üstün Twitter sayfasında yayınevlerinin 2011 yılında toplam 287 milyon bandrol aldığını açıklamış, nüfus hesabından bunun kişi başına yedi kitap anlamına geldiğini belirtmişti. Alınan bandrol sayısı, en çok kazanan yazarların kitaplarının baskı adedi belki Türkiye'de yayıncılığın nasıl ve ne kadar gelişip büyüdüğü konulu bir araştırmanın verileri olarak kullanılabilir, ama ülkedeki okuma alışkanlıklarıyla ilgili söylediklerini değerlendirirken çok dikkatli olmak gerekir. Forbes'cular da, Munir Üstün de en temel soruyu atlıyor: Basılan bu kitaplardan kaçı satılıyor? Forbes listesinde yer alan yazarların eserleri bir yana, çoğu kitap ortalama 1.500 adet basılır, bu rakam Türk edebiyatçılarında bir nebze yükselse de, yabancı kitaplarda daha da düşebilir. Öncelikle bir durup bunun ne kadar düşük bir sayı olduğunu değerlendirmek gerekir nüfusunun yaklaşık 70 milyon olduğu söylenen bir ülkede bir kitap yalnızca bin kişi için yayımlanıyor. Bundan hemen sonra da bu 1.000 adedin kaçının satıldığını sormak gerekir bir kitabın yalnızca 100 adet sattığı da görüldüğü gibi, çok ama birçok kitap hiçbir zaman ikinci baskı yapmadan kelepire düşüyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı ISBN Ajansı yıllık yayıncılık verileri ve FORBES Türkiye'nin artık geriye dönük analiz yapılabilecek derinliğe ulaşan En Çok Kazanan Yazarlar listesi gösteriyor ki yazarlık, Türkiye'de artık gerçek anlamıyla para kazandıran bir meslek. Yukarıdaki yorumumuza nazaran, öncelikle yazarların gerçekten de satış değil, baskı adedine göre kazanç sağladıklarını belirtelim. Bundan sonra beş yıllık bir süreyi geriye dönük analiz yapabilecek derinliğe ulaşmak için yeterli gören Forbes'a, listelerinde yalnızca yirmi tane yazar bulunduğunu hatırlatalım. Çok satan bir yazarla ortalama bir yazar arasındaki uçurumu fark etmek için aslında bizzat bu listeye bakmak yetiyor. 1 numaradaki Ayşe Kulin'in kazancı 1 buçuk milyon lirayı geçerken, 20 numaradaki Kahraman Tazeoğlu'nunki 150 bin lira bile etmiyor. Bu durumda bırakın ortalamayı, en çok satan 50. yazarın ucu ucuna yazarak geçinebileceğini, geri kalanların ise, birçok yazarın zaten yaptığı gibi hayatlarını başka işlerle kazanmak zorunda kalacaklarını görüyoruz. Telif ödemelerini para değil, kitapla alan yazarların bulunduğu bir piyasada bir avuç yazarın kazancını kutlamak adına Forbes bir yana, BirGün gazetesinin dahi Kim demiş yazmak kazandırmıyor diye şeklinde başlıklar atması acı. Tüm bunlardan sonra insan ister istemez Forbes'un verileri doğru okumadığını, ama aklında halihazırda var olan bir çerçeveye oturtmak için sağından solundan kıvırttığını düşünüyor. Üstelik bahsettiğimiz bu iki nokta en temel meseleler. Listenin devamında gelen En Çok Satan Kitaplar ve En Çok Ciro Yapan Kitapları incelediğimizde telif oranlarındaki farkın kazancı nasıl etkilediğini görüyoruz. Aşkın Gözyaşları I en çok satan kitapken, ciro listesinde altıncı sırada yer alıyor. Benzer bir şekilde en çok ciro yapan İskender, çok satanlar arasında üçüncü sırada. Demek Elif Şafak Sinan Yağmur'dan daha yüksek bir telif oranıyla çalışıyor. Kitap satış fiyatları da ciroyu oldukça etkiliyor. Beş yayınevi ve bir dağıtım şirketiyle Türkiye'nin en büyük yayın grubu olan Alfa Yayın Grubu, düşük kitap fiyatlarıyla tanınıyor. Örneğin çok satan kitaplar arasında yedinci sırada olan Her Şey Beyinde Başlar, ciro listesinde yer bile almıyor. Forbes'un Edebiyatın Zaferi olarak nitelediği listedeki yazarların kazançlarında gözümüz yok. Dileğimiz, öncelikle Forbes ve bu yirmi yazar ile basının, daha da önemlisi okurların, bunun aslında bir avuç yazarın zaferi olduğunu fark etmesi. Yayıncılıkta başta yazarların olmak üzere çevirmenlerin, editörlerin, düzeltmenlerin ve bir kitabın oluşumda emeği geçen diğer herkesin çalışma şartlarının ortaya koydukları işle orantılı bir şekilde düzelebilmesi için henüz önümüzde uzun bir yol var. Yolun başını ise insanların okuma alışkanlığı çekiyor."} {"url": "https://koltukname.com/2012/05/14/punklar-oldu-mu-issiz-acun-kaldi-mi/", "text": "Sex Pistols 70'lerin en önemli müzikal fenomenlerinden biriydi. Solistleri John Lydon, türlü türlü çılgınlıklarıyla gerçek bir punk olarak bilinirdi. O yıllarda, muhafazakar İngiltere'ye anarşi getirmek istediğini olur olmaz her yerde duyurur, kraliyet ailesine pek edepsiz kelimelerle dil uzatırdı. Bir zamanların cüretkar ve sarkastik denilebilecek anti kahramanı, yaşı kemale erdiğinden olsa gerek, artık daha hassas ve duyarlı bir kişiye dönüşmüş. NME dergisiyle yaptığı söyleşide, John Lydon, geçtiğimiz yaz İngiltere'yi birbirine katan isyancıların çıkarttığı olayların, çok daha kötülerinin habercisi olduğunu söyledi. Hükümetin durum karşısında takındığı tavrı utanç verici bulduğunu da eklemeyi ihmal etmedi. Lydon'a göre, sokağın yüksek tansiyonu halen devam ediyor ve onları yatıştıracak hiçbirşey yapılmıyor. İngiltere'deki ayaklanmalar hakkında kendi görüşü sorulduğunda ise Lydon, Çok üzüldüm. Olaylarda insanlar öldürüldü. Gençlerin gelecek kaygılarına tamamen kayıtsız bir hükümetin ve güvenlik güçlerinin sebep olduğu büyük bir trajedi yaşandı. Onlara verilen hiç bir şey yok, hatta benim gençlik yıllarımdakinden bile daha kötü durumdalar ve bu beni çok yaralıyor, şeklinde konuştu. Lydon, durumun tahmin edilenden daha kötü olduğunu, pimi çekilmiş bir bombanın gençler arasında patlamaya hazır beklediğini söyleyerek, İngiliz kamuoyunu endişelendirecek ifadelerini genişletti ve olacaklardan sokakları ateşe verecek çocukların sorumlu tutulamayacağını söyledi. Kendisinin bu iç karartıcı öngörülerinin, bir zamanlar Birleşik Krallık'a getirmek istediği anarşiye artık karşı olduğu anlamına mı geldiği sorulduğunda, Lydon, politik bir cevapla, müzikal kariyerinin ironilerle dolu olduğunu, aslında ne Pink Floyd'dan ne de kraliçeden şahsen nefret ettiği yanıtını verdi. Lydon, bir süre önce, Prens William ve Kate Middleton çiftini evlilikleri için kutlamış, gazetelerde manşet olan bu mesajı sonrası pek çok hayranı tarafından Hani punk ölmemişti? şeklinde protesto edilmişti. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/05/15/yazarlar-uyumayin/", "text": "Albion Koleji'nin psikoloji bölümünde asistan profesör olan Mareike Wieth ile meslektaşları çalışmaya katılanları, Gündüzlük Gecelik Anketi'ne verdikleri yanıtlara göre gündüz tipi ve gece tipi olmak üzere ikiye ayırdı. Wieth katılımcılardan üç tane analitik problem, üç tane de sezgiye dayalı problem çözmelerini istedi. Analitik problem çözümünde günün saatiyle ilgili herhangi bir etki bulunamadı ama yaratıcı sezgilerin kullanılması gereken çalışmalarda katılımcılar optimum uyanık olmadıkları saatlerde daha iyi bir performans sergilediler. Melville House yazarı Ellie Robins'in de belirttiği gibi, uykulu saatlerde daha yaratıcı işler çıkartabilecek olmanız başyapıt vereceğiniz anlamına gelmiyor. Ama Edebiyatın zaferi mi, bir avuç yazarın zaferi mi? başlıklı yorumumuzda da değindiğimiz üzere, birçok yazar geçinebilmek için başka işler yapmak zorundalar; bu yüzden de kitapları, öyküleri, şiirleri vb. üzerine ancak tam uyanık olmadıkları zamanlarda çalışabiliyorlar. Mareike Wieth'in elde ettiği sonuçlar doğruysa, bu haber en azından yazarların yüzünü bir nebze gülümsetebilir."} {"url": "https://koltukname.com/2012/05/18/radyo-efsanesi-john-peelin-koleksiyonu-internete-aktariliyor/", "text": "Pamuk tüccarlığı, gazetecilik, 60'ların delikli kartlarıyla çalışan bilgisayarları üzerinde programcılık gibi envai çeşit işten sonra, bir ömür boyu sürecek radyoculuk hayatı, John Peel'i bir efsaneye dönüştürmüştü. Amerika, Dallas'ta başlayan ve 1967'den hayatını kaybettiği 2004 yılına kadar devam eden kariyerinde, kimler onun huzurunda müziğini icra etmedi ki ? Syd Barrett'lı kadrosuyla Pink Floyd ve David Bowie, BBC Radio 1 kanalındaki Top Gear adlı programın ilk konuklarındandı. Daha sonraki dönemlerde Fleetwood Mac, Jethro Tull, Elton John, Led Zeppelin, Deep Purple, Joni Mitchell, Soft Machine, Joe Cocker, The Faces, Genesis, Dire Straits gibi, klasik rock tarihinin devleri, Peel Sessions etiketiyle fiyakalandırılan canlı kayıtlar yapmak için sıraya girdiler. Kısa zamanda Peel'le kayıt yapmak bir statü göstergesi haline geldi. 70'lerin ortasında, Sex Pistols, Clash, Siouxsie & The Banshees, The Ramones gibi punk guruplarına yakın ilgi göstererek, punk diye bir akımın doğmasını nerdeyse tek başına tetikledi. 80'lerin başında reggae ile, daha sonra hip hop'a evrilecek rap ve krautrock gibi daha uç müziklerle ilgilendi. Peel'in tükenmek bilmeyen bir müzik iştahı vardı ve taze gurupları bulup onlarla kayıt yapmaya devam etti. Bu iştah ve yeni müziklere olan ilgisi öyle boyutlara vardı ki, BBC yayın merkezindeki odasındaki plak yığınları yüzünden iş güvenliği ve sağlığını tehdit ettiği sebebiyle ikaz aldı. Bu arada BBC'nin en uzun müzik programı olan Top of the Pops programının da yapımcılığına devam etti. Peel'in tarz ve türlerden bağımsız müzik aşkı aralıksız devam etti ve 80'lerin sonunda, önce kabarmakta olan dünya müziği dalgasını, sonra da Napalm Death gibi grupların mensubu olduğu hardcore akımını konu edindi. Müzikal anlamda çok öngörülü bir uzman olan Peel, Pixies, Stone Roses, Morrissey gibi gurup ve sanatçıları, geniş kitleler tanımadan konuk etti. Örneğin Nirvana, 1989 yılında, patlayacak olan Nevermind albümünün çıkışından 2 yıl önce, Peel ile kayıt yapmıştı bile. Eğer Peel'in hayatını katybetmesine sebep olan kalp krizi yaşanmış olmasaydı, bu ihtiyar delikanlı muhtemelen halen mikrofon başında yeni albümleri ve müzisyenleri konuk etmeye devam ediyor olacaktı. Bu talihsiz kriz yaşandığında Peel, 25 binden fazla plak formatında albüme sahipti ve o albümler şimdi kendi adına kurulan müze tarafından haftalık yüzer adetlik partiler halinde internette yayınlanmaya başladı. Aksilik olmazsa en geç altı yıl içinde tüm koleksiyon internete aktarılacak. Yayınlanan ilk sanatçı ve guruplar arasında Abba, ABC, AC/DC ve Adam & The Ants var, ki bu listeden anlayabileceğiniz üzere, yayınlanan albümlere ait liste alfabetik olarak ilerletiliyor. Telif hakları sebebiyle sitede albümleri canlı dinlemek mümkün olamayacak ancak dinlenebilecek yerlere linkler eklenecek. İlave olarak, her kayıt için John Peel'in tuttuğu kişisel notlarından alınmış detaylı bilgilerin de sitede bulunacağı, müteveffa Peel'in dul eşi Sheila Ravenscroft tarafından özellikle belirtildi. Ravenscroft, John Peel'in bir albümle ilgili olumlu ya da olumsuz bir değerlendirmesi varsa, bunun da mutlaka sitede olacağını söylemiş. Peel için son bir ilginç not da çocuklarıyla ilgili. Shelia'yla sahip oldukları çocuklarının isimleri William Robert Anfield, Alexandra May Anfield, Thomas James Dalglish ve Florence Shankly. Futbola uzak olanlar için hatırlatalım, Anfield Road, Peel'in koyu taraftarı olduğu Liverpool'un stadı, Kenny Dalglish Liverpool'un efsanevi kaptanı ve Bill Shankly, aynı Liverpool'un unutulmaz menejerlerindendir. Haberin detaylarına Uncut dergisinden ulaşabilirsiniz. Koleksiyon içinse buraya tıklamanız yeterli. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür. Türkiye'den bildiğim kadarı ile bir tek Serhat Köksal (2/5BZ) kendisine konuk olma şerefine erişti."} {"url": "https://koltukname.com/2012/05/19/freudun-sesi/", "text": "Karl Marx ve Sigmund Freud'un çalışmaları öyle esaslıdır ki, teorilerini bilen bilmeyen herkesin bakış açısına yön verdikleri söylenir. Gerçekten de Kızlar babaya düşkün olur vari laflar insanların ağzından düşmez. Freud'dan ziyade Lacan'a itimat edenler, Freud'un şahsen sapkınlıklarla dolu olduğunu düşünenler bile psikolojik analizleriyle başta bilinçaltı olmak üzere insan doğasına dair düşüncelerde çığır açmış olduğunu yadsıyamaz. Meslek hayatıma, nörotik hastalarımı rahatlatmaya çalışan bir nörolog olarak başladım. Benden yaşça büyük bir dostumun etkisiyle ve kendi çabalarımın sonucunda ruhsal hayatta bilinçaltıyla ilgili yeni ve önemli bilgiler keşfettim; içgüdüsel arzuların rolü vs. Bu buluşumdan yeni bir bilim psikoanaliz ve nevroz için yeni bir tedavi yöntemi doğdu. Bu talihim için büyük acılar çekmem gerekti. İnsanlar sunduğum olgulara inanmadılar ve teorilerimin tatsız olduğunu düşündüler. Bana şiddetle, inatla karşı çıktılar. Sonunda öğrenciler bulmayı ve Uluslararası Psikoanaliz Kuruluşu'nu kurmayı başardım. Ama mücadelemiz henüz bitmedi."} {"url": "https://koltukname.com/2012/05/20/pop-muzige-reklam-ve-sponsorluklarin-golgesi-duserse/", "text": "Steve Jobs, Björk'ü bizzat cep telefonundan arayıp, Apple reklamlarında bazı parçalarını kullanmak istediğini ifade ederken, çok kesin bir hayır cevabı almayı muhtemelen beklemiyordu. Ama sonuç tam da böyle oldu. Jobs'u, dolayısıyla yüklü bir miktar parayı reddetmekte tereddüt etmeyen İzlandalı müzisyen, o günlerde, Geri kafalı bir serseri olduğum için, ne bir şarkımı reklam müziği için veririm ne de bir turneme sponsor alırım. Bir reklam filminde kendi müziğini duymak, bir müzisyen için utanç verici, diyerek radikal tavrını açıkça ifade ediyordu. Ancak bu tavrını uzun süre devam ettirmesi mümkün olmadı. Reklam endüstrisinden ve sponsorluk mekanizmasından uzak kalmak, bugün sadece kişisel bir tercih olmaktan çıkmış durumda. Çünkü pek çok müzisyen için geleneksel kazanç kaynağı olan albüm satışları 2000'lerin ilk on yılında ortalama %65 düşmüş durumda. Kendilerine yeni gelir kapıları açmak isteyen müzisyenler, daha sık canlı performans sergilemeye yönelmek zorundalar. Toplam konser gelirlerinin, toplam albüm satışlarını geçmiş olması bunun en büyük ispatı. Canlı performans, albüm kaydederek müzik dükkanlarında ya da internette satmaya göre oldukça yorucu ve yoğun bir iş temposu anlamına da geliyor. Diğer yandan kayıtlarda tolere edilen pek çok müzikal hatanın da seyircinin gözüne sokulması demek. John Lydon, Sex Pistols'ın ilk dönemini anarken, enstrümanlarını çalmayı pek bilmediklerini ama bunun onları daha da karizmatik yaptığını, seyircinin bununla ilgilenmediğini söyler. Ancak, punk öleli yaklaşık otuz yıl oldu ve artık popüler müziğin hedef kitlesi bu gibi çılgınlıkların peşinde değil. Müzik gruplarını konser vermeye en çok teşvik edenlerse, sponsorlar. Markaların bizzat organize ettiği konserler, müzisyenler için reddedilemeyecek gelirleri de vaat ediyorlar ve çoğunlukla müzisyenlerin planlı turnelerinin dışında bir zaman ve mekanda gerçekleşiyorlar. Ayrıca büyük kısmı seyirciler için ücretsiz oluyor. Böylece, pop müziğin bir tüketim ürünü karakteri daha önce hiç olmadığı kadar belirginleşiyor; pop müzik, artık tüketici odaklı ana akım kültürün en vazgeçilmez parçası durumunda. Markalar, kendilerini de pop yıldızları şeklinde tanıtıyorlar. Şirket yönetimleri, geçtiğimiz on beş yılda popüler kültür mekanizmalarını özümsediler ve aynı reçeteleri kullanarak tüketicilere ulaşacak yeni bir kanal keşfettiler. Indie ve elektro-pop gibi daha genç türler, büyük markaların gözdesi. Bu türler, otuz beş yaş çizgisinin hem altına hem de üstüne hitap edebiliyorlar. Şirketlerin sponsorluk sözleşmesi yaptığı grupların meşhur ya da bilinir olmaları da gerekli değil. Örneğin Apple, tam bir ana akım marka olmasına rağmen, marjinal ya da ana akım dışında kalan müzikleri kullanmaya çekinmiyor, çünkü bir nesnenin marjinal ya da yeraltı özellikler taşıması, bireylerde ayrıcalıklı olma hissini dürtüyor. Red Bull ve Converse gibi firmalar artık kendi müzik stüdyolarına da sahipler ve bu şekilde sponsor oldukları müzisyenlere akıl hocalığı da yapıyorlar. İşte tam da bu noktada eleştiriler yoğunlaşıyor. Bu gibi girişimlerin temel hedefi, müziğin sanatsal içeriğini ön plana çıkartmak değil, üretimi ve dolayısıyla da tüketimi körüklemek. Sponsorluk ve reklam, insanlara ulaşan müziğin alt metni olarak satın alınması istenen bir sakızı, içeceği ya da giyeceği taşımaktalar. Bu durum, zamane krallarını eğlendirmekle yükümlü modern soytarıları çağrıştırıyor. Soytarılar, zaman zaman Jan Delay gibi çizmeyi aşarak bizzat kralı da eleştirmekte özgürler. Delay, bir meşrubat markasının sponsorluğunda verdiği konser sırasında, sahnede rakip firmanın içeceğini açarak içmişti. Ancak sponsor firma yöneticileri, Jan Delay gibi bir karakterin bu eyleminin, markaları için en büyük reklam olduğuna kanaat getirip memnun olmuşlardı. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/05/21/zihninizi-keskinlestirecek-romanlar/", "text": "Romanlar hayal ürünü olabilir, ama insanlarda uyandırdıkları duygular oldukça gerçek. Bu duygular, okurun genel bir toplum çerçevesi içinde romanın karakterlerine ve roman kahramanı ile diğer karakterlerin arasındaki ilişkiye olan bağlarından doğuyor. Ustaca kurgulanmış bir öykünün iniş ve çıkışlarını takip ederken beynimizin sosyal ve duygusal bölümlerinde bağlar kuruyoruz. Yeni bir araştırmaya göre, bunun sonucunda diğer insanları daha iyi anlıyor, başkalarıyla daha yoğun empati kurabiliyor ve sosyal becerilerimizi geliştiriyoruz. Tarihçiler de büyük edebiyat eserlerinin insan hakları kavramalarına destek olduğunu öne sürerler."} {"url": "https://koltukname.com/2012/05/22/serbestten-istanbul-jazz-centera-tepki/", "text": "Serbest Müzisyenler ve Yapımcılar Derneği, kısaca SERBEST, Uraz Kıvaner'in şiddet görmesi üzerine, uzun zamandır çok fazla şikayet aldıklarını söyledikleri Istanbul Jazz Center adlı mekana ve sahibi Aytek Şermet'e tepki göstermek adına boykot kararı aldı. Yaşanan hadise ayrıntılı anlatılmış olmasa da, Istanbul Jazz Center görünüşe göre müşterilerinin de epey şikayetçi olduğu bir işletme. SERBEST'in basın duyurusunun tamamı ile duyuruyu imzalayan sanatçıların listesini aşağıda bulabilirsiniz. Ancak ne yazık ki caz müzisyenleri bu karşılıklı sorumlulukların gereklerini yerine getirmeyen ve bu durumda hiç bir sakınca görmeyen bir mekan ve işletmecisiyle mücadele ediyorlar. Oldukça uzun bir süredir yerli ve yabancı müzisyenlerden, Jc's ve sahibi Aytek Şermet ile ilgili çok fazla şikayet alıyoruz. Son olarak çok değerli bir müzisyen dostumuz, Uraz Kıvaner'e şiddet uygulanması üzerine artık bireysel tepkilerin yeterli olmayacağına ve Aytek Şermet'e tepkimizi biraraya gelerek göstermek gerektiğine karar verdik. Bu yanlışlar düzeltilmedikçe bu tür davranışlar sergileyen mekan ve yöneticileri her kim olurlarsa olsunlar, bunların karşısında duracağız ve sorunlar çözülene kadar bir arada hareket ederek bu mekanlarda çalmayacağız. Bu yaşananları hem müzisyenler hem de bizi takip eden değerli dinleyicilerimizle paylaşarak, boykotumuzun bir sonuca varmasını umud ediyoruz. Biz, bu metnin altında imzası bulunan müzisyenler, Aytek Şermet'i kınıyor, gerekli özürler dilenip mekanın işletme politikası da düzenlenmedikçe İstanbul Jazz Center'da sahne almayacağımızı kamuoyuna duyuruyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/05/23/nancy-reagan-miles-davis-ve-etli-kuru-fasulye/", "text": "Tuz ve biber, istendiği kadar. 1. Fırını 190 derecede ısıtın (Aslında Dixon santigrat mı fahrenhayt mı belirtmemiş, ama başka tariflere bakıp çıkardığımız sonuç 190 derece oldu). Bir yandan In a Silent Wayi çalmanızı öneriyor ama biz So What diyoruz. 2. Büyük bir tavada yağın bir kaşığını biraz kızdırın, sonra ete tuz ve biber serpip, hafif kızdırılmış yağda her tarafı renk alana kadar çevirin. Eğer kahverengilik çok koyulaşır ve yapışır gibi olursa, biraz su dökerek tavadan kurtarın fakat bu suyu kesinlikle atmayın. Lezzet buralarda. 3. Eti başka bir tabağa aktarın, kalan yağın içinde biberleri pişirin. Bir 5 dakika sonra sarımsağı ekleyin, yumuşayana kadar pişirin. 4. En kontrol edebildiğiniz ve derin tat için kimyon tozu değil de tohumu ve toz biber değil kuru bütün kırmızı biber kullanabilirsiniz. Temiz ve küçük bir tavada hafif kokuları çıkana kadar ısıttığınız tohumları sonra bir havanda öğütebilir, kuru bütün biberi de tohumlarla birlikte ezebilirsiniz. Ya da ikisini toz baharat olarak kullanabilirsiniz. Baharat karışımını sarımsak ve biberlere ekliyoruz. 5. Et, domates, kullandığınız et, tavuk ya da sebze suyu, sirke, hardal ve fasulyeye fırına girebilecek bir büyük güveç tenceresine aktarın. Biber, sarımsak, baharat karışımını ve tavada kalan tüm lezzetli yağ ve suları da ekleyin. Orta ateşte kaynatın, kaynar kaynamaz kapağını kapatıp önceden ısttığınız fırına aktarın. Aşağı yukarı 3 saat ya da et yumuşayıncaya kadar pişirin (eğer kıyma kullanıyorsanız kesinlikle 1 buçuk saat sonra kontrol etmeye başlayın). İsterseniz fırında değil ocakta uzun süre düşük ateşte tutarak ve arada karıştırarak da pişirebilirsiniz. Sonra pilav, mısır ekmeği ya da Miles Davis'e göre linguini üzerinde servis edin."} {"url": "https://koltukname.com/2012/05/24/haftanin-eglencesi-minimalist-diziler/", "text": "Haftanın Eğlencesi bölümümüzde poster aşkımızı ilan etmekle kalmıyor, minimalist çalışmalardan da ne kadar çok hoşlandığımızı ortaya koymuş oluyoruz. Bu haftanın minimalist televizyon dizisi posterleri aynı zamanda kendi içlerinde birer bilmece ve grafik tasarımcı ekibi Eurydyka Kata ile Rafa Szczawinski tarafından yaratılmışlar. Bakalım Bakınız'ın Facebook sayfası aracılığıyla ulaştığımız bu posterlerin hangi diziler olduğunu bulabilecek misiniz... Yanıtlar her bir resmin altında beyaz olarak yazılı okuyabilmek için metni seçmeniz gerekiyor."} {"url": "https://koltukname.com/2012/05/25/cicek-acmis-lili-marleenin-golgesinde/", "text": "Avrupa tarihi savaşlarla doludur, kimisi asırlarca süren savaşlara, tarihi düşmanlıklara sahne bir kıtadır bu yaşlı anakara. Ama tüm dünyayı da işin içine katarak yaşayacakları ve yaşatacakları en büyük acıları 20. yüzyıla saklamıştır Avrupalılar. Avrupa Birliği adlı siyasi bir cüceyi doğuracak o ateşten yıllar, sıradan insanların sıra dışı hikayelerinin tarihe kaydedildiği yıllardır aynı zamanda. yaşında eşinden boşanır ve çocuklarını akrabalarına emanet edip Berlin'e, hayalini kurduğu gösteri dünyasına katılmaya gider. Sene 1931'dir. Liberal Weimar Almanya'sının son yılları yaşanmakta ve Hitler'in iki yıl sonra gelecek nasyonal sosyalist diktatörlüğüne doğru doldudizgin ilerlenmektedir. Lale Andersen, Berlin, Zürih, Münih derken, kabarelerde, küçük tiyatrolarda, dikkat çekmeyen ama kendisini bir şarkıcı olarak kabul ettiren bir kariyere sahip olmayı başarır. Bu arada halk şarkıları, şansonlar ve güncel parçalardan oluşan kayıtlar da yapmaktadır. 1939 yılında, Almanya'da ilk defa milyonluk satış adedine ulaşacak bir parçanın kaydını da yapar. O parçanın adı Lili Marleendir. 1915 yılında Rus cephesine sevkedilmesinden hemen önce yazdığı şiirinde, şair Hans Leip, iki kız arkadaşının adlarını birleştirerek yarattığı hayali genç kız Lili Marleen'i anlatır. Şiir, 1938'de önce Rudolf Zink tarafından bestelenir; ancak bu beste oldukça melankolik ve savaş yılları için fazla depresif bulunur; parça Norbert Schulze tarafından ikinci kez düzenlenir ve bir yıl sonra hasbelkader, Lale Andersen'in önüne gelir; pek çok kabare gösterisinde sayısız defa seslendirilir. Aynı günlerde, Wehrmacht, Polonya'nın üzerine kabus gibi çökmekte, tüm dünyayayı kavuracak yangını başlatmaktadır. Lili Marleen, Almanya'da çok seviliyor da olsa, henüz dünya çapındaki ününe kavuşmamıştır. 1941 yılında Yugoslavya işgal edilir. Belgrad Radyosu'nun tüm Avrupa ve Kuzey Afrika'ya yayın yapabilen güçlü vericileri aracılığıyla, cephedeki alman askerlerine müzik yayını yapılması ve moral vermesi hedeflenmektedir. Viyana Radyosu arşivinden getirtilen altmış plak arasnıda Lili Marleen de vardır. Parça sadece Alman askerleri arasında değil, yayınları dinleyen karşı cephedekiler tarafından da çılgınca sevilir. Ama Göbbels, Lale Andersen'in İsviçre'deki Yahudilerle zamanında fazla sıkı fıkı olduğunu öğrenince, parçayı yasaklar. Bununla da yetinmeyen Göbbels, Andersen'in sahne hayatını da tamamen bitirir. 1943'te halktan gelen tepkiler yoğunlaşınca, Lale Andersen'in sahne yasağı kalkar, ancak Lili Marleen'inki devam eder: Bu parçanın herhangi bir şarkıcı tarafından söylemesi engellenmektedir. Ta ki, onu evlat edinecek İngilizlerce kaydedilip, tekrar radyolarda yayınlanıncaya dek. Vera Lynn ve Amerika'ya iltica etmiş ünlü Alman sanatçı Marlene Dietrich tarafından İngilizce kaydedilen Lili Marleen, cephenin diğer tarafından sevenlerine ulaşmaya devam eder ve Amerika müzik listelerinde, günde ortalama otuz defa çalınarak 13. sıraya kadar yükselir. Fransız Le Point'in haberine göre, tarihçi Jean-Pierre Gueno, bu parçanın hikayesini anlatacağı kitabı için yaptığı araştırmalarda, bugüne kadar gün yüzü görmemiş, 1939 yılına ait Lili Marleen kayıtları bulmuş. Bu kayıtlar, tüm dünyada meşhur olan Schultze'nin düzenlemesini değil, fazla melankolik bulunan Zink'in bestesini içermekteymiş. John Steinbeck'in bu parça için, Nazilerden geriye kalan tek şey keşke Lili Marleen olsaydı, dediği söylenir. Büyük ustanın övgüsüne mazhar olan, gün ışığı görmemiş orijinal bir Lili Marleen kaydını izlemek için Le Point'in sayfasını ziyaret edebilirsiniz. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/05/26/hobbit-kimin/", "text": "Tolkien'ın iktidar hırsını ve insanın kendi çıkarına doğayı katledişini, Ursula K. LeGuin'in kişinin kendine yabancılaşmasını işlerken kullandığı imgeler, Türk okuruna ne kadar yakınsa, bir Arap, Amerikalı ya da Çinliye de aynı derecede yakındır ve bu yüzden güzeldir. Belki de bu yüzden fantastik edebiyat, tıpkı bilim kurgu gibi kültleşecek filmlere verimli bir alan sunuyor. Erişebildiği bu evrensellik bizim de bir Çinlinin de yeri gelip iktidar benzetmelerinde yüzük metaforunu kullanabilmemizi sağlıyor. Tolkien'in hikayesinde tüm dünya, ama özellikle de hobbitler yüzükle sınanıyor. Geçtiğimiz aylarda ise Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit'in yapımcıları telif haklarıyla sınandı. Başarısızlıkları öyle bir boyuttaki, Ian McKellen ve Stephen Fry'ın onları kurtarması gerekti. Anlatmak için önce biraz geriye gidelim. Hobbit kelimesi edebi alanda ilk defa Tolkien kullandı: Toprağın altında bir delikte, bir hobbit yaşardı. Arkadaşı ve şair W. H. Auden'a yazdığı mektupta bu cümleyi boş bir sayfaya yazdığını ve neden yazdığını da bilmediğini iletir Tolkien (Meraklısına W. H. Auden'ın Yüzük Kardeşliği üzerine yazdığı kitap tanıtım yazısını öneriyoruz. Kahraman bir hobbit ve son beş yılda bu kadar keyif aldığım bir kitap okumadım, diyor ünlü şair. Tolkien'in birdenbire kağıda yazdığı hobbit kelimesini araştırıp 1895'de bir halk bilimcinin, Michael Aislabie Denham'ın kitabında geçtiğini bulmuşlar. Hobbit Tolkien'i uydurduğu bir kelime değil, İngiltere, İskoçya ve Galler'in olduğu adanın folklörüne ait bir kelime. Elbetteki Tolkien'in kitabından önce bir popülerliği olduğu söylenemez ama kitaptan önce var olduğu söylenebilir. İşte şimdi halkların mitolojisinden Tolkien'in kitabına geçen bu kelimenin ve kitap ile filmle ilgili her şeyin telifini elinde bulunduran yapımcı Saul Zaentz Company nerede küçük ölçekli işletmelerde hobbit görse onlara dava açmaya hazırlanıyor. Geçtiğimiz aylarda yine bir sosyal medya kampanyasına dönüşen olay Southampton'da The Hobbit adında bir barın hem adına hem menüsüne hem de dekorasyonuna dadanmaları oldu. Barın adı yapımcı şirketin Yüzüklerin Efendisi üçlemesini filme dönüştürmesinden ve hakları satın almasından çok önce, tam yirmi yıldır The Hobbit imiş. Barın menüsünde filmden karakterleri kullandığı da iddia ediliyor. Menüye bakınca evet, Gandalf kokteyli görmek mümkün. İşte bu barı iflastan ve tüm kimliğini kaybetmekten kurtarmak adına Facebook'ta bir kampanya başlatılmış. Hobbit kelimesinin sahibi film yapımcıları mıdır? Tohumlardan kelimelere, hatta internetin kendisine mülkiyet hakları genişlerken hayatımızın başka kısımları daralmakta. Korsan konusu aynı zamanda uluslararası istihbarat ağlarının ve daha kim bilir kimlerin hayatlarımıza daha da sızmaları için bir alan oluşturmasında kullanılıyor."} {"url": "https://koltukname.com/2012/05/27/sehir-cinsellik-ve-kadinlik-halleri-girls/", "text": "Girls Amerikan yapımı diziler arasından çok azının yaptığını yapıyor ve edebiyat ile sinemaya yakınsıyor. Bu anlamda bir televizyon dizisinden beklenecek eğlencenin yanı sıra, izleyene, bu yapım bağlamında 20'lerindeki genç erkek ve kadınlara kendileriyle dalga geçebilme imkanı sunuyor. Çok fazla kendine acıma olmadan sunulan bu alay her şeyi örten bir komedi dokusu değil, her şeyi konuşabilmeyi sağlayan bir aracı oluyor. Bunun herhalde dizide hızla göze çarpan örneği ana karakter Hannah'nın bedeni. İlk bölümünde karakterlerinden birinin diğerini Sex and the City'deki karakterler üzerinden değerlendirmeye çalışmasıyla Sex and City göndermesi yapan dizinin yazarı aynı zamanda ana karakter Hannah'ı da oynuyor. Bu yazıda belirtildiği üzere kendisi de Manhattan'a ilk taşındığında çok şahane bir erkek arkadaşı ve çok büyük bir ayakkabı dolabı olacağını hayal etmiş. Zaten de dizinin önemli bir bölümü kendisinin ve yakın arkadaşlarının başlarından geçenler üzerine, bol bol otobiyografik malzeme içeriyor. Fakat yazarın aynı zamanda Hannah'yı oynaması bu otobiyografik malzemenin üstüne daha da fazla bir gerçekçilik getiriyor. Zira dizinin bir çok yan hikayesinin konusu olan beden yazarın bedeni. Yazar bu anlamıyla kesinlikle Carry Bradshaw değil. Boyu uzun değil, bedeni profesyonel manken bedeni değil, saçları her gün kuaförden çıkmıyor, her gün düğün makyajı yapmıyor ve göbeği var. Ama aynı zamanda obez de değil, bedeniyle sivrilen bir tarafı da yok. O kadar sıradan ki bu anlamda, bir sahnede kafede otururken göbeği pantalonunun üstünden hafif dışarı çıkmıştı pantalonunu biraz yukarı çek o zaman içeride kalacak o göbek, diye düşünürken bulduk kendimizi. İş arayışı, parasızlığı, kız arkadaşlarıyla olan gelgitli ilişkileri ve erkeklere dair hem kendini bir arada tutmaya çalışan hem de karşındaki mutlu etmek üzerinden kurduğu senaryolarıyla Hannah izleyene aynı konularda kendini sorgulatıyor. Bunu da didaktik bir üsluptan oldukça uzak bir şekilde başarıyor. Açıkça yanlış kararları, gereksiz çıkışlarıyla şehirde kendini bulmaya çalışan kadın karakterine diğer orta sınıf şehirli kadınlarının dünyanın bir çok yerinden evrensel olarak paylaşabildiklerini düşündüğümüz bir derinlik katıyor. Çok moda olan infografic stilinde iki diziyi karşılaştıran görselde bile yazıldığı üzere Carry karakterine kıyasla ciddi bir kendi üzerine düşünme, kendinin farkında olma boyutu işlenmiş. O kendi üzerine düşünürken, Carry'nin yüzyıl önce cevaplanmış soruları değil de, izleyen özel başka sorular akla geliyor. Girls, kendilerine Sex and the City vaat eden 21. yüzyılın kentli orta sınıf kadınlarının seksi ve şehri çok başka biçimlerde ve bol bol düşünerek, çekinerek, hamle yapıp geri alarak yaşamalarının hikayesi. Dünyanın muhafazakarlaştığı ve orta sınıflar için maddi ve manevi anlamda daraldığı bu on yılda, kadınların bunlarla başa çıkmaya çalışmalarının hikayesi. Tercihlerinin ve zevklerinin önemli bir kısmı dünyanın başka yerlerinde tekrarlanabilecek nitelikte değiller. Fakat bu tercihler üzerine düşünme biçimleri çok tanıdık."} {"url": "https://koltukname.com/2012/05/28/grafik-edebiyat-kanonu/", "text": "Sabit Fikir bu yılın başlarında, Seven Stories Press'in, bütün Batı edebiyatının özetleneceği, Doğu edebiyatından da parçalar taşıyan, 1,344 sayfa ve 3 cilttik bir çizgi roman serisi hazırlayacağını bildirmişti. Flavorwire'ın haberine göre, dizinin, Gılgamış Destanı, İlyada ve İlahi Komedya'dan Don Quijote ve Tehlikeli İlişkiler'e, Plato ve Shakespeare'in eserlerinden Rumi'nin şiirlerine kadar dünya edebiyatının başyapıtlarını içeren ilk cildi, The Graphic Canon adı altında yayımlanmış bulunuyor. Kronolojik bir sırayla devam edecek olan ikinci ve üçüncü ciltler de bu sonbaharda piyasaya sürülecek ve dizi David Foster Wallace'ın Infinite Jest'iyle sona erecekmiş. İlk ciltteki çizgilerden bir seçkiyi aşağıda bulabilirsiniz. Çizgi roman severler olarak bu projenin bizi çok heyecanlandırdığını söyleyebiliriz. GÜNCELLEME (22 Kasım 2012): Heyecan verici bir haberimiz var. Kitabın ilk cildi, Grafik Kanon adıyla Kolektif Kitap'tan yayımlanmış bulunuyor! Yayınevi ikinci cildin Bahar 2013, üçüncü ve son cildin de Sonbahar 2013'te yayımlanacağını söylüyor. Kitap biraz tuzlu internet üzerinden indirimli fiyatlar için Kitap Metre'ye bakabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/05/29/yoldanin-infografik-haritasi/", "text": "Jac Kerouac'in Yolda adlı romanının Birinci Bölüm'ünün görseli. Her edebi öğe daha küçük parçalara ayrılabilir; bu grafikteki en küçük parça kelimelerdir. Grafik ilk bölüm, paragraf ya da cümleden başlanarak saat yönünde okunmalı. Yazım işaretlerindeki çeşitlilik ve cümlelerdeki duraklamalar her cümle için eşsiz grafik desenleri yaratıyor. Başlangıç > italik kelime > virgül > noktalı virgül > tireler > cümlenin ortasında ünlem işareti > cümlenin ortasında italik kelime ve ünlem işareti > cümlenin ortasında soru işareti > iki nokta üstüste > parantez > ünlem. Çizgi her cümleden sonra sağa dönerek çizimi oluşturuyor. Jack Kerouach'in Yolda'sındaki tüm cümleler, cümle başına düşen kelime sayısına göre düzenlenmiştir. Her tema için farklı bir renk kullanılarak toplamda on bir tematik kategori oluşturulmuştur. - Dean Moriarty - Bop ve Caz Müziği - Sosyal Olaylar ve Etkileşimler - Seyahat - Yerel Hayattan Renkler - Partiler, Alkol ve Uyuşturucu Kullanımı - İş ve Hayatta Kalma - Sal Paradise - Kadınlar, Seks ve İlişkiler - Yasadışı Faaliyetler ve Polisle Yaşananlar - Karakterler ve Geçmişleri"} {"url": "https://koltukname.com/2012/05/31/tanisiniz-drinkify/", "text": "Tanışınız: köşesinde sevdiğimiz farklı siteleri tanıtıyoruz. Şu ana kadar filmlerin renklerini sergileyenlerden, natürmortlardan ilhamını alan yemek tariflerine kadar kesişen alanlardan örnekler sunduk. Bu Tanışınız: köşesinde yine bu tür bir melez işle karşınızdayız. Söylediklerine göre alkol dolu 24 saat içinde @leyink, @han ve @flaneur tarafından Music Hack Day Boston 2011'de kurulan Drinkify'a, Ben bu müziği dinliyorum, bunun yanında ne içsem, hatta ne kadar içsem iyi gider? diye soruyorsunuz. Çok basit bir format var, sadece grup ya da müzisyen adı yazıyorsunuz ve size içki söylüyor. İçki kokteyl olabiliyor, miktarlarıyla tarifini veriyor. Ya da çok doğrudan aşağıdaki Pink Floyd örneğinde görüldüğü gibi bir şişe şarap önerebiliyor. Drinkify ayrıca dinlerken ne içsem diye peşine düştüğünüz grup ya da müzisyenin şarkılarını da bir yandan çalmaya başlıyor. İnsanı meraklandıran, normalde dinlemediği isimleri bile yazıp, Peki buna ne demişler acaba? diye hiç aklına gelmeyen isimleri birden aklına getirten bir site. Elbette partilerde çok işe yarayacak bir eğlence aracı da olabilir. Sadece kokteyl tarifleri için bile kullanılabilir, zira kokteylerde kullanılacak zeytin ya da ince kesilmiş havuç gibi süsleri de sağ olsunlar eklemişler."} {"url": "https://koltukname.com/2012/06/01/sampiyonlarin-barok-sofrasi/", "text": "Büyük koronun The Champions! nakaratını yüksek perdeden seslendirdiği o anı artık tüm dünya biliyor. Günümüz dünyasının ortalama insanları rock, pop, elektronik ya da güncel türleri takip etse de, barok dönemin büyük üstadı Georg Friedrich Handel'i, ismen değilse bile, tek bir eseri aracılığıyla tanımayan pek yok. O, UEFA Avrupa Futbol Şampiyonlar Ligi organizasyonunun resmi parçasının bestecisi. 90'lı yılların başında Şampiyonlar Ligi organizasyonu kurulurken, bu ligin alametifarikası olacak güçlü bir meoldi aranmaktaydı. İngiliz film müzisyeni Tony Britten, Handel'in eserlerinden neşeli bir parça düzenlemek üzere işe koyuldu ve St. Martin in the Fields korosuna Royal Flarmoni Orkestrası'nın eşlik ettiği üç dakikalık bir kayıtla geri döndü. İlginç olan, bu parçanın daha önce hiçbir albüm, plak ya da konserde kayıt altına alınmamış olmasıydı. Barok dönemin bu eşsiz ürünü, her biri sert çocuklar olan futbolcuları ve futbol severleri bile duygulandırmayı daha ilk çalındığı yıllarda başarmıştı. Ama karanlıkta kalan bir nokta vardı ki, o da Rahip Zadok diye başlayan bir resmi güfteye sahip bu marşın, 1759'dan beri İngiliz monarşisinin her taç giyme töreninde çalınmakta olduğuydu. İsmi Alman, bedeni ve zihni İngiliz Handel'in bestesi, dinleyenlerde coşkulu duyguları hızla harekete geçirmesiyle bilinirdi. Tony Britten'ın şansı, şu andaki pek çok İngiliz'in, canlı bir taç giyme törenine tanık olmamış olması ve bu melodiyi bilenlerin sayısının azlığıydı. Böylece bu melodi, futbol, hatta UEFA Şampiyonlar Ligi'yle özdeşleşti ve duyanlarda başka hiçbir çağrışım yaratmadı. Kraliçe Elizabeth'in naciz vücudu elbet bir gün toprak olacak ve yerini alacak kraliyet mensubu için bir taç giyme töreni yapılacak. İşte o gün, Rahip Zadok diye başlayan parçanın Westminster Manastırı'nda çalınması geleneksel İngiltere için kaçınılmaz olacak. Muhtemelen bu müziği duyanlardaki hakim görüş, İngiliz Kraliyet ailesinin, Şampiyonlar Ligi resmi müziğini arakladığı yönünde oluşacak. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/06/03/yurtta-metal-cihanda-metal-i-heavy-metalin-genclik-iksiri/", "text": "Sert, erkeksi, post-apokaliptik serserileri andıran görünümleri, vahşi sahne şovları ve bol distortion'lı şarkılarıyla heavy metalciler, 80'li yılların akıllardan çıkmayan müzikal karakterleriydi. Rock yıldızları haşarı, çılgın, eğlence düşkünüyken, heavy metalciler sert, kaba ve gerçekten öfkeliydiler. Müzik tarihinde benzeri olmayan bir şekilde tepki aldılar ve yine eşsiz bir şekilde benimsendiler. Tartışmalar, heavy metal müziğinin ve tarzının mantığı, kalitesi ve tehlikeleri üzerinde, bir sonuca varmaksızın yıllarca sürdü gitti. Aslında, geçen yıllar sonunda değişen pek bir şey yok, hala öyleler ve aynı klişeler bugün de popüler olmaya devam ediyor. 2000'lerin başında ateşlenen dijital devrim, pazara dayalı hızlı bir pop kültürünü dünya gençlerine yaydı. Kitlelerin değişen tüketim alışkanlıkları, heavy metalin özel durumunu ve güçlü etkisini daha da dikkat çekici yaptı. Çünkü heavy metal, tüm dünya değişirken çekiciliğini yitirmedi, alternatif ve uzlaşmacı olmayan bir yaşam duygusuna ait mesajları hayranlarına, alternatif tarzları da kullanarak ulaştırmaya devam ediyor. Müzikal açıdan, heavy metal, sevenleriyle, konserlerde beslediği bir inanç birliği oluştur. Konserler ve turneler, yıllardır takipçilik yapan sadık kitleler için kaçırılmaması gereken olaylar. İnsanlar Madonna seyretmeye, eğlenmek ve büyük bir gösteri izlemek için gidiyorlar. Ancak bir heavy metal konseri, çoğunlukla duygusal bir paylaşımı, dini bir ayini andıran ruhani bir ortaklığı da içeriyor. Bu yüzden, aidiyet belirtir şekilde popçu ya da elektronikacı gibi bir kavram dile yerleşmezken, metalci ifadesi kolayca ortaya çıkıyor. 90'lar, bu anlamda metal ve metalciler için oldukça sıkıntılı zamanlardı. Nirvana, Pearl Jam, Soundgarden gibi stilize edilmiş grunge grupları, sert rock müzik pazarını doğrudan değiştirdiler. O dönemin yeni yetişen gençleri, salaş grunge tarzını kolayca benimsemiş, bazıları heavy metali ağabeylerinin ya da babalarının dinlediği fazla sert ve eski moda bir müzik olarak dışlamışlardı. 90'lar, pek çok heavy metal gurubunun kaybolmasına ya da inzivaya çekilmesine, Iron Maiden gibi en köklü bazı gurupların bile genç dinleyici kitlelerini yakalamakta güçlük çekmesine yol açmıştı. Süreklilik ve değişim, heavy metalin sihrini açıklarken değinilmesi gereken noktalardan biri. Black Sabbath, 70'lerin başında, Jimi Hendrix'in blues'unu ve Deep Purple ve Led Zeppelin'in hard rock'ını daha saf, hızlı ve sert icra etmeye başladığında, erkek müzisyenlerden ve erkek dinleyicilerden oluşan bir kitle söz konusuydu. İngiltere'nin fakir işçilerinin, perspektiften yoksun ve öfkeli halleri bu müzikle kanalize oluyor ve heavy metal dönemin ruhunu yakalıyordu. Yes, Pink Floyd, Emerson, Lake and Palmer gibi entelektüel bir progresif çizgi izleyen grupları reddeden, yıkıcı ve sert olmayı isteyen bu genç toplum kesimi, daha sonra New Wave of British Heavy Metal adı verilecek, yeni dalga İngiliz heavy metalini 80'lerin başında Amerika'ya, özellikle de San Fransisco bölgesine ihraç etti. Slayer, Exodus, Testament ve Metallica, bu yeni dönemin liderleri oldular. Bu dönem, aynı zamanda kadın müzisyenlerin de heavy metal sahnesine çıktıkları yıllar oldu. Batılı toplumlarda, çalışan ve eşitlik isteyen, daha da önemlisi bu talepleri kabul gören kadın profilinin Avrupalı bir uzantısı olarak yerlerini aldılar. Amerika ise sert erkeklerin dünyasına kadınları kabul etmeye hiç hevesli değildi. 80'lerin ikinci yarısında çok popüler olan glam metal tarzı, yine bildik erkek klişelerinden besleniyor, meydan Poison, Mötley Crüe, Bon Jovi, WASP gibi guruplardan geçilmiyordu. Kadınlar bu sahnede, kendileri gibi uzun ve krepeli saçlara sahip erkeklerin aksesuvarları olmaktan öteye geçmiyordu. İlginç olansa, tüm bu adı geçen grupların sahneye gayet kadınsı kıyafetler, topuklu çizmeler ve makyajlı yüzlerle çıkmasıydı. Feminen görüntülerine tezat, androjen bir provokatiflik ve cinsel iktidar çağrışımları yaratma niyetindeydiler. Steven Duren, bu konuda sınırları zorlayan bir karakterdi. Penisinin yanına yerleştirdiği bir alev makinesinden, gitarındaki bir düğme yardımıyla sahnede alevler fışkırtacak bir düzenek kurmuş, ama işler bir konserde ters gidince, kurgulamaya çalıştığı cinsel çağrışımlı gösteri, cinsel hayatının muhtemelen uzun süre sekteye uğramasıyla sonuçlanmıştı. Benzer bir şekilde, kıyafetleriyle fetiş bir görüntü sergileyen Judas Priest üyelerinden solist Rob Halford, eşcinsel olduğunu 2000'lerin ortalarında açıklayabilmiş, sahnede sert erkek rolü oynamanın çok zor olduğundan yakınmıştı. Grunge ve hip hopun müzik piyasasında yarattığı ani kaymalar, heavy metal gruplarının 90'ların özellikle ikinci yarısını toparlanma, yenilenme amaçlı kullanmasına ve metal sahnelerinin görece olarak sakin kalmasına yol açtı. Bu dönemde örneğin Slayer, Season in the Abyss albümüyle başlayan, progresif denebilecek bir çizgi değişimine gitti. Alman trash metalinin ünlü guruplarından Kreator, bu işe daha grunge patlarken soyunmuş ve 1992'de Renewal adlı endüstriyel tarzda bir albüm kaydetmişti. Testament gibi, albümlerine baladlar serpiştirenler ve bu yüzden kadim hayranlarından tehdit mektupları alanlar bile vardı. Müzikal açıdan bu kadar ciddi değişimlere uğrasa da, sahnedeki müzisyenlerin bedenleri, gösterinin en mühim parçası olmaya devam etti. Askeri çağrışımlar yapan kostümler ve aksesuvarlar kullanılmaya devam etti. Kimi zaman saçlar kısaltılsa da, bu her zaman sanatsal ya da benimsenen tarzın bir değişimine işaret etmiyordu. Bazen yaşın etkisiyle dökülen saçlar, müzisyenleri buna itebiliyordu. Bugün metal, çok sayıda sert müzik tarzının ortak paydası olarak tanımlanıyor. Klasik müzikten, cazdan, hip hoptan, funktan etkilenen, progresif, atonal ya da ortaçağ/gotik çizgiler izleyen ya da ezoterik, politik ya da sosyokritik bir tavıra sahip heavy metal türevlerinden bahsedilebilir. Hangi türü benimserse benimsesin, pek çok metal grubunun hedefi, genel toplum kültüründe kabul görmek. Mainstream olarak anılan ana akımların belirlediği piyasaya ve kapitalist ilişkilere tepkiyi içeren, zaman zaman marjinalleşebilen metal için bu hedef çelişkili görünebilir. Ancak sürekliliğin ve değişimin heavy metali kırk yıldır ayakta tuttuğuna dikkat edersek, hem amaçlarına ulaştıklarını hem de isyankar ruhlarını muhafaza etmeyi başardıklarını söylemek yanlış olmayacak. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/06/04/ressamliga-soyunan-yazarlar/", "text": "Yaratıcı insanlar kendilerine uzmanlaşacak bir alan seçseler bile, çoğunlukla diğer sanat dallarını tamamen terk etmekte zorlanırlar. Bu yüzdendir ki sanatçı kavramının bin bir türlü açılımı vardır; hatta bazen esnekliğiyle insanları usandırır."} {"url": "https://koltukname.com/2012/06/05/oprahnin-kitap-kulubu-2-surum/", "text": "Çoğu zaman seçtiği kitapların yayıncısı Büyük Altılı'dan biri oluyordu. Bu gerçek, kulübün zirvede olduğu yıllardaki makro ekonomisiyle bir araya gelince bağımsız yayıncıları ve kitapçıları çok öfkelendirmişti. Kitap satışının o döneminde Barnes & Noble ve Borders, fiyat ve dağıtım konusunda pazarlık fırsatına sahip oldukları için çok satanlar ve benzeri kitapların satışlarının en büyük paydasına sahiptiler. Lakin Oprah'nın William Faulkner ve Charles Dickens gibi isimlerin hacimli klasiklerine yönelmesi birçok okuru uzaklaştırmış televizyon programının bitmesiyle de Oprah Kitap Kulübü'nün sonu gelmişti. Ama yakın zamanda şu sıralar Amerika'da çok popüler olan Wild'ı okuyan yıldız, bu anı kitabı hemen insanlarla paylaşmak için yoğun bir ihtiyaç hissetmiş ve Oprah'nın Kitap Kulübü 2.0 hayat bulmuş. Büyük Altılı, Amerika'nın en büyük altı yayın grubu: Hachette, Macmillian, Penguin, HarperCollins, Random House, Simon & Schuster."} {"url": "https://koltukname.com/2012/06/06/haftanin-eglencesi-dali-new-yorkta/", "text": "Salvador Dali'den ve türlü yeteneklerinden daha önce bahsetmiş, biraz bilgi verip biraz da Amerika'da katıldığı yarışmadan söz etmiştik. Yine Dali'nin bir macerasıyla karşı karşıyayız. Pek beğendiğimiz UbuWeb'de Dali in New York filmini görünce paylaşmamak olmazdı. UbuWeb filmin altında oldukça eğlenceli, diye yazmış, katılmamak elde değil. Feminist yazar Jane Arden'le filmin nispeten başlarındaki görüşmelerinde Jane Arden, Bu dahi tanımlamasını depresif buluyorum, diyor. Dali'nin cevabı Mütevazılık uzmanlık alanım değildir, oluyor. Ama insanın 30 yıl öncesine kadar kendini ve bilinçaltını daha çok tanımadığında anlaşıyor ikili. Sadece Dali'nin değil, New Yorkluların Dali'ye verdiği tepkileri de seyretmek pek eğlenceli. 1965 yılında Jack Bond'la beraber çektikleri bu filmin buradan tamamını izlemek mümkün. Dali çoğunlukla İngilizce konuşuyor, fakat ne yazık ki altyazı ya da ayrıca bir metin bulunmuyor."} {"url": "https://koltukname.com/2012/06/07/iranli-muzisyen-olmak-zor/", "text": "İran'da Büyük Ayetullah sıfatına sahip Nasser Makarem Şirazi, Almanya'da yaşayan rap müzisyeni Shahin Najafi hakkında ikinci ölüm fetvasını da çıkarttı. Tabnak haber ajansına göre, geçtiğimiz hafta bir başka Büyük Ayetullah, Lotfollah Safi-Golpaygani tarafından çıkarılan fetva, Najafi'nin ölümünü garanti altına almaya yetmeyince, ikinci fetvayı çıkarmak gerekti. Fetvaların çıkmasına sebep olarak, müzisyenin, On İki İmam'dan biri olan Ali Naki'ye şarkıları yoluyla hakaret etmesi gösterildi. Shahin Najafi, Naghi adlı parçasında, Bağdat'ta dönemin halifesi tarafından hapsedildiği zindanda, 868 yılında öldürülen imam Ali Naki'yi mezarından kalkıp İran halkını baskı ve çürümüşlükten kurtarmaya çağırıyordu. Bu çağrısı, kellesine 100 bin Amerikan doları ödül konulmasıyla karşılık buldu. Najafi şu anda Almanya'da gizli bir adreste, polis koruması altında hayatına devam ediyor. Alman polisi, ilk fetvanın hemen ardından gelen ölüm tehditleri karşısında alarma geçti ve soruşturma başlattı. Büyük Ayetullah Makarem Schirasi, On İki İmam'a, bir Müslüman'dan gelen hakaretlerin, dinden çıkma ve dine küfür anlamına geldiğini ve bunun cezasının Kuranı Kerim'e göre ölüm olduğunu belirtti. Fetvaların sahibi bu iki Büyük Ayetullah, İran'da bilirkişi konumunda görülmekteler ve kendilerine iletilen sorulara verdikleri yanıtlar, büyük kitlelerin hayat biçimlerini ve tavırlarını belirlemekte. Hukuki olarak, idam gibi bir karar vermeleri mümkün olmasa da, ifadeleri, de facto olarak benzer bir etki yaratmakta. Alman yazar ve entellektüel Günter Wallraff, tıpkı 1989 yılında hakkında ölüm fetvası çıkarılan Salman Rushdie'ye yaptığı gibi, Najafis'e de sahip çıktı. Wallraff, Najafis Rushdie kadar ünlü olmadığından konunun daha geniş kitlelere yayılması görevini üstlendiğini söyledi ve Almanya'daki tüm sanatçıları Najafi'ye yardım etmeye çağırdı. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/06/08/bukowskiyi-bukowskiden-dinlemek/", "text": "Koltukname olarak yazarların seslerini dinlemeyi ve paylaşmayı seviyoruz. Daha önce Freud'dan ve F. Scott Fitzgerald'dan kayıtlar paylaştık. Bugün de Charles Bukowski'nin türlü tonlarda şiir okuyuşlarıyla karşınızdayız. Charles Bukowski, şairdir ve sarhoştur. Avantgart sanatın her türünü arşivleyen ve paylaşan inanılmaz dost canlısı ve internetin eski sakinlerinden UbuWeb'in son şahaneliklerinden biri, Bukowski'nin şiirini ve sarhoşluğunu bize aynı anda sunması oldu. Bukowski şiirini okurken bir yandan komşularına girişiyor, sonraları yanındakilere laf atıyor; kayıtların içinde ilerledikçe ne kadar içtiğini kestirmeye başlıyor insan. İçmekten değil de kan kanserinden ölmüş olması elbette dikkate değer. Ama daha dikkate değer olan kendi şiirlerini nasıl yorumladığı. Bukowski'nin ilk kayıtlarından At Terror Street and Agony Wayde (1968) ilk şiirle en son şiir arasında Bukowski'nin sesinde ve rahatlığında olan değişimi duymamak mümkün değil. Do You Use A Notbook? ise varolan en son kayıtlardan. Burada kendisiyle yapılmış bir röpartajı dinlemek de mümkün. Bütün Bukowski kayıtları için buraya buyrun. İngilizce dinlemek güzel, Türkçe okusak daha da güzel diyorsanız tüm eserlerini yayımlayan Parantez Yayınları'na buyurun. Yazarın beat kuşağıyla münasebetlerini merak ediyorsunuz Altıkırkbeş Yayınları'ndan çıkan Charles Bukowski ve Beat Kuşağı adlı kitaba bakabilirsiniz. Zaten Bukowski'yi sevenlerden, hatta ara ara Bukowski'nin şiirlerini ithaf ettiği John Fante'yle alanlardansanız bu kayıtlar özellikle hoşunuza gidecektir. Yanında ne içeceğiniz size kalmış elbette."} {"url": "https://koltukname.com/2012/06/09/olen-gazetecilerin-anisina-bir-daktilo-calismasi/", "text": "Ne yazık ki Türkiye'de basın hakların ihlali, yabancı olduğumuz bir konu değil. Gazetecilerin konuşma özgürlüğü gitgide daha yoğun bir şekilde bastırılırken, birçoğunun yaşam özgürlüğü de ellerinden alınmakta. Henüz dün dışarıdaki gazeteciler içeridekiler için yürümüşken, bu sabah karşılaştığımız bu sanat çalışması bizim için daha da anlamlı bir hale geldi. Kendini interaktif sanat yönetmeni olarak tanımlayan Julian Koschwitz, tüm dünyada 1992'den bugüne ölen gazetecilerin anısına On Journalism adında iki parçalı bir sanat projesi hazırlamış. Çalışmanın birinci bölümü olan Newsta, belirli ülkelerin haberleri, basın özgürlüğü ile ülkedeki gazetecilerin durumuna göre görsel olarak karalanıyor, bozuluyor. Resim ne kadar bozuksa, o ülkede son 20 yıl içinde gazetecilerin durumu o kadar kötüleşmiş demek oluyor. İkinci ve daha da etkileyici Typewriter bölümündeyse, Koschwitz, Committee to Protect Journalists'ten aldığı verilere dayanarak isimleri, alıntıları, görselleri ve infografikleri bir araya getirerek gazetecilerin son 20 yılki kaderinin bir resmini çiziyor. On Journalism #2 Typewriter, dünya çapında 1992'den bugüne kadar ölen gazetecilerin kişisel hikayelerini yazıyor. Bu kişisel hikayeler ortak muhabirlik bölgeleri, yerler, meslekler vb. verilerle birbirlerine bağlanıyorlar. Metinin yanı sıra daktilo bayrak gibi görseller de çiziyor bayrağı çizilen ülkede ölen gazeteci sayısı arttıkça, On Journalism #1 Newsta olduğu gibi, görsel gitgide bozuluyor. Hikaye hiç durmadan, hiç bitmeyen bir kağıda yazılıyor."} {"url": "https://koltukname.com/2012/06/10/yurtta-metal-cihanda-metal-ii-ozal-turkiyesinde-heavy-metalin-sarp-patikasi/", "text": "70'ler boyunca içine kapanık bir ülke olan Türkiye, 80 darbesinden sonra Turgut Özal hükümeti iktidarında dünyaya entegre olma çabalarında, aslında oldukça şaşırtıcı bir çabuklukta hareket etmekteydi. Henüz glasnost ve perestroykadan ibaret küreselleşme dalgasının gelmekte olduğunu çok iyi gören, vizyonlu bir politikacı olan Özal, yeni bir paradigmayla hareket etmekte, cumhuriyet tarihinin kurumlarıyla doğrudan çatışmayı göze alamasa da, darbenin getirdiği askeri vesayet altındaki Türk siyasetinde oldukça radikal hamleler yapmaktaydı. Benim memurum işini bilir, ya da anneanneme şeyimi takar dürttürürüm sizi gibi dikkat çekici demeçlerin sahibi başbakan, bir yandan fırsatçılığı kitlelere ve bireylere yayarken, diğer yandan kapitalist dünyayla bütünleşmeyi sağlamaktaydı. Ferhan Şensoy, bu dönemi Köşedönücü dizisinde pek güzel yansıtmıştır. Bu dünyayla bütünleşirken kütlesel değişim geçirme hadisesinin kültürel yanı da elbette eksik kalamazdı. Köyden kente göç eden ezilmiş kitleler, kendisini, devletin o zamanlar yok saymayı tercih ettiği arabeskte bulurken, kentte yaşayan ve laik eğitim sisteminde batılı kültürel değerlere doğru itilen gençlerin bir kısmı da kendilerini heavy metalle ifade etmekteydi. O zamanlar henüz death, grind core, noise core gibi marjinal türler pek taraftar bulamamakta, en demonik grup olarak bilinen Venom bile pek dinlenmemekte, armonik olmasa da daha melodik ve bol distortion soslu, Iron Maiden, Judas Priest, Exodus, W. A. S. P., Helloween gibi Anglosakson ya da Anglosaksonlara yakın duran gruplar gençler arasında sevilmekteydi. Bu dönemde Türkiye'de bandrollü yabancı kaset oldukça az bulunmakta, hele hele heavy metal gibi kötücül müziklerin örneklerine kolay rastlanmamaktaydı. İlk çıkanlar arasında Black Sabbath'ın en güdük kadrosuyla yaptığı, Ethernal Idol, Mötley Crue'nün çekilmez Girls girls girls, açılımı oldukça tartışma konusu olmuş W. A. S. P.'ın Inside the electric circus albümleri vardı. Bir de bunların yanında, keyfi şekilde hazırlanmış, Heavy Metal Shock gibi derlemeler piyasaya çıkmıştı. Fikri hakların mülkiyeti diye bir tartışma, bu tür kavramların izdüşümü henüz bulunmayan ülkemizde söz konusu değildi. Bu boşluktan ve denetimsizlikten faydalanan kimi DJ, stüdyo ya da kasetçi dükkanı sahipleri, tamamen kişisel seçimlerinden oluşan söz konusu derlemeleri satışa sunmuştu. Bu düpedüz yasadışı olan girişimler, pek çok metal sever gencin, tek bir kaset aracılığıyla çok sayıda rock ya da heavy metal gurubunu tanımasına önayak olmuştu. Heavy metal ve hard rock, endüstriyel ilişkilerin ortasında yalnızlaşan ve çaresizleşen batılı bireylerin isyanının doğurduğu bir akımdı. Öfkeliydi, isyancıydı ve düzenden mutsuzdu. Avrupa'da bu durum, görülmemiş sertlikte, marjinal müzik topluluklarını doğurmakta olsa da, bunu absorbe edecek kültürel derinlik mevcuttu ve demokrasi, bu kesimlere hoşgörüyle bakılmasına yetecek kadar içselleşmişti. Oysa işler Türkiye'de hiç de böyle değildi. Bu durum, 80'lerin Türk metalcileri için ciddi açmazları da beraberinde getirmekteydi. Saçı uzun diye bir mahalle kahvesinden boşalanlarca dövülmek, bir metalci için sıradan bir tehlikeydi. Benzer şekilde, kimi zaman deri kıyafetleri, dikkat çekici saçlarıyla camide namaz kılan ve inançlarını bu şekilde cümle aleme ispatlayan, siyah tişörtlü gençler çokça görülürdü. Kanlı 1980 darbesinden sonra, memlekette isyan etmeye cesaret edecek pek kimse kalmamıştı. Ama Kenan Evren'in bizzat işaret ettiği adaşı emekli asker Turgut Sunalp'in partisini seçimlerde alaşağı edip daha ilk seçimlerde iktidara gelen Turgut Özal'la, toplumun yapısı da bir parça değişmeye başlamıştı; onun liderliğindeki Türkiye ithalat, döviz, hayali ihracat, alışveriş merkezleri, enflasyon, modernleşme, liberal ekonomi, özelleştirme gibi daha önce ya hiç bilinmeyen ya da tabu olan kavramlarla, hızla başka bir ülkeye dönüşmekteydi. Pek çok tabu yıkılıp gelir dengesi bozulurken, Türkiye insanlarının metalciler ve onların uzun saçlarından çok daha önemli meseleleri vardı. Üstelik artık yurtdışına çıkmak yasak değildi ve batıyla yeni kurulan uluslararası ilişkiler sayesinde, oralarda olup biten herşey artık buralara da taşınıyor, normalleşiyordu. Özal'ın Türkiye'si, heavy metalin gittiği yokuş yukarı yoldaki eğimin bir parça da olsa azaldığı bir ülkeye dönüştü. Metalciler, 80'lerin sonunda kendilerine ait mekanlara sahip olmaya başladılar. Ortaköy Kültür Merkezi'ndeki eski tiyatro sahnesi, konser mekanı olarak kullnılmaya başlandı. Taksim'de, Kadıköy'de ve Bakırköy'de açılan kimi dükkanlar, aksesuar, kaset, vinil, poster gibi eşyalar satarak, bu altkültürün Türkiye'de kendine bir yaşam alanı açmasını, tanınmasını sağladı. Sayıları arttıkça, marjinallikleri yerini sıradanlığa, tepkiler umursamazlığa bıraktı. 90'lara girildiğinde, heavy metal ve bu akımın takipçileri, stadyum konserlerine kavuştular. Tıpkı batılı heavy metal severler gibi, artık onlar da isyanlarını, kimseye zarar vermeden dışavurabiliyorlardı. Turgut Özal'ın 1993'teki ölümüne dek süren siyasi hayatı, Türkiye'de heavy metalin de yükseldiği yıllar oldu. Bugün, Türk heavy metal severlerinin, ülkenin sekizinci cumhurbaşkanının ruhuna bir fatiha okumaktan imtina etmemesi gerekir. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/06/11/yazarlardan-kokteyller/", "text": "Yakınlarda Bukowski'nin bir içip bir şiir okuduğu kayıtlarından bahsetmiştik. Yazarlar ve yemekleri kadar yazarlar ve içkileri de sıkça rastlanılan bir konu. Ama buralardan tarif çıkarmak The Kitchn'in hediyesi olmuş. Pratik, ev tipi tariflerin sitesi The Kitchn, daha ziyade Amerikalılardan oluşan bir listede yazarları sevdikleri kokteyllerle eşleştirmiş. Ortaya bol alkollü ve renkli bir liste çıkmış. The Kitchn'in verdiği farklı tarif yeşil çay içeriyor. Biz de listede bizim memlekette yapılmaya en uygun tarif olduğunu düşünüp size çevirmek için Yeşil Çaylı Mojito tarifini seçtik. Limon suyu, şeker ve naneyi uzun bir bardakta bir karıştırıcıyla biraz ezerek karıştırın. Ama nanenin canını çıkarmayın o zaman acımsı bir tat bırakabilir. Biraz koku çıkana kadar, demek iyi bir ölçü olabilir. Sonra bardağın 3/4'ü dolana kadar buz ekleyin. Son olarak da yeşil çay ve romu ekleyin. İyi karıştırın. Afiyet olsun!"} {"url": "https://koltukname.com/2012/06/12/israilde-bir-wagner-vakasi/", "text": "19. yüzyılın büyük Alman bestecilerinden Richard Wagner, Die Walküre, Der fliegende Hollander, Tannhauser gibi büyük operaları kadar, oldukça tartışmalı karakteriyle de bilinir. O kadar tartışmalıdır ki, Friedrich Nietzsche, müzisyenin ölümünden hemen sonra Der Fall Wagner adlı bir kitap yazar. Tartışmaların odağında olmasının en önemli sebebi, Wagner'in Yahudi karşıtı ırkçı söylemleridir elbette. Aslında, eski kıtada yükselmekte olan ve pek çok devletin bölünüp yenilerinin oluşmasına, oradan da milyonlarca insanın ölümüne sebep olacak iki büyük küresel savaşa giden yolu açan milliyetçilik, dönemin hakim ideolojisiydi. Ve milli birliğini Otto von Bismarck'ın iktidarında oldukça geç sağlamış olan Almanlar, bir ulus bilinci oluşturmak üzere bu ideolojiyi fazlasıyla benimsemiş nesiller yetiştirmekteydi. Bu yüzden, Wagner'in Yahudileri Alman kültüründen ayıklanması gereken unsurlar olarak görmesi, Yahudi müzisyenlerin Alman ruhuna sahip olmadığından gerçek müzik üretemeyeceklerini iddia etmesi, bütün bu tutarlı görüşlerini de gayet açıkça ifade etmesi, anlaşılır bir durum sayılabilir. Antisemitik görüşlere kafayı fazlasıyla takmış olan Wagner'in operalarında bile, onun kafasındaki Yahudi imajını sembolize eden karakterler görünür. Bu haliyle, Nazi ideolojisinin ilham aldığı kaynaklardan biri olarak da kabul edilir. Hitler'in Wagner'den üstat diye bahsettiği, her fırsatta onun eserlerini dinlediği bilinir. Dachau Toplama Kampı'nda, hoparlörlerden Wagner bestelerinin aralıksız çalındığı, ispatlanmamış olsa da, iddialar arasındadır. İşbu sebepler, İsrail'de herhangi bir Wagner eserinin çalınmıyor olmasını anlamak için yeterli. Daha 1938 yılında, o zaman Filistin'de kurulu olan Eretz İsrail Senfoni Orkestrası, Wagner besteleri çalmayı reddetmişti. O günden beri gayriresmi bir boykot bu konuda yürürlükte. Ama Der Spiegel'in haberine göre, bu yasağı delmek için harekete geçenler var. İsrail'deki Wagner Derneği'nin başkanı Jonathan Livny, sadece Wagner eserlerinden oluşan bir konser hazırlamak için yoğun çaba gösteriyor. Konserin 18 Haziran tarihinde Tel Aviv Üniversitesi'nde gerçekleşmesi planlanıyor. Kendisi de Almanya'daki toplama kamplarından sağ kurtulan bir Yahudi'nin oğlu olan Livny, artık bu yasağı tamamen delmenin zamanının geldiği görüşünde. Ülkesinin sürekli kültürel boykotlara sahne olmasından bıktığını, bu müziği dinlemek istemeyenlere saygı duyduğunu, ancak dinlemek isteyenlere de saygı duyulması gerektiğini ifade ediyor. Bu yüzden Ascher Fisch yönetimindeki yüzden fazla Yahudi müzisyenden özel olarak oluşturulan orkestra, belirlenen tarihte Tannhauser, Meistersingern, Tristan und Isolde gibi meşhur operalardan uvertürler icra edecek. Konserden sonra, Wagner'den derinden etkilenmiş olan ve siyonizmin kurucusu kabul edilen Yahudi yazar Theodor Herzl hakkında bir sempozyum düzenlenmesi ise, tek kelimeyle manidar. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/06/13/haftanin-eglencesi-dizi-karakterlerinin-kagit-bebekleri/", "text": "Şahane bir yayın olan New York Magazine'in eğlence sayfaları bölümü, Vulture, Brad Pitt'in yemeklerde yediği abur cuburların listesinden sonra, şimdi de Girls ve Downton Abbey dizilerindeki karakterlerin kağıt bebekleriyle Haftanın Eğlencesi'nde yer alıyor."} {"url": "https://koltukname.com/2012/06/14/beatles-album-konser-sergi/", "text": "The Beatles olmaktan çok sıkılmıştık. Artık genç oğlanlar değildik, artık adam olmuştuk. Bütün bu gençlik meseleleri, o bağırış çağırışlar çoktan bitmişti. Üstelik artık kendimizi çıkıp şarkı söyleyen performansçılar olarak değil, sanatçı olarak görüyorduk. John ve ben yazıyordum, George yazıyordu, filmler yapmıştık, John kitaplar yazmıştı. Artık sanatçı olmamız çok doğaldı. Sonra uçakta aklıma birden bu fikir geldi. Kendimizi olmayalım, alter ego'lar geliştirelim, zaten bildiğimiz imajımızı sürdürmek zorunda kalmayalım. Çok daha özgür olacaktık. Başka bir grubun personalarına bürünecektik. Bunu başkası olsa nasıl söylerdi? diye düşünecektik. Böylece John ya da ben mikrofondayken, John ya da Paul şarkı söylemeyecekti, bu farklı grubun elemanları söyleyecekti. Bu felsefeyi tüm albüme uyguladık. Bizi özgürleştiren bir çalışma oldu. Albümün saymakla bitmez farklılıklarından biri de George Harrison'ın kendi yazdığı parçayı söylemesiydi. Dönemin gittikçe yükselen merakı Hindistan kültüründen etkilenmişti. Bu parçanın yansıttığı kültürün gruba ve dünyaya o dönemdeki anlamı için Philip Goldberg'in Huffington Post'taki yazısına bakılabilir. John Lennon ise 1969'da Yoko Ono'yla Cebelitarık'ta evlendi. 1980'de öldürülmesinden önce Paul McCartney'nin başka bir hayat özlemini gerçekleştirdi. Bir oğlu oldu, onun için çocuk kitapları resimlemeye çalıştı. Müzikle iç içe bir biçimde başka sanatlarla ve siyasetle ilgilendi. Birçok açıdan değişip dönüşerek Sgt Peppers Lonely Hearts Club Bandin ruhuna sadık kaldı. Yakın zamanda hayatının Beatles öncesi dönemine ve Beatles'ın başlangıcına odaklanan çok güzel bir filmle, Nowhere Boy'la (2009) Lennon'ın hayatı tekrar anıldı."} {"url": "https://koltukname.com/2012/06/15/tanisiniz-notonlyistanbul/", "text": "notonlyistanbul İstanbul'un özgün mağazalarını restoranlarını kişisel bakım noktalarını bölge bölge tarar; İstanbul severlere aradıklarını kolayca bulabilecekleri bir video rehberi sunar. notonlyistanbul aynı zamanda İstanbul'un kent kültürünü yaratacak ve gittikçe büyüyecek bir video arşivini oluşturur. İstanbul'u bloggerlarla sanatçılarla tasarımcılarla müzisyenlerle İstanbullularla gezer; sevdikleri mekanları durakları filme alır yayınlar. Notonlyistanbul, manzara ve şipşak bölümleriyle de bünyesine renk katıyor. Manzara bölümünde klişe İstanbul görsellerini bir kenara bırakarak enginarlardan domateslere, Emek Sineması protestosundan Zincirlikuyu'daki akbil gişesine uzanıyor. Şipşak'ta ise, takipçilerinden gelen İstanbul fotoğraflarına yer veriyor. Kurucuları Deniz Gül ve Gizem Elçi olan sitenin web geliştirme ve uygulamalarını da Mustafa Ercan Zırh yapıyormuş. Açıkçası isme biraz takıldık: Not only, Yalnızca İstanbul değil anlamında mı kullanılıyor, yoksa İstanbul yalnızca birkaç yerden ibaret değil, koca bir dünya anlamında mı, çözemedik. Her halükarda bu şahane video rehber umarız Türkiye'nin farklı şehirlerine de yayılır."} {"url": "https://koltukname.com/2012/06/16/glenn-millers-army-air-force-band-68-yasinda/", "text": "Ecnebice D-Day olarak bilinen 6 Haziran 1944, modern dünya tarihinin en önemli günlerinden birine işaret eder. Amerika Birleşik Devletleri, yeni dünyanın efendisi kalmak istiyorsa Avrupa'yı Almanlardan, Asya'yı da Japon istilasından kurtarmak zorunda olduğunu kabullenir. General Dwight Eisenhower komutasındaki müttefik kuvvetler, işte tam da bu tarihte Avrupa'ya, Normandia kıyılarına yönelik çıkartma harekatına başlar. 1942 yılına kadar parlak bir caz müzisyeni olarak bilinen Glenn Miller, otuz sekiz yaşında radikal bir kararla orduya katılır. Ancak ordu, Miller'dan aktif bir askeri görev üstlenmesini beklemez. Zaten Miller'ın sivil hayatta trombon tutmaya alışık nazik elleri, katıldığı hava kuvvetlerindeki yüzbaşı rütbesine rağmen, silah tutmaya uygun değildir. Miller, Army Air Force Band adlı bir swing grubu kurar; grubun hemen tüm üyeleri daha önce zaten meşhur olmuş müzisyenlerdir; böylece moral yükseltmek üzere, Amerika Birleşik Devletleri'nde ordu mensupları ve aileleri için konserler vermeye başlarlar. 1944'e kadar Miller, ordu bünyesinde pek çok müzik topluluğu kurar, marşları swing formatında düzenler, radyo programları yapar ve sayısız canlı gösteri düzenler. 1944 yılının Haziran ayında başlayan Normandiya çıkartması başarıyla sonuçlanır. Wehrmacht, Fransa'dan sökülüp atılmış, Alman Stukalar'ı İngiltere semalarından kaybolmuştur. Amerikalılar, yorgun ve yaralı müttefiklerinin de maneviyatını yükseltmek üzere, medar-ı iftaharları olan, Miller ve yirmi kişilik kalabalık grubunu İngiltere'ye gönderirler. Çıkartmayı müteakip aylarda, sekiz yüzden fazla konser veren Miller, artık Nazilerden kurtarılmış özgür bir şehir olan Paris'e doğru 1944 Aralık'ında hareket eder. Ancak uçağı Paris'e asla varmaz, Miller 1944 yılının bir kış günü, kırk yaşında tüm gurubuyla birlikte hayatını kaybeder. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/06/17/bir-sorum-var-bay-friedman-sizce-sonumuz-iyi-olacak-mi/", "text": "New York Times'ın demirbaş yorumcularından üç Pulitzer ödüllü Thomas Friedman'ın Ortadoğu'da son olaylar üzerine bazı yazdıkları ve genel olarak çoğu yazısı üzerine kendinden geçen bir grup kişi çok güzel bir site başlatmış. Mr. Friedman, could I ask you a question? başlıklı farklı yazılar, çoğu zaman ilginç görsellerle birlikte siteye ekleniyor. Arabist sayesinde keşfettiğimizden beri her gün bakıyoruz. Aşağıda görebileceğiniz bazı örneklerdeki Friedman tavrı yüzünden kadınların yazdığı bir site burası. Aslında Guardian'da iki gün önce Kadınların görüşleri yok mu, neden köşe yazarları hep erkek? sorusu tartışılıyordu. Gündeme paralel ama gündemden daha eğlenceli konularda Friedman'ın görüşlerini soruyor kadınlar. Bu bıyıklı, pek ciddi ve her şeyi bilerek gezinen üç Pulitzer ödüllü gazeteciyi çok güzel tiye alıyorlar, iyi yapıyorlar. Yüzyılın başından ne farkımız var? diye soruyoruz bazen. Yine oryantalizm, yine emperyalizm; bir dünya savaşı yok ama tüm dünya savaş yeri; kadınların hala laf dinlemesi bekleniyor, kadınların geçen yüzyıl boyunca kazandıkları tüm dünyada artan bir muhafazakarlıkla tehdit ediliyor. Elbette farkımız çok ama biri de herhalde devrim (1906 İran, 1905 Rusya, 1917 Rusya, 1910-17 Meksika) yerine baharların olması, parsanın da Friedman'lara kalması. Bu gibi çalışmalar bu gizli denemeyecek oryantalizmi ve erkek egemenliği ve ikisinin korkunç birleşimini de tiye alarak içimize bir nebze su serpse de, dünya bahar değil de cayır cayır yaz havasında gibi geliyor çoğu zaman."} {"url": "https://koltukname.com/2012/06/18/muzikli-ve-yemekli-gecikmis-bir-bloomsday-kutlamasi/", "text": "Geçtiğimiz cumartesi, yani 16 Haziran, Bloomsday'di. James Joyce'un başyapıtı Ulysses'in kahramanı Leopold Bloom'un 16 Haziran 1904'te geçirdiği o uzun günün anısına 1954'ten (yani kitabın 50. yıldönümünden) bu yana her yıl kutlanan Bloomsday'de, Joyce severler Dublin'de toplanarak Bloom'un izinden gidiyor ve kahramanın Ulysses'te uğradığı pub'larda biralar içiyor, romandan kostümler giyiyor, hatta maratonlar düzenliyorlar. Ne yazık ki Joyce Türkçe haberlerde kutlamalardan ziyadetelif sansasyonlarıyla yer almaya devam ediyor. Nitekim bu yıl Bloomsday'i hatırlayan pek olmadı biz de bunu fırsat bilerek birkaç gün gecikmeli de olsa Joyce'u ve destanının başkahramanı Leopold Bloom'u sevdiğimiz blog'ların yardımıyla anmak istedik. Melville House, Ulysses'in Sirenler bölümünde yer alan The Croppy Boy parçasının bir videosunu paylaşmış. Kitapta Dublinli ünlü bir tenör olan Ben Dollard tarafından Ormond Oteli'nde söylenen parça, eski bir İrlanda baladı. 1798'teki İrlanda Ayaklanması'na katılan talihsiz bir askerin hikayesini anlatan parçanın Anne Byrne yorumu aşağıda. Edebiyat eserlerinde geçen yemekleri hazırlayan Yummy Books da uzun zamandır Ulysses adına böbrekleri yenilebilecek lezzette pişirmeye çalışıyormuş. Nihayetinde bu yıl çabasından vazgeçerek romanda geçen bir başka yemeğe, Pudingler Kraliçesi'ne odaklanmış. Türkçeleştirilmiş tarifi Yemek Kültürü uzmanımız Sevillaportakalı'ndan geliyor. Hepinize mutlu bir geçmiş Bloomsday diliyoruz. Fırını 175 dereceye getirin. Yağı ekmeklerin sığacağı yayvan bir tencere ya da tavada eritin. Ekmekleri ekleyin, hepsinin yağa bulanmasını sağlayın. Sonra bir tepside bu ekmek küplerini yağın ve fırında 15 dakika kadar pişirin, renklerinin hafif değişmesi yeterli olacaktır. Sonra soğutun, sonra da pudingleri içinde servis edeceğiniz 6 küçük kabın içine paylaştırın. Kapların 2/3'ü ekmekle kaplanmış olacak. Süt, krema, vanilya çubuklarının içini ve çubukları orta büyüklükte bir tencereye koyun. Farklı bir kasede yumurta sarılarını şekerle çırpın. Burada amaç hafif kabarmış, rengi değişmiş olana dek çırpmak. Süt ve kremayı kaynamaya yakın fakat kaynamayan bir sıcaklığa getirip sonra yumurtalı şekerli karışımı çok yavaş bir şekilde ekleyin. Eklerken hızla çırpmak gerekiyor, yoksa yumurtalar istenmeyen bir biçimde pişmeye başlar. Bütün yumurtaları ekledikten sonra ateşten alın ve soğutun. Soğuduktan sonra içlerine ekmek küplerini doldurduğunuz kaplara ekmeklerin üstüne pudingi paylaştırın. 10 dakika ya da ekmekler karışımın önemli bir kısmını emene kadar bekleyin. Sonra puding kaplarını sıcak su dolu bir tepsinin içine yerleştirin. Suyun kapların yarısına geliyor olması gerekiyor ve ekmekleri pişirirken ısıtmış olduğunuz fırında yine 175 derecede 20 dakika ya da karışım katılaşana ama halla sallayınca biraz titreyinceye kadar pişirin. Puding bu şekilde pişerken siz de kiraz kompostosunu yapabilirsiniz. Kiraz, şeker ve limon kabuğu rendesini orta büyüklükte bir tencereye koyun, düşük-orta ateşte kirazlar sularını salıp da bu su da az da olsa koyulaşana kadar pişirin. Puding piştiğinde ve soğuduğunda bu kompostoyu kaplara paylaştırın. Biraz artabilir. Sonra da bezenin hazırlanmasına geçebilirsiniz. Yumurta beyazlarını ve krem tartarı mikserinizin kasesine koyun. Çırıpıcıyla çırpmaya başlayın. Beyazlar köpürene dek yüksek hızda çırpın. Yavaş yavaş şekeri ekleyin ve beyaz parlak bir beyaza dönüşene ve birazını kaldırdığınızda kaldırdığınız kısım geri batmayana kadar çırpmaya devam edin. Karışım bu şekilde ilk haline göre çok daha katı bir karışıma dönüştüğünde karışımı bir krema torbasına geçirin. Pudinglerinizin her birinin üstüne bu karışımdan ortalayarak sıkın ve tekrar aynı sıcaklıktaki fırında 7 dakika kadar ya da beze altın rengi alana kadar pişirin."} {"url": "https://koltukname.com/2012/06/19/motorheadden-soguk-bir-bira/", "text": "1975 yılında, Ian Fraser Lemmy Kilminster, bas gitarist olarak katıldığı gruptan, uyuşturucularla ilgili bir anlaşmazlık sebebiyle kovulunca, kendi yolunu çizmeye karar verir. Amfetamin bağımlıları için argoda kullanılan Motörhead kelimesini yeni grubuna isim olarak seçip, neredeyse kırk yıldır devam etmekte olan yolculuğuna başlar. Bugün altmış altı yaşında olan Lemmy ve ekibinin pek duracak gibi görünmediği ortada. Üstelik faaliyet alanlarını da genişletiyorlar. Motörhead üyeleri ve özellikle rock dünyasının en nevi şahsına münhasır karakterlerinden Lemmy'nin alkol düşkünlüğü herkesin malumudur. Grup, bu merakını, kendi adlarını bir içecek markasına dönüştürerek, artık profesyonel bir boyuta taşıdı. 2010 yılında, Motörhead Shiraz adıyla, Avusturalya'da ürettikleri şaraplarını piyasaya sürmüşlerdi. Bugüne kadar da yüzbinlerce şişe satmayı başarmışlardı. Deneme fırsatı bulamasak da, böğürtlen, erik, vanilya, okaliptüs ve meyan aromalarına sahip zengin bir tat ve gövdeli bir içimi olduğu söyleniyor ve bizzat Lemmy tarafından ızgara kuzu etiyle tüketilmesi tavsiye ediliyor. Motörhead, Brands for fans sitesine göre, şimdi ürün gamını Bastards Lager adlı yeni ürünleri olan önce birayla sonra da vodkayla genişletiyor. İsveçli bira imalatçısı Krönleins tarafından üretilen Motörhead birası, önce İsveç'te piyasaya sürülecek. Lemmy, şaraptan sonra, biralarına da neyin eşlik etmesi gerektiği konusunda tavsiyede bulunmuş ve açık bir yaz akşamında yenecek, güzel büyük bir burgeri önermiş. Bira uzmanları, Bastard Lager'in hafif malt tadıyla güzel bir karaktere sahip olduğunu ve pazarda iddialı bir ürün olacağını öngörüyorlar. Tabii bu öngörüleri, bir başka İskandinav ülkesinde yaşayan İzlandalı bira ve şarap severleri etkilemeyecek. Çünkü Motörhead kelimesi, amfetamin göndermesi içerdiğinden İzlanda yasaları tarafından yasaklı bir marka. Son not olarak, alkollü içecek pazarlama konusunda Motörhead'ın bir ilk olduğunu düşünüyorsanız, yanıldığınızı ekleyelim. Rolling Stones, AC/DC ve Elvis Presley de daha önce servetlerine alkol aracılığıyla servet katmışlardı. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/06/21/istanbula-saklanan-seramikler/", "text": "Pazartesi günü, Ayşe Kurşuncu'nun ikinci kişisel sergisi olan SAKLI'nın açılışında bulunuyorduk. Ayşe Kurşuncu, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nin Seramik ve Cam Tasarımı Bölümü'nde araştırma görevlisi. İnternet sayfası Mutfak'ta da görülebileceği üzere, çalışmalarında hem günlük yaşam nesnelerine hem de kayıp eşyalara yoğunlaşıyor. Kurşuncu'nun seramikleri bu kez sergi salonunu terk edip İstanbul'un ara sokaklara dalıyor, kent sakinlerinin gündelik hayatına sızıyor, gözlerden uzak köşelere takılıyor, unutulmuş duvarlara tutunuyor, izleyiciyi de beraberinde götürüyor. Şehirde bıraktığımız izler bizleri de her zaman cezbetmiş bir konudur. Beklenmedik yerlere bırakılmış fotoğraf, kitap, kartpostalların, çevresine bakmadan sürekli işine koşuşturan şehirlilere nerede bulunduklarını hatırlatmaya yarayacağını düşünmüşüzdür. Ama Kurşuncu çok daha zekice bir fikirle çıkıyor karşımıza ve şehre şehirden nesneler gizliyor. Neyi kapattığı belli olmayan bir ızgara yahut nereden geldiği, nereye gittiği bilinmeyen bir boru... Kurşuncu'nun seramikleri kendilerini kamufile ederek İstanbul'un on bölgesine dağılmış durumda. Peşlerinden iz sürmek isteyenlerin Saklı Sergi sitesindeki haritaya bir göz atmaları yeterli."} {"url": "https://koltukname.com/2012/06/22/yuce-google-zamanimizin-tantalosunu-cezalandiriyor/", "text": "YouTube, hiç şüphesiz ki, video alanında en büyük ücretsiz hizmet sağlayıcı. Ama sadece vakit öldürmek isteyenler bu dev siteyi kullanmıyor; YouTube müzik severlerin de yoğun ilgisine mazhar olmakta. YouTube, sunucularında bulunan video kliplerinden kendi müzik listelerini hazırlayan, radyo ya da müzik kanalı gibi yayın yapan kullanıcılarla dolu. Ayrıca büyük küçük tüm müzik şirketleri, YouTube üzerinde kendi kliplerini yayınlatıyor, bu siteye bir dönemin MTV'si gibi yaklaşıyorlar. Ancak YouTube'un müzikseverler için oynadığı bu ulvi rol, telif hakları konusunda da bir büyük açık kapı anlamına geliyor. İhlallerle ilgili en ciddi sorunlardan biri, YouTube üzerindeki videoları, bizzat YouTube'un ücretsiz sunduğu işlevlerle mp3 türündeki dijital müzik dosyalarına çevirip kullanıcıların download etmesine imkan veren artıkçı siteler. Dijital müzik formatına dönüştürülen videolardaki müzik, böylece piyasadaki en ilkel telefonlarla bile dinlenebilir hale geliyor. Özellikle gençler arasında bu tür sitelerin kullanımı çok yaygın. Ancak Google gibi bir dev, telif haklarının kendisi aracılığıyla çiğnenmesine razı değil. Haberlere göre, videodan dijital müzik dosyası üretme işlevini ücretsiz sunan ve günlük 1.3 milyon kullanıcıyı çeken YouTube-MP3 adlı siteye Google avukatları, bu hizmetin yedi gün içinde durdurulması için ihtarname çekmişler. YouTube yönetiminden mektup aracılığıyla YouTube-MP3 sitesine iletilen mesajlar oldukça tehditkar. YouTube tarafından ücretsiz sunulan programlama arayüzlerinin kötü amaçlı kullanımının veya içeriklerin indirilip depolanmasının kesinlikle yasak olduğu hatırlatılıyor ve bu durumun aksi gerçekleşirse, kanuni sonuçlarla karşılaşacakları ifade ediliyor. YouTube-MP3 sitesi yöneticileri, mektubu alınca durumu yüzyüze müzakere etme talebinde bulunmuş ancak YouTube'un abisi Google bunu reddetmiş ve YouTube-MP3 sunucularının erişimini engelleyerek cevap vermiş. YouTube-MP3 yetkilileri dünya üzerinde 200 milyondan fazla insanın bu tür hizmetleri kullanan sitelere girdiklerini belirtiyorlar ve bu yaklaşımlarıyla bu internet kullanıcılarının hepsinin suç işlemekle itham edildiğini söylüyorlar. Ancak Google'ın buna cevabı hazır; o cevap da, YouTube'un sunduğu olanakların, sahip oldukları içerikleri nasıl yöneteceklerini belirlemek için olduğunu, illegal kullanıma yardımcı olmaması gerektiği şeklinde. Google, yasalar önünde haklı görünse de, büyük bir çelişkiyle karşı karşıya. Zira, bu siteyi ve benzerlerini kullanıcıların bulması için gerekli arama işlevlerini bizzat kendisi sağlamakta. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/06/24/blog-dunyasinda-kaybolan-yayincilar/", "text": "Geçtiğimiz aylarda Elif Tanrıyar'ın Sabah Kitap için hazırladığı Bahar 2012 kitaplarına yer vermiş, yayımlanacak kitapların haberini böyle birkaç ay öncesinden vermekten pek hoşlanmıştık. Bunun üzerine başkalarına bağımlı kalmayalım ve bir Yaz 2012 kitapları listesi de biz hazırlayalım düşüncesiyle yaklaşık yirmi yayınevine mail attık. Bir türlü gelmeyen yanıtlar düşündürücü oldu. Daha önce ON8 Kitap, blog'unda Türkiye'de yayıncıların blog'larla ilişkisine değinmiş, Ali Ünal, Türkiye'de yayıncılığın gideceği rotayla birlikte blog dünyasının kendini oturtacağı yer de henüz -bana kalırsa- şekillenmiş değil, demişti. Biz de o zaman bu konuya şöyle bir kafa yormaya başlamıştık: Gerçekten de İngilizce konuşulan dünyada blog'lar, Türkiye'de kitap eklerinin tuttuğu yerdeler. Kitapların tanıtım kopyaları çeşitli sitelere gönderiliyor, yazılan tanıtım ya da inceleme yazıları kitabın pazarlama sürecinde önemli bir yer tutuyor. Hatta Amerika'da blog-yayıncılık ilişkisi görünüşe göre öyle organik bir hal almış ki, Koltukname'de sık sık andığımız Moby Lives adlı blog, kısa bir sürede evrim geçirip Melville House adlı yayınevine dönüşmüş. Melville House blog'una son sürat devam ediyor, Amerika ile dünyadan edebiyat ve yayıncılık haberlerini iletmeyi sürdürüyor. Zaten İngilizce kitap blog'larının belki de en çarpıcı yanı, yalnızca okurlar için değil, yayıncılar için de zengin bir dünya olması. The Millions gibi bir sitede yalnızca yazar röportajlarına değil, yayıncılıkla ilgili haberlere de ulaşabiliyorsunuz. GalleyCat ve Publishing Perspectives gibi yerler ise daha ziyade yalnızca sektörde çalışanlara yönelik. Türkiye'de özellikle reklamcılık ve sosyal medya alanında var olan sektörel blog'lar ne yazık ki yayıncılık için mevcut değil. Koltukname olarak özellikle bu konuya yönelmek gibi bir amacımız hiçbir zaman olmadıysa da, bu açığı kapatmak, büyük gazetelerin küçük kitap eklerinin keyfine mahkum haberleri, doğası gereği daha fazla yere sahip ve bu açıdan daha özgür olan blog dünyasına taşımak istedik. Lakin, bırakın yazar transferleri, yayın yönetmeni değişimleri, dijital yayıncılık projelerini, Bu yaz hangi kitapları basacaksınız? gibi basit bir soruya yirmi yayınevi içinden iki, evet, yalnızca iki yayınevinden yanıt alabildik. Kuşkusuz yayıncılık, insan ilişkilerinin kurumsallıktan daha mühim olduğu, sosyal bir alan. Kitap ekleri ile diğer basılı mecmualar gibi, yayınevlerinin halkla ilişkiler bölümleriyle şahsi diyaloglar kurmak, kitap blog'larını yalnızca eser yayımlandıktan sonra hakkında bir iki cümle edebilme kısıtlamasından kurtarabilir. Yine de bu ilişkiyi kurmak için çabalaması gereken, blog yazarlarından ziyade yayınevleri olmalı. Elbette Türkiye'de sosyal medyayı etkin bir şekilde kullanan yayıncılar yok değil: Daha önce Siren Yayınları'nın bunun en güzel örneği olduğundan bahsetmiştik. ON8 Kitap, Sel Yayıncılık ve Notos Kitap gibi çeşitli yayınevlerinin, farklı sıklıklarda güncellenen ve farklı içeriklere sahip blog'ları var. Yine de genel çerçeveye bakıldığında birçok yayınevinin henüz kendi internet siteleri bile kullanışlı değil. Daha önce yalnızca fuarlarda mümkün olan bir şey, yani okurlarıyla direk iletişime geçmek anlamına gelmesine rağmen Facebook ve Twitter'dan yeterince yararlanamıyorlar. Kendimizi tekrarlamak gerekirse, buralarda kimileri hashtag'ler başlatır, yarışmalar düzenlerken, kimileri yalnızca yeni çıkan kitaplarını giriyor, kimileri ise hiçbir şey yapmadan öylece duruyor. Çağrımıza Doğan Kitap ve Alfa Yayınları'ndan yanıt geldi. Kendilerine teşekkür ediyoruz. Günışığı Kitaplığı (ve onlara bağlı olan ON8 Kitap) biz henüz mail göndermeden bizimle iletişime geçip yayın listesini yollamak istedi, ama çocuk ve gençlik kitaplarıyla fazla ilgilenmediğimizden endişelilerdi. Kendilerine bunun ilgisizlikten ziyade bilgisizlik olduğunu ilettik; herhalde bir aksilik oldu ki, yollayacaklarını söylemelerine rağmen listeleri ne yazık ki elimize ulaşmadı. GÜNCELLEME (27 Haziran 2012): Günışığı Kitaplığı ve ON8 Kitap'ın listeleri de elimize ulaştı."} {"url": "https://koltukname.com/2012/06/25/madonnadan-le-pene-gamali-hac-damgasi/", "text": "Irkçılıktan yakasını kurtarmayı bir türlü başaramayan Avrupa'da, aşırı milliyetçiler siyasi alanda da etkilerini artırıyorlar. Fransa'nın aşırı sağcılarını temsil eden Milliyetçi Cephe, uzun süre Jean Marie Le Pen önderliğinde siyasi arenada varlığını sürdürmüş, liderliğin baba Le Pen'den en küçük kızı Marine Le Pen'e geçmesiyle, görünen çizgisinde bir değişime gitmişti. Avrupa Birliği içinde ırkçılığın siyasi örgütlenmesine karşı yasal engellemeler çıkarıldıkça, Almnaya'daki NPD gibi, Fransız Milliyetçi Cephe de daha yumuşak görüntü vermek üzere Marine Le Pen önderliğinde yeni bir söylem geliştirmişti. İşte o Milliyetçi Cephe, Madonna'yı dava etmek üzere harekete geçti. Sebepse, Madonna'nın Marine Le Pen'i alnında svastika halde gösteren bir videosu. Parti lideri Marine Le Pen, daha kısa bir süre önce Fransa başkanlık seçimlerine katılmışken, böyle bir videonun hem prestijine hem de yeni oluşturdukları yumuşak yüzlü milliyetçiliğe zarar vereceği fikrinde. Gerçi videoyu, Paris'te gerçekleştireceği bir toplantıya konuşma hazırladığı için seyredememiş ama kendisine aktarılanlar sinirini hoplatmaya yetmiş olacak ki, partinin avukatlarına yasal olarak ne yapılabileceğini bizzat sormuş. Videonun, son turnesi kapsamında İstanbul'a da uğrayan Madonna'nın geçtiğimiz günlerdeki Tel Aviv konserinde gösterilmiş olmasının da Le Pen'i ayrıca kızdırdığı söyleniyor. Konserde gösterilen video, Madonna sahnede Nobody knows me parçasını söylerken perdeye yansıtılmış. Videoda aralarında eski ABD başkan aday adayı Sarah Palin, Çinli lider Hu Jinato, Papa XVI. Benedictus ve Marine Le Pen'in de bulunduğu, dünyanın tanınan ve tepki toplayan siyasi simaları ardarda gösterilmekte. Ancak Le Pen'e özel bir muamele düşünülmüş olacak ki, Marine Le Pen, alnında bir gamalı haçla ekranda beliriyor ve bunu hemen Adolf Hitler'in görüntüleri takip ediyor. Madonna, provokatif ve seksi tavırlarıyla biliniyor da olsa, Fransa politikasına ilgisini bugüne kadar kimseye hissettirmemişti. Milliyetçi Cephe, Madonna'nın Fransa siyasetine ilgisini Fransa sınırlarında da sergileyip sergilemeyeceğini soruyor ve aynı videoyu 14 Temmuz'daki Paris ve 21 Ağustos'taki Nice konserlerinde gösterip göstermeyeceğini merak ediyor. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/06/26/yeni-bir-ceviriyle-ulysses-matissein-gozunden-ulysses/", "text": "James Joyce'un Ulysses'inden Leopold Bloom adına kutlanan Bloomsday'dan bahsetmiştik, hatta kutlarken yemek isterseniz puding tarifi bile çevirmiştik. Bloomsday'in Türk basınında yeterince yer almadığından dert yanıyorduk ki, Kaya Genç'in 22 Haziran'da Sabah Kitap'ta yayımlanan bu yazısıyla az biraz teselli bulduk. Genç, 70'lik telif hakları üzerine adlı yazımızda sorduğumuz, Ulysses'i tekrar çevirtmeye hangi yayınevi cesaret edecek? Ve buna gerek var mı? sorularına kısmen yanıt veriyor ve Türkçeye yeni bir Ulysses çevirisinin kazandırılacağını bildiriyor: Yazar Armağan Ekici, 2008 yılından bu yana Joyce'un başyapıtının çevirisiyle uğraşmaktaymış. Hangi yayınevinden çıkacağı belirtilmeyen kitabı, yayımlanışının 90. yılı olduğu için 2012 Bloomsday'ine yetiştirmeye çalışmışlar fakat mümkün olmamış roman yaz sonunda raflardaki yerini alacakmış. Merak edenler için, bugüne kadar Ulysses Türkçede Yapı Kredi Yayınları'ndan, Nevzat Erkmen çevirisiyle okunabiliyordu. Bu yazı bir Koltukname ve Sevillaportakalı ortak çalışmasıdır. GÜNCELLEME (2 Temmuz 2012): Çevirmen Armağan Ekici bizlerle iletişime geçerek yeni Ulysses çevirisinin Norgunk Yayıncılık'tan, Gülden Hatipoğlu editörlüğünde yayımlanacağını bildirdi. Kendisine ilgisi için teşekkür ediyoruz. Açıkçası, yüksek lisans tezini Joyce üzerine yapmış olan, Flann O'Brien'ların şahane çevirmeninin kitaba eli değdiği için pek bir heyecanlandık. GÜNCELLEME 2 (13 Aralık 2012): Norgunk baskısı nihayet yayımlanmış bulunuyor! Kitap şu an internette yalnızca Robinson Crusoe 389'un sitesinde görünüyor ama yakında tüm kitapçılarda ulaşabileceğimizi tahmin ediyoruz. Bu sırada Norgunk'a sitem etmesek olmaz: Kitabın ücreti, genelde pahalı baskılarıyla tanınan Yapı Kredi Yayınları'nınkini geçmiş bulunuyor. Elbette Armağan Ekici'nin dört yıllık emeğinin karşılığını bulmasını isteriz, ama James Joyce'a artık telif ödenmediği, Ireland Literature Exchange'in telifli telifsiz birçok kitabın çevirisine sponsor olduğu ve klasik eserlerin özellikle geniş kitlelere ulaştırılması gerektiği göz önünde bulundurulduğunda biraz hayal kırıklığına uğradığımızı belirtmeden geçemeyeceğiz... Tabii bu durumda kitabın Sanal Fuar süresince İdefix'te satışa çıkarılmasını ummaktan başka bir şey gelmiyor elimizden."} {"url": "https://koltukname.com/2012/06/28/evrilen-nagmeler-ruhumu-sardi/", "text": "Müzik, yıllar ve dönemler değiştikçe gelişen ve evrilen bir sanat. Bugün bu sonsuz dönüşüm sürecine tüketiciler de katılmış durumda. Hem de en belirleyici faktör olarak. Bazı müzikleri beğeniyor, bazılarını satın alıyor, bazılarını duymaya dayanamıyoruz. Ve pazarlamaya değer bir müziğin işareti görüldüğünde, bir ürün haline getirilip öne çıkartıldığını fark ediyoruz. Peki beğenilerimiz neye göre şekilleniyor ? Hangi tür müzikler hangi dinamiklerle dinleyiciler tarafından beğeniliyor ? Bu soruların tam bir açıklaması bulunamıyor olsa da, konuya Darvinci bir çözümleme getirmek üzere, Londra'daki Imperial College'dan Robert MacCallum önderliğindeki bir kaç çılgın bilim adamı bir araya gelmiş ve aslında bir yazılım olan Darvinci Müzik Motoru geliştirmişler. Bu motor, başlangıçta yüz kadar sekiz saniyelik kısa müzik parçacığı içermekteymiş. İnternet üzerinden bu parçalara ulaşması istenen dinleyiciler, en beğendikleri parçacıkları oylamış. Bu kısım, evrimin doğal seleksiyon aşaması olarak kabul edilmiş. Ardından en çok oy alan on parça, Darvinci Müzik Motoru tarafından çiftleştirilmiş ve sıkı durun, çiftleşen her çiftin ikişer yavrusu olmuş. Tüm biyolojik sistemlerde olduğu gibi, yeni doğanlar, rastlantısal olarak ebeveynlerinin miraslarını taşımakta ve müzikal yapısında rastlantısal ufak mutasyonlar da barındırmaktalarmış. Tüm bu çiftleşme, doğum ve karışım/değişim işlevini Darvicni Müzik Motoru yazılımsal olarak hallediyormuş. Ekosistemde nüfus artışını önlemek için, yeni doğanların ebeveynlerinin silinmesi, yani ölmesi gerekliymiş. Başta sadece gürültü denebilecek parçacıklardan oluşan bu ekosistem, yaklaşık bin nesil evrim geçirdikten sonra, bir tür hoş müziğe dönüşmüş. Ancak bin nesil sonunda evrim sürecinin yavaşladığı tespit edilmiş. Bu noktadan itibaren ebeveynlerden alınan mirasın rastlantısal kombinasyonu çeşitliliği kısıtlayacak bir nitelik kazanmış. Ancak dengeli bir ses oluşturarak evrim durmadan devam etmiş. Bu deneysel girişim, yaşamın evrimi hakkında herhangi bir sonuç elde etmek için yapılmış değil. Ancak insanın kültürel metalarının değişimi ve gelişimi üzerinde etkili olduğunu, seçimlerinin de yeni sonuçlar doğuracak tabi bir sürecin parçası olduğunu gösteriyor. Araştırmacılar, bu tür toplumsal ve ekonomik olayları evrimsel yaklaşımlarla açıklayıp açıklayamayacaklarını anlamanın peşinde olduklarını söylüyorlar. PNAS dergisinde yayımlanan konu hakkındaki bilimsel makaleye buradan ulaşabilirsiniz. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/06/29/gunluk-icecekler-mikroskop-altinda/", "text": "Bugünkü haberimizi Haftanın Eğlencesi yapıp yapmamayı çok düşündük, ama nihayetinde kimilerinin keyfini kaçırma ihtimali bulunduğundan eğlence başlığı altında yayımlamaktan kaçındık. Huzurlarınızda, sevilen içeceklerin mikroskop altındaki görüntüleri var. Flavorwire aracılığıyla ulaştığımız bu çalışma, fotoğrafçı William LeGoullon'un Fingerprints of Drinkable Culture dizisinden. LeGoullon, dünyada insanlar tarafından yapılmış en çok tüketilen beş içeceği bilimsel numune gibi kabul edip, mikroskop altında fotoğraflarını çekmeden önce her sıvı örneğinin kurumasını bekliyor. Ortaya çıkan görseller, içilebilen kültürün parmakizlerini, bir sanat tüketimi hareketi olarak analiz etme imkanı tanıyor."} {"url": "https://koltukname.com/2012/06/30/genclere-ulasmaya-calisirken-ne-yapacagini-sasiran-avrupa-birligi/", "text": "Avrupa Birliği bu senenin birinci yarısında iki büyük tanıtım videosu skandalına imza attı. İkisinde de kadınlar ve birinde beyaz Avrupalı olmayan herkes tuhaf biçimlerde yansıtılıyor, açıkça cinsiyetçilik ve ayrımcılık yapılıyor. Özellikle de göçmenleri ve kadınları destekleyen çok renkli ve uyumlu Avrupa imajını pompalamaları için tasarlanan bu kısa tanıtım videolarının tam tersini yapıyor olmaları ironin sonu. Avrupa'nın, son yaşadığı krizin finansal kısmının yanı sıra ve onunla iç içe olarak siyasi bir kriz yaşadığı açık. Bu videoların arkasındaki mantığın kriz yaşamaması sürpriz olurdu, diyor ve videolara geçiyoruz. Yani bir Lady Gaga klibi olamayacak kadar klişe fakat bir bilim videosu olamayacak kadar bilimden uzak bu videonun eleştireni de Boing Boing'in aktardığı kadarıyla çok olmuş. Bu video da tahmin edebileceğiniz gibi geri çekilmiş. Kampanya çerçevesinde hazırlanan internet sitesi ise duruyor. Physics Central internet sitesinin de çok eleştiri çektiğini, zira Kleopatra'nın rujundan ve taze rezenenin kilo verdirici özelliklerinden bahsettiğini anlatıyor. Bu videoyu yapan zihniyetten başka bir şey beklenemezdi zaten. Dünya muhafazakarlaşır, krizler derinleşirken çok kültürlülük ve özgürlük sembolü olmaya çalışan Avrupa'nın sadece tek tek ülkeleriyle değil ülkeler üstü Avrupa Birliği kurumlarının bürokratlarının da göçmenleri farklı otobüslere doluşturan Berlusconi ya da aynı zihniyetteki Sarkozy'den pek bir farkı olmadığı bu videolardan okunuyor."} {"url": "https://koltukname.com/2012/07/02/bir-kalori-bir-kalori-daha-kalorilerin-siyaseti/", "text": "Food Politics sitesinin Marion Nestle şimdi de Malden Nesheim'la birlikte Why Calories Count kitabını yazmış. Hem yemek kültürü hem de sağlık/diyet kültürüyle ilgilenenlerin, muhtemel ki yemek üzerine okumayı seven herkesin ilgisini çekecek bir kitap. Maalesef henüz alamadık, okuyamadık. Bu yazıda okuyanların yalancısı olacağız. Bunu vesile edip buradan memleket yayıncılarına sesleniyoruz: Yemek kitaplarının iyice paylarının arttığı bu günlerde biraz da gıdanın siyaseti üzerine kitaplar çıksa hoş olmaz mı? Aklımıza gelen Türkçe örnekleri de eklemeden geçmeyelim. Sinek Sekiz Yayınevi, Slow Food Devrimi'nden Permakültüre Giriş'e kadar ekolojik tarım ve gıda tüketimi üzerine çok güzel kitaplar yayımladı. Son olarak memleketimizde de denemelerini görebileceğimiz ekoköyler üzerine bir kitap yayımlamışlar. Biliyorsunuz, diyet mecralarında farklı ekoller, bunu yiyin bunu yemeyin halleri mevcut. Kalori sayanlar olduğu gibi karbonhidrat sayanlar da var. Kitabın okuyucuya vaat ettiği bu ekolleri aşıp beslenme, kilo alma, zayıflama ve obeziteyle ilgili kendi magazinleşmeden kurtarılmış görüşlerinizi kuracağınız. Karbonhidrat mı önemli toplam kalori meselesiyle ilgili Marion Nestle'nin görüşlerine kitaptan önce buradan da ulaşabilirsiniz. Mark Bittman'ın özetinden anlıyoruz ki yazarların, Bir kalori bir diğer kaloriye eşit midir? sorusuna verdikleri cevap hayır, eşit değildir. Türkiye'de Defne Koryürek ve Fikir Sahibi Damaklar'ın da ısrar ettikleri üzere gerçek gıda vardır, besleyici gıda vardır, bir de böyle olmayanı vardır. Kalorilerin nereden geldiği, şekerden mi, yoksa yeşil salatandan mı alındığı ruh ve beden sağlığımız için anlamlıdır. Buraya kadar ben de biliyorum derseniz buyrun bize katılın. Biraz organik gıda ve doğru beslenme üzerine okuyan insanlar bu farkların farkındalar. Kitap, bu noktada bir sonraki hamleyi bu kalorilerin siyasetini tartışmaya açarak yapıyor. Neden şişmanladığımız, neden bazı ürünlerin daha baştan piyasa sunulduğu, nasıl olup da bu koşullardan bağımsız bir beslenme rejimi oluşturabileceğimiz gibi sorulara cevap arıyor. Get organized. Eat less. Eat better. Move more. Get political. Örgütlenin. Daha az yiyin. Daha iyi yiyin. Daha fazla hareket edin. Politikleşin. Bizim kitabın okuduğumuz özetlerinden çıkardığımız sonuç şu oldu: Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz. Bugün kendi başına doğru beslenmek mümkün elbette ama çok zor, yıpratıcı, pahalı ve ahlakını temellendirmek noktasında sorunlu. Örneğin Nestle çocuklara yönelik hiçbir gıda pazarlamasının olmaması gerektiğini, bunu kaldırmamız gerektiğini söylüyor. Bunlar reklamcılıktan sanayiye çok fazla alanın yeniden değişmesi gerek ama evet, düşününce bir çocuğu şekerden tüm reklamlara rağmen uzak tutmak mı yoksa tüm çocuk şekeri reklamları yasaklamak mı, diye soruyor insan. Yemek üzerine bütün düzgün sorularda olduğu gibi başka soruları açan ve yemekten daha fazlasını düşündürten heyecanlı konular bunlar. Kitabı alıp da okuyunca bir daha yazmaya söz veriyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/07/03/dogum-gununu-kucuk-bir-kiza-hediye-eden-r-l-stevenson/", "text": "Stevenson, ne yazık ki Türkçede iki üç kitabı onlarca yayınevinden basılan, geri kalan çalışmalarının ise yüzüne bakılmayan yazarlardan. Örneğin Dr. Jekyll ve Bay Hyde İletişim, Can, İthaki ve Oğlak dahil olmak üzere on iki yayınevinden çıkmış. Define Adası'nı yine birçok yayınevinin yanı sıra Oğlak, İş Bankası yayımlamış. Birkaç resimli çocuk kitabından başka, yazarın, Dost Kitabevi'nin Babil Kitaplığı'ndan çıkan Sesler Adacığı adlı eseri bulunuyor. Ekte, yasal olarak yeterli olacağını umduğum BELGEYİ bulabilirsiniz. Seçmeciliği şahsen çok hoşuma gitti; İskoç, İngiliz ve Romalı yasal terimler ayrım yapılmaksızın bir arada kullanılmış ve Haynes Bayly'den yapılan bir alıntı kuşkusuz hakimin hoşgörü göstermesini sağlayacaktır. Ve A. H. Ide'ın yukarıdaki şartlardan herhangi birini unutması ya da uygulamaması durumunda bağışımı geri alıyor ve mevzubahis doğum gününü bir süreliğine Amerika Birleşik Devletleri başkanına aktarıyorum. Aşağıdakilerin tanıklığında 19 Haizran günü, 1891 yılı imzamı atıyor ve mühürümü basıyorum."} {"url": "https://koltukname.com/2012/07/05/uzun-omrun-sirri/", "text": "Beach Boys, Good Vibrations, California Dreamin' ve Surfin' U. S. A. gibi pop hitleriyle dolu başarılı bir geçmişe sahipti. 25. yıllarını kutlamak için 1986'da bir araya geldiklerinde, listelerde başarı kazanmış son parçalarının üzerinden on yıl geçmişti. Beach Boys, nostaljik anılar çağrıştıran bir gruba dönüşme tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Aynı yıl, Rolling Stones, ağır eleştiriler alan Dirty Work albümünü çıkartmıştı. Keith Richards, solo çalışmaları için grupla turneye çıkmayı reddeden Mick Jagger'la kavgalıydı. Grubun dağılmak üzere olduğu söylentileri kulaktan kulağa yayılıyordu. Yine bu sıralarda, Metallica adlı rock gurubu, Master of Puppets adlı üçüncü albümünü yayınlamıştı. Albüm, hemen, heavy metal türünün klasiklerinden biri olarak olarak nitelendi ve grubu zamanının en büyükleri arasına taşıdı. Albümün turnesi sırasında yaşanan bir otobüs kazandı, grubun bas gitaristi Cliff Burton, hayatını kaybetti. Grubun entellektüel ve en nitelikli müzisyeni olarak görülen Burton'ın kaybından sonra Metallica'nın dağılacağı düşünülüyordu. Ama bu üç grup için de tahmin edilen olmadı. Beach Boys, yirmi iki yılın ardından ilk defa 1 numaraya çıkacak Kokomoyu hazırladı. Parça Tom Cruise'un başrolde olduğu 1988 tarihli Cocktail filminin müzikleri arasında da yer alarak tüm dünyada fenomen haline geldi. Rolling Stones üyeleri, birbirleri hakkında düşündüklerini bir kenara bırakıp 1989 yılında çıktıkları büyük dünya turnesiyle tanıttıkları çok başarılı Steel Wheels albümünü çıkarttılar. Metallica ise, Flotsam and Jetsam gurubundan Jason Newsted'i yeni bas gitarist olarak transfer edip, tarihlerinde ilk kez ilk 10'a giren... And Justice for All albümüne imza attı. Brian Wilson, 1961'de grubu kurduğunda yanında bugün hayatta olmayan iki kardeşi Dennis ve Carl, kuzeni Mike Love ve dostu Al Jardine vardı. 1965'te Bruce Johnston, uyuşturucularla pek sıkı fıkı olan Brian Wilson'ın yerine turnelerde destek olmak üzere guruba katılmış ve hiç ayrılmamıştı. 2011 yılı sonunda Brian Wilson, Mike Love, Al Jardine, Bruce Johnston ve David Marks'dan mürekkep kadroyla The Beach Boys'un yeni bir albümün çalışmalarına başladıkları duyuruldu. Metallica da, gruptan farklı sebeplerle ayrılan iki bas gitarist haricinde, kadrosunu uzun zamandır korumayı başardı. Benzer şekilde Rolling Stones da yarım yüzyıl boyunca, kısmi değişimler geçirse de, kadrosunu korumayı başardı. Keith Richards ve Mick Jagger'a 1963'te Charlie Watts, 1975 yılında da Ronnie Wood katıldı. Wood'un ekibe katılmasından 1 yıl sonra, ileride dünyanın en büyük gurubu ünvanını Stones'un elinden alacak olan bir başka ekip İrlanda'da bir araya geldi. Bono, The Edge, Adam Clayton, ve Larry Mullen Jr., kendilerine U2 adını verdiler ve o günden bugüne hiç ayrılmadılar. Cepleri dolu, hayat kaygıları olmayan müzisyenler haline gelen grup üyeleri, yaşlarının da ilerlemesiyle, müzik üretme hızında bir düşme yaşamaktalar. Rolling Stones'un son stüdyo albümü 2005 yılında çıkmıştı. Albümler arasında uzun boşluklar olması, hayranlar arasında dağılma söylentisinin yayılmasına ya da üyeler arasındaki sürtüşmelerin dedikodularla abartılarak konuşulmasına yol açar. Ama bunların etkisini silecek bir konser dizisi ya da bir albüm genelde yeterli olacaktır. Bu yüzden grubun takipçilerinin, kimi zaman on beş yılı bulabilecek molalar alınabildiğini, ama eninde sonunda geri döneceklerini bilmesi önemlidir. Tıpkı Hotel Californiayla bilinen The Eagles'ın 1980-1994 arasındaki ataletini gurubun joker elemanı Glenn Frey'in Ne dağılması, sadece on dört yıllık bir tatile çıkmıştık, diye açıklaması gibi. Bu gibi grupların üyeleri, çocukları için evli kalmayı, iyi günde kötü günde yanyana olmayı, evleri bir süre için ayırsalar da, boşanmayı gerçekten düşünmeyen ebeveynler gibi davranmayı tercih etmeleri de dikkate değerdir. Kendi ifadelerine göre, Rolling Stones, Jagger ve Richards'ın kanlı bıçaklı olduğu 1986 yılında bile asla hayranlarının ayrıldıklarını düşünmesine izin vermemek için ellerinden geleni yapıyor, turne ve yeni albüm konusunda ciddi ciddi tartışıyorlardı. Bono, bir Daily Mail söyleşisinde, grup üyelerinin ölene kadar bir arada olacağını, U2'nin dağılacağına asla inanmadığını söylemişti. Buna gerekçe olarak da, grup üyelerinin gruptaki rollerine çok alışmış olduklarını, bu rolleri olmazsa kendilerini işsiz hissedeceklerini göstermişti. 60'ların Motown yıllarında büyük başarı kazanmış The Four Tops, 1997'de gurubun üyesi Lawrence Payton ölene dek, tam kırk dört yıl aynı kadroyu korumuşlardı. Bu grubun dışında başka bir yerde var müzik yapabileceklerine inanmıyorlardı. Zaten Payton'ın ölümünden sonra da yapmadılar. Bono on dört yaşındayken, Larry Mullen on altı yaşındayken annelerini kaybetmişlerdi. Bu acı onları genç yaşta birleştirmişti. Daha sonra Clayton alkol ve uyuşturucu bağımlılığından kurtulmaya çalışırken, tüm grup yanında yer aldı. Tıpkı yakın arkadaşlarını kaybeden Metallica üyelerinin birbirlerine daha da kenetlenmesi gibi. Benzer bir durum, 1973 yılında Angus ve Malcolm Young kardeşler tarafından kurulan AC/DC için de geçerliydi. Akut alkol zehirlenmesinden solistleri Bon Scott'ı yitiren grup dağılmak yerine, Brian Johnson'ı kadroya dahil edip altı ay içinde Back in Black albümünü kaydeti. Albüm, dünyada 49 milyonluk satışıyla, Michael Jackson'ın Thriller albümünün ardından tüm zamanların en çok satan ikinci albümü oldu. Rolling Stones, U2, Metallica, Rush, AC/DC ve 30 ya da daha fazla yılı ardında bırakan grupların neredeyse hepsi, eski görkemli günlerinden uzaktalar. Yine de onları sahnelerden çekilmeden önce canlı görmek isteyecek, eski güzel günlerin hatırına da olsa, yaptıklarını halen takip edecek yeteri kadar insan var. Sadece bu bile, köklü grupların, beraber geçen bu kadar uzun yılın ardından resmi bir ayrılma haberi yayınlamamasına yeterli. Başarı, para, eğlence, kan, ter ve gözyaşı dolu yılları birlikte geçiren gruplar için bir süre sonra aşk değil, sevgi-saygı öne çıkıyor ve asgari müştereklerde buluşmayı başaran karakterlerden oluşan gruplar hayatına devam ediyor. Her şeye rağmen, bugün 30, 40 ya da 50. yılını deviren gruplara bakınca, kimi müzik türlerinin yeni ortaya çıktığı ya da dijital devrimin çok öncesindeki dönemlerde kuruldukları görülüyor. Bugün kurulan grupların uzun ömürlü olup olmayacağını kimse onlara göre değerlendirerek öngöremez. Çünkü artık başka değerlerin, başka parametrelerin etkidiği bir dünyada yaşıyoruz. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/07/08/hip-hopun-dogusu-ve-yukselisi-i-siyah-bir-isyandan-satilabilir-bir-metaya-donusurken/", "text": "Aslında 70'lerin New York'unda siyahlar ve Güney Amerikalılar arasında şekillenen bir altkültür olan hip hop, günümüzde daha çok, kibarca söylemek gerekirse, mesaj kaygısı içermeyen sözleriyle ve şovenist video klipleriyle tanınan bir müzik türü olarak bilinir. Batı Afrika yerlilerinin ritmik sözlerle hikaye anlatma geleneğinin, köle ticaretiyle 20. yüzyıl Amerika'sına kadar taşınmasının ardından hip hop, 60'ların sonunda Müslüman Afroamerikalılardan mürekkep Last Poets'in davul ritmi üzerine kaydettikleri siyasi şiirlerden oluşan albümüyle güncel bir müzik türü olmaya doğru hareket etti. Bu henüz adı konmamış ve hip hop'a evrilecek müzik, ezilenlerin ve kapitalist Amerika'da kıt kanaat geçinenlerin gürleyen, fakat çok duyulmayan sesiydi. Teknik olarak henüz bugünkü halinden epey uzakta olan erken dönemdeki hip hop, yoğun olarak Amerikan toplumunun en alt kesimini oluşturan Afroamerikalılar ve göçmenler arasında yayılırken, beyazlar aynı yıllarda ki o yıllar 70'lerin başıydı daha çok heavy metalin peşindeydi. Metalin kuru ve kaba öfkesine karşı hip hop'un siyasi bir kimlik kazanmakta olduğunun fark edilmesi üzerine Amerikan müzik endüstrisi, 70'lerde disco türüne altın çağını yaşatmak üzere güçlerini seferber etti. Disco, sistemle kavga etmeyen, siyasi bir söylem taşımayan, dans ve eğlenceyi öne çıkartan munis bir türdü. 70'ler, Amerika'da siyahlara ve göçmenlere yönelik ırkçılığın görece olarak hafiflemeye başladığı yıllardı ve böyle sivri siyasi oluşumlara gerek yoktu. Yer yer Avrupai ve eğlenceli disco, Gloria Gaynor, Donna Summer, The Jacksons gibi pek çok siyah yıldızına rağmen, siyahlar arasında zamanla tepki çekti. Disco, sadece eğlenceliydi, oysa siyahların beyazları eğlendirmekten daha mühim sorunları vardı. 80'ler başlarken disco'yla paylaştıkları, kendini tekrar eden funky ritimleri, elektronik ses efektleriyle birleştirerek bugün Hip Hop olarak bildiğimiz müziğin temelleri tam da o zamanlarda atıldı. Ancak Hip Hop, henüz sadık takipçilerden geniş kitlelere ulaşmış sayılmazdı. Akıntıya ters kürek çeken Hip Hop, sadece müzik değil, farklı sanat türleri ve ifade şekilleriyle, bir altkültür olarak yoluna devam etti. Amerika'da 60'larda siyasi eylemcilerce kullanılan bir ifade yöntemi olan grafiti, en çok New York'ta rağbet görmekteydi ve Hip Hop'un umarsız, ritme dayalı ruhunun grafiksel bir ifadesi gibiydi. Bu haliyle, Hip Hop müzisyenleri arasında çok popüler oldu. Bu arada break dance adı verilen bir dans türü de hip hop takipçileri arasında yayıldı. Dansçılar, teknik becerilerini, müzik eşliğinde sırayla savaştırmaktalardı. Oldukça akrobatik hareketlerden oluşan bu dans, 1984 Los Angeles olimpiyatları kapanışında, Lionel Richie'nin All Night Long parçası eşliğinde, nezih bir ortamda, aynı anda tüm dünyayla buluştu. Break dans, Hip Hop'ın adeta fiziksel bir ifadesiydi. 80'ler Hip Hop'un patladığı yıllar oldu. Teknoloji de, bugün geldiği seviyeye kıyasla çok gerilerde de olsa, müzisyenlerin kullanımına sunduğu elektronik ritim aygıtlarıyla, bu ritim tabanlı müziğe hatırı sayılır bir ivme kazandırmıştı. Ayrıca, yeni geliştirilen sampler türü edevat, daha önce elle yapılan pek çok efektin elektronik olarak çıkarılmasını sağlıyordu. Böylece Hip Hop, ektronik müzikle yakın bir akrabalık da kurmuş oldu. Zaten, diğer türlerle ilişki kurmaya ve kaynaşmaya çok müsait bir doğası vardı. Aerosmith ve Run DMC'nin işbirliğiyle tüm dünyada büyük hit olmuş Walk this way, Rock ile Hip Hop münasebetinin nasıl olabileceğini de, ticari başarıyla göstermişti. Bu arada müziği icra edeceklerin rolleri de belirginleşti. DJ adını alan müzisyenler, doğrudan bir enstrüman çalmamakta, elektronik edevatın kullanımını üstlenmekteydi. Mikser, çoğunlukla birden çok sayıda DJ seti, am-fi ve hoparlörler DJ'lerin kontrolündeydi. Böylece ses efektleri, ritim, öne çıkması gereken sesler canlı olarak kontrol edilebiliyordu. MC adı verilen grup üyeleriyse işin sözel bölümünü gerçekleştiriyorlardı. Görevleri, solist olarak, çoğunlukla asıl ritimle ahenkli ve akıcı şekilde, sözleri melodili ya da melodi olmaksızın söylemekti. Beatbox olarak adlandırılan başkaları da, kimi zaman drum machine yerine davul sesini, ağzılarını enstrüman olarak kullanmak yoluyla müziğe katmaktalardı. Amerika'da siyahlar ve göçmenler arasında yayılan hip hop, yavaş yavaş kendine ait terminolojisini ve argosunu oluşturmaya başlamıştı. Gerek göçmenlerin kimi zaman bilinçsizce dili bozarak konuşmaları, gerek siyahların kimi zaman beyazların eğitim belirtisi dilini reddederek bile isteye dili deforme etmeleri, kimi zaman kelimeleri anlaşılması zor kısaltmalarla değiştirmeleri sonucu, yepyeni ve orijinal bir argo gelişti. Böylece, hip hop, kendilerini egemen beyazlardan hissetmeyenler için bir kimlik oluşturucu haline de geldi. Ağırlıklı olarak eğitimli beyazlar ise bu müziğe, tpkı kenar mahalledeki siyahlara olduğu gibi mesafeli kaldılar. Soğuk Savaş dinip 90'lar yaklaşırken, dünya değişmekte, kapitalizm yeni bir evreye geçmekteydi. Müzik ve doğal olarak hip hop da bir üründü ve artık zavallı siyahların siyasi yakarışlarını anlatan şiirlerden daha fazlası olmalıydı. Bu haliyle hip hop, çok pazarlanabilir bir ürün olmadığından, Amerikan müzik endüstrisi işin içine para, seks, uyuşturucu ve hatta kan enjekte etmeye karar verdi. Ayrıca, toplumun alım gücü daha yüksek kesimini oluşturan beyazların da dikaktini çekmek gerekliydi. Üstelik, Amerika'nın pek de gizli olmayan ırkçılığı, siyahlar için yeni bir rol tasarlamaktaydı. 90'lar, tıpkı dünya için olduğu gibi, hip hop için de bambaşka bir dönem olacaktı. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/07/09/louis-vuitton-amblemli-origami/", "text": "Geçtiğimi aylarda Haftanın Eğlencesi bölümünde bir kitabın doğuşuna yer vermiştik. Söz konusu olan kitap, Suzanne St Albans'ın Slightly Foxed'tan çıkan Mango and Mimosa'sıydı. İngiltere'deki Smith-Settle Matbaası'nda geleneksel baskı teknikleri kullanılarak hazırlanmıştı. Şimdiyse kitaplardan davetiyelere uzanıyor ve Osaka'da açılacak olan yeni Louis Vuitton dükkanı için özel olark tasarlanan origamilerin hazırlanışına tanık oluyoruz. Çalışma, İtalyan Happy Centro stüdyosu imzalı. Kendilerinin daha önce font illüstrasyonu sergisinde benzer bir çalışmaları olmuş; origamiden harfler yapmışlar."} {"url": "https://koltukname.com/2012/07/10/itunesun-egemenligine-bas-kaldiran-asiler/", "text": "Zamanın en büyük internet müzik marketinin sahibi Apple, müzisyenlerin albümlerindeki parçaların her birinin tek tek satılabilir olması konusunda oldukça ısrarcı. Bu ısrarı, müzik endüstrisinin diğer aktörleri tarafından da destekleniyor. Ancak AC/DC, bu konuda sert ve aksi bir tutum sergilemekte. Grubun eserlerini iTunes üzerinde satmayı reddeden AC/DC önderi Angus Young, Telegraph gazetesine durumu Biz single çıkartmıyoruz, albüm yapıyoruz, diye açıklamış. Young'a göre, albümlerindeki tüm parçalar birbirine ait ve grup eğer iTunes'un istediği şekilde bir satış modeli uygulanırsa, ortaya çıkan durumun kendi müziklerini temsil etmeyeceğini düşünüyor. iTunes'a mecbur olmadıklarını da ekleyen Young, bu yapılanmanın başarılı olmak için elzem olmadığı fikrinde. Bunu da, sitede albümleri yer almamasına rağmen, eski tarihli albümlerinin satışlarında büyük artış olmasıyla açıklıyor. Menejerleri iTunes'la zıtlaşmamak konusunda kendilerini uyarmış, ama grup bunu dikkate almamış. AC/DC'nin tavrına gelen olumlu tepkiler, müzik endüstrisi içinde Apple'ın giderek kartelleşen ana dağıtıcı pozisyonunun değişmesini isteyenlerin de olduğuna işaret ediyor. Ama aksi sesler daha güçlü. British Phonographic Industry yöneticisi Geoff Taylor, iTunes'un diğer dijital lisans yönetim tipleriyle uzlaşıcı olmayabileceğini söylemiş. Taylor, ayrıca satın alınmış bir müziğin kaç farklı cihaza kopyalanabileceğine dair yasal bir sınırlama getirilmesi gerektiğini eklemiş. Ancak sürekli değişen teknolojilerde insanların sık aralıklarla yeni cihazlar aldıklarını düşünecek olursak, bu sınırlamanın yeni donanım satışlarını olumlu etkilemeyeceği açık. Taylor, bu duruma geçişlerin bir bedeli var, bu da o bedelin bir parçası yorumunu yapmış. Konuya bir başka bakış açısı da, grunge döneminin önemli gruplarından Smashing Pumpkins'in kurucusu Bill Corgan'dan geldi. Corgan Antiquiet'le yaptığı söyleşide, genç müzisyenlerin pasifliğinden şikayet ediyor ve Nirvana ya da Clash gibi radikal çıkışlar yapma peşinde olmamalarını eleştiriyor. Corgan'a göre çoğu genç müzisyen iTunes'la müziklerini internetten satıp gelecek parayı beklemekte. Corgan, iTunes'a karşı savaş baltalarını çıkartmış görünse de, ironik şekilde, uzun zamandır beklenen albümü, müzik marketlerden önce iTunes üzerinde satışa sunulacak. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/07/12/tanisiniz-ubuweb/", "text": "UbuWeb sayesinde daha önce Bukowski'nin kendi metinlerini okuduğu ses kayıtlarını ve Dali New York'ta belgeselini sizlerle paylaşmıştık. Bugün siteyi biraz daha detaylı incelemek istiyoruz. Zira Ekşi Sözlük'ten Karia'nın da dediği gibi, burası bir müstakil dijital sanat manifestosu. Reklam yok, üyelik yok; bezdiren hiçbir müdahale olmadan, dijital ortama aktarılabilecek ve ucundan köşesinden ya da göbeğinden avangard sayılabilecek her türlü metin, ses kaydı ve videoyu burada bulmak mümkün. İnternet dallanıp budaklandıkça aslında aklımızı da bulandırdığı ve esaslı okumalardan, dinlemelerden uzak tuttuğu; ekran karşısında vakit geçirmekten eski keyiflerimizi unuttuğumuz söylenir durur. UbuWeb insana, hayır öyle değil, internet sayesinde bedava Rimbaud belgeseli seyretmek, Maurice Blanchot okumak mümkün, dedirtiyor. UbuWeb ayrıca partnerleri üzerinden daha da sıradışı mecralara uzanma şansı yakalıyor ve bu şansı iyi kullanıyor. Biz coğrafya ve ilgilerimiz gereği özellikle Ortadoğu dergilerinin önde gelenlerinden Bidoun'la yaptıkları ortaklığa ve Bidoun Presents köşesindeki Ortadoğu malzemesine hayran kaldık. Türkiye üzerine de kısa bir tanıtım filmi çekmişliği olan Claude Lelouch, 1971'de 19 dakikalık bir İran tanıtım filmi çekmiş ve tamamını seyretmek mümkün. Bu bölümde İlhan Mimaroğlu'nun müziğini de dinleyebilirsiniz. Eğer ürünün baskısı piyasada yoksa bizce adalet zedelenmiş sayılmaz. Ya da eğer piyasada satılıyor, ama deli bir fiyat isteniyorsa ya da elde etmek çok zorsa, şansımızı bir deniyoruz. Ama bir şey piyasada satılıyorsa ve herkes kolaylıkla alabiliyorsa, ona dokunmuyoruz. En son yapmak isteyeceğimiz şey zaten zar zor bulduğu parayla avangart sanat üreten insanların kazanabilecekleri üç-beş kuruşa göz dikmektir. UbuWeb dijital ortama uyarlanmış zor bulunan, baskısı bitmiş ya da acayip ürünlerin dağıtımına hizmet eden bir kooperatif gibidir. Eğer biz çok zor bulunabilecek bir somut şiiri tarayıp da burada yayımlıyorsak, bu işlem o şiirin gerçek hayattaki değerine hiçbir zarar vermez, tersine onu daha da değerli kılar. Yine de umurumuzda değil, E-bay'de satılık bir sürü eşya var zaten ve çoğu için de anamızın nikahını istiyorlar. Eğer baskısı bitmiş bir ürün yeniden basılırsa, biz onu hemen kendi sayfalarımızdan kaldırırız. Yine, eğer bir sanatçı kendi ürünlerinden birinin UbuWeb aracılığıyla gönderildiğini öğrenir de kızarsa, hemen ona saygı duyar ve o ürünü de kaldırırız. Böyle bir durum olursa lütfen bize bildirin. Neyse ki genelde, ürünlerinin dağıtımı için çok da müşkülpesent davranmayan insanlarla birlikte çalışıyoruz. Yine de her zaman yeni sanatçıların yeni ürünlerine açığız. Çoğu öğretim üyelerinden oluşan geniş yönetim kurulu ve bol partneriyle UbuWeb her an yıkılmayı beklese de tam tersi güçlenerek, çoğalarak ayakta durmaya devam ediyor. Satın alamayacağınız ve satamayacağınız bir sanat arşivi! Ne okusam, ne dinlesem dertlerine derman site!"} {"url": "https://koltukname.com/2012/07/13/korsanin-cezasi/", "text": "The Guardian'da 11 Temmuz'da korsan konusunda yazılan bir haber, korsanın çok kaliteli bir şekilde olmasa da ara ara tartışıldığı Türkiye'de yaşayan bizler için bile şaşırtıcı oldu. Bir yazarın kendi kitabını internetten yayan bir korsana yaptıkları anlatılıyor haberde. Yazar, Terry Goodkind. Türkçeye çevrilmiş iki kitabı mevcut: Dokuzlar Yasası, Büyücünün İlk Kuralı. Ayrıca Phoenix Yayınevi'nin Efsaneler 2 derlemesinde de kendisine yer verilmiş. Yazar dünyada The Sword of Truth serisiyle ve serinin yayımlanmış on üç kitabına dayanan televizyon dizisi, Legend of the Seeker'la ünlü. Fantastik edebiyat okuyanların muhtemelen tanıyacağı, bu türün çok satarlar listesinde yer alan yazarlardan. Kendisi önemli bir kararla son kitabını yayıncısız yayımlamaya karar vermiş. Bunun için de e-kitap formatını benimsemiş. E-kitap formatı aslında yayıncı aracılığı üzerine çok soruyu akla getiren, dağıtıcı gibi başka aracılara başka güçler kazandırabilen pek tartışmalı ama gittikçe de yaygınlaşan bir format. Konu üzerine Koray Löker'in iki sene kadar önce hazırladığı dosya hem dünyadaki gelişmeleri hem de Türkiye'de bu meselenin mevcut resmini gayet iyi veriyor. Yazıyı buradan okuyabilirsiniz. Löker'in bu sene yazdığı özellikle de Amazon üzerine durduğu yazıyı da yeri gelmişken tavsiye edelim. Söyle Josh, demek çalışkan bir yazar ve senin gibi yarış seven birine karşı hiç saygın yok? Bu zorlu çalışmaların ürünlerin korsanlığını yapmaya çalışan kişilere, üstelik de empati kurarak, erişmeye çalışan birine bile saygı göstermiyorsun. Bizim kitabın başına koyduğumuz korsan üstüne notumuzu okumakla bile uğraşamadın galiba. Hakikat ve onuru her şeyin üstüne tutan bu kitapların hayranı olduğunu iddia etmen ne kadar ironik. Yazarın korsanlık üzerine bir not yazmış olmasının korsanlığı engelleyebilecek olduğunu düşünmesi, bu kadar entrika dolu kitaplar yazan birinden olağanüstü derecede naif bir hareket olmuş. Keza kitapların içeriği ile korsanlık arasında kurduğu ilişki de buradan bakınca en hafifinden absürt gözüküyor. Bu mantık çok tuhaf yerlere gidebilir. Ama en tuhafı elbette yazarın bütün bu fikirlerini ifade etmek için korsanı adıyla sanıyla ifşa etmesi, ki Facebook sayfasındaki yorumlarda tartışılan da en çok bu olmuş. Yazar neden mahkemeye vermeyi tercih etmemiş de tüm dünyaya rezil etmeyi tercih etmiş? Burada konu korsan, sanatta telif gibi konulardan ziyade daha dar bir biçimde yazarın öfkesini kusmasına kaymış. Yorumlarda birçok kişi bu tür bir ceza almaktansa mahkemeyi tercih edeceklerini, bu kişinin hayatında çok derin iz ve kısıtlılıklar bırakacak bir yöntem seçildiğini yazmışlar. Bizim aklımıza ise, Eğer bu kitabın arkasında yazar değil de yayınevi olsaydı bu olay gerçekleşir miydi? sorusu geliyor. Yazar basım ve yayın haklarını yayınevine devretmiş olacağı için, korsan yalnızca yazarın değil, aynı zamanda yayınevinin de haklarını ihlal etmiş olacaktı. Bu durumda da hiçbir kurumun dava açmak yerine Facebook üzerinden sataşmayı tercih etmeyeceğini varsayıyoruz. Türkiye'de yayıncıların devletle birlikte yürüttüğü bandrol gibi uygulamalara karşın korsan, engellemesi cezalandırmasından daha zor bir oluşumdur. Yine de korsanla mücadelede karekodu kullanmak gibi yenilikler söz konusu. Buradaki kilit nokta, korsan ile okurun ilişkisi. Sizce kitap hırsızlığının diğer hırsızlıklardan farkı var mı? diye soruların sıkça tartışıldığı bir ortamda korsanla mücadelede yazarın bir başına başarılı olamaması pek şaşırtıcı değil. Biz bu tür öç almaya ve yıkmaya kırmaya dönük cezalardansa, konunun ilgili aktörlerce düzgünce tartışılmasını tercih edenlerdeniz. Güzel bir tartışma zemini için yine Koray Löker'den bir yazıyı önerebiliriz: Sanatçılar, sanatsal üretimlerinden değil de başka alanlardan para kazansalar, sanat mecrası biraz daha özgürleşemez miydi? Şurası açık ki günümüzün kapitalist üretim ilişkileri zemininde, sanat üzerine olanla, beslenme ve tarım üzerine olan arasında açık bir ilişki kurabiliriz. Kalorilerin siyasetini konuşurken ve tek başına sağlıklı beslenmeden bahsederken demiştik: Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz. Sanatçının ve okurun, dinleyicinin, özgürleşmesinde de aynı şiarı tekrarlıyoruz. Bu tür tekil cezalar ya da tekil kurtuluşlar hatta internette kurtarılmış bölgeler bile, çelişkilerin derinliğine değmiyor. Sanatsal üretimde kurtuluş ne demektir, burada tartışmak mümkün değil, ama yazarın korsanları çarmıha germesiyle gelmeyeceği açık! Lokerin ilk yazisinda Amazon'un diger dillere kaitsizligi vurgulanmis. Almanya ve Almanca bence net sekilde destekleniyor. Fransa'daki. durum da bildigim kadariyla fena sayilmaz. Kaldi ki, yayinlari sadece kitap olarak degerlendirmemek gerek. Dergiler ve gazeteler de bu isin bir parcasi. Kindle bu konuda da olanaklar sunuyor. Itiraf ediyorum, Amazon'a degil ama Kindle'a asigim."} {"url": "https://koltukname.com/2012/07/14/haftadan-kalanlar-9-15-temmuz-2012/", "text": "Sıcaklar kendini daha da hissettirirken Henry David Thoreau karpuz yemeyi öneriyor. Yemekten laf açılmışken, eğer siz de ne gerek var evde hamburger yapmaya, dışarıda var nasıl olsa diyenlerdenseniz, buraya göz atmak isteyebilirsiniz. Biz de hamburgeri evde, döneri dışarıda tercih ediyoruz. Apple meraklıları ya da genel olarak bilgisiyar meraklıları için Rusya'da bir Apple müzesi açılmış. Fotoğraflar pek uygun düşen Vintage Everyday'de. Vintage Everyday gibi blog'lar Amerika'nın eski fotoğraflarının derdine düşerken, bizde artık daha iyisi var: Anlatsam Fotoroman Olur. Amerika demişken, müthiş bir icat daha: Flört halinde çok da tanımadığınız biriyle yemektesiniz, bardasınız, vs. Çıkıp gitmek istiyorsunuz. Eskiden tuvalete gidip, en yakın arkadaş aranıp, Beni birazdan ara! denirdi/denirmiş. Şimdi bunun da uygulamasını yapmışlar! Yordam'ın özenle yayımladığı, yaz için kıştan beri sakladığımız, hala da Türkçeye çevrildiğine sevine sevine dolaştığımız China Mieville romanları, şehirlerle bu kadar iç içe olunca pek şahane mimarlık sitelerinden BLDGBLOG kendisiyle mimarlık ve şehir üzerine uzun bir söyleşi yapmış. . Parmesan peynirin sürülecek hale gelmişi: Bu sıcakta güzel bir ekmek üzerine bundan sürmek öğle yemeğine yeter de artar bile. Hamburger demişken, tam ev yapımı hamburger. Köfte yapmak kadar basit, hamburger yemek kadar eğlenceli! Haftanın kokteyli: Karadut bulunamayabilir, suyu çıkartılacak her tatlı meyve ile yapılabilir diye düşünüyoruz, meyveli cin fiz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/07/15/hip-hopun-dogusu-ve-yukselisi-ii-kultur-endustrisinin-sinsi-pencesinde/", "text": "80'ler, Soğuk Savaş'ın toplumu muhafazakar iktidarlara yönelttiği Amerika'da, siyahlar için hayatın zor olduğu yıllardı. İran'daki İslam devrimiyle ilgili olarak yaşadıkları oy kaybı, Demokratlar'ın iktidarı eski Hollywood yıldızı Cumhuriyetçi Ronald Reagan'a bırakmasına yol açmıştı. Reagen tipik bir muhafazakar politikacıydı. Onun 80'lerin neredeyse tamamında sürecek ve koskoca doğu blokunun imhasıyla sonuçlanacak iktidar döneminde, büyük şirketlerin yıldızı parlayacak, devletin ihtiyaç sahiplerine doğrudan yardımları kesilecek, zenginler daha zengin, fakirler daha fakir olacaktı. Amerika'nın yaşam şartları Afro-Amerikan vatandaşları için zorluydu. Büyük şehirlerin varoşlarında, artan suç oranı, şiddet, çeteleşme, uyuşturucu, AIDS, zührevi hastalıklar, yüksek çocuk ölüm oranları, erken yaş hamilelikleri, cinsel istismar ve yüksek intihar oranları görülmekteydi. Siyahlar ve Latin göçmenler, bu sarmalın içinde debelenmekte, debelendikçe daha da batmaktaydılar. Amerika'nın beyazlarının siyahlara bakışıysa oldukça acımasızdı. Çoğu beyaz, siyahların bu durumda olmasının sebebinin bizzat siyahların kendileri olduğunu düşünüyor; siyahları tembel, şiddet düşkünü, kadın düşmanı olarak görüyorlardı. Kısaca Amerika'nın egemen beyazları, azınlıklara ve toplumun ezilen kesimlerine yönelik bilinen yüzlerce yıllık ideolojik pozisyonlarını muhafaza ediyorlardı. Theodor Adorno ve Max Horkheimer, 1947 tarihli eserleri Aydınlanmanın Diyalektiği'nde, radyo, yazılı basın ve reklam kombinasyonundan oluşan ticari yapılanmaya kültür endüstrisi adını vermişlerdi. Horkheimer ve Adorno'ya göre kültür endüstrisinin en önemli işlevleri, hakim ideolojiyi güçlendirmek ve istenmeyen bilinçlenmelere kitlesel kültür manevralarıyla engel olmaktı. Bunu yaparken, kültür ve kimliği tek bir boyuta indirgemek asli yöntemdi. Amerikan müzik kanalı MTV, kültür endüstrisinin en önemli enstrümanlarından biriydi. Geleneksel olarak rock müziğine büyük ağırlık veren MTV, 80'lerin ortasında güncelliğini yitirme tehdidiyle karşı karşıya kalınca tavrını değiştirmişti. Beyazları rahatsız etmekten imtina eden ve bu yüzden de siyah müziği ve siyahları ekranlarına pek çıkartmayan MTV, bir geçiş dönemine girdi. Büyük satış rakamlarına ulaşan beyaz hip hop grubu Beastie Boys, Run DMC ile Aerosmith'in ortak kaydı Walk this way, bir siyah ve bir latinden oluşan Fat Boys, MTV ekranlarında sıkça görünmeye başladılar. Hip hop'ın, popüler dans müziğinden ayrışan heavy metal ve rock'ı biraz iterek kendine yer açması ve geniş bir beğeni toplamasıyla, özellikle pahalı ve trendy spor ayakkabılar gibi ürünlerin reklamlarında kullanılması da başladı. 1988 yılının Eylül ayında, MTV YO! MTV Raps adlı programın yayınına başladı. Program, birkaç gün içinde tüm televizyon programları arasında en çok izlenenler arasına girdi. Bu başarı, diğer televizyon kanallarını da benzer programlar yapmaya itti. Siyahlar ve hip hop'un özellikle televizyon aracılığıyla yayılması burda durmadı. Kısa bir süre sonra, light ve siyah bir popüler rap yıldızı olan Will Smith'in başrolünde oynadığı The Fresh Prince of Bell-Air adlı dizi de Amerikan ekranlarında belirdi. Böylece hip hop, birdenbire olmasa da, hızlı denebilecek bir şekilde popüler kültürün her alanına nüfuz etti. Bir dönemin direniş kültürü hip hop, kültür endüstrisinin manevrasıyla, global bir popüler kültüre dönüşmek üzereydi. O kadar popüler olmuştu ki, Sovyetler Birliği'nin dağılması sonrası dönemde Rusya'daki seçimlerde, adaylar, Amerikan hip hop parçaları bile kullanılmıştı. Aynı Ruslar, bir başka çok satan popüler rap müzisyeni MC Hammer'ı seçim döneminde ülkelerine davet etmişlerdi. 80'lerin ikinci yarısında, Amerika'nın batı yakasında bir başka hip hop tarzı ortaya çıktı. San Francisco'nun Körfez bölgesinden Tone Loc ve güneyinden gerçek bir çete üyesi Ice-T ve N. W. A adlı grup, gangsta hip hop olarak tanınacak müziğin öncüleriydi. Bir başka çete üyesi ve sabıkalı Snoop Dogg, N. W. A üyesi Ice Cube, G Funk adı verilen tarzın yaratıcılarından Dr. Dre, anne ve babası Kara Panterler'den olan ve daha sonra cinayete kurban gidecek 2-Pac gibileri de onlara eklendiler. Sokağın diliyle siyaset, uyuşturucu, güç, evsizlik, çete savaşları, mahalle kültürü gibi şiddetle iç içe ama siyahların hayatlarındaki acımasızlığı gerçekçi şekilde yansıtan sözlerini hiç sakınmıyorlardı. Bu isimler, hem müzikal hem de ticari açıdan, daha sonra kıtanın New York merkezli doğu yakasındaki meslektaşlarıyla, plak şirketlerinin de katıldığı şiddetli bir rekabete gireceklerdi ve bu rekabet, cinayetlere kadar uzayacaktı. Kültür endüstrisi, Amerikan bulvar basınının da desteğiyle bu şiddet dilini lehine kullanmaya başladı. Şiddetle ve suçla iç içe de olsa, giderek muhalif köklerine sarılan hip hop kültürünün tek boyuta indirgenmesi ve vahşi materyalizm eşliğindeki bir bling kültüründen ibaret gösterilmesi için zemin hazırlanmaktaydı. Demokratların iktidarındaki 90'ların Amerika'sında siyahların artık ırk ayrımcılığından mustarip olmadığı, onlara sunulan her şeye rağmen Amerikan değerlerine saygısız, iş dünyasına uzak, devlet otoritesine düşman kalmayı özellikle istedikleri ve devlet tarafından bazı hareketlerine göz yumulması gibi talepleri olduğu fikri beyaz topluma yayılmaktaydı. Ancak kültür endüstrisinin bu hamlesi, ancak kısmi başarıya ulaşacak, hip hop küresel bir kültür halini alarak dünyanın her yanına, üstelik muhalif ve politik karakterini de yanına götürerek yayılmaya devam edecekti. Öyle ki, 2000'lerin başında Hindistan ve Afrika'dan büyük bir göçmen nüfusu kabul eden Almanya'nın kadim zencileri Türkler tarafından bile, kendi ikonları olan Tatlıses'ten de, Yurtseven Kardeşler'den de daha fazla taraftar toplayacaktı. Eleştirileri ve yardımları için Ayşecan Aral'a teşekkürler. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/07/16/faulkner-paraya-ihtiyac-duyunca/", "text": "William Faulkner'ı bu sayfalarda daha önce kokteyl tercihleriyle ağırlamıştık. Bugün doğrudan kendi sözlerine yer vermek istiyoruz. Geçtiğimiz haftalarda yazarların reklamlarda oynaması da dahil olmak üzere para kazanma biçimleri tartışılmıştı. Burada Faulkner 20. yüzyıl edebiyatının en hakiki seslerinden biri para, yazmak ve hakikat arasındaki ilişkiye dair konuşuyor. 1947 baharında Mississippi Üniversitesi'nin İngiliz Dili Edebiyatı Bölümü'nde, bir hafta boyunca her gün bir başka sınıfa giren Faulkner, başlarında profesörleri olmayan öğrencilerin sorularını yanıtlamış. Kendisiyle yapılan bu soru-cevap seansının seçtiğimiz bazı kısımları çevirmek istedik; tamamınıysa This Recording'de okuyabilirsiniz. Ben daha da okuyacağım diyenler ayrıca Conversations with William Faulkner adlı kitaba bakabilirler. Üstüne bir de Faulkner'ın kendi eserlerini okuyacağım diyenler de Yapı Kredi ve İletişim yayınevlerine bir göz atabilirler. Hayattaki en üzücü şeylerden biri, bir insanın günde ve her gün arka arkaya sekiz saat boyunca yapabileceği tek şeyin çalışmak olması. Sekiz saat boyunca yemek yiyemezsiniz, günde sekiz saat içki içemezsiniz yahut sekiz saat sevişemezsiniz sekiz saat aralıksız yapabileceğiniz tek şey çalışmak. İşte insanların kendilerini ve çevrelerindeki herkesi mutsuz ve perişan etmesinin sebebi bu. WF: Başka bir yer görmedim. Ben insanın hakikatini anlatıyorum. Zorda kalırsam hayal gücünü kullanıyorum ve zalimliğe son çare olarak başvuruyorum. Bölge rastlantısal. Benim bütün bildiğim bu. WF: En temel sebebi paraya ihtiyacım olmasıydı. Yayımlanan iki üç kitabım satmıyordu ve parasızdım. Kutsal Sığınak'ı satsın diye yazdım. Yayıncıma gönderdim, o da bana Yok, olmaz, bunu basamayız. İkimiz de hapse atarlar, dedi. Kanlı ve şiddet dolu dönem henüz gelmemişti. Diğer kitaplarım bu arada satmaya başladı, ben de kitabın provalarını yayınevinden düzeltmek için geri aldım. Bütün metni ya yeniden yazacağımı ya da atacağımı biliyordum. Mali ve ahlaki olarak yayınevine bu konuda bir yükümlülüğüm vardı ve ısrarlar üstüne yayımlanmasına razı oldum. Bütün metni elden geçirdim ve yeni provaları için de para harcadım. Bu sebepten o zaman bu metni sevmedim, şimdi de sevmem. WF: 1. Thomas Wolfe. 2. Dos Passos. 3. Ernest Hemingway. 4. Willa Cather. 5. John Steinbeck. WF: Sıradan bir yazar söyleyebilir. Döşeğimde Ölürken altı haftamı aldı. Ses ve Öfke ise üç sene sürdü. WF: Aynı anda iki hikayeyi yazmakta bir sorun yok. Fakat size verilen tarihler için yazmayın. Söyleyecek bir şeyleriniz olduğu sürece yazın. WF: Kurmaca için en iyi yaş 35-45 arası. Henüz bütün ateşiniz sönmemiş ve daha çok biliyorsunuzdur. Kurmaca daha yavaştır. Şiir için en iyi yaş 17-26 arasıdır. Şiir yazmak tüm ateşinizi tek bir rokette sıkıştırmak ve onu ateşlemek gibidir. Söyleşinin yapıldığı yıl olan 1941'de, John Steinbeck'in Fareler ve İnsanlar ile Gazap Üzümleri kitapları yayımlanmıştı. 1941 yılında ise The Forgotten Village ve Sea of Cortez yayımlandı. Steinbeck'in kokteyl seçkisi için buraya, aşka dair tavsiyeleri için de buraya buyurunuz. Faulkner'ın Ernest Hemingway'le ilgili sözlerine Papa'nın nasıl karşılık verdiğini merak ediyorsanız Sabit Fikir'e göz atabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/07/17/cannes-film-festivali-et-pazari-ve-ruhsal-utanc-kaynagi/", "text": "Sizden haber almak beni her zaman memnun eder. Öte yandan, benimle FESTİVALLERLE ilgili konuşulduğunda hiçbir zaman memnun olamıyorum; JUNGFRUKALLAN Cannes Festivali'nde gösterileceği için de özellikle üzüldüm. Endişeliyim; ayrıca JUNGFRUKALLAN, SOMMARLEKle birlikte en sevdiğim filmlerimden olduğu için tatsız sürprizlerle ilgili çok katı hislerim var. ten et pazarından, o ruhsal utanç kaynağından nefret ediyorum. Bir festivalde insan sanat bağlamında filmlerden gerçekten umudunu kesebiliyor. Mr. Langlois ve size en derin sevgilerimi sunuyorum. SMULTRONSTALLET OSCAR yarışına katılmadığı için filmi aday göstermenizin yanlış olduğunu düşünüyor, bu yüzden ADAYLIK SERTİFİKASInı size geri vermek istiyorum. OSCAR adaylığının film sanatı için utanç verici bir uygulama olduğu kanaatindeyim ve bu yüzden beni gelecekte jüri listesinden çıkartmanızı rica ediyorum. Kuşkusuz bu mektubu gereksiz kılacak kadar başarı kazandınız ve takdir edildiniz. Bu yüzden sizin için bir anlamı olur mu bilmiyorum, ama bir yönetmen olarak ben de filmleriniz aracılığıyla dünyaya yaptığınız olağanüstü, dahice katkı için sizi tebrik etmek istiyorum. Hayatı görüş şekliniz, beni bugüne dek hiçbir filmin etkilemediği kadar derinden etkiledi. Günümüzün en büyük yönetmeni olduğunuzu düşünüyorum. Bunun ötesinde, müsaadenizle ruh hali ile atmosfer yaratışınızda, performansların inceliklerini yakalayışınızda, bariz olandan kaçınmanızda ve karakterlerinizin dürüstlüğü ile bütünlüğünde herkesin önünde olduğunuzu belirtmek istiyorum. Buna bir de bir filmin yapımında ihtiyaç duyulan diğer şeyleri de eklemeliyiz. Harika oyuncularla çalışma talihine sahipsiniz. Max von Sydow ile Ingrid Thulin zihnimde capcanlılar ve oyuncularınızın arasında şu an hatırlayamadığım daha nice adlar var. Size ve hepsine gelecek için bol şans diliyorum; yeni filmlerinizi büyük bir sabırsızlıkla bekliyorum."} {"url": "https://koltukname.com/2012/07/18/haftanin-eglencesi-ikonik-ressamlar/", "text": "Geçtiğimiz aylarda Haftanın Eğlencesi bölümünde poster tutkumuz ile minimalist çalışmalara duyduğumuz aşkı bir araya getirerek, Eurydyka Kata ve Rafa Szczawinski'nin minimalist televizyon dizisi posterlerine yer vermiştik. İkili, dizi postlerlerinin gördüğü ilgiden sonra, meşhur ressamlarla ilgili olarak benzer bir çalışmaya başlamış. Iconic Painters to Guess adlı üç bölümlük serinin ilk bölümünü aşağıda bulabilirsiniz. Posterlerin hangi ressamları temsil ettiğini merak ediyorsanız her bir resmin altında beyaz olarak gizlenmiş metni seçmeniz yeterli."} {"url": "https://koltukname.com/2012/07/19/fikir-adamlarinin-infografigi/", "text": "Yuvarlaklar Wikipedia'daki tüm düşünür ve komedyenleri temsil ediyor. Yuvarlağın büyüklüğü, çalışmalarının ağın diğer üyelerini ne kadar etkilemiş olduğunu belirtiyor. Grafik, Wikipedia'nın bir veri tabanını sorgulayıp kişilerin diğerleri üzerindeki etkilerini her bir kişinin info kutusunda yer alan bilgilere dayanarak belirleyerek hazırlandı. Lütfen daha çok bilgi için internet sitesini ziyaret edin. Grafiğin bir ağ yapısına sahip olması insan fikirlerinin manzarasını ortaya çıkartıyor. Henüz bilgilerine ulaşılamadığı için birçok nüfuzlu insan grafikte yoklar. Bu grafik şimdilik, eski çağdan bu yana insan fikirlerinin evriminin bir fotoğrafı."} {"url": "https://koltukname.com/2012/07/21/haftadan-kalanlar-16-22-temmuz-2012/", "text": "Koltukname'de yeni bir bölümle karşınızdayız: Haftadan Kalanlar. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşacağız. The Dark Knight Rises'ı sabırsızlıkla beklerken, memlekette geç vizyona girmesinin sancılarını çekiyoruz: Her yer spoiler dolu! Ama tamamen ilgisiz kalmak da olmaz. Bu yüzden huzurlarınızda yılın en geyik şakası. Neden pantolon giydiğimizi hiç merak etmiş miydiniz? Meğer ata binebilmek içinmiş. Televizyonda futbolcu transferlerinin haberlerinin döndüğü şu yaz günlerinde, Alkışlarla Yaşıyorum geçmişe bir yolculuk yapıp tarihin en onursuz golünü anmış. Farklı kitap formatlarına doyamıyorum fakat hepsini de alamıyorum derseniz pek muzur neşriyat, Victoria Çağı'na özgü bir pop-up kitabı Brain Pickings hareketlendirmiş. Pop-up'larla eğlendikten sonra düzyazı kitabınıza geri dönerken en ideal kitap okuma pozisyonunu bir türlü bulamadıysanız, şu videoya bir göz atmanızı tavsiye ederiz. Kitabı bir kenara bırakıp tekrar bilgisayar başına geçtikten sonra da, Kim Kardashian'ın tweet'lerini Soren Kierkegaard'dan alıntılarla birleştiren @KimKierkegaardashian hesabını mutlaka bir karıştırın. Vişne, kiraz gibi meyvelerin en şahane zamanları... Likör vakti geldi dedik ve süssüz ama çok pratik bir siteyi arşivlerden çıkardık. Likörle ilgili akla gelen ne varsa burada. Patlıcan, fasulye, kabak gibi sebzelerin de en şahane zamanları... Kışın fasulye turşusu kavurması yemek istiyorsanız ve daha nice kavanozlara sığdırılabilen ev yapımı ürün için Food in Jars'a uğrayın deriz. Ben Türkçe okuyacağım, blog değil kitap okuyacağım derseniz, Hayy Kitap'tan çıkan Turşu kitabı, çok pratik tariflerle dolu ve memleketin turşu dünyasına iyi bir giriş niteliğinde. Son olarak hava çok sıcak ancak soğuk yemek yerim derseniz, o zaman da size domateslerin en güzelinden gazpacho yapın deriz. Her zamanki gibi muhteşem fotoğraflarıyla Canelle et Vanille'den karpuz, domates ve bademli gazpacho tarifi."} {"url": "https://koltukname.com/2012/07/22/kitaptan-artirmak/", "text": "Bu ülkede kitap fiyatları insanı üzebilir bir yelpazede geziniyor. Bu yüzden Şilili okurların ne yapsak tartışmaları ilgimizi çekti. Kitap fiyatları kitap okumakla aramıza girmeli girmemeli mi? gibi bir soru çirkin bir soru olurdu ve güzel cevaplar ancak güzel sorulara geliyor. Bu yüzden şöyle demeyi yeğliyoruz: Kitap fiyatlarına nasıl müdahale edilebilir ve kitap okumanın daha ucuz yolları nelerdir? Bunlar kısa vadede idare eder sorular. Şililer bu soruyu sormuş ve cevaplamışlar. Vergiler azalsa, hatta olmasa, kitap fiyatları ucuzlasa, diye hayal etmişler, bir kampanyaya girişmişler. Global Voices sağ olsun hem haberi vermiş hem de tartışmaları özetlemiş. Kitapların daha ucuz olması gerektiği konusunda okur tarafında bir tartışma yok ama nasıl olacak? Bazıları bu vergi meselesinin peşine koşsalar da, diğerleri bu verginin ortalama 30 ila 60 dolar arasında değişen kitap fiyatları içinde devede kulak kalacağını düşünüyor. Bu fiyatlar memleketimizin tıpkısı olmasa da andırmıyor da değil açıkçası. Kütüphanelere yoğunlaşılması ve kütüphanelerin desteklenmesini gündeme getirenler de var Şili'de. Yine Global Voices'ın özetinden, bazılarının da e-kitapları desteklemek gerektiğini savunduğunu anlıyoruz. Şili'deki tartışmalardan aklımızda kalanlar, vergilerin kaldırılması, kütüphanelerin yaygınlaştırılıp başarıyla idare edilmesi ve son olarak daha ucuz e-kitap formatının desteklenmesi. Yine Şili'nin açtığı tartışma üzerinden öğrendiğimize göre İrlanda, Avustralya, Birleşik Krallık, Meksika ve daha birçok ülkede vergi yokmuş, çoğu Avrupa ülkesinde ise indirimli vergi oranları söz konusuymuş. Türkiye'de ise vergi, kitaplarda %8, e-kitaplarda %18. Bu durumda vergi meselesini öncelikle e-kitap üzerinden konuşmak mümkün olabilir. 'dan hatırlarsak, bir ülkenin bir milli birlik olarak yeniden doğuşunun arkasında kapitalizmin, özellikle de yayıncılığın gelişimi de vardır. Kitap okumanın yolunun çoğunlukla kitap satın almaktan geçtiği bir gerçek. Elbette bu durumda daha ucuz bir alışveriş için başvurulabilecek birçok güzel sahaf mevcut, ama sahaflara daha ziyade baskısı tükenmiş, nadide eserler için gidildiği ve genel okuma alışkanlığının ikinci el kitap üzerinden olmadığı da açık. Dolayısıyla daha ziyade birinci el bir okuyuculuk bahsettiğimiz. Belki de tam bu yüzden kütüphaneleri tercih edenler yalnızca küçük bir kitle ve başlarını öğrenciler çekiyor. Pek güzel üniversite kütüphanelerimiz ve bunları kullanan üniversiteyle ilişkili öğrenciler, araştırma görevlileri, öğretim elemanları, elbette bu noktada kitap açısından ayrıcalıklılar. Cumhuriyetin tüm Mehter adımlarına rağmen, bizim de hala bir Milli Kütüphane'miz var ve özellikle yakın Türkiye tarihi çalışan pek çok araştırmacının ziyaret ettiği bir kurum. Ayrıca kantin kuyruklarındaki sohbetlerden anlaşıldığı kadarıyla öğrencilerin sınavlara hazırlandıkları bir mekan. Bunun dışında daha önce restorasyon çalışmalarının uzamasıyla haber ettiğimiz Beyazıt Kütüphanesi ve Atatürk Kitaplığı da hem araştırmacılar ile öğrencilerin hem de kitapları para vermeden okumak isteyen herkesin uğrak noktaları. Yine de kütüphaneler genel olarak halkın ortak okuma duygusuna ne kadar hitap ediyor, bilemiyoruz. Başa dönmek gerekirse, çirkin bir hayatta güzel sorular sorulamıyor. Not: Fotoğraf Meksika'da bir kütüphaneden, Bookshelfporn aracılığıyla."} {"url": "https://koltukname.com/2012/07/23/hangi-super-kahramansiniz/", "text": "Dünya çapında geçtiğimiz cuma vizyona giren, ama Türkiye'de ancak bu hafta sonu izleyebileceğimiz Kara Şövalye Yükseliyor'un spoiler'larından uzak durmaya çalışırken heyecanımızı da bir şekilde bastırmamız gerekiyor. Flavorwire'dan Jennifer Lewis sağ olsun, Hangi yaz filmi süper kahramanısınız? başlıklı mini grafik testiyle süper kahraman kimlik karmaşamızı çözmemize yardımcı oldu. İnanılmaz Örümcek Adam ve Yenilmezler'deki kahramanların da dahil olduğu test yazının devamında; Türkçesi ise en altta. Hayırı seçenler: Yenilmezler'deki Iron Man'siniz! Eveti seçenler: Örümcek Adam'daki Kertenkele'siniz! Eveti seçenler: Kara Şövalye Yükseliyor'daki Bane'siniz! Yok ederdimi seçenler: Yenilmezler'deki Loki'siniz! Süper silahları seçenler: Kara Şövalye Yükseliyor'daki Batman'siniz! Süper güçleri seçenler: Yenilmezler'deki Hulk'sınız! Eveti seçenler yukarıdaki Hiç doktor olmak istediniz mi? sorusundan devam edebilir. Olumluyu seçenler: Yenilmezler'deki Kaptan Amerika'sınız! Esmerleri seçenler: Kara Şövalye Yükseliyor'daki Kedi Kadın'sınız! Venüsü seçenler: Yenilmezler'deki Kara Dul'sunuz! Marsı seçenler: İnanılmaz Örümcek Adam'daki Örümcek Adam'sınız! Uzaylıları seçenler yukarıdaki Kendinizi süper kötü bir karakter olarak görebiliyor musunuz? sorusundan devam edebilir. Hayırı seçenler yukarıdaki 'Party in the USA'yle ilgili duygularınız neler? sorusundan devam edebilir."} {"url": "https://koltukname.com/2012/07/24/israildeki-wagner-vakasi-buyuyor/", "text": "Geçtiğimiz ay, İsrail'de bir Wagner vakası başlığıyla, Tel Aviv'de sadece Rıchard Wagner eserlerinden oluşan bir klasik müzik konseri düzenlemek istendiğinden bahsetmiştik. Tel Aviv'de düzenlenecek ve tabuları yıkacak konserin iptal edildiği haberi Alman basınına yansıdı. Haberlere göre, öncesinde bir sempozyumun da düzenleneceği konser, Tel Aviv Üniversitesi'nin daha önce verdiği izni geri almasıyla gerçekleşememiş. Üniversitenin sözcüsü, Hitler'in en sevdiği besteci ve bir antisemitist olarak bilinen Wagner'in eserlerinin çalınmasına karşı çok şiddetli protestolar geldiğini ve bunlara kayıtsız kalamayacaklarını söylemiş. Daha önce neden izin verdiniz? sorusuna ise Wagner eserleri çalınacağını bilmiyorduk, diye yanıt vermiş. Doğrusu bir ay önceden biz bile biliyorken, üniversitenin bundan haberdar olmadığını söylemesi pek akla uygun değil. Sanat ve politikayı birbirinden ayırmak hedefiyle bu konseri organize eden avukat Jonathan Livny, Wagner'in kişiliği hakkındaki eleştirilere katıldığını ancak bunun sanatının değerini düşüremeyeceğini söylüyor. Konser için yüzlerce biletin satılmış olduğunu söyleyen ve üniversite salonunu kiralamak için yaptıkları sözleşmeyi gösteren ve kendisi de bir avukat olan Livny, mahkemeye gitme hazırlığında. Konsere çok az zaman kaldığından, yeni bir salon bulmanın imkansız olduğudan, Livny üniversiteyi mahkeme kararıyla sözleşmelerinin gereğini yerine getirmeye zorlamak hedefinde. Kendisine yönelik tüm karalama kampanyalarına ve tehditlere rağmen, sanatsever avukat vazgeçmeye hiç niyetli değil ve mücadeleye yeni başladım, diyor. Biz de kendisine kolay gelsin diyoruz. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/07/27/basarinin-kanununu-yazsam-yeniden/", "text": "Bristol Üniversitesi yapay zeka bölümünde öğretim üyesi olan profesör Tiji De Bie, bunun mümkün olduğunu söylüyor. Hatta, formüllerinin, bir parçanın listelerde ilk beşe girip giremeyeceğini %60 başarı oranıyla tahmin edebileceğini de ekliyor. De Bie ve ekibi, İngiltere listelerinde son 50 yılda başarılı olan 6000 kadar parçaya ait, tempo, süre, ses seviyesi, armoni yapısının karmaşıklığı ve değişkenliği gibi yirmi üç farklı bilgiyi toplamışlar. Bu veriler ışığında yaptıkları analizde farketmişler ki, 1980'lere karar bir parçanın dans etmeye elverişli olup olmaması kimsenin pek umurunda değil. Böylece, 1971'de T-Rex, Get it onla zirveyi alabilmiş. 80'lerde ağır tempolu parçalar sevilmiş ve listelerde yükselmek isteyen, dinleyicilerin dans etmesine olanak sağlamak zorundaymış. 90'larda 4/4'lük basit ritimler ve yüksek ses seviyesi ön plana çıkmış. De Bie ve arkadaşlarının sitesini buradan ziyaret edebilirsiniz. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/07/28/haftadan-kalanlar-23-29-temmuz/", "text": "Koltukname'de yeni bir bölümle karşınızdayız: Haftadan Kalanlar. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşacağız. Anne pornosu olarak tabir edilen Fifty Shades of Grey üçlemesi Amerika'da ve dünya çapında okunma rekorları kırınca, bu furyadan nasıl yararlanırız kaygısına düşen Total-E-Bound Publishing, Jane Austen'ın klasik romanlarının erotik versiyonlarını yayımlamış. İstanbul'daki konserinde seyircilerinin yüreğini iyice hoplatan Morrissey'in mektuplarını mı merak ediyorsunuz? Sanatçının eski bir mektup arkadaşı, bazı yazışmalarını fotokopileyerek isteyene gönderiyormuş! Siz de bir vakittir özellikle belirli alanlardaki sosyal bilim kitaplarını elinize alıp alıp bırakıp, ağır ve okunmaz dille yazılmış, kafa açıcı değil kafa yorucu olan kuramlarla boğuştuysanız, Emrah Göker'in çevirdiği Clair Potter yazısını bir okuyun. Yalnız değilim diye düşünecek, ferahlayacaksınız. Olimpiyatlar bu hafta başlarken Agos geçen yüzyıldan kalan bir haberi gündeme getirmiş. Bebek Babıali arası koşan Robert Kolej'de okuyan, bir gazete bayiinin oğlu olan Vahram Papazyan'ın ve Mıgırdıç Mıgıryan'ın Osmanlı İmparatorluğu adına İsveç'teki 1912 Olimpiyatları'na katılışlarının kapsamlı öyküsünü burada bulabilirsiniz. Bu hafta Koltukname olarak heyecanla beklediğimiz Kara Şövalye Yükseliyor'un Christopher Nolan'ın son Batman filmi olacağı açıklanmıştı. Başarılı yönetmenin seriye bir mektupla veda ettiğini öğrendik. Domateslerin tam zamanı. Geçen haftaki konserve meselesinden bunaldıysanız, hızlı bir salataya buyrun. Olimpiyatları seyrederken atıştıracağım her şeyi ben yapayım, mısırı da patlayım, krakeri de pişireyim, hızlı soslar hazırlayayım, içkiler karıştırayım dersenizi food 52 atıştırmalık dosyası hazırlamış. Bunu da şaşkınlıklar için de paylaşıyoruz. Yine food 52'de gördük. Kurabiye hamurundan yenebilen kahve fincanı yapılmış ve evet, içinde kahve tutuyora benziyor."} {"url": "https://koltukname.com/2012/07/29/hip-hopun-dogusu-ve-yukselisi-iii-yeni-dunyanin-ortak-paydasi/", "text": "Hip hop, 90'lı yıllarda patlama yapıp, modern müzik türleri içinde sağlam bir yer edinmeyi başarmıştı. Ancak 2000'ler yaklaşırken, Amerikan hip hop dünyası, art arda gelen suç ve şiddet eylemleriyle sarsıldı. Önce Tupac Shakur, Mike Tyson'ın bir karşılaşmasından dönerken silahlı saldırıya uğradı ve yedi günlük hayat mücadelesini kaybetti. Hip hop dünyası şok ve yas içindeydi. Bir yıl sonra, doğu yakasının bir başka önemli müzisyeni Notorious B. I. G., Los Angeles'ta halen çözülemeyen bir cinayete kurban gitti. B. I. G.'in Life After Death adlı albümü, öldürülmesinden yalnıza birkaç gün sonra piyasaya çıkacak ve tüm zamanların en çok satan hip hop albümlerinden biri olacak; kadınlara yönelik şiddet içerikli sözleriyle tanınan B. I. G.'in dul eşi, ölümünün ardından kadına şiddet karşıtı eylemlerde boy gösterecekti. Cinayetler, Big L'in Harlem'de ve daha sonra 2000'lerde Run DMC üyesi Jam Master Jay'in New York'ta öldürülmesiyle devam etti. Suç ve şiddet, Amerikan gangsta hip hop dünyasının asli bir parçası gibiydi ve gangsta hip hop, en fazla dinleyici çeken türdü. Puff Daddy adını kullanan Sean John Combs, müzikal başarısı dışında, Justin's isimli bir restaurant zincirine ve kendi adıyla anılan bir tekstil markasına sahip olarak, en saygıdeğer isimlerden biriydi. Ancak o bile, yanında o zamanki sevgili Jennifer Lopez olduğu halde, New York'ta bir gece kulübünde silahlı çatışmaya girmekten çekinmiyordu. Cinayetler ve hip hop müzisyenlerinin aldığı cezalar, plak şirketlerinin hükümet tarafından uyarılmasına yol açtı. Böylece plak şirketleri, dans müziğine daha yakın, daha şirin sözler içeren müzikler üretilmesi için sanatçılarla toplantılar yaptı. Bununla beraber, kültür endüstrisi, durumdan çok şikayetçi değildi. Reebok, Jay-Z ve 50 Cent'in isimlerini verdiği modeller çıkartıyor, Burger King, Puff Daddy'yle büyük bir reklam anlaşması yapıyordu. Yüksek satış geliri sağlayan hip hop tekstil ürünleri ve aksesuarlar, şirketleri başka ürünler de aramaya yöneltti. Roc-a-Fella Records adlı müzik şirketi, alkollü içecek pazarlamasına bile girişti. Şirket, Jay-Z'nin bir parçasında Belvedere adlı vodkanın adını geçirmesiyle bu fikri edinmişti. The Marshall Mathers LP, siyahların egemenliğindeki gangsta hip hop'tan farklı bir sesin de piyasada var olabileceğinin göstergesiydi. Beyaz bir müzisyen olan Eminem, bir haftada 1,7 milyonluk satışıyla tüm zamanların en hızlı satılan hip hop albümünün sahibi ünvanını aldı. Albüm, oldukça kişisel bir çizgide, müzisyenin ailesi, eski eşi, uyuşturucu sorunları, müzik endüstrisiyle ilişkilerine dair sözlere sahipti. Bu haliyle gangsta hip hop'ın konularından farklı bir alandaydı. Eminem daha sonra, Oscar adayı olacağı 8 Mil adlı yarı otobiyografik filmle hip hop'un yeraltı dünyasına da göz atıyordu. Ek olarak, Limp Bizkit, Kid Rock ve Korn gibi gurupların rock müziği ile hip hop'ı buluşturdukları melez türler de 2000'lerin başında çıktı ve büyük kabul gördü. Hip hop'ın tüm dünya müziği üzerindeki etkisi artarak devam ediyordu. Ve bu etki, hip hop'ın sürekli kendini yenileyen, değiştiren alt türleriyle günümüzde de devam edecekti. 2000'ler globalleşmenin hızını artırdığı, dünyanın küçüldüğü yeni bir çağın başlangıcı oldu. Bunda teknolojik gelişmenin ve ucuzlamanın da büyük payı vardı. İnternet; televizyon, radyo ve yazılı basına bir alternatif oluşturarak, insanların daha fazla bilgiye, daha hızlı ve daha çok kanaldan ulaşmasını sağladı. Her tür kültürel ürün ve elbette müzik de, internet aracılığıyla legal ve illegal yollardan dünyaya çok daha hızlı yayılıyordu. Hip hop, doğduğu ve ana bir müzik türü haline geldiği Amerika kıtasının dışında da patlamasını 2000'lerde gerçekleştirdi. Bronx'ta doğuşundan yaklaşık 40 yıl sonra hip hop, Tunus'tan Londra'ya dünyadaki toplumsal isyanların müziği haline gelmişti. Dünyanın farklı yerlerinde, yaşadıkları topluma göre farklı sorunlarla karşılaşan genç insanların öfke, tutku ve isyanları hip hop'la dile geliyordu. Geçtiğimiz yıl Londra'da bir siyahın öldürülmesiyle başlayan olaylar, tıpkı 2005 yılında Paris'teki ayaklanmalar ve 1992'de Los Angeles'teki isyanlar gibi, genç insanların neokapitalizm döneminde nasıl yaşamın kıyısına itildiklerini ve devletlerin onlara şiddetle karşılık vermekte nasıl çekincesiz olduğunu gösteriyordu. Ama hip hop, dünyada sadece siyasi ve muhalif yönleri sebebiyle sevilmedi. Bunun en ilginç örneklerinden birini Japonya'da görmek mümkün. Japonlar hip hop müziğini değil, bu kültürün tamamına bir sevgiyle yaklaşıyor ve hatta bazen bu sevgileri oldukça ileri boyutlara taşınabiliyor. Sadece bol kıyafetler, grafiti ya da dansla yetinmeyen bazı Japon hip hop severler, saçlarını kıvırcıklaştırmaya, solaryum salonlarında esmerleşmeye ya da makyajla Afroamerikalılar gibi koyu renk bir tene ulaşmaya çalışıyorlar. Kelime anlamı pek de hoş olmayan Burapan adlı bu akımı ve Japon hip hop müziğinin en güncel konularının yemek, cep telefonları ve alışveriş olduğu göz önüne alınınca, Japonya'da hip hop'ın bambaşka bir anlamı olduğu ortaya çıkıyor. Oysa Arap dünyası için hip hop gerçek bir siyasi enstruman oldu. Tunuslu hip hop müzisyeni El General, President Your People are Dying ve Tunisia, Our Country gibi muhalif sözler içeren şarkıları yüzünden tutuklanmış, ancak bu, Arap baharının sembollerinden biri olmasına engel olamamıştı. Kaddafi karşıtı gençlerin marşı haline gelen parçalar da, Libyalı hip hop şarkıcısı Ibn Thabit'e aitti. Filistinli DAM gurubunun da ana teması, bölgenin ve kendilerinin en büyük sorunu olan İsrail-Filistin anlaşmazlığı. Avustralya, Avrupa ve Amerika'da yaşayan Arap diasporası da bu politik tavıra, içinde yaşadıkları toplumlarda karşılaştıkları ifade özgürlüğü, dışlanma, ırkçılık gibi temaları müziklerine taşıyarak katılmakta. Hip hop Arap dünyasında o kadar güçlü bir ifade yolu ki, babası terörist suçlamasıyla tutuklu bulunan Mohammed Kamel Mostafa gibi müzisyenler, Hamas ve Hizbullah gibi siyasi partilerin sözcülüğünü müzikleri aracılığıyla yapmakta, cihat çağrılarını seslendirmekteler. Ortadoğu'nun hip hop aracılığıyla dünyaya iletilen bir başka özgürlük çığlığı da yakın tarihte İran'dan geldi. 12 Haziran 2012, İran'daki seçimler sonrası çıkan olayların üçüncü yıldönümüydü. 20 bin kişinin tutuklanmasıyla sonuçlanan olaylar, pek çok ülkeden müzisyenin katılımı ile kaydedilen Songs of freedom for Iran adlı toplama albümle anılmakta. Güney Afrikalı İnsan Hakları mücadelecisi rahip Desmond Tutu da, albümün açılışını bir parçaya bizzat katılarak yapmış. Demokrasi, özgürlük ya da ekonomik sorunlarla görece olarak daha az mücadele etmek zorunda olan ülkelerdeki durum kimi zaman daha farklı olabiliyor. Almanya ve Fransa, Amerika'nın gangsta hip hop'ının Avrupadaki versiyonunun çok popüler olduğu ülkeler ve hip hop Neo Naziler arasında oldukça sevilen bir müzik türü. Şarkılarda, Salutiert, steht stramm, Ich bin der Leader wie A gibi sözler görmek pek de şaşırtıcı değil. Elbette siyasi kanadın diğer tarafından da şiddet çağrısı yapan sesler duyulabiliyor. Fransız hip hop müzisyeni Kery James' Ideal J, otorite karşıtı ve aşırı sağcılara yönelik sert sözleriyle bilinmekte. Güney Amerika, hip hop'ın ABD'deki doğuşuna büyük katkılar veren Latin dünyası sebebiyle, hip hop kültürünün yaygın olduğu bir kıta. Özellikle Brezilya, Afrika'yla birlikte ABD dışındaki en büyük hip hop çevrelerine sahip bölge olarak gösterilmekte. Sao Paulo, hip hop'ın Brezilya'daki kalbi olarak görülüyor ve çoğunlukla devlet ve yasayla sorunları olan, ekonomik yoksunluklarla, şiddetle içiçe, favelas adı verilen gettolarda yaşayan fakir insanların hikayelerini anlatan temaları konu ediniyor. Meksika'da da benzer bir durum var. Hip hop, 90'ların ortasında Cypress Hill'in ABD'de büyük başarı kazanmasıyla ülkede yaygınlaşmış ve giderek daha çok sevilen bir müzik halinde. Küba'da ise devletin müzisyenlere verdiği desteği hip hop'çılardan da esirgememesi, hip hop müziğinin bu güzel adada da sevilmesinin yolunu açmış. Hip hop'ın uzak köklerine ev sahipliği yapan Afrika'da en sevilen müziklerden birinin hip hop olması kimseyi şaşırtmıyor olsa gerek. Çok sayıda farklı ve zengin kültüre sahip kıta, Togo, Tanzanya, Senegal, Kenya gibi, özgün ve üretken bölgelerde, uluslararası üne sahip müzisyenler de çıkartmakta. Ritme dayalı yerel müziklerden kolaylıkla beslenen hip hop, belki de kara kıtanın en sevilen ve yaygınca icra edilen müzik türü. O kadar yaygın ve doğal ki, Ugandan'nın geçtiğimiz yıl seçilen başkanı Yoweri Museveni bile, seçim kampanyasında bizzat hip hop parçaları seslendirmişti; Togo'da ise hip hop, farklı kabile ve bölgelerden gelen gençlerde ulus bilincinin ve vatanseverliğin pekiştirilmesinde çok önemli bir siyasi etken olarak görülmekte. Hip hop, pek çok kültüre nüfuz ederken, müzik, sanat ve bu kültürle ilişkili tüm diğer öğeler de dönüşmeye, değişmeye ve uluslararası bir boyuta ulaşmaya, ama köklerine de sadık kalmaya devam ediyor. Her ne kadar kapitalist dünyanın sembol kendi New York'ta doğmuş bir kültür de olsa, bugün dünyada özellikle gelişmekte olan sancılı bölgelerde, isyanın, muhalefetin ve umudun sesi olmakta. İktidarın baskıcı, muhalefetin zayıf, demokrasinin kırılgan, insanların kaderine razı olduğu ülkelerde, bir kaç doz hip hop iyi gelir. Bu durumda olduğunu bildiğiniz ülkelere gönül rahatlığıyla önerebilirsiniz. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/07/30/john-hayranlik-uyandirici-bir-ad/", "text": "Oscar Wilde, sansasyonel özel hayatının yanı sıra sivri diliyle tanınan bir yazar. Şubat 1892'de, bir tiyatro eleştirmeni oyunlarından birini yerden yere vurunca, Wilde editöre aşağıdaki şikayet mektubunu yazıyor. Yanlış anlaşılmasın, şikayeti eleştirilmek değil, eleştirmenin kendisine inatla John Wilde demesi. John hayranlık uyandırıcı bir ad. John, en hoş havarinin, dördüncü incili yazmayan havarinin adıydı. John, bu yüzyılın en büyük İngiliz şairinin, ayrıca gelmiş geçmiş tüm yüzyılların en büyük İngiliz şairinin adıydı. Papalara ve prenslere art niyetlilerine de, harikulade olanlarına da John adı verilmiştir. John, birçok seçkin gazeteci ve suçlunun adı olmuştur. Ama John, vaftiz edildiğimde bana verilen şahane adlardan biri değildir. Bu yüzden müsaadenizle dikkatsiz tiyatro eleştirmeninizin oyunuma yaptığı o son, beyhude saldırıdaki hatayı düzeltmek istiyorum. Sanat tarihindeki en önemli bilgilerden birini çarpıtma çabasına bir an önce dur denilmeli. De Profundis, Dorian Gray'in Portresi ve toplu öyküleri Mürver Ağacı, sırasıyla Roza Hakmen, Nihal Yeğinobalı ve Suat Ertüzün çevirileriyle Can Yayınları'nda. Bir başka portre, Bay W. H.'nin Portresi, Kaya Genç çevirisiyle İletişim Yayınları'nda. İletişim'de aynı zamanda Sanatçı: Eleştirmen, Yalancı, Katil bulunuyor. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Fatih Özgüven ve Roza Hakmen'in muazzam çevirisiyle Bütün Masallar, Bütün Öyküler yayımlamış. Dost Kitabevi'nin Babil Kitaplığında, yine Fatih Özgüven çevirisiyle Lord Arthur Sevile'in Suçu var. İmge Yayınları da yazarın en meşhur oyunu olan The Importance of Being Earnest'ı Ciddi Olmanın Önemi olarak Murat Erşen çevirisiyle yayımlamış, ama earnest'ın burada aslında dürüst anlamına geldiğini belirtmek gerek kitabı okumadığımız için çeviri tercihiyle ilgili daha fazla bir yorum yapamıyoruz. Son olarak, Dorian Gray'in Portresi'nin çizgi uyarlamaları Everest Yayınları ve NTV Yayınları'nda."} {"url": "https://koltukname.com/2012/07/31/alan-ball-karakterleriyle-ask-nefret-iliskisi/", "text": "True Blood'ın 5. sezonunun bitmesine dört bölüm kalmışken ve her bir karakteriyle ayrı derdimiz olan bu diziyi yine de neden seyrediyoruz, diye düşüncelere dalmışken karşımıza Paste'in yaptığı bu grafik çıktı. Alan Ball karakteriyle olan aşk nefret ilişkisini anlatmış, iyi de yapmış. Fikrimizce az bile yapılmış. Sookie'den nefret edilmesine sebep olacak, rahatsız edici daha çok fazla özelliğini sayabiliriz. Her mekana sanki kuaföre giriyor gibi bir havayla girmesi örneğin ilk aklımıza gelen. Seviyoruz ama neden denebilecek olan kısımlarda sanki genel olarak daha fazla zorlanmışlar. Fakat bu rahatsız edicilik, tedirgin, gergin, tuhaf karakterler aslında Six Feet Under'da ziyadesiyle vardı ve True Blood'dan çok daha fazlaydı. Hatta Six Feet Under'da rahat bir karakter düşünüyoruz, bulamıyoruz. Bütün bu gerginliği bize çok da sürükleyici bir biçimde seyrettirmek de Alan Ball'un marifeti. Grafik yazının devamında, çevirisi de hemen arkasında. Seviyoruz: Sookie herkese ailedenmiş gibi davranıyor, hatta bu yakınlığı hak etmeyenlere bile. Çok cesur bir kızcağız; ama bazen cesareti yüzünden, aslında kaçmasının çok daha iyi olacağı durumlarda buluyor kendini. Seviyoruz: Tüm vampirler gibi Bill'in de kendi kontrol etmekte sorun yaşadığı oluyor. Fakat insan olmak için çok çabalıyor ve Sookie'yi koşulsuz bir sevgiyle seviyor. Arada derisinin haşlanmasına rağmen Sookie'nin arkasından koşuyor. Nefret ediyoruz: Ne kadar şefkatli olursa olsun onun içinde en zalim ve hain anlarda ortaya çıkan, derinlerinden gelen bir kötülük var. Neredeyse Sookie'nin ölümüne dayak yemesine seyirci kalıyordu. Pek de afilli bir adam sayılmaz. Seviyoruz: Jason korku nedir bilmiyor. Kaş yapacağım derken göz çıkartıyor. Genelde aptal olarak tanınsa da arada zekice davranma gibi bir hüneri de var. Nefret ediyoruz: Bütün bunlara rağmen akıl almaz bir biçimde aptal olabiliyor. Bağlamı anlamadan kavgalara dalıyor, ne olduğunu anladığında ise iş işten geçmiş olabiliyor. Nefret ediyoruz: Kendine zarar veren ve çok fevri davranan Nate yolundan asla çark etmiyor. Tabii eğer ilk iki sezondaki Brenda karakteriyseniz o zaman işler başka. O zaman Nate sizin önünde eğiliyor ve ne isterseniz yapıyor. Seviyoruz: Sonunda insanlara genelde zarar veriyor da olsa Brenda aslında etrafındaki dert edinen biri ve Maya'ya çok iyi annelik yapıyor. Ayrıca gerçekten deli, analiz manyağı bir ailesi varmış ve altı yaşındaki hakkında yazılan kitap çok satanlar listesindeymiş. Ona biraz müsamaha gösterebiliriz. Nefret ediyoruz: Brenda etrafındaki herkesi mahvetmeyi pek seviyor ama aslında tüm yaptıkları kendine zarar vermek için. Seviyoruz: Biraz öfkeli ve rahatsız bir tip de olsa kardeşlerinin derdine ilk koşacak olan Claire olur. Ayrıca boyunu aşan işlere kalkışmadığında yetenekli bir sanatçıdır. Nefret ediyoruz: Claire çok acımasız olabiliyor. Ona o hafta aşkını ilan eden çocuğa savurduğu kaba cevaplar ya da annesine nasıl da sanatçı olduğunu bağıra çağıra anlatmak olsun, izlerken korkudan sinerken bulabilirsiniz kendinizi. Seviyoruz: Kendi hayatını ve etrafındakilerin hayatlarını mahvetmek için elinden geleni arkasına koymasa da Lester'ın orta yaş krizini sevmemek elde değil. Nefret ediyoruz: Lester, yani, bildiğiniz deli. Kendine odaklanacak diye her şeyi daha da berbat ediyor. Egzersize mi başladın? Harika. Başka ne harika olurdu biliyor musun? Gününü kızının en yakın arkadaşı üzerine fantezi kurarak geçirmemek. Seviyoruz: Carolyn ailesine karşı zalim olabiliyor, hatta bunu sıklıkla bunu yapıyor ama bunun tek sebebi kendisi için mükemmel dünyayı yaratmak için elinden geleni yapıyor olması. Mutlu olmak çok istiyor ama nasıl olabileceğini bilmiyor. Nefret ediyoruz: Carolyn de gerçekten deli. Her şey belli bir düzende olmalı. Bu düzeni herkesin pahasına istiyor. Ayrıca çatlakların çatlağı bir adamla hiç pişmanlık duymadan kocasını aldatıyor. Seviyoruz: Angela düşük kendine güvenin bir ürünü. Film ancak bayağı ilerledikten sonra onda insanlığa dair bir ışık görüyor olsak da birden zorba bir kızdan battaniye sarılıp pışpışlanacak bir çocuğa dönüşüyor. Nefret ediyoruz: Aslında Angela'yı anlatacak çok az kelime var. Aşırı hırslı, gergin, kendine dönük ve patolojik bir yalancı, lisede en çok korktuğumuz kız. Gözlerini kocaman açıp safça baktığında bile korkutucu."} {"url": "https://koltukname.com/2012/08/01/haftanin-eglencesi-yesilcam-afisleri-canlaniyor-i/", "text": "Karaköy merkezli bir tasarm atölyesi olan HINK'in arkasında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniveritesi Grafik Tasarım Bölümü'nde okuyan Ethem Onur Bilgiç, Hakan Küçükyılmaz ve Selçuk Ören var. Hakkında sayfalarına göre Dergi, kitap, afiş tasarımı, storyboard, video, illüstrasyon, animasyon gibi çalışmalar ortaya koyan grup; önemli reklam ajansları, organizasyon firmaları ve yayınevleri için işler üretmekte. Gerçekten de işlerine şöyle bir göz attığında, hangisinin gerçekten basılan iş, hangisinin yalnızca bir proje olduğunu anlamak biraz zor da olsa, kitap kapağından dergi illüstrasyonuna kadar birçok heyecan verici çalışmayla karşılaşıyor insan. Kendileri son zamanda Yeşilçam afişlerine yeni bir soluk getirmeye karar vermiş, böylece serinin birinci bölümünü sitelerinde yayınlamışlar. Bakınız'ın Facebook sayfası sayesinde haberdar olduğumuz bu şahane posterleri bir gün duvarlarımıza asabilmek için sipariş verebilmeyi umuyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/08/02/woody-guthrie-100-yasinda/", "text": "1940 yılının 23 Temmuz'unda, California'dan New York'a yeni gelmiş olan, 27 yaşındaki folk müzisyeni Woody Guthrie, Time Square'e yakın bir otel odasında oturmaktadır. Ülkeyi baştan başa geçerken, Rus göçmeni Irving Berlin'in vatansever parçası God Bless America her yerde duymuştur. Amerika'nın güzelliklerine övgüler düzen bu parça, Guthrie'nin gördüğü Amerika manzarasından, göçmen işçilerin sefaletinden oldukça farklıdır. Guthrie, God Blessed America adını verdiği bir parçayı o otel odasında yazıverir ve beş yıl sonra ortaya çıkarmak üzere ortadan kaldırır. Beş yıl sonra parça farklı bir adla tanınacaktır: This Land is Your Land. Parça, Amerika'da kendini rahat hissetmeyen pek çok kişi için, alternatif bir ulusal marş halini alır. Böylece Guthrie ülke çapında tanınır ve efsaneleşmeye, kahramanlaşmaya başlar. O ezilenlerin sözcüsü, üzerinde Bu makine faşistleri öldürür yazan bir gitarın sahibi, yolların otostopçu kralıdır. Ancak, geçtiğimiz hafta, 14 Temmuz'da 100. doğum yılı kutlanan bu ozan hakkında şiddet düşkünü, bencil ve geçimsiz biri olduğu eleştirileri de yapılır, bir aziz olduğu da yazıır. Guthrie, Huntington hastalığından muzdarip bir anne ile fakir bir babanın beş çocuğundan biri olarak 1912'de doğar. Bir çocuğunun ölümüne, diğerinin ağır yaralanmasına sebep olan annesi hastaneye yatırılınca aile bölünür, Woody babasıyla Teksas'ın Pampa adlı kasabasına gider. Okula gitmeyen 17 yaşındaki Woody, sokaklarda gitar çalıp şarkı söyler ve geri kalan zamanını kent kütüphanesinde geçirir. Yunan felsefesi, mistisizm, biyoloji ve tarih özellikle ilgi alanlarıydı. 23 yaşında artık evli ve yeni bir baba olan Woody, Pampa'yı yok eden bir kum fırtınası sonrası, ailesiyle California'ya doğru yola çıkar. California'ya vardıklarında, göçmenlerin gördüğü şiddet ve aşağılama onu şok eder. Bir radyo istasyonunda iş bulur ve bir yandan da gördüklerini aktardığı şarkılar yazar. Ayrıca komünist bir gazetede köşe yazarlığı yapmaktadır. Her şeye rağmen o Ku Klux Klan üyesi bir babanın oğludur ve Run Nigger Run adlı bir parçasını canlı yayında çalar. Gelen protestolar, Woody'nin yıllar boyu özür dilemesine yol açacaktır. 40'lı yılların sonunda Brooklyn'de üçüncü karısı ve çocuklarıyla yaşamaktadır ve annesi gibi Huntington hastalığına esiridir. Giderek saldırgan ve tutarsız birisine dönüşür. 1954 yılında, nerdeyse ölene dek yatacağı hastaneye yatırılır. 1967'de öldüğünde 55 yaşındadır. Külleri okyanusa bırakılır. Ardında, yalnızca 300 kadarını kaydettiği 3000'den fazla beste bırakır. Parçaların bazıları, Guthrie etrafında oluşturulan entelektüel ve solcu efsaneye oldukça zıttır. Bazen Ingrid Bergman'la sevişmek ya da bir uçan daireye otostop çekmek gibi konularda bile şarkılar bulunur. Ancak en bilinenleri her zaman siyasi parçalarıdır ve bu durum boşuna değildir. 70 yıl önce yazılmış bu parçalar, halen güncelliğini korumaktadır. 18 Ocak 2008 tarihinde, Washington'da kurulan sahnede Pete Seeger, Bruce Springsteen ve Tao Rodriguez-Seeger yan yana durduklarında, ABD'nin ilk siyahi başkanı Barrack Obama'nın seçilmesi şerefine bir parça çaldılar. O parçanın This Land is Your Landdi. İçten ve dürüstçe anlatılan bir hikayenin, dünyada bir fark yaratabileceğini gösteren o anı Guthrie görebilseydi muhtemelen memnun olurdu. GÜNCELLEME (28 Şubat 2014): Guthrie'nin tek romanı, Toprak Ev, Kolektif Kitap'tan Evrim Öncül çevirisiyle yayımlandı. Johnny Depp ve Douglas Brinkley'nin önsözüyle."} {"url": "https://koltukname.com/2012/08/04/haftadan-kalanlar-30-temmuz-5-agustos-2012/", "text": "Koltukname'de yeni bir bölümle karşınızdayız: Haftadan Kalanlar. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşacağız. Kara Şövalye Yükseliyor nihayet Türkiye'de de vizyona girdiği için sonunda spoiler içeren yazı ve yorumları okuyabiliyoruz. Siz de filmi izleyenlerdenseniz, Sinema Kulübü'nden Cihan Aydın'ın, filmdeki anti komünist salvolara değindiği yazıyı kaçırmayın. Fotoğrafçı Elena Kalis Alice Harikalar Diyarında kitabını sualtında fotoğraflamış. Tamamlanması iki sene süren bu proje bir adada yaşayan ve vaktinin önemli bir kısmını sualtında geçiren fotoğrafçının hikayeyi yeniden düşünme denemesi. Sabit Fikir kahramanları hayvanlar aleminden olan kitapları hoş çizimler eşliğinde paylaşmış. Daha fazlası var mıdır, diye düşündük, bir çırpıda listeye ek bulamadık. Domates, yine domates, bir daha domates. Joy the Baker'da domates peynirli bisküvilerle buluşmuş. Fotoğraflar da şahane. Meyve sebzeyi saklamak konusuna geçen haftalarda da değinmiştik. Burada konserve yapmam uğraşamam diyenler için hızlı pratik saklama yolları bulunabilir. İncir'i brandy ya da konyağın içinde saklamak dahice geldi. Toplam işlem 10 saniye sürer ama incir mevsimi bitince sade dondurmanın üstüne anında hızlı bir tatlı! Ben ateş yakar pişiririm, yaşasın mangal ve türevleri diyenler için gerçekten vahşi gözüken ateşte pişirme maceraları. Fotoğraflar yine ilham verir cinsten."} {"url": "https://koltukname.com/2012/08/06/the-new-yorker-76-yil-once-reddettigi-fitzgerald-oykusunu-basiyor/", "text": "Sanırız Koltukname'deki minimalist poster çılgınlığını F. Scott Fitzgerald tutkusu izliyor. Caz Çağı'nın adını koyan yazarın daha önce sesine, kızına verdiği nasihatlara, tercih ettiği kokteyle ve başyapıtının çeşitli uyarlamalarına yer vermiştik. Fitzgerald son günlerde Leonardo DiCaprio'lu son Muhteşem Gatsby filmiyle gündemde. Herhalde bunu fırsat bilen The New Yorker dergisi, yazarın tam 76 yıl önce reddedikleri bir öyküsünü nihayet yayımlamaya karar vermiş. Melville House'un haberine göre, bugüne dek hiç yayımlanmamış öyküyü Fitzgerald'ın torunları kasada keşfetmişler. İki kıta üzerindeki popülaritesi, onu ürküten maddi gizemi biraz aydınlatabilir. This Side of Paradisetan bu yana, bu genç çiftin üzerine ayda binlerce, binlerce dolar olmak üzere para aktı. Ve bu para aynı hızla dışarıya saçıldı. Nereye gittiğini kimse bilmiyor gibi. Özellikle de Fitzgerald'ların kendileri. Ellerinde hiçbir şey kalmadığından şikayet ediyorlar. Mrs. Fitzgerald'ın inci bir kolyesi bile yokmuş."} {"url": "https://koltukname.com/2012/08/07/rusyadaki-kuku-isyani-bastirilabilinecek-mi/", "text": "Onlara bir tür sanat gerillası demek mümkün. Cayırtılı gitarları, renkli kıyafetleri, maçlarda görmeye alıştığımız meşaleleri ve gürültülü müzikleri ve sivri dilleriyle, vatanları Rusya'nın ataerkil toplum yapısını ve maço tavırlarıyla bilinen Putin'i topa tutuyorlar. Fırsat buldukça bir araya geliyorlar, sayıları da bu yüzden beş ila on arası değişiyor. Kendilerine Pussy Riot adını veriyorlar ve artık kanunla başları belada. Rus polisi, Pussy Riot üyelerinin üçünü soruşturma için gözaltına almış, diğerlerini de saklandıkları yerlerde bulmak için tüm gücünü seferber etmiş durumda. Putin yönetiminin muhalefetten pek hoşlanmadığı açık. Ama bu durum, Pussy Riot kızlarının gölzerini korkutmuşa benzemiyor. Geçtiğimiz şubat ayında Moskova'nın en büyük kilisesine, Ortodoksların Paskalya kutlamaları sırasında gizlice sızmışlardı. Ortam için oldukça tuhaf kıyafetleri ile abartılı tapınma hareketleriyle sessizce dua eder gibi yapmışlar, birkaç dakika sonra da güvenlik tarafından dışarı atılmışlardı. Kısa süre sonra internette bir video yayıldı, kilisedeki bu görüntüler üzerine eklenen parçanın sözleri Meryem anamız, Putin'i lanetle şeklindeydi. Putin'in büyük çoğunlukla kazandığı seçimin üzerinden sadece bir kaç gün geçmişti ve muhalif hareketler için hoşgörülü günler sayılmazdı. Eylemden bir süre sonra, eyleme katıldığı iddia edilen iki kadın tutuklandı, 15 gün sonra onlara bir üçüncüsü eklendi. Mahkeme, bu gibi durumlarda birkaç gün hapis cezası verirken, Pussy Riot kızları için önce 2 aylık bir soruşturma için gözaltı süresinin uzatılmasına ve ardından da 7 yıla kadar hapisle yargılanmaları için dava açılmasına karar verdi. Basının davayla ilgili olarak hükümete koşulsuz bir destek verdiğini söylemeye herhalde gerek yok. Davanın başlangıcında, kararın nisan ayının sonunda verilmesi beklenirken, geçtiğimiz günkü duruşmada gözaltı süresi Ocak 2013'e kadar uzatıldı. Mahkeme heyeti, sanık avukatlarının delillerini sunmasına izin vermedi. Pussy Riot'a Rusya içinden destek sesleri henüz çok kuvvetli sayılmaz. Bir kamuoyu şirketinin anketinde, katılımcıların yalnızca %43'ü 7 yıllık bir cezanın fazla olacağını söylemiş. Dışarıdan ise destek daha fazla. Alman politikacılar, gözaltındakilerin serbest bırakılması için devreye girdiler ve bir kaç gün önce Moskova'da konser veren Red Hot Chili Peppers grubu, sahnede Pussy Riot yazılı t-shirtler giydi. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/08/08/haftanin-eglencesi-olimpiyatlar/", "text": "Olimpiyatları yarılamışken konuşulan çok şey oldu, daha da tartışılır, diye düşünüyoruz. Koltukname'de daha önce Agos'un Osmanlı adına katılan Ermeniler üzerine hazırladığı dosyayı Haftadan Kalanlar köşemizde paylaşmıştık. Bugün de eski fotoğraflar ve günümüze dair bir oyunla devam ediyoruz. Fotoğraflar Vintage Everyday'den. Sene 1896. Olimpiyat şehri Atina. Olimpiyatların hangi Olimpos'la alakasının olduğunun tartışılmadığı, spor bakanlarının O zaman Antalya'da olsun, Olimpos Antalya'da, demediği günlerden fotoğraflar. İnanmıyorsanız, evet, bu demeçler verilmiş, haber olmuş. Yunanlılardan da Siz ne içiyorsunuz kardeş! mealinde bir cevap alınmış. Fotoğrafların ardından ise şu linkteki oyuna bakabilirsiniz. Olimpiyatlarda bir şansınız olur muydu, nasıl bir madalya alırdınız konulu pek eğlenceli bir kısa oyun. Sevilla Portakalı yüzmede 1896 Olimpiyatları'nda gümüş madalyayı iki dakikayla kaçırdı. Evet, sadece seyredebileceğimizi bir kez daha teyit etmiş olduk. Sizin olimpiyat maceralarınızı da bekleriz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/08/09/sylvia-plath-ve-flannery-oconnordan-gorsel-calismalar/", "text": "Daha önce Ressamlığa soyunan yazarlardan bahsetmiş, Victor Hugo, Herman Hesse, Jack Kerouac ve Henry Miller gibi isimlerin çalışmalarına yer vermiştik. Bir kez daha yazarların görsel sanatlarla ilişkilerini anıyoruz, ama bugünkü listemiz yalnızca iki büyük Amerikalıdan oluşuyor: Daha önce limonlu pudingli kekiyle sayfalarımıza konuk olan Sylvia Plath ile hakkında haber yapma şerefine ilk defa eriştiğimiz Flannery O'Connor. Londra'daki Mayor Galeri'nin yakın zamanda sergilediği 44 dolmakalem çalışması, haberi aldığımız Brain Pickings'in sözlerini özetlemek gerekirse, Plath'in hem ayrıntılara ne kadar önem verdiğini, hem de doğadan mimariye, birebir ilişkilerden toplumsal alanlara kadar yaşama nasıl bir merakla yaklaştığını ortaya koyuyor. Plath'in günceleri Oğlak Yayınları'ndan yayımlanmıştı ama maalesef tükenmiş görünüyor. Sırça Fanus'a ise Can Yayınları'ndan ulaşılabilinir. Rock Rıhtımı'nın Botları ile Meraklı Fransız Kedisi özellikle hoşumuza gidenlerden."} {"url": "https://koltukname.com/2012/08/10/bob-dylanin-yalancisiyim/", "text": "Bob Dylan, yaşamı boyunca sürekli gündemde kalan bir yıldız. Daha önce, açtığı sergideki resimlerin eski fotoğraflardan kopyalandığı iddiasıyla ilgili haberi aktarmıştık. Bu kez de bir gazeteci tarafından uydurulmuş ya da değiştirilmiş sözleriyle, Bob Dylan yine karşımızda. Fitzgerald'ın 76 yıl önce reddettiği öyküsünü yeniden yayımlayacağını aktardığımız The New Yorker dergisi için çalışan Jonah Lehrer, geçtiğimiz günlerde, Imagine: How Creativity Works adlı, yaratıcı zeka hakkındaki kitabını yayımladı. Ve yayımlanmasından hemen sonra, Tablet adlı, Yahudilere yönelik sanat ve fikir dergisi, kitapta bazı yanıltmalar bulduğunu duyurdu. Aslında, bulunan yanıltmaların bazıları, oldukça kısa cümlelerden ibaret. Örneğin, 1960 tarihli Don't Look Back adlı belgeselde, Dylan, şarkıları nasıl yazdığı hakkında Kısa şarkılar yazarım, fazla mesaj yüklemem, demişti. Lehrer, bu ifadeyi, Beni daha fazla açıklama yapmak zorunda bırakmayın, gibi yeni bir cümle ekleyerek biraz uzatmış. Tablet dergisinin bu durumu duyurması üzerine Lehrer, basına Tablet dergisi editörüyle görüştüm. Kendisine bu ifadelerin bana Bod Dylan arşiv temsilcileri tarafından iletildiğini anlattım, açıklamasını yapmış. Ancak çok sayıda başka örnekle kitaptaki uydurmaların sonu gelmediği anlaşılınca pes etmiş. Lehrer, geçtiğimiz günlerde BBC'ye Artık yalan yok, diyerek suçlamaları kabul ettiğini bildirdi. Daha önce yazdığı cümlelerin gerçek olduğunu savunmak için yaptığı açıklamaları paniklemiş olmasına bağladı ve The New Yorker dergisindeki görevinden de istifa ettiğini ekledi. Ayrıca kitabın tanınıtımına yönelik tüm yayınlar durduruldu ve kitabın elektronik versiyonu satıştan çekildi. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/08/11/haftadan-kalanlar-6-12-agustos-2012/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşacağız. Pek sevdiğimiz Alkışlarla Yaşıyorum, Baba filminin oyuncu seçmeleri videosuna yer vermiş. Meğer filmde Al Pacino'yu oynatabilmek için Coppola'nın epey bir direnç göstermesi gerekmiş. Merakla beklenen Muhteşem Gatsby filminin vizyona girme tarihinin Aralık 2012'den Yaz 2013'e ertelendiğini öğrendik. Stüdyo Filmin olabildiğince geniş bir kitleye ulaşabilmesini istiyoruz tarzında bir açıklama yapsa da, Huffington Post olağanüstü bir durum söz konusu olmadığı için bunun yalnızca filmin kötü olduğu anlamına gelebileceğini söylüyor. Özellikle kazanılan son madalyalardan sonra Olimpiyatlarla ilgili epey yazı dönmeye başladı. Siz siz olun, Yüksel Aytuğ'nun kaleme aldığı iğrençlikleri bir tarafa koyup Tanıl Bora'nın Radikal'daki yazısına yoğunlaşın. Bora, sporla sanatın, özellikle de şiirin ilişkisine değiniyor ve 1948 Olimpiyatları'na kadar sanat müsabakaları yapıldığına dikkat çekiyor. Yaz kitapları da nedir, yazının mevsimi mi olur, ben böyle listelere itibar etmem diyenlerdenseniz, size alternatif liste: The Millions, Zor Kitaplar Listesi yapıyor. Publisher's Weekly'ye de zorun zoru 10 kitaplık ayrı bir liste yapmışlar. Listede Jonathan Swift ve Hegel'in bir arada durması bile ilginizi çekebilir. Dondurma makinanız varsa, bu tarife bir bakın deriz. Biz pazar günü rehaveti içerisinde denemeyi umuyoruz. Naneli çikolatalı dondurulmuş yoğurt. İçinde şeker yerine bal var. Krema ve süt yerine de yoğurt. Domatesler her hafta aklımıza düşüyor, aklımızdan hiç gitmiyor. Pazarlara uğrayanlar yeşil domatesleri görmüşlerdir. Bunlarla ne yapılır sorusunun bir cevabı da turta. Yeşil domatesli turta tarifi Honey&Jam'den geliyor. En genç yemek blog'u yazarlarından biri Honey&Jam aynı zamanda da profesyonel fotoğrafçılık yapıyor. Zaten günümüzde bu iki alan ele ele gidiyor."} {"url": "https://koltukname.com/2012/08/12/dijital-devrim-sonrasi-muzik-endustrisinin-halleri/", "text": "20. yüzyılın sonlarında, topu topu beş büyük plak şirketi, üretim, pazarlama, halkla ilişkiler ve satış faaliyetlerinden oluşan müzik ticaretinin tamamına yakınını kontrol etmekteydi. Ama 1999 yılı, müzik dünyası ve müzik severler için bir milat oldu, teknoloji bu dünyaya ait paradigmayı toptan değiştirdi. O sırada bu ters yüz edilişin farkında olanların sayısı ise çok azdı. Ama Napster şoku sonrasında, herkes değişimi algılamaya başlamıştı. Müzik, artık pahalı CD'ler üzerinde dağıtılan bir ürün olmaktan çıkmış, internet bağlantısı olan herkesin, yasal olmasa da veri paketleri gönderip alarak paylaşabildiği, bedelsiz bir meta haline gelmişti. Geçmişte müzik dünyasının en çok kazananlarından olan Metallica'nın, Napster'a açtığı dava bu konuda bir sembol olmuştu. Ancak sonuç değişmedi, devrim başlamıştı. Müzik endüstrisi, hukuk yoluyla savaş açtığı teknolojiyle paylaşım için sürekli alternatif ürettiğinden dolayı başa çıkamayınca, kaderini Apple'ın zarif ellerine teslim etmeyi kabullendi. 2003 yılında iTunes adlı internet müzik marketi açıldı ve 99 Amerikan sentine karşılık, yasal müzik paylaşımı başladı. Apple, bu işten doğrudan bir para kazanmıyor da olsa, dijital müzik çalarların satışında böylece patlama yaşandı. Oluşan yeni iş modelinde, müzik sadece dolaylı fayda sağlayan bir değer olarak var oluyordu. Ancak bu model öyle bir başarıya ulaştı ki, iTunes erişimi bulunan ülkelerde, Apple'ın pazar payı %70 ila %90 arasında oluştu. Bu durumu gören pek çok diğer şirket de pazarda yerini aldı ve Amazon, Google ve yerel telekom şirketleri de müzik parazlama işine soyundular. Spotify, Simfy, Deezer ve Pandora gibi eş zamanlı müzik sunan uygulamaların da eklenmesiyle, internet üzerinde sunulan müzik hizmetlerinin sayısı beş yüzü buldu. Ancak bu platformların neredeyse tamamı, plak şirketlerinin telif haklarını için yüksek fiyatlar talep etmesi sebebiyle zorluk yaşamaktalar. Bugün Universal Music Group, Sony Music Entertainment ve Warner Music, piyasayı domine eden üç büyük müzik şirketi olarak görülüyorlar. Ancak her üçünün de gelirleri, talep ettikleri yüksek telif ücretlerine rağmen, eski gösterişli günlerinden çok uzakta. Zira müzik endüstrisi, kapitalizmin gerektirdiği ölçüde büyüme gösteremiyor. Yasadışı paylaşımı tercih eden kullanıcıların sayısı halen çok fazla. Ufukta yeni şirket birleşmeleri ya da el değiştirmeler olabilir mi? soruları soruluyor ve bu sorulara verilen cevap da evet. Örneğin, Madonna ve Jay-Z'yle büyük kontratların sahibi Live Nation gibi bir devin bu konudaki iştahı kabarık. Dijital devrim, müzik ticaretiyle ilgili tüm dengeleri değiştirdi. Daha önce dağıtım ve promosyonu yapılmayan bir ürünün alıcıya ulaşması imkansızken, bugün müzik üreticileri internet üzerinde her türlü aktivitelerini pazarlayabiliyorlar. Müzisyenlerden ve müzik gruplarından oluşan üreticiler, dijital devrimin ardından, daha önce hiç olmadığı kadar müzik endüstrisinin değer üretim merkezi haline geldiler. Bu durum, bir yandan müziyenlerin kendilerini müzik şirketlerinin kollarına daha da teslim etmesi anlamına geliyor, diğer yandan da ekonomik olarak rekabet gücüne sahip ürünler üretmeleri zorunluluğuna işaret ediyor. İsmi ne kadar büyük olursa olsun, bir grubun üst üste iki başarısız albüm yapması, bir anda gözden düşmesine ve kenara itilmesine yol açabiliyor. Müzik üreticilerinin ürettikleri ürünlere ait kullanım haklarını kontrol etmekte daha histerik olmaları çok anlaşılır. Dijital dünyada ürünüleri olan müziklerinin kullanımı, fiziksel medyalar aracılığıyla değil, yaratıcı internet hizmetleri sayesinde oluyor. Bu da, sanatçıların ruhlarına pek de uygun olmayan teknolojik bir bilgilenmeyi, hukuk bilgisini ve ekonomik değer taşıyan ürün yaratma baskısını beraberinde getiriyor. 21. yüzyılda müzikleriyle para kazanmak isteyenlerin yolu oldukça dikenli görünüyor. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/08/16/colun-sesine-kulak-verin/", "text": "ABD'nin en ünlü TV komdeyenlerinden Stephen Colbert, geçtiğimiz kasım ayında Tinariwen adlı bir grubu programında konuk etti. Colbert, konuklarına, Mali'nin çölünde zengin bir müzik ortamı olup olmadığını sorduğunda, stüdyodaki izleyiciler kahkahalarına engel olamadılar. Anlaşılan çölde müzik icra edilmesi fikri onlara komik gelmişti. Grubun sözcüsü ve lideri Colbert'ın sorusuna var şeklinde, tek kelimeyle cevap verdi. Bunun üzerine Colbert, bir başka kahkaha tufanına yol açacak yeni bir soru sordu. TV on the Radio adlı Amerikalı grup, sık sık Tinariwen'le beraber çalıyordu. Colbert, onlara TV on the Radio adlı grubu, Amerika'ya gelmeden önce duyup duymadıklarını sordu. Cevap, gülüşmeler arasında evetti. TV on the Radio üyesi Kyp Malone da konuklar arasındaydı ve batı kültürünün menzilinin ne kadar büyük olduğundan bahsetti. Colbert hemen araya girip, Evet, o batı kültürünün menzilini çok iyi bilirim, ben bizzat batı kültürüyüm, diye ekledi. Kelime anlamı çöller olan Tinariwen, şu anda yeni bir ABD'den sonra geçtikleri Avrupa'da turnedeler. Müziklerine, rock, reggae ve blues karışımı sağlam bir groove denebilir. Biraz zorlarsanız, bir tür rock müziği olarak görmek de mümkün. Bu haliyle, özellikle Avrupa dinleyicisinin egzotik örneklere olan ilgisini toplayabiliyor. Grup, bu başarılı sese, 80'li yılların başında Libya ordusunun eğitim kamplarında ulaşmış. O yılların Mali yönetimine karşı Libya ordusunun, yani Kaddafi'nin desteğini almaktalarmış. Sürekli bir özgürlük mücadelesi ve savaş içinde yaşayan Tuareg'lerin bazen zafer, bezen de mağlubiyetler içeren yaşantısı, Tinariwens'in müziğine de yansımış. Son albümleri Tassili yukarıdaki programdan kısa süre sonra Dünya Müziği dalında Grammy kazandı. Oysa vatanları Mali'de bir içsavaş yaşanıyor ve üç yüz bin kişi evlerini kaybetmiş durumda. Grubun lideri Ibrahim Ag Alhabib, bu sebeple grupla turnede olmak yerine ailesiyle kalmayı tercih etmişti. Zaten ne ukala talk şovculara ne de tanıtım toplantılarına sabrı vardı. Ancak yaklaşık iki aydır Alhabib'le bağlantı sağlanamıyor. Hayatta olup olmadığı bilinmediği gibi, isyancılara katılmış olabileceği söylentiler arasında. Tuareg'ler, 50'li yıllardan beri bağımsız bir devlet olmak için mücadele ediyorlar. Pek çok isyanları bastırılmış olsa da, 2012 Ocak'ında yeniden ayaklandılar. Azawad Ulusal Özgürlük Hareketi, Fransa büyüklüğünde bir bölgeyi kontrolleri altına almayı başarmış durumdalar. Ancak zafere ulaşmalarının ardında yatan bir gerçek var, o da radikal İslamcı güçlerle işbirliği yapmış olmaları. Tuareg'lerin anaerkil bir toplum olması ve kadınların peçe takmak gibi aşırı İslamcı kuralları benimsememesi, radikal İslamcı militanların Tuareg kültürüne saygı duymaması gibi sebepler, tarafların eninde sonunda karşı karşıya geleceğine işaret ediyor. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/08/17/yuregini-ortaya-koyman-gerekiyor/", "text": "Geçtiğimiz haftaya, The New Yorker dergisinin 76 yıl önce reddettiği F. Scott Fitzgerald öyküsünü tekrar basacağının haberini yaparak başlamıştık. Yılın 32. haftasının Haftadan Kalanlar köşesinde de, heyecanla beklenen 3D Muhteşem Gatsby filminin vizyon tarihinin Aralık 2012'den Yaz 2013'e ertelendiğini duyurmuştuk. Bugünse yazarın kendi sözlerine yer veriyoruz. Öykünü dikkatle okudum Frances ve üzülerek söylemem gerekiyor ki profesyonel bir çalışma yapmanın bedeli, senin henüz ödemeye hazır olmadığın kadar yüksek. Sana yalnızca ucundan dokunan küçük şeyleri, akşam sofrasında anlatılacak önemsiz tecrübeleri değil, yüreğini, en güçlü tepkilerini ortaya koyman gerekiyor. Bunu, özellikle de yazmaya ilk başladığında, insanların ilgisini sayfada tutabilmek için gerekli numaraları henüz bilmiyorken, öğrenmenin uzun zaman aldığı yazma tekniğine henüz sahip değilken, kısacası, elinde ortaya koyacak yalnızca duyguların varken yapman gerekiyor. Bu tüm yazarlar için geçerlidir. Dickens Oliver Twist'te, bir çocuğun tüm hayatı boyunca istismar edilip aç kaldığı için duyduğu tutkulu hıncı yansıtması gerekiyordu. Ernest Hemingway, ilk hikayelerinden oluşan In Our Time'da hayatında bildiği ve hissettiği her şeyi derinlemesine ele almıştı. This Side of Paradise'ta ben, bir hemofili hastasının tenindeki yara kadar taze olan bir aşk hikayesini anlattım. Yazmayla ilgili öğrenebileceği her şeyi öğrenmiş olan ustanın, şahsiyetsiz üç kızın en yüzeysel tepkileri gibi basit bir şeyi alıp zeki ve etkileyici bir diyaloğa dönüştürmeyi nasıl başardığını gören amatör kendisinin de aynısını başarabileceğini düşünüyor. Ama amatörün kendi hislerini bir başka insana aktarabilmesi için önce ilk trajik aşk hikayesini kalbinden söküp dünya aleme göstermek için sayfaya dökmek gibi gözükara ve radikal bir yola başvurması gerekiyor. Her halükarda, başlangıç bedeli bu. Bunu ödemeye hazır olup olmadığına, bunun senin için hoş sayılan tavırlarla çelişip çelişmediğine kendin karar vereceksin. Ama edebiyat, hatta hafif edebiyat bile işe yeni başlamış birinden en az bunu bekler. Yazarlık, varını yoğunu ortaya koyman gereken mesleklerden biri. Yalnızca birazcık cesur olan bir asker kimsenin ilgisini çekmez. Bu temel mesele göz önünde bulundurulduğunda, öykünün neden satılabilir olmadığını analiz etmeye gerek yok; ama seni sevdiğim için, genellikle benim yaşımdakilerin yaptığı gibi bu konuda seni kandırmayacağım. Eğer öykülerini anlatmaya karar verirsen en çok ilgilenecek olan, Not: Yazının akıcı, kabul edilebilir ve kimi yerlerde zekice ve etkileyici olduğunu söyleyebilirim. Yeteneklisin bu da bir askerin West Point'e girmek için gerekli fiziksel yapıya sahip olmasına eşdeğerdir. Aynı şey akademisyenler için de söylenemez mi? Gerçekten dert ettiğin, merak ettiğin, yazmayacak olsan da okuyacak olacağın, sana en yakın konuyu yazmak... yazmayla cebelleştiğim bu günlerde başlangıçların ve belki de tüm yazıların en 'değen' konulara ayrılması gerektiğine yürekten inanıyorum."} {"url": "https://koltukname.com/2012/08/18/haftadan-kalanlar-13-19-agustos-2012/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşacağız. Ankaralı fotoğraf atölyesi Ka'nın sitesinde Lewis Carroll ve fotoğraf üzerine çok güzel bir yazı ve bol bol Lewis Caroll'ın fotoğrafçılığının örneklerini bulabilirsiniz. John Lennon'ın çizimlerinin nasıl da yasaklandığını, yasaklanan şehirde yıllar sonra açılan sergi vesilesiyle anlatmıştık. Fakat Lennon'a yasak ve sansür bitmiyor. TRT, olimpiyatların kapanış törenini verirken, Lennon'dan Imagine şarkısının, hayal ettiği dinsiz dünyayı sansürlemiş. Halbuki orijinali şöyle. Ortadoğu dedik, fotoğraf dedik, daha iç açıcı bir şeyler yok mu bu hafta diye soranlara yeni keşfimiz Life Goes on in Tehran adlı foto-blog'u tavsiye ediyoruz. Yurtdışında yaşayıp da ülkesine geri dönen İranlılardan olan fotoğrafçı Tahran'da gündelik hayatı, yemekleri, futbol seyredenleri, otobüs bekleyenleri fotoğraflıyor. Gazetelere manşet olanlara detaylı ve içeriden bir bakış. Hitchcock'un doğum günü vesilesiyle filmlerindeki tüm gizli rollerinin bir videosuna yer vermiştik. Bu sırada Lists of Note'da da Vertigo filmiyle ilgili ilginç bir listeye rastladık: Stüdyo filmin adının Vertigo olmasına öyle şiddetle karşı çıkıyormuş ki, Hitchcock'a uzun bir öneri listesi göndermiş. Eminiz Hitchcock'un fikrini değiştiremedikleri için sonradan pek sevinmişlerdir. Gustave Flaubert'in ölümünden on iki gün sonra evindeki tüm eşyaların bir envanteri çıkartılmış. The Paris Review'dan Joanna Neborsky de bunun bir güzel illüstrasyonunu yapmış. Bu hafta aklımızda yine domates var. Domatesin faydaları serimize bu sefer memleketimizin iki şahane yemek blog'u olan Kulaktan Dolma Tarifler ve Cafe Fernando'yla devam ediyoruz. Nişantaşı'ndaki Kantin'in yaratıcısı Şemsa Denizsel domatesin lezzetini fırınlayarak arttırmış. Bizim de şu sıralar favorimiz olan çiğ kabakla birleştirip şahane gözüken bir salata yapmış. Az ve öz yemek diyenlerdenseniz mutlaka deneyin. Cafe Fernando'dan ise Domatesli Spagetti geliyor. Her zamanki gibi sadece tarif vermemiş, bir de domatesi sosunun yapılışı, tadının azıcık malzemeyle nasıl derinleştiği üzerine çok güzel bir yazı da yazmış."} {"url": "https://koltukname.com/2012/08/23/huckleberry-finnin-21-yuzyil-maceralari/", "text": "BBC'nin Sherlock Holmes'ün maceralarını 21. yüzyıl Londra'sına taşıması, herhalde yapımcıların tahmin bile edemeyeceği kadar büyük bir ilgi gördü. Yalnızca üç bölümden oluşan, ama her bir bölüm bir film uzunluğunda olan dizi, yalnızca içeriğiyle değil, formatıyla da televizyon dünyasına yenilik getirdi. Bu durum İngiliz dizilerini kopyalamaya bayılan Amerikalıların da gözünden kaçmadı elbette. Sherlock'un yapımcıları Mark Gatiss ve Steven Moffat, dizinin Amerikan versiyonunu çekmeyi reddedince CBS kolları sıvayıp Elementary adında bir diziye girişti. Yine günümüzde geçen dizide, Sherlock Holmes bir sebepten New York'ta yaşamaya başlamış. Dizinin en büyük bombası ise, Dr. John Watson'ı Lucy Lui'nun oynaması! Yapımcılar herhalde iki temel karakterden birinde radikal bir değişiklik yaparlarsa insanları BBC'nin Sherlock'unu kopyalamadıklarına daha kolay ikna edeceklerini düşündüler. Dizinin ilk bölümü 27 Eylül'de yayınlanacak ve devamına reytinglere göre karar verilecek. Bu sırada Steven Moffat ile BBC Amerika'nın epey öfkelendiği söyleniyor. Yine de 19. yüzyıl kahramanlarını 21. yüzyıla taşıma fikri akıllara yatmış olmalı ki, şimdi de ABC bir Amerikan klasiği olan The Adventures of Huckleberry Finn'i günümüze uyarlayan bir dizi için start vermiş. Finn & Sawyer adını taşıyacak dizinin arkasında Jason Richman ile David Zabel var. Hikaye, Tom Sawyer ve Huckleberry Finn'in yirmili yaşlarında tekrar bir araya gelip New Orleans'ta bir dedektiflik bürosu kurmasını konu ediyor. Finn & Sawyer ayrıca son dönemlerin bir başka popüler akımı olan steampunk tarzında olacak. Merak edenlere kitaplar hakkında bir not: Huckleberry Finn's Adventures'ın çocuklar için olmayan bir baskısı ne yazık ki yok gibi. Eğer yurtdışından kitap edinebiliyor, üstüne bir de paraya kıyarım diyorsanız, W. W. Norton'ın açıklamalı dipnotlu baskısını öneririz. Norton'ın aynı dizisinden çıkan Sherlock'ları Everest Yayınları yayımlayacağını açıklamıştı ama henüz bir ses seda çıkmadı. Sabırsızlananlar İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkan Dörtlerin Yemini ile Korku Vadisi'ne ve Can Yayınları'ndan çıkan Baskerville'lerin Köpeği'ne göz atabilir."} {"url": "https://koltukname.com/2012/08/24/pina-bausch-dans-dans-dans/", "text": "Belgeseli seyredip de dansa doymak mümkün değil. Aksine fragmanlarını gördüğümüz sahnelerin devamına, bütününe ulaşmak için yanıp tutuşuyor insan. 1940 doğumlu Bausch 2009'daki ölümüne kadar çok üretken bir yaşam sürmüş. Sürekli yeni ne var diye uğradığımız, daha önce size de tanıttığımız Ubuweb, dansa özel bir kısım ayırmaya karar vermiş ve sağ olsun bu yeni dans köşesini Pina Bausch'dan eserler ve 2006 tarihli bir belgeselle açmış. Ünlü eserlerinden Kontakthof'un sadece 65 yaş üstü dansçıların yorumladığı 2000 tarihli kaydının da sunulması ayrı bir hoşluk olmuş. Seyredecek yeni şeyler, müzik, beden ve harekete dair yeni alanlar arıyorum derseniz, Ubuweb'in dans kısmı ve Wenders'in belgeseli tam size göre."} {"url": "https://koltukname.com/2012/08/25/haftadan-kalanlar-20-26-agustos-2012/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşacağız. Arkitera, İstanbul Karaköy Meydanı'nın ve civardaki caddelerin yenileneceğini duyurdu. Bankalar Caddesi de dahil olmak üzere çeşitli yollar sırayla tam 60 gün trafiğe kapatılacak, trafik çoğunlukla Kuledibi'nden Şişhane'ye uzanan Büyük Hendek Caddesi'ne yönlendirilecekmiş. Şoförlere sabır diliyoruz, altyapı çalışması adı altında tarihi bölgenin dokusunu bozmayacaklarını umuyoruz. Trafik ve sabır demişken, sinirlenip de ortalığı yıkıp dökmek isteyenler, ama efendiliklerinden kendilerine hakim olanlar: Zach Prewitt hazırladığı, filmlerdeki sinir krizi sahneleri videosuna buyurun. Homer Simpson'ın İngilizce sözlüğe giren, meşhur D'oh! sunun nasıl ortaya çıktığını merak ediyorsanız, seslendiricisi Dan Castellaneta'nın verdiği röportaja göz atabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/08/27/elias-canettinin-not-defteri-ve-pavesenin-olumu/", "text": "Elias Canetti, Bulgaristan'dan İsviçre'ye, Avusturya'dan İngiltere'ye Avrupa'yı zihninde taşıyan romancı, oyun yazarı, deneme yazarı ve gururla sunduğu üzere anı yazarı. 1981'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldığında bile aslında çok tanınmadığı söyleniyor. Bir yandan da bolca başka dillere çevriliyor ve yayımlanıyor. Günümüzün sosyal bilimcilerinin ortaklaşa okuduğu bir avuç isimden biri oldu denilebilir rahatlıkla. Pavese benim gerçekten büyük bir aşkımdır, aynı senin yazdığın gibi. Zaten müşterek aşklarımız çok. Dostoyevski, Kafka. Bir yıldır ben de yalnız Kafka okuyabiliyorum. Daha 40 yıl da okurum. Pavase'den alıntılar, ona olan aşkımı ve saygımı zaten belirliyor. Dediğin gibi, kitap benim varoluşumun ucuna yolculuk. Belki bundan sonra ölümün ucuna da yolculuk edebilirim. Şimdilik daha bu kitaptan kopmadım. Canetti de, Özlü de ölüm ve hayat üzerine düşünürken belli ki Pavese'den ilham almışlar. İkisi de ayrıca bol bol Kafka okumuşlar ki Canetti'nin Kafka okuma deneyimi üzerine düşünceleri aşağıda bulabilirsiniz. Bunu sevdiyseniz bunu da seversiniz gibi bir reklam eşliğinde Canetti'nin not defterlerinin Türkçeye yakın zamanda çevrilmesini umut ediyoruz. Her zamanki gibi kitap çevrilene kadar durmuyoruz, beğendiğimiz kısımları biz çeviriyoruz. This Recording'in alıntılarından tamamen keyfimizce seçtik. Altta Canetti'nin memlekette hali hazırda mevcut çevirilerinden bir seçkiyi bulabilirsiniz. . Herkesin tam bir şemsiyenin altına sığacak kadar alanı var. Kimse şemsiyesiz çıkmıyor ve herkes onunla yürüyor. Kimse kimsenin çok yakınına gitmiyor. Bir mesafe var, o hep korunuyor. Özgürlük her tarafta. Tanıdıklara rastlandığında şemsiyeler selam vermeleri için eğiliyor. Şemsiyelerin birbirleriyle olan bu selamlaşmaları ne kadar onurlu. İnsan başka yerlerde mutlu olabilsin diye, evde mutlu birinin kalması. Kafka: Onun önünde diz çökerim; Proust: benim kendimi tamamlamam; Musil: entelektüel egzersizim. Zaten imgelerini bildiğim yerleri özlemekten çok sıkıldım. Zaten gizemli bir şahanelik taşıyan kelimelere hayran olmaktan da sıkıldım. Benim ve sadece benim bulacağım bir şeyler arıyorum. Ben ona ulaşana kadar hiçbir şeyin kesin olmadığını hissetmek istiyorum. Zaten başkalarının biriktirmiş olduğu taşları bulmakla uğraşamam. Bu tür oyunları kendilerine verdikleri güvencelerde kaybolmuş saflara, kendilerini sadece aynalarda tanıyan dansçılara, tüketicilere, seyyahlara, varislere ve ünlülere bırakmak lazım. Elli beş yaşında tekrar konuşmayı öğrenmek, yeni bir dili değil, konuşmanın kendisini. Tüm önyargılarımı atmak, geriye hiçbir şey kalmayacak da olsa, atmak. Daha önce okuyup okumadığıma bakmadan büyük eserleri bir daha okumak. İnsanlara ders vermeden onları dinlemek, özellikle de zaten bana öğretecek bir şeyleri olmayanları dinlemek. Kendini tatmin etmek için korkuları meşru kılmaktan vazgeçmek. Sürekli adını zikretmeden ölüme karşı mücadele etmek. Kısaca, cesaret ve adalet. Eski cümlelerimi tekrar okudum; artık benim değiller. Basıldıklarından beri hayatımın bir parçası benden koptu gitti. Kamu insanın ruhunun kanını emiyor, geriye kalan ise bu kamunun önünde eğilecek bir gölge oluyor. Kafka'dan iki cümle okuyun, hemen kendinizi hiç hissetmediğiniz kadar küçük hissedersiniz. Kafka'nın kendini önemsiz kılma tutkusu okuyucuya aktarılır. Elias Canetti'nin eserlerinin çoğu Payel Yayınları'ndan çıkmış, ama yayınevinin internet sitesini bulamadığımız yazarın Türkçedeki tüm eserlerine buradan ulaşabilirsiniz. Cesare Pavese Can Yayınları ve Yapı Kredi Yayınları'nda, Franz Kafka telifi kalktıktan sonra epey dağılmakla beraber, Can, Cem ve AltıKırkBeş Yayınları'nda, Tezer Özlü de Yapı Kredi Yayınları'nda bulunabilir."} {"url": "https://koltukname.com/2012/08/28/marsta-uyanmak-icin-muzik-listesi/", "text": "NASA, Spirit ve Opportunity adlı araçlardan sonra, Curiosity adlı yeni robotunu geçtiğimiz ay Mars'a indirmeyi başardı. Curiosity, inişini kendi Twitter hesabından duyurdu ve o günden bu yana göreviyle ilgili bilgi ve izlenimlerini paylaşmaya devam ediyor. NASA, böylece pek sevdiği şekilde, yeni robotuna da bir kişilik vermiş oluyor. Bu listeyi okumuş olduğu tahmin edilen Britney Spears, Curiosity'yle Twitter aracılığıyla bağlantıya geçmiş ve Mars hala 2000 yılındaki gibi mi görünüyor? diye sormuş. Aynı zamanda da 2000 yılına ait Oops... I did it again adlı parçasının video linkini paylaşmış. Curiosity'nin yanıtı da Hey Brit Brit. Mars hala iyi görünüyor. Belki bir gün bir astronot bana da bir hediye getirir, şeklinde olmuş. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/08/29/tvden-masaya-dizilerden-yemek-tarifleri-derlemek/", "text": "Koltukname olarak edebiyat ile yemek arasındaki geçişleri keşfetmeyi, yazarlardan tarifleri çevirmeyi pek seviyoruz. Haftadan Kalanlar'da ise mutfakta aklımıza düşenleri paylaşıyoruz. Sinema ile yemek arasındaki tuhaf rastlantıları da paylaşmışlığımız var. Bugünün haberi ise bir HBO dizisinin yemek kitabının çıkıyor olması. Önümüzdeki hafta 5. sezonunun finali yayınlanacak popüler vampir ve tüm yaratıkların dizisi True Blood'ın sezon finalinin hemen ardından yemek kitabı satışa sunulacakmış. Kitabın adı True Blood: Eats, Drinks, and Bites from Bon Temps. Yemek blog'larına, yemek kitaplarına, yemek bazlı belgesellere ve televizyon programlarına, hatta yarışmalarına olan ilgi neredeyse True Blood gibi popüler dizilerle rekabet edecek düzeyde. Yıldız şefleri her gün televizyonda görmek mümkün. En tanınanlarından biri olan Anthony Bourdain'in senelerdir devam ettiği bir TV programı var ve aynı zamanda New Orleans'ta geçen HBO dizisi Treme'ye el atmış durumda. Anlaşılan o ki, diziler ve yemek programları rekabet etmek yerine işbirliği yapmaya karar vermiş. Game of Thrones tişörtleri kadar piyasaya yönelik olduğu çok belli olan bu tür bir girişimin Louisiana mutfağının otantik tadlarını tanıtma iddiası komik duruyor. Fakat zaten kimse bu iddialara kanıp da alacak değil bu kitabı. Treme'nin de 2013 Bahar aylarında yemek kitabının çıkacağını ve Anthony Bourdain'in bu işte parmağı olacağını da buradan haber vermiş olalım. Bu kitapları, Mutfak Sırları: Aşçılık Dünyasından Mahrem Maceralar adlı kitabını yıllar önce ilk çevrildiğinde okuduğumuz şefin hazırlayacağına gerçekten sevindiğimizi de itiraf edelim. Profesyonel bir mutfakta çalışmak nasıl bir şey olurdu diye heves edenlere şiddetle tavsiye ediyoruz. Biz okuduktan sonra kendimizi evin mutfağına kapattık. Otantikliğin konuya alakasız olduğu dizi-yemek kitabı eşleşmeleri de var elbette. True Blood, Treme, hatta The Sopranos Family Cookbook bu iddiayı taşırlarken, A Feast of Ice and Fire: The Official Game of Thrones Companion Cookbook iddiası ise Taht Oyunları'nın yazarı George R. R. Martin'in onayı ve ön sözüyle çıkıyor olması herhalde. Random House'ın sitesinden okuduğumuza göre burada hem otantik ortaçağ yemekleri hem de bu yemeklerin daha çağdaş yorumları olacakmış. Bu kitapta Duvar'da yenen kuzu etlerini, o kadar soğukta pek iyi gidebilecek sıcak şarabı, güneyin kremalı kuğularını, Dorne'un limonlu ördeğini ve denizler ötesinin kış keklerini bulmak mümkünmüş. Bütün malzemeleri bir kokteyl karıştırıcısında karıştırın. Uzun bir bardağa buz koyun ve içkiyi doldurun. Sonra istediğiniz kadar turşuyla süsleyebilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/08/31/yeni-ingilizce-kelimeler/", "text": "f-bomb: fuck kelimesinin mecazi kullanımı. aha moment: ani bir aydınlanma, ilham ya da içgörü anı. Daha eski, daha fiyakaları Oxford English Dictionary seksmsi sağlam repertuvarına geçen yaz ekleyerek mankini, OMG ve jeggings gibi kelimelerle birlikte Merriam-Webster'ı geçti. Oysa geçen yıl Merriam-Webster'a eklenenlerin arasında sosyal medya, tweet, bromance, cougar, ve fist pump, yani üçüncü sınıfların heceleme kurslarının programına çoktan alındığını varsayabileceğimiz kelimeler vardı."} {"url": "https://koltukname.com/2012/09/01/haftadan-kalanlar-27-agustos-2-eylul-2012/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşacağız. Haftasonu sinemaya gitmek istediğinden gösterimdeki filmlere bakıp sevinemeyenler hislerini paylaşacak bir haftalık sinema programı buldular. Bant Mag.'in belli ki çok başarılı olan bu sinema programını seyretmeden biz artık sinemaya gitmiyoruz. Örneğin bu haftaki programda Jason Bourne'a bir şaşkın Ramazan pidesi diyerek bizi bizden aldılar. Her filmin hakkını veren eğlenceli bir program. Suşi üzerine çok komik bir filmi ve bir de önemli bir belgeseli paylaşmak istiyoruz. Jiro Dreams of Sushi, çok ünlü bir suşi ustasının sanatını, işine olan tutkusunu ve kendisini takip eden oğluyla ilişkisine odaklanıyor. Belgeselin suşi hakkında çok da öğretici olacağını tahmin ediyoruz. Fragman burada izlenebilir. Buradaki kısa video ise yeni başlayanlar için suşi konulu fakat çok eğlenceli bir video. Japon geleneklerine de alaycı bir bakış söz konusu. Nama Khalil'in Foreign Policy'de yayımlanan Art and the Arab Awakening adlı yazısı Ortadoğu'da bugünün sokak sanatını derlemesi, rap sözlerini çevirmesi ve isimleri bir araya getirmek açısından anlamlı. Daha önce Koltukname'de özellikle Mısır'daki grafiti ve müzikle ilgili haberleri paylaşmıştık. Sokak mücadeleleri biçiminde ilerleyen isyanların eşlikçisi değil, kurucu öğelerinden biri oldu sokak sanatı. Hatta Mısır'daki El fan Midan sanat girişimi bir senesini devirdi. Khalil'in bu yazısı Arapların isyanına tarihselleştirmeden ve çok kalıplaşmış bir liberal sivil toplum anlayışıyla baktığı için Jadaliyya'da eleştirildi. Kirsten Scheid, Araplar sadece 2011'de değil, bütün 20. yüzyıl boyunca isyan ve devrim dediler, buna kurucu olduğu iddia edilen sanatın tanımı tam nedir ve neden sokak sanatı 'liberal' bir biçimde okunuyor? diye soruyor. Daha önce Nobel adaylarının, ödüllerin verildiği tarihten elli yıl sonra açıklandığını, bu yüzden J. R. R. Tolkien'in Nobel'i kaçırdığını 120. doğum gününde öğrendiğini yazmıştık. Elbette bu, Nobel dönemi yaklaştıkça bahislerin açılmasına engel olmuyor. Bu yıl da dünyanın en büyük bahis şirketi Ladbrokes, Nobel Edebiyat Ödülü'nün en güçlü adayının Haruki Murakami olduğunu açıklamış."} {"url": "https://koltukname.com/2012/09/02/klasiklerin-klasik-reklamlari/", "text": "Kitap tanıtımı, reklamı meselesi gerçekten çağın ruhunu, okuma alışkanlıklarını yansıtıyor. Daha önce kitap fragmanlarından bahsetmiş, bir çizgi romanın fragmanını bu sayfalara taşımış, hatta bu hafta True Blood'ın yemek kitabının tanıtım klibi üzerine konuşmuştuk. Flavorwire çağdaş klasiklerin yıllar öncesinden kalmış reklamlarını paylaştı. Sadece grafikler değil, yazarların nasıl tanıtıldığını okumak da döneme dair önemli ayrıntılar sunuyor. Yazarlara yıldız muamelesi daha fazla yapılıyor gibi geldi. Örneğin Ernest Hemingway'in Güneş de Doğar kitabının reklamında, Hemingway'in güneşi de bu kitapla yükselecek mealinde cümleler geçiyor. Yine reklamların çoğunda yazarların bir resmi var gibi. Yazarın kendisinin ön plana çıkarılması hala bu alandaki reklamcılığın belli bir kısmı için geçerli denebilir. Şimdi de See the Glossary'den yine Kurt Vonnegut'ın 2BRO2B öyküsünün fragmanını izleyebilir ve nereden nereye diyebilirsiniz. Burada hikayenin gerçek bir fragmanı verilmiş. Türkiye'de kitap reklamcılığının tartışıldığı yazıları da biriktirmeye çalışacağız, gözünüze çarpanları paylaşırsanız pek seviniriz. Bunu pek beğendim diyenler See the Glossary'nin YouTube kanalından daha fazlasını seyredebilirler. Flavorwire'ın tüm seçkisi aşağıda. Biz en çok Truman Capote reklamını beğendik."} {"url": "https://koltukname.com/2012/09/03/yuzuklerin-efendisini-j-r-r-tolkien-yazmasaydi/", "text": "J. R. R. Tolkien Nobel'i alamamış olabilir, ama Yüzüklerin Efendisi üçlemesiyle okurların gönüllerinde taht kurduğu ve bir efsaneye dönüştüğü yadsınamaz. Peki, Tolkien'in edebiyat anlayışı Yüzüklerin Efendisi'ni nasıl biçimlendirmiş? Aynı hikaye farklı yazarlar tarafından yazılsaymış neyi andırırmış? Görünüşe göre Alison Brooks bu soruyu sormakla kalmamış, üstüne bir de farklı yazarları taklit ederek yanıtını bulmaya çalışmış. Frodo Baggins yüzüğe baktı. Yüzük yuvarlaktı. İyi bir yüzüktü. Yüzüğün ortasındaki delik de yuvarlaktı. Delik temiz ve saftı. Yüzüğün ortasındaki delikte, Frodo Baggins'e Shire'daki yüce gökleri anımsatan bir boşluk vardı; Shire'daki eski günlerinde babası onu kırlara götürür ve Frodo Baggings'in o zamanlar kandan nefret etmesine rağmen oralarda yürüyen küçük, tüylü yaratıkların kafalarını koparmayı öğretirdi; kan kokusu o günden bu yana ve sonsuza dek Frodo Baggins için boşluğun bir parçası olarak kaldı. Frodo Baggins artık yüzüğü parmağına takabilirdi. Kanın kokusu, delik ve boşluk onu hiçbir zaman bırakmayacaktı artık. Frodo Baggins Mordor'un kül yığınlarından oluşan tepelerine baktı ve purosunun külünü sonuna dek silkelemeyen Kübalı orku hatırladı. Ork purodan bir nefes çeker, sakin sakin içmeye devam eder ve külünü uzun gri parmağında, sert parmağında tutardı; kül, kolcular onu sopalarıyla ölümüne dövdükleri ana kadar dağılmadan dururdu. Kübalı mucho orktu. Frodo Baggins yüzüğe ve deliğe baktı, dağa açılan delikten gelen sülfür kokusunu içine çekti. Deliğin etrafında yanıp kavrulmuş çalılar vardı. Delik sanki Siyah Atlıların geldiği gece Prancing Pony'de olan yaşlı fahişenin göğüs çatalına benziyordu. Frodo Baggings çantasına elini attı, üzüm likörü dolu matarayı çıkardı, bir yudumla ağzını doldurdu ve likörü içti. Çok sürtüktü bu yaşlı fahişe. Frodo Baggins tekrar tükürebilirdi, bir kereliğine çok sert tükürdü. Yüzüğü çıkardı ve delikten aşağıya fırlattı."} {"url": "https://koltukname.com/2012/09/04/yazarlarin-atistirmaliklari/", "text": "Lord Byron: Sirke. Daniel Handler : Çiğ, soyulmamış havuç. Joyce Maynard: Misket limonlu buzdan dondurma. Michael Pollan: Su bardağında çay. Walt Whitman: İstridye ve et. Mary Roach: Neredeyse çiğ dana etli, erişteli çorba. Emily Dickinson: Kendi pişirdiği ekmek. F. Scott Fitzgerald: Konserve et ve elma."} {"url": "https://koltukname.com/2012/09/06/dave-mustaine-obamadan-neden-tiksiniyor/", "text": "Megadeth, heavy metal dünyasının önemli gruplarından biri. Grubun kurucusu ve lideri Dave Mustaine de saygıdeğer bir müzisyen olarak tanınmakta. Ancak Mustaine'in yakın geçmişe kadar bilinmeyen yönü ise, oldukça koyu bir cumhuriyetçi olması ve şu andaki ABD başkanı Obama'dan hiç hazzetmemesi. Blabbermouth sitesine göre, Mustaine, geçtiğimiz günlerde Kanada'da yayınlanan bir televizyon programında, Obama'nın doğum sertifikasının sahte olduğunu ve ABD başkanının Amerika dışında bir yerlerde doğduğundan emin olduğunu da ifade etmiş. Cumhuriyetçilere olan sevgisini geçtiğimiz şubat ayında bir müzik dergisine verdiği mülakatta da sergileyen ünlü müzisyen, cumhuriyetçilerin başkan adayı seçimine katılan Rick Santorum'u yere göğe konduramamış; diğer cumhuriyetçi aday adaylarına ise mesafeli durmuştu. Yine de herhangi bir cumhuriyetçiyi her şartta Obama'ya tercih edeceğini söylemekten de geri durmamıştı. Mustaine, komplo teorileriyle ünlü bir radyocu olan Alex Jones'la yaptığı söyleşide de Obama'ya yüklenmekten geri durmadı. O makama saygım var ve o benim başkanım ama kişilik olarak ondan tiksiniyorum, şeklinde konuştu. Michelle Obama'nın bir davette giydiği siyah üzerinde iki kırmızı üçgen bulunan elbisesi içinde ters dönmüş bir kara dul örümceği gibi göründüğünü söyleyen Mustaine, bunun bir sembol olduğunu, böyle bir davette, bunun gibi bir elbise giymenin tek amacının, bir mesaj iletmek olduğunu iddia etti. Mustaine'in son çıkışı, Singapur'da verdiği yakın tarihli bir konserde oldu. Konser sırasında mikrofonu alıp, son günlerde Amerika'da gerçekleşen silahlı saldırılar ve getirilmesi planlanan silah yasağı hakkındaki görüşlerini bildirdi. Mustaine'e göre Obama'nın tavrı, geçtiğimiz temmuz ayında son Batman filminin Colorado'daki galasında yaşanan katliamı hazırlamış. Mustaine, Amerika'nın yoluna bu şekilde devam etmesi halinde, kendine yaşayacak başka bir yer bulmayı düşüneceğini, çünkü ülkesinin giderek bir Nazi Amerika'sına dönüşmekte olduğunu söylemiş. Mustaine'in hararetle desteklediği cumhuriyetçilerin son iktidar döneminde 11 Eylül saldırıları gerçekleşmiş, Irak ve Afganistan işgalinde milyonlarca insan öldürülmüştü. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/09/07/hugo-odulleri-ve-internetten-okumak/", "text": "Bilimkurgu ve fantastik edebiyatın onca örneği arasından nasıl seçeceğim diyenlerin temel adreslerinden biri, bu alanda verilen prestijli edebiyat ödülleridir. Ödüllerin çok detaylı bir listesi burada bulunabilir. Bizim aklımıza hemen Nebula, Hugo, Arthur C. Clarke ve Philip K. Dick ödülleri geliyor. Özellikle aynı sene içinde bu ödüllerin birkaçını bir arada alanlar haliyle öne çıkan eserler oluyor. Örneğin Türkçeye de çevrilmiş China Mieville'in Şehir ve Şehir'i 2009 ve 2010'da, aralarında hem Nebula hem Hugo hem de Clarke bulunan yedi ödül aldı. Eskilerden örnek vermek gerekirse Ursula K. LeGuin'in bir daha bir daha okuduklarımızdan olan Mülksüzler'i de hem Hugo hem de Nebula ödüllerini kazananlardan olmuştur. Edebiyatta ödül konusu, genel olarak ödül meselesi çok tartışmalı elbette. Uzaktan bakınca bilimkurgu ve fantastik edebiyat ödülleri, nispeten okuyucuya yön verme açısından güçlü gözüküyor. İşte aklımızda bunlar olunca 2012 Hugo Ödülleri'nin açıklanmasına pek sevindik. Çoğu ödül alan eserin internette tamamına ya da bir kısmına ulaşabiliyor olmamıza daha da çok sevindik. Burada hem ödül kazananları görebilir hem de okumak için linkleri bulabilirsiniz. Biz seçici davranıp internette bulunabilenler üzerinde duracağız. Yine de roman dalında ödülü kazanan kitabın adını verelim: Among Others, yazarı Jo Walton. Hugo'nun yanı sıra 2012 Nebula ödülünü de almış. Kısa öykü dalında ise Ken Liu'nun The Paper Menagerie'si ödül almış. Hikayenin tamamının linkte açılan pdf dosyasında okuyabilirsiniz. Ayrıca Tor ve Asimov's SF siteleri öyküler okumak isteyenlere tavsiye edilebilir. Son olarak ilgimizi çeken iki dal Fanzine ve Grafik Öykü oldu. Fanzine dalında SF Signal bilimkurgu okuyacağım ama hangisini diye dert yananlara ve genel olarak bu mecradan haberdar olmak isteyenler için ideal. Grafik öykü Digger'dan şimdiye kadar altı sayı yayımlanmış. İlk sayısını internetten okumak mümkün. Bu yazıyı da Digger'dan bir sayfayla bitirelim. Bu arada Le Guin nelere kadir. Andre Gorz sevgili esinin hasta oldugunu ve hatta 5 yil omrunun kaldigini ogrendiginde, yillar sonra esine yazdigi son mektupta, neler hissettigini yaziyor Daima gelecegi dusunerek yasamak yerine, artik nihayet simdiki zamanimizi yasamak zorunda oldugumuzu dusundum. Birlesik Devletler'den getirdigim, Ursula Le Guin'in iki kitabini okudum. Bu kararimda beni yureklendirdiler. Andre Gorz, Son Mektup, Ayrinti Yayinlari, sy. 58."} {"url": "https://koltukname.com/2012/09/08/haftadan-kalanlar-3-9-eylul-2012/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşacağız. Türkiye'de ne yazık ki yalnızca korsan kitap değil, aynı zamanda korsan çeviri sıkıntısı yaşanmakta. Yayıncılar Birliği ve sektörün diğer önde gelenlerinin bildiğimiz kadarıyla çözüm bulmak için pek fazla uğraşmadığı bu sorunun örnekli bir açıklamasına, çevirmen Yiğit Yavuz'un blog'undan ulaşılabilinir. Yavuz gerçekten de önemli bir meseleye, son derece usturuplu bir dille değinmiş. Dizüstü bilgisayarlar ve akıllı cep telefonlarından sonra hayatın vazgeçilmezi olmaya iddialı tabletler, yalnızca kitap değil, gazetelerden dergilere, blog'lardan akademik makalelere, okunabilecek her türlü mecmuayı okumak için bire bir. Ne yazık ki uyumadan önce iki saat boyunca maruz kalınan tablet ışığının vücuttaki melatonin dengesiyle oynayarak uyku düzenini bozduğu ortaya çıkmış. Aman dikkat, diyelim, uyumadan birkaç saat önce elektronik oyuncaklarınızı kaldırın, yatakta keyif yapmak için de matbu kitaptan şaşmayın. Ama görünüşe göre Mısırlılar için bu hiç de kolay bir iş değil. Global Voices'ın haberine göre, Mısır İçişleri Bakanlığı, İskenderiye'deki Danyal Peygamber Sokağı'nda bulunan tarihi sahafları dün şafak vaktinde tabiri caizse talan etmiş. Fotoğraflar ve Mısırlıların tepkileri burada."} {"url": "https://koltukname.com/2012/09/09/gun-olur-alir-basimi-giderim/", "text": "Efsanevi post-punk grubu Killing Joke, eylül ayında The Cult'la birlikte beş konserlik bir İngiltere turnesine çıkacağını belirtmişti. Ancak işler beklendiği gibi gitmedi ve konser mekanları oldukça küçük kulüpler olarak belirlenince Killing Joke lideri, nevi şahsına münhasır karakter Jaz Coleman, grubunun turneden çekildiğini ilan etti. Bu sırada, The Cult'a da verip veriştirmeyi ihmal etmedi. Ancak mevzu Coleman için kapanmamış olsa gerek, temmuz sonunda kendisi sırra kadem bastı. O günden beri kendisinden haber alınamıyor ve ulaşılamıyordu. Aslında endişelenmek için acele etmeye gerek olmayabilirdi, zira bu Coleman'ın ilk ortadan kayboluşu değil. 1982 yılında, kıyametin yaklaştığından endişe eden Coleman, İzlanda'ya kaçmış ve orada bir klasik müzik bestecisi olarak yaşamaya karar vermişti. Ancak 1982'de dünya yok olmayınca evine geri dönmüştü. Clashmusic sitesinin haberine göre, Coleman bulunmuş ve başına bir şey gelmemiş. Ancak bulunduğu yer biraz garip. Coleman, Büyük Sahra çölünde bulunmuş. Grup, bu iyi haberi Facebook üzerinden duyurmuş. Coleman, yalnız kalıp, Senfonik Nirvana adlı projesi kapsamında yazdığı kitabı bitirmek ve besteler yapmak için Batı Sahra bölgesine geldiğini söylemiş. Coleman'ın yeni projesi Nirvananın 2013 yılında Seattle'da canlı sahnelenmesi planlanıyor. Ancak yazdığı kitap ve yeni bestelerinden oluşan albümden müteşekkil paketin satışı önümüzdeki günlerde başlayacak. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/09/10/yeni-bir-emily-dickinson-fotografi-mi/", "text": "Şimdiyse adı bilinmeyen New England'lı bir koleksiyoncu, Massachusetts eyaletinin Springfield şehrindeki bir satışta bulduğu dagerreyotipinin, Emily Dickinson ile arkadaşı Kate Scott Turner'ın 1859'da çekilmiş bir fotoğrafı olduğunu öne sürüyor. Dickinson Thomas Wentworth Higginson'a yazdığı bir mektupta başka hiçbir fotoğrafı olmadığını söylemişti ; ama elbette bu yalnızca koleksiyoncuların yeni bir fotoğraf bulma arzusunu kamçıladı. Daha önce de profesör ve koleksiyoncu Philip Gura aşağıdaki fotoğrafı bulmuş ve Dickinson'a ait olabileceğini söylemişti. Son bulunan fotoğraftı kadının, on altı yaşındaki Dickinson'la büyük bir benzerlik gösterdiği kanaatindeyiz. Sizin de düşüncelerinizi yorumlarda bekliyoruz. Fotoğrafları boş verip şiirlerine odaklanmak isteyen olursa, şairin Türkçede öne çıkan çevirilerini Oğlak Yayınları'nda ve İş Bankası Kültür Yayınları'nda bulabilirsiniz. İngilizcesini okuyacağım derseniz, internetten orijinallerinin birçoğuna ulaşmak için Maryland Üniversitesi Kadın Çalışmaları burada bir seçki sunmuş."} {"url": "https://koltukname.com/2012/09/12/yeni-cagin-tefrikasi/", "text": "Tefrika yeni çağın internet mecrasında tekrar diriltilecekmiş. Boing Boing'de gördüğümüz haber bizi heyecanlandırdı ve yakın zamanda haber olan Amazon Kindle'ın yeni projesinin ne kadar destek görebileceği konusunda da bir fikir verdi. Fikir hem çok eski hem de yeni. Zamanın büyük klasikleri bildiğiniz üzere tefrika edilerek yayımlanmış ve sonra kitaplaşmışlar. Koltukname'de bol bol ele aldığımız Sherlock Holmes serisi bunun örneklerinden sadece biri. Tefrika yöntemi elbette memleket klasikleri için de kullanılmış. Hatta Tefrika diye bir site ve tefrika yarışması var. Şu sıralarda Kindle'ın yeni ürünleriyle ön plana çıkan Amazon da Kindle tefrikaları başlatmaya karar vermiş. Öncelikle Charles Dickens'ın Oliver Twist'i tefrika halinde Kindle kullanıcılarına sunulacakmış. Yanlış anlamadıysak bu ücretsiz olacak. Telifli eserlerdeyse esere ilk seferinde para ödenecek, sonraki hafta ve aylarda yayımlanacak parçalarıysa ücretsiz olacakmış ve doğrudan hesabınıza yüklenecekmiş. Bu sadece dijital olarak Kindle'da okunabilecek bir tefrika olacak. Bu haberin ardından ise Plympton'ın Kindle'ın bu tefrika olanağını kullanarak bölümler halinde roman okuma geleneğini canlandırmak, daha doğrusu dijital çağa yeniden uyarlamak hevesini okuduk, hazırladıkları videoyu izledik. Bize ilginç gelen sadece tefrika roman peşine düşmeleri değil, bunun yayıncılık halini bugünle nasıl ilişkilendirdikleri oldu. Videoda izlendiği gibi tefrikayı günümüzün TV dizileri çerçevesinde düşünüyorlar. Televizyonu tekrar dizilerle seyretmeye başladıklarını, bunun çekiciliğinin ise 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın bir kısmındaki tefrika romanın popülerliği ve sosyalliğiyle açıklıyorlar. Bir hikayenin devamını bekleme, bu hikayeyi bekleyen diğerleriyle konuşma, hatta belki de yazara ulaşmak ve devam eden hikayesiyle ilgili yorum yapma imkanı. . E-kitap formatıyla tekrar çok kolay ve çok interaktif bir şekilde canlandırılabilecek bir gelenek gerçekten. Projelerinin detaylarını buradan okuyabilirsiniz. Şu ana kadar üç romanın tefrikasına başlamışlar. Fiyatlarını görmek mümkün olmadı, zaten Amazon'da Avrupa'daki okuyucuya açık bile değildi. Romanlarla ilgili kısa bilgiler için de buraya bakabilirsiniz. Şimdilik yayımlanacak romanların edebiyattaki yerlerinin bir Dickens olacağı öngörülmüyor ve elbette bunun edebiyatın sadece dizi sürükleyiciliğinde bir ritimle yazılmış olanlarını destekleme, böylece bazı tür ve yaklaşımları daha da marjinalize etme tehlikesi mevcut. Öte yandan daha fazla yayınevinin katılımıyla gerçek bir edebiyat cümbüşüne de dönüşebilir. Okuyucuların ilgisi kadar büyük yayınevlerinin politikaları da belirleyici olacaktır, diye düşünüyoruz. Edebiyatın farklı mecraları üzerine düşünmekse her zaman keyifli."} {"url": "https://koltukname.com/2012/09/14/mitt-romneyye-irlandadan-protesto/", "text": "ABD başkanlık seçimleri yaklaşmakta ve ABD kamuoyunu etkilemek üzere cumuriyetçiler ile demokratlar kıyasıya kapışmaktalar. Bilindiği üzere cumhuriyetçiler, Obama'nın karşısına, George W. Bush benzeri politikaları savunmakta olan Mitt Romney'yi çıkartmış durumda. Daha önce Megadeth'in lideri Dave Mustaine'in Obama ve Romney konusundaki görüşlerine yer vermiştik. Mitt Romney'nin sert ve sağcı politikaları, kendisini başkan yapacak kadar oyu toplar mı kestirilmez, ama kendisine İrlanda'dan bile muhalefet gelmiş durumda. Mitt Romney, cumhuriyetçilerin adayı olarak açıklandığı toplantıda, Thin Lizzy grubunun The Boys Are Back In Town adlı parçasının eşliğinde taraftarlarını selamlamıştı. Bu duruma itiraz, grubun 1986 yılında hayatını kaybetmiş olan solisti Phil Lynott'ın annesinden geldi. Lynott'ın annesi Philomena Lynott, eğer oğlu hayatta olsaydı, cumhuriyetçilerle, özellikle de onların koyu sağcı kanadıyla herhangi bir ilişki kurmayı reddedeceğini söyledi. Anne Lynott, Hot Press dergisine verdiği röportajda, cumhuriyetçilerin eşcinsellik karşıtı ve zenginlerin çıkarını kollayan tavrının, müteveffa oğlu tarafından kabullenilemez olduğunu, oğlunun hayattayken pek çok yakın eşcinsel arkadaşı olduğunu ve onlara farklı davranılmasına asla taraftar olmayacağını da sözlerine ekledi. Romney'nin, Thin Lizzy'nin müziğininden istifade etmesine, grubun pek çok hayranı da bozulmuş durumda. Obama'nın İrlanda kökenli olması sebebiyle, bu ülkede büyük sempati sahibi olması da, Romney'ye olan öfkenin artmasında büyük rol oynamış olsa gerek. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/09/15/haftadan-kalanlar-10-16-eylul-2012/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşacağız. Daha önce kokteyl seven yazarlardan, suratı karalanmış yazarlardan ve yarattıkları karakterlerle fazlasıyla içli dışlı olan yazarlardan söz etmiştik. Sıra, yarı çıplak yazarlarda. Türkiye'de kitap eklerinde ve edebi dergilerde yalnızca tanıtım yazıları yazıldığından, olumlu olsun olumsuz olsun, gerçek eleştiri bulunmadığından şikayet edilir. Görünüşe göre gerçek eleştirinin bulunduğu yerlerde de olumsuz eleştirilerin şekli şemalinden hem yazarlara hem de eleştirmenlere gına gelmiş ki, J. Robert Lennon, How to write a bad review başlıklı bir yazı kaleme almış. Instagram akıllı telefonu bulunanların vazgeçilmezi. Ee, bunlara zengin çocukları da dahil tabii. WordPress blog'u, Rich kids of Instagram, sizlerden daha çok paraya sahip zengin çocuklarının Instagram günlüklerini topluyor. Gerçekten insanı hayretler içinde bırakan bir manzara. Zengin çocukları Instagram'a pozlar verir de kediler aşağı kalır mı? İşte zengin kedilerin Instagram günlükleri."} {"url": "https://koltukname.com/2012/09/17/google-ve-muzik-endustrisinin-dansinda-yeni-figurler/", "text": "Google, pek çok kullanıcı için internete giriş kapısı. Bir arama motoru olarak yola çıkan Google, bünyesine eklediği işlevlerle bir imparatorluğa dönüştü. Şimdi müzik dünyasında da aktif bir rol oynamaya soyunuyor. The Guardian'ın haberine göre, geçtiğimiz günlerde Google, arama sonuçlarından yasadışı dosya paylaşımına katkı sağlayan siteleri çıkaracağını açıklamıştı. Bu hamlenin kanunlarla eşgüdüm sağlama dışında, Google'ın Apple'ın iTunes servisine ABD dışında da bir rakip olma hedefine de yönelik olduğu konuşuluyor. Google, henüz sadece ABD sınırları içinde sunduğu müzik sağlayıcı hizmetlerini dünya çapında yaygınlaştıracağını duyurmuştu. Ancak lisans ve telif haklarıyla ilgili sorunlar yüzünden, henüz bu amacına ulaşabilmiş değil. Google, film ve müzik endüstrisi tarafından uzun zamandır yasadışı paylaşımı engellememekle suçlanmaktaydı. Google, lisans ve telif hakları konusunda endüstri temsilcileriyle uzun zamandır müzakere etmekteydi. Anlaşılan, müzakereler bir uzlaşmaya dönüşmüş durumda. Bununla birlikte müzik endüstrisi, Google'dan lisanslı müzik ürünleri hakkında daha fazla bilginin arama sonuçlarında görünmesini talep ediyor. Ancak durumdan pek menun olmayanlar da var. Telif hakkı hırsızlığı karşıtı bir platformu temsil eden Eddie Levieten, Google'ın sadece paylaşım gruplarından yüksek hit alan siteleri sonuçlardan çıkartacağını, Google'ın yeni algoritmasının telif hakkı ihlali yaptığına dair bir bildirim almamış siteleri elemeyeceğini iddia ediyor. Bu tür bir bildirim yapılması için site adresinin Google'daki bir form aracılığıyla ihbar edilmesi ve değerlendirilmesi gerekiyor. Müzik endüstrisi uzmanları, Google'ın bu hamlesini kendi stratejisi uyarınca yaptığını ve dünya çapında sunmak istediği müzik hizmetine alt yapı oluşturmayı hedeflediğini söylüyorlar. Google'ın bu gibi politik pazarlıklarda çok güçlü bir konumda olması, yeni bir tekelleşmenin ve internetin dolaylı bir kontrolünün zeminini hazırlıyor olmasını da akıllara getiriyor. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/09/18/tanisiniz-turkce-bilimkurgu-ve-fantastik/", "text": "Bilimkurgu ve Fantastik Edebiyat dünyası Türkçede üzerine bir şey okunacak en verimli mecra değil. Türkiye'de artık derneği bile olsa da, Türkçe ürünler yazılsa da, tanıtımı ve eleştirisi az olan bir mecra. Bugün size tanıtmak istediğimiz blog, sadece edebiyatta değil, Sinema, Anime, Korku ve Rol yapma oyunları bölümlerini de dahil ederek, çok kapsamlı bir şekilde konuyu ele alıyor. Hem tanıtım hem eleştiri yapıyor. Steampunk gibi Türkçede iyice az gördüğümüz türleri bile içeriyor. Blog'un adı zaten çok şey açıklıyor: Türkçe Bilimkurgu ve Fantastik: Türkçe Bilimkurgu, Fantastik ve Korku Eleştirileri. Blog'un kurucu editörü G. Mehmet Ay. Kendisi eleştiri ve tanıtımın yanı sıra öykü de yazıyor. Öykülerini burada bulabilirsiniz. Blog'a konuk yazarlar da katkıda bulunuyor. Yazarların ortaklaştığı nokta rol yapma oyunları ve bilimkurgu öyküleri tutkuları gibi geldi bize. Site bol güncelleniyor ve odaklandığı konu göze alındığında çok çeşitli haberlerle bilimkurgu ve fantastik türlerinin farklı yerlerinden tutanlara aynı anda hitap ediyor. Örneğin yakın zamandaki yazılarından Tim Burton'ın eski kısa filmlerinden Frankenweenie'yi yeniden çekeceğini öğrenebiliyor ve ilk görüntüleri bulabiliyorsunuz. Ya da yeni çıkan bir fantastik romanda büyünün sistematiği üzerine arayıp da bulamadığımız türden yorumlar yayımlanabiliyor. Masa üstü oyunlarını hazırlayanlar için ise pratik tavsiyeler ve zombilerle mücadele konuları ilgi çekici olabilir. Steampunk gibi gittikçe ilginç eserler çıkartan ve ödüllerde yer bulan bir türü de ele almış olması blog'un dikkat çekici özelliklerinden biri. Türkçeye çevrilmiş bir steampunk kitabının yazısını burada bulabilirsiniz. Yazıya bu blog'da bulduğumuz, anime severlerin gözdesi Kenshin'den sahnelerle ve Megadeth müziği eşliğinde yapılmış bir videoyla son verelim. Türkçe Bilimkurgu ve Fantastik'i türle tüm ilgilenenlere ve yeni yeni tanışmakta olanlara şiddetle tavsiye ediyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/09/19/haftanin-eglencesi-minimalist-sanat-akimi-posterleri/", "text": "Poster sevdamıza, sanat akımlarının minimalist poster çalışmalarıyla devam ediyoruz. Daha önce minimalist masal, dizi, ressam vb. posterlerini görmüş ve çok sevmiştik, ama tüm sanat akımlarının, kendi başına bir sanat akımı olan minimalizm ekolünden örneklendirilmesini daha da ilginç bulduk. Bir gün, örneğin sürrealist sanat akımı posterleri gibi bir çalışmayla karşılaşır mıyız, diye merak içindeyiz. Fas kökenli Fransız tasarımcı Amahouo Outmane'ye ait bu posterleri biz şahane bir site olan Sanat Blog'da gördük. Onlar da bu vesileyle her bir akımın altına Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi'nden aldıkları tanımları yazmışlar, bizim de alıntılamamızı mazur göreceklerini umuyoruz. Dadaizm: Dada olarak da bilinir. Avrupa'nın bazı büyük kentlerinde de görülen Dadacılık ilk olarak 1915-16 da New York ve Zürich'te hemen hemen aynı zamanlarda ortaya çıkmıştır. Savaşın yarattığı karamsarlık ve umutsuzluk içinde geleceğe inançlarını tümüyle yitiren sanatçıların oluşturduğu bir akımdır. Her şeyin anlamsızlığını, gereksizliğini, vazgeçmişliği ve hiçliği vurgular. Bıkkınlık ve nefret duyguları içinde, yıkılanın yerine yapma isteği olmadan, olayların acı bir alayla ele alınmasıdır. De stijl: 1920 lerde tasarım, sanat ve mimarlık alanlarında etkili olan ilk önemli modern hareketlerden biri... Ressam, tasarımcı, yazar ve propagandacı Van Doesburg öncülüğünde gelişen ortak bir proje ya da girişim niteliğindedir... De Stijl, Hollandaca'da stil, tarz anlamının yanı sıra dikme, söve, destek anlamına da gelir. Dışavurumculuk: Ekspresyonizm ya da Anlatımcılık da denir. 20. yy'ın başlarında Avrupa'da ortaya çıkan sanat ve mimarlık akımı. Güzel sanatlarda Rönesans'tan beri hüküm sürmüş doğaya uygun betimleme anlayışından bir kopuş olan Dışavurumculuk'ta, sanatın asıl amacı, sanatçıın duygularını ve iç dünyasını, renk, çizgi, düzlem ve kütle aracılığıyla dışa vurmasıydı. Fovizm: 1900 lerin başında Paris'te Matisse öncülüğünde Braque, Camoin, Derain, Dongen, Dufy, Friesz, Manguin, Marquet, Puy, Rouault ve Vlaminck tarafından oluşturulan akım... 1903 ten başlayarak grup sergileri açan bu sanatçılara fauves adı 1905 te Güz Salonu'nda açtıkları bir sergide verilmiştir. Bu yapıtlar, doğalcı olmayan renkleri ve kaba sayılabilecek tekniğinden ötürü önceleri tepkiyle karşılanmış, ancak zamanla, sanat tarihçileri tarafından çağdaş akımların öncüleri olarak nitelendirilmiştir. Fütürizm: Gelecekçilik olarak da bilinir. Endüstrileşmeyle gelen teknoloji çağına geç bir giriş yapan İtalyanlar'ın ilerici sanat biçimleri arayışının bir ifadesi olarak tanımlanan akım. Marinetti'nin öncülüğünde Balla, Boccioni, Carra, Russolo ve Severini gibi ressamların çevresinde gelişmiştir... Bu dönemde Fransa, İngiltere ve Almanya'yla karşılaştırıldığında İtalya henüz oldukça geriydi. Bu nedenle dönüşümün hızlandırılması gerekiyordu. Ani değişikliklere yol açan bu hızlandırma sürecinin bir parçası da eski değerleri yok edip yeni koşulları yüceltmekti. Gelecekçilik böyle bir ortamda doğmuştu. Kinetik sanat: 1950 lerin önemli akımlarından biri. Bilim dünyasında 19. yüzyıl ortalarından beri kullanılan kinetik terimi, güzel sanatlarda ilk kez Gabo ve Pevsner'in hazırladığı Gerçekçi Bildirgede kullanılmış, ama hemen yaygınlık kazanmamış, uzun süre resim ve heykelde hareket yanılsaması dinamik terimiyle karşılanmıştır. 1950 lerde sanat terminolojisine giren terim o günden bugüne çok değişik üslup ve teknikleri kapsayacak biçimde kullanılmaktadır. Kübizm: 1908 de Paris'te Picasso ve Braque öncülüğünde oluşan akım. Bu iki sanatçının yapıtlarını, küplerden oluşan bireşimler olarak yorumlayan eleştirmen Louis Vuaxcelles akıma Kübizm adını vermiştir... Kübizm, cismin parçalara ayrılması ve yeniden değişik bir yorumla bir araya getirilmesi ilkesine dayanır. OP Sanat: 1960 larda Kinetik Sanat kapsamı içinde optik yanılsamaya dayalı anlatım biçimi. amacı görsel ikilikten yararlanarak retinayı güçlü biçimde etkilemek ve optik yanılsama yoluyla titreşim, yanıp sönme ve hareket duygusu yaratmaktır. Pop Sanat: 1950 ve 60 lı yıllarda önce İngiltere'de, ardından da ABD'de birbirinden bağımsız olarak ortaya çıkan ve kitle kültürünün imgelerini kullanan sanat akımı... Pop Sanat'ın İngiltere'de yerleşik kanılara bir tepki olarak ortaya çıktığı, ama ABD Pop Sanatı'nın ulaştığı yoğunluğa ve canlılığa ulaşamadığı düşünülür... Amerikalı Pop sanatçılar reklamcılık, dergi ve gazete resimleri, zevksiz her türlü ıvır zıvır, sıradan giysiler, yiyecekler, film yıldızları, model kızlar ve resimli romanlar gibi her türlü sıradan şeye ilgi duymuşlardır. Post İzlenimcilik: Ard İzlenimcilik. 1880 lerin ortasında Fransa'da İzlenimcilik akımı artık belli bir doyum noktasına ulaşmıştı... Terim ilk kez İngiliz eleştirmen R. Fry tarafından 1900 lerin başında Cezanne, Van Gogh ve Gauguin için kullanılmıştı... Daha çok İzlenimcilik sonrası yeni arayışların bir simgesiydi... Temelde izlenimci renk ve teknikleri yadsımamakla birlikte, İzlenimcilik'in renk ve ışık etkileriyle sınırlanan anlatım biçimlerine karşıydı. Post İzlenimciler'in amacı daha özgür bir anlatım diline ulaşmaktı. Rönesans: Sözcük genel anlamda, İtalya'da 15. yüzyılda başlayan ve 16. yüzyılda doruk noktasına ulaşan entelektüel bir etkinliği içermektedir. Rönesans terimi ilk kez 15. yüzyılda klasik öğretinin yeniden doğuşunu tanımlamak üzere kullanılmış, daha sonra Vasari'nin 1550 tarihli ünlü kitabında sanatların yeniden doğuşu anlamında ele alınmıştır. Terimin anlamının edebiyat ve sanat etkinliği olarak belli bir dönemi içermesi ve yaygınlaşması 18. yüzyılda başlamıştır. Soyut Dışavurumculuk: İvmesini büyük ölçüde Amerikalı soyut sanatçılar grubundan alan Soyut Dışavurumculuk, 1940 ların başında New York'ta oluşmaya başlamıştır. Akımın oluşmasında bir başka etken, 2. Dünya Savaşı'nın Avrupa'da yarattığı olumsuz etkilerden kaçan Ernst, Dali, Masson ve Matta gibi Gerçeküstücü sanatçıların o sırada dünyanın yeni sanat merkezi durumuna gelen New York'a gitmeleridir. Soyut Sanat: Renk, çizgi, kütle, ton gibi çeşitli biçim öğelerinin bilinen nesnelere benzemeyecek biçimde kullanımı sonucu ortaya çıkan geometrik veya amorf imgelerle oluşturulan düzenlemeler. Sürrealizm : Fransız şair Breton, 1922 de Eluard ve Aragon gibi başka şairlerle birlikte Dadacılar'dan ayrılmış ve bu akımın nihilist tavrına karşı, olumlu yönde yaratıcılığı savunan Gerçeküstücü sanatın ilkelerini oluşturmaya başlamıştır. Plastik sanatların dışında edebiyat, müzik ve sinema gibi öteki sanat dallarını da içeren Gerçeküstücülük, iki dünya savaşı arasında bir felsefe ve yaşam biçini de belirlemiştir. Breton, Freud'un özellikle düşler ve bilinçaltı kuramlarıyla yakından ilgiliydi. Yeni Gerçekçilik: ABD'de 1950 lerde Soyut Dışavurumculuk'a karşı oluşan Pop Sanat'a koşut olarak, Avrupa'da da 1960 ların başında, sanat eleştirmeni Pierre Restany, Klein ve Arman'ın kurduğu ve güncel gerçeği olduğu gibi işlemeye yönelik sanatçıların oluşturduğu topluluk. Yeni Gerçekçiler, Pop Sanat'a çok yakın olmakla birlikte tümüyle tüketim kültürünü konu alan Pop'un ötesinde kent kültürünün duygusal ve nesnel yönüne de ele almışlardır."} {"url": "https://koltukname.com/2012/09/21/hayatin-anlamindan-parcalar/", "text": "Yakından takip ettiğimiz Brain Pickings'te, Life dergisinin sanatçılar, siyasetçiler ve din adamlarıyla röportajlardan derlediği, Meaning of Life adlı bir kitaptan alıntılar yayımlandı. Aralarında Annie Dillard, Stephen Jay Gould, John Updike gibi isimler var. Aşağıda alıntılardan yaptığımız seçmece çevirileri bulabilirsiniz. Listemizde Charles Bukowski, Arthur C. Clarke ve John Cage var. Görsel ise Duane Michals'tan, başlığı The Human Condition. Hayatın anlamı başlığını okuyunca aklımıza hemen Terry Eagleton'ın The Meaning of Life: A Very Short Introduction adlı kitabı geldi. Eğer başlık ilginizi çekti ama cevaplar tatmin etmediyse, Eagleton'ın bu kitabı cevaptan çok soruyla ilgileniyor: Hayatın anlamı nedir? diye sormak aslında neyi sormaktır? Çağdaş felsefeyi bol bol ziyaret ederek ve dil ve anlam üzerine düşündürterek ilerleyen bir kitap. Şiddetle tavsiye ediyoruz. Eğer hayatın anlamını ararken vakit kaybedersek, yaşamak ya da oynamak için zamanımız kalmayabilir. Yaratıcıya inananlar için büyük soruların çoğunluğu cevaplanmış olur. Ama bizim gibi bir Tanrı formülünü kolayca kabul edemeyenler için büyük sorular taşa yazılı değildir. Yeni koşullara ve yeni keşiflere uyum sağlarız. Biz esnek oluruz. Aşk bir emir ya da inanç bir hüküm olmak zorunda değildir. Ben kendi kendimin Tanrı'sıyım. Biz kilisenin, devletin ve eğitim sistemimizin bize öğrettiklerini unutmak için buradayız. Önümüzdeki ihtimallere karşı bir kahkaha atmak ve bizi almaya gelen Ölüm'ü znagır zangır titretecek kadar iyi yaşamak için buradayız. Bütün bu bilge adam ve kadınlardan burada aynı ve farklı sebeplerden bulunduğumuzu dinlemek için buradayız."} {"url": "https://koltukname.com/2012/09/22/haftadan-kalanlar-17-23-eylul-2012/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşacağız. Bu kadar kitap, yayınevi, çeviri konuşurken kitapçılardan yeteri kadar bahsetmiyoruz aslında. Kitapçılarla ilgili çok farklı bir açıdan bir bakış için kitapçıda flört etmek başlıklı şu yazıya bakabilirsiniz. Tam bir Amerikan üslubuyla yedi kuralı bile belirlenmiş bu işin. Ne kadar bizim kitapçılara ya da bizim buralar uyar onu tartışabiliriz. Kitapla ilgili sık değinemediğimiz bir başka konu da edebiyat etkinlikleri. İstanbul'un edebiyat festivali İTEF yaklaşırken gideceğimiz etkinlikleri belirlemeye çalışıyoruz. Juan Gabriel Vasquez ile Etgar Keret kaçırmayacağımız yazarlardan. Vasquez'in son kitabı Süleyman Doğru'nun şahane çevirisiyle burada, Keret'in yeni ama eski öyküleri ise Avi Pardo'nun şahane çevirisiyle burada. 32. haftanın Haftadan Kalanlar köşesinde Muhteşem Gatsby filminin vizyon tarihinin sürpriz bir kararla ertelendiğini duyurmuştuk. Huffington Post'tan aldığımız bilgiye göre, vizyon tarihi Mayıs 2013 olarak kesinleşmiş. Neden ertelendiğine dair yeni bir açıklama yok. Hollywood'un uyarlama çılgınlığına kapıldığı bu günlerde kitaplardan şaşmak istemeyenler buraya ya da buraya buyurabilirler. Birimizin doğum günü olsaydı bu pastayı yapardık. Fırına girmiş elma ve baharatlarla krem peynirden kremasıyla hem farklı hem de doğum gününün gereklerinden uzaklaşmamış. Yapan olursa lütfen haber versin."} {"url": "https://koltukname.com/2012/09/23/sonbahar-2012-kitaplari/", "text": "Koltukname'de daha önce, Elif Tanrıyar'ın Sabah Kitap için hazırladığı Bahar 2012 kitapları listesine yer vermiş, gördüğü ilgi karşısında kendimiz bir yaz kitapları listesi hazırlamak istemiştik. Ne yazık ki yayınevlerinden destek alamayınca hevesimiz kursağımızda kalmıştı. Elbette bu kitap listelerine küseceğimiz anlamına gelmiyor, hatta mevcutta özgün listeler hazırlama planlarımız devam etmekte. Ama bu sırada, bir okurumuzun isteği üzerine, yine Sabah Kitap'ta çıkan Sonbahar 2012 kitaplarını sayfamıza taşıyoruz. Yurtiçinde de, yurtdışında da kitap fuarı anlamına gelen sonbahar döneminde Türk yayınevleri Türkçe yazarlara eğilim göstermiş. Listede en çok transferler ilgi çekiyor. Latife Tekin İletişim Yayınları'na geçmiş, Mehmet Murat Some Sel Yayınları'na, Tuna Kiremitçi ise Kırmızı Kedi'ye. Klasiklerden Sait Faik'in kitapları ise artık İş Bankası'ndan çıkacakmış. Dünya edebiyatına gelirsek: Siren Yayınları Muriel Spark, Herta Müller gibi isimlerle listesinde Shirley Jackson'la başlayan çağdaş klasik havasını devam ettiriyor. İş Bankası'nın Hasan Ali Yücel Klasikleri'nden yeni bir kitap yayımlanmayışı da ilginç. Sel'in alternatif tarih kitapları dizisi heyecan verici, umarız Boredom: A Lively History ve Scapegoat: A History of Blaming Other People da dizideki yerini alır. Ayrıntı Yayınları'nda Daniel Alarcon'un romanı ile Mevlana'nın Mesnevi'sini heyecanla beklemekteyiz. Listenin yayınevlerine göre alfabetik sıralamasını aşağıda bulabilirsiniz. Her zaman olduğu gibi, çevirmen belirten yayınevlerine teşekkür ederiz. Monster, Room, In Between / Hubert Selby Jr. Save the Story serisi / Çocuklara dönük hazırlanmış, 10 önemli ve unutulmaması gereken öykünün, 10 önemli çağdaş yazar tarafından yeniden yazılmış ve yine önemli çağdaş çizerlece illüstrasyonlaştırılmış hali. Edebiyat dışı eserler arasında Kürt sorunu, Arap Baharı, polis ve adalet ilişkisi üzerine kitaplar önceliğe sahip. Cengiz Çandar, Mete Çubukçu ve İsmail Saymaz'ın yeni kitapları bu konulara odaklanacak. Emel Akal'ın kitabı ve Taner Akçam-Ümit Kurt'un hazırladıkları araştırma ise Osmanlı-Cumhuriyet dönemi tarih tartışmalarına yeni ktakılar yapacak. Sait Faik külliyatından: Son Kuşlar, Mahalle Kahvesi, Alemdağ'da Var Bir Yılan ile Seçme Hikayeler. Tanzimat Klasikleri / Yetkin isimler tarafından sadeleştirilen Türk klasikleri Selim İleri'nin önsözüyle yayımlanacak."} {"url": "https://koltukname.com/2012/09/24/muzik-kopyalamak-neden-domates-ekmeye-benzer/", "text": "Gıda, sadece GDO konusuyla değil, tüm üretim ve tüketim ilişkileriyle birlikte siyasetin esas konularındandır. Bugünlerde bir şarkıyı yüzlerce kere kopyalayabilirsiniz ve ses kalitesinden ödün vermezsiniz. Benim bu tür bir kopyalamayla ilk karşılaşmam bir torrent sitesi değildi. Kopyalanmış bir CD de değildi. Bir domatesti. Tohumlar bitkilerin kendilerini çoğaltmalarının mekanizmalarıdır. Bir ayçiçeğinin çekirdeğini ıslak toprağa düşürün ve birden yenisinin çıktığını görürsünüz. Aslında bir ayçiçeğini kopyaladınız. Peki çiftçiler eğer bir önceki üründen tohumları saklayıp ekebiliyorlarsa neden tohum şirketlerinden satın alıyorlar? Monsanto büyük bir şirket. Çiftçilerin verimi artsın diye genetiği değiştirilmiş tohum satıyor. Bu tohumlardaki genler patentliler. Monsanto'nun izni olmadan bu tohumlardan saklamak ve yeniden ekmek yasak. Her sene yenisini almak zorundasınız. Rap dinleyicileri ve çiftçiler aslında satın aldıkları ürünleri çoğaltabilirler. Apple ve Monsanto kazançlarını korumak ve maksimize etmek için Rick Ross mp3'lerinin ve Roundup Ready pancarlarının kopyalanmasını engellemenin bir yolunu bulmalılar. Şirketler benzer yollar kullanıyorlar. İki şirket de satın aldığınızı kullanma biçimlerinizi kısıtlıyorlar. Ürünlerini alabilmek için tüketicilerin izlenmeye/gözetlenmeye razı olmaları gerekiyor. İki şirket de tüketicilerin satın aldıkları ürünle ilgili bilgilerini katı bir şekilde kısıtlıyorlar. Kayıt yapan bir müzisyen olarak bir şarkıya sahip olabileceğimden emin değilim. Tam olarak nelere benim diyebilirim bilmiyorum. Suyu özelleştirebilir misiniz? Şili ve Güney Afrika'da böyle düşünüyorlar ve bu konuda tartışıyorlar. Havaya sahip olabilir misiniz? Bir jeste? Bir fikre? Neyin mülkiyeti olabilir sorusu o kadar da saçma bir soru değil, ciddi ciddi düşünmemiz lazım. Şunu da hatırlayalım, tarihsel olarak neyin mülkiyeti olabilir sorusuna çok iyi cevaplar vermiş değiliz. İnsanlara bile sahip olmaya çalışmışlığımız var. Tüm mülkiyet modelimiz kopyalama teknolojisine uygun gibi gözükmüyor. Yeni modeller üzerine düşünmek lazım. Müziğini daha önce hiç dinlemediğimiz bir rapçiden gelen bu sözler çok ikna edici geldi bize."} {"url": "https://koltukname.com/2012/09/25/madonna-donerse-islik-calmasin/", "text": "Bu aralar Madonna'nın politikacılarla arası pek iyi değil. Daha önce, bir konserinde Fransız aşırı sağcılarının lideri Marie Le Pen'i alnında gamalı haçla gösteren bir video yayınlamıştı. Bu kez de Rus kadın müzik grubu Pussy Riot ve eşcinseller için söyledikleri, bazı Rus politikacıların tepkisini çekti. Daha önce Pussy Riot'un başına gelenleri aktarmıştık. Ancak Rusya'da baskılar bununla sınırlı değil. Petersburg'da mart ayında çıkan eşcinseller hakkındaki bir yasa uyarınca, eşcinsellik taraftarı olmak, duruma göre pedofiliyle denk olabilecek bir suç sayılmıştı. Madonna bu yasadan habersiz olsa gerek, geçtiğimiz günlerde Petersburg'da verdiği konser sırasında Pussy Riot grubunun özgürlüğünün geri verilmesini istemiş ve eşcinsel haklarının iade edilmesinin gerektiğini söylemişti. Başbakan vekili Dmitri Rogosin, bu sözlere sert tepki gösterdi. Rogosin, Madonna için Gençken o... olanlar, yaşlanınca herkese ahlak öğretirmiş. Ya boynundan haçı çıkar ya da kıçına bir don giy şeklinde sitem dolu bir Twitter mesajı yayınladı. Tepkiler, bu mesajla sınırlı kalmadı. Petersburg Meclisi Üyesi Witali Milonow, Madonna'nın para cezasına çarptırılması istedi. Milonow'a göre Madonna alenen eşcinsel propogandası yaptı ve bunu ispatlayacak hem video görüntüleri hem de görgü tanıkları mevcut. Bu asabi siyasetçi, konserden önce bizzat yazdığı blog'unda, Toplumumuzun, kötülük imparatorluğunun cehennemlik mutfağından akan bulaşık sularıyla kirlenmesine izin vermeyeceğiz ifadeleriyle, zaten Madonna'dan hiç hazzetmediğini belirtmişti. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/09/27/penguin-avanslari-geri-almak-icin-kendi-yazarlarina-dava-aciyor/", "text": "Prozac Toplumu'nun yazarı Elizabeth Wurtzel, 2003'te, depresyonla başa çıkabilmeleri için gençlere bir kitap yazmak için 100.000 dolara anlaşmıştı. Penguin Wurtzel'in 33.000 dolarlık avansını (en az 7500 dolar faizle) geri vermesini istiyor. Blog yazarı Ana Marie Cox, 2006'ta bir sonraki siyasi eylemci neslinin komik bir incelemesini yazmak için anlaşmış ve 81.250 dolarlık avansı (ve en az 50.000 dolarlık faiz) için dava edilmiş durumda. Penguin sözleşmesinin toplamı 325.000 dolar ediyordu. The New Yorker dergisinde yazan Rebecca Mead, Penguin'in iddiasına göre yayınevine 20.000 dolar (ve en az 2000 faiz) borçlu. Mead 2003'te dergi yazılarını derlemek için 50.000 dolarlık bir anlaşma yapmıştı. Elbette kitap sözleşmeleri her iki tarafa da çeşitli sorumluluklar yüklüyor. Yine de yayıncılık, bire bir insan ilişkilerinin el üstünde tutulduğu, kurum-insan ilişkisine baskın geldiği bir alandır. Yayınevinin yazarlardan avansları geri istemeleri, hele hele dava açmaları gerçekten istisnai bir durumdur. Bu hem Türkiye'de hem de yurtdışında geçerli. Nitekim en büyük yazar temsilcilerinden biri olan Trident Media Group bünyesindeki Robert Gottlieb, Eğer Penguin bunu Trident'in yazarlarından birine yapsaydı onlara taslak göndermeyi hemen durdururduk, demiş. The New York Observer'a göre de yayıncılık sektörü daha çok bir sektör gibi davranmaya başladı yorumunu yapmış. Penguin'in dava açtığı tüm yazarların listesi, sözleşmelerinin ayrıntılarıyla birlikte burada. Diğer büyük yayıncıların Penguin'in izinden gitmeyeceğini, bu davaların modaya dönüşmeyeceğini umuyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/09/29/haftadan-kalanlar-24-30-eylul-2012/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşacağız. Eylül ayının son haftasında, ekimde Koltukname'de yer alacak sürprizlere hazırlandık. Daha önce Twitter ve Facebook'ta şu ipuçlarını vermiştik. Şimdi yeni bir ipucu ekliyoruz: Etgar Keret ve Shira Geffen imzalı bir kısa film. En yeni akademik skandallardan birini Emrah Göker'in tweet'iyle öğrendik. Belçikalı felsefe hocası Maarten Bourdy, akademik olarak hiçbir şey ifade etmeyen ama en moda postmodernle ilahiyat kırması sözcükleri serpiştirerek yazdığı, anlaşılan tek şeyin Darwin karşıtlığı olduğu bir yazıyı iki ilahiyat konferansına göndermiş. Ait olduğu üniversitenin adını bile uydurmuş. Elbette kabul edilmiş. Senelerce önce Sokal böyle bir sahta yazı ve akademik skandala imza atmıştı. Yazının özetini ve kısa bir tartışmayı burada bulabilirsiniz. Kolektif Kitap Freud ve Picasso'yla Hayali Söyleşiler dizisine başlamış. Burada Freud'u bir de böyle okumanın keyfiyle ilgili bir yazı bulabilirsiniz. Freud'un yazarı D. M. Thomas. Picasso'yu ise Neil Cox yazmış. Tahtadan bilgisayar klavyesi yapmışlar. Başka bir şekilde ifade etmek mümkün değil. Ceviz ve akçaağaç kullanmışlar. Üstelik oyuncak değil, bluetooth teknolojisiyle çalışıyormuş. Şaşkınlığımızı paylaşmak istedik. Havalar yavaş yavaş dönerken, tekrar evde eğlenme ve evde yeme içme gündemleri canlanıyor. Lebovitz'den bu ucuz ama farklı sos dizi sezonu açılmışken aradığınız sos olabilir. Bildiğimiz fasulyeyle yapılıyor."} {"url": "https://koltukname.com/2012/10/01/lennon-ono-odulu-pussy-riota/", "text": "Rus punk rock grubu Pussy Riot'ın başına geleneleri ve kendilerine verilen destekleri önceki haberlerimizden takip etmiş olabilirsiniz. Geçtiğimiz günlerde Pussy Riot'a verilen desteklere bir yenisi eklendi. The Telegraph'daki habere göre, Uluslararası Af Örgütü, eski Beatles üyesi John Lennon ve dul eşi Yoko Ono adına her yıl dağıtılan barış ödülünün Pussy Riot grubuna verileceğini ilan etti. Ödülün bu yıl, aralarında 2003 yılında Refah'taki Filistin yanlısı bir direnişte bir İsrail buldozerinin altında hayatını kaybeden Amerikalı aktivist Rachel Corrie'nin de olduğu beş isim arasında paylaşılacağı da açıklandı. Geçtiğimiz cuma günü New York'ta Yoko Ono'nun da katılımıyla yapılan törende Pussy Riot grubunu, hapisteki üyesi Nadia Tolokonnikova'nın eşi Pyotr Verzilov ve küçük kızı temsil etti. Tüm ödül kazananların katılacağı törense, 9 Ekim'de İzlanda'nın başkenti Reykjavik'de düzenlenecek. Ono, Pussy Riot'ın üç kadın üyesinin bir hiç uğruna hapiste tutulmasının korkunç bir durum olduğunu, grubun eyleminin sadece ifade özgürlüğünü savunduğunu söyledi. Eşi hapiste tutulan Verzilov, Ono'ya teşekkür ederken, uluslararası kamuoyundan Rusya üzerindeki baskının artırılmasını istedi. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/10/02/yeni-cikan-akademik-kitaplar-ekim-2012/", "text": "Sonbahar 2012 kitapları haberimizde, özgün kitap listeleri hazırlamayı planladığımızı belirtmiştik. Ve şimdi, her ay devam etmeyi umduğumuz bir liste çalışmasıyla karşınızdayız: Akademik alanda yeni yayımlanan kitaplar. Listede, sadece akademisyenlere hitap etmeyen ama kurmaca ya da anı da olmayan tarih, sanat tarihi, felsefe, siyaset, sanat ve edebiyat üzerine çalışmalardan seçkiler yaptık. Son bir iki ayda bu alanlarda listeye almak istediğimiz ve yeni kitaplar basan yayınevlerine yer verdik. Bir sonraki ay listeye giren yayınevleri farklılaşabilir elbette. Bu listenin hazırlığında kendi kişisel yönelimlerimiz de rol oynadığı açık. Bu listeyle, tüm yeni çıkanların haberini vermektense, bir seçme sunarak daha önce belki de aklımıza düşmemiş ya da düşüp de unuttuğumuz konularda okuma yapmak üzerine teşvik etmeyi umuyoruz. Kitap listelerinin en çok romanlardan, bazen de anılardan oluştuğu memleketimizde belki başkaları da daha fazla ve daha sürekli bir biçimde kurmaca olmayan eserlerin listelerine girişir diye de bir hayalimiz var. Gözden kaçırdıklarımızı, bu aylarda şahane kitap basıp da fark etmediklerimizi lütfen yorumla ya da e-postayla bize hatırlatın. Liste tekrarladıkça ve hep beraber kullandıkça gelişecek. Bir hayalimiz de bu. Bir sonraki listeyi kasım başında yapacağız. Sonbahar aylarının daha da verimli olacağını düşünsek de ağustos ve eylül de gayet iyi geçmiş. Mutluluk saplantısı üzerine yazılmış bir eser. Felsefe kökenli Fransız yazarın daha önce Polanski tarafından filmi çekilmiş bir öyküsü de bulunuyor. Bruckner'le tanışmak için iyi bir başlangıç olabilir. Dört bölümlük kitapta birbirinden farklı yazar ve araştırmacılar Flanör Felsefesi'ni, Modern Zamanda ve Medyada Flanör'ü, Edebi/Sanatsal Düşüncede Flanör'ü ve Görsel Flanör'ü örneklerle açıklıyorlar. Jean Genet, Toulousa Lautrec, George Sand'dan Amerikan bağımsız sinemasındaki flanör örneklerine ve Gus Van Sant filmlerindeki gezginlere, internetteki sörfün flanör düşünceyle olan bağlantısından kinik flanörlere kadar flanörlük ve flanör düşünceye dair cümle kavram inceleniyor. Okunması şart bir inceleme. Tanıtım Bülteninden anladığımız kadarıyla dilimize pek az çevrilen bu edebiyatın sadece tarihi değil bazı örnekleri özellikle şiirler de çevrilerek sunuluyor. Foucault'nun İran Devrimiyle ilgili yorumları İran Devrimi tartışmalarında hep bir yer tutmuştur ama pek etraflıca da konuşulmaz nedense. Şimdi bu tartışmayı geniş bir şekilde hem de bir uzmanın elinden Türkçe okumak mümkün. Devrimlerde taraf tutmak üzerine düşünenleri otuz sene öncesinden kavrayacak bir tartışma. Elinizdeki kitap, okura, 1937-1938 yıllarında Dersim'de yapılan katliamı bizzat yaşayanların tanıklıklarını sunuyor. Devlet ve siyasete dair bir etnografi, çok alışık olmadığımız bir mecrada antropolojik yöntemler. Özellikle disiplinlerarası dertleri olanlar için bu ayın en ilgi çekici sosyal bilim kitaplarından. Cem Sultan: Rönesans Avrupası'nda Tutsak bir Şehzade / John Freely / Çev. Püren Özgören. John Freely, Cem Sultan'ın yaşam öyküsünü, Osmanlı ve Rönesans'ın eşiğinde tarihini de fona alarak, renkli ve akıcı bir anlatımla sunuyor okurlarına. Cumhuriyet tarihinin, Türkiye modernleşmesinin tarihinin feminist bir okuması. Türkiye'de cinsiyet ve cinsiyetsizleştirmeye dair bir tarihin yeniden yazımı. İlkel Asiler /Eric Hobsbawm / Çev. Uygur Kocabaşoğlu. İlkel Asiler, köylü isyanlarından binyılcı hareketlere, mafia'ya, İspanyol anarşizminin isyancılığı ile köylü tasavvurlarına, İtalyan fasci'leri ile komünist hareketin ilişkisine, şehirlerde güruhların ayaklanmalarına ve 20. yüzyılın komünist işçi kalkışmalarına bakarak isyanın, eşkıyalığın tarihini ele alıyor. Türkiye'de dindarlığa alandan, derinlemesine mülakatlardan süzülmüş sosyolojik bir bakış. Son olarak Hayatın Anlamı'nı sorguladığı kitabını tavsiye ettiğimiz yazarın esas uzmanlık alanı denebilecek bu kitabı da şiddetle tavsiye ediyoruz. Edebiyatı biçim, siyaset, ideoloji, bilinç ve endüstri ürünü olarak inceleyen güçlü bir Eagleton yorumu. Kitapta amacımız, çocukların iyi olma hali yaklaşımı çerçevesinde yaşam hakkı başta olmak üzere tüm haklarını sağlamanın toplumun en temel görevi olduğu fikrini vurgulamak. Giderek Cumhuriyet tarihi alanında çalışanların evlerinde bulunması gereken kitap sayılarını arttıran İş Bankası Yayınları'ndan hem Osmanlıca hem günümüz Türkçesiyle çok önemli metinler. Disiplinlerarası bir çalışma ortamında Jacques Derrida, Bernhard Waldenfels, Gabriella Baptist, Önay Sözer, Stefanos Yerasimos ve Doğan Kuban'ın katılımıyla ortaya çıkan Pera Peras Poros, bir sınırlar ve geçitler kenti olan İstanbul'dan hareketle, kendi evinde olmayı, yabancılığı ve konukseverliği yeniden tanımlama denemesine girişiyor. Bir Freud biyografisi, hele ki döneminin ruhuyla harmanlanıp yazıldıysa her mevsimin kitabı olabilir, diye düşünüyoruz. Mekandan Taşan Edebiyat'ta 19. yüzyılın ikinci yarısından günümüze kadar olan zaman aralığında İstanbul'daki edebiyat, mahfilleri ortaya, çıkarılmış ve buradaki edebi faaliyetler çeşitli açılardan incelenmiştir. İstanbul'un sanat ve edebiyatın merkezindeki yerini belgeleriyle ve İlmi bir titizlikle ortaya çıkaran bu eser, edebi hafızanın mayalandığı yerleri göstermesi bakımından da zevkli okumalar sunmaktadır. Kapı Yayınları'nın Ahmet Hamdi Tanpınar dizisi kapsamında yayımladığı bu kitaplar, Türk edebiyatının usta ismini farklı açılardan ele alıyorlar. Diğer büyük yazarlarımız için de benzer bilimsel çalışmaların önünü açacaklarını umuyoruz. Bugünün paramparça sınırlarındaki ulus devletleri anlamak için geriye dönmek gerekiyor. Reşat Kasaba geriye dönüp yazmakta kesinlikle bir duayen. Uluslararası ilişkiler alanında farklı bir okuma yapmak isteyenler için. Türkiye'nin Batı'yla tarihini Japonya gibi örnekleri de dahil ederek tartışan yazar hem kuramsal hem de tarihsel tartışmalara katkı koyuyor. Bir sabah kalkıp da bugün yeni, tamamen farklı bir şeyler okumak istiyorum diyenlere bilim tarihi ve bilim kitaplarını şiddetle tavsiye ediyoruz. Sınıfta yaptığı çılgın deneylerle hem öğrencilere hem de derslerini internette takip eden geniş kitleye son derece eğlenceli ve aydınlatıcı deneyimler yaşatan Lewin, Fizik Aşkına'da okurlarına da aynı fırsatı sunuyor. Bulut Kuramı: Resim Tarihi için Bir Katkı / Hubert Damisch / Çev. E. Burak Şaman. Sanat göstergebiliminin temel eserlerinden olan kitap Fransızcadan çevrilmiş. Adını resim tarihinde izin sürdüğü bulut göstereninden alıyormuş. Türkiye sineması üzerine çok farklı açılardan yazılmış denemeler derlenmiş. Yazarlar arasında Feride Çiçekoğlu da var, Mesut Yeğen de, Fatih Özgüven de. Necmeddin Sahir Sılan Arşivi yayın dizisinin devamı olan bu kitapta yine dönem raporları sunuluyor. İlhan Tekeli Toplu Eserleri serisinden çıkan kitap usta akademisyenin kent tarihiyle ilgili yazılarını biraraya getirmiş. Her şeyin tarihini yazabileceğini inandığımız Akçura bu sefer matbaacılığa el atmış. Türkiye'de basının, yayınevlerinin ve genel olarak kitapların tarihiyle ilgilenen herkese hitab edecek bir kitap olmuş. Tarih Vakfı, YKY ve BASEV işbirliğiyle hazırlanmış. Arap Baharı ne kadar bahar, ne kadarı halk ayaklanması ne kadarı müdahale gibi günümüzün kritik konularını soldan bir bakışla ele alan ve çeviri olmayan nadir kitaplardan. Türkiye'de bazı mimarlık derslerinde bahsi geçtiğini bildiğimiz bu metnin çevrilmiş olması bizi sevindirdi. Yem Yayınları sadece mimarlara değil tasarım ve kent kültürüyle ilgili okumak isteyen daha geniş kesimlere hitap ediyor diye düşünüyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/10/03/hobsbawmun-anisina-yeni-baslayanlar-icin-hobsbawm/", "text": "Eric Hobsbawm 1 Ekim 2012 günü hayatını kaybetti. 95 yaşını bu sene kutlamıştı. Kendisi 20. yüzyılın, Aşırılıklar Çağı'nın önde gelen tarihçilerinden, siyasetten uzak durmayı erdem sayabilen günümüz akademisinin en siyasi kişiliklerinden ve ayrıca en azından İngiltere'nin en bilinen kamusal aydınlarındandı. Komünist Parti üyeliğinden caz merakına, hayatının tüm öğeleri mesleği, mesleği hayatının tamamına yansımıştı. Bu bağlamda teknik akademisyen değildi ve çok zengin bir yelpaze yazdı ve konuştu. Arkasında ciddi bir külliyat bıraktı. Bu külliyatı anlamlandırmak için de son yıllarında bir otobiyografiyi, Tuhaf Zamanlar'ı, yine neredeyse 20. yüzyıl Avrupa tarihiyle iç içe bir şekilde yayımlamıştı. Hobsbawm deyince aklımıza sadece Tarih nedir? sorusu gelmiyor, aynı zamanda Avrupa'da sol, Avrupa'da faşizm, Avrupa'da milliyetçilik ve gelenekler geliyor, asiler, eşkıyalar, devrimciler ve cazcılar, sıra dışı insanlar geliyor. 20. yüzyıl dediysek de, Hobsbawm odağı her zaman devrim ve değişim olan tarihçilerden olduğundan 21. yüzyılı okumak için de uğraştı, Yeni Yüzyılın Eşiğinde'yi de yazdı. Geleneklerin farkındaydı ama icat edildiklerinide biliyordu, bu yüzden de son yüzyılda nelerin icat edildiğinin en iyi hesabını verebilecek tanıklardandı. Zaten Avrupa tarihini Devrimler Çağı'ndan başlayarak yazmıştı. Tarih seven fakat henüz Hobsbawm'la tanışmamış okuyucuya söyleceğimiz tek şey okunacak çok fazla eseri olduğu ve bu bağlamda Hobsbawm kadar üretken bir yazarın az bulunacağı. Kuram ve yöntem üzerine düşünmeyi sevenlere Tarih Üzerine'yi öneriyoruz. Avrupa tarihi için elbette Devrimler Çağı'ndan başlanabilir. Anı sevenlere Tuhaf Zamanlar'ı şiddetle tavsiye ediyoruz. Milliyetçilik okumalarında hem Milletler ve Milliyetçilik hem de Geleneğin İcadı çok önemli bir yer tutuyor. Elbette tarihin resmiyetinde silik çıkanları okumak için asilere, devrimcilere ve cazcılara bakmak için kalan tüm eserleri tavsiye edilebilir. Ayrıca İngiltere'nin sol tartışmalarına sahne olan dergilerinde inanılmaz sayıda yazıları vardır. Konuşmaları dersleri de önümüzdeki sene ara ara yayımlanacaktır tahminimiz. Arkasından yazılan güzel yazılara rastladıkça sosyal medyadan paylaşacağız. Tahminimiz bu hafta sonu gazetelerde bol bol Hobsbawm yazısı olacağı. Bu kadar dolu ve üretken geçen bir hayatın ardından üzülmek mümkün değil. Okumamak ise hiç mümkün değil!"} {"url": "https://koltukname.com/2012/10/04/agatha-christie-ve-incirli-portakalli-corek/", "text": "Polisiye seviyoruz. Polisiye okumayı da polisiye yazarları hakkında okumayı da çok seviyoruz. Agatha Christie ilk okuduğumuz polisiye yazarıdır ve tahminimizce memleketteki çoğu okur için aynı şey söylenebilir. Son okuduğumuz olmadı ama. Patricia Highsmith'in yeri ayrıdır mesela. Ripley serisi olsun, diğer romanları olsun, büyük klasiklere benzetilmesi boş yere değil... İyi bir polisiye yazarıyla ilgili çok şey anlatır. Yazarın insanlara bakışı, yazarın sınıfı, yazarın kente, sokaklara, suça ve masumiyete bakışı. Yine iyi bir polisiye serisi tutarlıdır, aynı detektif ya da Ripley'de olduğu gibi aynı suçlu bütün seride karşımıza çıkar, tanıdık, bilindik bir karakter olur, hikayeye bir devamlılık hakimdir. Üstünde Açgözlü Olma yazan büyük bir fincandan krema içerdi ama bu yazana itaat ettiği de yoktu. Kremanın en sevdiği hali de Devon kaymağı imiş. Sanırız Christie'nin zamanında daha ziyade mandralardan alınan kaymak bölgenin çay saatinin vazgeçilmezlerindenmiş. Ara sıra doğrudan kaşıkla yese de sıcak çöreklerin üstüne sürmek ayrı bir keyfiymiş. Paper and Salt'ın verdiği tarifte Devon kaymağının tarifi de verilmiş fakat memleketimizde çeşit çeşit kaymak varken biz sizi kremadan kaymak yapmakla uğraştırmak istemeyiz. Onun için tarifin ilk kısmına en sevdiğiniz kaymağı alın demenin yeterli olacağına inanıyoruz. Gelelim çöreklere. Christie'nin yetiştirdiği incir ağaçlarından toplanan incirler çöreğin içinde, portakala eşlik ediyorlar. Hala mevsimi sayılabilir incirlerin. Yoksa başka bir meyve de kullanılabilir. Aslında kışın pişmiş ayva eklenirse şahane olabilir. Zira biz Devon değil de memleket çay saatinde tatlı ayvaya kaymağı pek yakıştırırız. 1. Fırını 215 dereceye ısıtın. Bir fırın tepsisine yağlı kağıt serin. 2. Uygun bir kapta yumurta, yoğurt ve portakal rendesini karışacak kadar çırpın. 3. Biraz daha büyük bir kapta un, şeker, kabartma tozu, karbonat, kakule ve tuzu karıştırın. Tereyağını ellerinizle una yedirin, biraz irice kum taneleri gibi olacak. İnciri de ekleyip hafifçe karıştırın. 4. Yumurtalı karışımı unlu karışıma ekleyin ve bir araya gelecekleri kadar karıştırın, fazla karıştırmamaya gayret edin. Hafifçe unlanmış tezgahta bu karışımı en fazla bir ya da iki kere yoğurarak bir yuvarlak yapın. Sonra bu yuvarlağı bastırarak 1 santimden biraz fazla olacak bir kalınlıkta bir diske dönüştürün. Sonra da yuvarlak kurabiye kalıbıyla ya da bıçakla 8 parçaya bölün. Hazırladığınız tepsiye yerleştirin. 5. 13-15 dakika rengi çok hafif dönene kadar pişirin. Sonra soğutacağınız ızgara zemine alın ve ılıkken Christie'nin öğrettiği üzere inanılmaz fazla kaymakla beraber yiyin. Tarifteki ölçüler Amerikan su bardağı ve çay kaşığı ölçüleri. Bunların ne farkı benim kafam karıştı diyenlere Cafe Fernando'nun Ölçüler sayfasını şiddetle öneriyoruz. Daha düzgün anlatmak mümkün olmadığından üstüne ekleyecek bir şeyimiz gerçekten yok."} {"url": "https://koltukname.com/2012/10/06/haftadan-kalanlar-1-7-ekim-2012/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. Geçen hafta İTEF haftasıydı. Koltukname olarak etkinliklere katılmakla kalmayıp, bir de röportaj gerçekleştirdik. Bu ayki yeni konuk yazarımız, Aykut Ertuğrul, bizler için Etgar Keret'le görüştü. Haber çok yakında sayfalarımızda yer alacak, bu sırada Ertuğrul'un Keret görüşünü merak edenler, Nimrod Çıldırışları hakkında Sabit Fikir'e yazdığı inceleme yazısına bir göz atabilirler. Junot Diaz, bu yıl John D. ve Catherine T. MacArthur Vakfı'nın 500 bin dolarlık deha bursunun sahiplerinden biri olmuş. Sırf yazmaya devam edebilsin diye... Eh, bize de ancak okumak düşer. Bu Haftadan Kalanlar bölümümüzde edebiyat ağırlığını sürdürüyor. Fark ettiniz mi bilemiyoruz, ama bu hafta Amerika'da Yasaklı Kitaplar Haftası'ydı. Düzenlenen çeşitli etkinliklerden favorimiz, John Waters'ın San Francisco'daki bağımsız kitapçı, City Lights'ta D. H. Lawrence'ın Lady Chatterley'in Sevgilisi'nden, Grinin Elli Tonu'nun kahramanlarının bile yüzünü kızartacak bir bölüm okuması. Kağıt İnsanlar'ı gördünüz mü? Salvador Plascencia'nın, kağıdın sınırlarını zorlayan kitabı bu ay Begüm Güzel çevirisiyle Siren Yayınları'ndan çıktı. Flavorwire, kağıdın şerefine, benzer şekilde sayfada oyunlar oynayan kitapların bir listesini çıkartmış. Bir göz atmanızı tavsiye ediyoruz. Kağıt İnsanlar'dan da edinmeyi unutmayın!"} {"url": "https://koltukname.com/2012/10/08/yazar-cevirmen-ve-editorlerden-hasta-yataginda-okunacak-kitaplar/", "text": "Yaz ayları, Türkçe yayıncılıkta durgun geçer. Çıkan kitap sayısı azalır, sonbaharda başlayacak fuar dönemi için enerji toplanır. Ama vatandaş tatilde okuyacak kitap arayışında olsa gerek ki, kitap ekleri ve gazeteler şezlong kitapları listeleriyle dolup taşar: yeni çıkanlar, tazeliğini koruyanlar, yazarların önerdikleri, eleştirmenlerin önerdikleri, kitap eki editörlerinin önerdikleri... Nedense kolay kitap arayışındadır insanlar, çok satanlar daha da çok satar, listelerde hoş, hafif, akıcı gibi özellikler ön plana çıkarılır. Eylülün başında grip olup güz aylarına hastalıklı bir giriş yaptığımızda, hasta yatağında okunacak kitaplar listesi arandık durduk. Hangi yazarlara, hangi kitaplara yönelmeliydik? Ama nafile, öyle bir liste yoktu. Flannery O'Connor, İsmet Özel ve Edgar Allan Poe'ya gitti elimiz ama kasvetli satırlara maruz kalan bünye daha da zayıf düşerken, bir yerlerde yanlış yaptığımızı hissettik ister istemez. Hastalığı üstümüzden attıktan sonra aslında çözümün basit olduğunu fark ettik: Bu soruyu, işi bir şekilde kitap yapmak olanlara yöneltecektik. Yönelttik de. İşte huzurlarınızda, yazar, çevirmen ve editörlerden, hasta yatağında okunacak kitaplar. Sevgili Koltukname, ben kendi deneyimlerimle yanıtlamak istiyorum. Özellikle mızmız nezlelerde, griplerde ilaçlardan fazla Hüseyin Rahmi'nin ve Salah Birsel'in eserlerinin yararını gördüm. Hem hapşır, hem gül, hem sevinç, mutluluk duy. Salık veririm. Genelde hasta yatağımda kitap okumam çünkü yatıyorsam okuyamayacak kadar hastayımdır, bol bol uyurum, okuyabileceksem, zaten ayaktayımdır. Birkaç büyük ameliyat ve hastalık geçirdim. Ne okudum acaba, diye düşünüyorum. Hasta yatağımda okumak için özel bir seçimim oldu mu? Hayır. Örneğin normalde tercih etmediğim, akıl yormamı gerektirmeyen kitaplar okumak istedim mi? Hayır. Okumuşsam ayaktayken neler okuyorsam onları okumuşumdur. Bence hastayken bambaşka şeyler okuyup zihni hastalıktan uzaklaştırmak en güzeli. Bu yüzden de listenin en başında her okurun mutlaka okumalıyım deyip bir türlü fırsat bulamadığı kitaplar yer alır doğal olarak. Kendi çevirdiğim kitaplardan eğer nezlesiz, başı ağırlaştırmayan bir hastalık, mesela uzun süreli ortopedik bir arızaysa Proust'u öneririm. Gripte kesinlikle Don Quijote. Genelde klasikler benim tercihim, çağdaşlardan da edebi değeri olan kitapları seçmeli, çünkü çoğumuz hastayken tahammülsüz oluruz, çalakalem yazılıp şu veya bu nedenle çok satanlar listelerine girmiş kitapların sinirimizi bozma ihtimali yüksektir. Türkçelerini okumadığım, çevirileri hakkında bilgi sahibi olmadığım ama hararetle tavsiye edebileceğim yazarların başında Haruki Murakami var, bütün kitapları. Piyasada hala bulunuyor mu bilmiyorum ama Jhumpa Lahiri'nin Dert Yorumcusu. Peyami Safa'dan Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Bir Tereddüdün Romanı, Matmazel Noraliya'nın Koltuğu, Yalnızız. Ahmet Hamdi Tanpınar'dan Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Huzur, Mahur Beste. Liste sonsuza kadar olmasa da epey uzayabilir, ama bunlar benim listemin vazgeçilmezleri. Tabii herkesin kendi zevkine göre polisiyeler de hastalık için birebir. İnsan hastayken illa da kitap okumak istiyorsa eğer ki bu ülkede sağlıklıyken bile pek istenilen bir şey değil ve okuyabilecek hali de varsa önce Virginia Woolf'un On Being Ill adlı denemesini okumalı ki kendine bir yol çizebilsin. Woolf, hastalığın kendi başına bir durum olduğunu, insanın algısının tamamen değiştirip başkalaştırdığını anlatır, örnek olarak da hakkında onca şey yazılmış olan Shakespeare'in ancak hastalıkta yeniden ve doğrudan okunabileceğini söyler. Öyle güzel bir denemedir ki, insan hafifçe hasta olup gözü korkarak okumuş olduğu kitapları yeniden okumak ister. Ama hastayken Woolf okunur mu? Hayır. Hastayken okumak için Woolf çok şiddetlidir bence. İnsan diri olmalıdır onu okurken. Ama Yanardağın Altında gibi girdaplandıkça girdaplanan kitapları da okumamalıdır, nefesi daralabilir. Ama neden bir Thomas Hardy, neden bir Balzac olmasın? Tabii ki Dostoyevski değil ama bir Turgenyev mesela? Başka zamanların başka tempolu kitapları. Sizin de bugünde olmamanızı anlayışla karşılayacak acelesiz kitaplar. Hikayeyi hikaye ederek anlatan romanlar. Galiba hastayken en iyi okumalar onlardır. İşi garantiye almak için yeniden okumak hatta. Ne okursanız okuyun ama, hastayken yapılmayacak tek şey, hazır vakit bulmuşken entelektüel merakla birikmiş kitapları ele almaktır bence. Daha bu girişimle elime alıp da hasta halimle bitirmiş olduğum bir kitap olmadı. Hepsi yarım kaldı ve iyileşir iyileşmez de bir daha ele alınmadan rafların arasında kayboldular. Keşke bekleselerdi, belki başka bir zamanda olsa bitirirdim. Hasta yatağında kişinin okuyacağı kitap, müsekkin niteliğinde olmalıdır zannımca, ki hastanın acılarını, sıkıntısını hafifletsin; hem de moralini düzeltsin. Böyle bir durumda hasta, kendisine en iyi gelecek müsekkini bilir zaten. Etkisini defalarca denediği, sınadığı yazarları tercih edecektir dolayısıyla. Bazen, çok sevilen ama tekrar okuma fırsatı bulunamamış bir kitabı raftan indirme vesilesi de olabilir, hastalık zamanları. Yahut sizi asla hayal kırıklığına uğratmayacağından emin olduğunuz bir yazarın, henüz okumadığınız bir kitabı... Benim için Steinbeck öyledir mesela; en dar zamanlarımda imdadıma yetişir. Onun kitaplarını birkaç yıl arayla, ömrümün değişik çağlarında defalarca okumak isterdim, her defasında farklı tatlar almak için. Böyle yazarlar olmalı, bedenin değilse de ruhun ilacı. Aşağıdaki kitapları kişinin ilaç alırsa bir hafta, ilaç almazsa yedi gün istirahatten sonra üzerinden attığı; hafif ateş, bitkinlik ve bunlardan kaynaklanan hassas algı durumunu göz önünde bulundurarak sıraladım. Tüm listeler gibi bu da tamamen öznel ve eksik günlük rutininden kopmuş kişinin ateşin de etkisiyle içinde bulunduğu, sanrılara açık ruh halinde bilhassa güzel gideceklerini düşündüğüm kitaplardan bazılarını içeriyor. Gribe, soğukalgınlığına hacet yok aslında; bahsi geçen kitaplar her zaman, her ruh hali için önerilir. Bir ölçek Pennac ölümden gayrı her derde devadır derler bizim oralarda; Vonnegut iştah açar ya da kapatır ya da bilmiyorum. Sanırım her bünyede etkisi farklı, denemeden bilemeyeceksiniz. Spencer Holst'un Kedilerin Dili nöbetli hastalık geçirenler için harika seçimdir; nöbetler arası zihin kısa öykü. Tamam biraz tekinsiz belki biraz fazla Şili ama Vahşi Hafiyeler, Roberto Bolano; o koca kitap bittiğinde hala yataktaysanız, bir an önce doktorunuza başvurunuz. Nasıl, zaten mi başvurdunuz; doktorunuzu değiştirin. Bir an önce! Bir Holst hikayesi süresince. İyileştiniz mi, harika; şimdi elinizdeki kitabı yavaşça yere bırakın. Okunacaklara gelince; eğer zihnen salim durumdaysak da yatağa çivilenmişsek Kayıp Zamanın İzinde ciltleri ve Büyülü Dağ çok iyi iki seçenek. Paçavra hastalığı nevinden rahatsızlıklarda ise benim ilk tercihim Çehov'un ilk dönem öyküleri olur. Dakika başına düşen hapşırık sayısı azaldıkça Taşralıya ve hatta Bozkıra kadar uzanabiliriz. Yine Dino Buzzati'nin öyküleri ve Michael Ende'nin Bitmeyecek Öykü'sü de bu mecburi yatak mesaisini çekilir hale getirebilir. Sadece Türk edebiyatı okumak istiyorsak Haldun Taner ve Memduh Şevket kitaplarını neden daha önceden kolay ulaşabileceğimiz bir rafa koymadığımıza hayıflanabiliriz. İlk aklıma gelen, okuma yazmayı henüz öğrendiğim zamanlarda Diyarbakır'da İrfan isimli bir doktorun muayenehanesinde bademcik ameliyatı olduktan sonra iyileşmek için bizim bahçeli evde yattığım uzun günler oldu. Zihnim eğer benzer iki zamanı anakroniyle bitiştirmiyorsa, epeyce eprimiş bir kitaptan Hz. Ali Cenknameleri okuduğumu hatırlıyorum. Bir zaman sonra niyeyse o kitabın Hacı Bektaş'tan geldiğine ikna oldum. Yarı baygın olduğum ve yiyemediğim yemeklerin kokularıyla imtihan edildiğimi düşündüğüm o süreç, beni kandırdığını gene çok sonra anlayacağım doktor İrfan'ın Ağlamadın, aslan gibi kalktın masadan. İlk defa görüyorum böylesini, deyişiyle, Şer Alinin aslanlığını niyeyse kafamda yan yana tutuyor. Sonra hasta yatağında okunacak kitaplar, ben hasta yattıkça değişti ve başkalaştı elbette ama uzun nekahete ilişkin aklımdaki ilk anı, bu olmalı. Bu defa lisedeyim. Lise 1'in on beş tatilinde, hastalığa benzer bir hal ile balkonundan Mardin'in şu meşhur görüntüsünün karşımda durduğu kış günlerinde Kelepir Kitabevi'nden alınmış, Gendaş baskısı Bir Gün Tek Başına'yı okuyorum. Neredeyse yataktan hiç kalkmadan, yemeğe bile takatimin olmadığı, aslında kitabın bütün takatimi aldığını düşündüğüm o çok gençlik günleri. Yıllar sonra İstanbul'da Türkali'yle tanışacak ve benimle epey şehir, epey ev dolaşmış o nüshayı, çantamdan bulduğum ve mürekkebi biraz akan o kalemle imzalatacağım. Gene lisenin son zamanları. Hasta yatağında olan ben değilim, dedem. Diyarbakırlıların fakulte diye kya vurgu yaparak telaffuz ettiği, şehrin o zamanlar epey dışında sayılan üniversite hastanesinde yatan dedem için, birçok insan refakat etmek gayretiyle orada bulunuyoruz. Ofis'in İstasyon tarafından girilince hemen sağ yanında kalan Avesta Kitabevi'nden, gene Avesta Yayınları etiketli incecik Romantik Korno'yu buluyorum. Hastanenin muhtelif yerlerinde kitabı birkaç defa okuyorum, okudukça daha çok seviyorum. Sonra uzun yollarda, elim hep, içinde Defterin Sahibi olan o kitaba gidiyor. O nüshadan Akif Kurtuluş'a söz ettim ama nedense imzalatmak aklımdan geçmedi. Son hastalık mesaisinde, bu defa İstanbul'da ve gene İstanbul'dan alınmış Parçalı Ham'ı okumaya gayret ettim. Gayret, çünkü çetin ceviz şiirler. Şiiriyetten kaçan, şairane olmayan, zor şiirler Güntan'ın parçalı hamla seçtiği şiirler. Hasta yatağı için, insan belki daha ferah şeyler düşünüyor ilk bakışta. Fakat, buraya yazarken fark ettim ki pek ferah şeyler seçmemişim. Evvelinde, gene hasta yatağında İsmet Özel okumaya gayret ettiğimi de anımsıyorum. Ama en yakın ve taze hasta yatağı kitabım Güntan'ınki. İyileştiğimde de okumaya devam ettim. Gayretim bakidir."} {"url": "https://koltukname.com/2012/10/09/etgar-keretten-genc-yazarlara-on-kural/", "text": "Aykut Ertuğrul'un, İTEF kapsamında bir kez daha İstanbul'a gelen Etgar Keret'le Koltukname için röportaj yaptığını duyurmuştuk. Haftaya yayınlayacağımız röportajdaki sorulardan biri de, genç yazarlara tavsiyelerde bulunacak olsa, ilk maddenin ne olacağıydı. Bu vesileyle, Keret'in zaten Rookie dergisi için Yazarlara On Kural hazırladığını öğrendik. Kuraldan çok hayat felsefesini andıran bu on tavsiyeyi, Ertuğrul'un röportajından önce, yazarın, her gün bir doz Keret'e ihtiyaç duyan takipçileri için çeviriyoruz. Aşağıdaki listeyi George Orwell'in altın kurallarıyla kıyaslamak isteyenler de buraya buyurabilirer. Keret'in Avi Pardo çevirisiyle yayımlanan kitapları da buradan. Yazarlar yazma sürecinin ne kadar zor ve acı verici olduğunu söylemeyi çok severler. Yalan söylüyorlar. İnsanlar, hayatlarını gerçekten hoşlandıkları bir şey yaparak kazandıklarını kabul etmek istemezler. Yazmak başka bir hayat yaşamanın yoludur. Bir sürü farklı hayat yaşamanın. Asla olmadığınız ama içlerinde tamamen sizi barındıran sayısız insanların hayatını. Oturup bir sayfayla yüzleşmeye çalıştığınız başaramasanız bile her seferde hayatınızın ufkunu genişletebilme fırsatına sahip olduğunuz şükran duyun. Bu eğlencelidir. Harikadır. Fiyakalıdır. Ve kimsenin sizi aksine inandırmasına izin vermeyin. Bir karakterin gerçek olabilmesi için dünyada en az bir insanın, o karakterden hoşlansa da hoşlanmasa da onu sevebilmesi, anlayabilmesi gerekir. Yarattığınız karakterlerin anası babası sizsiniz. Eğer onları siz sevemezseniz kimse sevemez. 3. Yazarken kimseye hiçbir şey borçlu değilsinizdir. Gerçek hayatta, uslu durmazsanız hapse ya da akıl hatanesine düşebilirsiniz; ama yazıda her şey serbesttir. Eğer öykünüzde çekici bulduğunuz bir karakter varsa, onu öpün. Öykünüzde nefret ettiğiniz bir halı varsa, salonun orta yerinde ateşe verin onu. İş yazmaya geldiğinde, klavyenin tek bir tuşuyla gezegenleri yok edebilir, uygarlıkları yeryüzünden silebilirsiniz ve bir saat sonra alt kattaki teyzeyle koridorda karşılaştığınızda size yine de selam verir. Başlangıç, kekin, kek kabına değmiş olan yanık kenarı gibidir. Başlamak için ihtiyacınız olabilir ama yenilebilir sayılmaz. Merak, büyük bir güçtür. Onu elden bırakmayın. Bir öykü ya da bir bölüm yazarken durumun ve karakterlerinizin motivasyonlarının hakimiyetini elinizde tutun ama kurgudaki sürpriz gelişmelere şaşırmaya da devam edin. 6. Bir şeyi hiçbir zaman sırf adetten olduğu için kullanmayın. Paragraflar, çift tırnaklar, sayfayı çevirdiğiniz halde adı değişmemiş olan karakterler: Bunlar yalnızca size hizmet için var olan kurallardır. Eğer işinize yaramıyorsa boş verin gitsin. Bir kural sırf okuduğunuz her kitapta işe yaraması, sizin kitabınızda da işe yarayacağı anlamına gelmez. Eğer Nabokov gibi yazmaya kalkışırsanız dünyada bunu sizden iyi başaran en az bir kişi olacaktır. Ama kendi tarzınızda yazmaya gelince, kendiniz olma konusunda dünya şampiyonu her zaman siz olacaksınız. 8. Yazarken odada mutlaka yalnız olun. Kafelerde yazmak kulağa romantik de gelse, etrafınızda insanların olması, siz farkında bile olmadan boyun eğmenize neden olacaktır. Kimse yokken kendi kendinize konuşabilir, hatta farkına varmadan burnunuzu bile karıştırabilirsiniz. Yazı yazmak da burun karıştırmaya benzeyebilir bazen; etrafınızda birileri varken eylem tabiiliğini kaybeder. 9. Yazdıklarınızı seven insanların sizi teşvik etmesine izin verin. Ve geri kalan herkesi görmezden gelin. Yazdığınız şey onlara göre değilmiş. Boş verin. Dünyada başka bir sürü yazar var. Eğer yeterince ararlarsa, eninde sonunda kendi beklentilerini karşılayacak bir yazar bulurlar. 10. Herkesin fikrini alın ama kimseye kulak asmayın. Yazmak dünyadaki en mahrem alanlardan biridir. Kimsenin size kahveyi şekerli mi sütlü mü sevdiğinizi öğretemeyeceği gibi, nasıl yazacağınızı da başkasından öğrenemezsiniz. Biri size doğru gelen, rahat gelen bir tavsiyede bulunursa kullanın. Biri size doğru gelen ama rahat gelmeyen bir tavsiye verirse üzerinde bir saniye bile durmayın. Başka birine iyi gelebilir, ama size değil."} {"url": "https://koltukname.com/2012/10/10/ortadoguyu-internetten-okumak/", "text": "Savaş gündemiyle geçen bu günlerde, savaşın yarattığı onca etkiden birinin de dezenformasyon olduğunu hatırlamak önemli. Halkların barış için yürümesini önlemek ve konuyla ilgili kendi kararlarını verebilmelerini engellemek karar vericilerin çıkarına işliyor. Maalesef sürekli yeniden ateş alanına dönüşen Ortadoğu'yu takip etmek, sadece habere ulaşmak bile zorlu bir zihin jimnastiği gerektiriyor. Hele bir de bir duruşu olan yorum yazıları okumak isterseniz iyice zorlanıyorsunuz. Bu amaçla maalesef şimdilik İngilizce okuyanlara hitap edebilecek bir liste hazırlamak ve bizim sık kullanılanlarımızda yer alan blog'ları, siteleri paylaşmak istedik. Çoğunun siyasi görüşüne ya da görüşlerine katılmıyoruz ama en azından okuduğumuza güvendiklerimizi buraya aktardık. Diğer listelerimiz gibi bu da nihai bir liste olmaktan çok uzaktır ve her zaman katkılarınıza açıktır. Şu sıralar en sık kullandıklarımızdan denebilir. Daha önce Zezine'in ilk dosyasında tartıştığı e-dergilere iyi bir örnek. Zira kendini de e-dergi diye adlandırıyor. Arap dünyasında ve Ortadoğu'da olanları buradan ve buradan olmayan farklı bakışlarla tartışıyor. Hem akademik hem de akademinin sınırında duran katkılar okumak mümkün. Özellikle 2011-2012 Arap ayaklanmaları sırasında farklı habercilik ve farklı yorumlarıyla dikkat çekti. Farktan kastımız örneğin bu ayaklanmalarla ilgili Batı medyasında dolaşımda olan bilgilerin nereden ve nasıl geldiğine, nasıl üretildiğine değindi. Cinsiyet çalışmalarını, daha antropolojik yaklaşımları ve daha önce değindiğimiz Batı medyasında çıkan Arap dünyasında kadından nefret mi ediliyor? gibi tartışmalı konulara cesurca girdi, halkların birbirlerine sevgisi üzerinden de ukalalık yapılabileceğini İsrail İran'ı seviyor kampanyası çerçevesinde hatırlattı. Yorumlara çok ihtiyacınız olmasa bile Jadaliyya'nın bir başka servisinden faydalanabilirsiniz. Medyada farklı başlıklar altındaki dosyaları haftalık ya da aylık olarak bir araya getiriyor: Bu hafta Mısır'la ilgili İngilizce ve Arapça basında çıkanlar gibi. Böylece de bir internet arşivine katkıda bulunmuş oluyor. Anlaşıldığı üzere şiddetle tavsiye ediyoruz. Siyasi görüşlerine çok daha az katıldığımız ama özellikle Batı'da Ortadoğu'yla ilgili konuşulanları çok hızlı ve kısa bir şekilde özetleyen ve tartışmaların yine Batı içindeki farklı taraflarını bir seferde sunan bir site. Farklı yazarlar katkıda bulunsa da esas sorumlusu Issandr El Amani. Bir güzelliği Arap dünyasında ya da daha az bir şekilde İran'da dolaşımda olan popüler konulardan, fıkralardan da haberdar etmesi. Daha ziyade ne okusam diye bakılacak bir blog. Kaliforniya Eyalet Üniversitesi ve Berkeley'de hoca olan As'ad AbuKhalil'in blog'u, Angry Arab, en çok Levant haberleri ve yorumları içiyor. Kendisi Lübnanlı olduğundan Lübnan ağırlıkta ama elbette Suriye ve Filistin, İsrail de bolca tartışılıyor. Özellikle Batı medyasına karşı eleştirel bir ses için okunabilir. Karikatür ve şiir de içeriyor ve bu bağlamda çevirilmedikçe bilemediğimiz bir tarafını da yansıtıyor Ortadoğu'nun. YouTube'da konuşmalarını ve katıldığı televizyon programlarını da görmek mümkün. Batılı bir profesörün yine Batı'dan yazdığı bir blog olmasına ve çoğu siyasi duruşuna tamamen zıt düşmemize rağmen buraya ekliyoruz, zira tarihsel belge, hikaye sunması ve bazı zorlu konularda veriler bulması açısından zengin bir blog. Örneğin tüm yaptırımlara karşı ve tüm enflasyona rağmen İran ekonomisinin neden çökmediği ya da Kahire'nin eski görüntüleri. Yine Arap dünyasından haberler, bu sefer vatandaş gazeteciliği ekolünden bir yaklaşım. Muhteşem eski fotoğraflar, yeni eski karşılaştırmaları ve başka yerde bulamayacağınız müzikler, örneğin darbukasız Ortadoğu perküsyon şovu. Mısır'da sokak sanatıyla ilgili de iki blog tavsiye edebiliriz. Biri ünlü grafiti sanatçısı Ganzeer'in kişisel blog'u. Hem kendi işlerini hem de giriştiklerini kolektif projeleri takip etmek mümkün. Suze In The City ise Kahire'de sokak sanatının şahane fotoğrafıyla dolu, üstüne bir de bu sanatla ilgili iç içe olan siyasi tartışmaları da aktarıyor. Kahire'de mimari ve kent kültürüyle ilgili olarak Cairo Observer'ı şiddetle öneririz. Kent planlarından fotoğraflara, mahalle analizlerine kadar neden İstanbul için böyle bir blog dedirten bir site. Genel olarak Ortadoğu'da sanat ve kültürle ilgili basılı bir dergi olan Bidoun'un internet sitesi de takip edilebilir."} {"url": "https://koltukname.com/2012/10/12/hayvanlar-aleminde-muzisyen-isimleri/", "text": "Dünya eşsiz ve muhteşem doğasıyla, yaşamaları birbirine bağlı pek çok canlı türüne ev sahipliği yapmaya inatla devam ediyor. İnsanlık bu büyük ekosisteme karşı elinden geleni yapsa da, henüz yok etmeyi başarabilmiş değil. Bu ekosistem o kadar zengin ki, biliminsanları halen yeni canlı türleri keşfetmeyi ve onları kayıt altına almayı başarıyor. Kayıt altına alırken de bir yeni canlı türüne isim babalığı da yapıyor. Bu konuda canlıyı bir yönüyle benzettikleri ya da hayranı oldukları bir müzisyenin isminden faydalananların sayısı da hiç az değil. Kulağa onur verici gibi gelse de, bir kurbağaya, bir yabanarısına, bir sineğe ya da bir kan parazitine adının verilmesi herkes için iyi gelmeyebilir. Aşağıda adları müzisyenlerden alınmış 10 farklı canlı türünün listesi var, karar sizin. Preseucoila imallshookupis, adını, Elvis Presley'nin 1957 yılındaki büyük hiti All Shook Uptan alan bir tür. Ama neden ve ne yönden kralın adının kendisine verildiği belli değil. Myrmekiaphila neilyoungi, 2007 yılında Alabama'da keşfedilen yeni bir örümcek türünün adı. Türü ilk bulan araştırmacı, isimlendirme için hayranı olduğu büyük aktivist ve folk rock müzisyeni Young'ın adını seçmiş. Young'ın durumdan haberi olduğunu düşündüğünü belirtip, buna rağmen sanatçıdan herhangi bir tepki gelmediğinden yakınmayı da ihmal etmemiş. Zanzibar'da araştırma yapan deniz biyologları, 2004 yılında keşfettikleri yeni tesbihböceği türüne Cirolana mercuryi adını vermişler. Zanzibar'da bulunan yeni türe, Zanzibar doğumlu en ünlü müzisyen olan Freddy Mercury'nin isminin verilmesi pek şaşırtıcı değil. Bowie, 1972 yılında The Rise and Fall of Ziggy Stardust and the Spiders from Mars albümünü kaydederken, örümcek camiasına katkılarından dolayı adının bir türe verileceğini tahmin etmemiş olsa gerek. Ama Alman araştırmacı Peter Jager, Malezya'da keşfettiği örümceğe onun adını vermekte tereddüt etmemiş. Jager, ünlülerin isimlerini soyu tükenen türlere vermenin, konuya dikkat çekeceği kanaatindeymiş. Jerry Garcia, 1997 yılında bir hamamböceği olarak reenkarne olmayı ister miydi bilinmez, ama Cryptocercus garciai türünün her bir örneğine küçük bir Garcia örneği olarak bakmak mümkün. Garcia'nın ölümünden iki yıl sonra, ABD'nin kuzey doğusunda, çürümüş ağaç kalıntılarında yaşamını sürdüren yeni bir hamamböceği türü keşfedilmiş ve adı bu türe verilmiş. Bu ismin verilmesinin nedeni nasılı blinmese de, keşfedenlerin Garcia'dan ya iğrendiği ya da kendisini çok sevdiği kesin. Gnathia marleyi, efsane reggae müzisyeni Bob Marley'nin adını alan kan emici bir parazit. Böyle söyleyince, Marley'den hiç hazzetmeyen birisi tarafından adlandırılmış olduğunu düşünenbilirsiniz. Oysa durum tam aksi. Daha geçen hafta keşfedilen türe bu adı veren deniz biyoloğu Paul Sikkel, bu türün Karayip Denizi'ndeki balıkların kanını emerek beslenen gerçek bir mucizevi canlı olduğunu söylemiş. Sikkel için Marley de bir mucizeymiş ve ona olan sevgi ve hayranlığını böyle ifade etmek istemiş. Ayrıca, her ikisinin de gerçek birer Karayipli olduğunu da eklemiş. Cenova'da yaşayan ve Frank Zappa hayranı İtalyan bir biyolog olan Ferdinando Boero, 1982 yılında yeni bir denizanası türü keşfetmiş. Tanışma ümidiyle de, Zappa'ya bir mektup yazıp, adını bir denizanası türüne vermek istediğini belirtmiş. Zappa'dan aldığı yanıt çok netmiş: Hayatta, benim adımla anılacak bir denizanası türü olmasından daha çok isteyeceğim hiçbir şey olamaz. Böylece yeni türe Phialella zappai adı verilmiş. Zappa, Cenova'daki ilk konserini Boero ve Phialella zappai'ye adamış. Sting, 90'larda kendini yağmur ormanlarının korunmasına adadığında, bu çabalarının karşılığı olarak, Kolombiya'nın kuzeyinde keşfedilen bir ağaç kurbağasına adı verildi. Sting'in bunu ilk duyduğunda Milyonlarca canlı arasında kurbağayı mı seçmişler? dediği ama resmi olarak itiraz edemediği, bu yeni kurbağa türüne Dendropsophus Stingi adının böylece verildiği rivayetler arasında. Hindistan'da keşfedilen bir fırıldakböceği türüne Roy Orbison adının verildiği, 2008 yılında müzisyen için düzenlenen bir anma konseri sırasında açıklanmıştı. Orbison'ın dul eşi Barbara durumu daha önce hiç bu kadar onurlanmamıştım derken sanki biraz abartmış. Orbison'ın ismini böcek türü için uygun gören araştırmacı Quentin Wheeler, daha önce keşfettiği türlere de Darth Vader, George W. Bush, Dick Cheney, Donald Rumsfeld gibi karakterlerin ismini vermişti. Araştırmacı eğer evli ve çocuk sahibiyse, mahdum ve kerimelerinin isimlerini öğrenmeyi çok isterdik. Yirmi dört yaşındaki Avusturalyalı araştırmacı Bryan Lessard, aslında 1981 yılında keşfedilen ama 2011'e dek isimlendirilmesi unutlan bir atsineği türüne Beyonce'nin adını, Scaptia beyonceae vermiş. Bryan Lessard, bu sineğin sarı renkli ve büyük poposunu, hayranı olduğu Beyonce'ninkine benzetmiş. Ancak Beyonce'nin poposunun sarı olması, doğanın bir mucizesi söz konusu değilse, mümkün değil. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür."} {"url": "https://koltukname.com/2012/10/13/haftadan-kalanlar-8-14-ekim-2012/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. Amerika'nın en önemli kitap ödüllerinden National Book Ödülü'nün 2012 adayları açıklandı. Edebiyat listesindeki beş yazardan üçünü Türkçede okuyabiliyoruz: Geçtiğimi hafta 500 bin dolarlık deha bursunun sahiplerinden biri olduğunu duyurduğumuz Junot Diaz, Dave Eggers ve Louise Edrich. Bakalım tüm aday kitaplara ileride Türkçede ulaşabilecek miyiz. Edebiyat dışı ve şiir dallarını da içeren tüm liste burada. Kitap fiyatlarının, özellikle de belirli yayınevlerinin kitap fiyatlarının gerçekten çok yüksek olduğu tartışılmaz. Bu durumda elbette büyük bir kesim indirimli satış yapan internet sitelerini tercih ediyor. Siz de onlardan biriyseniz, Serdar Kuzuloğlu'nun Radikal için hazırladığı, internet kitapçılarının fiyat karşılaştırma listesine mutlaka bir göz atmalısınız. Ayrıca arama motoruna girdiğiniz her kitap için tam da bu karşılaştırma işini yapan Kitap Metre sitesi hayat kurtarabiliyor. En ucuz fiyatların D&R'ın sitesinden çıkması bizi gerçekten şaşırttı. Evde kendimizin yapabileceği atıştırmalıklardan daha önce bahsetmiştik. Bu sefer bir sonbahar favorimizle karşınızdayız. Elmadan yapılan incecik, çıtır ve tarçınlı cipsler. Şurada detaylı bir tarif var. Ama hiçbir tarife bakmadan yaptığımız ve çocuk yaşlı herkesin bayıldığı göz kararı tarif şöyle: Elmaları mümkünse robotun dilimle aparatıyla mümkün olduğu kadar ince dilimlere ayırın. Kağıt kadar olmasın ama karton da olmasın. Küçük bir kasede çok az şeker ve tarçını karıştırın. Elmaları yağlı kağıt serdiğiniz fırın tepsisine çok üst üste gelmeyecek şekilde dizin. Sonra şekerli tarçınlı karışımdan çok az serpiştirin. 180-200 derece fırında elmaların kalınlığına göre değişecek şekilde 45 dakika ila 1 saat arası pişirin. Fırından ilk çıktıklarında yumuşak olacaklar, biraz soğudukça daha çıtır bir hale gelecekler. Sonra bazı yörelerimizde şimdiden zorunlu hale gelen battaniyenin altında yiyin ya da kese kağıdına koyup eş dostla paylaşın. Haftaya da biraz daha deneyerek geliştireceğimiz çıtır nohut patlağı tarifini vereceğiz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/10/15/etgar-keretle-soylesi-i/", "text": "Bir restoranda yemek yiyorsan ve masanın karşısında oturan adam çatalını senin değil de kendi tabağındakini yemeği yemek için kullanıyorsa şükran duy! ETGAR KERET: Ee, yazmaya zorunlu askerlik sırasında başladım. Çok kötü bir askerdim. Ana eğitim sırasında cezalandırıldığımdan üsten ayrılamıyordum ve herkes gittikten sonra tek başıma kalıyordum. Çok sıkılmıştım ve Kafka'nın Dönüşüm ve Diğer Öyküleri'ni buldum. Okumaya başladım ve çok büyük bir rahatlama hissettim. Çünkü insanlık tarihinde benden daha gergin ve boktan durumda bir insan olduğunu fark ettim. İsrail'de yazarlar geleneksel olarak papaz, öğretmen ya da eğitmen gibi görülürler, saygı duyulan kişilerdir. Bu yüzden hiçbir zaman yazar olabileceğime inanmamıştım çünkü yanıt için başvurulacak biri değilim, bende hiç yanıt yok. Ama Kafka'yı keşfettikten sonra bir yazar olarak yanıtlara sahip olmak gerekmediğini, bazen yalnızca bir soru yöneltmenin ya da okurlarla zayıflıklarınızı ve korkularınızı paylaşmanın yeterli olduğunu anladım. Sanırım yazmaya ilk başladığımda beni etkileyen diğer yazarlardan biri de Kurt Vonnegut'ydu, Amerikan yazar; çünkü bence mizahı çok güçlü bir biçimde kullanıyordu. Çünkü mizah çoğunlukla insana bir rahatlama sağlar ve Vonnegut'da mizah, duygusal derinliğin bir başka biçim bulma şekliydi. Okuduğunuzda komik geliyordu ama güldüğünüzde kendinizi daha iyi hissetmiyordunuz. Bence mizahın, Bashevis Singer, Sholom Aleichem, hatta Woody Allen gibi Yahudi diaspora yazarları tarafından kullanılma biçimiyle, ki bu çok farklı bir mizah türü, Yahudi mizahı çok sıcaktır, empati gösterir, yakınlarınıza duygularınızı ifade etme biçimidir, yani ikisinin, Vonnegut tarzı mizahla Yahudi mizahının karışımı, bu ikisini bir araya getirebilirsem bunun iyi olacağını düşündüm. AE: Allen daha bir havai, entel... Sizin tarzınız Vonnegut'ya yakın, ayakları yere basan, daha toplumsal. Bilekkesenler gösterime girdiğinde Village Voice'da hakkınızda, İsrail'in Woody Allen'ı diye bir yorum yapılmış. Bence Allen ile sizin en başta humour anlayışlarınız farklı. EK: Bence çok farklı. Bence her şeyden önce Woody Allen kendini bir komedyen olarak görüyor ve onun için amaç şaka yapmak. Bendeyse mizah asla amacın kendisi değil. Mizah, bir darbeyi yumuşatmanın bir yolu. Yani sana yumruk atmak istiyorsam öne bir şaka koyuyorum, anlıyorsun ya, sana o kadar sert gelmesin diye. Yani, sanırım bunu daha önce de söyledim, bence mizah arabadaki hava yastığı gibi. Yani onu ancak gerekli olduğunda kullanıyorsun. Her zaman değil. Yalnızca bir tehlike olduğunda. Yani bunun temelde Allen'dan farklı olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bence Woody Allen mizahında daha şüpheci, daha gerçekçi bir şeyler var; bense her zaman mizahı ve genel olarak yazmayı sevgiyle, bağlantıyla ilişkilendiriyorum. Benim için yazmak temelde iyimser bir şey, gerçekler acı ve zor bile olsa. EK: Hayır, aslında İsrail'de politik öyküler yazmamakla suçlandım. EK: Çünkü İsrail'de politik kelimesi bir tür sorunsal bakış açısıyla özdeşleştirilir. Amos Oz ya da David Grossman gibi İsrailli yazarlar belli bir siyasi partiden ve onların planlarından yanadırlar. Cenevre Girişimi'nden yanayız, bunu yapmalıyız falan derler. İsrailli okurlar için de soyut olanlar şeyler politik sayılmaz. EK: Kesinlikle. Orduda olduğunda uyum sağlamak istiyorsun; şahsen dikkat çekmek, herhangi bir şekilde farklı görünmek istemiyorsun. Çünkü herhangi bir özgünlük bir zayıflığa dönüşüp sana karşı kullanılabilinir. Ana eğitimde tüm erleri yan yana dizdiklerinde, astsubay tuvaletleri temizleyecek birini ararken senin için en iyisi seni kesinlikle hatırlamamasıdır, onun üzerinde herhangi bir izlenim bırakmamış olmandır. Ama eğer çok şişkoysan, çok kısaysan, çok uzunsan ya da kızıl saçlıysan o zaman, Pışt, şişko, git tuvaleti temizle, Pışt, güdük, git tuvaleti temizle, der çünkü tüm bölüğün kalabalığın arasında sivriliyorsun. Bu yüzden özgünlüğünü gizlemeyi öğreniyorsun. Benim için de askerdeyken yazmak neredeyse bir itiraf kaleme almak, Ben herkes gibiymişim gibi görünüyorum ama aslında değilim, demekti. EK: Öncelikle şunu söylemeliyim: İsrail'de ordunun çok olumlu bir sosyal işlevi var çünkü ülkenin sosyal sınıflara ayrılmış bir topluma dönüşmesine engel oluyor. Çünkü zenginsen de, başkanın çocuğuysan da, çok fakirsen de fark etmiyor, neticede aynı şeyi yapıyor olacaksın. Yani toplumun doğasında öyle bir şey var ki, herkes birbirini askerlikten, ihtiyatlık hizmetinden tanıyor çünkü ihtiyatlık hizmetini sonra yirmi yıl boyunca yapıyorsunuz. Yani içinde insanların diğer sınıflardan ayrılamayacağı bir toplum yaratıyor. AE: Toplumun orta ve alt tabakası için düşününce aynı şey bizim için de geçerli. EK: İsrail'de aynı zamanda erler daha düşük sınıflardan gelen insanlar. Amerika'daki gibi, West Point'e gittiğin zamanki gibi değil. Bu yüzden çoğu zaman eğer zengin bir aileden geliyorsan büyük ihtimalle komutanın daha düşük sınıftan gelen biri olacak. AE: Askerliği bitirelim, sizin için de sıkıcı muhtemelen. Tesadüf öykülerinizde önemli bir yer kaplıyor. Tesadüfen mucizeler oluyor, tesadüfen gerçeküstü olaylar gerçekleşiyor; her şey yolunda giderken minik bir tesadüf, her şeyi değiştiriyor. Daha garibi tüm bu olağanüstülükler karşısında karakterleriniz genellikle kayıtsız kalıyorlar. Yani aslında bunun olması normalmiş gibi. Bu yönüyle Marquez'i, hatta biraz da Buzzati'nin öykülerini andırıyor öyküleriniz. Masallarla aranız nasıldı? Marquez'inki kadar açık olmasa da masalların öykücülüğünüze bir katkısı varmış gibi görünüyor. EK: Öncelikle, bence karakterlerimin olağanüstülüğün karşısında normal davranmasının sebebi, benim kendi hayatımda, insanların sıradan bulduğu birçok şeyi sıradışı bulmam. Yani tüm hayatım boyunca Tamam, bu çok çok garip ama kimse bir şey demiyor o zaman ben de demeyeceğim, demeyi öğrendim. Dün döviz bürosuna gittim. Önde plastik bir pencere vardı ve arkasında güzel bir kız oturuyordu. Önünde 50 avro çıkarttım, aldı, aşağı koydu ve kendi kendime, Ya şimdi dönüp de 'Size yardımcı olabilir miyim beyefendi?' dese? diye düşündüm. Çünkü yapabilirdi, arada plastik cam vardı. Yani benim için toplumsal yapının işleme biçimi gidiyorsun, para veriyorsun, geri veriyorlar karımla sokağa çıktığımda daha büyük bir adamın gelip beni dövmemesi, karıma tecavüz etmemesi gerçeği bana inanılmaz geliyor; ben de o olağanüstülüğe alıştım. AE: O döviz bürosunda bir anda her şey bir mafya alışverişine dönseydi bir Keret öyküsü olabilirdi, evet. EK: Annem de babam da Holokost'tan kurtuldular. Ve o deneyim, insanlığın en felaket hali... Annem annesini de, babasını da, erkek kardeşini de kaybetti; annesi gözlerinin önünde öldürülmüştü. Ve bana her zaman, Etrafındaki dünyaya bakarken, bunun her zaman kutuda bir yiyecek aldığında yazan o servis teklifi gibi olduğunu düşün, derdi. Gördüklerin, etrafındaki hayat bir seçenektir, ontolojik bir gerçek değildir, her an değişebilir. Bir restoranda yemek yiyorsan ve masanın karşısında oturan adam çatalını senin değil de kendi tabağındakini yemeği yemek için kullanıyorsa şükran duy, derdi bana. Senin yemeğini yiyeceğinden korkma ama yemediği için minnettar ol. Çünkü ana değeri bu değil. Masal sorusuna da gelirsek şunu söyleyebiliriz: Masallarla modern yazı arasındaki mekanizmada şöyle bir fark var. Modern yazı bir tür özdeşleşmeye dayanıyor. Bir karakter var ve onunla yakınlık kuruyorsun. Masallardaysa benim gördüğüm kadarıyla karakterler genelde çoklu bir organizma, bir karınca şehri gibi. Çoğunlukla insan psikolojisinin derinliğine sahip olmuyorlar ama belli bir duyguyu dillendiriyorlar. Rüyalara çok benziyorlar; yani masallarda bir karakter grubu gördüğünde Bu adam bana benziyor, demiyorsun, Bu durum içimde duygusal bir tepkimeye yol açıyor, diyorsun. Ve bir yazar olarak bu mekanizma bana yakın geliyor. The Village Voice'un yazısına buradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/10/16/etgar-keretle-soylesi-ii/", "text": "EK: Bilinçli bir tercih değil ama genelde şunu söyleyebilirim: Romantik yazarlar var, bir de neoklasik yazarlar var. İkisi de son derece saygın ama ben kendimi daha çok bir romantik yazar olarak görüyorum. Bu yüzden sanırım hiçbir zaman bir türün içinde yazmadığımı, bir türü kullanamadığımı söyleyebilirim. Bir türde yazdığım zaman, o tür bir kulüp gibi ve o kulübün kurallarına uymak zorundayım. Ama benim onu kullanma şeklim, bir kaşıkla toprağı kazmaya benziyor. Kaşıkla toprağı kazdığınız zaman insanlar gelip Ne yapıyorsun, o kaşık, onunla çorba içmen gerekiyor, diyor ama ben Evet ama benim bir deliğe ihtiyacım var, çorba içmeye değil, yanıtını veriyorum. Edebi gelenekleri bu şekilde kullanıyorum, asla beni kontrol etmelerine izin vermiyorum. EK: Ben insanlığa yürekten inanıyorum. Eğer insanlık bir cihaz sayılırsa, mesela iPhone gibi, harika olduğunu düşünüyorum. Onu kullanma şekillerimiz beni her zaman mutlu etmiyor ama potansiyel olarak çok güzel olduğunu, henüz yalnızca yüzeyini kazımaya başladığımızı düşünüyorum. Yani potansiyelimize yürekten inanıyorum ama bu potansiyelimizi kullanacağımız sözünü veremiyorum. AE: Genç yazarlara tavsiyeler içeren Hemingway'e ait bir liste var, ilk madde şu: Kısa cümleler kullanın. Aslında sizin de kısa cümleleri sevdiğinizden dem vuracaktım ama daha cümleme başlarken vazgeçtim. Sizin listenizi daha çok merak ediyorum. EK: Önce şunu söylemeliyim: Yazarlar için on kural yazdım. Eğer isterseniz bulması kolay. İngilizcede, Rookie diye bir dergide yayımlandı ve Facebook sayfamda bağlantım var. Herkesi Facebook sayfama çağırın, çok eğlenceli. Yani on kuralım var ama benim için en önemli olanını söyleyebilirim. Kurallarım teknik değiller, kısa cümleler gibi. Ama söyleyebileceğim en önemli şey şu ki, yazmaya oturduğunuzda sevdiğiniz, tutkuyla bağlı olduğunuz şeyi yazmalısınız. Bence çok fazla insan edebiyat yapmaya, akıllıca bir şeyler ya da okurlar için bir şeyler yazmaya çalışıyor. Bence kısaca en çok anlatmak istediğiniz hikayeyi yazmalısınız. EK: En üzücü ve aşırı şiddetli durumlar benim oturup yazmama neden oluyor ama bence yazma sürecimde bu gerçekliği katlanılır kılmaya çalışıyorum. Yazdıklarımda, Coca-Cola reklamı gibi bir hayat reklamı değilim ama uzaylı ırklar için, bizi yok etmemeleri, bize bir şans daha tanımaları adına bir nevi tavsiye mektubu gibiler. AE: Parıltılı Gözler ve Uçan Santini'ler öykülerinde fena çarpıldım. Çocuklar öykülerinizde önemli bir yer tutuyor. Baba olmak bir insanı elbet değiştirir ama öykülerinizde bir kırılmaya yol açtı mı? Benim de iki oğlum var. AE: Biri on bir aylık, diğeri dört yaşında. EK: Son öykü kitabım, baba olarak yazdığım ilk kitap. Her zaman anne babalarla çocuk ilişkisi üzerine yazıyordum ama son kitapta ilk defa babanın bakış açısından yazmaya başladım, daha önce her zaman çocuğun bakış açısından yazardım. Bence baba olmak birçok şeyi değiştirdi çünkü genç ya da daha genç biri olarak her zaman hayata karşı duran bir insandım, hayatla yüzleşiyordum, mutsuzdum bir anlamda. Ama bir baba olarak kendimi oğlumla dünya arasında bir tercüman olarak görüyorum. Bu da oğlumu, onu doğurmanın, onu bu dünyaya getirmenin iyi bir fikir olduğuna ikna etmem gerektiğini düşündürüyor bana. Ve gerçekten inandırıcı olabilmem için buna benim de inanmam gerekiyor. Size çocuk sahibi olmanın hayatımı nasıl değiştirdiğine küçük bir örnek verebilirim, sabrınız varsa tabii. Oğlum üç üç buçuk yaşındayken bir taksiye bindik, arkada gidiyorduk. Bazen arkada bir küllük oluyor. Ve oğlum küçük bir çocuk, oraya buraya hareket ediyor, küllüğe çarptı ve küllük düştü. Şoför, iriyarı bir Rus göçmeni dönüp oğluma bağırmaya başladı: Bunu neden yaptın? Arabamı kırdın! falan. Ben de ona bağırdım: Kapa çeneni seni orospu çocuğu, tek kelime daha edersen bir daha asla taksi süremeyeceğini garanti ederim eşek oğlu eşek. Ona, Eğer üç yaşındaki bir çocuğu hoş göremiyorsan git kendine başka iş bul, dedim, belki ölüleri tıraş edebilirsin. Böylece adam sustu, ben de sustum. Sonra oğlum, Baba, adam bana ne dedi? diye sordu. Ben de onu, Bacaklarını oynatırken dikkat et ki bir şey kırmayasın dedi, diye yanıtladım. O da, Sen ona ne dedin? diye sordu. Ben de, Bunu istiyorsa söyleyebileceğini ama konuşurken sesini yükseltip bağırmamasını söyledim, dedim. Oğlum da, Ama sen de ona bağırıyordun, dedi. Haklısın, dedim, özür dileyeceğim. Dönüp adama, Bağırdığım için özür dilerim, dedim. Özür dilerim söylediklerim için. Arabada gidiyoruz ve Rus adam çok sinirli, gidiyoruz, oğlum dönüp, Ama o özür dilemedi, dedi. Ben de bir şey demek istemedim çünkü durum malum... Özür dilemedi ama sana bağırdığı için üzgün olduğunu biliyorum, dedim oğluma. Oğlum da, Üzgün olduğunu sanmıyorum, dedi. Şoför o sırada dönüp, İnan bana, üzgünüm, çok çok üzgünüm, dedi ama alttan alta verdiği mesaj, Sizin gibi delileri taksime aldığım için üzgünümdü. Oğlum da sonunda Tamam, sorun yok o zaman, dedi. Yani çok komik bir durum. Çocuğunuz olduğunda kendinize bir ayna tutuyor gibisiniz; çünkü ben o adama bağırırken durup bu hareketin hayatta neyi temsil ettiğini düşünmedim, yalnızca benim içindi bu. Çocuğunuz olduğundaysa orada her zaman bir ayna durduğunu fark ediyorsunız ve ne yaparsanız yapın orada yansıyor. EK: Bence bir uyarlama bağımsız bir sanat eseri olmalıdır. Eğer uyarlama romanla tamamen aynı işlevi görüyorsa, o zaman onu yapmanın bir manası yok, yalnızca tembeller için bir kitap sayılır. Bence bir uyarlama her zaman bir metin ile filmi yapacak olan belirli bir okur arasındaki ilişkidir. Ve bence yönetmenin sadık kalması gereken şey metnin kendisi değil, onu ilk okuduğu zaman hissettikleridir. İyi bir film uyarlaması örneği bence Conrad'ın Karanlığın Yüreği'ne dayanan Apocalypse Now. İlginç olan şey, filmde olan bitenle kitapta olan biteni kıyasladığında çok az benzerlik var. Çünkü kitap farklı bir çağda, farklı bir kıtada geçiyor, misyonerlerin geldiği ama savaşın olmadığı bir zamanda. Film de yine farklı bir zamanda, farklı bir yerde geçiyor ve anlattıkları gerçeklikler olgusal anlamda gerçekten bambaşka. Ama temelde medeniyetle doğa arasındaki bağlantı ve insanın karanlık yüzü var. Bence Coppola'yla yazarları kitabı okuyup, Vay canına, bu tam da Vietnam'daki gibi, dediler. Uyarlama kısacası kitabın kendisi değil, belli bir biyografisi olan insanların o kitabı okuması. EK: Evet, bence iyi bir film. Demek istediğim, Goran'ın hayal ettiği öykü, benim hayal ettiğimden tamamen farklıydı ama benim nazarımda bu bir iltifat. EK: Yönetmenlik her zaman bir grup çalışmasıdır, bu anlamda da kendi görüşünüz değil, sizin ve birlikte çalıştığınız insanların görüşlerinin buluşma noktasıdır. Filmlerde bile içgüdülerim Avrupai'den ziyade Amerikan'dır. Ama Denizanası filminde çalışırken, karımın senaryosu olduğu ve tamamen Avrupai bir mantığı olduğu için hikayeye sadık kalmak adına farklı bir yol izlemem gerektiğini biliyordum. Ama filmlerle ilgili en sevdiğim şey bu: Yazmak hayatımdaki en içgüdüsel ve güçlü tutku olmasına rağmen, bazen çok yalnız hissettiriyor. Film yapmak ara sıra yetenekli, akıllı olan başka insanlarla fikirlerimi ve hayallerimi paylaşmamı sağlıyor. EK: Ama size bir hikaye anlattım bile! AE: Tamam, tamam. O öyküden çok etkilendim. Kapı Birden Vuruldu Türkiye'de yeni yayımlandı. O öyküyü de birkaç gün önce kitapçıda ayakta okudum. Aslında birkaç cümle okuyup bırakmayı düşünüyordum, olmadı. EK: Bence özellikle yazarlar o öyküden çok etkileniyor. EK: Genelde her alanda çalışıyorum ve tam olarak ne yaptığımı anlamam için biraz vakit geçmesi gerekiyor. Şu an biraz yazıyorum ama aynı zamanda karımla bir Fransız kanalına dizi teklifi sunuyoruz. Fransa'da bizim halaoğlu var; arayım yardımcı olsun size gittiğinizde, diyecektim ama bunun yerine röportajı bitirmeye karar verdim. Almancı dayanışmasından haberdar değildir sonuçta. Zaten bize ayrılan sürenin de sonuna gelmiştik. Kitaplarımızı imzaladı; daha doğrusu birer resim çizdi. Kitaplar iyiydi, Keret'ten imzalı kitap almak da ama resimler... Dayanamayıp öykü yazmaya devam etmesini söyledim. Resimlerde iş yoktu çünkü. Kişiye özel olmaları için kitapları hep böyle imzaladığını söyledi. Ben onun yalancısıyım. Söyledim filan derken, Berrak söyledi tabii. Yeri gelmişken Keret'le bana tercümanlık yapan işbu blog'un sahiplerinden Berrak Göçer'e bu keyifli sohbeti ayarladığı ve tercümanlıktaki mahareti için ne kadar minnet duysam az. Esen kalın. Keret'in kurallarının Türkçesi için buraya, Facebook sayfası içinse buraya buyurabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/10/18/sanat-ve-yemek-uzerine/", "text": "Feasting on Art'ı sizlere daha önce tanıtmıştık. Sanat ve yemek arasındaki ilişkiyi tarifler de vererek kurcalayan bu blog sadece natürmort değil, çok farklı mecralardan besleniyor. Arada haberler de veriyor ve biz de böylece muhtemelen hiç gidemeyeceğiz sergileri uzaktan sevme şansına kavuşuyoruz. İşte Art + Food: Beyond the Still Life sergisini de bu blog'dan öğrendik. Bisküvi kutularından oluşan Lifescape adındaki çalışmanın sahibi Christine Turner eserinin yanına bir de tarif eklemiş. Tarif Avustralya'nın milli yemeklerinden olan ve muhtemelen Çanakkale'ye gelen Anzaklar tarafından da çokça tüketilmiş olan Anzak bisküvisi. Uzun süre dayanması onları askerlerin önde gelen gıdalarından yapmış. Feasting on Art sağ olsun sanatçının tarifini de vermiş."} {"url": "https://koltukname.com/2012/10/19/iskenderiye-kutuphanesinde-skandal/", "text": "Mısır'da İskenderiye Kütüphanesi hem tarihi yıkılışı hem de yeniden yapılışıyla çok fazla gerilimi, savaşı ve çatışmayı kendi kurumsal özgeçmişi içerisinde özetleyebiliyor. En son olarak geçen sene şubat ayında Hüsnü Mübarek'in başkanlığına son veren halk ayaklanması sırasında gündeme gelmişti. Takip edenler hatırlayacaktır, Kahire başta olmak üzere Mısır'ın büyük kentlerinin meydanlarını işgal eden halk, özellikle de gençler, buraları Mübarek gidene kadar geri vermeyi reddetmiş ve saldıran polis güçlerine karşı bu kamusal alanları korumuşlardı. Elbette Mübarek ve ekibi direnmeden gitmedi, zaten bir çoğu hala gitmiş değil. Direnme çabalarının içinde parayla tuttukları baltacı olarak adlandırabilecek kentlerin en yoksul kesimlerinden getirilmiş insanlar vardı. Bu insanları düzenli devlet güçlerinin en azından kağıt üstünde tabi oldukları kısıtlamalardan da azade bir şekilde meydanlara ve sokaklara saldılar. En kanlı kavgaların çoğu bu gruplar ve isyancılar arasında gerçekleşti. Bu grubun tek amacı isyancılara saldırmak değildi zira tek bir amaç doğrultusunda ilerlemek için düzenli bir kuvvet olmak gerekiyor. Bunları salanların amaçlarının içinde şiddet ve kaos ortamıyla ordunun müdahalesini çekebilmek ve isyanın meşruiyetini aşındırmak vardı. İşte bu kaostan payını alanlar arasında kültür kurumları önde geldi. Öyle ki İskenderiye'de hem ülke hem de dünya tarihi için bir anlam taşıyan, yeniden yapılmasında çok uluslu bir fonun kullanıldığı İskenderiye Kütüphanesi'ni gençlerin bu eli baltalılardan korumaları gerekti. Aynı günler kütüphane müdürü web sitesinden bu gençlere teşekkür eden bir açıklama yapıyor ve onların fotoğraflarını yayınlıyordu. Korudukları binanın boyutlarını ve koruyan gençlerin bir fotoğrafını aşağıda bulabilirsiniz. Pek sevdiğimiz ve Ortadoğu üzerine internetten okumalar listemizde de detaylı bir şekilde anlattığımız e-dergi Jadaliyya, geçen günlerde Mısırlı bir akademisyen ve komedyen olan Amro Ali'nin bu kütüphane üzerine yazdığı uzun bir yazıyı yayımladı. Yazının başlığı Power, Rebirth, and Scandal. İskenderiye Kütüphanesi'nin tarihi ile Mısır tarihini iç içe bir şekilde anlatıyor. Böylece geçen senenin olaylarını ve kütüphanenin başına gelenleri ve gelmeyenleri bir çerçeve içine oturtmuş oluyor. Roma istilası sırasında yıkılmasının ardından adı kalan antik dünyanın en ünlü kütüphanesinin yeniden doğuşunun uluslararası ayaklarını özetliyor. UNESCO'nun desteklediği İskenderiye Kütüphanesi'ni canlandırma, yeniden yapma projesi Mübarek'in söyleminde dördüncü piramidi inşa etmeye dönüşmüş. Kendini nasıl bir yönetici olarak gördüğü piramit benzetmesinden olduğu gibi okunabilir olan Mübarek projesine Rusya, Avrupa, ABD ve Körfez'den destek almış. Amro Ali bu desteklerin bir süre sonra ego yarışına dönüştüğünü Fransızların yaptıkları bağışlarla kütüphaneyi neredeyse Fransızca bir kütüphaneye çevirmeye çalıştıklarını, Yunanlıların ise heykellerle Fransızların blöfünü gördüklerini aktarıyor. Tüm medeniyetlerin buluştukları bu kütüphane 2002 yılında açıldığında herkesi etkilemiş. Sekiz milyon kitabı barındırma kapasitesi olan binada, müzeler, araştırma merkezleri, çalışma alanları, sergi alanları, konferans alanları ve genel olarak kültür ve akademi, edebiyat ve sanatla ilgili ne istenirse varmış gibi gözüküyor. İçeriden bir resim bize gayet sıcak ve davetkar göründü. Kütüphanenin 145 milyon dolar tutarındaki parasını Mübarek'in eşinin hesabında bulunması ayaklanmaların tamamen alt üst edemediği Mısır'da yine de ortaya çıkan skandallardan biri olmuş. Fakat kütüphanenin en göze çarpan ve skandal malzemesi olabilecek ismi Amro Ali'nin deyişiyle Ölü Deniz Yazmaları'ndan daha fazla diploması bulunan ve Mısır'ın en zeki adamı olarak bilinen İsmail Serageldin. Yukarıda bahsettiğimiz gençlere teşekkür açıklamasını yapan kişi de kendisi. Amro Ali farklı görgü tanıklarıyla görüşüp kütüphaneyle özdeşleşen bu ismin bir profilini çıkarmaya çalışmış. Başkalarının kendisini onaylamamasına pek alışkın olmayan Serageldin, aynı zamanda kütüphanenin başarısının da sorumlusu olarak görülüyor."} {"url": "https://koltukname.com/2012/10/20/haftadan-kalanlar-15-21-ekim-2012/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. Muhteşem Gatsby'nin son Hollywood uyarlaması bir türlü gündemden düşmüyor. Önce erteleneceği söylenen, daha sonra yeni vizyon tarihi Mayıs 2013 olarak kesinleşen filmle ilgili olarak şimdi de Lady Gaga ve Prince'ten parçalar duyabileceğimiz rivayeti dönmeye başladı. Fragmanında, 1920'lerin New York'undan ziyade bir karnaval alanında geçiyormuş gibi görünen filmin neye benzeyeceğini gerçekten çok merak etmeye başladık. Sevdiğimiz sitelerden Lost at E Minor'de gördük. Ünlü mimarlar kendi tasarladıkları binaların kılığına girmişler. Chrysler Binası bile var aralarında ve hakikaten adı mimarlık camiasının dışında da bilinen mimarlar. Bize inanmıyorsanız soldaki resme bakın. Geçen hafta elma cipsi tarifini paylaşmıştık. Bu hafta da nohut patlağı adını verdiğimiz tarifi paylaşıyoruz. Hem besleyici ve sağlıklı olsun hem de atıştırmalık olsun diyenler için, patlamış mısıra alternatif olarak şiddetle tavsiye ederiz. Tarif: Haşlanmış nohutları bir havlu yardımıyla hafif kuruluyoruz. Fırını 200 dereceye gelecek şekilde ısıtıyoruz. Bir kasede az zeytinyağı, tuz ve sonra istenen baharatlarla nohutu harmanlıyoruz. Az derken bir su bardağı haşlanmış nohuta bir ya da iki yemek kaşığı zeytinyağı yetiyor. Baharat olarak elbette toz ya da pul biber, karabiber, kimyon, nohuta yakışacağını düşündüğünüz her türlü baharat olabilir. Sonra kolay temizlemek için yağlı kağıt serdiğimiz tepsiye nohutları üst üste gelmeyecek şekilde koyuyoruz. Fırında gerçekten kuru ve çıtır bir görünüm alana kadar pişiriyoruz. En az 20 dakika sürer. Ama fırına ve nohuta göre değişebileceğinden siz gözünüzü üstünde tutun. Bir 5-10 dakika sonra nohutları ters yüz ederseniz eşit bir çıtırlığa kavuşursunuz. Hem lezzetli hem besleyici hem kolay hem de vicdan azapsız bir atıştırmalık."} {"url": "https://koltukname.com/2012/10/22/2011in-en-iyi-50-kitap-kapagi/", "text": "Design Observer, 50 Books/50 Covers (50 Kitap/50 Kapak) yarışmasının 2011 sonuçlarını açıkladı. Otuz beş kişilik bir jüri tarafından seçilen kapakların arasında dizi kapağı çalışmaları da var. Site, yarışmanın 2012 ayağı için başvuruları açmış bile. Kitabın İngilizcede yayımlanması gerekiyor ama hangi ülkede yayımlandığı fark etmiyor. Tüm katılım şartlarına buradan ulaşabilirsiniz. Türkiye'de Grafikerler Meslek Kuruluşu, her yıl düzenlediği Grafik Ürünler Sergisi'nde kitap kapaklarına da ödül veriyor, Sabit Fikir de Karne bölümünde kitapların iç ve dış tasarımını değerlendiriyor ama bunlar dışında bildiğimiz bir kitap kapağı yarışması yok. Nitekim KitapKapak gibi kitap kapağı arşivleri de yeni yeni oluşuyor. Yayıncılık geçmişi yeknesak kapaklara dayanan, Can, Yapı Kredi gibi büyük yayınevlerinin tüm kitaplarının hala aynı kapakla yayımlandığı, İletişim, Metis gibi köklü yayınevlerinde ancak diziden diziye değişen şablonların kullanıldığı Türkiye'de bu çok da şaşırtıcı sayılmaz. Elbette değişim rüzgarları esmekte çeviri edebiyatta yabancı kapaklar Türkçeleşiyor, klasik Türk yazarların yıllarca aynı kalan kapakları ne yazık ki güzelleşiyor sayılmasa da yenileniyor, özgün kapak çalışmaları dikkat çekmeye başlıyor (bkz. Everest, 160. Kilometre)."} {"url": "https://koltukname.com/2012/10/30/gecmis-zaman-olur-ki-ekim/", "text": "Yeni çıkan akademik kitaplarla başlayan özgün listelerimiz, Geçmiş zaman olur kiyle devam ediyor. Müzik tarihinin unutulmazlarını, dönüm noktalarını her ay sizlerle paylaşmayı planladığımız bu bölümün, geçtiğimiz yüzyıllarla ilgili ilginizi çekecek bilgiler içereceğini ve yakın geçmişten belki unutmuş olduğunuz grupları, parçaları hatırlatarak güzel anılarınızı depreştireceğini umuyoruz. Bir dramma giocoso, yani komedi ve dram unsurlarını bir arada barındıran opera eseri olarak nitelenen Don Giovanni, dünya üzerinde en çok sahnelenen operalardan biri olmak üzere yola çıktığında takvimler 29 Ekim 1787'yi gösteriyordu. 1787 yılını Prag'da, başta Le nozze di Figaro adlı operası olmak üzere pek çok eserini sahnelemekle geçiren Mozart, yeni bir opera siparişi almıştı. Yeni operası, İtalya'da Don Giovanni adıyla tanınan Don Juan adlı çapkının hikayesini anlatmaktaydı. Anlatılanlara göre Mozart eseri üzerinde sahneleneceği güne ya da bir gün öncesine kadar çalışmıştı. Büyük duygusal iniş çıkışların ve değişimlerin olduğu opera, geniş kesimlerde büyük beğeni kazanmış, son sahnesinde orkestradaki tüm enstrumanların sayıs iki katına çıkartılarak sahnelenmişti. Tüm zamanların en önemli elli klasik müzik eseri arasında gösterilen Don Giovanni, halen dünyanın dört bir yanında sahnelenmeye devam ediyor. 1940'tan 1960'lara gelene kadar, ABD'de elliden fazla hit parçaya imza atan Louis Armstrong'un üretkenliğinin sonu gelecek gibi değildi. 1964 yılında listelerde 1 numara olacak Hello, Dolly!, kendisine zirveye çıkan en yaşlı müzisyen unvanını kazandırmıştı. Bu başarısıyla, Beatles'ın on dört haftalık liste başı efendiliğine son vermişti. What a Wonderful World, İngiltere'de 1 numaraya otursa da, yirmi yıl boyunca ABD'de 12'ncilikten yukarı gidemedi. Ta ki 1987 yılında Günaydın Vietnam filminde tekrar duyulana kadar. 1988 yılında halen listelerdeki diğer parçalar kadar modern bir sounda sahipti. Bu başarının altında, Soğuk Savaş sonrası yaşama ve dünyaya olumlu bakmak isteyen insan kitlelerine duymaya ihtiyaç duydukları hisleri çağrıştırmasının büyük payı vardı. Yine de Armstrong'un dingin ve umutlu sesinin hakkını vermemek insafsızlık olurdu. Meat Loaf, nam-ı diğer Marvin Lee Aday, 60'ların sonunda başlayan kariyerinde, müzik ve sahne arasında gidip gelmekteydi. Piyanist Jim Steinman'la Peter Pan temalı bir proje üzerinde çalışmaya başladıklarında 70'lerin ortasına kadar bu şekilde gelmişti. Andrew Lloyd Webber'e milyonlar kazandıran formülü, kiç bir iş yapacaksan, büyük bir iş olmasına dikkat et formülünü uygulayan Steinman, Amerikan rüyasını, ergen cinsel fantezileri ve motorcu serseri masallarına ait görüntülerle tiye almaktaydı. Bu kolaj, kiç olmak için yeterliydi ve kendine ait bir tarza ve mesaj gücüne de sahip olmuştu. Meat Loaf, solist olarak, bu tuhaf karmaşa içinde, gerektiğinde duygu yoğunluğunu sağlayabilmekte, gerektiğinde espirili durumları yansıtabilmekteydi. Gerçek bir rock albümü sıfatını her saniyesiyle hak eden az sayıdaki albümden birisi olarak gösterilen Bat Out of Hell, BBC'nin en iyi yüz albümü ve Rolling Stone'un tüm zamanların en iyi beş yüz albümü arasında girmişti. Grease müzikalinin 1978 yılındaki yeni çevriminde Sandy rolünü üstlenen Olivia Newton-John, iyi aile kızı temiz bakire görünümünü vamp ve seksi bir imaja dönüştürmek üzere harekete geçtiğinde, ortaya Physical adlı parça çıkmıştı. Listelerdeki başarısı, önce pek parlak olmasa da, mondern müzik yayını yapan radyolar, parçayı 1981 yılının en büyük hitlerinden biri haline getirdi ve Amerika'da 1 numaraya taşıdı. Daha sonra Billboard dergisi Physicalı tüm zamanların en seksi parçası olarak seçmişti. Bu duruma elbette, dönemin aerobik rüzgarından faydalanan bir video klip de yardımcı olmuştu. Klipte pek de ideal vücutlara sahip olmayan erkekler, Olivia'yla birlikte form tutuyorlardı. MTV, klibin sonunda eşcinsel oldukları ortaya çıkan erkeklerin görüntülerini keserek vermiş, bu kesik haliyle klip, yılın videosu Grammy Ödülü'nü almıştı. 1997 yılında My Own Prison adlı karanlık ama ticari olarak çok başarılı albümleriyle, 90'ların başındaki Seattle tarzını devam ettirmeye istekli Creed, ikinci albümleri, Human Clay'le ABD'de 1 numaraya oturmayı başarmıştı. Tipik bir Creed şarkısı olan Higher, albümün ilk single'ı olarak çıkmış, albümün on yedi hafta 1 numarada kalmasına büyük katkı yapmıştı. Üçüncü single With Arms Wide Open ise listelere 1 numaradan girip, boy band denen erkek gruplarının egemen olduğu bir dönemde grunge'ın hala dünya müziğinde gücü bir akım olduğunu gösermişti. Seattle devleri Pearl Jam ve Soundgarden bile sendelerken, Creed müthiş bir başarıyı elde etmişti. Çok özgün bir sesleri olmasa da, Seattle'ın büyüklerinin izini sürüyor gibi görünseler de, ne Soundgarden gibi psychedelia ile içli dışlı, ne Pearl Jam gibi siyasi konulara meraklı, ne de Alice in Chains gibi uyuşturucu yüklüydüler. Seattle'lı bir saf hard rock gurubu olmaktan öte bir kaygıları yoktu ve bu da onları demode ya da sıkıcı olmaktan kurtarıyor gibiydi. Bu haliyle Creed ve Human Clay, başarıyı hakkıyla elde etmişti. Optimusminimus, kendini gezdirmekten yorulup ruhunu gezdirmeyi tercih eden, asgari müşterekler arayışında, tembel bir hoş seda düşkünüdür. Creed'i yıllar sonra tekrar hatırlamak da harika oldu, teşekkür ederiz Optimusminimus!"} {"url": "https://koltukname.com/2012/11/03/haftadan-kalanlar-28-ekim-4-kasim-2012/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. Yeni Yıldız Savaşları yoldaymış, zira George Lucas kendi şirketini Disney'ye satmış. Nasıl olur diye şaşıranlardansınız ya da bu iş buraya gidiyordu diyorsanız Financial Times'ın Lucas profili ilginizi çekecek. Lucas emekli olurken, filmi kim çekecek bu hala bilinmiyor. Hikaye daha önce perdeye yansımamış bir hikaye olacakmış. Meğerse Jean Paul Sartre helva severmiş. Yazarken zorlandığımız bu cümleyi pek sevdiğimiz blog'lardan Paper and Salt'ta okuduk. Bir kutuyu helvayı öğle yemeğinde yiyebiliyormuş ve hatta mektuplarında kitaplar geldi ama helva gelmedi, nasıl olur, diye sorabiliyormuş. Yazarların takıntıları olması elbette tanıdık fakat bu yine de şaşırtıcı."} {"url": "https://koltukname.com/2012/11/08/bir-can-daha-eksik/", "text": "Une Vie de Moins, Gazze'de hayatı farklı bir dille anlatan rap parçasının adı. Müziği politik parçalarıyla tanınan Fransız rap grubu Zebda'ya ait. 1985'te kurulan, 2003'de dağılan, 2011'de ise tekrar bir araya gelen grubun kendi bölgelerinde yerel seçimlere girip %12 oy almışlığı bile var. Hakikaten politikayla iç içeler. Parçanın sözlerini, sıra dışı bir akademisyen olan Jean-Pierre Filiu kaleme almış. Diplomatlık yapmış, hatta savunma bakanlığına danışmanlık yapmış Filiu, aynı zamanda Sciences Po Üniversitesi'nin Ortadoğu Çalışmaları Bölümü'nde profesör, Columbia Üniversitesi'nde misafir hoca. Diplomasiyle akademi belki zaten birbirine uzak alanlar değiller özellikle bazı ülkelerde fakat Filiu durmamış, David B'yle beraber 2012 baharında bir de çizgi roman yayımlamış. Bir incelemesini Guardian'dan okuyabileceğiniz bu çizgi romanın adı Best of Enemies. Ortadoğu tarihini ve ABD'yle ilişkileri ele alan kitap Gılgamış Destanı'yla başlıyor. İşte bu renkli akademisyen, Gazze'de hayatın neye benzediğini etkileyici bir biçimde anlatan bu parçanın sözlerini yazmış. Tabii bazı cepheler tepkilerini hemen göstermiş. YouTube'de Filiu'nun propagandalarına cevap başlıklı videolar bulmak mümkün. Hiçbir zaman Filistin olmadı gibi iddialar içeriyorlar. Ama biz esas parçaya dönelim. Video aşağıda. Dayanamayıp sözleri de çevirdik. Videodan hemen sonra geliyor."} {"url": "https://koltukname.com/2012/11/09/televizyondan-kitaba-the-big-bang-theory/", "text": "TV dizileri edebiyat göndermeleriyle, içinde geçtikleri dönemle, karakterlerin oynadıkları oyunlar, hatta yedikleri yemeklerle meraklı izleyiciyi okumaya sevk edebiliyorlar. Biz de meraklarımıza yenildik ve dizilerden yola çıkan okuma listeleri hazırlamaya karar verdik. Listeler dizilerle şahsi ilgilerimizin çekiştirdikleri yerlere gidiyorlar ve her zamanki gibi katkılarınıza açıklar. Şu sıralar, yeni sezonuna bayıldığımız The Bing Bang Theory'nin eski bölümlerine de göz atmaktayız. Dizinin sayısız bilim kurgu ve fantastik edebiyat göndermeleri yine ilgi alanlarımızın arasındaki bilim felsefesiyle de birleşince insanı okumaya sevk eden bir Amerikan TV dizisiyle karşı karşıya olduğumuzu kabul etmek durumunda kaldık. Diziye yabancı olanlar için kısa bir özet geçelim: Biri kuramsal, diğeri deneysel fizikçi olan iki ev arkadaşı, Sheldon ve Leonard, aktris olmak için çabalayan, ekmeğiniyse garsonlukla kazanan genç bir komşunun hayatlarına girmesiyle Yıldız Savaşları, atomaltı parçacıklar ve bilgisayar oyunları arasında geçen yaşamlarının dışına çıkmak zorunda kalırlar. Onlara mühendis dostları Howard ve Hintli astrofizikçi Rajesh eşlik eder. Dizi iki eksende ilerliyor. İlki, asosyal ama zeki bu dört erkeğin, sosyal ama bilim insanı olmayanlarla dünya karşısında çektikleri zorluklar İkinci ve bizce daha orijinal olan eksense, inekliğin ötesinde, tamamen kendine özgü bir yer işgal eden Sheldon'ın tüm dünyaya karşı mücadelesi. Mühendisliği tamirat, biyolojiyi evcilik gibi gören bu adam, sosyal bilimlere neden bilim dendiğini kesinlikle anlamıyor. Kendisi için kuramsal fizik ilk, tek ve son nokta. Neredeyse her sezonda iki kere Schrödinger'in kedisinin canlı olup olmadığına dair bir espri yapılıyor ya da yaşanan romantik ikilemler bu ünlü kediyle açıklanıyor. Kuantum fiziğini aklımıza sığacak bir şekilde sunmaya çalışan yazar, sadece ünlü kediden değil, paralel evrenler dahil olmak üzere bazı kilit kavramları ele alıyormuş. Henüz okumadık ama listemize aldık. Titanların Çatışması, Newton Leibniz'e Karşı ve Doğa mı Çevre mi Freeman Mead'e Karşı bölümlerini zevkle okumuştuk. Kesinlikle çok başarılı popüler bilim çalışmalarından biri. Aynı zamanda dizide geçen çok sayıda kavram ve tartışmayı tek kitapta okumak mümkün. Aslında belki de bu diziyle en yakından ilişkili bilimsel çalışma Kuhn'un bu ünlü eseridir. Zira bilimsel devrimlerin, bilim dünyasındaki sonradan büyük kopuşlar olarak adlandıralan anların yapısını anlamaya çalışan Kuhn, bu devrimlerin nadiren katı bilimsel gerçeklerin zorunlu olarak getirdikleri hediyeler olduğunu iddia ediyor. Bilimsel devrimleri bilimin yapılış biçimiyle, bilim insanlarının belli bir formatta eğitilmeleri ve sonra o format çöktüğünde beraberce bir diğerine gitmelerinde ve burada ne kadar anlatsak haksızlık edeceğimiz çok başka tarihsel, sosyal ve hatta tesadüfi olguyla açıklıyor. Sheldon burada Kuhn'un başka bir yüzünü göstermeye çalıştığı katı pozitivist bilim adamının bir karikatürü oluyor. Dizide adıyla sanıyla ama belki daha çok genel görelilik kuramıyla geçen fizikçilerden biri Einstein. Popüler alanda genelde aforizmalarıyla tanınan ve bilimsel devrimlerinden birinin en büyük aktörlerinden olan Einstein'ı yakından tanıyalım/okuyalım derseniz 2009 yılında yayımlanmış bu biyografi çalışması tavsiye edilebilir. Bu kadar kuramsal fizik arasında bu diziye bilgisiyar oyunlarının, Star Trek'in, Yıldız Savaşları'nın, World of Warcraft canavarlarının nasıl sıkışabileceğini merak edilebilir, diye düşündük. Oyun oynayan insan herhalde The Bing Bang Theory karakterlerinin tamamını temsil ediyor. İkinci sezonda bir bölümde güzel aktris adayı ve bilimden fersah fersah uzakta olan Penny bile kendini online oyun oynamaya kaptırmış ve birçoğumuzun bir zamanlardan hatırlayabileceği evden çıkmadan günlerce oyun oynayan bir insana dönüşmüştü. İşte Metin And'ın hayatında ne yapacağına karar vermesini sağlayan kitap olduğunu söyleyen Homo Ludens, gönüllü ve özgür biçimde oyun oynamanın insan tarihindeki yerini saptıyor ve oyunu toplumsallığın içine oturtuyor. Henüz okumadığımız ama çevrilse ya da buralara düşse zevkle okuyacağımız bu seri, The Bing Bang Theory'nin neredeyse her gün ziyaret ettikleri çizgi roman dükkanındaki bir çok çizgi kahramanı aynı anda içinde barındırıyor. Eminiz Sheldon'ın bu karşılaşmada kime ne olacağına dair çok net tahminleri vardır. The Bing Bang Theory'yi bu kadar üst üste seyredebilmemizin bir sebebi bizce Sheldon rolündeki Jim Parsons'ın muhteşem komedyenliği, bir diğeri de bu kadar bizim hayatımızın da içine girmiş çizgi kahramanları, fantastik ve bilimkurgu edebiyatından tanıdık karakterleri bölüm başına en az beşer kere geçirmesidir."} {"url": "https://koltukname.com/2012/11/10/haftadan-kalanlar-5-11-kasim-2012/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. Geçtiğimiz hafta, Günümüzde Raskolnikov baltasını nereye vururdu? sorusuna yanıt arayan, Raskol'un Baltası adlı bir site ortaya çıkmış bulunuyor. Beş farklı kısa film çalışması içeren site, edebiyat tanıtım ve pazarlamasına farklı bir açıdan yaklaşmayı hedefleyen Edebi Şeyler ajansının bir projesi; ancak henüz var oluş amacını anlayabilmiş değiliz. Yine de bir göz atmanızı tavsiye ederiz. Kış geldi gibi neredeyse, hava soğudu, yağmur başladı. Food 52, içimizi hangi kış baharatları ve nasıl tatlılar ısıtır diye kafa yormuş. Tarçınlı süt, konyaklı kahve aklımıza gelen klasik içeceklerden. Food 52'unun 11 maddelik listesinde kabaklı tatlılar, baharatlı karameller ve bol zencefil var. Değişik kışa uygun bir şeyler yapsam diyenlere tavsiye edilir."} {"url": "https://koltukname.com/2012/11/12/muzecilikte-kendi-hediyelik-esyanizi-kendiniz-yapin-donemi/", "text": "Rijksmuseum, esas olarak Hollanda, Hollanda'nın yanı sıra da Avrupa ve Asya sanat tarihinden kilit parçaları koleksiyonunda bulunduran bir Amsterdam müzesi. Sadece bununla kalsa Amsterdam'a uğramayanlar için pek bir önem taşımazdı. Fakat Zeit Online'da okuduğumuz bir haber bizi internet sitesine yöneltti, orada gördüklerimizi de paylaşmadan duramadık. Müze bünyesinde bulunan 125 bin eseri dijital ortama aktarmış. Zeit'ın da belirttiği gibi, bu kadarı da aslında pek yeni değil. Google Art Project ya da Europeana gibi projeler aslında bunu yapıyor. Nitekim başka müzelerde bu kadar toplu biçimde olmasa da dijital ortama geçiyor. Bir de Rijksstudio kısmı var ki, aslında en büyük yenilik orada gibi. Studio, sizin seçimlerinizle oluşan koleksiyon üzerine, yine sizin yaratıcılığınızı kullanmanız üzere tasarlanmış. Resimlerin farklı kısımlarına, detaylara odaklanıp, orayı kesip alabiliyorsunuz ya da tüm resmi seçebiliyorsunuz. Sonra seçiminizi yüksek bir kaliteyle indirebiliyorsunuz. Bunun da ardından müze sizi bu indirdiğiniz malzemeyle bir şeyler yapma konusunda cesaretlendiriyor. Örneğin indirdiğiniz bir detayı bir şala basabilir ya da kendi kupanızı oluşturabilirsiniz. Ya da doğrudan poster olarak asabilirsiniz. Studio'daki örnekler insana ilham veriyor. Bir nevi müzeyi gezdiniz, artık kendi hediyelik eşyanızı da kendiniz yaparsınız mesajı hakim. Arabaya bastırmak da mümkün, motorsikletinize bir desen kazandırmak da. Herhalde en kolayı aşağıdaki gibi tişörtle başlamak olur. Oradan ipek şala da geçilebilir tabii. Hediyelik eşya formatını hiç beğenmem derseniz, alttaki örneği tavsiye ediyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/11/13/impac-dublin-2013-aday-adaylari/", "text": "Uluslararası IMPAC Dublin Edebiyat Ödülleri, bir Nobel ya da Man Booker Ödülü sayılmasa da, çeşitli ülkelerdeki kütüphaneler tarafından belirlenen aday adayları ve İngilizce çeviri olan uluslararası seçkileriyle bir okur olarak her zaman en eğlenceli bulduğumuz ödül olmuştur. Yalnızca üç beş kitaptan oluşan finalistleri değil, uzun mu uzun aday listesi de açıklandığı için ayrı bir heyecanı oluyor ödülün. Yalnızca kazananı değil, son raunda kimlerin kalacağını da tahmin edebiliyor, hatta hırslıysanız jüriyle beraber tüm adayları okumaya çalışabiliyorsunuz. Tabii bu sonuncusu Türkçe okurları için tam mümkün değil. Nitekim kitapların yalnızca küçük bir bölümü Türkçede yayımlanmış durumda. Özellikle Doğan Kitap ve Domingo Yayıncılık, kitapları en çok aday gösterilen yayınevleri olarak dikkat çekiyor. Burada zamanlama da önemli aday çıkartan Türkiye yayınevlerinin çeviri konusunda ellerini çabuk tuttuğu söylenebilir. IMPAC Dublin Ödülleri'nin bu yıl internet siteleri de değişmiş, son derece kullanışlı olmuş. Aşağıda, Türkçede ulaşabileceğiniz kitaplar en başta olmak üzere, 154 adayın tamamını görebilirsiniz. Daha fazla bilgi için kitap adına tıklayabilirsiniz. Bizce Julian Barnes, Umberto Eco, Jeffrey Eugenides, Chad Harbach ve Haruki Murakami'nin finalde görme ihtimalimizin yüksek olduğu isimler. Sizin tahminlerinizi de yorumlara bekliyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/11/14/haftanin-eglencesi-tarihe-damgasini-vuran-biyiklar/", "text": "Kasım ayı, başta Amerika olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinde Movember hareketine ev sahipliği yapıyor. Moustache, yani bıyık ile November, yani kasım kelimelerinin birleşiminden oluşan Movember dahilinde, erkekler prostat ve testis kanserine dikkat çekmek için bıyık bırakıyorlar. Hareketle ilgili daha fazla bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. Çok sevdiğimiz Flavorwire, Movember'ın şerefine tarihe damgasını vuran on bıyığa yer vermiş. Biz bir numarayı tahmin etmekte oldukça zorlandık. Liste daha da uzatılabilir tabii sizin önerilerinizi de yorumlara bekliyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/11/17/the-casual-vacancy-simdi-sosyal-medya-cevirisiyle-ispanyolcada/", "text": "Evet, yanlış duymadınız. J. K. Rowling'in, yetişkinler için yazdığı son kitabı The Casual Vacancy, hayranları tarafından kolektif bir çalışmayla İspanyolcaya çevrilmekte. Eğlence olsun diye değil, kitabın yayıncısı Salamandra, romanın çevirisini aceleye getirmek istemediğinden. Aslında bu tür yüksek profil kitaplarda, telif haklarını alan diğer yayıncılara kitabın son hali, kitap yayımlanmadan dijital olarak gönderilir, böylece çeviri orijinal metinle aynı anda ya da orijinal metinden kısa bir süre sonra piyasaya sürülebilir. Ama The Casual Vacancy'nin temsilcisi, korsan riskinin yüksek olduğunu iddia ettiği yerlere metni göndermeyi reddetmiş. Sonuç olarak bazı ülkelerde çeviri süreci aceleyle geçiştirilmeye çalışılırken, diğer ülkelerdeki yayıncılar, çeviri kitap yayımlarken izlenen normal yoldan şaşmıyorlar. İspanyolca yayıncılık yapan Salamandra da bunlardan biri. Rowling'in, bu durumdan hiç de memnun olmayan İspanyolca okurları kolları sıvayıp, internet üzerinden kolektif olarak kitabı çevirmeye başlamışlar. The Spanish Vacancy adını verdikleri çalışmayı HarryLatino sitesi başlatmış. Tamamen gönüllü bir çalışmayla, sosyal medya üzerinden yürüyor. Projeyi takip etmek isteyenler Twitter hesaplarına buradan ulaşabilirler. Türkçe okurlarına da haber vermeden geçmeyelim: Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan Harry Potter'ların aksine, The Casual Vacancy Doğan Kitap etiketiyle, en azından Fince çevirisi gibi aceleye getirilmeden, 2013 yılı içinde yayımlanacak. GÜNCELLEME (21 Mart 2013): Kitap, Dost Körpe çevirisiyle, Boş Koltuk olarak yayımlandı."} {"url": "https://koltukname.com/2012/11/19/donald-barthelmeden-sinifina-okuma-listesi/", "text": "Postmodern edebiyatın, özellikle de öykü alanında öncülerinden sayılan Donald Barthelme, üniversite öğrencilerine tavsiyeler adı altında 81 kitaplık bir liste dağıtırmış. Kevin Moffett, üniversitenin son senesinde bir kopyasını elde etmeyi başardığı bu listeyi The Believer'da paylaşıyor. Öğrencilerine kitapları belli bir sıra gütmeden, yalnızca okumalarını söylermiş Barthelme. Yazarın yaklaşımını da, önerdiği kitapları da, listeye kendi eserlerini koymayacak kadar mütevazı oluşunu da takdir ediyoruz. 2013'te, Türk yazarlar ekleyip eksikliğini giderdikten sonra listedeki tüm kitapları okumaya çalışma fikri aklımızı çelmedi değil. Görselleri büyütmek için üstüne tıklamanız yeterli. Aşağıda, listedeki kitaplardan, sırasıyla Türkçede ulaşabileceklerinizi bulabilirsiniz. Barthelme'nin öyküleri ne yazık ki henüz çevrilmedi. Romanlarından Pamuk Prenses ise Hakan Toker çevirisiyle Siren Yayınları'nda."} {"url": "https://koltukname.com/2012/11/20/hayatin-icinden-dans-ederek-gecenler/", "text": "Kapı ziline oynayan türde kişilikler olduğumuzu itiraf etmemiz gerekiyor. İşte bu yüzden Jordan Matter'ın Dancers Among Us adlı çalışması bizi çok heyecanlandırdı. Matters, alışveriş yaparken, parkta otururken, yağmurda yürürken, kısacası hayatın içinden geçerken dans eden insanları fotoğraflıyor."} {"url": "https://koltukname.com/2012/11/21/haftanin-eglencesi-olmenin-en-salakca-yollari/", "text": "Son zamanlarda gördüğümüz en şirin karakterler, ölmenin en salakça yollarını anlatan bu müzik klibinin minik kahramanları. Avustralya'da Melbourne metro sistemi için bir kamu spotu olan Dumb Ways to Die'ın bir de Tumblr sitesi bulunuyor."} {"url": "https://koltukname.com/2012/11/22/tuyap-istanbul-kitap-fuarindaki-yayinevi-indirimleri/", "text": "31. Tüyap İstanbul Kitap Fuarı son hızıyla devam ediyor. Geçen yıllarda sık sık gündeme gelen uzaklık tartışmaları, özellikle de metrobüsün Tüyap'a kadar gitmesiyle bu yıl dinmiş görünüyor. Metrobüsle trafik derdi olmasa da, metrobüsün kendi çilesi var biz yine de buradan Taksim'de yer alacak bir kitap fuarının hayalini kurduğumuzu belirtelim. Bir yandan mesafe şikayetleri azalırken, diğer yandan indirim yetersizliğinin gitgide daha fazla insanın dikkatini çektiğini görüyoruz. Tüm kitap eklerinde boy boy stand numaraları, etkinlik programları yer alırken hangi yayınevinin ne kadar indirim yaptığının hiçbir yerde kayıtlı olmaması büyük bir eksiklik. Biz de geçen yıl fuardan kitap almaktansa, sonra daha ucuza alınacak kitapları not düşen okurlar olarak, bu yılki fuar ziyaretimizde sizlere bir yayınevi indirim listesi hazırladık. Ne yazık ki bu, tam bir liste olmaktan çok uzakta. Nitekim Tüyap'ın basın bültenine göre, fuarda 600 yayınevi ve sivil toplum kuruluşu yer alıyor. Biz ancak, dolaşabildiğimiz iki salonda, olabildiğince çok yayınevinin indirimini kaydetmeye çalıştık. Listeyi tamamlayıcı bilgilerinizi Twitter ya da Facebook hesabımıza gönderebilir, yahut yazının sonunda yorumlara ekleyebilirsiniz. Tüyap'la ilgili genel gözlemlerimizi bu hafta sonu Pazar Yorumu köşemizde paylaşacağız. Ama burada şunu söyleyebiliriz: İdefix'in 23 Kasım-23 Aralık arası sürecek Sanal Kitap Fuarı'nda indirimler %30-70 arasında olacak. Haricinde Kitap Yurdu tüm yıl boyunca birçok kitabı %30 indirimle satıyor. Benzer bir şekilde dağıtımcılar ve yayınevleri ofislerinde %25-30 arası indirim yapıyorlar. Yani fuar indirimleri genel olarak oldukça yetersiz. Elbette başka hiçbir yerde onca kitabı bir arada göremeyecek olan kitap severler için fuar yine de eşsiz!"} {"url": "https://koltukname.com/2012/11/24/haftadan-kalanlar-19-25-kasim-2012/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. Pek Güzel Şeyler, henüz keşfetme fırsatı bulamadıysanız bir an önce tıklamanız gereken bir blog. Kediler ve Kitaplar'ın kardeş blog'u olan sitede, adından da anlaşılacağı üzere, pek güzel resimler, fotoğraflar ve diğer görsel çalışmalar paylaşılıyor. Geçtiğimiz ay ünlü yazarların kartpostallarına yer vermiş. Elyazılarını okuması epey zor, yine de Ernest Hemingway'den Gertrude Stein'a, F. Scott Fitzgerald'dan kendine gönderilmiş kartpostalları görmek çok hoş. Hep dünya Afrikalılara mı yardım edecek? Elbet Afrikalılar da dünyanın geri kalanına yardımcı olabilir. Radi-Aid, soğuklar altında kalan Norveçlilere kalorifer göndermek için bir kampanya başlatmış. Bir de güzel şarkı yazmış. Africa for Norwayin sitesi burada; biz haberle fakfunfon aracılığıyla karşılaştık. Tüyap İstanbul Kitap Fuarı'nda son iki güne girildi. Fuarı bu hafta sonu ziyaret edecekler için önerilerimiz, Vergilius'un Ölümü, Bayan Jean Brodie'nin Baharı, Uçarı Kızlar ve Filozoflar, Grafik Kanon 1. Cilt. Hangi yayınevi ne kadar indirim yapıyor için buraya buyurabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/11/25/2012-istanbul-kitap-fuari-gozlemleri/", "text": "Bu kadar uzun mesafeler kat ettikten sonra insan fuarda olabildiğince uzun zaman geçirmek istiyor. Bu da dinlenme, yeme, içme, sigara gibi ihtiyaçların doğması anlamına geliyor. Fuarda görebildiğimiz kadar dinlenmeye ayrılan özel bölümler olmadığı gibi, yemekler ve içecekler de ancak havaalanı tarifeleriyle kıyaslanabilecek kadar pahalı. Şahsen biz yanımıza erzak alarak hareket ettik ama uygun fiyata kitap almaya gelen okurlara uygun fiyata yiyecek seçeneğinin sunulmaması en hafif deyimle ayıp. Fuarı gezmek için en iyi zamanın hafta içi öğleden sonra-akşam üzeri olduğu duyumunu aldık. Hafta sonu haliyle kalabalık geçiyor, hafta içi gündüz öğrencilerle dolu oluyor. İmkanı olanların hafta içi öğleden sonra uğramasını salık veriyor katılımcılar. İndirimler konusunda dikkatimizi çeken önemli bir nokta: Yayınevi büyüdükçe indirim küçülüyor. Burada standların büyüklüğü ve yanar dönerliliğinin de bir etkisi olsa gerek aldığımız duyumlara göre, fuar alanında stand kiralamak ve farklı bir stand hazırlamak o kadar pahalı ki, yayınevleri fazla indirime yanaşamıyor. Tüyap Beylikdüzü'nde bulunduğu için kitap getirme götürme-şahsen gelme gitme masrafları da ayrı bir etken. Editörlerin ya da yayınevi yetkililerin çalıştığı standlarda örneğin İthaki toplu alımlarda daha fazla indirim gibi uygulamalar da bulunurken, Can ve Doğan gibi yayınevleri standlarda yayıncılıkla uzaktan yakından ilgisi olmayan ajans elemanları çalıştırdıkları için herhangi bir esneklikle de karşılaşılamıyor. Bu sorunun bir diğer boyutu da şu: Yayınevinin kitabını yahut yazarını, yalnızca kitabın arka kapağından yarım yamalak bilen insanlarla muhatap olmak zorunda kalıyorsunuz. Hatta okurlardan aldığımız duyumlara göre, yayınevinin hangi yazarları bastığını bilmeyenler, bulundukları standın arka tarafında kimin imza gününün olduğunu bilmeyenler de var. Eh, bu durumda fuarın bir kitapçı alışverişinden pek bir farkı kalmıyor hatta küçük kitapçılarda satıcılarla çok daha samimi bir ilişki kurabiliyorsunuz. Aksine, daha küçük/genç yayınevlerinde doğrudan editörler ya da yetkililerle muhatap olabilmek, fuarın en büyük güzelliklerinden. Kitabın içeriğini, yazarın kimliğini tartışabiliyor, merak ettiklerinizle ilgili daha fazla bilgiye sahip olurken, listenizde bulunmayan sürpriz kitaplar da edinebiliyorsunuz. Yukarıdaki kitapçı gibi eleştirimize karşın fuarı her şeyden farklı yapan, yayınevlerinin neredeyse bütün listelerini sergilemesi. Böylece alışveriş yapmayacaksanız bile kim ne basmış, görebiliyorsunuz. Bizim gibi, yeni çıkanları kitap eklerinden ve/veya internetten takip edenler için bile onca kitabı bir arada görmenin, onca yayıncıyla çevrelenmenin ayrı bir güzelliği oluyor. + İletişim standında katalog indirmek için karekodları yerleştirilmişti. Haricinde basılı katalog dağıtıyorlar mı, göremedik, ama çok güzel bir uygulama başlattıkları tartışılmaz. + Radikal'in kitap videolarında, yapılan kısa kısa röportajlardan yayıncıların fuar değerlendirmelerini görebilirsiniz. + Bizce son birkaç yıldır en havalı stand Metis'inki olmayı sürdürüyor. Ama anlaşılan onlar da raflara sığmamaya başlamışlar Metis kitapçısında bulunduğumuz beş dakika içerisinde iki kalın kitabın neredeyse okurların kafasına denk gelerek düşüşüne tanık olduk. Yayınevinin seneye herhangi bir değişikliğe gidilip gidilmeyeceğini merak ediyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/11/26/zeki-muren-sever-erkekle-slayer-sever-kizin-iliskisi-yurur-mu/", "text": "Bir ilişkinin taraflarından biri, niteliksiz olduğu düşünülen bir müziği severek dinliyorsa, ilişki bundan zarar görür mü? sorusunu yanıtlamak üzere yola çıkan bilimsel araştırma, müzik zevkleri ve cinsel çekim arasında bir ilişki olduğunu söylüyor. Birbirinden hoşlandığını fark eden iki kişi, er ya da geç, birbirlerinin müzik ve edebiyat zevklerini de tecrübe etmeye yöneliyorlar. Araştırma buna ek olarak, kişilerin müzik zevklerinden yola çıkarak karakter analizlerini yapmak konusunda da eğlenceli ipuçları bulduğunu iddia ediyor. Örneğin rock sever bir dinleyicinin dışavurumcu bir sosyal bilinci olduğu, pop dinleyicilerinin ise daha çok çoğunluğa ters düşmeyen uysal bireyler olduğu gibi. Araştırmanın daha detaylandığı yerlerde yok değil. Örneğin Amerikan halk müziği diyebileceğimiz country'den hoşlanan bir kadının, erkeklere daha az çekici geldiğini söylemekte. Eğer heteroseksüel biriyseniz, heavy metal dinleyicisi olmak, koşulsuz olarak her iki cins için de çekiciliği artıran bir etki yaratıyor. Ancak klasik müzik sevenler için durum biraz farklı. Klasik müzik seven erkekler, aynı zevke sahip kadınları arıyorken, klasik müzik seven kadınlarsa tam tersi bundan uzak erkekleri çekici bulmakta. Ayrıca heteroseksüel erkeklerin, kadınlara göre müzik zevkine daha fazla önem verdiğini söylemekte. Buna göre, müzik zevki heteroseksüel erkekler için bir statü ve değer göstergesi ve hayat görüşü ve ideoloji hakkında bilgiler sağlamakta."} {"url": "https://koltukname.com/2012/11/27/dunya-kitap-yilin-en-iyileri-odulleri-2012/", "text": "Ödülle ilgili genel olarak en dikkat çekici nokta, Türkçe yayıncılığın çeşitliliğini yansıtamaması. Tüm kategorilerdeki adaylar ve kazananlar belli yayınevlerinden. Elbette bu niteliksiz oldukları ya da adaylığı hak etmedikleri anlamına gelmiyor ama ödülleri hep benzer isimlerin kazanması, ödülün güvenirliğini zedeliyor. Edebiyat ödülleri her zaman tartışmalı meselelerdir: Gereklilikleri, işlevleri, değerleri sık sık sorgulanır. Yalnızca halihazırda bilinen değil, rafların arasında unutulan kitaplara da dikkat çektikleri sürece ciddiye alınacaklardır. Ümidimiz, seneye Dünya Kitap Ödülleri'nden bu yönde bir gelişme görmek."} {"url": "https://koltukname.com/2012/11/29/danstan-yatak-odasina-giden-yolda-dinlenen-muzikler/", "text": "Sosyal müzik dinleme platformu Spotify üzerinden, yaşları 18-91 arası değişen iki bin İngiliz kullanıcının katılımıyla yapılan ankette kullanıcılara yatak odasında en çok dinlemekten hoşlandıkları müzik sorulmuş. Anket sonucunda Dirty Dancing filminin müzikleri açık arayla birincilik koltuğuna oturmuş. Özellikle kadın katılımcılar tarafından bu parçanın seçilmesi, romantik anıları hatırlatmasına bağlanmış. Ancak sonuçlar, oldukça farklı müzik türlerini bir araya getirmekte. Zira iş yataktaki hareketliliğe geldiğinde herkes Dirty Dancing'deki gibi ritmik dansları tercih etmiyor. Örneğin listenin üçüncü sırasında Maurice Ravel'in Bolerosu bulunuyor. Dingin ve yavaş başlayan eser, aynı motif üzerinde, ama sürekli hızlanarak devam ediyor. İkinci sırada ise Marvin Gaye'in unutulmaz Sexual Healing adlı parçası bulunuyor. Listenin büyük kısmı eski ve bilinen parçalardan oluşmakta. Bunun istisnasıysa Kings of Leon gurubunun Sex on Fire adlı parçası. Yıldız Savaşları filmlerinin müzikleri ise, ilginç bir biçimde yirminci sırada. Spotify, katılımcılara seks öncesi hangi parçalarla havaya girdiklerini de sormuş ve bu kez Sexual Healing bir numarayı kapmış. İlginç olansa, Motown'ın direği, duygu insanı, funk üstadı, soul babası Marvin Gaye'in bir başka parçasının, Let's Get It On'un iki numara da olması. Let's Get It On, aynı zamanda romantik bir akşam yemeği için dinlenecek parçalar listesinin de bir numarasında. Anlaşılan Nuri Alço'nun gazozlara kattığı ilaçlarla başardığını, Marvin Gaye sadece müzikle de sağlayabiliyor. Çift olarak dans etmek üzere tercih edilen parçalar listesinin tepesinde ise, ABBA'nın Dancing Queeni var. Tabii bu parçaya uygun bir biçimde dans edebilen bir erkek bulan kadınların, tercihlerini tekrar gözden geçirmesi yerinde olabilir."} {"url": "https://koltukname.com/2012/12/01/haftadan-kalanlar-26-kasim-1-aralik-2012/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. 18. Gezici Festival dün başladı! Festival, 30 Kasım-6 Aralık arasında Ankara'da, 7-10 Aralık'taysa Sinop'ta sinemaseverlerle buluşacak. Otuz altısı kısa metraj olmak üzere toplam altmış beş film gösterilecek festivalde. Filmler ve gösterimler hakkında daha fazla bilgi için festival ana sayfasına uğrayabilirsiniz. Bu yıl yeni bir ödül töreniyle karşı karşıyayız: 1. Ölüdeniz Öykü Ödülleri. Yarışma, Türkiye genelinde on sekiz yaşından büyükler ve Fethiye ilköğretim-lise öğrencileri arasında olmak üzere iki farklı kategoride yapılacakmış. Kazanan öykü dosyası kitap olarak basılacakmış. Kendilerine hoş geldin diyoruz. Son olarak, bir bilim haberi. DNA ilk kez bir elektron mikroskopta görüntülenmiş. Bundan önce gördüğümüz tüm DNA görselleri, X-ray kristalografisinin bir ürünüymüş kristalleştirilmiş DNA'ya X-ray ışınları gönderip, geri yansıyan ışınlardan bir görsel oluşturuluyormuş. Neticede DNA'nın bir mikroskopla görüntülenmesi çok daha güvenli bir yöntem olduğu söyleniyor. Merak edenler sonuçlara buradan göz atabilirler."} {"url": "https://koltukname.com/2012/12/03/hala-mi-yobazlar/", "text": "Hüseyin Rahmi Gürpınar, Türk edebiyatının en önemli isimlerinden biri. Ellinin üzerinde eseriyle de aynı zamanda en üretken yazarlarımızdandır. Ne yazık ki ölümünden sonra eserleri sadeleştirilerek yayımlandığı için uzun bir süre yazarın kaleminden çıkan özgün metinlere ulaşamamıştık. Bu noktada gerçekten bir kahraman olarak atılan Everest Yayınları, son birkaç yıldır Hüseyin Rahmi külliyatını, orijinal metinleriyle yayımlamakta. Everest baskılarında kimi zaman yazarın mektupları, makaleleri vb. de yer veriliyor. İşte aşağıdaki, Hüseyin Rahmi'nin, İnsan Önce Maymun muydu?'ya gelen bir okur tepkisine verdiği yanıt. İnternette yabancı yazarların, sanatçıların mektupları bolca bulunuyor ; biz de bunları zaman zaman Türkçeleştiriyoruz. Hala mı Yobazlar?la başlayarak, Türkçe yazarlarının da kayda değer notlarını sizlerle paylaşmayı planlıyoruz. Türk edebiyatında ve Türkçe yayıncılıkta sadeleştirmeler, sadeleştirilmeyen metinlerin yayına hazırlanış biçimi, tartışmalı meselelerdir. Biz de bu haftaki Pazar Yorumu köşemizde Hüseyin Rahmi örneğinden yola çıkarak konuya biraz değineceğiz. Şimdilik, siz sevgili okurlarımızı, insanlık tarihinin hiç değişmeyen sorunsallarından biriyle baş başa bırakıyoruz. Üstat Hüseyin Rahmi Bey'in gazetemizde tefrika edilmekte olan ve bizde ilk ilmi roman olmak itibariyle merakla okunan İnsan Önce Maymun muydu?'da taassupla serbest fikir çarpışıyor. Romandaki filozof Mualla ile softa Enis Buhari bu iki akidenin mümessilidirler. Dikkate layık bir roman mevzuu haline getirilen bu fikir mücadelesi ne hazindir ki söndü sandığımız kara kuvvetten hala bakiyeler mevcut olduğunu ispat etmektedir. Perde arkasından din hayali oynatan hocaya, Çok ihtiyar ve hatta bunak üslubunuzun altına sizi seven gençler imzasını koymuşsunuz. Hem şahsınızı saklıyorsunuz hem de gençlere iftira atıyorsunuz. Sizin gibi düşünen, yazan kalmadı. Ne genç ne ihtiyar... Bu yalancılık ve müfterilik kabahatinizi saffetinize bağışlıyorum. Mektubunuzu okurken uluorta saçmalayan bir vaizin kürsüsü önünde uyuklar gibi oldum. Fazıl mısınız? Değil; sözleriniz aksi halinizi gösteriyor. Alim misiniz? Değil; Arabi kelimelerde imla yanlışlarınız var. O halde nesiniz? Müstear imzanıza rağmen ne olduğunuzu sözleriniz pekala anlatıyor. Sizi gene sizden dinleyelim. Gördünüz mü beni seven gençlerin aşağısı yukarısını tutmayan patavatsız, beceriksiz, vaizkari üsluplarını? Bu yazı acemiliğini bir tarafa bırakalım. Ya devrilen çam kütüklerine ne diyeceğiz? Mantığa ve sözde intizama alışmamış bir dimağın gelişigüzel savurduğu saçmalar. Şu halinizi bilseniz de ağzınıza ve kaleminize hiç yakışmayan fizyoloji, felsefe, tabiiyat gibi kelimelerle kağıt üzerinde baş göz yararak, çocukça kaydırak oynamasanız! Bir nam bırakmak için yıkmaya yeltenen kimselerin eserlerini neşrediyormuşum. Kim bu kimseler? Nazariyesinden bahsettiğimiz Darwin mi? Yoksa romandaki Mualla Efendi mi? Darwin sizinki gibi mutaassıp kalemlerin sarsak dahmeleriyle değil, dünyanın top tüfeğiyle yıkılamayacak bir dehadır. Filozof Mualla ise muhayyel bir şahıstır. Binaenaleyh eser onun değil benimdir. Kendi kendine dolup boşanan bir hava tüfeği gibi boşuna atıp duruyorsunuz. Böyle adamların eserlerini neşretmekle hükümetin teveccühünü kazanmak da az tuhaf hezeyanlardan değildir. Hükümet insanın maymundan azman olduğunu ispat edene mükafat vereceğine dair bir müsabaka açmadı. Romanın mevzusuyla felsefe ve fizyoloji arasında hiçbir münasebet yokmuş! Bu lafı da maşa ile tutulmuş bir fare gibi bahisten dışarıya fırlatıyorum. Halihazırın çirkin sebepleri: Laiklik, tiyatrolar, sinemalar, balolar, danslar, sporlar, konferanslar, gazeteler, laik neşriyat, kadın tuvaletleri, ilahare... Elinize kocaman bir meydan süpürgesi alarak bir cami faraşı gibi bu çirkinlikleri ortadan silip süpürebileydiniz siz cennetlik olurdunuz; biz de cehennemlik. Fikri seviyenizin bu düşkünlüğüyle müdafaasına kalkıştığınız davayı ila değil, ifsat ediyorsunuz. Ben dinimi bilmiyormuşum. Ya siz okuduğunuzu anlamıyor, yazdığınızı anlatamıyorsunuz ya... Din kuvvetinin sizde idrak ve izan şeklinde hiçbir tecellisi görülemiyor. Ben Mızraklı İlmihal'den imtihan olmak, vaizlerden din öğrenmek sıralarını çoktan geçirdim. Bu noktada söylenecekler çoktur. Saffetinize acıyarak susuyorum. Gazetelere, kahvehane peykesi üzerinde kurşunkalemle karalanmış dini ültimatomlar göndermek sevdasından vazgeçiniz. Benim de size halisane tavsiyem budur. Romanımdaki muhayyel Karagümrüklü Enis Buhari Efendi nasıl cism ü can bularak Fatih'ten karşıma çıktı? Hayretler içindeyim!"} {"url": "https://koltukname.com/2012/12/04/tanisiniz-kitapmetre/", "text": "Tanışınız: bölümümüze hoş geldiniz. Burada sizlerle, her zaman aklınızın bir köşesinde bulunması, düzenli olarak takip edilmesi yahut her gün ziyaret edilmesi gereken, her halükarda internet tarayıcınızın kitap ayracını arasına koymanızı şiddetle tavsiye ettiğimiz internet sitelerini tanıtacağız. Daha önce 40. Haftadan Kalanlar'da kısaca bahsettiğimiz, kitap severliği delilik noktasına ulaşmış olanların asla atlamaması gereken bir site KitapMetre. Basit bir arayüze, kolay bir kullanıma sahip. Kısacası, ilgilendiğiniz kitabın adını ana sayfadaki arama motoruna giriyorsunuz ve KitapMetre, o kitabı farklı internet kitapçılarında hangi fiyata bulabileceğinizi, aşağıdaki gibi gözler önüne seriyor. Böylece, en uygun fiyatı bulmak için site site dolaşıp ayrı aramalar yapmanız gerekmiyor. Ama dahası da var! Okurlara önemli bir hizmette bulunan siteyi biz büyük bir hevesle kullanmaya başladık. İleride ne gibi yeniliklerle karşımıza çıkacaklarını da heyecanla bekliyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/12/08/haftadan-kalanlar-video-baskisi-2-9-aralik-2012/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. Bugün, Haftadan Kalanlar'ı sizinle video formatında paylaşıyoruz. Çünkü soğuk ve yağışlı hafta sonlarında, sıcacık evinizde rasgele videolara göz atmak gibisi yoktur! Her tarafından yetenek fışkıran Bruce Lee pinpona merak sarsaydı nasıl oynardı? Meraklısı, aşağıdaki Nokia reklamına göz atabilir. Siz de fahiş kargo ücretleri yüzünden internetten İngilizce kitap siparişi verebilmek için üç beş arkadaş toplanmaya çalışıyor, listenizin kabarmasını bekliyor, yahut Pandora ve Robinson Crusoe 389 gibi kitapçılarda bulabildilerinizle yetiniyorsanız, müjdemizi isteriz! Good Books International, dünyanın dört bir yanına bedava gönderim yapıyor ve tüm karı Yeni Zelandalı yardım kuruluşu Oxfam'a aktarıyor. Şahsen daha önce sepetimize aynı kitapları ekleyerek Amazon'la bir karşılaştırma yaptık ve sonuçta, kitaplarda özel bir indirim uygulamamasına karşın kargo ücreti almadığı için Good Books'un çok daha ucuza geldiğini gördük. Aşağıda, şirketin yüksek seksapelli tanıtım filmi var."} {"url": "https://koltukname.com/2012/12/09/sadelestirme-kolaylik-mi-ihanet-mi/", "text": "Haftanın başında, Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın, romanının tefrikası devam ederken gazeteye yazdığı, Hala mı Yobazlar? adlı sert eleştirisine yer vermiş, Hüseyin Rahmi eserlerinin bugüne dek hep sadeleştirilmiş baskılarla yayımlanmasından şikayet etmiştik. Hüseyin Rahmi, ellinin üzerinde eseriyle Türk edebiyatının en önemli ve üretken isimlerinden biri. Ne yazık ki ölümünden sonra, eski yazıyla basılmış eserleri sadeleştirilerek çevrilmiş, yeni yazıyla tefrika edilmiş romanlarıyla öyküleri sadeleştirilerek kitaplaştırılmıştır. Hüseyin Rahmi'nin dilinin zorluğu yadsınamaz. Yine de bu kadar önemli bir yazarın kitaplarının aslına hiç ulaşamamak acı bir durumdu. İşte bu noktada Everest Yayınları'na teşekkürlerimizi iletmek gerekiyor. Yayınevi, son birkaç yıldır Hüseyin Rahmi külliyatını, orijinal metinleriyle yayımlamakta. Üstelik Şıpsevdi, Mürebbiye gibi daha popüler eserlerin sadeleştirilmiş baskılarını da dileyene alternatif olarak sunmakta. Sadeleştirilmiş kitaplarla orijinal metinler birbirlerinden şık kapaklardaki renk farkıyla ayrılıyor. Şıpsevdi'nin bu baskısı, Mihran Matbaası'nın Rumi 1327 ve Miladi 1911 yılında yayımladığı kitaptan birebir Türkçeye aktarılarak basılmıştır. Gerek görülen yerlere bazı kelimelerin anlamları, günümüzdeki karşılıkları ya da açıklayıcı notlar yerleştirilmiş, herhangi bir sadeleştirmeye gidilmemiştir. Hüseyin Rahmi'nin kitaplarının sadeleştirme yöntemiyle rengini, tarzını, kimi yerlerde neşesini, kimi yerlerde ise ağırlığını kaybedeceği endişesiyle sadeleştirmeden özellikle kaçınılmıştır. Bu kaybın önüne geçmenin yolu okuru zorlasa da Osmanlıcadan Türkçeye çevirisinin aynen basılmasıdır. Burada maksat romanın aslına sadık kalmaktır. Kitap yayına hazırlanırken yapıtın edebi niteliği göz önünde tutularak yazarın özgün anlatımı korunmuş, gençlerin de yararlanması amacıyla bazı sözcükler dipnotlarla açıklanmıştır. Kitap gibi, raflarda uzun yıllar duran, aile içinde nesillerce korunabilen bir esere gençlerin de yararlanması amacıyla notunun düşülmesi bize komik geldi. Genç kimdir, hangi dönemin gencidir? Dahası, İnkilap'ın, bu notuna karşın kitapların asıllarına sadık kalmadığını, Refik Halid'in eski baskılardan okunmaya devam edilmesi gerektiğini düşünenler de var. Bir karşılaştırma yapmadığımız için bu noktada kesin bir yorum yapamıyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/12/10/gercek-suc-devam-ediyor/", "text": "Truman Capote'nin en sevdiği içkinin Tornavida adlı kokteyl olduğunu, çalışırken de kahve, çay, sherry ve martini içtiğini öğrenmiştik. İçtiği kokteylin bile insanlar tarafından merak edilmesine yol açan ününü kazandıran Başka Sesler, Başka Odalar kitabının reklamına da klasiklerin klasik reklamları yazımızda yer vermiştik. Capote'yi Capote yapan ve Amerika dışında da tanınmasında büyük katkısı olan Soğukkanlılıkla kitabıyla ilgili çıkan son haber ise maalesef yeme içme alışkanlıkları kadar neşeli değil. Fakat bir yandan gerçek suç hikayeleri yazan yazarın belli ki yaşasa çok ilgileneceği türden bir haber. Soğukkanlılıkla için Capote kurmaca olmayan roman ifadesini kullanmış. Kansas'ta dört kişinin ölümüyle sonuçlanan, takibinde gazetelerde çok az yer verilen bir cinayeti gidip yerinde araştıran yazar, yaşanan suçla ilgili gerçekleri bulmaya çalışırken bir yandan hikayenin içine girmiş. Araştırmasında ona yardım eden kişi ise Bülbülü Öldürmek kitabının ünlü yazarı Harper Lee olmuş. Capote'nin bu suç hikayesi, özellikle de kesinlikle kurmaca hiçbir yanı bulunmadığı şeklinde iddiası Hollywood'un o dönemde de, daha sonra da ilgisini çekmiş. Nitekim bu suç hikayesi iki kere sinemaya uyarlandı. İlk olarak 1967 yılında, ikinci olarak ise 1996'da. Elbette Capote'nin sinemaya uyarlanan ve en bilinen romanı Tiffany'de Kahvaltı'dır. Slate'in haberi, Soğukkanlılık II filminin yolda olabileceğini ima ediyor. Zira Capote'nin kitabını üzerine kurduğu cinayetten sorumlu tutulan ve romanın yayımlanmasından bir yıl önce infaz edilen Perry Smith ve Richard Dick Hickock'un uzun senelerdir çözülememiş bir cinayetten daha sorumlu olabilecekleri ihtimali basına yansımış. Smith ve Hickock'un polisten kaçtıkları bir ay içerisinde, ilk cinayetlerin işlendiği yer olan Kansas'tan uzaklaşıp Florida'ya geçtikleri ve burada Walker ailesini öldürdükleri iddiası DNA kanıtıyla doğrulanmaya çalışılıyor. Araba satma bahanesiyle aileye yaklaştıktan sonra, soğukkanlıkla iki çocuk ve anne ve babayı vurarak öldürdükleri düşünülüyor. Walker cinayeti soruşturması ilk başladığında yalan makinasına sokulan Smith ve Hickock'un bu testi geçtikleri düşünülmüş. Şimdi ise onların saç renginin benzeri iki tel saç Walker'ın arabasında bulunmuş. Fakat DNA araştırmasının yapılabilmesi için Smith ve Hickock'un mezarlarının açılması ve belki de tamamen kaybolup gitmiş DNA kanıtlarının aranması gerekiyor. Hollywood ikinci filmi çekmek için bu soruşturmanın cevabını bekleyecektir, tıpkı Capote'nin romanı bitirmek için infazları beklemesi gibi. Soğukkanlılıkla'da Smith, Hickock'la beraber polisten kaçtıkları günlerin birinde Walker cinayetleriyle ilgili bir gazete haberi okur. Smith, Hickock'a Çok ilginç! der. Neye şaşırmazdım biliyor musun? Eğer bunun arkasındaki delinin teki değilse... Bir çılgın Kansas'ta olanları okumuş."} {"url": "https://koltukname.com/2012/12/11/dave-brubeckin-ardindan/", "text": "1920 yılında başlayan hayatı boyunca enerjisi, açık yürekliliği ve tutkusuyla insanları kendine hayran bırakan, milyonlarca albüm satışına ulaşan Dave Brubeck, 92. yaş gününden bir gün önce, 5 Aralık 2012'de kalp yetmezliğinden hayatını kaybetti. İlk müzik derslerini 4 yaşındayken annesinden almıştı. Daha ilk gençlik yıllarında bir orkestrada piyano çalacak kadar yetenkliydi. Ama hayatını bir müzisyen olarak sürdürmek istediğinden emin değildi. Bu yüzden veterinerlik eğitimi almaya başladı. Ama müziğin çağrısına uzun süre kayıtsız kalamayıp bir müzik kolejine geçti. Klasik müzik eğitimi almış olsa da, gönlü cazdaydı. O zamanlar caz eğitimi almanın tek yoluysa sahneye çıkmaktı. 50'li yıllara gelindiğinde, Brubeck artık kendi stilini bulmuştu. Aksak ritimler, karmaşık armoniler ve klasik müzik öğeleriyle bezeli deneysel bir çizgi edinmişti. Saksafoncu Paul Desmond'la birlikteliği sadece Take Five adlı başyapıtın çıkmasına değil, kuartetiyle özdeşleşen modern ve eşsiz sound'un da oluşmasına yardım etmişti. Amerikan orta sınıfı, Time Out albümüyle kendilerine ulaşan bu cool sesi çok sevmişti. Böylece Louis Armstrong'dan sonra Time dergisine kapak olan ikinci caz müzisyeni oldu. Brubeck, ırk, müzik zevki, gelir seviyesi gözetmeksizin caz müziğinin daha çok sayıda insana sevdirilmesini çok önemseyen bir müzisyendi. Berlin Duvarı'ndan Beyaz Saray'a kadar, medyanın ilgisini çekecek pek çok mekanda çaldı. Yeni gelişen akımlara da asla uzak kalmadı. 70'lerde rock müziği yayılırken, oğullarıyla bu elektirikli yeni sound'u kullanan bir grup kurdu; 90'larda yeni gelenekçilik akımına uygun olarak Joshua Redman'la kayıtlar yaptı."} {"url": "https://koltukname.com/2012/12/12/nasil-zengin-olunur-ya-da-bir-sogan-hikayesi/", "text": "Yemek Kültürü bölümümüzden anlaşılacağı üzere, sadece yemek yapmayı ve yemeyi değil, aynı zamanda yemek üzerine okumayı da çok seviyoruz. Belki de bu yüzden içinden sadece bir iki tarifi denediğimiz yemek kitaplarımız raflarımızı bol bol işgal etmesine utanmadan izin veriyor, hatta alıp başucu kitabı yapıyoruz. İşte bu yüzdendir ki, kitap tanıtımlarına yer vermememize rağmen, çok sevdiğimiz Chocolate & Zucchini'de okuduğumuz yeni kitabın haberini paylaşmadan edemeyeceğiz. Tamar Adler'in kaleme aldığı ve pek ünlü Alice Waters'ın önsözüyle yayımlanan An Everlasting Meal: Cooking with Economy and Grace, Nasıl başlanır adlı bir bölümle açılan, Bir yumurtaya uçmayı nasıl öğretirsiniz gibi başlıklarla devam eden bir çalışma. Hem başlıklardan hem de kitapla ilgili yorumlardan anlıyoruz ki bu bir tarif kitabı değil, bir mutfak kitabı. Okuyacakların amatörler olduğunu unutmadan, mutfağın hem tasarruf edilen hem de zerafetlerin sergilendiği bir yer olduğu göz önüne alırak yazılmış. Her iyi yemek kitabı gibi, tuz miktarından çok daha fazlasını anlatıyor. Dönümler boyunca sadece soğan eken bir çiftçi soğanlarını evde satmaya çalışmaktan sıkılır. Bir arabayı soğan çuvallarıyla doldurur ve kısmetini yollarda aramaya karar verir. Bir süre sonra soğanların hiç bilinmediği bir ülkeye varır. Soğanların mucizelerini oradaki saray ahalisine kanıtlar. Kral çiftçiyi tüm soğan çuvallarını altınla doldurarak ödüllendirir. Çiftçi eve döner ve herkese hikayesini anlatır. Sarımsak eken komşusu aynı ülkeye aynı yolculuğa girişir. Saray yine gördüklerine hayran kalır. Sarımsak çorbasının nabızları yükselttiği, sarımsaklı tavuğun insanları kendinden geçirdiği bir ziyafetin ardından sarımsak eken çiftçi ödüllendirilir. Sarımsak çuvalları hazineyle doldurulur. Çiftçi doğrudan eve gelir, servetini görmek istiyordur. Eve vardığında ve dolu çuvalları açtığında bu uzaktaki krallığın en kıymet varilen hazinesiyle doldurulduklarını görür. Çuvallar, soğanlarla doludur. Chocolate & Zucchini'nin de dediği gibi, insanın çocuklarına anlatmak isteyeceği türden bir hikaye bu. Biz de, daha daha hikayeler paylaşabilmemiz için kitabın kısa sürede Türkçede çıkması ümidiyle kapatıyoruz yazımızı."} {"url": "https://koltukname.com/2012/12/13/haftanin-eglencesi-instagramli-nickelback-parodisi/", "text": "CollegeHumor, bir parodi, komedi ve genel olarak popüler kültür geyiği sitesi. Türkiye'deki benzer sitelerle kıyaslamak gerekirse Zaytung'dan ziyade Bobiler'e benzediğini söyleyebiliriz. Elbette çok daha büyük bir ölçekte gerçek oyuncuların yer aldığı videolar yahut animasyonlarla işliyor. Daha önce Haftanın Eğlencesi köşesinde yer vermiştik: The Key of Awesome adlı parodi grubu, Gotye cover'ını muhteşem bir şekilde yorumluyordu. Şimdi de CollegeHumor, Nickelback'in Photograph parçasını, akıllı telefonların vazgeçilmez uygulaması Instagram'ın yardımıyla tiye almış. Şarkı, Türkçe sözleriyle birlikte aşağıda. Dikkat, çektiğiniz fotoğrafları sosyal medya platformlarında paylaşma şevkinizi kırabilir!"} {"url": "https://koltukname.com/2012/12/17/gecmis-zaman-olur-ki-aralik/", "text": "Müzik tarihinin unutulmazlarını, dönüm noktalarını her ay sizlerle paylaşmayı planladığımız bu bölümün, geçtiğimiz yüzyıllarla ilgili ilginizi çekecek bilgiler içereceğini ve yakın geçmişten belki unutmuş olduğunuz grupları, parçaları hatırlatarak güzel anılarınızı depreştireceğini umuyoruz. Tüm klasik müzik eserleri içinde en çok bilinenlerden biri olan Beethoven'in 5. Senfonisi, 1808 yılının 22 Aralık gününde, Viyana'da ilk kez izleyiciyle buluşmuştu. Oldukça soğuk bir günde, ısıtma tertibatı olmayan konser salonundaki performans, dönemin kaynaklarına göre pek de tatmin edici olmamış, izleyici bu sıra dışı müziğe hak ettiği takdiri göstermemişti. Oysa Beethoven, dönemin en önemli eserlerinden ikisine imza atmış, bu iki eser için dört yıldan uzun bir çalışmaya ihtiyaç duymuştu. Neyse ki tarih, bu büyük ustaya ve müziğine gerekli payeyi biçti ve o ilk performansın etkileri uzun sürmedi. Beatlemania diye bir şey varsa, Rubber Soul albümünün ardından ortaya çıkmış olsa gerek. Beatles, bu albümle bilinen pop tarzlarını bir parça değiştirmiş, daha ciddi parçaları albüme dahil etmişti. John Lennon, şarkı yazarı olarak formunun zirvesindeydi ve Paul McCartney'yle Michelle, Drive My Car, In My Life gibi unutulmaz başyapıtlara imza atmışlardı. Albümdeki Girl ve Norwegian Wood parçaları için, marihuananın argo isimleri olduğu suçlaması ortaya atılmış, grup elemanlarının kayıtlarda bolca esrar tükettikleri şahitlerle sabit olduğundan, muhafazakar İngiltere basını bu konuda Beatles'ı topa tutmuştu. Ancak bütün bu tepkiler, Rubber Soul albümünün müzik endüstrisine ait paradigmaları uzun bir süre için değiştirmesine ve tüm zamanların en iyi albümlerinden biri olmasına engel olmamıştı. Otis Redding, kilise korosunda başlayan başarılı bir şarkıcı kariyerine sahipti. Soul müziğin önemli seslerinden biri haline gelmek için çok uğraşmış olsa da, 1967 yılına kadar, asıl müzik tüketicisi kitleyi oluşturan rock'n roll sever beyazlarca keşfedilmemişti. Aretha Franklin'in sesinden tanınan ve sevilen Respect, Redding'in de adının duyulmasını sağlamıştı. Ancak 1967, aynı zamanda bu efsanevi soul şarkıcısının hayatının son bulduğu yıl da oldu. Cleveland'da katıldığı bir televizyon programından ertesi gün Wisconsin'de vereceği konsere giderken, özel uçağının düşmesi sonucu hayatını kaybetti. Göle düşen uçaktaki 7 kişiden sadece biri kurtulmuştu. Ölümünün ardından, I've Been Loving You Too Long, Respect, Satisfaction, Try a Little Tenderness, Sittin' on the Dock of the Bay gibi parçaları büyük satış rakamlarına ulaşmış ve onu soul müziğin ikonlarından biri haline getirmişti. Orhan Gencebay, 60'lardan itibaren Türkiye'de arabesk müziğin en popüler isimlerinden olmuştu. Türkiye'de devlet organizasyonunun hiç hazzetmediği bir müzik olan arabesk, sadece Orhan Gencebay'ı değil, topyekün tüm arabeskçileri dışlamıştı. Hatta 70'lerin ortasına kadar okullarda türk müziği eğitimi bile yasaktı. TRT de elbette bu yasağa uygun şekilde, adı arabeskle anılan müzisyenleri ekrana da, mikrofona da yaklaştırmıyordu. Elbette ki, yasaklar, bu müziğin toplumda gördüğü geniş kabulü ve beğeniyi gölgeleyemedi. Kanallar arası rekabetin olmadığı bu yıllarda her nasılsa, TRT bir ilke imza atarak, bir zamanlar bünyesinde kadrolu sanatçı olan Orhan Genebay'ı bir yılbaşı programına dahil etti. 1978'in 31 Aralık gecesi, Orhan Gencebay, TRT'de Hatasız kul olmaz ve Yarabbim parçalarını seslendirdi. Ancak yaklaşmakta olan darbe ve sıkıyönetim, arabesk üzerindeki baskıyı gevşetmeyecek, arabesk, Turgut Özal cumhurbaşkanlığı dönemine dek daha on yıl zincirlerinden kurtulamayacaktı. Michael Jackson, 1982 yılında altıncı stüdyo albümü Thriller'ı yayınlamıştı. Albüm sayesinde Jackson, MTV'nin siyahlara uyguladığı adı konulmamış sansür perdesini kaldırmış, beyaz sarayda başkan Reagen'la tanışmaya kadar bir dizi kapıyı açmıştı. Albümün çıkışından yaklaşık bir yıl sonra, Jackson bu kez müzik videolarına bambaşka bir bakış açısı getirecek 14 dakikalık bir yapımla ortaya çıktı. Albümle aynı adı taşıyan, bugüne kadar dört milyar kez seyredildiği hesaplanan ve Guinness Rekorlar Kitabı tarafından tüm zamanların en başarılı videosu seçilen Thriller, 2 Aralık 1983 tarihinde MTV'de ilk kez yayınlandı. Eski Playboy güzeli Ola Ray'in de rol aldığı bu kısa müzikal filmde Jackson'ın giydiği kırmızı ceket, uzun yıllar onun alamet-i farikası olmuştu."} {"url": "https://koltukname.com/2012/12/19/yeni-cikan-akademik-kitaplar-aralik-2012/", "text": "Akademik alanda yeni yayımlanan kitaplar listemizle bir kez daha karşınızdayız. Listede, sadece akademisyenlere hitap etmeyen ama kurmaca ya da anı da olmayan tarih, sanat tarihi, felsefe, siyaset, sanat ve edebiyat üzerine çalışmalardan seçkiler yaptık. Son aylarda bu alanlarda listeye almak istediğimiz ve yeni kitaplar basan yayınevlerine yer verdik. Hazırlık aşamasında kişisel yönelimlerimiz de rol oynadığı açık: Nitekim bu listeyle, tüm yeni çıkanları haber vermektense, bir seçme sunarak daha önce belki de aklımıza düşmemiş ya da düşüp de unuttuğumuz konularda okumalar yapmak için hem kendimizi hem de sizleri teşvik etmeyi umuyoruz. Kitap listelerinin en çok romanlardan, bazen de anılardan oluştuğu memleketimizde, başkalarının da daha fazla ve daha sürekli bir biçimde kurmaca olmayan eser listeleri hazırlayacağına dair de bir hayalimiz var. Gözden kaçırdıklarımızı, bu aylarda şahane kitap basıp da fark etmediklerimizi lütfen yorumla ya da e-postayla bize hatırlatın. Liste tekrarladıkça ve hep beraber kullandıkça gelişecek. Durkheim'ın ders notlarından oluşan bu kitapta hem Hobbes'un 19. yüzyılda nasıl tartışıldığını hem de Durkheim'ın kendi çağını nasıl ayrıştırdığını okumak mümkün olabilir. Son yıllarda İbni Arabi üzerine daha akademik nitelikte yayınlar çoğaldı. Bunların bu son örneğinde İbni Arabi'nin düşüncesiyle Derrida'nın yapısöküm nosyonu birlikte düşünülüyor. Bu iki düşünürü beraber okumanın mevcut okumalara ne kattığını göstermeyi vadediyor. Yeni çıkan akademik kitap listesi yapma isteğimizin arkasında biraz da Eleştirel Psikoloji gibi hem alanı bilenlere hem de alanın sadece kıyısından geçmeye hevesli okurlara hitap eden eden kitaplar bulma ihtiyacı vardı. Eleştirel Psikoloji psikoloji disiplinini toplumsal dinamiklerin içinde anlamaya çalışıyor, psikoloğun faaliyetlerinin politikliğinin altını çiziyor, belki de en önemlisi mevcut, ana akım psikolojinin düzenin devamına olan katkısını araştırıyor. Yine disiplinler, alanlar arası bir çalışma. Sadece Platon'da değil takip eden tüm antik Yunan felsefesinde müziğin izini sürüyor. Anarşizm, Büyük Kuramdan ziyade dönüştürücü bir projeden doğan gerçek, acil sorunlarla boğuşmanın bir yolu olan Küçük Kuram olarak adlandırılabilecek bir şeye ihtiyaç duyar. Ne tür bir toplumsal kuram, insanların kendi işlerini yönetmekte özgür oldukları bir dünyanın yaratılmasına katkıda bulunur? Anarşist bir antropoloji gerçekte yoktur. Sadece küçük parçalar vardır. David Graeber, bu kitabın ilk kısmında, bu parçalardan bazılarını bir araya getiriyor ve ortak temalar aramaya çalışıyor; ikinci kısmında ise daha ileri giderek, gelecekte var olabilecek bir toplumsal kuram bütününü hayal ediyor. 4+4+4 tartışmalarıyla, okul içinde okullarla, son olarak okulda giysi serbestliğiyle AKP iktidarında her türlü sallantı yaratmış olan eğitim sistemi bir de sınavlardaki sistematik sorunlarla ön plana çıktı. Bütün bu sınavların hayatlarımıza etkisini sorgulamak için bu kitap bir başlangıç vaat ediyor. Sınavlarla eğitimin piyasalaşması arasındaki ilişkiyi vurguluyor. Dershanelerin kaldırılması tartışmasının ucu hala açıkken, özellikle piyasalaşma boyutu bizim ilgimizi çekti. Hannah Arendt'in klasikleşmiş eserlerinden biri Devrim Üzerine. Türkiye'de Hannah Arendt'in eserlerinin üzerinde en çok yazılıp çizilen siyasi felsefe konularından biri olduğu düşünüldüğünde daha önce çevrilmemiş olması bile şaşırtıcı aslında. İletişim Yayınları'nın Arendt toplu eserleri serisinin yedinci kitabı. İletişim Yayınları sağ olsun kitabın hem içindekiler sayfalarını hem de yazarın bu son baskı için yazdığı önsözü PDF olarak sunuyor. Böylece kitapla ilgili tanıtım bültenlerinde ve arka kapakta yazılandan daha fazla fikir sahibi olmak mümkün oluyor. Daha ziyade tarihe ve tarihin konu edildiği alan çalışmalara dayanan kitap aynı zamanda bir sözlü tarih çalışması örneği. 1938 Dersim gibi anların sözlü tarihte ne gibi kırılma noktaları oluşturduklarını ya da önsözde belirtildiği gibi bazen de iktidarın anlatıları sebebiyle anılarda yer bile etmediklerini okurken, insanın aklı bugünlerin olaylarına ve gelecekte nasıl bir kırılma noktası olacaklarına kayıyor. Mimarlıkla diğer alanlar arasında yaratıcı köprüler peşinde olan bu derlemenin içindekiler bilgilerini de burada bulmak mümkün. Bu derlemede, hayalle hakikatin arasında gidip gelerek, kurulmuş yapıları bozan, yeni dünyalar kuran Piranesi var. Bir gezginin düşsel kentlere pusulasız yolculuklarını anlatan Italo Calvino ile göçebeler için geçici, değişken, kurmaca kent temsilleri üreten Constant var. Onların kurguladığı sonsuz labirentler var. Babil Kulesi ile Yeni Babil var. Mimarlığın sabit anlatılarının yerine ötekiliği, başkalaşımı, kesintisiz bir oluş halini koyan Derrida var; Deleuze ve Guattari var. Koltukname okuyucularının ilgisini çekeceğini düşündüğümüz bir çalışma. Daha ziyade bilimsel çalışmaların çevirisine odaklanan kitap çeviri faaliyetini Avrupa ve dünya tarihinin bir parçası olarak ele alıyor. Zaten çok ünlü tarihçilerden Peter Burke de derleyenler arasında. Sadece işi çeviri olanların değil, genel olarak kültür tarihine meraklılara hitap eden bir eser. Biz defalarca bu serinin 2. cildinden faydalandık. Şimdi 1. cilt Türkçeye kazandırılmış. Cambridge Türkiye Tarihi'nin bu birinci cildinde, 11. yüzyılın sonunda Türklerin Anadolu'ya gelişinden Bizans İmparatorluğu'nun çöküşüne ve başkenti İstanbul olan bir Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşuna kadar geçen zaman diliminde bu topraklarda Türk hegemonyasının yükselişini inceliyor. Bu zaman dilimi alışılageldiği üzere bir fay hattı gibi Osmanlı öncesi/Osmanlı diye bölünmek yerine bir bütün olarak ele alınıyor ve Bizans İmparatorluğu'nun çöküp Anadolu'nun Osmanlı İmparatorluğu'nun kalbinin attığı bir yere dönüştüğü sırada bölgenin politik, ekonomik, toplumsal, entelektüel ve kültürel tarihi gözden geçiriliyor. Çalışmalar hem Türkiye'de hem de dünyada tanınan Prof. Çiğdem Kağıtçıbaşı son 20 yılda yazdıklarını yine kendi seçerek derlemiş. Türkiye'de kültürel psikoloji alanında üretilmiş özgün yazılar okumak isteyen herkese hitap eden aynı zamanda da referans niteliğinde bir çalışma. Avrupa merkezli bilim tarihi anlayışını kıyasıya eleştirdiği daha kitap tanıtımından belli olan bu çalışma aynı zaman bilim tarihi tartışmalarının son geldiği noktayı da özetlemesi açısından, ben bilim yapmıyorum ama okumayı çok seviyorum diyen herkese tavsiye edilir. Lacan'ın eserlerinden önce kendisini ve hayatını tanıtmaya heves etmiş bir eser. İçindekiler'in başlıkları da zaten bu izlenimi veriyor. Yazar Lacan'ı tanıyan birisi olarak hakkındaki bazı olumsuz kanıları da bozmak istemiş gibi bir izlenim edindik tanıtım yazısından. Okuyanlar bize de haber versin diyoruz. Akademik felsefenin tarihi, Batı düşüncesinin koloni deneyimini kendisi hakkında anlattığı hikayelerden nasıl dışlamış olduğunun bir örneğidir. Bir felsefe profesörü bana açık açık şöyle demişti: Hegel bunları Haiti'yi düşünerek yazmış olsa bile, bu benim Hegel'i öğretme tarzımı değiştirmezdi belli bir bakış açısından elbette gayet yerinde ve kayda değer bir laf bu; ama söz konusu bağlacı, yani veyi, Hegel'i Haiti olmadan düşünemeyeceğimizi ileri sürecek kadar vurgulayarak altını oymayı umduğum bakış açısı tam da buydu. Önsözünü Mustafa Emirbayer'in yazdığı bu çalışma Türkiye'de bolca konuşulan fakat konuşulduğu kadar okunmayan bazı sosyologların ilişkisel sosyoloji tavrını deşmeye çok faydalı olacak gibi duruyor. Pierre Bourdieu, Charles Tilly, Mustafa Emirbayer, Margaret Archer gibi önemli sosyal bilimcilerin takip ettikleri farklı ilişkisel düşünce patikalarından oluşan bir harita sayılabilecek bu derleme, günümüzde sosyoloji pratiğinin mantığını yeniden tesis etmede ve araştırma tasarımlarını sosyal teoriyle birlikte düşünmede Türkiyeli araştırmacılar ve sosyal bilim öğrencileri için bir başvuru metni olacaktır. Ayrıntı'nın İdea dizisi güzel ilerliyor. Birkaç kitap aldım bile ben diziden. İbni Arabi ve Derrida'yı da ekledim listeye, teşekkürler.."} {"url": "https://koltukname.com/2012/12/20/hayran-olunan-bir-olunun-imzasi-kac-para-eder/", "text": "John Winston Lennon, 1980 yılının 8 Aralık günü, ünlü olma hayaliyle yanıp tutuşan bir çılgın tarafından evinin önünde öldürüldü. Bedenine 38'lik bir revolverden çıkan dört kurşun isabet etmişti. Mark David Chapman, kurbanı Lennon'ı Manhattan'daki Dakota binasının önünde katletmeden beş saat önce, son albümü Double Fantasy'yi imzalatmıştı. Müzik tarihinin en trajik olaylarından biri olan bu cinayetin buraya kadarki tüm detayları bilinmekte. Lennon'ın öldüğü gün kapağını hayatının son imzasıyla damgaladığı plağın hikayesi ise pek o kadar bilinmiyor. Kesin olan tek şey, Philip Michael'ın, cinayetten bir kaç saat sonra, plağı Dakota Binası'nın girişindeki bir çiçeklikten aldığı. Plağı kendine mi sakladığı, yoksa polise iade mi ettiği bir muamma. Plak yıllar sonra bir müzayede evinde ortaya çıkıp, 525.000 dolar başlangıç fiyatıyla açık artırmaya satışa sunulduğunda ve elbette bir alıcı bulduğunda, tüm zamanların en pahalı albüm kaydı haline geldi. Aynı müzayede evi, aynı plağı 17 Aralık'ta tekrar satışa sundu ve ilginin düşük olmayacağı da kesin. Tıpkı üzerindeki parmak izlerine ait polis ve mahkeme kayıtlarına göre plağın gerçek olduğunun kesinliği gibi. 'ünlülerle' olan bu tutkulu yakınlık isteği bana hep korkutucu geliyor. işin bir tarafı işte cinayete kadar gidebiliyor. yakınlık kadar uzaklık isteği de olamaz mı aslında? asla bachmann'la tanışmak istemezdim, eliot'la sohbet istemek ve cansever'le içmek istemezdim. ben seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli ekolündenim. hatta hayat hikayelerine dayanan filmleri seyrettiğimde bile içim burkuluyor. eliot'ın filmi beni üzüntülere sürüklemişti. fakat john lennon sevenlere nowhere boy'u öneriyorum. o kadar iç burkmuyordu."} {"url": "https://koltukname.com/2012/12/21/hemingwayin-kedileri-mahkemelik-oldu/", "text": "Florida, Key West'teki Hemingway Evi ve Müzesi, ünlü yazarın evini, eşyalarını, genel olarak her şeyini, ziyaretçiler için olduğu gibi koruyor. Her şey derken, gerçekten her şeyi kast ediyoruz. Nitekim Hemingway Evi'nde, yaklaşık elli tane kedi ortalıkla volta atıyor. Kedilerin hepsi de, Ernest Hemingway'e bir geminin kaptanı tarafından hediye olarak verilen Snowball adlı kedinin torunları. Çoğu polidaktil, yani altı parmaklı. Müzenin sitesinde özel bir sayfaları bile var. Yaklaşık on yıl önce müzeyi gezen bir ziyaretçi, kedilere iyi davranılmadığı şüphesine kapılıp federal hükümete şikayette bulunmuş. Şikayet üzerine bir dava açılmış. Evet, Hemingway'in kedileri federal düzeyde incelenmeye layık görülüyorlar. NPR'ın haberine göre, yakın zamanda sonuçlanan davada, yargıçlar, Amerikan Tarım Bakanlığı'nın kedilere iyi bakılıp bakılmadığını kontrol edebileceğine karar vermişler. Müzeye eyalet dışından da birçok ziyaretçi gittiği, Hemingway'in yalnızca evini değil, kedilerini de görmek için para verdiğinden, işin ticaret kısmının genel olarak Amerika'yı da ilgilendirdiği sonucuna varılmış. Bu, şu demek oluyor: Federal hükümet, müzeye daha yüksek tel örgüler kullanmasını, kedilere özel kulübeler inşa etmesini, vb. söyleyebilir ve bunlara uymadığı takdirde müzeye ağır cezalar kesebilir. Müzenin temyize gidip gitmeyeceği henüz bilinmiyor. Dava kimin umurunda, ben kedileri görmek istiyorum, diyenler buradaki fotoğraf albümüne ya da aşağıdaki videoya göz atabilirler."} {"url": "https://koltukname.com/2012/12/22/haftadan-kalanlar-17-23-aralik-2012/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. Bugün, Haftadan Kalanlar'ı sizinle video formatında paylaşıyoruz. Çünkü soğuk ve yağışlı hafta sonlarında, sıcacık evinizde rasgele videolara göz atmak gibisi yoktur! Yıl sonu yaklaşırken en iyi listeleriyle sarılıp sarmalanmış durumdayız. Yakın takipçisi olduğumuz Vulture da, yayın çizgisine uygun bir şekilde 2012's Best Moments in Late-Night Televisionı, yani gece yayınlanan Jay Leno, Conan gibi şovların en güzel anlarını hazırlamış. Tüm listeyi ve videoları burada görebilirsiniz. Aşağıda, favorilerimizden Jimmy Fallon, reggea'yle vokal grubunu sentezliyor. Dikkat, şarkı dilinize takılabilir."} {"url": "https://koltukname.com/2012/12/24/kundakta-bach-besikte-mozart-kucakta-beethoven/", "text": "On dokuz müzisyen çellolarının, kemanlarının, nefeslilerinin başına geçtiğinde, konser salonunun zemininde emekleyen, yatan, yuvarlanan 150 kadar bebek de bulunmaktaydı. Müzik başladığında, minik başlar bir anda dikkatlerini orkestraya verdiler ve yaklaşık 45 dakika ilgilerini yitirmeden Johann Melchior Molters'in 24. Senfonisini dinlediler. Böylece Heilbronn Oda Orkestrası'nın üçüncü bebek konseri de büyük bir başarıyla tamamlandı. Focus dergisinin haberine göre, bebek konserleri düzenleme fikrinin sahibi Christoph Becher, çıkış noktasının konsere gelmek isteyip bakıcı bulamayan ya da bu ek masrafı göze alamayan ebeveynler olduğunu belirtiyor. Ancak bebeklerin müziğe duyarlı olduklarını ve çok iyi algılayabildiklerini de söyleyen Becher, artık ailelerin kendileri değil çocukları için konsere geldiklerini söylüyor. Müzik pedagogu Ann-Barbara Steinmeyer, bebeklerin duygusal olarak bu tür konserlerden olumlu anlamda çok etkilendiklerini düşünüyor ve bir çocuğun ileride müzikle kuracağı bağı da güçlendireceğinden emin. Her ne kadar insanların müzikal eğilimi karakter ve kişilikleriyle yakın ilişkili olsa da, bu tür konserlerin olumsuz bir etkisi olması olası görünmüyor."} {"url": "https://koltukname.com/2012/12/26/ortadunya-ve-sakinleri-okuduklarimizi-gorsellestirmek/", "text": "Şu sıralar Tolkien ve özellikle Hobbit filmiyle ilgili çok sayıda haber ve yazı dolaşmakta internette. J. R. R. Tolkien sevenler olarak rahatsız olduğumuz söylenemez. Fakat io9'un Tolkien ve Hobbit çizimleri dosyası, filmi seyrettiğimizden beri aklımızda olan bir konuyu irdelememize neden oldu: Ortadünya neye benzemeli? Başkasının hayalini seyretmekle başkasının hayalini okumak arasındaki fark yaman bir fark değil mi? Özellikle cüce prensin Disney prenslerini andırması, genel olarak çok da eleştirel olmadığımız bir filmde bir kılçık etkisi yaratmıştı. Tolkien'in onayladığı, beğendiği ejderha çizimlerinden biri de aşağıdaki. C. S. Lewis'in Chronicles of Narnia'nın çizimlerinin de sahibi Pauline Baynes imzalı. Bir yazarın hayallerinin, özellikle masallarının görselliğini kovalamak tam olarak ne demek? Neredeyse tüm Tolkien külliyatı filmlerle görselleştirilirken artık Tolkien okuyanlar farklı bir okuma mı yapmış olacaklar? Genel olarak edebiyat uyarlamaları türlü sorunlarla bezelidir fakat fantastik edebiyat uyarlamalarına özgü başka dertlerimiz, karın ağrılarımız var mı? Hobbit'ten önce Klasik uyarlama sorunları dışında sorun yok, derdik ama şimdi fantastik edebiyata dair özel bir sorun var gibi geliyor. Bir dipnot olarak kitabı daha iyiydi furyasıyla ilgili Zaytung haberi, Hobbit okuyamayanları, seyretmeyenleri bile gülümsetecek kadar iyi. Elf bu değil! pankartları bile mevcut."} {"url": "https://koltukname.com/2012/12/28/haftanin-eglencesi-breaking-abbey-ve-downton-sixbey/", "text": "Downton Abbey sevgimizden daha önce Dizi karakterlerinin kağıt bebekleri adlı yazımızda biraz bahsetmiştik. Görünüşe göre, Amerikan başkanının eşi Michelle Obama da yer yer Yeşilçam filmlerini andıran bu İngiliz dizisinin hayranlarındanmış. Geri kalanlarımız gibi, yeni sezonun başlamasını sabırsızlıkla bekleyen Bayan Obama, geri kalanlarımızdan farklı olarak, yapımcılardan rica ederek yeni sezona göz atmış! Televizyon dünyasının favori yalancı haber sunucusu Stephen Colbert, bu haksızlığa dayanamayarak, seyircilerine Breaking Bad'in yeni sezonundan bir tadımlık yayınlamış. Üstelik sahneleyenler, Downton Abbey'nin beyefendileri. Sonuç: Breaking Abbey. Ne yazık ki teknik sıkıntılardan dolayı videoyu bu sayfada paylaşamıyoruz. Downton Abbey beyefendilerinin Earl Blue üretimi macerasını merak edenleri Stephen Colbert'in sitesine alabiliriz. GÜNCELLEME (6 Temmuz 2014): Downton Sixbey'nin yeni bölümleri yayınlandı."} {"url": "https://koltukname.com/2012/12/29/2012den-kalanlar-muzik/", "text": "Kıyametin kopmadığı yılı geride bırakırken, Koltukname yazarları olarak Sevillaportakalı, Optimusminimus ve Koltukname siz sevgili okurlarımıza bu yıl haşır neşir olduğumuz albümler, filmler ve kitaplardan bir demet sunmak istedik. Naçizane listemize müzikle başlıyoruz. İşte 2012'de bizi heyecanlandıran albümler. Çok yönlü bir müzisyen olan Ben Chasny'nin önderliğindeki Six Organs of Admittance, deneysel ve avantgart denebilecek bir çizgide, ruhani bir rüyalar alemini çağrıştırıyor her parçasıyla. 70'lerin psychedelia'sı, folk'la, zamane rock'ıyla harmanlanırsa ortaya ne çıkacağını Ascent'le görmek mümkün. Siz de modern rock müziğinin birbirine benzer ürünlerinden sıkıldıysanız, Ascent, karanlıkta yolunuzu aydınlatan bir meşale olabilir. Yıllardır büyük bir sevgi ve heyecanla takip ettiğimiz Animal Collective'in yeni albümüne nihayet kavuşabildik. Bir önceki albümü Merriweather Post Pavilion'da Afrika kökenli seslerle dikkat çeken Animal Collective, Centipede Hz'te deneysel kökenlerine geri dönerek dinleyicilere bir şölen çekiyor. Bill Evans, kendisinden sonra gelen tüm piyanistleri etkilemiş bir isim. Dehası tartışılmayacak Chick Corea bile Evans'ın ayak izlerini takip ettiğini gizlemiyor. 2012, Corea'nın bu saygısını, Evans'ın eski yol arkadaşları Eddie Gomez ve Paul Motian'la birlikte kaydettiği bir albümle gösterdiği yıl oldu. Ekip, daha çok Evans'ın kaydedilmemiş ya da az bilinen bestelerini temel olarak alıp, onun ruhunu yaşattıkları yeni ürünler çıkartmaya odaklanmış. Canlı olarak efsanevi Blue Note'da kaydedilen albüm, Evans'ın kırılgan zarafetini günümüze taşıyor. Yirmi altı yıl sonra bir geri dönüş albümü, 2012'yi şenlendiren seslerden biri oldu. Kevin Rowland ve Dexys Midnight Runners, çeyrek yüzyıl sonra yeni bir stüdyo albümü kaydetmeye karar verdiklerinde, sonucun ne olacağı merak konusuydu. Artık sadece Dexys adını kullanıyorlar ancak tıpkı geçmişte olduğu gibi R&B ve geleneksel pop müzikten uzaklaşmış değiller. Her geri dönüş böyle lezzetli olmasa da, Dexys'i yirmi altı yıl beklemeye değdi diyebiliriz. Psychedelic, elektronik, funk ve alternatif pop karışımından muazzam bir sound yaratmayı başaran of Montreal'ı mayıs ayında Babylon'da izleme fırsatı yakalamış, canlı performansları sayesinde gruba bir kez daha hayran kalmıştık. Kevin Barnes'ın başını çektiği grup inanılmaz bir enerjiye sahip ve bu stüdyo kayıtlarına da yansıyor. Paralytic Stalks da bu açıdan başarılı bir albüm. Ayrıca Janelle Monae, Solange Knowles ve Jon Brion gibi misafir sanatçılar da albüme renk katıyor. Blues ve rock 'n' roll pek çok kişi için sıkıcı birer kalıptan ibarettir. Ama bazı maharetli ellerde, bu müzikler, en yenilikçi hallere bürünebilir. Dr. John, nam-ı diğer Mac Rebennack da bu şahıslardan biri. Elli yıldan uzun kariyerinde kendisini sürekli yenileyen bir müzisyen oldu. Dr. John'dan 2012'de, yetmiş iki yaşında olgun ve dingin bir müzik bekliyorsanız yanılıyorsunuz. Tıpkı bir gangsta rap albümü gibi, çılgın, sert, vahşi bir tondan piyanosunu çalmaya devam ediyor bu ihtiyar delikanlı. Her ne tür müzik seviyorsanız sevin, Locked Down, sizin için bir şeyler mutalak içeriyor. 2007'de hayat bulan İngiliz folk rock grubu Mumford & Sons'ın sonbaharda piyasaya sürdüğü Babel, İngiltere ve Amerika'da listeleri hızla tırmandı. Böylece Black Keys, Vampire Weekend gibi, çok satan alternatif gruplar kervanına katılmış bulundu. Yanlış anlaşılmasın, durumdan şikayetçi değiliz. Nitekim toplu taşıma araçlarında Babel'deki ani banjo seslerine tempo tutmaya başlayarak yanımızda oturanları ürkütmekten pek keyif alıyoruz. 2012'den Kalanlar önümüzdeki günlerde film ve kitap listeleriyle devam edecek. Sizin 2012 listelerinizi de yorumlara bekliyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/12/30/2012den-kalanlar-film/", "text": "Kıyametin kopmadığı yılı geride bırakırken, Koltukname yazarları olarak Sevillaportakalı, Optimusminimus ve Koltukname siz sevgili okurlarımıza bu yıl haşır neşir olduğumuz albümler, filmler ve kitaplardan bir demet sunmak istedik. Naçizane listemize filmle devam ediyoruz. İşte 2012 de bizi heyecanlandıran filmler. Woody Allen, altı yıllık bir aradan sonra kendi filminde yer aldı. Roma'ya Sevgilerle, klasik bir Allen komedisinin tüm özelliklerini barındırıyor: Bol bol kekelemeler, sahneye duşla çıkan bir opera sanatçısı gibi absürdlükler ve harika bir şehir... Paris'te Gece Yarısı'ndan hayal kırıklığına uğrayanlar bu filmi kaçırmasın. İran'ın son otuz yılda geçirdiği dönüşümden biraz haberdar olanların, seyredince ayrı bir büyüleneceği bir film bu. Yönetmenin sınıf meselelerini aile meselelerine içine yedirme biçimi bize İran Devrimi'nin ta kendisini hatırlattı, orada da aynı bu tür bir iç içe geçmişlik bulunabilir. Toplumsal boyutu, boşanma ve kadın erkek ilişkileri üzerinden okumak da mümkün Bir Ayrılık'ı. Klişeleşmiş bir tabirle çok katmanlı bir film, aç aç, oku oku bitmiyor gerçekten. Ayrıca filmin Oscar kazanmış olması meselesiyle ilgilenenlere bir haber: İran 2013 Oscar Ödülleri'ni, Innocence of Muslims filmini protesto etmek amacıyla boykot etmekte. Biz bu filmi Ankara'da bir kafede özel gösterimde izledik. Kafe sahiplerine filmi nasıl edindiklerini sorduğumuzda, yapımcılarla iletişime geçmenin yeterli olduğunu öğrendik ne de olsa amaçları filmi olabildiğince paylaşmak. İstanbul'un taşından toprağından ve bunların artık kalmamış olmasından yakınan herkesi bu belgeseli seyretmeye, yakınmalarını öfkeye çevirmeye davet ediyoruz. Filmde uzman yorumlarıyla İstanbul sakini/mağduru tanıklıklarının dengesini başka türlü kursa belki derdini daha iyi anlatabilirmiş izlenimine kapıldık. Yine de desteklenmesi gereken bir film. Sermaye ve insan hayatının yok sayılması arasındaki ilişkiyi şehir gibi bir ortak payda üzerinden anlatan, az bulunur bir belgesel. Belki de yalnzıca biz sürpriz oldu, yine de çalışmalarını severek takip ettiğimiz Wes Anderson'ın son filminin vizyona gireceğini öğrendiğimizde pek mutlu olduk. Yalnızca çekimleri değil, renkleri, yazıları, hayali kitaplarıyla da klasik bir Anderson filmiydi bu. Yönetmenin ekibine ilk defa katılan Bruce Willis, Edward Norton ve Frances McDormand'a bayıldık. Eski kadroyla filmin çocuk yıldızları zaten şahaneydi. Çocuk olmakla ve yalnızlıkla ilgili dokunaklı olduğu kadar neşeli bir film izlemek isteyenlere tavsiye ediyoruz. Yıl sonu listesinde romantik komedi olmazsa olmaz. Biz, geçen yıl kahkahalara boğulmamıza neden olan Nedimeler benzeri bir mizah anlayışına sahip olan Uzatmalı Nişanlım'ı tercih ettik. Yazarları arasında How I Met Your Mother'dan tanıyacağınız Jason Segel da var. Bir çiftin bir arada olma ve olamama, evlenememe, kavuşup da mutlu olamama, ayrılıp da birleşme hikayesi. Ben eğlenmek istiyorum diyenlere tavsiye edilir. Christoper Nolan hayranları olarak bu yıl yönetmenin son Batman filmini heyecanla bekliyorduk. Maalesef yönetmenin diğer filmleri kadar beğenemedik bunu: Amerikan emperyalizmi tartışmaları bir yana, fazla hızlı, fazla kalabalık bulduk, Nolan'ın o uzun çekimlerine hasret kaldık. Yine de bir filmi heyecanla bekleme hazzını bize uzun zamandır ilk defa yaşattığı için eklemesek olmazdı. 2012 den Kalanlar yarın kitap listesiyle devam edecek. Müzik listemiz için bkz. Sizin 2012 listelerinizi de yorumlara bekliyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2012/12/31/2012den-kalanlar-kitap/", "text": "Kıyametin kopmadığı yılı geride bırakırken, Koltukname yazarları olarak Sevillaportakalı, Optimusminimus ve Koltukname siz sevgili okurlarımıza bu yıl haşır neşir olduğumuz albümler, filmler ve kitaplardan bir demet sunmak istedik. Naçizane listemize kitapla sonlandırıyoruz. İşte 2012 de bizi heyecanlandıran kitaplar. Süleyman Doğru, yalnızca iyi çevirileri değil, çevirdiği kitapların da yüksek kalitesiyle tanınan ve çalışmalarını severek takip ettiğimiz bir çevirmen. Yıllar önce Tomris Uyar'ın İngilizceden yaptığı çeviriden sonra, Pedro Paramo'yu özgün dilinden Türkçeye ilk defa aktaran kişinin Doğru olması bizi çok sevindirdi. Juan Rulfo'nun bu kısa romanını sindirmesi açıkçası çok kolay değil. Ölüm döşeğindeki annesinin arzusu üzerine hayalet bir kasabaya babası Pedro Paramo'yu aramaya gelen Juan Preciado'nun hikayesini anlatıyor kitap. Kısa bir sürede kasabanın ve Pedro Paramo'nun hayaletleriyle Juan Preciado'nun kendi geçmişinin hayaletleri birbirine karışıyor. İspanyolcanın Don Quijote'den sonra en büyük başyapıtı sayılan bu kendisi küçük, etkisi büyük kitaba mutlaka göz atmanızı öneriyoruz. Pek hoşumuza giden steampunk'ı klasik kara polisiyelerin öğeleriyle harmanlamayı başarak Hafiyenin El Kitabı'nı 2012'nin karlı günlerinde koltuğa gömülerek büyük bir zevkle okuduk. Akla ister istemez Melih Cevdet Anday'ın Gizli Emir'indeki Asayişi Yerleştirme Olağanüstü Teşlikatı'nı getiren Teşkilat; bu kurumun gözcüleri, dedektifleri, katipleri; kötülerin yuvası, gezmeyi çoktan bırakmış Gezgin Panayır; ana karakter Unwin'in şemsiye ve bisikleti... ve en önemlisi, rüyalarda sürdürülen bir kovalamaca. Kitap boyunca süren heyecan biraz sönük bir şekilde sonlansa da, okuru müthiş keyif verici bir yolculuğa çıkartıyor Hafiyenin El Kitabı. Yazdığınız her karakter sizsinizdir. Kendimi Amerika'da seyahat ederken anlattığım Daniel Martin'de, muhtemelen diğer tüm eserlerimden çok daha fazla kendimi açık ettim. Daniel büyümüş bir Nicholas Urfe'dir. İkisini de kadınlar değiştirdi. Benim için de aynısı geçerli. Okuyabileceğimiz en son Fowles romanı olan bu otobiyografik eserin neredeyse kapağını açmaya kıyamayacaktık. Torsten Krol, kim olduğu bilinmeyen bir yazar. Daha doğrusu, ismin, çok ünlü bir yazarın müstearı olduğu sanılmakta. Helga, II. Dünya Savaşı'nda ölen kocasının, savaş suçlusu kardeşi Klaus'la evlenir. Helga, iki oğlu ve Klaus'tan oluşan yeni aile, Venezuela bölgesindeki bir yolculuk sırasında uçakları düşünce kendilerini ormanın ortasında, Yayomi yerlilerinin kasabasında bulurlar. Onların Yunus İnsanlar olduklarını düşünen Yayomiler, ormanda yıllardır onlarla yaşayan Yahudi antropolog Gerhard, ailenin yeni reisi Klaus ve büyük oğlu Erich arasındaki etkileşim gerçekten etkileyici. Faşizm ve genel olarak insanlık üzerine yorumlarıyla okurun yüzüne yer yer tokat gibi çarpan, elle tutulur karakterleri insanın tüylerini ürperten, oldukça zekice kurgulanmış bir roman Yunus İnsanlar. 1973 tarihli bu kitapta, Hobsbawm uzmanı olduğu Fransız ve Britanya devrimlerinden, anarşist hareketlere ve gerilla mücadelelerine dek, geniş bir yelpazede devrimci hareketleri, liderlerini ve etkilerini inceliyor. Yaşadığımız dünyayı ve günümüzü anlamak ve 2012'de hayatını kaybeden ünlü Marksist tarihçi Hobsbawm'u anmak isteyenler için, yeni bir pencere açması mümkün bir kaynak. Müdürümüz, benim kararımı duymuş; Teknik Üniversite Mimarlık Fakültesi'nin lise son sınıfının edebiyat koluna benzediğini, mimarlığın, inşaat veya makine mühendisliği kadar itibarlı bir meslek olmadığını, benim gibi iyi bir öğrencinin mimar olmasının yazık olacağını söylüyordu. Türkiye'nin nereden nereye geldiğini bir mimarın gözünden ölçmek mümkünmüş. Bu sene en sevdiğimiz yemek kitaplarından biri aslında tam bir yemek kitabı bile değil. Bir tarifler toplamından ziyade bir zihniyeti sunmaya çalışıyor: Kışa hazırlık! Aslında mutfakta geçirilen zamanın, bir tarifin üç beş adımda anlattığı bir süreç olmadığını gösteriyor, mutfak faaliyetinin insanın tüm günlük yaşamını düzenleyen yapısını gözler önüne seriyor bu kitap. Mutfakta çok lüks malzemelerle çok hırslı yemekler yapmak yerine, biraz müzik dinleyip biraz keyif yapmak biraz da tasarruf etmek isteyenler için ideal. Resim sanatına uzaktan yakından ilgi duyan herkes, bin yıla yakın bir tarih boyunca insanlığın yarattığı en güzel resimleri bir arada bulabilecekleri bu güzel başucu kitabına sahip olmak isteyecektir. Üstelik dönemler, akımlar ve önemli sanatçı ve eserlerle ilgili bilgileri bir arada bulabilmek de cabası. Canınız her sıkıldığında açıp karıştırmak, hayranlık doğuran resimlere bakmak, her seferinde yeni ayrıntıları keşfetmek ve insanlığın sanatta aldığı mesafeye tanıklık etmek eşsiz bir deneyim. Bu kitabı okuyup bitirmek diye bir mefhum söz konusu değil. Tabelalardan menülere, gazetelerden reklamlara, karşılaştığımız medyada ve çevremizde yüzlerce farklı yazı tipi görüyoruz. Tam Benim Tipim, bu yazı tiplerinin nasıl ortaya çıktığı ve neden seçildiği, ilginç olduğu kadar ekonomik ve toplumsal kökleri olan hikayeleri de içeriyor. Obama'yı Beyaz Saray'a taşıyan yazı tipi nasıl seçildi ya da IKEA logosunda kullanılan yazı tipinin değişmesi İsveç'te neden infial yarattı, diye merak ediyorsanız, bu kitap mutlaka ilginizi çeker. 2012 den Kalanlar böylece bitti. Müzik listemiz için bkz., film listemiz için bkz. Sizin 2012 listelerinizi de yorumlara bekliyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2013/01/02/yetiskinler-icin-hansel-ve-gretel-keki/", "text": "Yılın birkaç hafta öncesine kadar, Noel kutlanan ülkelerde yoğun bir zencefil ve diğer çeşitli yoğun aromalı baharatların kullanıldığı, bol içki ve tatlının tüketildiği bir dönemdeydik. Sıcak şarap, baharat ve alkolü bünyesinde birleştirmiş şahane bir icattır mesela. Zevkle takip ettiğimiz Yummybooks da mevsime de uyarak bol zencefilli, pekmezli, kakuleli, ama aynı zamanda biralı bir kek yapmış. Karanlık ve yapışkan bu keki isterseniz Grimm Masalları'nı okurken, isterseniz masalları eleştirdiğiniz dost sohbetlerinde yiyebilirsiniz. Tarife geçmeden önce, Grimm Kardeşlerin kimi hatta çoğu masallarında yer alan şiddet ve dehşet öğelerine değinmesek olmaz. Bu konuyu her açıdan tartışan derli toplu The New Yorker makalesinden özetlemek gerekirse, Grimm Kardeşler masallarındaki temelinde zalimlik aslında onları bu masalları derledikleri sözel olarak nesilden nesile aktarılan halk hikayelerinden kaynaklanıyor. Grimm Kardeşler satışlarla tavırlarını değiştirmiş ve kitaplarının sonraki baskılarında birçok öğeyi değiştirmiş, kötü anneyi üvey anne yapmış, çocuklarını terk eden babalara pişmanlık duyguları atfetmişler. Bu açıdan bakınca açlık ve yemek temalarının bol bol kullanıldığı bu masallara yemeğe verdikleri önem açısından şaşmamak gerek. En nihayetinde özellikle tarıma dayalı toplumların en büyük mücadelesi iklimle ve hasatın durumuyla olan mücadele değil mi? Birçok yemek tarifinin arkasında kıtlık ya da bolluk koşulları var zaten. Sözü daha fazla uzatmadan tarife geçelim. Tarif içerdiği bira ve baharat miktarıyla küçüklere değil büyüklere hitap ediyor. Bu arada bu tarif size uymazsa fakat yine de baharatlı bir kek yapmak isterseniz sadece baharatları ve şeker yerine pekmezi en sevdiğiniz elmalı kek tarifine ekleyerek de şaşırtıcı sonuçlar elde edebilirsiniz. Biz daha birkaç gün önce yaptık, test ettik, onayladık. - 2 su bardağı un - ¼ çay kaşığı tuz - 1 ½ çay kaşığı kabartma tozu - 2 yemek kaşığı toz zencefil - 1 çay kaşığı toz tarçın - ¼ çay kaşığı muskat rendesi - ¼ çay kaşığı toz karanfil - 1/8 çay kaşığı kakule - 1/4 çay kaşığı taze çekilmiş karabiber - 1/4çay kaşığı tuz - ½ çay kaşığı karbonat - 1 bardak siyah bira - 1 bardak pekmez - 3 yumurta - 1 bardak esmer şeker - 1 bardak şeker - 1 çay kaşığı vanilya özütü - ¾ bardak eritilmiş tereyağı Bütün kuru malzemeyi büyük bir kaba eleyin. Altı kalın bir tencereye pekmez ve birayı koyun, kaynama noktasına getirin ve ateşten alın. Karbonatı bu sıvı karışıma ekleyin ve çok az çırpın. Eritilmiş tereyağına, şekerleri ekleyin ve bir kapta mikserle karıştırın. Teker teker yumurtaları ekleyerek içine hava alması sağlayacak şekilde çırpın. Kuru malzemelerin bir kısmını ekleyin, sonra pekmez/bira karışımını biraz ekleyin, böyle böyle tüm malzemeler birbirine karışına kadar eklemeye devam edin. Ortaya çıkan karışımı iyi yağlanmış bir kek kalıbına boşaltın ve 40-50 dakika ya da saplanan kürdan temiz çıkana kadar pişirin. Fırından çıkardıktan sonra 10 dakika soğumasına izin verin ve ancak ondan sonra kalıbından çıkartın. Tarifi yazanlar yaban mersini şurubuyla çok iyi gittiğini yazmışlar. Bir bardak dondurulmuş yaban mersini, bir bardak şeker, bir bardak suyu beraber kaynatarak bir şurup yapılıyor, süzülüyor ve keki yerken üstüne dökülüyor. Ayrıca istenirse bir kaşık krema da kekin yanına ya da üstüne konulabiliyor. Belki başka dondurulmuş ya da taze meyvelerle şuruplar yapılabilir."} {"url": "https://koltukname.com/2013/01/03/olum-bizi-ayirmadan-hemen-once/", "text": "Tüm hayatı başarılarla dolu olsa da, çok saygıdeğer bir hayat sürmüş olsa da, bir kişinin ölmeden önceki son sözleri her zaman anlamlı olmayabiliyor. İngiltere eski başbakanı Winston Churchill'in Her şeyden sıkıldım ya da Oscar Wilde'ın Ya bu duvarkağıdını sökersiniz ya da ben artık giderim cümleleri gibi bazıları ise, ironik bir mana taşıyabiliyor. Pek çoğu sıra dışı kişilikler olan rock yıldızlarının son sözlerinin de, tıpkı kişilikleri gibi farklı ve etkileyici olması yönünde bir beklenti var. Ancak, Jeremy Simmonds tarafından hazırlanan Encyclopedia of Dead Rock Stars: Heroin, Handguns and Ham Sandwiches adlı kitapta belirtildiği gibi, bu her zaman mümkün olmuyor. Klinik psikolog Linda Blair, insanların son anlarında, hayatlarının son bulmak üzere olduğunun farkında olmaları durumunda, son sözlerinin daha anlamlı ve dinginlik içerir olacağını söylüyor. Eğer bunun farkında değillerse, o an olup bitenlerle ilgili sıradan cümleler sarf etmeleri büyük ihtimal. Do not go gentle into that good night, Rage, rage against the dying of the light. Though wise men at their end know dark is right, Do not go gentle into that good night. Their frail deeds might have danced in a green bay, Rage, rage against the dying of the light. Wild men who caught and sang the sun in flight, And learn, too late, they grieved it on its way, Do not go gentle into that good night. Blind eyes could blaze like meteors and be gay, Rage, rage against the dying of the light. And you, my father, there on the sad height, Curse, bless, me now with your fierce tears, I pray. Do not go gentle into that good night. Rage, rage against the dying of the light."} {"url": "https://koltukname.com/2013/01/05/koltukname-1-yasinda/", "text": "Geçtiğimiz yılın 5 Ocak günü, James Franco'nun ilk romanını Amazon Publishing yayımlıyor, Yazarların sesleri ve Dave Eggers'tan duş perdesi haberleriyle hayat buldu Koltukname. Bu bir yıl içinde hoşumuza giden, değerli bulduğumuz, rahatça ulaşılabilmesi gerektiğini düşündüğümüz tam 353 haber ve yorum paylaştık sizlerle. Bu, bizim için bir ısınma yılıydı aslında. Bölümlerimizi oturtmaya çalıştık, ne gibi yazı dizileri hazırlayabileceğimizi tartıştık, en önemlisi de özgün içerik üretmeye başladık. Defterimiz, ikinci yıl için birbirinden heyecanlı fikirler ve projelerle dolu! Bu kadar güzel kızın bir arada anıldığı bir yazıyı listeye almamak haksızlık olurdu. Özellikle eskilerden Carey Lowell, rüyalarımızı süslemiş Sophie Marceau ve yeni Bond kızlarından Eva Green'i hatırlatan bir yazı üzerinde, En sevdiklerim arasında mı? diye düşünmek gerçekten gereksiz. Cevaplara göre dallanan anketleri oldum olası sevmişimdir. Kendimi hangi süper kahraman olarak bulacağımı söyleyen bu ankete de elbette bayıldım. En sevdiğim süper kahraman Batman çıktığıma da ayrıca mutlu oldum. LEGO'yla büyümüş bir çocuk olarak, dahice hazırlanmış film sahnelerinin her birine kahkahalar attığımı itiraf ediyorum. Sapık, Modern Zamanlar, Amerikan Güzeli ve Şeytan için kurguladıkları sahneleri, eğer evde hala eski LEGO setlerim olsaydı bizzat yapmayı denerdim. Belki de Koltukname ekibiyle yolaşlığımı sağlayan bir etkendir John Fowles. Külliyatının tamamlanacağı haberini Koltukname'den almam da ayrıca güzel bir tesadüftü. Büyük ustanın Türkçe'deki en taze kitabını elime alabilme mutluluğunu müjdeleyen bu yazıyı da listeye almak zorundaydım. Koltukname çoğunlukla haber, bazen haber ve yorum, nadiren de olduğu gibi yorum yazılarından oluşuyor. Fakat bu nadir yorumlar da pek kıymetli oluyor. Yayıncılığın önemli konularından, özellikle de kopuşlarla dalganan memleketimizde dilde türlü reformlar sonrası daha da önemli sayılabilecek sadeleştirme konusu bu yazıda etraflıca tartışılmıştı. Türkçe edebiyat okumayı seven herkesin uğraması gereken bir başlık. Yine müzik haberleri arasında bence sivrilen ve sektöre toplu bir bakış atan bir yorum yazısı. Özellikle işin evrimine kısaca bakması açısından değerli. Sanat ve metalaşması zaten sabit bir mevzu, müzikteki dijital devrim bu konuyu çok acil bir şekilde gündeme getiriyor, Koltukname de takip ediyor. Koltukname'nin gittikçe sayılarını artırdığı özgün listelerinin içinde konusuyla sivrilen bir kitap listesi oldu. Özellikle şu mevsimde herkese tavsiye ediyorum. Ayrıca listedeki hiçbir kitabı hastayken okumayı tahayyül edemiyorsanız bile ben ne okuyorum yahu üzerine düşürtüyor. Şahsen ben listeye Ursula K. Le Guin ve Tolkien külliyatlarını eklemek istiyorum. Bu yazı ikilisine bayılmamın birçok sebebi var. Öncelikle pek dinlemediğim bir müzik hakkında zevkle okumam; ki iyi müzik yazıları aslında pek de dinlemediğimiz müzikler üzerine olur bence, buna rağmen okuyorsanız size bir şeyler anlatıyor gibi gelir bana hep. İkincisi memleketin içi ve dışına birbirleriyle ilişkisel bir şekilde birbirine bağlaması. Üçüncüsü müzik türünü sabitlemektense, ondaki değişimi anlatma çabası. Hip hop versiyonu da var, hatırlatmış olalım. Yukarıda bahsi geçen yemek siyaseti yazılarına önemli bir örnek. Hem genetiği değiştirilmiş hem de patentlendiğinden rüzgarla uçuşması bile yasaklanmış tohumlar ile telif tartışmalarıyla ön plana çıkan müzik endüstrisi arasındaki benzerliğe dikkat çekiyor. Devamı gelecek özgün çalışmalarımızdan biri: Televizyon dizilerinden esinlenerek yola çıkılan bir kitap listesi. The Big Bang Theory'yi sevenler neler okumalı, burada. Çağrışımlar gerçekten ilham verici. Downton Abbey başta olmak üzere başka başka dizilerin listeleri de yolda."} {"url": "https://koltukname.com/2013/01/08/steinbeckin-tartismali-nobeli/", "text": "Nobel Ödülleri'nin arşivi, ancak ödül tarihinden 50 yıl sonra açılıyor. Nobel Edebiyat Ödülü yaklaştıkça kimin kazanacağına dair iddiaların artmasının en büyük sebebi de bu belki: Adayların kim olduğunu bile bilmememiz. 50 yıl gerçekten de uzun bir süre. Adaylar, aday olduklarını hiçbir zaman öğrenemeyebiliyorlar. Nitekim geçtiğimiz yıl 1961 yılının edebiyat ödülleriyle ilgili arşiv açıklandığında, J. R. R. Tolkien, C. S. Lewis tarafından aday gösterildiği Nobel'i ikincil derecedeki yazı kalitesi nedeniyle alamadığını 120. doğum gününde öğrenmiş bulunmuştu. Biz de Nobel Edebiyat Ödülleri'nin arşivlerini takip etmeyi sürdürüyoruz. 2 Ocak 2013 günü, 1962 yılının Nobel arşivleri açıldı. Ödül için adı geçen toplam 66 yazarlık listeden John Steinbeck, Robert Graves, Lawrence Durrell, Jean Anouilh ve Karen Blixen aday gösterildiği açıklandı. O yıl diğer yazarları sollayarak edebiyat ödülü kapan Steinbeck'in aslında favori aday olmadığı ortaya çıktı. 1943-45, 1949, 1958-61 yıllarında da aday gösterilmesine ve ödülü aldığında kurul tarafından gerçekçi ve hayal gücü kuvvetli yazıları, mizahı ince bir toplumsal algıyla birleştirdiği için övülen Steinbeck, aslında kötünün iyisi olarak seçilmiş. The Guardian'ın haberine göre, Nobel Ödülü için bariz bir aday bulunmuyor ve ödül kurulu hiç hoş olmayan bir konumda takılı kaldı, yazmış komite üyelerinden Henry Olsson. Graves, birkaç tane tarihi roman yazmasına rağmen aslında bir şair olarak tanındığından reddedilmiş. Blixen eylül ayında öldüğü için yarışa dahil edilememiş, Durrell'le Anouilh'in neden tercih edilmediğiyle ilgili ise yalnızca varsayımlarda bulunuluyor. Böyle Steinbeck eleme yoluyla seçilmiş denilebilir. Kurulun bu tercihi dönemin gazetelerinde epey eleştirilmiş. Bir İsveç gazetesi kararı akademinin en büyük hatalarından biri olarak nitelendirirken, The New York Times kurulun ödülü neden kısıtlı yeteneği en iyi kitaplarında bile ucuz felsefeciliğiyle iyice zayıflayan bir yazara verdiğini sormuş. Günümüzde Steinbeck'in eserleri çağdaş dünya edebiyatının klasiklerinden sayılıyor. Yazar yeni yılda Nobel'in yanı sıra sansür tartışmalarıyla da gündeme geldi. İzmir'de Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı bir komisyonun, ahlaki olmayan bölümler içerdiği gerekçesiyle Fareler ve İnsanlar'a sansür talebinde bulunması büyük yankı uyandırdı. Konuyla ilgili geçtiğimiz hafta epey yazılıp çizildi ama bizi en çok etkileyen Meltem Gürle'nin BirGün'deki Fareler ve İnsanlar başlıklı yazısı oldu."} {"url": "https://koltukname.com/2013/01/09/haftanin-eglencesi-kalemi-birakip-kadehi-kaldiran-yazarlar/", "text": "Edebiyat camiası kedileri, sigaraları ve çeşitli alkol dolu kadehleriyle tanınır, diyebiliriz. Nitekim çoğu yazar fotoğraflarında bir elde sigara, bir elde kadeh, sağda solda muhtemelen birden fazla kedi görmüşlüğümüz vardır. Flavorwire'ın derlediği bu fotoğraf albümüyse ünlü yazarları tabiri caizse dağıtırken gösteriyor. Kimileri diğerlerinden daha sulu, kimileri daha ciddi, ama hepsi birbirinden eğlenceli!"} {"url": "https://koltukname.com/2013/01/10/poenun-konyak-tutkusu/", "text": "Koltukname'nin 1. yaşını kutlarken de değindiğimiz gibi, Yemek Kültürü bölümümüzde yemeğin ve elbette içkinin edebiyatla buluşmasına sık sık yer veriyoruz. Dün paylaştığımız, ellerinde kadehlerle dağıtan yazarlar albümünün yanı sıra, daha önce yazarların favori atıştırmalıklarını ve kokteyllerini de tarifler eşliğinde yayınlamıştık. Zaten edebiyat camiası da yeme-içme sevdasını dillendirmekten kaçınmaz. Paper and Salt, aşağıda bulacağınız, tam bir kış kokteyli olan tarifin, geçen sene yayımlanan ve polisiye yazarlardan tarifler içeren A Second Helping of Murder kitabında yer alan bir Poe ailesi tarifi olduğunu söylüyor. Türkçe yemek kitabı yayıncılarına buradan bu tür kitapları da çevirmeleri için bir kez daha çağrıda bulunuyoruz. Aslında bu tarifle kendinize Noel ve yılbaşı zamanlarının ünlü içkilerinden eggnog da yapmış olduğunuzu belirtmek isteriz. 1. Orta boy bir kapta yumurtaların sarılarını ve şekeri kıvamı yoğunlaşıp, rengi soluklaşına kadar çırpın. 2. Büyük bir kabı buzlu suyla doldurun. Küçük bir tencerede üç bardak sütü kısık ateşte ısıtın. Isıttığınız sütün bir bardağını yumurta sarıları ve şekerden oluşan karışıma yavaş yavaş çırparak dökün. Bunu tencerede kalan süte katın ve çok kısık ateşte kıvamı yoğunlaşana ve pişene kadar karıştırın. Ateşten alın ve hızlıca kremayı ekleyin. 3. Bütün bu karışımın olduğu tencereyi hazırlamış olduğu buzlu solu dolu kabın içine oturtun. Böylece ısısını kaybedecek. Arasıra karıştırın. Tamamen soğuduktan sonra brandy ve rom'u ayrıca da kalan 2 bardak soğuk sütü ekleyin. 4. Kokteylinizi bardaklara paylaştırın. Başka bir yerde ayırmış olduğunuz yumurta beyazlarını köpürüp biraz kıvam alana kadar mikserle çırpın. Sonra bu köpüğü içki bardaklarının üzerine istediğiniz kadar paylaştırın. En üste de biraz muskat rendesi serpin. Yazıyı bir soruyla kapatmak istiyoruz: Yemek-edebiyat ilişkisinde yalnızca yazarların mideleriyle mi haşır neşir olacağız? Son günlerde çok severek okuduğumuz, Okumanın Halleri adlı deneme kitabında Sırma Köksal, kitap okurken yedik içtiklerimize de bir bölüm ayırıyor, özellikle okumayla sigara ilişkisine de değiniyor. Köksal bize edebiyat camiasının yalnızca yazarlar ve yayıncılar değil, okurlardan da oluştuğunu hatırlatıyor. Gerçekten de bazı kitaplar okuru alkole, bazıları atıştırmalıklara, bazıları da boş boş tavana bakmaya itebiliyor. Örneğin bizce her Eliot şiiri alkole sürüklemeye meyillidir zaten meyilli olan bünyeyi. Gogol okumanın rakıdan şaşmayanları votkaya sürüklediğini duymuşluğumuz bile var."} {"url": "https://koltukname.com/2013/01/11/menderese-yalvarmak-ya-da-sanatin-halleri/", "text": "Aralarında birçoklarına göre Türkçe şiirin en büyük isimlerinden olan Necip Fazıl'ın da olduğu bir grup yazarın örtülü ödenekten pay almak için Menderes yönetimine ve bizzat Menderes'e nasıl yalvardıklarını Habertürk'ün manşetleriyle öğrendik. Dolayısıyla aşağıda Habertürk'ten alıntılayacağımız ve bizce verilen alıntılardan en çarpıcısı olan paragrafı okurken, bunu sadece Necip Fazıl Kısakürek'in bir kişisel acizliği ya da iktidar zayıflığı okumak bizce yanlış olur. Elbette Necip Fazıl'ın bu üslubunda ona özgü bir şeyler var. Elbette Menderes'in yönetim tarzında da bu memlekete özgü tonlar mevcut. Necip Fazıl'ın şeker hastalığından yakınması ve artık sağlayacağı siyasi menfaatten değil de yaratacağı acındırma duygusundan medet umması insanı başka türlü etkiliyor. Fakat işte bu DP zihniyetindeki iktidarların ve bu iktidarlara imkan veren, bir yerde onları yaratan uluslararası siyasi yapının ve tali ve tali olmayan özelliklerinin bu memleketi aşan bir kısmı var. Yoksa sanatçıların tam tersi bir kampta; iktidara, işgalcilere, muhafazakarlara ve ırkçılara direnen kampta olabildiğini de İspanya İçsavaşı'ndan, II. Dünya Savaşı'ndan, nice sömürgecilik karşıtı mücadeleden ve kendi sol tarihimizin sayfalarından biliyoruz. Aşağıdaki paragraf çarpıcı, zira Kısakürek para karşılığında verecekleri hizmeti tam olarak anlatıyor. Reklam ve sair ihtiyaçlarım için 10 bin lira lütfedilirse... Ayda 6 bin lire tahsis olunursa... Akis, Kim, Form gibi mecmuacıklarla bütün muhalefet matbuatını saf fikirle çürütücü, muazzam bir içtimai ve edebi, ideoloji, bina edici kaalara ve yüreklere nüfuz edici bir mecmua kuracağıma emin olunabilir. Bu da olmazsa tam altı aydır bir tek yardım görmeyen beni vazife günüme kadar her ay muayyen ve mukarrer bir mikyas altında kurmaktan ve göz yaşları içende yalnız ibadet ve mücerret eserler kaleme almaya terk etmekten başka iş kalmaz. Bir kere konunun evrenselliğini ve yapısal kısmını tespit ettikten sonra, sorulacak daha özel bir soru var: Bazılarımız, severek okuduğu bu yazarları bu tür bilgilerin açığa çıkmasından sonra nereye koyacaklar? Aslında seçenekler gayet sınırlı denebilir. Bir pozisyon sanatı yalvarmalarından bağımsızdır pozisyonu. Fakat bilim ve siyaset arasındaki ilişki bile artık yadsınamaz derecede ortadayken sanat ve siyaset arasındaki ilişkiyi bağımsız kelimesiyle tarif etmek çok sorunlu. İkinci pozisyon bu ikisi bağımsız değildir, bu şairin siyaseti şiirini etkilemiştir ama ben çıkan sonucu beğeniyorum, ben gerisiyle ilgilenmiyorum, demektir. Bu da ben siyasetle ilgilenmiyorum pozisyonuyla aşağı yukarı denktir, aynı minvalde eleştirilebilir. Üçüncü bir pozisyon, ben bu şairi severdim/sevmezdim ama artık fark etmez, bu yaptıklarını öğrendikten sonra ben bunu okumam, demektir. Sevillaportakalı'nın fikri üçüncü pozisyonu seçmece uygulamak, bazı yazarlara bu yüzden başlamamak, bazılarını artık okumamak, ama bazılarını sineye çekerek, vicdan azapları içinde okumaya devam etmektir. Pozisyonumuz ne olursa olsun, bunları bilme hakkımızı, iktidarların neleri, ne tür ideolojik araçları kullanarak bize müdahale ettiğini öğrenme hakkımızı sonuna kadar korumalıyız. Daha fazlasını talep etmeliyiz, daha fazla arşivi açtırmalıyız. Menderes döneminin örtülü ödeneklerini nasıl kullandıklarını Peyami Safa'nın sesinden dinlemek, dinlerken konu üzerine bir defa daha düşünmek isterseniz, şuradaki videoya bir bakın. Bu esnada aynı zamanda tek parti iktidarının baskıcı rejimine karşı özgürlük vaad eden Türkiye sağının özgürlük anlayışını, günümüzün sansürleri ve kitap yasakları etrafında düşünebilir ve nereden nereye gelemediğimizi de acıyla görebiliriz."} {"url": "https://koltukname.com/2013/01/14/kuzey-korede-klasik-muzik-sanatcisi-olmak/", "text": "Alman Zeit gazetesinin haberine göre, Münih Oda Orkestrası'nın müzisyenleri, beş gün boyunca Kuzey Kore'nin başkenti Pyongyang'ı ziyaret ettiler. Ziyeretlerinin sebebi, Pyongyang Konservatuvarı öğrencileriyle müzikal işbirliği yapmaktı. Dünyaya kapılarını kapatmış Kuzey Kore'nin nasıl bir müzikal iklime sahip olduğu başlangıçta herkes için muamma olsa da, Münih Oda Orkestrası'na bu ziyarette eşlik eden Nils Clauss'a göre, müziğin dili evrensel. Clauss'un bu buluşmaya ait izlenimlerinden ilki, Kuzey Koreli müzisyenlerin enstrumanlarının çok kötü durumda olması. Çoğu bakımsız ve üzerlerinde çatlak ya da kırıklar bulunuyor. Kuzey Koreli müzisyenlerin müzik aletlerine gerekli bakımı yapacak bilgi ve tecrübeleri de bulunmaması durumu daha da kötüye götürmüş. Bundan büyük üzüntü duyan Münih Orkestrası'nın çellisti, meslektaşına kendi çellosunu hediye etmiş. Müzisyenlerin müzikle olan ilişkisini tasvir ederken, Clauss, müziğin Kuzey Koreli müzisyenlerce bir özgürleşme ya da baskılardan kaçış yolu olarak görülmediğini, çünkü insanların bu sistemde yaşadığını ve farklı bir yaşamın var olabileceğini düşünmediklerini belirtiyor. Ancak yeni lider genç Kim Jong Un'un iktidara gelmesiyle ülkede bir değişimin olduğunu ve daha az baskıcı bir yönetim biçiminin uygulandığını da ekliyor. Ortak çalışma kapsamında, klasik batı müziğinin klasik ve modern örnekleri ile Kore halk şarkıları etüd edilmiş. Haydn, Mozart gibi bestecilerin eserlerinin Kuzey Koreli müzisyenler için de bildik olmalarına karşın, Polonyalı Witold Lutos awski gibi modern bestecilerin parçaları onlar için yeniymiş. Bu tür notalara ulaşmaları imkansız olduğundan, yeni eserlere büyük ilgi göstermişler. Ziyaret süresince Kuzey Koreli yetkililer, Münih Oda Orkestrası üyelerine siyasi propoganda yapmaktan da geri kalmamışlar ve özellikle büyük liderleri Kim Jong Il'in müzik yüksek okuluna gittiği dönemi en ince ayrıntılarıyla Alman müzisyenlere aktarmışlar. Bu anlatımlar esnasında uyuyakalan müziyenleri, refakatçileri Kuzey Koreli çevirmenlerce nazik şekilde uyarılmışlar."} {"url": "https://koltukname.com/2013/01/17/haftanin-eglencesi-beatles-ve-bir-yaz-gecesi-ruyasi/", "text": "Genelde modayla gayet havalı bir temas içinde olan bu dörtlüyü tuhaf kıyafetlerle yoğun seyirci gürültüsü içinde ve hatta Liverpool'a geri dönün! yuhalamaları altında seyretmek hakikaten ilginç bir deneyim. Lennon bir kadın rolü olan Thisbe'yi, McCartney Pyramus'u, Harrison Moonshine'ı ve Starr Lion'ı canlandırıyor. The Beatles Bible'dan öğrendiğimize göre McCartney sonraları bir kedisinin adını Thisbe koymuş. Videonun en başında seyircilerin Beatle'ların adlarını söyleyerek sizi çok seviyoruz diye şakıdıkları şarkı ise bizce oyun kadar eğlenceli."} {"url": "https://koltukname.com/2013/01/18/swartz-manifestosu-internet-kimin-2/", "text": "Dijital çağın genç dahilerinden kabul edilen, aynı zamanda bu mecranın siyasetine de bulaşmaktan çekinmeyen Aaron Swartz (26) geçtiğimiz günlerde intihar etti. Depresyon geçmişi bulunan Swartz'un intiharında ABD savcılarının ona karşı açtığı soruşturmaların ve son olarak 30 sene hapsinin istenmesinin de rolü olduğunu neredeyse hiç kimse reddetmiyor. Eğer hayatta bir amacınız varsa, muhtemelen bir tür örgüte ihtiyaç duyacaksınız. Hayat bir lise sınavı değildir, sorunlarınızı kendi başınıza çözmeniz gerekmez. Sonunda kendisinin 30 yıl hapsinin istenmesine yol açan eylemi, ünlü akademik makale veri tabanı JSTOR'dan paylaşmak üzere çok sayıda makaleyi MIT kampüsünden alması oldu. ABD savcısı amacı para kazanmak olmayan bu eylemi yine de çalmak olarak yorumladı. Kimin makalesi kimden çalınıyor çok merak ediyoruz doğrusu. Bilimsel makaleler terfi zamanlarında işe yaramak ve elbette mesleki faaliyetlerinin önemli bir kısmını oluşturmak dışında maddi olarak akademisyenin neredeyse hiçbir işine yaramazlar. Paranın çoğunluğunu kazanan, ne kar amacı gütmeyen JSTOR ne de yazan akademisyendir. Akademik yayın devlerinin kazancın çoğunluğunu ellerinde tuttuğu kesin. Eskiden mülkiyet yasalarının kurumsal olarak yerleştiği ilk zamanlarda halk daha önce kamusal olanın nasıl olup da girilmesi yasak özel araziye dönüştüğünü anlamakta zorluk çeker ve yasaları şimdi bizim cesaret edeceğimizden çok daha kolayca ve cesurca çiğnermiş. E. P. Thompson'ın İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu adlı kitabı bu dönemin İngiltere sayfasını çok renkli bir şekilde anlatır. Makalesini paylaşamayan akademisyen de bir zamanlar avlandığı topraklara şimdi girmesi yasaklanan köylünün yaşadığı saçmalık hissini yaşıyor mu acaba? Swartz bu saçmalığı sarmalayan çıkar ilişkilerinin farkındaymış gibi gözüküyor. Amerikan Adalet Bakanlığı'nın neden bu kadar hınçla onun üstüne geldiğini ve Obama hükümetinin tüm özgürlükç görünümünün altındaki baskıcı doğasını Wheeler'ın yukarıda bahsettiğimiz yazısında çok ayrıntılı olarak okumak mümkün. Swartz 2008 yılında bir manifesto yazmıştı. Türkçede bulamadığımız bu manifestoyu çevirelim istedik. Biz de interneti tartışmalıyız. Hele ki sadece bilgi mülkiyetinin, internetin kimin olduğunun değil, her türlü, dijital olsun olmasın, bilginin sansüre uğradığı bu memlekette daha fazla tartışmalıyız. Manifesto dijital olarak sunulan bilgiye erişimi olanlara, üniversitelerin şifrelerine sahip olanlara ve olmayanlara sistemin dışında kalanlara sesleniyor. Aşağıda manifestonun tamamının çevirisini bulabilirsiniz. Bilgi güçtür. Her güç gibi, bu gücü de kendilerinde tutmak isteyenler var. Dünyanın tüm bilimsel ve kültürel mirası, yüzyıllardır kitap ve dergilerde yayımlananlar, gittikçe dijitalleştiriliyor, sonra da bir avuç özel şirkette kilitli tutuluyorlar. Bilimlerin en ünlü araştırmalarını yayımlayan dergileri okumak mı istiyorsunuz? Reed Elsevier gibi yayıncılara inanılmaz paralar ödemek zorundasınız. Bunu değiştirmek için mücadele edenler var. Açık Erişim Hareketi biliminsanlarının telif haklarını başkalarına vermemeleri, aksine çalışmalarının herkesin erişebileceği şartlar altında internette yayınlanması için mücadele vermekte. Fakat en iyi ihtimal bile ancak bu çalışmaların gelecekte yayımlanacak yazılar için geçerli olmasını sağlayacak. Şimdiye kadar yapılmış her şey kaybedilecek. Bu ödemek için çok yüksek bir bedel. Akademisyenleri meslektaşlarının çalışmalarını okumak için para vermeye zorlamak? Kütüphaneleri olduğu gibi taramak fakat sadece Google'daki insanların okumasına izin vermek? Bilimsel makalelerin Birinci Dünya'nın elit üniversitelerinin mensupları tarafından okunabilmesi ama Güney'deki çocukların erişiminin yasaklanması? Bu korkunç ve kabul edilemez bir durum. Size katılıyorum ama ne yapabiliriz? Şirketler telif haklarını satın almışlar, çok para kazanıyorlar ve bu tamamen yasal. Onları durdurmak için yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Çoğunun cevabı bu oluyor. Fakat yapabileceğimiz bir şey var, zaten yapılmakta olan bir şeyler var: Mücadele edebiliriz. Bu kaynaklara erişimi olanlar -öğrenciler, kütüphaneciler, biliminsanları- sizin bir ayrıcalığınız var. Bu bilgi zenginliğinden istediğiniz kadar beslenebiliyorsunuz. Dünyanın geri kalanı ise içeri bile alınmıyor. Ama bu ayrıcalığı kendinize tutmanız gerekmez. Hatta ahlaki olarak tutamazsınız. Bunu dünyayla paylaşmak sizin göreviniz. Zaten paylaşıyorsunuz da: Meslektaşlarınızla şifre değiştiriyorsunuz, arkadaşlarınız için makale indiriyorsunuz. Bu sırada sistemin dışında kalanlar da boş oturmuyorlar. Siz de deliklerden içeri girmeye, çitleri tırmanmaya, yayıncıların kilitli tuttuğu bilgileri özgürleştirmeye ve arkadaşlarınızla paylaşmaya çalışıyorsunuz. Fakat bütün bu eylemler karanlıkta, gizli bir şekilde gerçekleştiriliyor. Buna çalmak ya da korsan deniyor. Sanki bilgi servetini paylaşmak bir gemiyi yağmalayıp çalışanlarını öldürmekle aynı şeymiş gibi. Fakat paylaşmak ahlaksızca değildir. Tam tersi ahlaklı olan paylaşmaktır. Sadece aç gözlülükten gözü kör olmuş biri arkadaşına bir kopya göndermeyi reddedebilir. Büyük şirketler elbette aç gözlülükten kör olmuşlar. Onların altında çalıştıkları yasalar bunu gerektiriyor. Hissedarları başka herhangi bir yöne gittikleri takdirde isyan ederler. Satın aldıkları siyasetçiler onları destekliyorlar, kimin neyi kopyalayabileceğinin kararını, bu yetkiyi sadece onlara veren yasalar çıkartıyorlar. Adil olmayan yasaları takip etmekte adalet yoktur. Artık ışığa çıkmanın ve sivil itaatsizliğin büyük geleneği içerisinde kamusal kültürümüzü hedefleyen bu özel hırsızlığa karşı muhalefetimizi açıklamanın zamanıdır. Bilgiyi, nerede depolanırsa depolansın, almalı, kopyalamalı ve dünyayla paylaşmalıyız. Telif hakkı olmayanı arşivlemeliyiz. Gizli veri tabanları satın almalı ve onları internete koymalıyız. Bilimsel dergileri indirmeli ve dosya paylaşım ağlarına yüklemeliyiz. Gerilla Açık Erişim için mücadele etmeliyiz. Manifesto aslında 26 Temmuz 2011 tarihinde netdefteri tarafından Türkçeleştirilmiş. Uyarı için Özgür Uçkan'a teşekkür ederiz."} {"url": "https://koltukname.com/2013/01/24/gecmis-zaman-olur-ki-ocak/", "text": "Geçmiş zaman olur kiye hoş geldiniz. Müzik tarihinin unutulmazlarını, dönüm noktalarını her ay sizlerle paylaşmayı planladığımız bu bölümün, geçtiğimiz yüzyıllarla ilgili ilginizi çekecek bilgiler içereceğini ve yakın geçmişten belki unutmuş olduğunuz grupları, parçaları hatırlatarak güzel anılarınızı depreştireceğini umuyoruz. Uzun saçları, sarkık bıyıkları, alametifarikası aksesuvarları, hızlı konuşması, güler yüzü ama belki de hepsinden çok herkesin gönlüne girmiş şarkılarıyla bilinen Barış Manço 2 Ocak 1943 yılında dünyaya geldi. II. Dünya Savaşı yıllarında doğan bu çocuğun Türkiye'nin müzik dünyasının en ağır taşlarından ve ülkenin en sevilen simalarından biri olacağını kimse tahmin etmemiş olsa gerek. Psychedelic'ten Anadolu rock'a kadar çok farklı alanlarda eserler veren Manço, rock müzik öğelerini cesurca kullanması ve şaşırtıcı ve derinlikli sözleriyle dönemdaşı müzisyenlerin çoğundan farklıydı. Bazen Nick the chopper gibi İngilizce sözlerle, bazen bir türlü kim olduğu anlaşılamayan Sarı Çimeli Mehmet Ağa ya da sofrasını anlata anlata bitiremediği Halil İbrahim'in hikayesiyle kafaları karıştırıyordu. Müziğiyle ilgisini toplamayı başaramadığı insanlar bile, büyük bir hızla konuşması, sürekli hareket halindeki elleri ve jestleriyle Barış Manço'yu sempatiyle karşılıyordu. Manço, müzisyenliği dışında televizyonda da en orijinal simalardan biri olmayı başarmıştı. 7'den 77'ye, Adam Olacak Çocuk, İkinci Kahvaltı, Dere Tepe Türkiye, Dönence gibi programlarıyla uzun yıllar önemli bir program yapımcısı ve ekran yüzüydü. Koreli otomotiv firması Daewoo'ya Türkiye'de ortak olup reklamlarında oynaması, Tansu Çiller döneminde DYP'den Kadıköy Belediye Başkanlığına adayı gösterilmesi, tatil köyü işletmeciliği, cumhurbaşkanlığına aday olma niyetiyle de akıllarda yer etmiş, Manço'nun 1999 yılında aramızdan ayrılmasından uzun süre sonrasında bile Barış Manço 81300 İstanbul adresindeki evine sevenlerinden mektup ve kartlar yağmaya devam etmişti. BBC yapımcısı Johnnie Stewart, Lüksemburg radyosunda dinlediği Teen and Twenty Disc Club adlı programdan etkilenerek, yeni bir müzik programı tasarlamıştı. Top of the Pops adını verdiği programın içeriği, bir önceki haftanın en çok satılan parçalarından oluşan bir listenin geri sayımla, sanatçıların sahnede playback yapması şeklinde çalınmasından ibaretti. Stewart'ın kurallarına göre, programda en son çalınacak parça, listenin 1 numarası olacaktı. 1 numaralı parça dışında hiçbir parça önceki haftanın listesinden olamazdı. En çok satanlar listesinde bir önceki haftaya göre düşüşte olan hiçbir parçanın yer almasına müsade yoktu. Onlarn yerine, listelere en iyi giriş yapanlar ve en iyi tırmananlar programa dahil edilmekteydi. Bu kurallar, programın başladığı 1964'ten 1997 yılına dek izlendi. Listenin oluşturulduğu En İyi 40 listesinin değişen yapısı, bu kuralların izlenmesini de zorlaştırmıştı. Yıllar boyunca, TOTP, İngiltere ve dünya müzik piyasasına adım atmak için büyük bir prestij kaynağı oldu. İlk programın konukları arasında I Wanna Be Your Manle Rolling Stones ve I Want to Hold Your Handle The Beatles bulunuyordu. 2006 yılının 24 Aralık günü, TOTP bir radyo programı olarak hayatını sürdürmeye devam etti. TOTP'de sahne almak bugün eskisi kadar büyük bir gurur kaynağı ve eşik atlama olarak görülmese de, halen İngiltere'nin en çok takip edilen müzik yayınlarından biri olmaya devam ediyor. Bob Geldof, bir BBC belgeselinde Etiyopyalı bir ailenin dramını görerek çok etkilenmişti. İngiltere'de adalı müzisyenlerle birlikte Afirka'daki açlar yararına kaydettiği Do They Know It's Christmas adlı parça, 3.5 milyon satışa ulaşmıştı. ABD'li Harry Belafonte de bunun bir benzerini Amerika'da yapmayı düşünmüş ve menajerleri aracılığıyla Lionel Richie, Michael Jackson ve yapımcı Quincy Jones'u projeye ikna etmişti. Richie ve Jackson, birkaç saatte yazdıkları bir parçayla çıkagelmişlerdi; 28 Ocak 1985'te, Amerikan Müzik Ödülleri'nin dağıtıldığı gün, 12 saatlik bir çalışma sonrası, 46 müzisyenden oluşan ekip parçayı kaydetmişti. Kayıtlara katılan müzisyenler arasında Lionel Richie, Stevie Wonder, Paul Simon, Kenny Rogers, James Ingram, Tina Turner, Billy Joel, Michael Jackson, Diana Ross, Dionne Warwick, Willie Nelson, Al Jarreau, Bruce Springsteen, Kenny Loggins, Steve Perry, Daryl Hall, Huey Lewis, Cyndi Lauper, Kim Carnes, Bob Dylan, ve Ray Charles da bulunmaktaydı. Tüm yıldızların egolarını kapıda bırakarak katıldığı proje, tüm dünyada yankı uyandırmış olsa da, kayıtlara katılan Cindy Lauper parçayı Pepsi reklam cıngılına bezetmekten geri durmamıştı. Parça, Bob Geldof'un aynı yıl organize edeceği Live Aid konserlerine giden yolun da habercisi olmuş, Türkiye'de de TRT'nin program arası boşlukları doldurmak için kullandığı klibiyle tanınmıştı. 27 ülkede, 145 kentte 140 milyondan fazla izleyiciye ulaşan, defalarca en iyi müzikal ödülünü alan ve 5 milyar dolardan fazla hasılat yapan bir müzikalin, tüm zamanların en önemli sahne eserlerinden biri olması da doğaldır. Fransız yazar Gaston Leroux'nun gotik esrarlı bir kitabına dayanan The Phantom of the Opera'in en önemli iki karakterinden biri, Christine Daae adlı güzel bir sopranoydu. Daae, Paris Opera Sahnesi'ni dehşete bürüyen ve Operadaki Hayalet olarak adlandırılan gizemli bir müzikal dahinin takıntısı haline gelmişti. Büyük usta Andrew Lloyd Webber'in bestelediği bu müthiş opera, ilk kez 1986'da Londra'da perdelerini açmıştı. Bugün, Les Miserables'dan sonra dünyanın en uzun süre oynanan ikinci operası unvanına sahip olmaya devam ediyor. Londra'daki açılıştan iki yıl sonra Antlantik'in diğer yakasına geçen The Phantom of the Opera, ilk başrol oyuncuları Michael Crawford ve Sarah Brightman'ı da Broadway'e taşımış, yıllar sonra yine Lloyd Webber'in bestelediği Cats müzikalinin elinden Broadway'in en uzun süre sahnelenen oyunu unvanını da almıştı. 2012 yılında 10.000 gösterisini sergileyerek, bu rakama ulaşan ilk müzikal de olmuştu. live aid hakkında yorum yapmadan duramayacağım: yardım için sahneye çıktıkları ülkelerin milli gelirleri kadar yıllık ve/veya albümlük gelirleri olan şarkıcılar doğrudan yardım yapmak yerine konser biletlerini satarak her nasıl oluyorsa hem yardımsever olabiliyorlar hem de popülerliklerine popülerlik katıyorlar. en fazla yaptıkları süs bitkisi seçer gibi çocuk evlat edinmek. takdir etmiyorum arkadaş!"} {"url": "https://koltukname.com/2013/01/25/depolarin-amazonu/", "text": "İnternet devi Amazon'un bir iki yıl içinde Türkiye'de de açılacağı haberi 2012'de yayılmıştı. Koltukname'de az biraz değinmiştik: Amazon son yıllarda yalnızca satış politikalarıyla değil, bizzat yayıncılık yaparak da dünya devlerini tabiri caizse kışkırtıyor. Amazon. com. tr'nin Türkiye'deki yayın piyasasını, kitapçıların yanı sıra dağıtımcı ve yayıncıları da nasıl etkileyeceği merak konusu. Nitekim yalnızca internet üzerinden kitap satan bir başka şirket olarak kalmayacağı aşikar. Türkiye'nin en büyük online alışveriş dükkanlarından İdefix'in 2012'nin son günlerinde Doğan Online'a satılması da bu konudaki teorileri renklendiriyor."} {"url": "https://koltukname.com/2013/01/26/haftadan-kalanlar-21-27-ocak-2013/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. Altın Küre Ödülleri geçtiğimiz hafta açıklandı. Bu muhafazakar ortamda yabancı düşmanlığı ve komplo teorileriyle öne çıkan Homeland'in ödül almasına şaşırmadık. Fakat Lena Dunham'ın diğer güçlü kadın komedyenlerin önüne geçip komedi/müzikal dalında en iyi kadın oyuncu ödülü almasına şaşırdık. Girls dizisine daha önce başlamadıysanız ama bu sezonu takip etmek istiyorsanız, konuyla ilgili yazımızı öneririz. Son dedikoduları ve neden Amerikan eğlence sektörünün Dunham'ın selülitlerini konuştuğunu merak ettiyseniz, Enough About Lena Dunham's Ass adlı yazıya bakabilirsiniz. Bize Girls'ün yanı sıra Six Feet Under gibi şahane yapımları sunan HBO'nun kült dizisi Bored to Death televizyon filmi oluyor. Yerimizde hoplayıp zıplamamıza neden olan bir haber! Geleceğe Dönüş'le Doctor Who birleşirse ne olur, hiç merak etmiş miydiniz? Yanıtı, Türkçe Bilimkurgu ve Fantastik'te. Üçüncü Polis'i okuyanlar, bir daha bisikletlere asla aynı gözle bakamayacaklarını çok iyi bilirler. O yüzden ağaç tarafından yutulan bu bisikletlerin bizi pek şaşırttığını söyleyemeyeceğiz. Yeterince sürtünmeyle her türlü atom alışverişi mümkündür. Üçüncü Polis'i daha okumadınız mı? Okuyun. Moğolistan'da çocuk olmak... Bozkırı romantik bulan şehirlilerden çocuk ve hayvan severlere herkesin gıptayla izleyeceği bir video. Bebeğin banyo suyundan içen keçi favorimiz. Kışın dibine düştüğümüz bugünlerde Bon Appetit sağ olsun çok mevsime uygun ama yine gurme bir tarif listesi yayımlamış. Ünlü şeflerden nezleye ilaç niyetine çorbalar, çaylar, hatta sorbe! Sorbe bize aralarında en fantastik gelendi. Sizinle paylaşmak istedik. İçinde konyak olan bu grip ilacı tam yetişkinlere göre. Sadece sıvı pektin bulmak lazım ki biz hafta sonu arıyor olacağız! Annelerimizin senelerce kışın dondurmadan uzak dur ya da hastayken soğuk yenmez uyarılarına tamamen karşı gelen bu sorbe fazla çekici. 1. Portakal suyu, limon suyu, şeker, bal ve zencefili orta boy bir tencerede karıştırın ve şeker eriye kadar karıştırarak kaynama noktasına getirin. Ateşten alın. 2. Pektin, acı biber ve burbonu katın. Başka bir kaba alın ve soğuyana kadar buzdolabında bekletin. 3. Sorbeyi çırpılmış krema kıvamına gelene kadar dondurucuda tutun. . 4. Sorbeyi bu kıvamı aldıktan sonra buzlukta uzun kalabilecek bir kaba boşaltın, üstüne fırında kullandığınız pişirme kağıdını koyun ve yüzeye kağıtla bastırın. Sonra da kapağını kapatın. En az 4 saat katı olana kadar buzlukta bekletin. Bu kıvamdayken de yiyebilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2013/01/30/haftanin-eglencesi-30-rocktan-jenna-maroneyyle-mickey-rourkeun-aski/", "text": "O birkaç özel anı yakalamak uğruna komik olmayan uzun saatlerine katlandığımız Saturday Night Live'ın incilerinden biridir Tina Fey. SNL sonrası yapımcılığını, yazarlığını ve başrolünü üstlendiği 30 Rock, yedi sezon sonunda bu yıl sona eriyor. Vulture, bu güzel diziyi uğurlamak adına bir süredir eğlenceli yazılara yer veriyor. Bunlardan sonuncusu, dizinin diva karakteri Jenna Maroney'nin Mickey Rourke'la olan aşkı üzerine. Yedi yıl boyunca Jenna Rourke'la ilişkisini ima eden şeyler söyleyip duruyordu ama ikiliyi hiç birlikte görmemiştik. Bu yüzden Vulture Kyle Hilton'dan en ateşli alıntıları resmetmesini istemiş. Sonuçlar, aşağıdaki gibi."} {"url": "https://koltukname.com/2013/01/31/olu-yazarlardan-esinlenen-parfumler/", "text": "Bu karışım eski bir kütüphane koltuğuna oturup Hemingway, Shakespeare, Fitzgerald, Poe ve diğerlerinin sarı sayfalarını karıştırdığı hissini veriyor insana. Ölü Yazarlar karışımı çay demleyip en sevdiğiniz kitabınıza yumulma isteği uyandıracak. Ernest Hemingway: Tuzlu su, rom, hindistancevizi ve misket limonu, puro dumanı, İspanyol şarabı. F. Scott Fitzgerald: Cin, narenciye, meşe, altın tozuyla dolu şampanya bardağı şeklinde bir şişede. Jane Austen: Darjeeling çayı, kardelenler ve hercaimenekşeler, çimen. Dorothy Parker: Viski sour, vanilya, mandalina, beyaz miskotu. Edgar Allan Poe: Gelincikler, absent, sandalağacı ve küf. Flannery O'Connor: Kilise tütsüsü, sabun, vanilya, zencefil. Jack Kerouac: Sigara, ucuz bira, pasaklı gençlik, silhat, araba derisi. Bronte Kardeşler: Süpürgeotu, deniz havası, güveotu, çuhaçiçeği, siyah çay. Louisa May Alcott: İncir ağacı, kırmızı kuşüzümü, kan portakalı, kahve çekirdekleri. Lev Tolstoy: Votka, miskotu, siyah çay, tane karabiber, dağservisi. Sylvia Plath: Yeni yıkanmış çarşaflar, vanilya, nergisler, lavanta. Margaret Mitchell: Miskotu, manolya, çay, şeker, yeni açmış gardenyalar. Anne Sexton: Votka martini, tütün, sarı mineçiçeği, naneşekeri."} {"url": "https://koltukname.com/2013/02/05/ghetto-brothers-tozlu-tavan-arasindan-tekrar-gun-isigina-cikiyor/", "text": "New York'ta 1971 yılının yaz aylarında üç kardeş ve birkaç arkadaşlarından oluşan bir grup müzisyen, Manhattan Fine Tone Stüdyosu'nda kayıt yapmaktalardı. Tek bir öğleden sonrada sekiz şarkı kaydetmişlerdi. Power-Fuerza adını alacak Latin rock tarzındaki albümleri, ilk ve tek ürünleri olacaktı. Power-Fuerza, bir Latin rock albümü de olsa, hip hop'a da hiç uzak değildi. Grubun adı Ghetto Brothers'dı ve yalın bir gerçeklik içermekteydi. Ghetto Brothers, yaşadıkları Bronx mahallesinde gerçekten bir varoş çetesiydi. Manhattan, gökdelenleriyle kapitalist dünyanın en önemli sembollerinden biriyken, Bronx adeta başka bir gezegendi. Yıkıntılar, boş arsalar, terk edilmiş dükkanlar, evsizlerin ısınmak için sokaklarda yaktığı ateşler, polisin uğramadığı sokaklar, %30'un üzerindeki işsizlik oranı, nüfusun yarısının sosyal yardımla geçinmesi, uyuşturucu, şiddet bu diğer gezegenin panoramasıydı. Özellikle güney Bronx, 11 binden fazla gencin oluşturduğu 100'den fazla çetenin savaş sahnesiydi. Ghetto Brothers da bu çetelerden biriydi. Çoğu üyesi Porto Rikolu göçmenlerdi. Liderleri Benjamin Benij Melendez, Beatles hayranı bir giteristti ve Los Junior Beatles adlı bir müzik grubuyla sokaklarda Beatles parçaları çalmaktaydı. Beatles etkileri, Power-Fuerza albümünde de hissediliyordu. Ama albüm bundan fazlaydı. İngiliz pop müziğini Amerikan batı yakasının hafifliği, siyasi mesajlar ve Karayip ritim ve armonileriyle harmanlamışlardı. Carlos Santana adını hiç duymamış olmalarına rağmen, onun izinde ilerlemekteydiler. Ghetto Brothers, siyasi olarak New York'un en eylemci ve progresif çetelerinden biriydi. Kadınlar çetenin eşit haklara sahip üyeleriydi ve en azından iç kurallarına göre uyuşturucu kullanımı yasaktı. Kara Panterler'in Siyah güzeldir sloganı benzeri bir Porto Rikoluluk bilinci ve farkındalığı yaratmak niyetindeydiler. Bir üyeleri, iki çete arasındaki bir sorunu çözmek için uğraşırken öldürüldüğünde, Ghetto Brothers bir ilk olarak intikam çağrısı yapmamıştı. Bunun yerine New York tarihine geçecek olan 7 Aralık 1971 Hoe Bulvarı barış buluşmasını düzenlediler. Bu buluşmadaki silah bırakma çağrısı, uzun soluklu olmasa da, çete savaşları açısından bir dönüm noktası olmuştu; çünkü Ghetto Brothers'ın artık her cuma organize ettiği sokak partileri, hip hop'ın ortaya çıkışında büyük bir rol oynayacaktı. Power-Fuerza albümü bütün bunlardan önce ortaya çıkmış, sadece New York'ta satışa sunulmuş ve unutulmuştu. Benij Melendez bile yıllarca bir örneğine sahip olmadı. Bugün orijinal kopyaları, yüzlerce dolara satılmakta. Neyse ki, Power-Fuerza, geçtiğimiz günlerde yeniden basıldı ve halen taze bir sese sahip bu albümü edinmek tekrar mümkün."} {"url": "https://koltukname.com/2013/02/06/haftanin-eglencesi-bir-creep-olarak-lance-armstrong/", "text": "Aranızda duyanlar olmuştur, ünlü bisikletçi Lance Armstrong, televizyonda Oprah'ya kalbini açan ünlüler kervanına katılmıştı. Geçtiğimiz haftalarda bu televizyon söyleşisi daha ziyade Batı'da ufak çaplı bir skandal yaratmıştı. Bu söyleşide 2009 ve 2010 zaferleri hariç tüm yedi Fransa Bisiklet Turu'nda doping yaptığını itiraf eden Armstrong, bunun bir spor komplosu olmadığını, herkesin yaptığını, yarışmaya katılmanın ön koşulu gibi gördüğünü de eklemişti. Öğrendiğimize göre, yetkililer itiraf sonrası Armstrong'un peşini bırakmıyorlar, tam tersi üstüne gitmeye devam ediyorlar. Bu olayın tarihte gelmiş geçmiş en büyük doping skandalı olduğu kanaatindeler, zira sadece ilaç kullanmak değil, bunu senelerce bu kadar başarılı bir şekilde saklayabilmek Armstrong'a yardım edenleri de suçlu konumuna getiriyor. Tek kişilik bir iş değil yani doping. Atletizm neydi üzerine bizi düşüncelere sevk eden bu hikaye aynı zamanda televizyonda gelen itiraf dolayısıyla televizyon popüler kültürünün hep hatırlanacak bir parçası oldu. Hatta televizyon kültürünün başka önemli bir meselesi olan müzikleri canlı değil de kayıttan aktarma konusunda Beyonce'nin skandalıyla yan yana tartışıldı, neden hep hile yapıyoruz sorusunu sordurttu."} {"url": "https://koltukname.com/2013/02/07/sanatci-muzisyen-ve-yazarlarin-pasaportlari/", "text": "Herhalde en ilginç kimlik belgesi pasaport olsa gerek. Diğer belgelerden farklı olarak yalnızca şahsi bilgilerinizi değil, nerelere ne sıklıkta gittiğinizi, hatta en rahatsız şartlar altında çekilmiş fotoğraflarınızı da belgeliyor. Hele bir de Türkiye gibi, her ülkenin vize istediği bir ülkenin pasaportuna sahipseniz, sayfalarınız rahatlıkla dolup taşabiliyor. Başkalarının pasaportlarını karıştırmak da büyük zevk verir insana. Hele de ait olduğu dönem ya da ülke itibariyle kendimizinkinden biraz farklıysa... Flavorwire'ın derlemesi sayesinde şimdi Joyce'tan Fitzgerald'lara, sanatçı, müzisyen ve yazarların eski pasaportlarına göz atabiliyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2013/02/08/f-scott-fitzgeraldin-baltimoredaki-evi-satilik/", "text": "Fitzgerald'ın Park Caddesi, No. 1307, Baltimore adresindeki satılık müstakil evinin fiyatı bu. Fitzgerald'lar Baltimore'da 1930'larda, Zelda'nın psikolojik tedavi görebilmesi için yaşıyordu. Fitzgerald'ın kendisi de bu sırada alkol sorunlarıyla boğuşuyordu. Tam da bu sorunlarını ve Zelda'yla ilişkilerini anlattığı, otobiyografik izler taşıyan romanı Buruktur Gece'yi de bu dönemde, bu evde yazmıştı. Çok fazla içtim ve bu beni kesinlikle yavaşlattı. Öte yandan, alkol olmadan bu dönemi nasıl atlatırdım, bilmiyorum."} {"url": "https://koltukname.com/2013/02/11/lego-55-yasinda/", "text": "Çocuklardan yetişkinlere büyük bir hayran kitlesi bulunan, türlü türlü çılgınlıklara neden olan LEGO, 55. kuruluş yıldönümünü kutluyor. Üstelik daha öncekilere taş çıkartacak bir reklam kampanyasıyla: LEGO bulmacalar."} {"url": "https://koltukname.com/2013/02/12/evrenin-sinirlarina-muzik-yayini/", "text": "Geçtiğimiz aralık ayında NASA, Voyager 1 uydusunun, Güneş Sistemi'nin dış bölgelerindeki yeni bir kuşağa girdiğini duyurdu. Voyager projesinin başındaki bilim insanı Ed Stone, tarihte insan yapımı bir nesnenin Güneş Sistemi'ni terk etmesine sadece sayılı günler kaldığını bildirdi. 35 yıldır uzayda durmadan yol alan bu küçük aracın üzerinde pek çok ölçüm aleti dışında, dünya dışı varlıklar için iliştirilmiş bir de hediye var: bir altın plak. Voyager, listesini burada görebileceğiniz 115 fotoğraftan başka, aralarında balinalarınınki de olduğu 56 farklı dilde selamlama mesajları, evrim temalı 12 dakikalık bir gürültü kaydı ve öpücük, dalga, kalp atışı, kahkaha seslerini içeren kayıtları da bulunduruyor. Ama NASA bilim insanları bununla da yetinmemişler ve Voyager'ın rastlayacağı dünya dışı varlıklara insanlığı anlatan 90 dakikalık bir müzik albümünü de bagaja koymuşlar. Voyager'a böyle bir albümün eklenmesi ünlü astronom Carl Sagan ve Frank Drake'in önerisiyle olmuş. Carl Sagan, yapımcı arkadaşı Timothy Ferris'ten Voyager için bir plak hazırlamasını istemiş. Ferris de soluğu arkadaşı John Lennon'ın yanında almış. Ancak Amerikalı yetkililerle arası hiç de iyi olmayan Lennon, teklifi reddetmiş. Bunun üzerine Ferris kolları bizzat sıvamış. İnsanlığı anlatmak gibi büyük bir kapsamı olan albüm için, tek bir yüzü 27 dakika müzik alabilen bir LP'nin yeterli olamayacağını hemen fark etmişler. Bunun için de dakikada 33 devir yapan plağı, 16 devir yapacak şekilde kaydetmişler ve kapasiteyi böylece iki katına çıkarmışlar. Albümde yer alacak parçaları seçmek de kolay olmamış. Üzerinde uzlaşılabilen az sayıda müzisyenden biri olan Bach, Brandenburg Konçertosu'yla albümün açılışını yapmış. Daha sonra Endonezya'nın Java adasından bir Gamelan örneği, Kongo yağmur ormanlarından Pigmelerin seslendirdiği bir türkü, Senegal'den ritimli bir parça, melankolik bir Bulgar havası, Navajo yerlilerinden bir ağıt, Çin'den 2500 yıllık bir halk şarkısı takip etmiş. Louis Armstrong'dan Melancholy Blues ve Chuck Berry'den Johnny B. Goode gibi örnekler de listeye eklenmiş."} {"url": "https://koltukname.com/2013/02/13/haftanin-eglencesi-85-yillik-oscarin-en-iyi-filmleri-ve-surpriz-roportajlar/", "text": "24 Şubat, yani önümüzdeki pazar günü 85. Akademi Ödülleri, namı diğer Oscar'lar sahiplerini bulacak. Umut Işığım filminden Jennnifer Lawrence En İyi Kadın Oyuncu, Lincoln'dan Daniel Day-Lewis En İyi Erkek Oyuncu, Argo da En İyi Film için favoriler arasında. Will Ferrell ve ekibinin çalışması olan Funny or Die'ın takipçileri, Zach Galifianakis'in Between Two Ferns adlı şaka programını bilecektir. Galifianakis'in ünlü konuklarına rahatsız edici sorular sorduğu, kimi zaman aynı derecede rahatsız edici yanıtlar, kimi zamanlarsa şiddetli tepkiler aldığı program Oscar Özel bölümlerini yayınladı! İki bölümden oluşan Oscar Özel programına, sarhoş bir Anne Hathaway, ishalden bahseden bir Naomi Watts ve kavgacı bir Bradley Cooper damgasını vuruyor."} {"url": "https://koltukname.com/2013/02/14/televizyondan-kitaba-downton-abbey/", "text": "TV dizileri edebiyat göndermeleriyle, içinde geçtikleri dönemle, karakterlerin oynadıkları oyunlar, hatta yedikleri yemeklerle meraklı izleyiciyi okumaya sevk edebiliyorlar. Biz de meraklarımıza yenildik ve dizilerden yola çıkan okuma listeleri hazırlamaya karar verdik. Listeler dizilerle şahsi ilgilerimizin çekiştirdikleri yerlere gidiyorlar ve her zamanki gibi katkılarınıza açıklar. Downton Abbey son zamanların, Sherlock'la beraber en popüler İngiliz dizisi. Son olarak Noel Özel Bölümüyle bazılarını katıla katıla ağlatan, bazılarına da bu kadar da olmaz ki, dedirten dizi Titanik'in batışıyla (1912) açılıyor. Downton Abbey'de bölüm bölüm 20. yüzyılda ilerliyoruz ve aristokrasi, burjuvazi ile işçi sınıfının kendi gündelik yaşam kültürleriyle beraber önemli dönüşümlerini seyrediyoruz. Resimde de görüleceği üzerine aşağıdakiler yukarıdakiler ayrımı, belki tüm oyunculardan da daha fazla öne çıkan, kendi başına bir karakter. Burada aşağıdakiler bu malikanenin hizmetlileri, yukarıdakiler ise toprak sahibi soylular ve aralarına yavaş yavaş katılan burjuvalar. Diziye yabancı olanlar için kısa bir özet geçelim: Downton Abbey malikanesi, Grantham Kont ve Kontesi'nin makamı. Bu unvanların sahibi 20. yüzyılın başında Crawley ailesi. Fakat bekleneceği üzere en büyük derdi toprakların mirası olan bu aristokratik aile mevcut kontun sonrasında bu unvanı, dolayısıyla da topraklarında ve üstünde çalışanların hayatlarında söz sahibi olma ayrıcalığını kimin miras alacağının peşine düşüyor. Zira kontun erkek çocuğu yok, üç kızı var. İşte bu kızlardan birinin yapacağı evlilik tüm dengeleri değiştirebilir. Böylece senaryoya romantik bir hikaye göbeğinden eklenmiş oluyor. Fakat diziyi bu kadar popüler yapan herhalde ara ara bayağı kusurlu bulduğumuz senaryosundan ziyade oyunculukları. Özellikle de büyük anne rolündeki Maggie Smith'in inanılmaz oyunculuğu, her sezonu sürükleyebilecek şahanelikte. İngilizler ve sınıf denince akla gelen tek kitap. Hem tarih yazımında hem sınıf analizinde hem de İngiliz işçi sınıfının özgün ve yerel tarihine bakışıyla öne çıkan ve çok tartışma da yaratmış bu kitapta, kont ve konteslerin terzilerini, ayakkabıcılarını, bir zamanların makine kırıcılarını ve çok daha fazlasını çok zengin bir anlatımla okumak mümkün. Sınıfı durgun bir kategori olarak algılayan, sadece ajanların seyyaliyeti ve güç mücadelesinin güdümlü bir parçası olduğunu vazeden anlayışa karşı Thompson şarkılar, ilahiler, şiirler, yeminler, günlükler ve gazeteler vasıtasıyla tarihi canlandırır. Bir abbey'den diğerine, henüz I. Dünya Savaşı'nı yaşamamış, geleneklerinin tehdit altında olduğunu hissetmeyen, her şeyiyle 19. yüzyıla ait bir manastıra uzanıyoruz. Downton Abbey'nin başlangıçta içinde bulunduğu konumu anlamak için güzel bir kitap Northanger Manastırı. Mütevazı bir aileden gelen Catherine'in daha zengin bir ailenin oğluna talip olmasıyla gelişen olaylar, Austen'ın her zamanki gözlem gücü ve sivri diliyle birleşince ironi dolu bir roman çıkıyor ortaya. Amerikalı annenanne, Amerika'dan yeni demokrasi yorumlarıyla birlikte 1920'lerin ihtişamını da getiriyor babaanneyi dehşete düşüren kızlı erkekli partilerden, ev içi pikniklerden, çeşit çeşit eğlencelerden söz ediyor sürekli. Amerika'da I. Dünya Savaşı sonrası şatafatı deyince akla ilk gelen kitap Muhteşem Gatsby oluyor elbette. Yeni Dünya'da durumun anneannenin anlattığı kadar güllük gülistanlık da olmadığını, aristokrasi-burjuva ayrımının henüz tamamen ortadan kalkmış olmadığını da gösteriyor Gatsby. Son olarak, ne yazık ki henüz Türkçede bulunamayan bir kitap listemizde. İngiltere'nin en önemli yazarlarından Evelyn Waugh, 1934 tarihli romanı A Handful of Dust'ta Downton Abbey malikanesinin geleceğini gösteriyor: Tesisatı, ısıtması doğru dürüst çalışmayan, onlarca odasından yalnızca iki üç tanesi kullanılabilinen, hepi topu birkaç tane hizmetlisi kalmış, kısacası döküntü bir malikane; orada doğup büyüdüğü için eve tutkuyla bağlı olan bir adam ve bu ıssız zenginlikten sıkılan, sürekli Londra'ya eğlenmeye kaçan eşi. Waugh'nun Türkçe baskılarıyla ilgili heyecan verici duyumlar aldık, netleştirdiğimizde sizlerle de paylaşacağız."} {"url": "https://koltukname.com/2013/02/15/amadeusun-sarstigi-viyanali-gencin-15-olum-yildonumu/", "text": "Johann Hans Hölzel, 19 Şubat 1957 tarihinde Viyana'da doğdu. Erken yaşlarda müzikle yakın ilişki kurmuştu. Sokak müzisyeni olarak pek çok şehri, barları, kulüpleri dolaştı. 1998 yılında Dominik Cumhuriyeti gibi uzak bir diyarda, geçirdiği trafik kazasında hayatı son bulana dek, adı, Avusturya'nın modern zamanlardaki en önemli pop yıldızı olarak bellendi. Vatandaşı Mozart'ı andığı Rock Me Amadeus, Jeanny ya da Coming Home gibi parçalarıyla tam 75 altın plak kazanan Falco adını 80'li yıllara altın harflerle kazımıştı. O, Amerika kıtasının listelerinde 1 numaraya yükselen, Almanca şarkı söyleyen ilk müzisyendi. Çoğunluk onu beyaz-rap müziğin öncüllerinden saysa da, Falco, türlerden bağımsız bir çizgiye sahipti. Onu tanıyanlar, biraz kendini beğenmiş ve kendine odaklı, biraz da zor birisi olduğunu ifade etmektelerdi. Avusturya'da, ülkenin belki de yegane uluslararası başarıya ulaşan pop yıldızı olsa da, pek sevilmediği gerçekti. Falco da bir söyleşisinde kendisi için Uyumlu bir ortamda uyumsuz bir kişiliğim ifadesini kullanmıştı. Tanınmasını sağlayan ilk parçası Ganz Wien, başkentin uyuşturucu ortamını konu edinmişti ve radyolarda çalınması ivedilikle yasaklanmıştı. Bir sonraki hiti Der Komissar da aynı şekil de dikkatleri toplamıştı. 1985 yılında dünya çapında başarı kazanan Jeanny ise, cinsel bir istismarı öven nitelikteydi. Tüm tepkilere ve eleştirilere rağmen siyah deri ceketi ve briyantinli saçlarıyla bu serseri ruhlu adamın yükselişi önlenemedi. Fakat, Falco'nun yolunu tıkayan yine kendisi oldu. Uyuşturucu, alkol, ailevi sorunlar, 80'lerin sonunda onu büyük bir krize soktu. Artık albümleri 1 numara olmuyor, listeler onun parçaları tarafından işgal edilmiyordu. Giderek uzaklaşma isteği ile dolmuştu ve Karayipler'deki Dominik Cumhuriyeti'ni kendine yurt edindi. 1998 yılının bir gecesi, aracıyla bir otobüse çarptığında, kanında 1,5 promil alkol ve büyük miktarda marihuana vardı. Ölümünden kısa süre önce kaydettiği parçada Yaşamak için önce ölmem mi gerek? diye sormaktaydı, ironik olarak. Vatanında özlemini duyduğu saygı ve kabulü artık görmeye başlamıştı. Johan Hans Hölzl, hayranları tarafından bugün hala bir fenomen olarak görülmekte. Almanca şarkı söyleyen bir pop müzisyeninin, bu kadar büyük bir kabul görmesi sık rastlanan bir durum olmasa da, 80'lerin o eşsiz atmosferi her şeyi mümkün kılıyordu. Bu yüzden, Falco'nun ardından Jeannyyle birlikte gözyaşı dökenlerin sayısı halen hiç de az değil."} {"url": "https://koltukname.com/2013/02/16/haftadan-kalanlar-11-17-subat-2013/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. Mısır'da muhalefet de iktidar da direniyor. Direnirken kadına karşı şiddetin protesto edildiği bu haftada oralardan kadın düşmanı ilginç açıklamalar geliyor. Mısır başbakanı kırsal bölgelerdeki salgın hastalıkları kadınların çocuklarını emzirirken göğüslerini iyi temizlememelerine bağlamış. Zaten taciz ve tecavüzlerin tartışıldığı bir sene geçirdi Mısır, fakat şiddet durmuyor. Yine en çok öne çıkan olaylardan soyulup da sokak ortasında şiddet gören Hamada Saber'in hikayesi ve video için Arabist'e bakabilirsiniz. Aaron Swartz'ın ölümünü ve bilimsel çalışmaların dijital ortamda herkesin ulaşılabileceği açık erişim dahilinde olmasını daha önce tartıştık, İnternet kimin? diye sorduk. Bu ay okuduğumuz bir haber ise kafa karıştırıcı. Birleşik Krallık'ta hükümetin 2014 yılında kamu fonları kullanmış tüm araştırma ve projelerden çıkan rapor ve yayınların kamunun erişimine açma projesini akademisyenler protesto etmiş. Etraflıca düşünülmeden verilen aceleye getirilmiş bir karar olduğunu ve akademisyenlerin aleyhine olabilecek noktalar olduğunu öne sürüyorlar. Nasıl derseniz Jadaliyya'da devamını okuyabilirsiniz. Downton Abbey'den devşirdiğimiz kitap listesine girişmeden önce belki biraz dedikodu istersiniz. Büyükanne rolünde Maggi Smith neden dizinin hiçbir bölümünü izlemediğini burada anlatmış. Heyecan verici bir dizi haberi: Philip K. Dick'in Yüksek Şatodaki Adam adlı romanı, 4 bölümlük bir mini diziye uyarlanıyor. Amerikan bilimkurgu kanalı SyFy'da yayınlanacak olan dizinin başında, yine bir Philip K. Dick uyarlaması olan Blade Runner'ın yönetmeni Ridley Scott var. Diziyi bekleyene kadar sabırsızlananlar Dost Körpe çevirisiyle Metis'ten çıkan kitabı inceleyebilirler. Şu sıralar bilinen, bulunan ve satın alınabilecek fiyatları olan malzemelerle yemek yapma konusu üzerine düşünüyoruz. Sıradan patates püresi, yine sıradan sayılabilecek soğan ve peynir ikilisiyle başka bir şeye çevirme vaadini veren Karamelize Soğanlı ve Keçi Peynirli Patates Püresi tarifi ilgimizi çekti. Yine çok ucuz malzemelerle yapılıp işe götürülebilecek, hatta arkadaşa hediye edilebilecek yulaflı krakerleri de pazar günü denemeyi düşünüyoruz. Tarif ise pek sevdiğimiz, yemek bloğundan önce kendine sevgili, sonra da restoran edinmiş Orangette'den geliyor."} {"url": "https://koltukname.com/2013/02/18/roberto-bolanodan-oykuculere-tavsiyeler/", "text": "Son yıllarda çağdaş dünya edebiyatının hızla yükselen yıldızlarından biri Roberto Bolano. Özellikle de ölümünden sonra çıkan 2666'yla birlikte tüm eserleri İngilizcede teker teker yayımlanmaya başladı. Elbette İngilizce konuşan dünyanın ilgisi, çoğunlukla olduğu gibi uluslararası bir ilgilye dönüşüyor. Bolano'nun durumunda, iyi ki de öyle oldu, diyebiliriz sanırım. 2666'nın şanından önce Şilili yazarın üç kitabı Metis Yayınları'ndan çıkmıştı. 2666 ise, Zeynep Heyzen Ateş çevirisiyle, açıkçası yayın çizgisinin çok uzağında durduğu için şaşırtıcı bir biçimde Pegasus Yayınları'nca yayımlandı. 1. Öyküleri asla birer birer yazma. Bunu yapan kişi kendini son nefesini verdiği güne dek aynı öyküyle cebelleşirken bulabilir. 2. En iyisi öyküleri üçer üçer ya da beşer beşer yazmaktır. Eğer enerjine güveniyorsan dokuzar dokuzar ya da on beşer on beşer yaz. 3. Dikkat et: Onları ikişer ikişer yazmanın cazibesi birer birer yazmaya kalkışmak kadar tehlikelidir, zira içinde ikiz aynaların aynı kirli ve inatçı oyununu barındırır. 4. Quiraga'yi, Felisberto Hernandez'i, Borges'i okumak gerekir. Rulfo'yu, Monterroso'yu, Garcia Marquez'i okumak gerekir. Bu yapıtlara biraz saygısı olan bir öykü yazarı Cela'yi ya da Umbral'i asla okumayacaktır. Onların yerine Cortazar'i ya da Bioy Casares'i elbette ki okuyacaktır, ama Cela ve Umbral'i asla. 5. Tam olarak anlaşılmamış olabilir diye tekrar söylüyorum: Cela ve Umbral'in yanından bile geçmeyecektir. 6. Bir öykü yazarı yürekli olmalıdır, kabul etmesi hüzün verici ama gerçek bu. 7. Öykü yazarlarının Petrus Borel'i okumuş olmakla övünmeleri sık rastlanan bir durumdur. Ama gerçek şu ki, birçok öykü yazarı Petrus Borel'i taklit etmeye çalışmaktadır. Büyük hata: Aslında Petrus Borel'in giyim tarzını taklit etmeleri gerekirdi! Doğrusu Petrus Borel hakkında neredeyse hiçbir şey bilmezler. Tıpkı Gautier ya da Nerval hakkında bir şey bilmedikleri gibi. 8. Gelin bir anlaşma yapalım: Petrus Borel'i okuyun, Petrus Borel gibi giyinin, ama aynı zamanda da Marcel Schwob'u, özellikle de Marcel Schwob'u okuyun ve sonra Alfonso Reyes'e, ondan da Borges'e geçin. 9. Hiç kuşku yok ki Edgar Allan Poe'da hepimizi doyuracak kadar malzeme vardır. 10. Dokuzuncu madde üzerinde duşunun. İnsan dokuzuncu madde üzerinde düşünmeli; eğer mümkünse, diz çökerek. 11. Hararetle tavsiye edilecek kitaplar ve yazarlar: Longinus'un Yüce Üzerine'si; biyografisi Lord Brooke tarafından kaleme alınan talihsiz ve yürekli Philip Sidney'in soneleri; Edgar Lee Masters'ın Spoon River Antolojisi; Enrique Vila-Matas'in Örnek İntiharlar'ı. 12. Bu kitapları okuyun, ayrıca Çehov ve Raymond Carver'ı da okuyun; ikisinden biri bu yüzyılın çıkardığı en iyi öykü yazarıdır."} {"url": "https://koltukname.com/2013/02/19/montreux-caz-festivali-artik-oksuz/", "text": "Caux-sur-Montreux yakınlarında kayak yaparken geçirdiği bir kaza sonrası komaya giren Claude Nobs, hayat mücadelesini kaybetti. 76 yaşındaki Montreux Caz Festivali'nin yaratıcısı, ardında tarihe geçmiş, geleneksel bir sanat etkinliği bırakarak veda etti. Nobs, 60'lı yıllarda, yerel turizm bürosunun yöneticisiyken konserler organize etmekteydi. Bu işi daha büyütüp bir festival haline getirme fikrini o yıllarda edindi. 1967'de, Genfer Gölü'nün kenarındaki bu küçük kasabadaki ilk festival, Keith Jarrett ve Jack DeJohnette gibi sanatçıların katılımıyla gerçekleşti. Sadece büyük bir katılım sağlanmamış, festival hemen caz dünyasının ikonik bir olayı haline gelmişti. Nobs, festivali saf bir caz kavramına sıkıştırmak yerine daha geniş bir kapsamı tercih etmişti. Böylece 70'lerde Led Zeppelin ve Soft Machine gibi rock grupları da, aralarında Herbie Hancock ve Dizzy Gillespie gibi isimlerin bulunduğu caz müzisyenlerinin yanında sahne aldılar. Bunlara Brezilyalı Gilberto Gil, Elis Regina ve hip hop müzisyenleri Wu-Tang Clan de eklendi. Model tren koleksiyoncusu Nobs, ömrü boyunca bu türler ötesi festivalin ruhu ve motoru oldu. Nobs'un ardından festivalin internet sayfasında, Seni tanıyan bizler için, sen hep var olanı sorgulayan kişi olarak kalacaksın. Biz sana bir işin neden yapılamaz göründüğünü açıklamaya çalışırken, sen bize hep, 'Neden olmasın!' sorusunu sorardın, mesajı yayınlandı. Çalışma arkadaşları, Tam da tarzın olduğu üzere, tıpkı müzikte olduğu gibi hayatta da her stüdyo çalışmasının sonuncusu olabileceğini hatırlatmak üzere, bize bir sürpriz yaparak aramızdan ayrıldın, ifadesiyle ona veda ettiler. Nobs'u tüm dünyaya tanıtansa, ironik şekilde caz değil, bir rock parçası olmuştu. Deep Purple, Smoke on the Water adlı parçasında Funky Claude was running in and out / Pulling kids out the ground satırlarıyla Nobs'u ölümsüzleştirmişti. Şarkı, 1971 yılında Montreux'daki bir Frank Zappa konserinde yangın çıkması sonrası, Funky Claude lakablı Nobs'un salonu boşaltmasını anlatmaktaydı."} {"url": "https://koltukname.com/2013/02/20/atina-patatesleri-romanya-atlari-ve-bir-belgesel/", "text": "Yunanistan'da krizin patlak vermesinin ardından neredeyse üç sene geçti. Yunan halkının geniş kesimleri, krize tasarruf tedbirleri ve IMF paketleriyle müdahale etmek isteyen hükümete öfkesini sokakta gösterdi, bazı zamanlarda çok da yaratıcı oldular. Bu üç sene zarfında gelen giden hükümetler, Almanların akıl göstermeleri, seçimler ve sağcıların seçim sandıklarındaki yükselişleri, gidişatı temelde değiştirmedi. Kriz derinleşti, insanlar yoksullaştı. Sonunda Yunanistan kendisini insani bir krizin içinde buldu. Sendikaların ve sol partilerin örgütlü mücadele çağrıları yankı buldu, geniş ve ses getiren grevler yapıldı. Fakat hayatın gündelik akışının çok ciddi bir biçimde bozulması ve insanların gıda alamamalarıyla birlikte daha spontane gelişen çözümler de ortaya çıktı. Aşağıda seyredebileceğiniz belgeselden öğreniyoruz ki, şu anda Yunanistan'da yirmi kadar para kullanmayan değiştokuş sistemi var. İnsanlar hükümeti, yasalarını ve bankalarını devre dışı bırakarak kendilerine geçici de olsa alternatif bir sistem yaratmaya çalışıyorlar. Bu alternatiflerden biri sayılan patates hareketinin özü Mısır'dan ithal edilen patates yerine kendi patateslerinin satılmasını isteyen yerli üreticinin sözünü hükümete dinletememesi sonucu, fiyatını istediği gibi belirleyerek düşürmesi ve daha da düşürmesi. Belgeselde anlatıldığı gibi, insanlar mahalle ve şehir bazında örgütlenerek başka bir hayat kurmaya çalışıyorlar. Bu siyasi bir örgütlenmeye de gittiğinde herhalde eski Yunanistan'dan eser kalmayacak. Bir zamanların Akdeniz diyeti modasının merkezi olan, zeytinyağı ve defne yaprağı kokulu Yunanistan mutfağı, kriz nedeniyle sadece patates yemeği artırmamış, aynı zamanda kendini ucuz işlenmiş gıdalara bırakmış; hazır yiyecekler cüzdanlara daha çok uyuyormuş. Aşağıdaki belgesel meselenin işlenmiş işlenmemiş gıda ayrımını çoktan geçtiğini, gıdalarını çöpten bulmak istemedikleri için insanların intihar ettiğini gösteriyor. Rüyası sorulunca, Hayatta kalmak istiyorum, diyor bir adam, çocuğunun canı çikolata çektiğinde ona bir parça çikolata verebilmek istiyor. Avrupa aynı haftalarda at eti skandalıyla sarsılıyor. Food Politics bloğunun ve kitabının yazarı Marion Nestle bu skandalın nasıl da siyasetin konusu olduğunu özetlemiş, haberleri derlemiş toplamış. Sonuçta kuzey Avrupa'nın, yaşam standartları gittikçe düşen orta sınıfların ucuz et talebini karşılamak için nasıl da at eti ticaretine girdiği konuşuluyor. Guardian'daki şu yazıda neden artan hayat pahalılığı karşısında ilk tasarruf edilen yerin gıda kalemi olduğunu ve bunun nelere yol açtığını okuyabilirsiniz. Neden at eti karıştırılmış diye aklınıza düşerse şurada, yine AB'nin bir kararı sonucu Romanya'da at arabalarının yasaklandığını, böylece çok sayıda atın başı boş bir şekilde ortada kaldığını, çoğunun da sonunda mezbahalara gittiğini okuyabilirsiniz. İşte Yunanistan'a ne yapması gerektiğini söyleyen ve mevcut durumda hala hatasını kabul etmeyen aynı bu AB. Belgesel Ross Domoney'nin görüntüleri ve Dr. Dimitris Dalakoglou'nun araştırmaları oluşturmuş. 15 dakika civarında. Altyazılarını başka bir dosya olarak edinebilirsek Türkçeye çevirmek de istiyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2013/02/22/haftanin-eglencesi-jay-z-gatsbyye-karsi/", "text": "Sinemaseverler mayısta vizyona girecek olan, başrolünde Leonardo DiCaprio'nun bulunduğu yeni Muhteşem Gatsby filmini bekleyedururken, biz Koltukname olarak Gatsby'nin yaratıcısı Fitzgerald'la ilgili çeşitli haberleri okurlarımıza sunmaya devam ediyoruz. Bugünkü paylaşımımız ise haberden ziyade bir test! Yılın başında, Muhteşem Gatsby'nin müziklerinin bir parçasını Jay-Z'nin yazacağı duyurulmuştu. Vulture, bunun isabetli bir karar olduğu görüşünde. Jay-Z'nin şarkılarıyla Fitzgerald'ın klasiklerinin birçok ortak noktası olduğunu vurgulayan Vulture yazarı Margaret Lyons, örnek olarak ikisinin de eserlerinde mücadeleye, cinsiyet rollerine, toplumsal sorunlara, zenginliğin ihtişamına ve tuzaklarına, Amerikan hayalinin çekiciliğine, ayrıca partilere, arabalara ve modaya yer vermesini gösteriyor. Jay-Z'nin şarkı sözleriyle Fitzgerald'ın cümlelerinin birbirine gerçekten de ne kadar çok benzediğini kanıtlamak için bir test hazırlamış Vulture. Bakalım siz Jay-Z ile Jay G'yi birbirinden ayırabilecek misiniz. Yanıtlar yazının altında. Tüm Gatsby alıntıları Püren Özgören çevirisinden alınmıştır."} {"url": "https://koltukname.com/2013/02/24/haftadan-kalanlar-18-24-subat-2013/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. Gündüz Vassaf, Change. org'dan yola çıkarak imza kampanyalarının eylemsizliğini irdeliyor. Leonardo da Vinci'nin Mona Lisa'sının biricik olmadığı teyit edildi. Bu sefer kesinlikle gülümsüyor! Son olarak Koltukname saflarından bir haber: Bu hafta BüyükKeyif'le kısa bir telefon görüşmesi yaptık, kim olduğumuzdan, neler yapmaya çalıştığımızdan bahsettik."} {"url": "https://koltukname.com/2013/02/25/gecmis-zaman-olur-ki-subat/", "text": "Geçmiş zaman olur kiye hoş geldiniz. Müzik tarihinin unutulmazlarını, dönüm noktalarını her ay sizlerle paylaşmayı planladığımız bu bölümün, geçtiğimiz yüzyıllarla ilgili ilginizi çekecek bilgiler içereceğini ve yakın geçmişten belki unutmuş olduğunuz grupları, parçaları hatırlatarak güzel anılarınızı depreştireceğini umuyoruz. 1894 yılında doğan John Turner Layton, zamanı için oldukça sıradışı bir müzisyendi. Bunun sebebi ise siyahi olmasıydı. Pek çok Broadway gösterisi için söz yazarı arkadaşı Henry Creamer'la eserler hazırlamaktalardı ve kendilerine Amerikan müzik piyasasında bir yer edinmeyi başarmışlardı. İsimlerini sağlamlaştıran ise, 1918 yılında yazıp besteledikleri, dönemin nispeten neşeli şarkı sözlerinden münezzeh havası ve zamanının ötesindeki meldoik yapısıyla After You've Gone olmuştu. Parça o kadar başarılı olmuştu ki, 1937 yılına kadar on farklı versiyonu listelerde boy göstermiş, Louis Armstrong, Benny Goodman ve Lionel Hampton gibi sanatçılar da parçayı seslendirmişti. Emprovizasyona müsait yapısı, aralarında Wynton Marsalis'in de bulunduğu modern caz müzisyenleri tarafından da sıklıkla tercih edilmesine yol açtı. Ancak parçanın en başarılı versiyonunu Marion Harris 1919 yılında kaydetmiş ve listelerde 1 numaraya yerleşmitşi. Marion Harris, geniş kesimlerce caz ve blues söyleyen ilk beyaz müzisyen olarak kabul edilmiş, söylediği parçalar 1930 yılına kadar 43 kez 1 numaraya oturmuştu. After You've Gone, son olarak 2004 tarihli The Aviator filminde kullanılmıştı. 1950'lerin sonunda Buddy Holly, The Big Bopper lakaplı J. P. Richardson ve Ritchie Valens dönemin en önemli rock müzisyenleri arasında gösterilmektelerdi. Buddy Holly That'll Be the Day ve unutulmaz Peggy Sueyla büyük başarı yakalamış; Valens, daha on yedi yaşında doğrudan listelere 2 numaradan giren Donna ve bugün bile iyi bilinen La Bambayı kaydetmişti. Richardson ise Chantilly Lacele tanınmıştı. Aynı zamanda arkadaş da olan bu üç kafadar, 1959 yılının başında üç hafta sürecek, orta Amerika'yı kapsayan Kış Dans Partileri adlı bir turne düzenlemişlerdi. 2 Şubat'ta Iowa'da verdikleri konserden sonra Buddy Holly, ısıtması olmayan turne otobüsünden bıktığını belirterek otelde biraz daha zaman geçirmiş ve ekibi bir sonraki durakta, uçakla gelerek yakalayacağını söylemişti. Orkestradan diğer iki arkadaşı da Holly'ye katılacaklarını belirtmişti. Bu fikri beğenen Valens ve Richardson, diğer iki arkadaşlarını yerlerini kendilerine vermeleri için ikna etmiş, böylece üçlü, rahat bir yolculuk yapmak üzere 3 Şubat'ta, uçaktaki koltuklarına oturmuşlardı. Ancak 3 Şubat saat 13.00'da, pilot Roger Peterson yönetimindeki uçak, havalandıktan kısa bir süre sonra, havaalanının on kilometre ilerisinde düşmüştü. Pilotaj hatası ve kötü hava koşulları sebebiyle meydana gelen kazadan sağ kurtulan olmamıştı. Pilot Peterson'ın bu tür hava koşullarında uçmak için kullanması gerekli olan uçuş aletlerine dair sertifikaya sahip olmadığı açıklanmıştı. Valens'e uçaktaki yerini bir yazı tura atışı sonrası bırakan orkestra elemanı Waylon Jennings, Buddy Holly'ye şaka yollu Umarım o uçak düşer, demiş ve bu sözünden dolayı son nefesine kadar vicdan azabı içinde yaşamıştı. Don McLean de, 1972 yılındaki büyük hiti American Pie parçasında bu trajediyi müziğin öldüğü gün olarak anmıştı. 1975 yılı, Türkiye için sıkıntılı bir dönemi ifade ediyordu. Kıbrıs Barış Harekatı sonrası ABD Türkiye'ye silah ambargosu uygulamaktaydı. Daha sonra KKTC'ye dönüşecek Kıbrıs Türk Federe Devleti'nin kuruluşu, uluslarası arenada Türkiye'yi yalnızlaştırmıştı. Bülent Ecevit'in hükümet kurma görevini kabul etmemesiyle zirve yapan iç siyasetteki istikrarsızlık, ülkenin huzursuz günler geçirmesine sebep olmaktaydı. Bu tatsız günlerde Türkiye, ilginç bir hamleyle İsveç'te düzenlenen 20. Eurovision Şarkı Yarışması'na katılma kararı aldı. Batıyla arası Kıbrıs Harekatı sebebiyle oldukça bozuk olan Türkiye'de toplum yarışmaya odaklanmış, ilerde de olacağı gibi yarışmayı bir gurur meselesi haline getirmişti. Batı tarafından sürekli aşağılandığını düşünen Türkiye için bu yarışma, kaybedilen bir maçın rövanşı gibiydi. Ama yoğun ilgi gören ve aylar süren seçmeler bir karmaşayla başlamıştı. Posta yoluyla oyların gönderilmesine dayalı halk oylaması ve TRT jürisi farklı seçimlere sahipti. Halkın tercihi Ali Rıza Binboğa'nın Yarınlar Senin parçası olurken, TRT jürisi Semiha Yankı'nın daha batılı bit tınıya sahip Kemal Ebcioğlu tarafından bestelenmiş Seninle Bir Dakikasıydı. Her iki oylamanın ortalaması alınınca da Cici Kızlar'ın Delisin parçası birinci gelmekteydi. İşin içinden çıkılamayınca kura çekilmesine karar verildi ve kurayı çeken Cici Kız Bilgen Belgün, birinciliği Semiha Yankı'ya verdi. On yedi yaşındaki Semiha Yankı, hiç de fena olmayan parçayı başarıyla seslendirse sonuç büyük bir hüsran olmuştu. Sadece Monaco'dan alınan 3 puan, Türkiye'yi 19 yarışmacının arasında sonuncu yapmış ve bütün ülkeyi şoka sokmuştu. Tarışmalar, durumun müsebbibinin tespitini yapmak üzere alevlenmiş, Semiha Yankı'nın üzerindeki kıyafet bile sonunculuğun nedenleri arasında sayılmıştı. Ancak bu ilk Eurovision travması, en kötüsü değildi. Türkiye daha uzun yıllar, azimle katıldığı yarışmadan puansız ve sonuncu ayrılacak, yarışmada halk oylarının telefonla alınacağı yıllara kadar müspet bir sonuç almakta çok başarılı olamayacaktı. Steely Dan, 70'lerin en önemli caz-rock gruplarından biriydi. Donald Fagen ve Walter Becker önderliğinde, geleneksel pop tınıları ile caz arasında arayışlarıyla bilinmektelerdi. Rolling Stone dergisi onları 70'lerin kusursuz müzikal anti-kahramanları olarak tanımlamıştı. Steely Dan, Do It Again, Dirty Work, Bodhisattva gibi görkemli eserler bestelemiş, ancak 1980 yılındaki Gaucho albümü sonrası, grup elemanları kişisel, müzikal ve yasal anlaşmazlıklar yaşadıktan sonra çalışmalarını durduklarını duyurmuşlardı. 1993 yılına dek, Fagen ve Becker, Steely Dan olarak sahneye çıkmamışlardı ancak Citizen Steely Dan adlı derleme albümün yayınından sonra yaklaşık bir buçuk yıl sürecek bir turne düzenlemişlerdi. Ancak yeni bir stüdyo albümünün kaydedilmesi için hayranlarının bir beş yıl daha beklemesi gerekti. 2000 yılına gelindiğinde, artık 70'lerin siyasi ve toplumsal atmosferi bulunmuyordu. Dünya farklı bir gezegendi ve deneyesel, araştırmacı caz tınılı pop şarkıları yerine Britney Spears, Spice Girls, Eminem gibi daha kolay tüketilebilen müzisyenlerin eserleri seviliyordu. 90'ların sonunda 20 yıl öncesinden kendisine yer edinmeyi başaran tek isim, güncel müzisyenlerle düetler içeren Supernatural albümüyle Carlos Santana'ydı. Two Against Nature yayınlandığında, muhtemelen kimse bu kadar büyük bir başarıyı beklemiyordu. Ancak albüm, öyle olumlu eleştiriler aldı ve beğenildi ki, yılın albümü kategorisi de dahil olmak üzere dört Grammy Ödülü kazandı. Bu alandaki rakipleri The Marshall Mathers LP ile ortalığı kasıp kavuran Eminem ve OK Computer sonrası yeni albümüm Kid A'yle Radiohead'di. Ek olarak, Two Against Nature iki kez de platinyum plak kazandı."} {"url": "https://koltukname.com/2013/02/27/oscarlar-kaybedenlerin-de-kazandigi-odul-toreni/", "text": "Malum, geçtiğimiz pazar Oscar'lar dağıtıldı. Törenin genel olarak pek heyecan verici olduğu söylenemezdi: Sunucu Seth MacFarlane ırkçı şakalarıyla eleştirilirken, ödülleri alan isimlerde de herhangi büyük bir sürpriz yaşanmadı. Geceye damgasını vuranın Daniel Day-Lewis'in esprileri olduğunu düşüneneler de var. En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'nü üç kere kazanan ilk oyuncu olan Day-Lewis'in konuşmasını buradan izleyebilirsiniz. 12 bin dolar değerindeki bu tatil, arzu eden adayları ya Kertenkele Adası'na ya da El Questro Homestead'e götürüyor. 5000 dolar değerindeki bu operasyon, Hollywood'un vampir takıntısından esinlenilmiş. Vampire Facelift, kendi kanınızdan alınan plazmalarla cildinizdeki kolajenleri yeniliyor. 1800 dolar değerindeki bu hediye, Heathrow Havaalanı işkencesini çekenlerin bir numaları kıskançlık ürünü olacaktır. Normalde kraliyet ailesine ve diplomatlara has bu VIP servisinde konukların terminale, check-in kuyruklarına, pasaport sıralarına, kontrole girmesi gerekmiyor, bir limuzinle hop diye uçaklarına götürülüyorlar. 1400 dolar değerindeki bu hediyeyle Hollywood kürdan inceliğindeki vücutlardan vazgeçmeyeceğini gösteriyor. Live In Fitness Enterprise'taki bir haftalık kampta özel antreman koçunuzla günde yedi saat çalışıyor, üstüne harika yemekler yiyor, dilerseniz spa'ya gidiyor ve dilerseniz yemek kurslarına katılabiliyorsunuz. 2000 dolar değerindeki bu tatil, paketteki kıskanacağımız ikinci hediye. The Koloa Landing at Poipo Beach adlı beş yıldızlı otelin iki odalı lüks villasında beş gecelik bir tatil... Çünkü 12 bin dolarlık bir Avustralya tatili hiçbir zaman yeterli değildir. 7400 dolar değerindeki bu iç tasarım danışmanlığı, evde Oscar'ını koyacak yer arayanlara da, evin Oscar'sızlığını gizlemek isteyenlere de ideal. Danışmanlık, Los Angeles'lı Seyie Designs tarafından sunuluyor. 600 dolar değerindeki bu hediye, ölümsüz bir vampire benzemek için yüz gerdirmek istemeyenlere hitap ediyor. Santa Monica'daki üstat Heather Lousbury'nin Coldplay, Tori Spelling ve Carmen Electra gibi ünlüleri tedavi ettiği söyleniyor. 411,96 dolar değerindeki bu hediyede adaylar The Essential Guide to the Dukan Diet adlı kitabın yanı sıra Dr. Pierre Dukan'ın önerdiği yiyeceklerden de alıyorlar. Cambridge Düşesi Kate Middleton'ın da düğün öncesi Dukan Dieti uygulayarak zayıfladığı tahmin ediliyor."} {"url": "https://koltukname.com/2013/02/28/sherlock-mahkemede/", "text": "Daha önce Türkçede de yayımlanacağı müjdesini verdiğimiz kapsamlı Sherlock Holmes edisyonunun editörü Leslie S. Klinger, Sherlock Holmes ve Dr. John H. Watson karakterlerinin artık telif hakları korumasında olmadıklarını kanıtlamak amacıyla Sir Arthur Conan Doyle'ın varislerine dava açmış bulunuyor. Conan Doyle varisleri yayıneviyle iletişime geçtiler... ve eğer kendilerine lisans ücreti ödenmezse, kitabımızın büyük dağıtımcılara satılmamasını sağlayacaklarını ima ettiler. Yayıncımız elbette kaygılanmıştı, bu konu çözülmeden kitabı basamayacaklarını söylediler... Conan Doyle'ın Holmes öykülerinden bir kısmının Amerika'da hala telif haklarıyla korunmakta olduğu doğrudur. Ama Conan Doyle'ın yazdığı öykülerden bir çoğu artık telif hakları kapsamında değildir. Holmes, Watson ve diğer karakterler şu an telifsiz olan bu elli öyküde iyice oturtulmuştur. Bu Amerikan yasalarında, isteyen herkesin Holmes ve Watson'lı hikayeler yazabileceği anlamına gelmelidir. Telif haklarının edebiyat, müzik, hatta yemek alanlarındaki işleyişlerine Koltukname'de epeyce yer verdik, vermeye de devam edeceğiz. Edebiyat ve Türkiye özelinde, günümüzde kabul edilen Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'na göre, yazarların teliflerinin kalkması için ölümlerinin üzerinden 70 yıl geçmiş olması gerekiyor. Bu durumda Sir Arthur Conan Doyle'ın tüm eserlerinin, haliyle yaratmış olduğu karakterlerin, telif hakkı 2000 yılında doldu. Ancak Amerika'da işler çok daha karışık. 1978'den önce yayımlanan eserlerin telif hakları yayımlanışlarının 28. yılında yenilendiği takdirde, 95 yıl uzuyor! Şu an bu şartların geçerli olduğu bir Holmes öykü kitabı var: The Case-Book of Sherlock Holmes. Toplam elli altı Holmes öyküsünden on ikisini içeren bu kitaptaki öykülerden yalnızca onu, 2022'ye kadar telif kapsamında olacak. Varisler, bunun Holmes karakterini de telif kapsamına almaya yeterli olduğu görüşünde. GÜNCELLEME (2 Nisan 2013): GÜNCELLEME (2 Nisan 2013): Açıklamalı Notlarıyla Sherlock Holmes, uzun bir rötardan sonra nihayet yayımlandı. Kitabı uygun fiyatlara bulmak için KitapMetre'ye göz atabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2013/03/02/haftadan-kalanlar-25-subat-2-mart-2013/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. Özellikle Platonov çevirileriyle tanınan ödüllü çevirmen Günay Çetao Kızılırmak, hem kendi şiirlerini hem de Rusçadan çevirdiği başka şiirleri içeren bir bloğun sahibiymiş. Biz bu keşfin heyecanı içindeyiz, meraklısına tavsiye ediyoruz. David Bowie'nin The Stars adlı son single'ının Tilda Swinton'lı klibi internette fıldır fıldır dönmekte. Bir de bizden gelsin. Bu hafta Sherlock'un resimli, açıklamalı dipnotlu özel bir edisyonunun ilk cildinin nihayet Türkçede çıkacağını müjdelemiştik. Kitabın kapağını yanda görebilirsiniz. Önümüzdeki hafta heyecan verici edebiyat haberleri devam ediyor olacak. Ayrıca Koltukname ailesi olarak başka başka müjdelerimiz de var. Takibe devam!"} {"url": "https://koltukname.com/2013/03/03/koltukname-ailesine-bebek-katiliyor/", "text": "Müjdemizi isteriz! Koltukname ekibinden Sevillaportakalı, bir kız annesi olmaya hazırlanıyor. Koltukname bebeğinin mayıs ayında gelmesi bekleniyor. Sevillaportakalı bu süre zarfında sayfalarımızda biraz daha seyrek görünebilir, okurlarımıza ve Yemek Kültürü takipçilerimize anlayışları için şimdiden teşekkür ederiz."} {"url": "https://koltukname.com/2013/03/04/inherent-vice-beyazperdede-thomas-pynchon-turkcede/", "text": "Her filmi arasında en az beş yıllık bir mola vermeyi seven usta yönetmen Paul Thomas Anderson, anlaşılan bu sefer soluklanmaya ihtiyaç duymamış. Son filmi The Master 2012 yılında vizyona giren yönetmenin 2013 projesi hazır bile: Thomas Pynchon'ın, aynı adlı romanından uyarlanacak olan Inherent Vice. Bakınız'ın haberine göre, New York Times'la yaptığı söyleşide Anderson, elinde halihazırda bir senaryo bulunduğunu ve filmin, Upton Sinclair'in Oil! adlı romanından uyarlanan There Will Be Blood'dan daha sadık bir çalışma olacağını açıklamış. Şu an için filmde rol alacağı kesinleşen tek oyuncu, The Master'da Anderson'la birlikte çalışan Joaquin Phoenix. Romanın yazarı Pynchon'ın sürece dahil olup olmayacağı henüz bilinmiyor. Aslında kameralardan ve gazetecilerden J. D. Salinger'vari köşe bucak kaçan Pynchon hakkında zaten postmodern Amerikan edebiyatının en önemli ve şimdiden klasikleşmiş isimlerinden biri olduğu dışında pek bir şey bilinmiyor. Yazarın eserlerinin bir gün Türkçeye çevrilip çevrilmeyeceği de bugüne kadar büyük bir muammaydı. Bugüne kadar! İşte yılın bize göre ilk, belki de en bomba edebiyat haberi: V (1963), The Crying of Lot 49 (1966), Gravity's Rainbow (1973) ve Inherent Vice (2009), İthaki Yayınları tarafından yayımlanacak. The Crying of Lot 49 ve Inherent Vice Feride Evren Sezer, Gravity's Rainbow ise Nurcan Başer çevirileriyle buluşacak okurlarla. Kitapların Türkçe adları henüz belli değil. Ne yazık ki Pynchon severlerin ve meraklılarının biraz daha sabretmesi gerekiyor. Yayınevi editörü Yankı Enki, kesin bir tarih veremese de The Crying of Lot 49'nın şu an yayına hazırlanmakta olduğunu söyledi; ancak diğer kitaplar hala çeviri sürecinde. Zaten yazarın Türkiye'de bugüne dek yayımlanmamış olmasının temelinde de çeviri güçlüğü yattığını tahmin ediyoruz. Her halükarda, İthaki baskılarını merakla beklemekteyiz. Yazarın toplamda yedi romanı, bir de öykü kitabı bulunuyor. İthaki'nin listesinde bulunmayan romanlar, Vineland (1990), Mason & Dixon (1997) ve Against the Day (2006). Ayrıca eylülde, The Bleeding Edge adında yeni bir kitabının yayımlanacağı duyuruldu."} {"url": "https://koltukname.com/2013/03/05/yemek-uzerine-okumak/", "text": "Yemek kültürüyle olan ilişkimizi bizi takip edenler artık biliyor. Sadece yemeyi, pişirmeyi, tarif okumayı değil, aynı zamanda yemeğin ve mutfak kültürünün edebiyatla, televizyonla, görsel sanatlarla ilişkisine bakmayı da çok seviyoruz. Bugün de Türkçede yemek tarifi değil de yemek üzerine, yemek kültürü, siyaseti, sosyolojisi üzerine okumak isteyenlerle paylaşmak için bir liste başlatmak istiyoruz. Başlangıç, diyoruz; zira her yeni liste gibi eksik ve sürekli güncellenmeye muhtaç olacak. Elbette yorumlarınızla da büyüyecek. Listede yalnızca Türkçe kitaplara yer verdik; çünkü başka dilleri de kapsayan bir liste hem imkansız oranda büyüyecek hem de Koltukname'nin Türkçe internete katkıda bulunma çabasına özel bir yardımı dokunmayacaktı. Yabancı yayınevlerinin kataloglarında gezindiğimizde özellikle yemek sosyolojisi ve yemek siyaseti alanının hızla genişlediğini görüyoruz. Dileğimiz hem bu külliyat çevrilsin hem de Türkçe eserler yazılsın, Türkiye'de de akademide yemek kürsüleri olsun! Büyük, özenle basılmış, bol resimli bir kitap. Aslında bir derleme. On bölümden oluşuyor. Doğrudan kronolojik bir tarihi takip etmektense hem kronolojik hem tematik düzenlenmiş. İçinde Proust da var, modern tüketicinin ortaya çıkışı da. Yemek üzerine oradan buradan ilginç bir şeyler okumak istiyorum ama bunlar da dedikodu değil, tarihçi çalışması olsun diyorsanız, şiddetle tavsiye ediyoruz. Bir defada değil, seneler içinde bitirilecek bir kitap. Yazarın aynı zamanda Everest Yayınları'ndan İmge Tan çevirisiyle yayımlanan, Doğu'nun Armağanı: Baharatın Yolculuğu adlı bir kitabı bulunmakta. Fast-food yayılıyor, Amerikan köftesi memleketi sardı gibi sohbetlerde bol bol geçen ve çoğunlukla doğru olan gözlemlerinizin altını doldurmak için bir fırsat bu kitap. Temelde tarih boyunca mutfakların coğrafyalara yayılma biçimlerini tartışıyor. Merak edene hemen söyleyelim, Osmanlı mutfağı, hatta Osmanlı fast-food'u da bu tartışmaya dahil. Ailesi bu meslekte olan yazar, akademisyen olmayı tercih ettiyse de çok uzağa gidememiş. Belki bir mevsime yayılacak esaslı bir okuma. Kitap ne yazık ki tükenmiş ama yukarıdaki linkten sahaflardaki kopyaların peşine düşebilirsiniz. Bir televizyon yıldızı olmadan önce çıkan bu kitap bir yıldız şefin bu sektöre girişini, hem maddi hem manevi acılarını, yemek yemeyi, pişirmeyi ve çok acımasız bir sektörde ayakta kalma çabasını anlatıyor. Bu anı kitabı çok hızlı bir okuma, oldukça sürükleyici. Fakat bunu okuduktan sonra hala bir restoranda çalışmak, bir restoran açmak ya da bir restoranda yemek yemek dışında herhangi bir şey yapmak istiyorsanız çok azimlisiniz demektir. Yemek sosyolojisine giriş niteliğinde bir kitap. Henüz edinip okuyamadık ama en popüler yemek kültürü konularına akademik bir yaklaşım gibi gözüküyor. İçindekiler arasında diyet ve vücut imgesi, şeker tüketimi gibi konular bulunuyor. Çatalımızı sapladığımız şeyin ne olduğunu, bize neler olduğunu görmekten çekinmeyenlere açık bir davet. Tabaklarınızı ve midelerinizi doldururken bu sayfalarda yazanları göz ardı edemeyeceksiniz. Mutfak üzerine ilk okuduğumuz kitaplardan. Richard Tapper, İran konusunda uzman bir antropolog, Sami Zubaida, Ortadoğu üzerine çalışan bir sosyolog. Zubaida ayrıca geçtiğimiz senelerde Birkbeck Üniversitesi'nde başka hocalarla beraber Yemek Siyaseti adlı bir ders tasarlayıp vermeye başladı. Kitaba gelirsek, bu coğrafyanın en temel mutfak geyiklerinden olan baklava Türklerin mi Arapların mı, kan şöyle akıtılınca mı helaldir, böyle mi, bizim köyün çeşmesinin suyu bambaşka, ah o eski sular kalmadı gibi temaları antropoloji ve sosyoloji çerçevesine alarak hem zevkle hem de kendi tarihselliği içerisinde tartışıyor. Akademik dil çok baskın değil; geniş coğrafyanın, komşuların yemek kültürlerini de merak eden, yemek üzerine meyhane sofrasında başka laflar etmek isteyen herkese tavsiye ederiz. Ekmek tarifinden çok öte bir kitap. Mayanın tarihini, bu topraklardaki farklı kültürlerin tarihiyle birlikte anlatıyor, sonra da iyice Anadolu'ya odaklanıyor. Geçen yaz yaptık gördük: Çok keyifli bir yaz okuması. Hele hava ne çok soğuk ne de çok sıcaksa, örneğin aylardan haziran ise, açık havada kitap okurken kabaran hamuru beklemek de başka bir zevk. Deniz Gürsoy kitapları artık set oldu öyle satılıyor. Çaydan baharata, çorbadan köfteye çeşitlilik inanılmaz. Fakat bizim gözümüzde mutfak kitapları alanında çok nadir kendine yer bulan, halbuki günlük yemeklerimizde inatla yerini kaybetmeyen çorbanın kıymeti başka. Burada bu memlekette yapılmış her türlü çorbanın tarifini, hatta bazılarının birkaç farklı tariflerini bulabilirsiniz. Yemek yapmaya yeni başlayanlara da, kırk yıldır yapanlara da inanılmaz bir yerel zenginlik sunuyor. Yemek ve yemek yapmayi seven biri olarak koltukname'ninyemek üzerine, yemek kültürü, siyaseti, sosyolojisi üzerine okumak isteyenlerle paylaşmak için bir liste başlatmak istiyoruz sadece kitap listesi cikarmasi guzel bir ugras. ek olarak yazilmamis basilmamis yeme yeme kulturu siyaseti ve sosyolojisi uzerine yazilar yazmak isterdim."} {"url": "https://koltukname.com/2013/03/06/en-iyi-ceviri-odulu-2013-aday-adaylari/", "text": "Three Percent adlı bloğun, Amerika'da yayımlanan dünya edebiyatı eserlerine dikkat çekme amacıyla 2007'den beri edebiyat ve şiir alanında verdiği En İyi Çeviri Ödülü'nün 2013 aday adayları açıklandı. Three Percent, adını Amerika'da bir yılda yayımlanan kitapların yalnızca %3'ünün çeviri eser olmasından alıyor. Rochester Üniversitesi'nin çeviri programının bir parçası olan Three Percent, bugüne dek yazılmış en iyi kitapların hepsinin İngilizce olmadığını, İngilizce konuşan dünyanın da yabancı edebiyat eserlerine ulaşabilmesi gerektiğini söylüyor. Amaçları, çağdaş dünya edebiyatıyla ilgilenen okur, editör ve çevirmenlerin uğrak adresi olmak. 2013'ün aday adayı listesi aşağıdaki gibi. Türkçede yayımlanmış eser ve yazarları not düştük. En İyi Çeviri Ödülü, 2011 yılından beri Amazon tarafından finanse edilmekte. Amazon'un verdiği 25 bin dolar, ödülü kazanan yazar ve çevirmenler arasında 5000'er dolar olarak bölüştürülmekte. Bu sponsorluk açıklandığında, Amazon'la yıllardır kapışan butik yayınevi Melville House, herkesin ücretsiz katılabildiği ödülden çekileceğini açıklamış, edebiyat ödülü için Amazon'dan para almanın, tıbbi araştırmacıların sigara şirketlerinden para almasına benzediğini söylemişti. Bu yüzden listede Mahmoud Dowlatabadi'nin The Colonel adlı kitabını görmek bizi oldukça şaşırttı. Ne yazık ki henüz konuyla ilgili bir açıklamaya ulaşamadık. Ödülü bu yıl çevreleyen bir başka skandalvari olaysa, bir diğer önemli yayınevinin, Dalkey Archive Press'in ödüle katılmayacağını açıklaması oldu. Adını Flann O'Brien'ın romanından alan İrlandalı Dalkey Archive Press, çeviri edebiyata ağırlık vermesiyle tanınıyor. Bu yüzden geçtiğimiz yılın sonlarına doğru yarışmadan çekileceklerini açıklaması büyük bir sürpriz olmuştu. Gerekçe olarak kitap yollama masraflarını gösterip, Zaten bugüne kadar hiç kazanmadık, diye de not düşmeleri ise epey tepki toplamıştı. Ama anlaşılan kararlarından vazgeçip kitapların PDF'leriyle ödüle katılmışlar. Aday adaylarıyla ilgili olarak ilk dikkatimizi çeken, ne kadar çeşitli dillerden çeviri yapıldığı. Türkiye'de yayımlanan kitapların %50'ye yakın bir oranı çeviri olsa da, bunların bir avuç dilden çevrildiği acı bir gerçek. Nitekim bu, listedeki yazarlara Türkçede ne kadar az ulaşabildiğimizden de anlaşılıyor. Tabii ödülün en çarpıcı yanı, hem yazara hem çevirmene verilen para ödülü. Ödülün Amazon tarafından sponsor edildiği tartışması bir yana, Türkiye'de bu şekilde tartışmalı bir sponsorluk yapacak kimse de bulunmuyor. Anlaşılan İKSV, Eczacıbaşı gibi kültür organizasyonları edebiyatla ilgilenmeye başlamadıkça da bulunamayacak. Türkiye'deki tartışmalı ödüller için buraya bakabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2013/03/07/haftanin-eglencesi-yazarlarin-ex-librisleri/", "text": "Bugünkü Haftanın Eğlencesi, bir okurumuzun ricası üzerine geliyor: Ünlü yazarların ex-libris'leri. Latince...'nın kitaplarından anlamına gelen ex-libris, kitapların girişine basılan isim damgalarından çok daha öteye gitmiş, başlı başına bir sanat türüne dönüşmüştür. Resimler, şekiller, süslemeler... estetik bir araç olmanın yanı sıra ex-libris sahibinin kişiliğini de yansıtırlar. Yazarların ex-libris'lerini biz bulduk, onlardan kişiliklerine dair çıkarımlar yapmayı da size bırakıyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2013/03/08/wacken-wacken-olali-boyle-zulum-gordu-mu/", "text": "Almanya'nın Schleswig-Holstein eyaletinin küçük kasabası Wacken, her yıl bir heavy metal festivaline ev sahipliği yapıyor. Festival zaman içinde popülerleştikçe, ziyaretçilerinin de sayısı arttı ve dünyanın her yanından heavy metal severler, bu bir zamanların sakin kasabasına akın etmeye başladılar. Wacken sakinleri, başta bu işe pek ses çıkartmasalar da, işler büyüdükçe huzursuzlanmaya ve özellikle birkaç gün süren festivalin gürültüsünden şikayet etmeye başladılar. Ve sonunda, geçtiğimiz günlerde durum mahkemeye intikal etti. Ancak Schleswig İdari Mahkemesi'ne açılan dava, mahkemenin karar vermesine gerek kalmadan düştü; zira Der Spiegel'in haberine göre, davalı ve davacı, duruşmadan önce çözüm konusunda anlaştılar. Wacken sakinlerini temsil eden avukat Jens-Ulrich Kannieß, gürültünün ortalamada 70 desibeli geçmesi durumunda, organizatörlerin ilçenin yardım derneğine 1000 avro ceza ödemesi konusunda uzlaşmaya vardıklarını açıkladı. 70 desibel, yatak odası penceresinin önünde çalışmakta olan bir çim biçme makinesinin gürültüsüne denk gelmekte. Dernek, kendisine ödenen cezaları sosyal düzenlemeler alanında harcayabilecek. Gürültü ölçümleri ise, resmi olarak ölçüm yapma yetkisine sahip bir kurum tarafından, festival boyunca düzenli olarak gerçekleştirilecek. Festivalin düzenlemesine izin veren yetkili yerel kurum, ender oluşan istisnai durumlarda gürültü sınırının 70 desibelden 90 desibele çıkartılabileceği maddesini işlettiğini belirtmişti. Ancak Wacken sınırlarında yaşayan iki farklı kişi, gürültünün 90 desibelden de yüksek olduğunu belirterek mahkemeye başvurmuşlardı. Festival organzatörleri, bunun doğru olamayacağını iddia ettiler ve aksi ispatlanırsa bu cezayı ödemeye razı olduklarını belirttiler. Organizatörlerden Thomas Jensen, Aslında bugüne kadar nasılsa gene öyle olacak; festivalin bu sebeple lekelenmesi riski olsaydı, böyle bir karşılaştırmayı zaten kabul etmezdik, şeklinde konuştu. Açık havada gerçekleşen Wacken Festivali'ne 2013'te 75 bin heavy metal severin katılması bekleniyor. Yaklaşık 100 grubun sahne alacağı festival, 120 desibellik ses seviyesiyle ağustos ayının ilk haftası başlayacak. Festival biletlerinin satışı ise aylar öncesinden tamamlanmakta."} {"url": "https://koltukname.com/2013/03/10/haftadan-kalanlar-4-10-mart-2013/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. Haftanın başında, Thomas Pynchon'ın nihayet Türkçede yayımlanacağını duyurduk. Bu haber üzerine Twitter'da aldığımız duyumlara göre, Tom McCarthy'nin C'si Kaya Genç çevirisiyle Notos Kitap'tan, Remainder'ı da Jaguar Yayınları'ndan çıkacak. Anlaşılan dünya edebiyatı konusunda Türkçe okurlarını heyecanlı bir yıl bekliyor. 2012'nin öne çıkan çeviri kitaplarından biri de Ulysses'in Armağan Ekici çevirisiydi. Ekici, kitabın çeviri süreciyle ilgili açıklayıcı bir yazı yazmış. Kitabı okuyan okumayan herkese tavsiye ediyoruz bu aydınlatıcı yazıyı, kaçırılmamalı. Radiohead'in solisti Thom Yorke'un yeni klibindeki dans hareketleri epey tartışıldı. Dalga geçenleri kınıyor, Yorke gibi dans etmek isteyenleri bu rehbere yönlendirebilmekten büyük mutluluk duyuyoruz. İki hafta önce BüyükKeyif'le keyifli bir telefon görüşmesi yapmıştık. Bu yavaş yaşama kılavuzu, bu hafta sevgili konuk yazarlarımızdan, Ankara'nın en fiyakalı e-dergisi, Zezine'le görüşmüş. Bir BüyükKeyif paylaşımı daha: Sitenin 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü için hazırladığı dosyaya biz de minik bir katkıda bulunduk. İşte, Rakı masası için 10 mükemmel şarkı."} {"url": "https://koltukname.com/2013/03/11/nabokovdan-dostoyevski-elestirileri-dostoyevskiyi-madara-etmek-icin-sabirsizlaniyorum/", "text": "Vladimir Nabokov'un Dostoyevski'den pek hazzetmediğini biliyorduk. Lakin, geçtiğimiz günlerde İletişim Yayınları'ndan, Yiğit Yavuz, Fatih Özgüven ve Ayşe Nihal Akbulut çevirisiyle çıkan Rus Edebiyatı Dersleri bizi yine de afallattı. Nabokov'un 1948-58 yılları arasında ABD'de çeşitli üniversitelerde verdiği derslerin notlarından oluşan kitapta, önemli Rus yazarlar, eser eser gidilerek ele alınmış. Tolstoy, Gogol, Turgenyev, Çehov, Gorki ve elbette Dostoyevski. Nabokov derse, Dostoyevski'yi madara etmek için sabırsızlanıyorum, diyerek başlayınca ister istemez biz de sabırsızlandık ve ilginç bulduğumuz tespitleri sizler için not ettik. Dostoyevski'nin zevksizliği, Freud öncesi kompleksler içinde çekilen acılarla tekdüze biçimde uğraşması, insan vakarının trajik bahtsızlıkları içinde yuvarlanıp durması bütün bunları takdir etmek zordur. Bütün karakterlerin günahın içinden gelerek İsa'yı bulmalarından, yahut Rus yazarı İvan Bunin'in dobra dobra söylediği gibi, İsa'nın her tarafa dökülüp saçılmasından hoşlanmıyorum. Nasıl ki müzik kulağım yoksa, Dostoyevski'nin Peygamberi'ni duyacak kulağım da yok maalesef. Bir, Tolstoy; iki, Gogol; üç, Çehov; dört, Turgenyev. Bu biraz öğrencilere not vermek gibi bir şey; herhalde Dostoyevski ile Saltikov da, aldıkları kötü notları konuşmak için kapımda bekleşiyorlardır. Jean-Paul Sartre'ın, Nabokov'a laf atmak için onu Dostoyevski taklitçisi olarak suçlamasının Nabokov'a nasıl ağır geldiğini şimdi daha iyi anlıyoruz. Nabokov da derslerinden birinde Sartre'ı aynı şeyle suçlamış. Kavga etmeyin n'olur, biz üçünüzü de seviyoruz, diyesimiz geliyor."} {"url": "https://koltukname.com/2013/03/12/yeni-cikan-akademik-kitaplar-ocak-subat-2013/", "text": "Akademik alanda yeni yayımlanan kitaplar listemizle bir kez daha karşınızdayız. Listede, sadece akademisyenlere hitap etmeyen ama kurmaca ya da anı da olmayan tarih, sanat tarihi, felsefe, siyaset, sanat ve edebiyat üzerine çalışmalardan seçkiler yaptık. Son aylarda bu alanlarda listeye almak istediğimiz ve yeni kitaplar basan yayınevlerine yer verdik. Hazırlık aşamasında kişisel yönelimlerimiz de rol oynadığı açık: Nitekim bu listeyle, tüm yeni çıkanları haber vermektense, bir seçme sunarak daha önce belki de aklımıza düşmemiş ya da düşüp de unuttuğumuz konularda okumalar yapmak için hem kendimizi hem de sizleri teşvik etmeyi umuyoruz. Kitap listelerinin en çok romanlardan, bazen de anılardan oluştuğu memleketimizde, başkalarının da daha fazla ve daha sürekli bir biçimde kurmaca olmayan eser listeleri hazırlayacağına dair de bir hayalimiz var. Gözden kaçırdıklarımızı, bu aylarda şahane kitap basıp da fark etmediklerimizi lütfen yorumla ya da e-postayla bize hatırlatın. Liste tekrarladıkça ve hep beraber kullandıkça gelişecek. Marksizm ve dine yaklaşımıyla çok fazla konuyu ve düşünürü aynı anda kapsamaya çalışan ilginç bir kitaba benziyor. Okumadan üzerine çok bir şey söylenemeyecek kitaplardan. Bloch, Benjamin, Lefebvre, Zizek, Eagleton, Adorno, Althusser ve Gramsci'nin yazdıkları üzerinden konuya yaklaşmış. Okuması en keyifli sosyologlardan biridir Becker. Zaten genelde çok uzun zamana yayılmış alan araştırmalarının, katılımcı gözlemlerin sonrasında yazar, detaylar zengindir, üzerine çok düşünülmüştür ve onun ekolünü benimsemeseniz bile etkilenirseniz. Writing for Social Scientists adlı kitabı, sosyal bilimlerde akademisyen olacağım ve İngilizce yazacağım diyen herkes için elzemdir. Ağdalı bir bilim dili yerine, berrak ve net bir bilim dilini savunur. Maalesef bu kitap hala Türkçeye çevrilmemiş görünüyor. Sanat Dünyaları'nda ise onlu yaşlarından beri barlarda piyanistlik yaptığını anlatan Becker sanatın ne kadar da kolektif olduğunu, sanatın bir kişi değil bir dünya insan tarafından üretildiğini anlatıyor. Muhteşem bir dört mevsimlik kitap gibi gözüküyor. Vampirin Kültür Tarihi, ölüm korkusu, ölüm ötesi, ruhun biricikliği, ölümsüzlük düşü gibi insanın en temel korkularını ve arzularını simgeleyen vampir karakterinin hangi kültür örüntüleriyle bugünkü kavranışına vardığını anlama çabasının ürünüdür. Aynı zamanda bir kültür tarihi olarak da okunabilecek bu kitap, dünyaya döndüğü andan itibaren vampirin kan izlerini takip ederek vampire varlık kazandıran temel insani sorunlara eğiliyor. Tıp tarihini sadece bilimsel buluşların parlak geçidi olarak değil, daha toplumsal bir tarih okumayı vaat eden, toplumsal ilişkilerin içine yerleştiren bir kitap. Günümüzün tıp tartışmalarını, Türkiye'de sağlık sisteminden, ilaç şirketlerinin üstümüzdeki iktidarına, zaten daha çok bu eksende görüyoruz ya da görmeyi diliyoruz. Bu bağlamda bizi heyecanlandıran bir kitap oldu. Türkiye'nin bir literatüründe çokça tartışılan konularından birine az kullanılan bir yöntemle yaklaşıyor kitap: alan araştırması. Zaten tanıtım yazısında da bu vurgulanmış. Aslında Türkiye'de çok iyi örneklerine rastladığımız farklı disiplinlerden gelenlerin yaptıkları alan çalışmaları yeteri kadar üzerinde düşünülmeyen akademik hasletlerimizden biri bizce. O yüzden yöntem ve alan vurgusu özellikle hoşumuza gitti. İşçi sınıfı üzerine yeni bir kitap okunacağı zaman listemizde ilk sırada. Kitabı, benzer çalışmalardan ayrılan önemli bir başka özelliği de, alan araştırması sırasında kendileriyle görüşülen işçileri, araştırmanın basit nesneleri olarak görmemesi, onun yerine eşitlikçi, katılımcı ve sağlıklı bir bilgi üretimi için işçilerle araştırmacı arasında diyalog kuran bir dili ve yöntemi benimsemiş olmasıdır. Geçtiğimiz günlerde kitapçıda görüp naylonla kaplanmış olması sebebiyle görsel olan malzeme neymiş diye bakamadığımız ve hayıflandığımız bir kitap. Türkiye sol tarihinde alan çalışmaları vurgusu kıymetli demiştik biraz önce, Afişe Çıkmak, görsel bir arşiv çalışması ve bu açıdan o da çok kıymetli. Her iktidar değişiminde, her ahlaki dönüşüm sonrası yeniden yazılan tarihimiz ve bunun özellikle hınçla yazıldığını düşündüğümüz sol tarihimize umarız daha içeriden bir bakışla, yeniden yazmayı değil, bir hikayeyi anlatmayı hedefleyen bir görsel toplamdır. I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı dönemlerinde Anadolu'daki siyasi çekişmeler üzerine odaklanan Emel Akal yeni kitabıyla bu alanda üretkenliği göstermeye devam ediyor. Arka kapak yazısı iyi düzenlenmiş, oradan doğrudan aktarıyoruz. Konuyla ilgilenenlerin şimdi vakitleri yoksa da kesinlikle evde bulunsun, bir gün okurum diyecekleri kitaplardan. Topu topu bir yıllık bir zaman dilimi: 1920 ilkbaharından, 1921 ilkbaharına kadar... Bu kısa sürede, bu dar zamanda, Yeni Türkiyenin iç politik sahnesi, Londra'nın ve Moskova'nın etkileri altında nasıl biçimlendi? Emel Akal'ın kılı kırk yaran araştırması bu soruya ışık tutuyor. TKP önderi Mustafa Suphi'yle arkadaşlarının öldürülmesi ve Meclis'te ciddi bir güç haline gelmiş olan Halk İştirakiyun Fırkası'nın tasfiyesi, bu sürecin hazin zirvesidir. Şu sıralar dış politika alanında ufak çaplı bir araştırma içindeyiz ve görüyoruz ki hem Türkçe hem İngilizce gazetecilik formasyonu değil de akademi formasyonu içerisinde yazılı kaynak sayısı, hele ki güncel olmayan konularda şaşırtıcı derecede az. Türk Dış Politikası, 1919 yılından alıp nihayet Şubat 2012'ye kadar getiren bu seri, özellikle geniş yazar kadrosu ve daha ziyade tarihçiliğe olan vurgusuyla takdir topluyor. Yakınlarda edindiğimiz bu kitabı içine bakarak, dokunarak tanıtmanın zevkini yaşıyoruz. En sevdiğimiz türden bir düşünceler tarihi/kültürel tarih çalışması var karşımızda. Temel iddiası geçtiğimiz yüzyıl dönümünde ana dönüşümün zaman ve uzam anlayışında olduğu yönünde. Bu iddiayı farklı alanlar; fizik, felsefe, psikiyatri, sosyoloji ve edebiyat üzerinden takip ediyor. Zaten bu alanların herhangi birine göz atıp, biraz da tarih okuyup da bu temel iddiayı sezmemiş olan yoktur herhalde. Modernliğin gelişi tercihen ya zaman ya da uzam üzerinden okunmaz mı genelde? Bizi çok heyecanlandıran bu kitap, neden akademik kitapların sadece akademide kalmaması gerektiğinin güzel bir örneği: Akademisyen olmayan okurlar da Kübist savaşlardan Proust'a, ilgisini çekebilecek ve belki de kendisini fizik okumaya itecek bir şeyler bulabilir gibi duruyor. Türkiye tarih çalışmalarında kopuş ve süreklilik tartışmaları en temel tartışmalardandır. Gittikçe çeşitlenen, bazı çevrelerce revizyonist olarak da nitelendirilen, yeni tarih çalışmalarında daha ziyade sürekliliğe vurgu yapılıyor. İşte Cumhuriyet kuruldu, devran döndü, peki onca yüzyılın birikmişliği içerisinde ulemaya ne oldu diye merak ederseniz, bu kitap ilginizi çekebilir. Arka kapak yazısında ünlü tarihçi M. Şükrü Hanioğlu da kitabı özellikle övmüş, belirtmeden geçmeyelim. Bu hafta verdiğimiz bir haber neden bu kitapla ilgilendiğimizi daha net ortaya koyacaktır. Bir türlü kitapçılarda rastlayamadığımız ama her gittiğimizde aklımızda olan kitaplardan. Ana babalık çalışmalarının bir derlemesi olan kitap anladığımız kadarıyla konuya farklı disiplin ve yöntemlerden yaklaşan çok zengin bir toplam sunuyor. Kitabın arkasında yatan başlıca fikir, gücül ile fiili arasındaki ilişki yoluyla toplumun paradoksal kurulumudur. Bu yapısal düzeyde, isyan, devrim ve eleştiri kavramlarını toplum paradoksunu ifade eden olaylar olarak ele alıyorum. Olayın üç boyutu, yani mekansallık, zamansallık ve tekillik arasındaki karmaşık ilişkiler bu bağlamda belirleyici. İkinci, tematik bir düzeyde, isyan, devrim ve eleştirinin paradoksal doğasına odaklanıyor, karşı-isyan, karşı-devrim ve karşı-eleştirinin rolü üstünde duruyorum. Karşı-devrim imkanı devrim dahilinde var olur. Tüm devrimler karşı-devrime yol açma potansiyeli taşır. Benzer şekilde, isyan iktidar tarafından ele geçirilebilir, eleştiri her an idari bir dispozitife dönüşebilir. Böyle süreçler yaşanabilir çünkü isyan, devrim ve eleştiri esasen paradoksal fenomenlerdir. Son olarak, üçüncü bir düzeyde de siyasetin paradoksal özelliklerine eğiliyorum. Assange çok akademik bir kişilik değil ve fazlasıyla tartışmalı işler yapıyor. İnternetin geleceği ve kimin olduğu, nasıl kullanıldığı soruları ise akademinin konusu elbette. Biz de Koltukname'de bol bol tartışıyoruz. Türkçe edisyona bizim de manifestosunu çevirdiğimiz Aaron Swartz'ın SOPA Yasasını Nasıl Durdurduk başlıklı konferans konuşması eklenmiş. Şifrepunk bir toplumsal hareket olarak tanıtılıyor ve anladığımız kadarıyla barışçıllıkları üzerine duruluyor. İnternet aktivizminin kendisi artık başlı başına bir konu, bu kitap da bu konunun temel malzemelerinden birini sunacağa benziyor. Ahlaki ve pratik kafa karışıklıklarıyla dolu bir çağda, kişisel gelişim kitaplarının yeni bir bakış açısıyla ele alınma zamanı geldi. Hayat Okulu Kitapları, böyle bir yeniden doğuşu duyuruyor ve para, akıl sağlığı, iş yaşamı, teknoloji, dünyayı daha iyiye doğru değiştirme arzusu gibi hayatın büyük meselelerini inceliyor. Yine bir kültür tarihi çalışması var önümüzde. Çokça görsel toplamın konusu olmuş olan başkalarının odaları teması. İşte bunu tarihte ve geniş bir coğrafyada takip eden bir soykütük çalışması. Çağdaş mimarlık pratiğinin kendi iç sorunlarıyla hiçbir şekilde ilgilenmeksizin, genelde kabul gören önceliklerini ve sözde bilimsellik iddiası taşıyan kavramlarını temelden kusurlu bulduğu modern mimarlık anlayışına topyekun meydan okuyan metin, radikal bir tavırla inşa, iskan ve yer kavramlarını yeni baştan tanımlayarak mimarlara insan varoluşuna uygun ve sahici bir mimarlık modeli önerir: teknoloji ve uzmanlık yerine deneyimi, matematiksel veriler yerine de duygu ve sezgileri esas alan bir mimarlık. Kimileri bu çağrıyı coşkuyla karşılarken, kimileri de bunu filozofun Nazizm ile bağının fikri temellerinin ifşası olarak görüp tümden reddetmiştir. Elinizdeki kitap, modern mimarlığa yöneltilmiş en köklü ve ciddi itirazlardan biri olarak bugün hala çokça tartışılan bu metni, yazıldığı dönemin koşullarını, filozofun dünyası içindeki yerini ve aldığı tepkileri de dikkate alarak açımlamaya çalışıyor."} {"url": "https://koltukname.com/2013/03/14/the-simpsonsdan-secme-10-rock-performansi/", "text": "Matt Groening, meslek hayatına erken yaşta komşu binada faaliyet gösteren Yaratık Kulübü için canavarlar tasarlayarak girmişti. Kierkegaard ve Nietzsche'yi seven, iyi bir gözlemci olan Groening, Vietnam kabusundan yeni uyanan Amerika'da çizgi dünyasında bir yol çizmeye çalışıyordu. 80'lerin ortasına dek bant karikatürler, çizgi diziler gibi işleriyle kendine bir yer edinmeyi başardı. O güne kadar yaptıklarından daha ciddi bir proje üretmek isteğiyle, Fox TV için 30 saniyelik skeçler hazırlayacağı bir sözleşme imzaladı. Bu skeçler, hiçbir ırkın karakteristiği olmayan altın sarı benizli bir ailenin maceralarından oluşuyordu ve çok beğenildi. 1989 yılında bu yana yayında olan dünyanın en başarılı çizgi filmlerinden The Simpsons, işte böyle ortaya çıktı. O kadar sevildi ki, bir araştırmaya göre ABD 16 yaş altı gençliğinin sadece %41'i üç bakanlığın adını sayabilirken, %74'ü Bart Simpson'ın yaşadığı kasabanın adını biliyordu. Absürd karakterleri ve olaylarıyla, her alanda, ama en çok da Amerikan toplumuna yönelik sert eleştiriler yöneltmesiyle, üniversitelerde derslere bile konu oldu. Simpsonlar, tıpkı daha önce The Muppet Show'da olduğu gibi, pek çok ünlüyü de yıllar içinde konuk etti. Böylece hem gündemi hem popüler kültürü yakalayabiliyor, kimi zaman seyirciye onların da sıradan insanlar olduklarını, kimi zaman saçma ve komik davaranabildiklerini hissettiriyordu. Konukların bazısı kendilerini bazen de, Steve Martin gibi, başkalarını oynamaktaydı. Toplamda küçük bir stadyumu dolduracak kadar, altı yüzden fazla ünlü Simpsonlara konuk oldu. Bunların hatırı sayılır bir kısmı da müzisyenlerdi. Stereogum sitesi, Simpsonlar'a konuk olan müzisyenlerin arasından en sevdiği 10 taneyi seçmiş. Biz de bunları kendi yorumlarımız, bölümlerle konuk müzisyenlerin rollerinin kısa bir özeti ve bulabildiğimiz kadar videoyla sizlere sunuyoruz. Filmi burda anlatmamız zor, ama Green Day'in filmin açılışında kendileri olarak göründüğünü belirtelim. Springfield gölü üzerindeki yüzer sahnede verdikleri konserleri sırasında gölün kirlilik seviyesi yüzünden dubalar erir ve Green Day üyeleri ölürler. Daha sonra, grubun, Simpsons dizisinin müziğini kendi tarzlarında yorumladığı bir single'ı, çok satanlar listesine girer. 6) 13. Sezon, 3. Bölüm Homer the Moe R. E. M."} {"url": "https://koltukname.com/2013/03/15/jonathan-strange-ve-bay-norrell-televizyona-uyarlaniyor/", "text": "İki kere büyük bir heyecanla okuduğumuz, hatta üçüncü okuyuşumuzu iple çektiğimiz Jonathan Strange ve Bay Norrell, BBC tarafından televizyona uyarlanıyor. Susanna Clarke'ın, alternatif tarih adındaki alt bilimkurgu türünde yazdığı roman, İngiltere'deki büyü yapmayan, centilmen büyücülerin, bu büyücülerle görüşmeyi reddeden huysuz Bay Norrell'in ve Bay Norrell'e öğrenci olarak dadanıp büyüyü pratik olarak da çalışmaya başlayan Jonathan Strange'in hikayesini anlatıyor. Bu neredeyse 800 sayfalık kapsamlı romanı kuşkusuz sinemaya aktarmak imkansıza yakın olurdu. Bu yüzden Peter Harness, altı bölümlük bir senaryo hazırlıyor olacak. Yönetmen koltuğundaysa Doctor Who ve Sherlock gibi dizilerden tanınan Toby Haynes var. Diziyi beklerken kitabı okumak isteyenler için, Jonathan Strange ve Bay Norrell, Berna Kılınçer çevirisiyle Oğlak Yayınları'ndan yayımlanmıştı. Hem çevirisiyle hem de farklı kapaklarıyla çok özenli bir baskı bu, tekar ediyoruz, muhakkak okuyun."} {"url": "https://koltukname.com/2013/03/16/tut-kolumdan-cek-gotur-beni/", "text": "Rus fotoğrafçı Murad Osmann'ın Follow Me adlı projesi son günlerde internette epey ses getirdi. Osmann'ın kız arkadaşıyla birlikte çektiği fotoğrafların hepsinin konusu aynı: Bize arkası dönük olan kız arkadaşı, yalnızca kolunu gördüğümüz Osmann'ın elinden tutmuş, onu bir yerlere çekiştiriyor. Bu bir yerler, Londra'dan Singapur'a, Barselona'dan Disneyland'e, değişiyor. İlk fotoğrafı Barselona'da tatildeyken çektim. Kız arkadaşım her şeyi fotoğraflamama biraz gıcık olmuştu, o yüzden elimi tutup beni çekiştirdi. Tabii bu, beni çekiştirirken fotoğraf çekmeme engel olmadı."} {"url": "https://koltukname.com/2013/03/17/haftadan-kalanlar-11-17-mart-2013/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. The Playlist, iki gün önce 80 yaşına giren Michael Caine'in şerefine, oyuncunun en iyi on performansını derlemiş. Caine severler buraya. Marilyn Monroe'nun kütüphanesindeki eserleri merak ettiğiniz olmuş muydu? Christie's'in çıkarttığı liste için buraya buyurun. Evet, evet, Veronica Mars filmi nihayet gerçek oluyor! Dizinin hayranlarının yıllardır beklediği film için Rob Thomas Kickstarter'da 2 milyon dolarlık bir kampanya başlatmıştı. Bir ay süresi olan kampanya, 2 milyon dolara yalnızca 11 saatte ulaştı! Film bu yaz çekilecek, 2014 başında vizyona girecek. Medyanın, herkese ve her şeye yaptığı gibi üstüne saldırdığı Rüzgar Erkoçlar, yanıt olarak bir basın açıklaması yapmış. Erkoçlar'ın açıklaması fakfukfon'da. Oyuncunun bir daha hayatını ve mahremiyetini savunmak zorunda bırakılmayacağını umuyoruz. Geçen hafta hem Thomas Pynchon'ın hem de Tom McCarthy'nin nihayet Türkçede yayımlanacağı duyurmuş, 2013'ün dünya edebiyatı açısından pek heyecanlı geçeceğe benzediğini söylemiştik. Yanılmamışız: En eski Anglosakson destanlarından Beowulf, ilk defa Türkçe yayımlanıyor. Yapı Kredi Yayınları'nın Kazım Taşkent Klasik Yapıtlar dizisinden, Nazmi Ağıl çevirisiyle. Detaylar burada. Saatlerin her biri kendi kişiliğine göre işliyor. Kimi acele acele, işgüzar işgüzar. Kimi ağırbaşlı, yavaş. Kimi genç bir kadın gibi sekmekte... Kimi dörtnala almış başını gidiyor. Şurada biri pamuk atan hallaç temposunda... Öbürü, üstündeki örste demir döven demircinin çekiç gürültüleri içinde. Hasılı odam, otuz beş saatin çeşitli tiktakları ile dolu. Katı kalpli duvar saatim, şimdi hayatımdan eksilen çeyrek saati klasik melodisi ile kutlamaktadır. Sonra yine: Tiktak, tiktak, tiktak; tiktak tiktak, tiktak. Yirmi dakika geçti, yirmi üç, yirmi beş, otuz... Ve yarım saati kutlayan ikinci melodi. Bir otuz dakika daha geçince, duvar saatimin keyfine diyecek yoktur artık. Hayatımın koca bir saatini yemiş bitirmiş olmanın neşesi ile deminden beri kesik kesik çaldığı melodisini şimdi artık bütünlemektedir. Son olarak bir Koltukname haberi: Artık biz de Goodreads'le haşır neşir olmaya başladık. Hakkını verebilirsek kalmayı düşünüyoruz, bu sırada sizi sayfamıza bekleriz."} {"url": "https://koltukname.com/2013/03/18/ask-sarkilari-ve-tereyagli-ekmek/", "text": "İşte bugün ekmek kızarttık ve üzerine kadınların Michelango konuştukları salonları ve porselenli sofraları hatırlattığını düşündüğümüz bir tatlandırılmış tereyağı hazırladık. Önce tarif sonra da şiir geliyor. - 100 gram tereyağı - 3 tatlı kaşığı bal - Yarım vanilya çubuğu - 1 limondan limon kabuğu rendesi Tereyağı yumuşasın diye bekletilir, limon kabuğu rendelenir, vanilya çubuğunun içindeki siyah kısım sıyrılır, malzemeler karıştılır. Kızarmış ekmeğine üstüne sürülür. Kızarmış ekmek İngilizlerin kare ekmeklerinden olsa ve iki üçgen olacak şekilde bölünseydi herhalde bu şiire daha çok yakışırdı, lakin evde francala ekmek dilimleri vardı. Yine de porselene koymaya gayret ettik. Limon kabuğunu doğrudan tereyağın üzerine rendelemeye gayret edin, böylece rendelerken çıkan ve esas aromasını veren yağlar tereyağına geçmiş oluyor. Bal yerine başka bir tatlandırıcı kullanabilirsiniz. Vanilya yerine de başka bir baharat olabilir elbette, örneğin tarçın, belki çok çok az toz karanfil. Hafif aromalı hafif tatlı tereyağlı ekmek ve yanında mutlaka çay. odada kadınlar bir aşağı bir yukarı... michelangelo'dur konuştukları. sarı sis sürterken sırtını pencere camlarına, oluklarda oyalandı bir vakit su birikintileriyle, şöyle bir dolandı evin etrafında, uyuya kaldı. vakit senin için de benim için de, hala daha hala vakit kararsızlıklar için, bin bir karar, bin bir pişmanlık için kızarmış ekmekle çay ikramından önce. odada kadınlar bir aşağı bir yukarı... michelangelo'dur konuştukları. cesaretim var mı, cesaretim? diye sormak için de, üstümde sabah kostümüm, sımsıkı yakam, havada çene, kararlar için, pişmanlıklar için, derken hepsinin karşıtı. kollar, bir masaya uzanmış yahut bir şala sarılı. çentikli bir çift yengeç kıskacı olacaktım ben, seyirterekten sakin deniz düzlerinde. evet, ağladım, oruç tuttum, ağladım, dua ettim, paltomu tuttuğunu gördüm o ezeli kavasın, pis pis sırıttığını ne saklayayım korkudan kalbimin attığını! porselenler ve senli benli bir sohbetin ortasynda, işlerin seyrine hız vermekte ve bir iki sahneye vesile, ve prense nasihat etmekte ele yatkın bir maşa nihayet, tumturaklı laflara meraklı, fakat azıcık kalın kafalı, bir şeftali? beyaz fanila pantolonlar ayağımda, dolaşacağım sahili. türkü söylerken işittim deniz kızlarını birli ikili sanmam türkü söylesin onlar benim için. dalgaların tarayaraktan beyaz saçlarını, o arkaya savrulu,"} {"url": "https://koltukname.com/2013/03/19/gecmis-zaman-olur-ki-mart/", "text": "Geçmiş zaman olur kiye hoş geldiniz. Müzik tarihinin unutulmazlarını, dönüm noktalarını her ay sizlerle paylaşmayı planladığımız bu bölümün, geçtiğimiz yüzyıllarla ilgili ilginizi çekecek bilgiler içereceğini ve yakın geçmişten belki unutmuş olduğunuz grupları, parçaları hatırlatarak güzel anılarınızı depreştireceğini umuyoruz. Müzik tarihinin en müstesna karakterlerinden Pierino Ronald Perry Como, 14 Mart 1958 günü, dünyanın ilk single'ı olarak kaydedilen altın plağın sahibi oldu. Como, aynı kayıtla, 1959 Grammy Ödülleri'nde en iyi erkek vokal kategorisinde de birinci oldu. Daha sonra 2002'de ömür boyu başarı kategorisinde de Grammy kazanacaktı. Como, başarılı bir radyo, televizyon, sinema ve müzik kariyerini, her zaman aynı başarılı çizgide olmasa da, yarım yüzyıldan uzun bir süre devam ettirmeyi başarmıştı. Temiz, tereddütsüz bir bariton sesi vardı ve basit ve kolay yakalanır parçalarla herkese hitap edebiliyordu. Como, ilk altın plak ödülü kazanacak Catch A Falling Star'ı ilk kez kendi TV programında söylemişti. Perry Como Show adlı programı, 50'li yıllarda hem İngiltere'de hem de Amerika Birleşik Devletleri'nde çok sevilmekteydi. Aslında daha 1920'lerde milyon adetten fazla satışa ulaşan kayıtlar olmuştu ancak bu satışlara dayanan ödüller hep gayriresmi organizasyonlarca verilmişti. Como'nun parçası ise, Recording Industry Association of American tarafından bu ödüle layık görülmüştü. Parçanın çıkışının ardından çocuklar arasında Catch a Perry Como, wash him in some Omo şeklinde bir tekerleme yayılmış, parça Kevin Costner ve Clint Eastwood'un rol aldığı A Perfect World adlı filmde de kullanılmıştı. 1 Mart 1969 tarihinde, The Doors, Miami'de sahne almıştı. Konser salonu tıklım tıklım doluydu. Konser, grubun lideri ve solisti Morrison'in içkiyi fazla kaçırmış olmasına rağmen hiç de fena gitmiyordu. Ancak sıra Five to One adlı parçaya geldiğinde, Morrison kontrolünü tamemen yitirdi. Önce sesi çatallaştı ve öfkeyle doldu; ardından tüm seyirciye, Hepiniz s... k geri zekalılarsınız... Ne yapacağınızı söylemelerine izin veriyorsunuz, belki de bnu seviyorsunuz, suratınıza s.. çılmasına bayılıyorsunuz... Sizi köleler... şeklinde hakaret etti. Buraya müzik dinlemek için gelmediniz değil mi ? Başka bir şeyler daha istiyorsunuz... S. kimi görmeyi istiyorsunuz değil mi ? Evet bunun için geldiniz, biliyorum, dedikten sonra, pantolonunu indirdi ve seyirciye görmek istediklerini gösterdi. Hemen ardından da Light My Fire girişi çalındı. Konser salonunun işletmecisi durumu toparlamak için mikrofonu Morrison'ın elinden aldığında, Jim çoktan seyircinin arasına atlayıp dans etmeye başlamıştı. Amerikan basınının geniş tutucu kesimi, işi, Morrison'ın sahnede mastürbasyon yaptığını iddia etmeye kadar götürdü. FBI, Morrison'ın genç insanları provoke edip kaosa yönelttiği yönünde rapor hazırladı, grup hakkında sayısız şikayet dilekçesi ve suç duyuruları yapıldı. Radyoların Doors kayıtlarını çalmayı durdurması gecikmedi. Açılan kamu davasında en genci kırk iki yaşında bir jüri seçildi ve bu olay, hem Doors hem de Morrison'ın sonuna giden yolun başlangıcı oldu. Morrison, altı ay hapis ve 500 dolar cezaya çarptırıldı. 50 bin dolar kefaletle serbest kalan Morrison, karardan sonra ülkeyi terk etti. Davanın sonuçlanmasının üzerinden bir yıl geçmeden, Temmuz 1971'de Paris'teki dairesinde ölü bulundu. Vietnam Savaşı, Amerika Birleşik Devletleri'nin kazanamadığı ilk savaştı. Bu acımasız savaş, Amerikan askerlerinin olduğu kadar halkının da ruh halini derinden etkilemişti. Kendi topraklarında bir savaş görmeyi tahayyül bile edemeyen Amerikalılar, liderleri tarafından çıkarlarını tehdit ettiği söylenen başka ülkelerin işgaline, insanlarının öldürülmesine elbette taraftardı. Ellerine silah tutuşturulan genç erkekler, binlerce mil uzaktaka, güneydoğu Asya'nın uzak bir köşesinde, tanımadıkları insanları öldürmekle yükümlüydüler. Ancak, tüm bu hamasete ve aşırı saldırgan toplumsal yönlendirmelere rağmen, bu akıma kapılmayan insanlar vardı. Afro-Amerikalıların, Muhammed Ali'nin sözleriyle sembolize edilen muhalif tavrı, beyazlar arasında da taraftar buluyordu. Genç bir rock yıldızı olan Bruce Springsteen de bu kitlenin bir üyesiydi. Paul Schrader, Springsteen'e Born in the USA adlı bir filmin senaryosunu göndermişti. Springsteen senaryodan aldığı ilhamla yaptığı parçaya Vietnam adını vermişti. Parça, Vietnam savaşından dönen gazilerin, onları savaşmaya iten toplumdaki durumlarından yola çıkıyordu. 18 milyon adetlik satışa ulaşacak aynı adlı albüm, büyük başarı kazansa da, çoğunlukla Amerikan vatanseverliğinin bir sembolü olarak algılanmıştı. Springsteen, buna engel olmak için parçanın tek başına akustik gitarıyla söylediği, daha anlaşılır olmasını hedeflediği versiyonlarını turnelerinde çaldı. Otomotiv firması Chrysler, parçayı reklamlarında kullanmak üzere Springsteen'e 12 milyon dolar önerdi. Ancak reddedildi. Springsteen bugüne dek, hiçbir parçasının reklam müziği olarak kullanılmasına izin vermedi."} {"url": "https://koltukname.com/2013/03/20/haftanin-eglencesi-dizilerdeki-meshur-evlerin-planlari/", "text": "Bask iç tasarımcı Inaki Aliste Lizarralde, sevdiği dizilerdeki meşhur evlerin planlarını çıkartmış. Nasıl bu kadar uğraşabilmiş, bilmiyoruz ama iyi ki uğraşmış! Özellike Friends gibi, dairelerin de neredeyse birer karakter sayıldığı dizilerdeki evlerin planlarını incelemek çok hoşumuza gitti. Biz bu çalışmadan Bakınız aracılığıyla haberdar olduk. Planların posterlerini satın almak isteyenler, sanatçının Etsy sayfasına uğrayabilirler yalnız yoğunluktan dolayı mart sonuna kadar sipariş alınmıyormuş, bilginize."} {"url": "https://koltukname.com/2013/03/21/independent-dunya-edebiyati-odulu-2013-aday-adaylari/", "text": "İngiliz The Independent gazetesinin her yıl verdiği Independent Dünya Edebiyatı Ödülü'nün 2013 aday adayları açıklandı. Listede Orhan Pamuk'un Sessiz Ev'i de bulunuyor. Aday listesi önümüzdeki ay açıklanacak olan ödülün kazananı mayıs ayında belli olacak. Arts Council England, Booktrust ve Champagne Taittinger'ın sponsorluğunda yapılan ödülün ucunda 10 bin sterlin bulunuyor. Para, yazarla çevirmen arasında eşit olarak bölüştürülüyor. Jüride bu yıl Boyd Tonkin, Frank Wynne, Elif Şafak, Gabriel Josipovici ve Jean Boase-Beier bulunuyor. Ay başında yaptığımız bir haberde de, Three Percent'in verdiği En İyi Çeviri Ödülü'nün 2013 aday adaylarını açıklamıştık. Bu ödülde de, son iki yıldır Amazon'un sponsorluğu sayesinde verilen toplam 25 bin dolar, yazar ve çevirmenler arasında eşit dağıtılıyordu."} {"url": "https://koltukname.com/2013/03/22/bagimsiz-kitapcilari-gezinen-resimli-don-quijote-sayfalari/", "text": "San Francisco'lu sanatçı Boethius, şehirdeki bağımsız kitapçılardaki kitapların içine resimli sayfalar bırakıyor. Portraits of an Ingenious Gentelman adındaki proje kapsamında, hepsi Don Quijote'nin sayfalarına resmedilen birbirinden farklı çizimler her yerde ortaya çıkmaya başladı. Bu proje, kitaplara ve kitapçılara yazdığım bir aşk mektubu. Quijote, tüm romanların başlangıç noktası ve haritası, bu yüzden çizimleri başka romanların sayfalarının arasına koymak mantıklı geldi bana. Ayrıca bazen kullanılmış kitapların arasından çıkan garip notlar ya da diğer şeyler çok hoşuma gidiyor. Bunlar, kitabı yalnızca yazarla okur arasında değil, aynı zamanda okurlar arasında fiziksel bir iletişim aracı olarak görmemi sağladı. Kitabın içinde bir çizim bulma fikri, kamu sanatını çok şahsi bir seviyede tecrübe etmek açısından cazip geldi bana. Boethius, kütüphaneler için de farklı bir proje geliştirmekte olduğunu söylüyor. Kitapların arasında notlar, yazılar, fotoğraflar bulmaktan pek hoşlanan insanlar olarak bu projeye bayıldığımızı söyleyebiliriz. Bir benzerinin Türkiye şehirlerinde de yapılacağını umuyoruz. Don Quijote projesinde yer alan tüm çizimler için sanatçının internet sitesine uğrayabilirsiniz. Cervantes'in romanını, Roza Hakmen'in büyüleyici çevirisinden okumak içinse sizi buraya alalım."} {"url": "https://koltukname.com/2013/03/23/kendini-boyayan-adam/", "text": "Çinli sanatçı Liu Bolin'in çalışmasını uzun uzun açıklamak pek gerekmiyor. Görünmez Adam olarak anılan Bolin, Şehirde Gizlenmek adını verdiği projede kendini boyayarak çeşitli manzaraların içine gizliyor. Özellikle de Çin'de süregiden sansür tartışmaları kapsamında çok anlamlı bulduğumuz fotoğrafları daha fazla uzatmadan huzurlarınıza sunuyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2013/03/24/haftadan-kalanlar-18-24-mart-2013/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. Notlarımız bu hafta dolu dolu! İlk olarak, Explore'da gördüğümüz bu mektubu paylaşmak istiyoruz. Bir baba, ailesine açılmaya çalışan eşcinsel oğluna, buna hiç gerek olmadığını söylüyor. Altı yaşından beri biliyorum eşcinsel olduğunu, doğduğun günden beri seviyorum seni, diyen adam yılın babası seçilmeye aday. Televizyon dizilerine yeni bir soluk katan Sherlock'un üçüncü sezonuyla ilgili haberler gelmeye başladı bile. Çekimlere ne zaman başlanacağı bilinmiyor ama ilk bölüm, Sherlock'u ölümden döndüren The Adventure of the Empty House öyküsünden uyarlanacak. Labirent Yayınları dikkatinizi çekti mi? Çekmediyse, hemen incelemeye başlayın deriz. Polisiye edebiyat basan yayınevi, Türkçeye ilk defa çevrilen polisiye klasikleri ve külliyatlara verdiği önemle gözümüze çarptı. G. K. Chesterton ve Robert Louise Stevenson kitaplarından oluşan katalogları burada. Geçtiğimiz hafta Veronica Mars filminin çekileceğini müjdelemiştik. Vulture, haberin şerefine, diziye konuk olan eskiden ünsüz, artık ünlü oyuncuların listesini çıkartmış. Son olarak, BüyükKeyif'ten bir garip ithaf. Her ithaf romantik olacak değil ya, bazılarının da dürüst olması gerekiyor."} {"url": "https://koltukname.com/2013/03/25/televizyondan-kitaba-game-of-thrones/", "text": "TV dizileri edebiyat göndermeleriyle, içinde geçtikleri dönemle, karakterlerin oynadıkları oyunlar, hatta yedikleri yemeklerle meraklı izleyiciyi okumaya sevk edebiliyorlar. Biz de meraklarımıza yenildik ve dizilerden yola çıkan okuma listeleri hazırlamaya karar verdik. Listeler dizilerle şahsi ilgilerimizin çekiştirdikleri yerlere gidiyorlar ve her zamanki gibi katkılarınıza açıklar. Ülkemizde kitapları Taht Oyunları olarak çevrilen Game of Thrones, yeni sezonuyla çok yakında karşımızda. 31 Mart'ta üçüncü sezonun ilk bölümünü seyredebileceğiz. Belki Mad Men en fazla Emmy Ödülü almış, Girls genç ve kadın olmayı çok farklı bir şekilde tartışıyor, Downton Abbey de 20. yüzyıla bir daha bakıyor olabilir; fakat Game of Thrones, bu kendi alanlarında çok başarılı olan dizilerin aksine, aynı anda birkaç alana el atması sayesinde popüleritesine ve kült konumuna hızla erişti. Dizinin sadece ilhamını değil, doğrudan repliklerini aldığı kitap serisinin de başarısı burada. Hem fantastik edebiyat hem siyaset hem korku hem polisiyeyi hem de tarihsel roman planını bir arada başarılı bir şekilde tutabiliyor serinin yaratıcısı George R. R. Martin. Bu açıdan biz bu diziyi yine 2000'lerin şahane dizilerinden Battlestar Galactica'ya benzetiyoruz. Orada da hem bilimkurgu hem macera hem romantik drama hem de korku ve polisiye bir aradaydı. Diziler ve kitap serileri uzun zaman yayıldıkları ve parça parça bir yapıyı benimsediklerinden bu türlerin birleşimine özel bir imkan sağlamış oluyorlar. Bilmeyen için nedir Game of Thrones diye anlatmak gerekirse, hayali bir dünyada, Westeros'da farklı krallıkların arkalarında rekabet ve savaş dolu bir tarihle birlikte hem birbirleriyle hem de kuzeyden gelen kış ve kışın getirdiği kural tanımayan özgür kabileler ve fantastik yaratıklarla mücadeleleri diye özetlenebilir. Bizce, Game of Thrones'un bir başarısı da bu kadar yüklü bir tarihi arka plan, bu kadar çok karakter ve temayı neredeyse pürüzsüzce birbirine bağlamasından kaynaklanıyor. Daha önce diziyi seyretmemiş olan, şimdi kara kara nasıl başlayacağını düşünenlere, ne kadar şanslınız iki sezon arka arkaya seyredebileceksiniz, diyoruz! Özel efektlerine, müziğine, seçtiği görsel arka planlara ve çoğu oyunculuğuna bayıldığımız Game of Thrones kesinlikle sürükleyici bir dizi. Bu sürükleyiciliğe tekrar kapılmadan önce bir durup aklımıza getirdiği okumaları not etmek istedik. Dizinin çok sadık diyebileceğimiz bir şekilde takip ettiği kitap serisini, Buz ve Ateşin Şarkısı'nı listemize almamak olmazdı elbet. Öncelikle diziyi seyredenler, keşke önce kitabı okusaydım, diye üzülmesinler, gayet zevkle kitaplarını alıp okuyabilirler. Zira dizi çok sadık bir şekilde kitabı takip etse de kitabın her bir bölümünü bir karaktere dayanarak kuran kurgusu çok farklı okumalara imkan veriyor ve asıl meselesi nihayetinde sürükleyicilik olan bu çalışmada olayların nereye gideceğini bilmek okumanızı bölmüyor. Burada kitabın her bir karaktere ayrı bölümler ayırmasının, çok karakterli bir hikayede yine de herkese derinleşebilmesinin önemi büyük. Mevsim ayırmadan zevkle okuyabilirsiniz, sonra da bizim gibi serinin kalanını yazmasını bekleyebilirsiniz. Adı taht oyunları olan bir dizide Prens çok aşikar bir okuma tercihi oluyor. Floransalı yazar Machiavelli uzun zamandır siyasi çekişmelerde ahlak meselesiyle ilişkilendirilen ve artık klasik statüsünde olan ünlü eseri Prens. Prenslerin iktidarı nasıl ele geçirebileceklerinin yollarıyla başlayan kitap, neden nefret edilmekten çekinmeliler, şiddetin yeri nedir ve neden dalkavuklardan uzak durmamalılar gibi bölümlerle devam ediyor. İngilizcesine ücretsiz olarak şuradan da ulaşılabilir. 16. yüzyılın başına ait bu eserde iktidar oyunları çok net ve özür dilenmeksizin ortaya konmuş. Tüm fantastik edebiyat, masal, bilimum hayal ve efsane peşinde koşanların evlerinde bulunması gereken bir sözlük. Örneğin Ursula K. Le Guin'in Yerdeniz serisindeki dünyanın haritasını görmek istediğinizde, Ejderhalar Diyarı diye bir yer var mıydı, diye merak ettiğinizde hem haritayı görebilir hem sözlük açıklamasını okuyabilirsiniz. İşte nihayet başından sonuna okuyabileceğiniz bir sözlük! Maalesef Westeros dünyası burada yer almıyor. İlk kitabı 1996'da yayımlanmış olan Buz ve Ateşin Şarkısı 1980'de yazılmış bu sözlük için henüz yeni ama umut etmenin sonu yok. Game of Thrones izleyicisini nasıl kalabalık ve çok karakterli dünyasına çekiyorsa, o dünyanın efsanelerini ve hikayelerini size sezdirmeden öğretiyorsa ve siz kendinizi Winter is coming, derken buluyorsanız, işte Yerdeniz de insanı o kadar çekiyor, bir daha da hiç bırakmıyor. Game of Thrones'la bir diğer ortaklığı bu dünyanın en kadim yaratıklarının ve büyünün ve mucizelerin kaynağının ejdarhalar olması, onların dili, onların güçleri olması. Animesi de çekilen Yerdeniz serisi, bizce fantastik edebiyat listelerinde hep bir numaradır ve evet, Yüzüklerin Efendisi'nden önce gelir. Yüzüklerin Efendisi'nde karakterler toplumdaki statüleriyle var olur, krallar kral gibi, büyücüler büyücü, uşaklar uşak gibi hareket ederken, hem Yerdeniz hem de Game of Thrones'da karakterler daha derin, çatışmaları hem kendileriyle hem toplumla. Bu anlamda Game of Thrones dizisinin ilham verdiği okuma listesinde Yüzüklerin Efendisi'nden ziyade Yerdeniz'in yer alması gerektiğini düşündük. Yorumlarınızı bekliyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2013/03/26/olumlu-dunya/", "text": "70'li yılların başı. Londra'da bir konser salonunda büyük bir kalabalık toplanmış. Sahnede, Hintli müzisyenler enstrümanlarının başında, üstatları Ravi Shankar'ı beklemekteler. Shankar, sahneye gelip sitarını alıp, selam vermeksizin, sırtı sahneye dönük halde bir dizi notayı tekrar ederek çalmaya başlıyor. Kısa süre sonra, sahnedeki diğer müzisyenler de ona katılıyorlar ancak bu durum uzun sürmüyor ve seyircilerin alkış tufanı müziğin duyulmasını engelliyor. Shankar bunun üzerine kadife gibi yumuşak sesiyle mikrofona dönüp, Sitarımı akord etmeye çalışmam bile bu kadar hoşunuza gittiyse, konseri de beğeneceğinizi ummam boşuna olmasa gerek, diyor. Beatles ve The Byrds üyeleriyle olan yakın münasebeti, Ravi Shankar'a büyük bir popülarite getirmişti. Dönemin bu meşhur grupları, kuzey Hindistan'ın eşsiz müzik aleti sitarı kayıtlarında da kullanmışlar, böylece Shankar'ı ve alameti farikası enstrümanını dünyaya tanıtmışlardı. Ama ününü sadece buna borçlu olduğunu iddia etmek haksızlık olur. Shankar, bu durumu kendi açısından George Harrison'ın gurusu olmak, pek çok genç insana Hint müziğini tanıtmak açısından çok güzel ama bu müziğin ciddiyetini geniş kesimlere anlatamamak açısından da kötü, diye özetlemişti. Gerçekten melodi ve ritme dayalı Hint müziği, batı müziğinden farklı olarak armoni ve çoksesliliğe sahip değildi; derin, duygusal ve hipnotik bir ruhu vardı. Bu haliyle batılı gençler üzerinde gerçekten sihirli bir etki yapıyordu. Bu da çeşitli uyuşturuclara ve mistik ritüellere meraklı dönemim çiçek çocuğu gençliğine çok çekici gelmişti. Shankar'ın Woodstock ve Monterey'e bile davet edilmesi kimseyi şaşırtmamıştı. Yehudi Menuhin'den John Coltrane'e kadar sayısız büyük müzisyen, kariyerine dansçı olarak başlayan, zengin bir Brahman ailenin oğlu Shankar'ın müziğinden etkilendiğini gizlememişti. 1930'larda odaklandığı sitar kadar, Avrupalı müzik aletlerine de ilgi gösteren Shankar, çeşitli üniversitelerde klasik Hint müziği alanında eğitim verdi. 1997'de yerleştiği San Diego'da, geçtiğimiz aralık ayında, 92 yaşında noktalanacak yaşamının sonuna dek öğretim üyeliğine devam etmişti. Oklahoma, Tulsa yakınlarında, pamuk işçiliği yapan fakir Fowler ailesinin on bir çocuğundan biriydi. 1927 yılında Clara Ann Fowler adıyla doğmuştu. Elektiriği bile olmayan bir kulübede yaşarlarken, Page Süt Ürünleri adlı bir firmanın sponsorluğundaki bir radyo programında söylediği parçayla, bir anda tanınmış, adı da Patti Page konmuştu. Clara, daha on sekiz yaşındaydı ve 50'li yılların en büyük yıldızlarından biri olacaktı. Tennesse Waltz, 1950 yılında Amerika'da tam 7 milyon adetlik satışa ulaşıp adını tüm ülkeye duyurduğunda, Clara da Patti'ye dönüşümünü tamamlamıştı. 50'ler onun yılları oldu. Ardı ardına gelen hitler, kendine ait TV programları, kapalı gişe konserler onu zirveye taşımış, adını müzik tarihine yazdırmıştı. Bu arada evlenmiş ve çocuk sahibi de olmuştu. 1950'lerdeki büyük başarısının ardından, Page bir daha zirveye yakın olmadı. Birkaç başarısız film denemesinden sonra kariyeri parlak günlerine dönmedi. Ama New York Times'ın yazdığı gibi, güncel pop tarzında aranje edilmiş country parçaları, onun şerbet gibi sesine çok yakışıyordu. 1999'da Carnegie-Hall'da verdiği konser, ona bir Grammy ödülü kazandırdı. Ama hepsi buydu. 1 Ocak 2013 tarihinde hayata gözlerini yumduğunda, Page 86 yaşındaydı ve uzun zamandır bir huzurevinde ikamet etmekteydi. Uzun boylu, yakışıklı ve zevk düşkünü ilgi çekici ve sıradışı bir kişiliğe sahipti ve psychedelic müziğin anavatanı, 1960'ların İngiltere'sinde bu çok makbul bir durumdu. Syd Barrett gibi kült bir karakterin yakın arkadaşıydı, Hendrix'le turneye çıkmıştı ve adı William Burroughs'un bir kitabından alınan, Soft Machine adlı bir rock gurubuna üyeydi. Mike Ratledge, Daevid Allen ve Robert Wyatt, Oscar Wilde hayranı bu gencin diğer takım arkadaşlarıydı. Soft Machine, Pink Floyd ve King Crimson'la birlikte İngiliz psychedelic müziğinin temel taşlarını oluşturmuştu. İlk albümleri Volume One, müthiş bir beğeni kazanmış, konserden konsere koşmalarını sağlamıştı. Ama Kevin'in hayali bu değildi. O bugünün birçok modern romantiği gibi, Akdeniz kıyısında bir köyde yaşamayı diliyordu. Her şeyi ve Soft Machine'i terk edip Ibiza Adası'na yerleşmişti ama müzik endüstrisi onu kolay kolay rahat bırakacak değildi. Ayers'i bir solo albüm yapmaya ikna ettiler. Joy of a Toy adlı bu albüm, John Peel tarafından da tasdik edildiği üzere, 1969 yılının en iyi mahsüllerinden biriydi. Ayers, aralarında muzlara olan tuhaf tutkusunu anlattığı Bananamour adlı albümün de olduğu solo kayıtlarla kariyerine devam etti ve ara sıra İspanya'nın muhtelif sahillerinde, adalarında yaşamak üzere ortadan kaybolarak 2000'li yıllara kadar geldi. Ama o eski çılgın ve hızlı günlerinin uzağındaydı. Artık güney Fransa'daki köy evinde, dikkat çekmeden, basit ve alkole boğulmuş bir hayat sürmek tek istediğiydi. Öyle de yaptı ve bir daha hiç stüdyoya girmedi. Müzikle ilişkisi, on beş yıl yaşadığı Montolieu adlı köyün kahvesinde ara sıra gitar çalmaktan ibaretti. Ayers 18 şubat 2013'te hayata gözlerini yumdu. yazı yazıldığı sırada Müslüm Gürses henüz hayattaydı. Yoksa, geçtiğimiz kısa sürede hayatını kaybeden müzisyenler arasında onun da adını saymak gerekirdi."} {"url": "https://koltukname.com/2013/03/27/haftanin-eglencesi-unlulerin-minimalist-posterleri/", "text": "Bugün paylaşacağımız Haftanın Eğlencesi, zaten son zamanlarda internette büyük bir yoğunlukla paylaşılıyor. Yine de biz de kayda geçmezsek olmazdı. İstanbullu grafik tasarımcı Uğur Saraç, ünlülerin adlarını, en meşhur sözleri, hareketleri, özellikleri ve acayiplikleriyle birleştirip, minimalist sayılabilecek bir çalışmaya imza atmış. Saraç, İlk Ekran'a verdiği röportajda, projenin tamamen eğlence amaçlı olduğunu ve toplamda altmış kadar ünlü içerdiğini söylüyor. Aşağıda bunların, Adnan Oktar'dan Recep Tayyip Erdoğan'a, Cüneyt Arkın'dan İzzet Altınmeşe'ye, çeşit çeşit ünlüyü içeren otuz kadarını görebilirsiniz. Sanatçının diğer çalışmaları ise burada."} {"url": "https://koltukname.com/2013/03/28/tanisiniz-fareler-oyunda/", "text": "Tanışınız: bölümümüze hoş geldiniz. Burada sizlerle, her zaman aklınızın bir köşesinde bulunması, düzenli olarak takip edilmesi yahut her gün ziyaret edilmesi gereken, her halükarda internet tarayıcınızın kitap ayracını arasına koymanızı şiddetle tavsiye ettiğimiz internet sitelerini tanıtacağız. Derginin ismi, kediler uzaklaşınca, fareler oynayacak diye giden İngilizce deyişten geliyor. Bu denklemde kediyi, iktidarın farklı suretlerinin bir temsilcisi olarak gören Fareler Oyunda ekibi, kedilerin kolay kolay uzaklaşmayacağını, biz farelerin, kedilerle beraber, kedilere rağmen, kedilerden saklanarak, kedileri kandırarak, kedileri oynayarak oynamak zorunda olduğumuzu biliyoruz, diyor. Peki oyuna bu tür bir yaklaşım nasıl bir sonuç doğurmuş, yani ne yazmışlar, diye düşünenlere çeşitliliğin gerçekten en büyük özellikleri olduğunu söyleyebiliriz. Dergide oyun olarak eylem de var, World of Warcraft'ta yürüyüş yapmak da var. Kapak dosyaları oyun mekanları ve içerisinde hem bilgisayar hem yol oyunları var. Oyun oynamanın siyaseti üzerine düşündüren Suriye yazıları, oyunlarda mimari konusu da tartıştıkları meseleler arasında. Ben hem oyun oynamayı hem de oyun üzerine düşünmeyi seviyorum, diyenlerdenseniz kesinlikle okumanız gereken şahane bir dergi olmuş. Değişik formatlarda indirebileceğiniz derginin dışında bir de blog bölümü var. Burada 19. yüzyılda Paris Komünü sırasında masa üstü oyunlarına nasıl da telaşla Kızıllar karakterlerinin eklendiğini okuduk ve pek etkilendik. Ayrıca Oyunlarda Anlam Arayışları adlı, K. Mehmet Kentel'in yazdığı yazılardan oluşan özel bir köşeleri de var. Sitenin tasarımını da oldukça beğendik. Oyunlar ve oyun oynamak üzerine okuyacak zaten çok şey yokken bir de Türkçe güzel bir sitede okuyabilmek gerçekten bir keyif."} {"url": "https://koltukname.com/2013/03/29/nabokovdan-sinestezi-uzerine/", "text": "Kelime anlamı birleşik duyu olan, Yunanca kökenli sinestezi kelimesi, herhangi bir şeyin, normalde tetiklemeyeceği bir duyuyu tetiklemesi anlamına gelir. Örneğin, sineztesik kişiler için bir rengin tadı ya da bir melodinin rengi olabilir. V soluk, saydam bir tür pembe, sanırım kuvars pembesi deniliyor: V'yle özdeşleştirebildiğim en yakın renk bu. Diğer yandan, N'yse yeşilimtırak-sarımtırak bir yulaf ezmesi renginde. İngilizce alfabedeki uzun ada çok hafif bir aşınmış ahşap rengi algılıyorum ama Fransızcanın ası cilalı abonoz ağacı çağrışımı yapıyor. Bu siyahlar grubunda aynı zamanda sert g ve r de var. Yulaf ezmesi n, yumuşak erişte l ve arkası fildişi olan el aynası o, beyazları oluşturuyor. Fransızca on beni çok şaşırtıyor; onu, küçük bir camdaki alkolün taşmakta olan yüzey gerilimi olarak görüyorum. Eşim de harfleri farklı renklerde görme becerisine sahip ama onun gördüğü renkler benimkilerden çok farklı. Belki iki üç harfimiz ortak ama onund dışında bambaşka renkler görüyoruz. Bir gün fark etik ki, o sıralar küçük bir çocuk olan herhalde on on bir yaşlarındaydı oğlum da harfleri renkli görüyor. Çok tabii bir şekilde, Ah, bu şu renk değildi, bu şu renk, vs. derdi. Odan renkleri sıralamasını istediğimizde şunu keşfettik: Onun mor ya da belki de leylak olarak gördüğü bir harfi ben pembe, eşimse mavi görüyor. Söz konusu olan M harfi. Yani pembeyle mavi, onun durumunda lilaya dönüşmüş. Sanki genleri bir suluboya tablo çiziyormuş gibi."} {"url": "https://koltukname.com/2013/03/31/haftadan-kalanlar-25-31-mart-2013/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. İngiliz Granta dergisi, Everest Yayınları işbirliğiyle Türkiye'de yayımlanacak. Bu heyecan verici gelişmeyle ilgili daha fazla bilgi için Kaya Genç'in haberine bakabilirsiniz. Satırlardan birinde Koltukname'yle de karşılaşacaksınız! House of Cards'la dizi işinde neler yapabileceğini gösteren Netflix'in Wachowski kardeşlerle anlaştığı duyuruldu. Henüz adı belli olmayan proje, Wachowski'lerin ilk televizyon çalışması olacak. Dizinin, 2014'ün sonlarında yayınlanması bekleniyor. UPENN, 1660-1830 arasında yazılmış Amerikan ve İngiliz romanlarını arşivliyor. Early Novels Database, 3000'den fazla kitabın internette aranabilmesini sağlayacak. Yalnızca metaverilerin aranabilirliğini sağlamayı amaçlayan projede kitapların kendileri dijital ortama aktarılmayacak. Doctor Who'nun beklenen son bölümü dün yayınlandı. Chris Oates, bu vesileyle Los Angeles Review of Books'ta, Doctor Who üzerinden İngiliz dizilerinin Amerika'da tutmaya başlaması, ayrıca Doctor Who'nun genel popüleritesi üzerine gerçekten güzel bir yazı kaleme almış. Türkçede de diziler üzerine bu tarz incelemelerin yazılacağı günlerin hayaliyle paylaşıyoruz bu yazıyı sizlerle. Doctor Who demişken: Diziyi takip edenler, en büyük özelliklerinden birinin, düşük yapım kalitesi, basit ve komik görünümlü uzaylıları, canavarları olduğunu bilir. Misal, gezegendeki en tehlikeli ırk olan Dalek'lerin silahı bir tuvalet pompasını andırmaktadır. Ama Dalek'lerle dalga geçmeden önce, Asurluların kullandığı koçbaşına bir göz atsanız iyi olur."} {"url": "https://koltukname.com/2013/04/01/unlu-isimlerin-genclik-sakalari/", "text": "Liste cenneti mental_floss, beş ünlü ismin gençliklerinde yaptıkları eşek şakalarını bir araya getirmiş. 1 Nisan şakaları için hala kafa yormakta olanlara ilham vereceği ümidiyle paylaşıyoruz aşağıdaki listeyi sizlerle. Bunları yeterli bulmazsanız, George Clooney'nin kabarık şaka siciline ya da Jimmy Kimmel'la Matt Damon'ın atışmasına göz atabilirsiniz. Ayrıca bugün 47. ölüm yıldönümü olan, ironi ve hicivin ustası Flann O'Brien'a şapka çıkartmazsak da olmaz. Abraham Lincoln genç bir adamken, üvey annesi Sarah Bush Lincoln boyuyla ilgili olarak ona takılır, saçlarını temiz tutması gerektiğini yoksa tavanı temizlemek zorunda kalacağını söylermiş. Sarah'nın evde olmadığı bir gün, Abe çamur birikintisinin yanında yalınayak oynayan iki çocuk fark etmiş. Onlardan, ayakları iyice kirlenene dek çamur basmalarını istemiş. Sonra onları eve götürüp, havada kaldırıp ters tutmuş ki, tavana çamurlu ayaklarıyla basabilsinler. Onları iyice yürütmüş tavanda. Söylenene göre üvey annesi şakadan hoşlanmış ama Lincoln'a tavanı yeniden boyatmış. Franklin D. Roosevelt on yaşındayken, ailenin yıllık Avrupa turunda yanlarına katılan Alman dadıyı iyice korkutmuş. Roosevelt gün içerisinde dadının odasına girerek, yatağın altında duran lazımlığa birkaç kaşık kabaracak toz dökmüş. Dadı o gece su dökerken, lazımlığın içindekiler tıslamaya ve kabarmaya başlamış. Hasta olduğunu sanan yardım için Bayan Roosevelt'in odasına koşmuş ama kadınlar şakayı bir türlü çözememişler. Roosevelt'in daha sonra anlattığına göre işin aslını bir tek babası görmüş, o da oğlunu cezalandıramayacak kadar komik bulmuş olayı. 1960'lara kadar Harper's Magazine'in editörü olan Willie Morris de eşek şakalarına küçük yaşta başlamış. 1940'larda, Morris'in yaşadığı kasabada çocukların on üç yaşına gelince ailenin arabasını kullanmaya başlaması normalmiş. Morris aile arabasıyla gezmeye çıktığında, yanında hep foksteriyeri Skip'i de bulundururmuş. Bir gün, Morris köpeğin ön ayaklarını direksiyona yerleştirmiş, kendisi de iyice yavaşlayarak direksiyonun altına kaymış. Bir kafenin önünden geçerken adamın biri Köpek! Köpek araba kullanıyor! diye bayılmış. Bir pazar günü aynı şakayı tam kiliseden çıkmakta olan cemaate yaptığındaysa, bir kadın O köpek araba mı kullanıyor? dedikten sonra üstlerine derin bir sessizlik çökmüş cemaatin. California'nın banliyölerinde büyüyen Steve Jobs, canı sıkıldığında yalnızca teknolojiye değil, şakalara da yönelmiş. İlkokulda, arkadaşı Rick Ferrentino'yla beraber sürekli yalandan posterler hazırlarlarmış. Evcil Hayvanlarınızı Okula Getirme Günü posterini çocuklara dağıttıklarında, ertesi gün öğretmenlerin hepsi, kedileri kovalayan köpeklerle dolu sınıflarla boğuşmak zorunda kalmış. Apple'ın diğer kurucusu Steve Wozniak'se, teknolojiyle eşek şakalarına olan sevgisini birleştiriyormuş. Üniversitedeki ilk yılında, televizyon sinyallerini bozabilecek bir alet geliştiren Wozniak, yurdun televizyon odasına gidip cebindeki aleti çalıştırırmış. Televizyon ekranı karıncalanmaya başlayınca biri anteni düzeltmek için gidermiş haliyle. Wozniak, antenle oynayan kişinin en acayip poziyona geçmesini bekler, sonra televizyon düzelsin diye cebindeki aleti kapatırmış. Eleman antenden uzaklaştıktan sonra da yeniden açıp görüntünün bozulmasına neden olurmuş. Wozniak bu işi, odadaki herkes o öğrencinin tüm şov boyunca garip pozisyonda kalmasını isteyene kadar yaparmış."} {"url": "https://koltukname.com/2013/04/02/hayir-demeden-iki-kere-dusun/", "text": "İnsanlar bazen önlerine gelen bir fırsatı değerlendiremeyebiliyorlar. Elbette ne kaçırdıkları daha sonra ortaya çıkıyor ama iş işten geçmiş oluyor. Müzik dünyasında da bu durum çok alışılmadık değil. Bu ikiliyi karşılaştırmak için ideal bir parça. Gaga, bu parçayı bizzat Spears'ın Circus albümü için yazmıştı ama Spears, bir demo kaydettikten sonra burun kıvırınca, beste Gaga'ya kaldı. Lady Gaga, The Fame Monster albümünde parçayı memnuniyetle kaydetti. 2009 yılı Grammy ödüllerinden bir süre önce, Exclusive adlı albümü için Brown'a bu elektro-pop örneği teklif edildiğinde, Brown hiç düşünmeden Forever adlı başka bir besteyi tercih edip, parçayı kız arkadaşı Rihanna'ya paslamıştı. Pişman olmuş mudur bilinmez ama Rihanna'nın Disturbia kaydı, Hot 100 listesinde 1 numara olmuştı. Michael Jackson, aralarında bu parçanın da bulunduğu bir grup besteyi, 1999 tarihli Invincible albümüne almaktan vazgeçmiş ve yapımcısına parçalarla ilgili olarak Ne yaparsanız yapın, demişti. Parçalar, Timberlake'e sunulduğunda, büyük memnuniyetle çıkış albümü Justified'a dahil etmeyi kabul etmişti. Parça seçiminde Britney Spears, yanlış kararların, Rihanna ise doğru tercihlerin insanı olarak görünüyor. Zira Spears, 2007 yılındaki geri dönüşünde bu parçayı kullanmayı reddedince, beste Rihanna'ya önerilmiş, Rihanna da bir kez daha bir zirve parçasına imza atmıştı. Kısa süre önce intihar eden Houston'ın en karakteristik parçalarından biri olan How Will I Know, aslında Janet Jackson'a teklif edilmiş, ama demo Jackson'ın menajeri tarafından reddedilince Houston besteyi kapmış ve 90'ların en güzel pop zirvelerinden birini kaydetmişti. Önce Phyllis Hyman, ardından The Supremes'in kurucusu Mary Wilson, Holidayi beğenmeyince, Madonna parçayı kapıp, ilk kez listelerde boy gösterdiği bir başarı kazanmıştı. Bir R&B parçası olarak aranje edilseydi nasıl olurdu bilmiyoruz, ama Madonna'yı bize tanıttığı için bu haliyle de sevebiliriz. Latin popun kraliçesi Estefan, Let's Get Loudu kendisi için bestelemişti ama daha sonra fikrini değiştirip Lopez'e bırakmaya karar verdi. 1999 yılının en büyük hitlerinden olan bu parça, bugüne dek 400 binden fazla kere indirilmiş durumda. Gloria Estefan belki pişmandır, lakin Lopez'in ve kalçalarının sinemadan müzik dünyasına geçişinde bu parçanın büyük bir ateşleyici olduğu kesin."} {"url": "https://koltukname.com/2013/04/03/haftanin-eglencesi-ali-amcanin-giysileri/", "text": "Berlinli Ali Amca, her sabah yürüyüşü sırasında önünden geçtiği bir kafede çalışan garsonun dikkatini çekmiş. Ali Amca'nın dikkat çekici yanı, giysileri. Üstünde ister takım elbise olsun ister kot pantolon ve ceket, Ali Amca görünümüyle her zaman yakıyor. Fotoğrafçı Zoe Spawton da, tüm bu kıyafetleri, What Ali Wore adlı Tumblr bloğunda paylaşıyor."} {"url": "https://koltukname.com/2013/04/04/nazim-hikmetin-kurk-mantolu-madonna-elestirisi/", "text": "Sabahattin Ali'nin en meşhur eseri, Kürk Mantolu Madonna, bu yıl 70. yaşına girdi. Yapı Kredi Yayınları, bunu özel bir baskıyla kutlarken, editör Sevengül Sönmez Radikal Kitap'ta yazdığı bir yazıda, Kürk Mantolu Madonna'yı neden çok sevdik? diye soruyor. Sabahattin Ali'nin romanı, ikinci kez askerlik yaptığı Büyükdere'de bir çadırda yazmaya başlamasından, romanın gazetede tefrika edilişine kadar (18 Aralık 1940-8 Şubat 1941 arasında, Hakikat gazetesinde Büyük Hikaye başlığı altında) Kürk Mantolu Madonna'nın var oluş macerasına değinen Sönmez'in yazısı, döneme ve Sabahattin Ali'nin başyapıtına dair çeşit çeşit bilgiyle dolu. Bunların arasında en çok ilgimizi çekeni, Nazım Hikmet'in eleştirisi oldu. Kürk Mantolu Madonna, ben bu kitabı hem sevdim, hem kızdım. Evvela niçin kızdığımı söyleyeyim. Kitabın birinci kısmı bir harikadır. Bu kısmın kendi yolunda inkişafı yani bir küçük burjuva ailesinin içyüzünü tahlili öyle bir haşmetle genişlemek istidadında ki, insan buradan ikinci kısma geçerken, elinde olmayarak, yazık olmuş, bu çok orijinal, çok mükemmel başlangıç ve imkan boşuna harcanmış, keşke bu başlangıç harcanmasaydı, diyor. Ben başlangıcı okurken yani Berlin'e kadar olan pasajı, senin benim anladığım manadaki realizmine hayran oldum. Beni dinlersen o başlangıcı almak ve kahramanın ölümünü kısaca tekrarlamak suretiyle o ailenin efradı ve eşhasının hayatları etrafında bir ikinci cilt, ayrı bir roman yapabilirsin, böylelikle de dinlemeye başladığımız harika musiki birdenbire kesilmiş olmaz. Gelelim ikinci kısmına, o kısım, başlı başına bir büyük hikaye olarak güzeldir ve böyle bir tecrübe gerek senin için gerekse Türk edebiyatı için lazımdı. Sen bu tecrübeyi başarıyla yaptın. Benim yaptığım, bana defaatle vaat edildiği halde, hiç sebep zikredilmeden incaz edilmeyen bir hakkı istemektir. Bir de sizin yaptığınıza bakalım: Roman gazetenizde, benim gibi bu meselelerde hassas olan bir adamı deli etmek için olacak, mütemadiyen şekil değiştirilerek, kararsızlık içinde, neşredildi. Evvela üç sütunda başlayıp sonra dört sütuna, sonra da yedi sütuna çıkarıldı. Daha önce, Türk yazarların kayda değer notlarını, mektuplarını sizlerle paylaşmak istediğimizi belirtmiştik. Bu mektuplaşmaları okurlarla paylaşarak, biraz yavaşça da olsa ilerlememize bir katkıda bulunan Sönmez'e teşekkür etmek istiyoruz. Sönmez'in yazısının tamamına mutlaka göz atın. GÜNCELLEME (4 Nisan 2013): Aslı adlı okurumuzun yorumu üzerine, Hikmet Hükümenoğlu'nun, yazının sonlarındaki bir ayrıntıya dair şu blog yazısına da bir bağlantı vermek istiyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2013/04/05/oscar-wildein-22-bin-sterlinlik-tavsiyeleri/", "text": "Oscar Wilde, daha önce hiç görülmemiş bir mektubunda, yazarlara ofis işlerini bırakmamalarını söylüyor. Geçtiğimiz kasım ayında, bir dolabın arkasındaki toz kaplı bir kutuda bulunan on üç sayfalık mektup, Bay Morgan adındaki, kim olduğu bilinmeyen bir yazar adayına gönderilmiş. Kutuda aynı zamanda, Wilde'ın sevgilisi Lord Alfred Douglas'a yazdığı meşhur sonesi, The New Remorseun da ilk taslağı da var. Belgelerin bulunduğu kutu, Victoria Çağı'nda yaşamış bir bira fabrikası sahibinden kalmış ve torunu öldükten sonra uzmanlar Oxfordshire'daki mülkiyetini incelerken ortaya çıkmış. En iyi edebiyat çalışmalarını, ekmeğini edebiyattan kazanmayanlar çıkartmıştır her zaman ve en yüksek edebiyat türü olan şiir, şaire katiyen zengin yapmaz... Sanatın için fedakarlıkta bulunursan karşılığını alırsın; ama sanattan kendini senin için feda etmesini istersen acı bir hayal kırıklığıyla karşı karşıya kalırsın."} {"url": "https://koltukname.com/2013/04/06/sevgililerin-uykusu/", "text": "Avusturyalı fotoğrafçı Paul Schneggenburger, üniversitede mezuniyet projesi olarak başladığı, Der Liebenden Schlaf adlı projede, sevgililerin bir gece boyunca nasıl uyuduğunu fotoğraflıyor. Projeye katılmak isteyen çiftlerin, Schneggenburger'in Viyana'daki evinde kurduğu beyaz duvarlı, siyah yataklı özel stüdyoda uyuması yeterli. Meraklısı için başvurular buradan. Sevgililerin Uykusu 2010'da, Vienna Uygulamalı Sanatlar Üniversitesi'nde mezuniyet projem olarak doğdu ve o zamandan bu yana devam eden bir çalışmaya dönüştü. Sevgili fotoğraflarının her biri, tek bir uzun pozdan oluşuyor. Poz süresi altı saat, geceyarısından sabah altıya kadar. Yataklı oda benim stüdyo dairemde bulunuyor; ben hiçbir zaman odada bulunmuyorum. Yalnızca mumları yakıyor, sahneyi hazırlıyorum."} {"url": "https://koltukname.com/2013/04/07/haftadan-kalanlar-1-7-nisan-2013/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. Öncelikle bir duyuru: Koltukname, haftaya Londra Kitap Fuarı'na katılıyor. Bu yıl odak ülkenin Türkiye olduğu ve 15-17 Nisan arasında gerçekleşecek olan fuardan sizlere her gün haberler taşımayı umuyoruz. Bizi takibe devam! BBC Türkçe'nin hazırladığı özel bir dosya kapsamında, dünyadaki 7 milyar kişi içince yaklaşık olarak kaçıncı sırada olduğunuzu hesaplayabiliyorsunuz. Gerçekten ilginç ve eğlenceli bir çalışma. Şu sıralar uzayda yaşamakta olan Kanadalı astronot Chris Hadfield, düzenli olarak çektiği videolarda biz dünyalılara uzayı tanıtıyor. Uzayda ağlamanın neden hoş olmadığını açıklayan son videosunu özellikle tavsiye ediyoruz. Bu sırada ilgilenenler Hadfield'ın uzay maceralarını Twitter'dan da takip edebilir. Bugün Game of Thrones'un ikinci bölümünü heyecanla bekliyor olacağız. Arada diziye doyamayanlara ve Game of Thrones ne kadar tarihsel gerçeklere dayanıyor konusuna ilgi gösterenlere, serinin yazarı G. R. R. Martin'in bir Fransız tarih romanı yazarı, Maurice Druon hakkındaki yazısını tavsiye ediyoruz. Yüz Yıl Savaşları'nı ve kral ve kraliçeleri Martin'in nerelerden okuduğunu öğrenmiş oluyoruz böylece. Yazının sonunda, İşte bu kitaplar orijinal Taht Oyunları, diye açıklıyor. DumAnkara yayımlandı! Türkçe çizgi roman neden az diye söylenenlere özellikle tavsiye ediyoruz. Ankara'da geçen yirmi bir hikaye, farklı çizerler tarafından çizilmiş, kolektif bir çalışma. Derleme 1916 Ankara yangını ve dolayısıyla I. Dünya Savaşı yıllarında Türkler, azınlıklar, batıcılık ve nefret temalarıyla açılıyor. Ama bu ilk hikayeden de önce, giriş yazısı olarak Levent Cantek'in Ankara'da yaşamak üzerine uzun zamandır bu kentle ilgili okuduğumuz en güzel yazılardan birisini bulabilirsiniz. Fragman içinse buraya buyurun. Ortadoğu artık felaketin eşiğinde değil ta kendisindeyken Ortadoğuluların da özne olduklarını, seçimler yaptıklarını, başka seçimler yapabileceklerini hatırlamak gerekiyor herhalde. Bu iş böyle geldi böyle gider ahenkli sonuçlardan ancak bu şekilde kaçınabiliriz. İnsanların seçimlerini gözlemleyebileceğimiz bir mecra siyasetse, diğeri sanat. Yeni yeni takip etmeye başladığımız Muftah'da da Irak'ta sanat üzerine derleyici toparlayıcı bir yazı okuduk. Ortadoğu'ya bir de buradan bakacağım diyenlere önerilir. Geçen hafta, Granta Türkiye'nin yayımlanacağını duyurmuştuk. Derginin kapak çalışmalarını merak edenler, Everest Yayınları'nın sanat yönetmi Utku Lomlu'nun paylaştığı şu fotoğrafa bir göz atmak isteyebilirler."} {"url": "https://koltukname.com/2013/04/08/stephen-kingin-kubricke-ofkesi/", "text": "The Paris Review dergisi, belki yayımladığı eleştirilerden de çok yazar söyleşileriyle tanınan bir mecmua. 1950'lerden bu yana yapılan bu uzun ve nitelikli söyleşilerde, Ray Bradbury'den Joan Didion'a, Ernest Hemingway'den Paul Auster'a, birçok isimle karşılaşabiliyorsunuz. Yine de kalabalık arşivin içinde Stephen King'le karşılaşınca, açıkçası şaşırdık. Her ne kadar popüler kültürle aramız gayet sıkı fıkı olsa da, King'in Paris Review'e fazla popüler kaçtığını düşünmemek elde değildi. Söyleşiyi okudukça yanıldığımızı anladık. Söyleşinin ana ekseni zaten King'in, kariyerinin son yıllarında, gittikçe daha çok ödüller ve komisyon üyelikleriyle onore edilmesi ve kendi edebiyatını Amerikan edebiyatının neresine koyduğuydu. Hep türler arası geçişlere odaklanmış olduğumuzdan olsa gerek, uzun söyleşinin en ilgimizi çeken kısımlarından biri King'in senaryo uyarlamalarıyla ilgili yorumları oldu. Herhalde bunların en ünlüsü, The Shining romanından uyarlanan, aydı adlı Stanley Kubrick filmi. Aşağıda King'in bu uyarlamayla ilgili öfkesini okuyabilirsiniz. Bu sırada not düşmeyi de unutmayalım: King'in meşhur romanlarından Carrie, bir kez daha beyazperdeye aktarılıyor. Çok soğuktu. Kendisi oradaki aileye hiçbir duygusal yatırım yapmamıştı. Wendy rolündeki Shelley Duvall'ın gördüğü muamele... Yani, kadınları aşağılamak bu olsa gerek. Temelde bir çığlık makinasıydı. Onun aile dinamiğinin bir parçası olduğuna dair hiçbir işaret yok. Ayrıca Kubrick, Jack Nicholson'ın daha önce oynadığı Hells Angels on Wheels, The Wild Ride, The Rebel Rousers ve Easy Rider gibi motosiklet filmlerindeki aynı motosikleti psikopat rolünü oynadığını fark etmemiş gibi. Bu adam deli. Eğer bu adam iş görüşmesine giderse ve zaten oraya gittiğinde çoktan keçileri kaçırmışsa trajedi bunun neresinde? Kubrick'in yaptığından nefret ettim. Hayır. Benim kendi The Shining senaryo uyarlamam bir televizyon mini serisinin olmuştu. Kubrick'in bu filmi yapmadan önce bunu okuduğundan da şüpheliyim. Hikayeyle ne yapmak istediğini biliyordu ve romancı Diane Johnson'a kendi vurgulamak istediklerini temel alacak şekilde bir senaryo yazdırdı. Sonra kendisi bir daha yazdı. Gerçekten hayal kırıklığına uğradım. Kesinlikle göze güzel gözüküyor: muhteşem setler, Steadicam sahneler. Motoru olmayan bir Cadillac derdim ben bu filme. Bir heykele hayran olur gibi hayran olmak dışında onunla bir şey yapamazsınız. Temel işlevini sökmüşsünüz ki temel işlevi bir hikaye anlatmaktı. Bu farkı en iyi anlatan sonu. Romanın sonuna doğru Jack Torrance oğluna onu sevdiğini söylüyor sonra da otelle beraber havaya uçuyor. Çok tutkulu bir doruktu bu. Kubrick'in filminde ise donarak ölüyor."} {"url": "https://koltukname.com/2013/04/09/uzakdogudan-muhalif-bir-ses-ai-weiwei/", "text": "Geçtiğimiz haftalarda, Görünmez Adam Liu Bolin'in çalışmalarına yer vermiştik. Bugün de Çin'in yetiştirdiği önemli modern sanatçılardan biri olan Ai Weiwei'yle ilgili habler paylaşacağız. Weiwei'nin muhalif ve aktivist kişiliği, Çin hükümeti tarafından pek sempatiyle karşılanmamasına yol açmakta. 2011 yılındaki tutuklanması sonrası sebepsizce üç ay hapiste tutulmuş ve serbest bırakılması sonrası, vergi kaçırdığı için tutuklandığı açıklanmış, pasaportu alınarak Çin dışına seyahati yasaklanmıştı. Ai Weiwei'nin hayatı soruşturmalar, yasaklar ve şiddetle geçmiş, yoluna hep engeller çıkarılmış olsa da, o, sözünü söylemek için hep farklı bir yol bulmuş. Heykel, fotoğraf, sinema, şiir, mimari derken, nihayet sıra müziğe de gelmiş. Ancak Weiwei, sıradışı bir sanatçı olduğundan, bu noktada da farklı bir tercih kullanmış ve The Guardian'ın bildirdiğine göre, bir heavy metal albümü yapmaya karar vermiş. Tüm sözleri bizzat yazan ve parçaları seslendiren Weiwei için besteler, dostu rock müzisyeni Zuoxiao Zuzhou'nun danışmanlığında gerçekleşmiş. Otobiyografik sözlerden oluşan parçaların dışında, iki parça da görme engelli insan hakları savunucusu Chen Guangcheng'a adanmış durumda. Ai Weiwei, geçtiğimiz yıl Çin hükümetini ve uyguladıkları politikaları eleştirdiği Gangnam Style klibini yayınlamış ve klip yayınlanır yayınlanmaz yasaklanmıştı. Weiwei'nin parçanın Çince nakaratında kullandığı C onim , Çin'deki internet sansürü için kullanılan argo bir kelime. Parça ve klip için yine birlikte çalıştığı dostu Zuoxiao Zuzhou'nun evi, klibin yayınlanması sonrası belediye tarafından yıkılmış. Çin hükümeti, Çinli sanatçılar ve muhalifler üzerindeki baskısını giderek artırırken, yabancı müzisyenlere de sansür uygulamaktan geri durmuyor. Geçtiğimi günlerde Pekin'deki Çilek Müzik Festivali için davet edilen Alman elektronik müzik topluluğu Kraftwerk, Çin hülümetinden izin alamadı. Gerekçe ise Kraftwerk'in 1998 yılında Tibet'e özgürlük çağrısı yapan bir konsere katılmış olması. Grubun o yıllardaki kadrosundan sadece Ralf Hütter'in ekipte olması ise belli ki Çinli yetkilileri pek ilgilendirmemiş. Çin hükümeti adına konuşan yetkililerse, yasağın Tibet'le bir ilgisini olmadığını savundular. Görünen o ki, Çinli yetkililer haklı, zira son dönemde Çin hükümeti, sadece Tibet konusunda aktif olan sanatçıları değil, insan hakları, demokrasi ve özgürlük kavramlarıyla ilgili etkinliklere katılan, sanat icra eden çok sayıda uluslararası sanatçıyı, ülkeleri sınırlarından içeri sokmamaya kararlılar."} {"url": "https://koltukname.com/2013/04/10/impac-dublin-2013-adaylari/", "text": "Daha önce uzun mu uzun aday adayları listesini verdiğimiz IMPAC Dublin Edebiyat Ödülleri'nin aday listesi dün açıklandı. Farklı ülkelerdeki kütüphanelerin, yalnızca özgün İngilizce değil, İngilizceye çevrilen dünya edebiyatından da gösterdikleri uzun aday listesi, altı kişilik jürinin dikkatine sunulmak üzere elenerek on kitaba indirildi. Adaylığa kalan kitapların dördü Türkçede yayımlanmışken, bir tanesi de çeviri aşamasında. City of Bohane, sinemayla çizgi roman izleri taşıyan, Truva ve kalipso ritimlerini harmanlayan, Kelt efsanelerini ve İrlanda edebiyatından miras kalan en büyük eserleri bir araya getiren, etkileyici bir roman. Büyüleyici bir hayal gücü sergileyen ve dilsel yeniliklerle dolup taşan bu roman, ihtişamlı bir yeni çalışma. Devrim öncesi, 1798'in Paris'inde geçen Pure, yalnızca günümüze gönderme yapan bir tarihi roman değil, aynı zamanda sıradan olan şeyin güzelliğini ve insanın nasıl taviz vermeden yaşayabileceğini anlatan bir kitap. Büyüleyici, zarif bir roman. Murakami'nin, fantastiğe göz kırpan, sürükleyici ve zaman zaman gerçeküstü bir hal alan yeni romanını, modern dünyanın yozlaşmasını ve yabancılaşmayı daha iyi yansıtmak için aynanın diğer tarafında yapılan bir gezinti olarak değerlendirmek mümkün. Bir başka deyişle, Murakami'nin bu kült romanı, okuyucuyu, algıdaki gerçekliği irdelemek için düşsel bir serüvene davet ediyor. Julie Otsuka'nın 2011 National Book Award finalisti romanı Tavan Arasındaki Buda yüz yıl kadar önce gemiyle Japonya'dan San Francisco'ya fotoğrafla eşlenmiş gelinler olarak getirtilen bir grup genç kadının yürek burkan öyküsünü, şiirsel bir etkileyicilik ve hiddetle aktarıyor. The Tragedy of Arthur'daki Arthur karakterleri romancı ile eski kral tuhaf bir biçimde iç içe geçmiş kaderlerini yaşarken, okuru yer yer kahkahalara boğan bu roman, gerçekler, kurgu, deha ve kimlikle ilgili tüm algılarımızı alt üst ediyor. Karen Russell'ın ilk romanı olan Swamplandia! üç genç karakterin yetişkinliğe adım atışını anlatan hicivli bir macera öyküsü. Büyüleyici derecede acayip olan karakterler öykünün altında yazan gerçekliği zayıflatmıyor, aksine güçlendiriyorlar. Oldukça özgün ve yenilikçi bir anlatım. Etkileyici bir biçimde kurgulanmış olan bu tarihi roman, aydınlanma dönemi öncesinin düşünce yapısını büyük bir hırsla araştırıyor. Fantastik olanı makul bir oranda takdir eden From the Mouth of the Whale, İzlanda'dan gelen, güçlü ve dokunaklı bir sanatsal anlatı. Son yıllarda Norveç'in çıkardığı en güçlü yazarlardan Kjersti Skomsvold, şiirsel ve dokunaklı romanıyla Türkçede... Mathea'nın yaşam ve ölüm, yaşlılık ve yalnızlık hakkında inceliklerle örülü zarif hikayesi... Derinlikli bir melankoli, farklı bir mizah, küçük kelimeler, kısa cümleler, ufak paragraflar ve büyük bir yetenek. Caesarion, bir insanın çocuğu için doğru anne baba olduğundan nasıl emin olabileceğini, bir çocuğun ona anne babalık yapmalarına nasıl izin verebileceğini sorgulayan bir roman. Etkileyici, güçlü ve cesur bir roman. Tommy Wieringa'nın gerçek bir yelpazeye sahip bir öykücü olduğunu kanıtlıyor bu kitap."} {"url": "https://koltukname.com/2013/04/11/haftanin-eglencesi-sanatcilarin-moleskine-defterleri/", "text": "Defter deyince akan suların durmasına neden olan marka Moleskine, Detour projesi kapsamında, ünlü ressam, tasarımcı, yönetmen, mimar ve yazarların defterlerinden kesitleri birleştirdiği bir kitap yayımlamış. Detour projesi, yukarıda bahsettiğimiz gibi, yaratıcı işlerle uğraşan ünlü isimlerin doldurduğu Moleskine defterlerinin dünyanın çeşitli şehirlerinde sergilenmesinden oluşuyor. Sergi şu ana kadar Londra (2006), New York (2007), Paris (2008), Berlin (2008), İstanbul (Bahar 2009), Tokyo (Sonbahar 2009), Venedik (Yaz 2010) ve Şanghay'ı (Sonbahar 2010) çoktan gezmiş bulunuyor."} {"url": "https://koltukname.com/2013/04/12/2013-londra-kitap-fuari-yollarinda/", "text": "Siz sevgili takipçilerimizin hoşuna gideceğini umduğumuz bir haberimiz var: Koltukname, bu yıl Londra Kitap Fuarı'na katılıyor. 15-17 Nisan tarihleri arasında gerçekleşecek olan fuarın bu yılki odak ülkesi Türkiye. Haliyle Türkiye'yi, Türkçe yayıncılığı ve edebiyatı konu alan konuşmalar çoğunlukta. Biz de size fuar süresince günün özetlerini vermeye, ayrıca Twitter hesabımızdan anlık paylaşımlarda bulunmaya çalışacağız. Takibe devam! Programın, Kültür ve Turizm Bakanlığı himayesinde ve koordinatörlüğünde, Uluslararası Kitap Fuarları Türkiye Ulusal Organizasyon Komitesi, Türkiye Yayıncılar Birliği, Basın Yayın Birliği, İstanbul Ticaret Odası, Yunus Emre Enstitüsü, Londra Kitap Fuarı, British Council ve İngiliz Yayıncılar Birliği'nin ortaklaşa hazırladığını söylemekle başlayabiliriz. Ağırlıklı olarak 15-17 Nisan 2013 tarihleri arasında Londra Kitap Fuarı ile eş zamanlı olarak gerçekleştirilecek 2013 Londra Kitap Fuarı Konuk Ülke Türkiye etkinlikleri, Şubat Mayıs 2013 tarihleri arasındaki 4 aylık döneme yayılıyor."} {"url": "https://koltukname.com/2013/04/14/haftadan-kalanlar-8-14-nisan-2013/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. Koltukname Londra Kitap Fuarı'na katılıyor! Sitemizde günlük, Twitter hesabımızda anlık güncellemeler olacak, takibe devam. Yazar seslerine düşkünlüğümüzü daha önce de belirtmiştik. Bu yüzden Brainpickings'de Ernest Hemingway'in Nobel kabul konuşmasının bu kaydına rastlayınca nasıl havalara uçtuğumuzu siz düşünün. Nobel konuşmasını okuyan Hemingway'den, Muhteşem Gatsby'yi okuyan Jake Gyllenhaal'a geçiyoruz. F. Scott Fitzgerald'ın efsanevi romanı geçtiğimiz günlerde 88. yaşına girdi. Ayrıca kitabın en yeni Hollywood uyarlaması, Amerika'da 10, Türkiye'de 17 Mayıs'ta vizyona girecek. Haliyle interneti bir Muhteşem Gatsby çılgınlığı sarmış durumda. Buna biz de çok yakında dahil olacağız; o zamana kadar, sizleri kitaptan parçalar okuyan Gyllenhaal'la baş başa bırakıyoruz. Edebiyat ödüllerinden geçilmeyen şu çağımızda, edebiyat ödülleri üzerine düşündürücü bir yazı. Amanda Foreman'dan geliyor. Flavorwire, edebiyat sever tasarımcıların, çoğunlukla eğlence olsun diye hazırladığı 33 kitap kapağını paylaşmış. Listeye bakınca Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ve Üstat ile Margarita'nın özellikle yaratıcılığı teşvik ettiği anlaşılıyor. Biz de buna şu Jules Verne projesini ekleyelim. Son olarak, Granta Türkiye önümüzdeki hafta çıkıyor. İşte Kimlik temalı ilk sayının kapağı."} {"url": "https://koltukname.com/2013/04/15/2013-londra-kitap-fuari-1-gun/", "text": "Fuar bu pazartesi başladı dedik ama aslında gayriresmi açılış, 14'ü pazar akşamı Kalem Ajans'ın partisiyle gerçekleşti. Kalem Ajans'ın Earl's Court yakınlarındaki The Pembroke Pub'da düzenlediği partide, yabancı yayıncı, ajans ve diğer kitap severlerin, Türklerin sayısını geçmiş olması dikkat çekiciydi. Bunu, Kalem Ajans'ın uluslararası ilişkilerinin gücüne yorabiliriz belki de. Bugünkü resmi açılış ise, odak ülkeye ayrılan bölümde, Elif Şafak'ın konuşmasıyla yapıldı. Şafak, Bildiğiniz gibi Türkçe alfabede 29 harf var, dedikten sonra, bu harflerden birinin de sessiz g-yumuşak g olduğunu belirterek devam etti. Şafak, kendisini bir yazar olarak bu sessiz g'ye benzetti diğer tüm harfler konuşurken, onun sessizlik içinde gözlemlediğini ifade etti. Sık sık karşılaştığını söylediği, Türkiye'de kadın yazar olmak nasıl bir şey? sorusuna ise Bir gül bahçesinde olmak gibi, diye yanıt verdi. Aynı anda hem gülü rayihaları hem de dikenleriyle çevrili olduğunu, dikenlerin ise ifade özgürlüğü kısıtlamaları olduğunu belirtti. Elif Şafak'ı Türkiye Kültür Bakanı Ömer Çelik izledi. Çelik, bakanlara özgü uzun konuşmasını, Türkiye kültürünün zenginliğini artık omuzlarında taşıyamadığını, bu yüzden bunu birilerine paslaması gerektiğini söyleyip, İngiltere Kültür Bakanı Ed Vaizey'e Piri Reis'in haritasının bir kopyasını hediye ederek sonlandırdı. Türkiye odak ülke etkinliklerinin başlangıcını işaretleyen bu açılışta göze çarpan yazarlar arasında Murathan Mungan, Barış Müstecaplıoğlu, Ayşe Kulin, Canan Tan; yayıncılar arasında Literatür, Everest, Oğlak, Bilgi Üniversitesi Yayınları, Siren, Can ve Yapı Kredi'den yetkililer; gazetecilerin arasında Sayım Çınar, Gülenay Börekçi, Elif Bereketli gibi isimler ve elbette Yayıncılar Birliği'nin üyeleri vardı. Odak ülke bölgesinde, birçok yayınevinden çıkan kitapların sergilendiği geniş bir alanın yanı sıra, çeşitli yayınevlerinin özel stantları da mevcut. Özel stant açan yayınevleri şunlar: Agora, Boyut, Büyük Doğu, Dergah, Doğan Egmont, Evrensel, İletişim, İnsan, Maviağaç, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İş Bankası, Kaknüs, Işık-Kaynak, Literatür, Metis, Nesil, Ötüken, Tümaş, Uğur, Yapı Kredi Yayınları, Yordam ve Zafer. Stantlar yalnızca bu listede değil, gerçekte de alfabetik sıralanmış. + Değişen Türkiye'de Yazmak Maureen Freely'nin yönetiminde Müge İplikçi, Maggie Gee ve Mehmet Yaşın. + Fetihe Çetin'le Jo Glanville'in sohbeti. + İngiltere'de Türk Edebiyatı Maureen Freely'nin yönetiminde Bejan Matur, Müge Gürsoy Sökmen ve Amy Splanger. Bu akşam ise, AnatoliaLit Ajans'ın partisi vardı. Ne yazık ki, British Council'la Granta'nın ortak etkinliğine gittiğimizden katılamadık. Ancak itiraf etmemiz gerekirse, günün, belki de tüm fuarın en heyecan verici etkinliğiydi bu: Granta dergisi, her 10 yılda bir hazırladığı, En İyi Genç İngiliz Romancı sayısında yer alan 20 genç romancının ismini açıkladı. Listenin tamamını burada bulabilirsiniz. Türkçeye çevrilen isimler arasında Tahmima Anam, Ned Beauman, Xiaolu Guo, Steven Hall, Helen Oyeyemi, Kamila Shamsie, Zadie Smith ve Adam Thirlwell var. Bu geceyle ve derginin bu sayısıyla ilgili daha ayrıntılı bilgileri fuar dönüşü paylaşacağız sizlerle."} {"url": "https://koltukname.com/2013/04/16/2013-londra-kitap-fuari-2-gun/", "text": "İngilizler -di'li geçmiş zamanı neden bu kadar çok seviyor? Çünkü -di'li geçmiş zamanda İngiltere harikaydı ve Thatcher hala hayattaydı. Oysa bugün İngiltere boku yemiş durumda. Fuarda dijital yayıncılığa ve teknolojik gelişmelere ayrılan bölüm oldukça geniş. E-kitap ve e-okur markası Kobo, hem reklamları hem de etkinlikleriye dikkat çekiyor. İnternet devi Amazon, kitapçıdan ziyade yayıncı kimliğiyle ön planda Kindle Direct Publishing standında Bağımsız Yayıncılık sloganı göze batıyor. + Türkiye'de Ne Satar? Richard Mollet yönetiminde Emrah Özpirinçci, Erhan Erken, Aslıhan Dinç. + Çeviri Atölyeleri ve Çeviri Hareketleri Saliha Paker yönetiminde Ümit Yaşar Gözüm, Mell Kenne, Başak Ergil, Turan Parlak. + Türkçenin Şiirselliği Ataol Behramoğlu yönetiminde Bülent Ata, Ömer Erdem. + Kitap Editörleri Türk Edebiyatını Değerlendiriyor Cem Erciyes yönetiminde Faruk Şüyün, Turhan Günay, Filiz Aygündüz. + Türkiye'de Kitap ve Dijital Kitap Dağıtımcılığı ve Tedarik Zincirleri Lucy Huddlestone yönetiminde Kenan Kocatürk, İhsan Sönmez, Mehmet İnhan ve Muharrem Kaşıtoğlu. Gün içerisinde, Kalem Ajans'ın sahibi Nermin Mollaoğlu aracılığıyla, Ahmet Ümit'in Macar yayıncısı Egmont Hungary'den Sarolta Petrina'yla görüşme fırsatı yakaladık. Petrina, Bab-ı Esrar'ı Eylül 2013'te yayımlamayı umduklarını, yakın zaman içinde toplamda 4 Ümit kitap basmayı planladıklarını söyledi. Yayınevi, Ümit'le, yazarın eski yayıncısı Doğan aracılığıyla tanışmış. Aslen çocuk kitapları yayımlayan Egmont Hungary, 2010'da kurduğu yeni yayınevinde gerilim ve polisiye eserlere yer veriyor. Bugün Yayıncılar Birliği yetkililerine fuarın gidişatıyla ilgili düşüncelerini sorduk. Fuar hala devam etmekte olduğundan resmi bir yorum yapmak istemediler ama şu ana kadar genel olarak memnun olduklarını belirttiler. Benzer bir şekilde Domingo, Oğlak, Everest ve Sel yayınevlerinden yetkililer, heyecan verici bir gelişme olmadığını ama her şeyin yolunda gittiğini ve fuarda bulunmaktan mutlu olduklarını söylediler. Yabancı yazarların Türkçe haklarıyla ilgili bomba haberler varsa da şimdilik saklanıyor."} {"url": "https://koltukname.com/2013/04/18/2013-londra-kitap-fuari-3-gun/", "text": "Bugün Londra Kitap Fuarı'nın son günüydü. Türkiye'nin odak ülke olduğu fuar seminerler, söyleşiler, kokteyller ve partilerle dolu dolu geçti. Birinci günün özetini buradan, ikinci günün özetini buradan görebilirsiniz. Şimdi sizlere son günden izlenimlerimizi ileteceğiz. Önümüzdeki günlerdeyse, daha uzun yer vermek istediğimiz yorum ve haberleri paylaşmayı umuyor2013-londra-kitap-fuari-2-gunuz. Dün akşam British Council'ın, bu sefer odak ülke Türkiye onuruna düzenlediği kokteyl vardı. Kokteylde Ece Temelkuran ve Bloomsbury yayınevinden Bill Swaison'la konuşma fırsatı yakaladık. Temelkuran konuşmalarındaki ilgiden memnun, fuarda bulunmaktan da mutlu olduğunu söyledi. Swaison'ın ise Türkçe edebiyatla ilgili heyecan verici haberlerini, dediğimiz gibi önümüzdeki günlerde paylaşacağız. 40 yaş sınırı, En İyi Genç İngiliz Romancı listesinin ilk hazırlandığı yıl, ilgiyi daha genç yazarlara çekebilmek için konulmuştu. Ama o günden bu yana listenin her hazırlanışında bu sınır tekrar tartışılıyor. Bu yıl benim en sevdiğim yazarlar arasında 41, 42, 43 yaşlarında olanlar vardı. John'dan kuralları değiştirip yaş sınırını yükseltmesini istedim. Örneğin en sevdiğim yazarlardan biri China Mieville. Allfrey bugün ayrıca, Türkiye'de Edebiyatın Geleceği başlıklı bir konuşmanın moderatörüydü. Konuşmacılar İnci Aral, Murat Gülsoy, Murat Menteş ve Ned Beauman'dan oluşuyordu. İnci Aral, Türkiye'de roman geleneğinin ancak yıla dayandığını, ama son yıllarda çok iyi romancılarla arayı kapatmakta olduğunu söyledi. Gülsoy internetin ilk yaygınlaştığı zamanki yayıncılık ve edebiyat beklentilerinin karşılanmadığına değindi. Menteş romanlarının Tarantino filmlerine benzetildiğini, oysa kendinin o kadar gösterişli olmadığını söyledi, ayrıca kendisine ilham verdikleri için Türkiye'ye gelen Rus kızlarına teşekkür etti. Beauman ise Twitter gibi sosyal medya platformlarında yazarla okur arasında kurulan ilişkiyi sağlıklı bulmadığını anlattı. Fuarın son gününde Domingo Yayınları'ndan Murat Arayıcı ile Oğlak Yayınları'ndan Senay Haznedaroğlu'nun yorumlarını aldık. Genel olarak gidişattan memnunlar ama daha ayrıntılı yanıtları önümüzdeki günlerde paylaşacağız! 2013 Londra Kitap Fuarı böylece sona ermiş bulunuyor. Özellikle Twitter üzerinden yürüttüğümüz yayından memnun kaldığınızı umuyoruz. Bu hafta içinde fuardan kalan haberleri, yorumları, fuarla ilgili genel gözlemlerimizi paylaşmaya devam edeceğiz."} {"url": "https://koltukname.com/2013/04/18/2013-londra-kitap-fuari-haberler/", "text": "Aldığımız en güzel haberlerden biri: Hasan Ali Toptaş'ın Heba ve Gölgesizler kitaplarının İngiltere ve Amerika'yı kapsayan İngilizce hakları, Bloomsbury tarafından alındı. Barbaros Altuğ'nun Twitter'da yaptığı duyuruya göre, Heba'nın çeviri hakları için 14 ülkedeki yayınevinden resmi olarak teklif gelmiş durumda. Bloomsbury'nin dünyadaki en büyük yayınevlerinden biri olmasının yanı sıra, İngilizce konuşulan ülkelerde çeviri edebiyatın zayıflığının, fuarda en sık tartışılan konulardan biri olduğu göz önünde bulundurulduğunda, bu gerçekten sevindirici bir haber. Çevirisini John Angliss'le birlikte Maureen Freely'nin yapacak olması, daha da güzel. Bir güzel, bir üzücü haberden sonra, yine heyecan verici bir duyurumuz var: Murathan Mungan, dün akşam SOAS'te gerçekleşen konuşmada, yeni bir roman yazmakta olduğunu bildirdi. Mungan, romanın Paranın Cinleri'nin devamı niteliğinde olacağını söyledi. Daha önce duyurmuştuk, yine de bu haber bölümüne almazsak olmaz: Granta dergisinin 10 yılda bir hazırladığı En İyi Genç İngiliz Romancılar sayısının dördüncüsü fuarın ilk gecesinde açıklandı. 20 yazarlık listenin tamamı burada, yazarlık maceraları ve eserleriyle ilgili ayrıntılı bilgiler ise haftaya Koltukname'de. Fuarda kimi Türk yayıncıların eleştirilerinden biri, Türk edebiyatı ve yayıncılığıyla ilgili konuşmalara, yabancıların hiç katılmamasıydı. Oysa bu, yalnızca Türkiye'nin ana standında bulunan seminer bölgesi için geçerli bir durum özel odalarda, PEN'in kafesinde, vb. gerçekleşen sohbetlerde birçok yerli-yabancı dinleyici vardı. Yerli yayıncıların gündemlerinden biri de, yakın zamanda gerçekleşen/gerçekleşmesi beklenen yazar transferleriydi. Ayşe Kulin'in Remzi'ye geçişinin gerekçeleri sorgulanırken, Orhan Pamuk'un Yapı Kredi Yayınları'na kesin olarak geçip geçmeyeceği tartışılıyordu. Yazarların eski yayıncılarından ne yazık ki bu konuda bir yorum alamadık. Dağıtımı fuar sırasında başladığından ve Türkçe eserlerin sergilendiği alanda bir kopyası bulunmadığından, Granta Türkiye'nin yayımlanıp yayımlanmadığı da merak konularından biriydi. Everest Yayınları ve Granta Türkiye'nin yayın yönetmeni Sırma Köksal'ın elindeki yegane kopya British Council partisinde elden ele dolaştı. Katılımcıların çoğu, yalnızca fuar görüşmelerine değil, Londra'da gezmeye de vakit ayırıyordu. Çok da iyi yapıyorlardı! Bize birden fazla yayıncının söylediği gibi: Londra her zaman Londra'dır."} {"url": "https://koltukname.com/2013/04/19/demir-leydiye-nota-verenler/", "text": "Biz Londra'dan 2013 kitap fuarının haberlerini iletmekle meşgulken, 17 Nisan günü, geçtiğimiz hafta hayatını kaybeden İngiltere eski başbakanı Margaret Thatcher'ın cenazesi kaldırıldı. 80'lerin başında ABD'de başkanlık seçimini, Jimmy Carter'ı alt ederek cumhuriyetçi Ronald Reagen kazanırken, okyanusun diğer tarafında da Demir Leydi lakaplı Margaret Thatcher iktidara gelmişti. Her iki muhafazakar ve sert politikacı da, kapitalist dünyanın iki önder ülkesinde büyük uyumla çalışmışlar, Arjantin'den Lübnan'a dünyanın envai çeşit yerinde, çatışma ve hatta savaşın içinde olmaktan kaçınmamışlardı. ABD toplumunun ruh hali ve siyasi yapılanışı, eleştiri ve muhalefetin kolay dillenmesine imkan vermediğinden, Reagen'a yönelik yergiler pek rahatsız edici boyuta ulaşmamıştı. Ancak İngiltere'deki durum tam da böyle değildi. İngiltere toplumu, eleştiri ve farklı bakış açıları konusunda ABD'ye göre daha ılımlıydı ve her şeye rağmen 60'ların koyu muhafazakar yıllarına göre daha hoşgörülü bir İngiltere vardı. Müzik camiası da eleştiri oklarını iktidara yöneltmekten geri durmamıştı. Daha 1979'daki seçim galibiyetinin hemen ardından, punk grupları seslerini yükseltmişlerdi. 70'lerin meşhur punk gruplarından The Jam, İngiltere 45'lik listesinde bir numaraya yükselecek A Town Called Malice adlı parçasında Thatcher'ın uygulamakta olduğu sosyal politikaların sonuçlarından bahsetmekteydi. Bu parça geçtiğimiz yıl İngiltere'de yaşanan ayaklanmalar sırasında da gençlerin dillerinden düşmemişti. The Specials da, 1981 yılındaki Ghost Town adlı parçasında işsizlik, şiddet, amaçsızlık gibi, dönemin gençliğinin hislerini anlatmaktaydı. Bu parça da listelerde zirveye çıkmıştı. Ama İngiltere müzik piyasasında, ülkede uygulanan Thatcher politikalarına karşı ses çıkaran, sadece çılgın punklar ya da yeniyetme gençler değildi. Roger Waters'ın kadrosunda bulunduğu haliyle son Pink Floyd albümü The Final Cut, 1982'de kaydedilmişti. Albümün tamamı bir siyasi eleştiri olarak kabul edilebilirdi ancak Get Your Filthy Hands Off My Desert adlı parçada Thatcher'ın adı bizzat anılmaktaydı. The Fletcher Memorial Home adlı parçanın klibinde ise, aralarında Thather'ın da bulunduğu bir gurup dünya lideri görülmekteydi. Aynı günlerde Robert Wyatt da Shipbuilding adlı Elvis Costello parçasını söyleyerek tepkisini ortaya koymaktaydı. Tory'lerin 1983 yılındaki zaferinden sonra müzik sahnesi, sadece sol eğilimli eleştirel müzisyenlerce değil, Thatcherizm adı verilen akımın ürünü olarak görülen, renkli, eğlenceli ve zengin gençler, yani yeni romantikler tarafından da doldurulmaya başlamıştı. Culture Club, Duran Duran, Spandau Ballet gibi gruplar, spreyli saçları ve gösterişli kostümleriyle başka bir dünyadan gibiydiler. Karşı taraftaki Billy Bragg, Paul Weller, Jimmy Somerville gibileriyse, İşçi Partisi taraftarları olarak Red Wedge adlı bir siyasal-müzikal bir hareket başlatmış, 1987 seçimlerinde yeni bir Thatcher iktidarını engellemek üzere çalışmaya koyulmuşlardı. Ama İngiltere seçimini bir kez daha Thatcher'dan yana kullanmıştı. Elbette müzisyenlerden tepkiler ve eleştiriler bu dönemde de dinmedi. Blow Monkeys, She Was Only A Grocer's Daughter adlı parçasıyla, hiç de nazik olmayan ve ayrımcı bir dille topa girerken, The Smiths'i geride bırakan Morrissey, Margaret On The Guillotine gibi oldukça şiddet dolu bir parçayı ilk solo albümüne katmıştı. Bir siyasetçinin ölümünü dilemek, İngiltere'de pek de ayıplanan bir durum olmasa gerek, Elton John da, Mutlu Noeller Maggie Thatcher, bugünü kutluyoruz hep birlikte, çünkü bir gün daha yakınsın ölüme sözlerini içeren Merry Christmas Maggie Thatcher adlı parçayı kaydetmekten geri kalmamıştı. roger waters israil boykotu çağrısı yapacakmış. thatcher gitti ama waters nota vermeye devam ediyor, ayrıca da bilmeyen kaldıysa diye bir de sevincimden dolayı ekleyeyim, bu yaz istanbul'a geliyor!"} {"url": "https://koltukname.com/2013/04/20/haftadan-kalanlar-15-21-nisan-2013/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. Koltukname bu hafta Londra Kitap Fuarı'nı Twitter üzerinden canlı olarak bildirdi. Ayrıca fuarın günlük özetlerine ve fotoğraflarına buradan ulaşabilirsiniz. 23 Nisan, Dünya Kitap Günü imiş. Kitaplarla arası olmayan tanıdıklarınıza kitap sevdirmek isterseniz, onlara ya Kolektif Kitap'ın Grafik Kanon'larından birini ya da Everest Yayınları'nın Açıklamalı Notlarıyla Sherlock Holmes, I. Cilt'ini hediye etmenizi öneririz. Doğan Medya Grubu'nun üyesi olan megastore D&R'ın, EBİ bünyesinde bulunan İdefix, Prefix, Hesapkitap ve SabitFikir'i satın aldığı kesinleşti. Yetkililer, daha önceki satış haberinin doğru olmadığını söylemiş, konuşmaların devam ettiğini belirtmişti. D&R, İdefix'i 11,5 milyon TL'ye almış bulunuyor. Türkiye'nin en popüler online kitapçısında ve en çok rağbet gören edebiyat dergilerinden birinde ne tür değişikliklerle karşılaşacağımızı bekleyip göreceğiz. Friends dizisi hayranlarına büyük müjde: Dizi, son bir sezon için geri dönüyor! Evet, yanlış duymadınız, son bir bölüm değil, tam bir sezon. Sezonun yayını 2014'te başlayacakmış, ancak özgün kadronun tamamının teklifi kabul edip etmediği henüz belirsiz. Ne yazık ki dizinin yapımcılarından Marta Kauffman haberi yalanlamış. Uyarılar için takipçilerimize teşekkür ederiz."} {"url": "https://koltukname.com/2013/04/22/neden-yalniz-kalabilmeliyiz-tarkovskiden-tavsiyeler/", "text": "Yalnızlık ve can sıkıntısına odaklanmış Brainpickings. Biz ise daha çok kendini yalnız hissetmemek için başkalarıyla beraber olmak temasına takıldık. Türkçe edebiyatta aklımıza gelen ilk anı kitabı, Tezer Özlü'nün Yaşamın Ucuna Yolculuk'u ve oradaki sayısız aynı temalı kısımları. Küçük burjuva hayatın torba dolusu kalabalığından kaçan kadın, sırf yalnız hissetmemek için birileriyle olmayı reddeder. Günün birinde parasız pulsuz yollara düştü, otostop yaptı, pek tanımadığı bir oğlanın üçüncü bir elden alarak verdiği adreslerden yararlandı, orada burada bir süre kalıp sonra yoluna devam etti. Avrupa'yı gezdi dolaştı, derken ansızın bir kararla döndü, işe yarar bulduğu bir meslek dalının sınavlarına hazırlanmaya başladı, ancak bu mesleğe en son mesleği gözüyle de bakmak istemedi ama sınavları kazandı. Her fırsatta bir dostluğa, bir sevgiye, bir öneriye evet dedi ve bütün bunları da eğreti olarak, arkadan yine hayır demek üzere yaptı. Dünyayı işine son verilebilir, kendisini işine son verilebilir bir nesne gibi gördü hep. Kendisinin de kapana kısıldığını ancak şimdi anlıyor. Bilmem... Sanırım yalnız olmayı öğrenmeleri gerektiğini ve kendi başlarına mümkün olduğu kadar çok zaman geçirmek için uğraşmalarını söylemek isterim. Bugünün gençlerinin hatalarından biri gürültülü, bazen neredeyse agresif etkinliklerde bir araya gelmeye çalışmaları. Kendini yalnız hissetmemek için bu başkasıyla beraber olma arzusu bence çok talihsiz bir gösterge. Her insan çocukluktan itibaren kendiyle zaman geçirmeyi öğrenmeye ihtiyaç duyar. Yalnız olması gerekmez ama kendiyle kaldığında sıkılmamalıdır. Kendi kendine kaldıklarında sıkılan insanlar bana kendilerine verdikleri değer açısından bir tehlikenin içindeler gibi gelir."} {"url": "https://koltukname.com/2013/04/23/gecmis-zaman-olur-ki-nisan/", "text": "Türklerin operayla tanışması, Batı ülkelerindeki elçilerin, Osmanlı sosyetesine Avrupa'da pek sevilen bu kültür aktivitesini ballandıra ballandıra anlatmasıyla olmuştu. Çok gecikmeden sarayda müzikli oyunlar gösterilmeye başlanmış, ancak Batılılaşma hedefinde müzik öncelikli bir alan olmamış, saray erkanı ve zengin ve eğitimli bürokratlardan başkası Batı müziğine ilgi duymamıştı. Nitekim, II. Mahmut tarafından paşalık unvanı verilen, ömrünü İstanbul'da tamamlayan ve mezarı Harbiye'de bulunan Guiseppe Donizetti dahi, Mızıka-yı Hümayun'u kurmaktan ve kraliyet için birkaç marş bestelemekten öteye gidip, halka Batı müziğini ulaştırmayı başaramamıştı. Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında da müzik alanında topyekün bir Batılılaşma çabası olmamış, Batı'nın çoksesli teknikleriyle halk müziğinin yoğrulması gibi bir politika izlenmişti. Ancak 1930'ların ortasında devletin klasik Batı müziğine yönelik ilgisi artmış, yerli eserler üretilmeye, Batılı operalar da, tek perde şeklinde de olsa sahnelenmeye başlamıştı. Fakat Yemen'de genç bir subayken eline geçen, Fransızlardan kalma bir gramofon ve birkaç plakla senfonik müziğe tutkuyla bağlanmış olan İsmet İnönü'nün devlet başkanlığında işler biraz daha değişmişti. 1940'lara gelindiğinde, İsmet İnönü, opera sanatçılarına bizzat ilgi göstermiş, 1946'da dönemin Maliye Bakanı Nurullah Esat Sümer'e sadece opera için kullanılacak bir bina tahsis etmesini söylemişti. Devletin belini bükmekte olan kaynaksızlık, yeni bir bina inşaatına olanak vermiyordu. Bunun üzerine, Milli Şef'e hayır dememek üzere, 1935'te inşa edilmiş modern bir mimari örneği olan Sergievi'nin opera binası olarak düzenlenmesi fikri ortaya atıldı. Ancak binanın başmimarı Şevki Balmumcu, buna şiddetle karşı çıkmıştı. Bunun üzerine dönemin ünlü alman mimarı Paul Bonatz kolları sıvamış ve 2 Nisan 1948'te bina törenle açılmıştı. İlk gün icra edilen eserler, Cemal Reşit Rey, Ulvi Cemal Erkin, Necil Kazım Akses ve Ahmed Adnan Saygun'a aitti ve açılış günü prömiyerleri yapılmıştı. Daha önce yatak odasına giden yolda dinlenecek müzikler listelerinin adeta demirbaşı olarak tanıttığımız Marvin Gaye, 29 yıl önce, 1 Nisan 1984 tarihinde babası tarafından öldürüldü. Kendisine Motown'un Prensi unvanı kazandıracak çalışmalarıyla 60'larda adını duyurmaya başlayan Gaye, 70'lerdeki kayıtlarıyla R&B'nin ufkunu belirleyen bir isim haline gelmişti. Başarı ve parayla birlikte Gaye, ciddi bir kokainman bağımlısı da olmuştu. Aynı zamanda maliyeyle de başı beladaydı. 1980 yılında çıktığı Avrupa turnesinden Amerika Birleşik Devletleri'ne dönmeme kararı aldı. Zira biriken büyük vergi borcu sebebiyle hapis tehlikesi bulunuyordu. Motown'la arası da bozulan Gaye'in hayatı başaşağı gitmekteydi. 1981'e gelindiğinde, Gaye Belçika'ya taşınmıştı ve uyuşturucudan uzaklaşıp kendini dine vererek tekrar özgüvenini kazanmaya, müziğe geri dönmeye çabalıyordu. Kendini biraz toparlamış ve yeni bir albüm anlaşması bile yapmıştı. 1982'de kaydettiği yeni albümden çıkan ilk single Sexual Healing büyük sansasyon yaratmıştı. 1983 yılında müzik piyasasına Gaye damga vurmuştu. Sexual Healingle en iyi erkek vokal dalında Grammy kazanırken, Amerikan Müzik Ödülleri'nde de soul/R&B dalında ödülleri topladı. Bu arada ülkesindeki vergi sorunlarını da çözmüştü. Gaye için zor günler geride kalmış gibi görünüyordu. Tüm bunlara rağmen Gaye'in ruh hali pek sağlıklı değildi. Gaye, aynı adı taşıyan babasıyla hayatı boyunca iyi ilişkiler kuramamıştı. Bir vaiz olan ve kadın kıyafetleri giymekten hoşlanan babasıyla yıldızı barışmıyordu. 31 Mart 1984 gecesi çok düşkün olduğu annesi, babasıyla tartışırken araya girmiş, babasıyla aralarında sert bir atışma geçmişti. Gerginlik ertesi gün de fiziksel şiddet eylemleriyle devam etmiş, sonunda öğle saatleri yaklaşırken, babası oğlunun hediye ettiği silahla Gaye'i kurşun yağmuruna tutmuştu. Geçtiğimiz günlerde basına açıklama yapan Gaye'in kız kardeşi, ağabeyinin sağlıksız bir ruh hali olduğunu ve hep ölmeyi istediğini iddia etti. Ölümünden birkaç gün önce intihar girişimi olduğunu ve başaramadığını, babasına kendisini öldürtmek için büyük çaba sarfettiğini de sözlerine eklemişti. Neredeyse çeyrek asır önce, tüm zamanların en fenomen rock gruplarından Guns N' Roses, 1988 tarihli Appetite for Destruction adlı albümüyle ortalığı kasıp kavuruyordu. Albümdeki tüm parçalar büyük başarı yakalamıştı ama listelerde 1 numaraya oturan Sweet Child O' Mine adlı şarkı, adeta grubun resmi marşı gibiydi. Parça, grubun solisti Axl Rose'un 1986'dan beri birlikte yaşadığı kız arkadaşı Erin Everly için yazılmıştı. İkilinin oldukça fırtınalı bir birliktelikleri vardı ve gerçek bir rock yıldızı olmaya doğru tam gaz ilerleyen Axl'ın etrafı, baştan çıkarıcı kadınlarla doluydu. Erin Axl'ı evlenmeye ikna etmekte büyük güçlük çekiyordu ve son çareyi bir gece kendini öldürmekle tehdit etmekte bulmuştu. Bundan onu vazgeçirecek tek şey o gün evlenmeleriydi. Axl Rose bu tehditi her nasılsa ciddiye almıştı; bütün gece Las Vegas'a doğru arabayla yol alan çift, 28 Nisan 1990'da şipşak bir nikah kıyıvermişti. Ancak nikahta verilen sözler üç hafta sonra ununtulmuş, Axl Rose ümitsizce ayrılmak için avukatına başvurmuştu. Fakat pek tutarlı bir karakter olmayan Rose, hemen ardından bu fikirden bir süre için vazgeçmişti. Ayrılık, yıl sonunda gerçekleşti. 1991'in Ocak ayında evlilikleri, Las Vegas yasalarına uygun olarak boşanmaksızın noktalandığında, Erin, beklediği nafakayı elde edememişti. O hırsla üç yıl sonra Rose'dan şiddet gördüğü iddiasıyla büyük bir tazminat davası açtı. Benzer bir davayı aynı günlerde, Axl'ın bir sonraki sevgilisi Stephanie Seymour da açmıştı. 1970: Johnny Cash, Beyaz Saray'da başkan Richard Nixon'ın daveti üzerine sahne aldı ve manidar bir şekilde What Is Truth adlı parçayı çaldı. Nixon aslında Welfare Cadillac adlı parçayı çalmasını istemiş, ama Cash bunu reddetmişti. 2003: Jerry Lee Lewis, altıncı eşi Kerrie McCarver'dan boşandı. McCarver, Jerry Lee Lewis hayranları derneğinin başkanıydı. 2007: Yine bir ABD başkanı, yine bir olay. George W. Bush, Viyana'daki Imperial Otel'deki kral dairesinde kalmak istediğinde reddedildi. Oda, aynı günlerde Viyana'da turnede olan Rolling Stones üyesi Mick Jagger tarafından tutulmuştu. Jagger, kendisini arayıp odayı sayın başkana vermelerini rica eden otel görevlilerine küfür edip teklifi reddetmişti."} {"url": "https://koltukname.com/2013/04/24/haftanin-eglencesi-film-ve-dizilerdeki-bas-belasi-bilgisayarlar/", "text": "Pek sevdiğimiz io9 en belalı, en lanet, kendisine en sövdüren bilgisayarların bir listesini çıkarmış. On iki maddelik listelerinin robotları içermemesi özellikle dikkatimizi çekti. Robotlar da olsaydı bizim ilk adaylarımızdan biri kesinlikle geçtiğimiz sene gösterime giren Prometheus filmindeki Michael Fassbender'in sinir bozucu derecede iyi oynadığı David olurdu herhalde. Liste uzun, biz aralarında en kalpten sayıp sövdüklerimizi seçtik ve en sinir bozucu sahnelerini ekledik. David'i de ihmal etmedik. Hakikaten ses tonundan duraklamalarına ve filmin içindeki temel rolüne kadar HAL 9000 en akıllarda kalan bilgisayar olmalı. Unutanlar için filmden io9'unda bahsettiği sinir bozucu sessizlik ve arkasından gelen özür dilerim Dave repliğini aşağıya ekliyoruz. Terminatör serisindeki tüm kötülüğün anası Skynet'in terminatör modellerini metal iskelet olarak tasarlamış olması zevksiz bulmuş io9. Bizce parlak metal iskeletler tam da filmin havasına uyuyordu. Süpermen'i öldüremiyor ve savunmasız kadınları robota çeviriyor. Listeyi hazırlayanlar pek başarısız bulmuşlar. Bizce de ultimate lakabını pek hak etmiyor. Cerebro'yu baş belası değil pek de havalı bulduğumuzdan biz katılamadık bu maddeye. Siz ne dersiniz? Listeyi hazırlayanlar zaten Profesör X'i en baş belası bulduklarından bu bilgisayara başka bir mantıkla yaklaşmaktalar. Şeytani bir tohumla bir kadını hamile bırakmayı başaran Proteus'un sonra da kendini yok edip robot bebeği tek başına bırakmasını çok ahmakça bir hareket olarak yorumlamışlar. Bu yapay zeka programı, Ajan Mulder'a sadece fiziksel değil duygusal işkence de uyguluyor ve Scully'yi karate yaparken gösteriyor. Tam anlamıyla insan gibi düşünen bir baş belası. Acı yok etmek için acı çeken insanları, dolayısıyla tüm insanlığı yok eden bir baş belası! io9 en kötü yapay zeka programlarının Doctor Who'da geçtiğini belirtmiş; bu da onların en kötülerinden ve içinde dördüncü doktorun kişiliğini de barındırıyor."} {"url": "https://koltukname.com/2013/04/29/koltukname-bebegi/", "text": "Koltukname'nin kurucularından ve yazarlarından Sevillaportakalı'yla eşi, 26 Nisan gecesi, 9 aydır beklemekte oldukları kızlarına kavuştular. Koltukname ailesi şu an bir kutlama halinde olduğundan siteye kısa bir süreliğine ara vereceğiz. Önümüzdeki hafta görüşmek dileğiyle."} {"url": "https://koltukname.com/2013/05/22/harper-lee-temsilcisine-dava-aciyor/", "text": "Amerika'nın yaşayan en önemli yazarlarından sayılan Harper Lee, en meşhur romanı, Bülbülü Öldürmek'in telif haklarıyla ilgili olarak temsilcisine dava açtı. 87 yaşındaki Lee, uzun süreli temsilcisi Eugene Winick hastalandıktan sonra, damadı Samuel Pinkus'un, yedi yıl önce, yazarın duyma ve görme yetilerinin zayıflamasından yararlanarak kitabın telif haklarını kendisine devrettirdiğini iddia ediyor. Lee'nin telif hakkını tekrar kendi üzerine alma çabalarının ve romanı e-kitaba dönüştürme tekliflerinin yok sayıldığı da dava konuları arasında. Yazar, kitabın telif hakkının kendisine iade edilmesini ve Pinkus'un 2007'den sonra kitaptan aldığı tüm komisyonları geri ödemesini talep ediyor. Telif hakları, Koltukname olarak önem verdiğimiz bir konu. Bloğumuzda da bu konuya olabildiğince çok değinmeye çalışıyoruz. En son Sir Arthur Conan Doyle'ın varislerinin, Holmes karakterinin telifiyle ilgili savurdukları tehditlere yer vermiştik. Bunun dışında yayıncılıkta telif haklarının genel olarak nasıl işlediklerini merak edenler, şu yazıyı inceleyebilirler."} {"url": "https://koltukname.com/2013/05/23/2013-uluslararasi-man-booker-odulu-lydia-davise/", "text": "İngiltere'nin en prestijli ödüllerinden Man Booker'ın, 2005'ten bu yana her iki yılda bir İngilizce yazan yahut kitapları İngilizceye çevrilmiş olan yazarlara verdiği Uluslararası Man Booker Ödülü'nü bu yıl Lydia Davis aldı. 60.000 sterlinlik ödülü kazanan Davis'in ona yakın öykü kitabı, bir tane de romanı bulunuyor. Davis yalnızca öyküleri değil, aynı zamanda çevirileriyle de tanınıyor. Başta Gustave Flaubert ve Marcel Proust'un romanları olmak üzere Fransızcadan İngilizceye çeviri yapan Davis, Fransız hükümeti tarafından çalışmaları için onur ödülüne layık görülmüştü. Yalnızca hayattaki yazarlara bir kere verilen Uluslararası Man Booker Ödülü'nün eski sahipleri İsmail Kadare, Chinua Achebe, Alice Munro ve Philip Roth. 2013 Man Booker Ödülü'nün aday adayları 23 Temmuz'da açıklanacak. Lydia Davis'in kitapları Türkçeye ne yazık ki hiç çevrilmedi. Belki bu ödül sayesinde yayınevlerinin dikkatini çekmeyi başarır. GÜNCELLEME (14 Aralık 2014): Davis'in son kitabı, Yapamam ve Yapmayacağım, Elif Bereketli çevirisiyle Encore Yayınları'ndan çıktı."} {"url": "https://koltukname.com/2013/05/24/yurtta-baris-dunyada-cannabis/", "text": "Calvin Cordazor Broadus Jr., dünyanın en tanınmış rap müzisyenlerinden biri. Geçtiğimiz günlerde New York'ta hatırı sayılır bir gazeteci kalabalığının karşısına geçerek, kendi hakkında mühim açıklamalarda bulundu. Önce, sahne adı olan Snoop Dogg'u artık kullanmayacağını, kendisine bu isimle hitap edilmemesini istediğini, bunun yerine Snoop Lion olarak anılacağını söyledi. Basın mensupları bu mühim haberi kaydederken, Boradus Jr., bundan böyle hip hop değil reggae tarzında müzik yapacağını sözlerine ekledi. Bu cümleleri daha bir ilgi çekti, ama asıl bombasını sona saklamıştı. Broadus Jr., eskiden olduğu kişinin öldüğünü, şu anda Bob Marley'nin reenkarne olmuş ruhunun vücudunda yaşamakta olduğunu açıkladı. Gazetecilerin 1981'de ölen Marley'nin ruhunun 32 yıldır nerelerde olduğuna dair imalı sorularını Snoop Lion duymazdan geldi. Marley'nin ruhu anlaşılan boş durmaktan sıkılmıştı ki, basın toplantısından sonraki üç hafta içinde 16 parçalık Reincarnated adlı albümü çıkarıvermişti. Ancak, söylenenler doğruysa, günde ortalama 80 kadar sigara kayıtlara yardım etmişti. Snoop Dogg'un bir çete üyesinden, Bob Marley'nin reenkarne haline doğru geçirdiği değişimi, kendine biçtiği karikatürize kişilik kapsamında değerlendirmek kaçınılmaz. Kendine uydurduğu hikayeleri ciddiye almak kolay olmadığı gibi, onu eleştirmek de pek mümkün olmuyor. Snoop ise, hip hop'tan reggae'ye, Amerika'dan Jamaika'ya, çetelerden barış taraftarlığına, sürekli yeni bir yol ve yeni bir pazar oluşturmayı başarıyor."} {"url": "https://koltukname.com/2013/05/28/gecmis-zaman-olur-ki-mayis/", "text": "Sadece eserleriyle değil, yaşamı ve ruhuyla da romantik dönemin gerçek bir üyesi olan Johannes Brahms Hamburg'da doğdu. Brahms'ı bugünün gençleri yakın dönemde bir otomobil firmasının reklamıyla ve Carlos Santana'nın 1999 tarihli Supernatural albümündeki Love of My Life parçasıyla tanıyor olsa da, Brahms yıllar bouyunca ve elbette halen, aralarında Richard Wagner'in de bulunduğu çok sayıda büyük müzisyenin ilham kaynaklarından oldu. Özellikle 2 ve 5 no. lu Macar danslarını ve 3 no. lu senfonisini tanımayan kalmadı. Brahms'ın hayatını ve sanatını yönlendiren en önemli olay ise, dönemin şartlarına uygun şekilde yaşanan kırık bir aşk hikayesiydi. 1850'lerde tanıştığı meslektaşı Robert Schumann'la kısa zamanda bir dostluk kurmuştu. Bu arada da Robert Schumann'ın kendisinden on dört yaş büyük eşi Clara'ya ümitsizce tutulmuştu. Bu aşk öyle kuvvetliydi ki, Brahms hayatı boyunca evlenmedi ve ciddi ilişkiler yaşayamadı. Robert Schumann'ın intihar girişimi sonrası bir bakımevine yerleşmesinin ardından, Brahms Clara ve çocuklarıyla aynı evi paylaşmaya başlamıştı. Ancak kendisini müzik çevrelerine tanıtan ve ünlenmesini sağlayan yakın dostu Robert'ın biricik eşine hiç bir şekilde yaklaşmayı aklından geçirmiyordu. Kısa süre sonra Robert Schumann'ın hayatını kaybetmesi, birbirlerine tutkuyla aşık bu çifti daha özgür kılmış olsa da, asla bir ilişki yaşamadılar. Muhtemelen asla aynı yatağı paylaşmadılar. Dönemin Alman ahlak anlayışında cinsellik pek de anlayışla karşılanacak bir paylaşım sayılmazdı. Clara Schumann ve Johannes Brahms, hayatları boyunca bağlantıda kaldılar, tatillerini birlikte geçirdiler ama asla birlikte bir yaşama sahip olmadılar. Başkalarıyla da yakınlaşmaları oldu ancak bir şekilde birbirlerine bağlı oldular. Bu garip, tutku dolu aşk hikayesi, Brahms'ın tüm hayatını ve eserlerini etkiledi. Clara Schumann'ın 1896 yılındaki ölümünden çok kısa süre sonra, 1897'de hayata gözlerini yumduğunda, ardında büyük bir külliyat bırakmıştı. Brahms'ın ölümünden tam yarım yüzyıl sonra, Clara ve Johannes'in aşkı, beyazperde de, Song of Love adlı filmde anlatıldı. Filmde Clara Schumann'ı Katherine Hepburn, Johannes Brahms'ı Robert Walker canlandırmıştı. Osmanlı İmparatorluğu yıkılıp, onun küllerinden yokluklar içindeki Türkiye doğarken, yeni seküler cumhuriyetin radikal lideri Atatürk, ülkesinin yönünü batıya çevirmişti. Topyekün bir değişim geçirmekte olan toplumun kimlik arayışı da her alanda devam etmekteydi. Savaşlarda kaybedilmemiş yetenekli ve eğitimli az sayıdaki gencin, hem ülkenin kuruluşuna hem de kültürel kimlik arayışına katkı yapması gerekliydi. On dokuz yaşında müzik öğretmeni olarak göreve başlayan, ud ve piyano çalan, İngilizce ve Fransızca bilen Ahmet Adnan Saygun da o gençlerden biriydi. Yeteneği, devletin ilgisine mazhar olmasını ve 1928'de Fransa'ya eğitimine devam etmek üzere gönderilmesini sağladı. Müzik teorisi ve kontrpuan çalışmalarının ardından, 1931'de ülkesine geri döndüğünde, bizzat Atatürk tarafından batı standartlarında bir müzik eğitim müfredatının hazırlanmasıyla görevlendirildi. Çok geçmeden Riyaset-i Cumhur Orkestrası'nın şefliğine getirildi ve ilk Türk operası Özsoy'u besteledi. Çok üretken bir sanatçı olan Saygun, yıllar boyunca, aralarında 1946 tarihli Yunus Emre Oratoryosu gibi, çok ünlülerin de bulunduğu sayısız eser verdi. Yunus Emre Oratoryosu'nun Leopold Stokowski yönetimindeki NBC Senfoni Orkestrası tarafından Birleşmiş Milletler'de İngilizce olarak seslendirildiği 1958 yılında, Saygun, Jean Sibelius beste ödülünüe de layık görüldü. Türkiye'nin ilk Devlet Sanatçısı unvanına sahip olan Saygun, 1991'deki vefatına kadar çalışmalarına devam etti. Daha sonra Amerika'da başkan adayı olacak olan, dönemin Tennessee senatörü Al Gore'un eşi Tipper Gore, üç kadın arkadaşıyla Ebeveyn Müzik Kaynakları Merkezi adlı bir merkez kurdu. Bu kararı Prince'in Darling Nikki adlı ahlaksız parçasını dinledikten sonra vermişlerdi. Hedefleri, genel ahlakın korunabilmesi için albüm, konser ve filmlere derecelendirme getirilmesi, gerekiyorsa albüm ve video kasetlerin poşette satılmasını sağlamaktı. Darling Nikki, bu grubu provoke eden ilk parçaydı ancak etraf engellenmesi gereken müzik videoları ve albümleriyle doluydu. Judas Priest'in Eat Me Alive, AC/DC'nin Let Me Put My Love into You, Madonna'nın Dress You Up, W. A. S. P.'ın Animal, Cyndi Lauper'ın She Bop parçaları cinsel içerik taşımaları sebebiyle kara listeye alınmıştı. Ancak tehditler bunlarla sınırlı değildi. Mötley Crüe'den Bastard, Twisted Sister'dan We're Not Gonna Take It, Venom'un Possessed parçaları da şiddet taraftarıydı. Ancak tüm çabalarına rağmen elde edebildikleri tek şey, söz konusu albümlerin üzerine sert sözler içerdikleri yönünde bir etiket yapıştırılması oldu. 3 Mayıs 1989: Michael Jackson, kafasında bir peruk ve takma sakalla California'da Simi Valley'deki bir mücevherciye gitti ve kendisinden şüphelenen güvenliğin çağırdığı polis tarafından sorgulandı. 13 Mayıs 1992: Public Enemy üyeleri arasında yer alan Sister Souljah adlı bir rap müzisyeni, Washington Post gazetesindeki bir habere göre, Hep siyahlar siyahları öldürüyor, bir hafta sonu da beyazları öldürseler fena mı olur? mealinde bir demeç vermişti. Dönemin başkan adayı Bill Clinton, siyasi bir risk alarak bu söylemi eleştirmişti. Ancak kazançlı çıkan Clinton oldu. Sister Souljah, kendisine sert çıkan Clinton'ı ırkçılıkla suçlamış, bu durumu da siyahları üye kabul etmeyen bir golf kulününde golf oynamasıyla açıklamıştı ancak Clinton seçimi kazanmayı başarmıştı. 29 Mayıs 1987: Yine Michael Jackson, yine bir tuhaf hikaye. 1890 yılında ölen Fil Adam lakaplı John Merrick'in kalıntılarını satın almak isteyen Jackson, kemikler için 50.000 dolar ödemeyi önerdi. Jackson'ın menajeri, sanatçının Merrick'in anısına büyük saygısı olduğunu belirtti. Michael Jackson, Merrick'in kemiklerini saklayan Londra'daki hastaneyi, hayatı boyunca birden çok kez ziyaret etti."} {"url": "https://koltukname.com/2013/05/30/akp-global-bir-ruya-gercek-oldu/", "text": "AKP Global: 'Bir rüya gerçek oldu...' II adlı yazımızda topladık. Bu yazıyı artık güncellemeyeceğiz. We have transformed Amsterdam into a family-friendly city. We have brought peace to the city. We closed the Red Light District between 22.00-06.00. A dream has come true. We rebuilt the Berlin Wall. Berlin Wall is the symbol of the city and thanks to our rebuilding efforts it is now open to tourism. A dream has come true. We painted the pyramids and enhanced their tourism potential. Thanks to the My beautiful pyramid, my beautiful Cairo project, we painted the pyramids. A dream has come true. We fixed the Pisa Tower. The leaning tower was ruining the city's silhouette. As part of our urban transformation we fixed the leaning tower. A dream has come true. We have opened Sagra da Familia to religious service. The church which could not be finished for the last 131 years was finished in 13 months thanks to the Turkish Housing Development Administration. A dream has come true. We shaved off the top of the Torre Agbar. We transformed the nasty symbol of Barcelona and made it compatible with Catalan family structure. A dream has come true. Hyde Park has become the new business centre. Hyde Park was an unproductive space for many years. We turned it into a shopping mall. A dream has come true. We have saved Venice from rotting. We have improved the canals of Venice. We rebuilt the town with pavement stones. A dream has come true. We have transformed the Colosseum into a stadium. We repaired the Colosseum the walls of which had collapsed and in general very neglected. We have given Stadio Conquistatore to Rome Municipality Team. A dream has come true. We put an end to military tutelage in Vatican. For centuries Swiss soldiers were guarding the Vatican. We have transferred the guardianship to civilian security forces. A dream has come true. We put out Mount Fuji and it's now a zone of construction. Mount Fuji was a danger to men and to the environment. We sealed it off with cement. Its periphery is now open for development. A dream has come true. We wish a merry Holy Mirac Day to all the citizens of London. GÜNCELLEME (8 Haziran 2013): We turned the Acropolis of Athens into a vocational education center. We rebuilt the broken roof of the Acropolis. We have started ornamentation and ebru courses in the Vocational Education Center. A dream has come true."} {"url": "https://koltukname.com/2013/06/13/direnis-sarkilari-1-bolum/", "text": "Belki ilk günler, ikaz edilmiş basın kartellerinin söz birliği edip gizlemesi yüzünden duymamışsınızdır. Ama artık onlar bile sırt çeviremiyorlar olanlara: ülke tarihi günler geçiriyor. Herkesin, en azından mesaj alabilen herkesin paradigmaları değişiyor. Hep siyasetten uzak oldukları zannedilen gençlerin önderliğinde, yüzlerde gülümseme, yüreklerde umut yeşerten şeyler oluyor Türkiye'de. Bütün bunların fitili, ağaçların kurban edilmesine vicdanları elvermeyen birkaç kişinin direnmeye başlamasıyla ateşlendi. hele de gecenin 3'ünde tencere tavalarla sokaklara dökülecek kadar kendiliğinden, tonlarca gaz bombasına direnecek kadar inatçı, gazdan daha çok gözyaşartacak kadar şakacı, ölçüyü kaçırıp şiddet sergileyenleri yalnız bırakacak kadar barışçı, eylem yapılan bölgede çöpleri temizleyecek kadar zarif olması halinde, tüm bir dünyayı değiştirebildiği görüldü. Tarih, direnerek kaderlerini, dünyayı, geleceklerini değiştirenlerle dolu. Her birinden öğrenecek çok şey var. Ama dinleyecek de çok şey var. Pek çok büyük direniş ve mücadele, karakterine, ruhuna katkı veren şarkı ve marşları da beraberinde taşır. Tüm insanlık tarihinin belki de en iyi bilinen devrimlerinden, 1789 Fransız Devrimi de sembol bir şarkıya sahiptir: Ça Ira. Ça Ira, aslında bir tiyatro müzisyeni tarafından bestelenmiş, o yılların güncel ve sevilen bir bestesiydi. Giyotinin ucunda hayatını kaybedecek kraliçe Marie Antoinette'in de parçayı çok sevdiği rivayet edilir. Fransız Devrimi'nin hemen sonrasında düzenlenen şenliklerde, vatansever ve umut dolu sözleriyle devrimcilerin gayrı resmi marşı haline gelmişti. Bağımsız Birleşik Amerika'nın kurucularından Benjamin Franklin'in, bozuk Fransızcasıyla sarfettiği bir cümleden adını alan Ça Ira, Roger Waters tarafından, yaklaşık 20 yıllık bir çalışmadan sonra üç perdelik bir opera olarak günümüze taşınmıştı. Avrupa'da Fransız Devrimi gerçekleşmeden ve Ça Ira ortaya çıkmadan bir süre önce, 1773 yılında Boston Limanı'nda da tarihi bir gün yaşanmıştı. İngiltere ve Kuzey Amerika'daki 13 eyalet arasındaki gerilim, uzun zamandır devam ediyordu. İngiltere Kralı III. George ve onu destekleyen parlemento, Yedi Yıl Savaşı'nın bedelini yeni dünya kolonistlerinden alacağı vergilerle ödemeye karar vermiş ve deri, kağıt ve çay gibi ürünlere yüksek gümrük vergileri koymuştu. Çatışmalar ve gerilim sonunda 16 Aralık 1773 akşamı Boston Çay Partisi adıyla anılan olaya varmıştı. Mohawk yerlileri gibi kılık değiştirmiş protestocular, İngiltere'den gelen yaklaşık 45 ton çay yüklü üç geminin ambarlarını, kıyıdakilerin sevinç gösterileri arasında denize boşaltmışlardı. Tıpkı bizim etrafı temizleyen nazik eylemcilerimiz gibi de, kırdıkları kapı kilitler sebebiyle liman çalışanlarından da özür dilemeyi ihmal etmemişlerdi. Revolutionary Tea, tam da bu olayı anlatmak ve anmak üzere yazılmıştı. Şarkının sözlerinde, adada yaşayan zengin ve yaşlı bir kraliçe sözleriyle İngiltere'den ve ona diklenen kızından, yani Kuzey Amerika göçmenlerinden bahsediyordu. Parça, Boston Çay Partisi vakasından hemen sonra ortaya çıkmıştı ve ne sözlerini yazan ne de bestekarı tespit edilebilmişti. III. George, çay partisinden nasibini almış olabilir ama Rus Çarı II. Alexandr bu durumdan haberdar olmamış olsa gerek. 1861'de Avrupalı rakip devletlerle mücadele gücü kazanabilmek ve halkın devlete sadakatini artırmak için bir toprak reformuna gitmişti ve toprak sahiplerine bağlı yaşayan köylülerin bedelini ödemek kaydıyla kendi arazilerine sahip olmasına izin vermişti. Ancak toprak işçileri, büyük toprak sahiplerine, asla ödeyemeyecekleri büyük paraları ifa etmek ve yaşamalarına bile yetmeyecek arazilerle yetinmek zorunda kalmışlardı. Çar Babadan bekledikleri ilgiyi ve özgürlüğü alamayan işçiler, silahlanıp ayaklanma yolunu seçmişler ve ülkenin pek çok yerinde iki yıldan uzun sürecek bir isyana girişmişlerdi. V. Bogdanov tarafından bestelenmiş Dubinushka bu isyanın sembolü olmuş bir parçaydı. Haksızlık ve adaletsizliğe karşı ortak gücün nelere kadir olduğunu, insanların güçlerini birleştirmesi durumunda, meşe ağacından yapılmış sağlam bir sopa gibi, en büyük engelleri bile yıkıp geçeceğini anlatıyordu. Amerika tarihi çok sayıda direnişe ve mücadeleye sahnedir ve bunların hepsi de yeni dünyaya sonradan hakim olan beyazlara ait değildir. Eski dünyada, Rusya'da, Dubinushka nidaları yükseldikten aşağı yukarı çeyrek yüzyıl sonra, yeni kıtada bir dans, Amerikan yerlilerine umut oldu. 1889 yılının ilk günü, Wovoka adlı bir şaman, güneş tutulması sırasında bir sanrı gördüğü haberini müjdeledi. Sanrısında İsa peygamber, bir yerli olarak kendisine görünmüştü ve kendisine tüm Amerikan yerlilerini örgütlemesini ve hayalet dansı adı verilen bir dans sayesinde kötülüklerin yeryüzünden silineceğini, aşırı avlanma yüzünden soyu tükenmeye yüz tutan bufaloların ve diğer hayvanların ruhlarının geri döneceğini söylemişti. Kulaktan kulağa yayılan söylenti, Lakota kabilesine ulaştığında, hayalet dansı için özel yapılmış kıyafetlerin giyilmesi durumunda, dans edenlere kurşunun işlemeyeceği şeklini almıştı. Tükenmenin eşiğinde, köşeye kıstırılmış ve kıtlık içinde yaşayan yerliler arasında hayalet dansı büyük bir umut olmuştu. Ancak beyazlar bu durumdan hiç de hoşnut değildi. Büyük şef Oturan Boğa'nın tutuklanmak isterken öldürülmesiyle başlayan olaylar 29 Aralık 1890'da tarihin en acımasız, kanlı ve göz yaşartıcı katliamlarından Wounded Knee olayla sonlanmıştı."} {"url": "https://koltukname.com/2013/06/28/duran-kitap-kulubu/", "text": "Gezi Parkı'nda kurulan Gezi Kütüphanesi'nin TOMA'larla dağıtılmasının ardından, Gezi Parkı Direnişi Duran Adam'ın teşvikiyle yeni bir eyleme sahne oluyor: Duran kitap kulübü. İnsanlar başta Taksim Meydanı olmak üzere İstanbul'un ve tüm Türkiye'nin sokaklarında durmakla kalmıyor, kimileri de dururken kitap okuyorlar. Londralı fotoğrafçı George Henton, Al Jazeera için Taksim meydanı'nda kitap okuyanları fotoğraflamış. Bizim gibi, birinin elinde ne zaman kitap görse ne olduğunu öğrenmek isteyenler için, direnişle olan bağlantısının dışında da harika bir çalışma bu."} {"url": "https://koltukname.com/2013/07/01/direnis-sarkilari-2-bolum/", "text": "20. yüzyıl, devrimlerin, değişimin ve direnişin hız kestiği bir dönem olmadı. Dünya döndükçe, insanlık da yeni hikayeler yazmaya devam etti. O hikayelerden biri de Meksika'da, Emiliano Zapata ve Pancho Villa olarak bilinen Arango Arambula ve Jose Doroteo tarafından yazıldı. 1876'dan 1911 yılına dek süren ve Porfiriato Dönemi olarak bilinen dönemde, Meksika, Porfirio Diaz adlı eski askerin yönetiminde kalmıştı. Diaz, Fransız istilasına karşı dövüşmüş yürekli bir askerdi ancak bir diktatöre dönüşmesi pek uzun sürmedi. Halkın üzerinde her tür baskıyı kuran Diaz'a karşı ayaklanmalar da böylece ülkenin her yanında kendiliğinden gelişti. Zapata'nın Zapatistas adı verilen gerilla ordusu ve Villa'nın Villistas adı verilan silahşörleri, mücadelenin önemli militer güçleri oldular. Villa ve Zapata'nın adamları arasında La Cucaracha adlı eski bir İspanyol halk şarkısı oldukça popülerdi. Sözleri değiştirilerek çok sayıda farklı versiyonu yapılan parça, aslında 15. yüzyılda İberik Yarımadası'ndaki son Müslümanlara yönelik mücadele döneminden kalmaydı. Louis Armstrong, The Gipsy Kings, Los Lobos gibi modern zamanların müzisyenleri de bu parçayı yorumlamışlardı. Meksika'ya bir halk şarkısını hediye eden İspanya, Almanya'dan bir direniş parçası ithal ederek boşluğu doldurmuştu. Rejim karşıtlarını ve muhalifleri çalışma kamplarından birinde, 1933 yılında Moorsoldatenlied adlı bir parça bestelenmişti. Daha sonra Ernst Busch tarafından düzenlemesi yapılacak bu parça, İspanya İçsavaşı'na katılan Alman gönüllüler tarafından İberya'ya taşınmıştı. Faşist Franco güçlerine karşı farklı ülkelerden gelen çok sayıda gönüllü, bu şarkıyı kendi dillerine çevirip memleketlerine götürmüş, 2. Dünya Savaşı boyunca Nazi'lere karşı direnişin de gayrıresmi marşı olmuştu. Aynı yıllarda yine faşist Mussolini iktidarına direnen İtalyan partizanları da Bella Ciao adlı parçayı bayrak edinmişlerdi. Pek çok benzeri gibi, eski bir halk şarkısı melodisi üzerine yeni sözler yazılarak faşizm karşıtı uluslararası bir marş haline gelmişti. Yunancadan Türkçeye, Sırpçadan Macarcaya sayısız dile çevrilen Bella Ciao, dünyanın en iyi bilinen direniş parçalarından biri olmuştu. Avrupa'dan çok uzakta, Güney Afrika Cumhuriyeti'nde 1948 yılında yapılan seçimlerde, Alman, Fransız ve Hollanda kökenli beyazları temsil edep Ulusal Parti iktidara gelmişti. 1994 yılına kadar sürecek iktidarında bu parti, Apartheid bir rejimi yaşatmıştı. Vuyisile Mini, Güney Afrika'nın ünlü aktivistlerinden ve müzisyenlerinden biriydi. '50'li yılların sonunda bestelediği ve dönemin başbakanı H. F. Verwoerd'a yönelttiği Pasopa nansi 'ndondemnyama we Verwoerd adlı parçası, siyahlar arasında çok sevilmişti. Silahlı mücadeleyi seçen ve 1963 yılında tutuklanan Mini, bir yıl sonra idam edilse de, şarkısı ve mücadelesi unutulmadı. '60'ların sonunda Amerika Birleşik Devletleri, öğrenci olaylarıyla çalkalanmaktaydı. Özellikle Vietnam Savaşı sebebiyle güçlenen savaş karşıtı hareket, feministler, yeni yeni palazlanan çevreciler ve sivil hak savunucularıyla birleşip özellikle öğrenciler arasında yayılmıştı. Şöhretinin zirvesindeki Beatles üyesi John Lennon, yeni evlendiği Japon eşi Yoko Ono'yla tüm balaylarını Vietnam Savaşı'nı protesto amacıyla pek çok gazetecinin eşliğinde yatakta geçirmişler, bir yıl sonra, 1969'da Montreal'de aynı eylemi bir başka otel odasında tekrar ederlerken Give peace a chance adlı parçayı The Plastic Ono Band adlı grup olarak kaydetmişlerdi. 15 Ekim 1969 tarihinde ABD başkenti Washington D. C.'deki Vietnam Savaşı karşıtı büyük protestoda, ünlü aktivist ve müzisyen Pete Seeger tarafından yönetilen yarım milyon kişi parçayı bir ağızdan söylemişti. Lennon, protesto parçalarına 1972'de dönemin seksist anlayışını eleştirdiği Woman is the nigger of the world adlı eserini eklemişti. Some Time in New York City adlı albümde Attica Hapishanesi'ndeki ayaklanmalara adadığı Attica State, Kuzey İrlanda'da öldürülen göstericilere adadığı Sunday Bloody Sunday ve The Luck Of The Irish ve siyahi aktivist Angela Davis'i desteklemek için yazdığı Angela da bulunuyordu. Direniş Şarkıları'nın birinci bölümüne buradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2013/07/02/2012nin-en-iyi-50-kitap-kapagi/", "text": "Design Observer'ın her yıl yaptığı 50 Books/50 Covers (50 Kitap/50 Kapak) yarışmasının 2012 sonuçları açıklandı. Otuz beş kişilik bir jüri tarafından seçilen kapakların arasında dizi kapağı çalışmalarının yanı sıra Geray Gencer'in Doğan Kitap için hazırladığı bir kapak da bulunmakta. 50 kapağın hepsini aşağıda görebilirsiniz. Tasarımcılar ve kitaplarla ilgili bilgi için buraya bakabilirsiniz. Biz en çok The Flame Alphabet, Shoplifting from American Apparel ve Melville House'un Neversink Library dizisini beğendik. Sizin görüşlerinizi de yorumlara bekliyoruz. Geçtiğimiz yılın en iyi 50 kapağına buradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2013/07/13/haftadan-kalanlar-8-14-temmuz-2013/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. Gezi Parkı Direnişi'nde bilgisayar oyuncusu gençliğin en önlerde yer aldığı malumunuzdur. Doğal olarak direnişin kendisinin de bir bilgisayar oyununa dönüşmesi kaçınılmaz. Büyük savaş oyunları geliştirilene kadar ilgilenenler bu Tweet Atma Oyununa göz atabilirler. Gezi'yle ve direnişle meşgul olduğumuz şu günlerde uluslararası camiada edebiyat haberleri devam etmekte elbette. Daha önce aday adayı ve aday listelerine yer verdiğimiz IMPAC Dublin Edebiyat Ödülleri'nin 2013 sahibi belli oldu: City of Bohane adlı kitabıyla Kevin Barry. Kitabın Türkçede yayımlanacağına dair bir habere henüz ulaşamadık. Jane Austen'ın Gurur ve Önyargı adlı romanının meşhur karakteri, Bay Darcy, kısa bir televizyon dizisinde Colin Firth tarafından ölümsüzleştirilmişti. Şimdi, filmin ve elbette kitabın en sevilen bölümlerinden olan göl sahnesi, Hyde Park'taki göle konuşlandırılan bir heykelle ölümsüzleşirildi. Heykel, duruma göre, hayallerinizi ya da kabuslarınızı süsleyecek. Woody Allen'ın son filmi, Blue Jasmine Amerika'da ay sonunda, Türkiye'de ise 27 Eylül'de vizyona girecek. Ama Allen bir sonraki projesi için kolları sıvadı bile. Colin Firth, Emma Stone, Marcia Gay Harden, Jacki Weaver ve Eileen Atkins gibi isimleri bir araya getirecek olan ve 1920'lerde geçen filmin çekimleri Fransa'nın güneyinde başlamış bulunuyor. Kitap fetişisti olmak ya da olmamak... Kitaplara birer nesne olarak verdiğimiz değer, içindeki metinlerin önüne mi geçiyor? Peki ya, Italo Calvino'nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu romanındaki karakterlerden biri gibi, kitaplardan heykeller yapanlar? Onları böyle bir soruda nereye oturtmamız gerekiyor? Heykel çalışmaları ve konu üzerine yorumlar için sizi Page-Turner'a alalım. Okumaya başlanan kitap neden yarıda bırakılır? Goodreads, en çok yarım bırakılan kitapları ve yarım bırakılma gerekçelerini derlemiş. Bu vesileyle, Koltukname'nin şu sıralar hangi kitapları okuduğunu merak edenler için Goodreads hesabımızı da hatırlatmış olalım."} {"url": "https://koltukname.com/2013/07/15/penguinden-cagdas-klasiklere-grafitili-kapaklar/", "text": "Büyük Altılı'dan biri olan Penguin, yalnızca bastığı kitaplarla değil, kapaklarının çeşitliliğiyle de bilinen bir yayınevi. Artık klasik sayılan eski turuncu-beyaz kapakları bir yana, Great Ideas ve Great Food gibi değişik dizilerinin, bir o kadar özgün kapak çalışmaları insana almayacağı kitabı aldıracak nitelikte. Özellikle de klasik yayınlarıyla dikkat çeken Penguin, bu alanda da Graphic Deluxe Editions, Threads, Drop Caps gibi farklı edisyonlarla farkını ortaya koyuyor ve okurda aynı kitapın bir de Penguin baskısını edinme arzusuna yol açıyor. Penguin yeni bir kapak projesi kapsamında, 10 tane çağdaş klasik eseri sokak sanatçılarına emanet etmiş. Don DeLillo'un Americana'sından Nick Cave'in Ve Eşek Meleği Gördü'süne, bu 10 kitabın çarpıcı yeni kapaklarını aşağıda görebilirsiniz. Sanatçılar hakkında daha fazla bilgi için bkz. The Guardian."} {"url": "https://koltukname.com/2013/07/16/cesitli-sanat-eserlerine-burunen-julianne-moore/", "text": "Büyüklü küçüklü çeşit çeşit rolünden tanıdığımız ve sevdiğimiz Julianne Moore, 2008 yılında Harper's Bazaar dergisine verdiği bir söyleşiyi takip eden fotoğraf albümünde, ünlü sanatçıların tabloları olarak poz vermiş. İnternet bu ya, fotoğraflar geçen yıl Tumblr'da yeniden ortaya çıktıktan sonra, bu yıl da bizim dikkatimizi çekti."} {"url": "https://koltukname.com/2013/07/17/haftanin-eglencesi-legoyla-canlandirilmis-dr-strangelove-sahneleri/", "text": "Gelmiş geçmiş en ilginç oyuncaklardan biri olsa gerek LEGO. Öncelikle, yetişkinlerin de severek oynadığı türden bir oyuncak. Ama dahası, sevenin delicesine sevdiği bir oyuncak. Koltukname'de daha önce LEGO çılgınlıklarına örneğin LEGO'lardan yapılan film sahneleri ve albüm kapakları yer vermiştik. Bugün, hepsinden daha etkileyici bulduğumuz bir çalışmayla karşınızdayız: LEGO'larla canlandırılmış Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb sahneleri. Böyle bir projeyi başarabildiğine göre XXxOPRIMExXX'te derviş sabrı olmalı gerçekten. Başka neler yapacağını görmeyi merakla bekliyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2013/07/20/tomris-uyardan-leyla-erbil-oykuculugu-ustune-hadi-ulkemizde-ozgurluk-yasak-da-ozgunluk-de-mi-yasak/", "text": "Türkçe edebiyatın önde gelen isimlerinden Leyla Erbil, dün hayatını kaybetti. 82 yaşındaki yazar bir süredir Balat Hastanesi'nde lösemi nedeniyle tedavi görüyordu. Leyla Erbil'in ilk öykü kitabı Hallaç (1961), rastlanmadıklığıyla kafamı hallaç pamuğuna çevirdi diyebilirim. Beckett'ten yapılan alıntı, Hiçbir şey hiç'ten daha gerçek değildir okura öykülerin dünyası hakkında önemli bir ipucu veriyordu ama yalnızca bir ipucu. 1960'larda Leyla Erbil'in kuşaktaşı sayılabilecek yazarların çoğu varoluşçuluk akımıyla tanışıktırlar; bunalım, saçma, hiçlik, bireyin bunaltısı, sıkça işledikleri temalardı. Erbil'in şaşırtıcılığıysa, bu temaları Batılı yazarlar gibi adı belirsiz bir ülkede, hatta düşsel bir mekanda yaşayan soyut kişiler aracılığıyla değil, bu ülkede yaşayan, çeşitli sınıflardan gelme somut bireylerin ağzından duyurmasıydı. Hallaç, alışıldık, aşınmış düşünce kalıplarına olduğu kadar beylik edebiyat kalıplarına da karşı çıkacak bir yazarın başkaldırı serüveninin başlangıcıydı. Gecede, yalnızca Leyla Erbil öyküsünün değil, Türk öykücülüğünün de bir kilometre taşı. Bu kitapta tarihsiz, kültürsüz, zamansız ve örgütsüz bir toplumda yaşayan bireylerin kimi zaman acıklı, kimi zaman ironik, kimi zaman düpedüz gülünç ifadelerini okuyorsunuz. Füsun Akatlı'nın deyişiyle kesik soluklu, söylenmeci, sayıklamacı, simgeci bir dille konuşan bu yeni öykü kahramanları, Leyla Erbil'in tavrını açık seçik ortaya koyuyorlar: Amacı okurunu eğitmek ya da ona göz kırpmak değil, onu hınzırca sorgulayarak toplumu ve kendisi üstüne düşünmesini sağlamak. Tuhaf Bir Kadın'a birbiriyle bağlantılı öykülerden bir derleme mi diyeceğiz, roman mı? Leyla Erbil'in ürünleri de kendisi kadar ele-avuca sığmaz olduğuna göre? Katı sosyalistler onu uçarı; bazı okurları onu katı Marksist; feministler onu fazla edebiyatçı, bazı edebiyatçılar onu koyu feminist bulabilirler. Tuhaf Bir Kadın, dikkatli okunduğunda bu sorular pekala yanıtlanabilir. Çünkü yazar, bu kere, sivri oklarını kendisine doğrultmuştur. Karanlığın Günü, Eski Sevgili'den kalan tortuları, yabancılaşmayı, toplumsal çalkantıları, bir dönemin ev-içlerine taşıyan bir roman. Yazının tamamı için bkz. Kitapla Direniş. Uyar'ın yalnızca Erbil'in öykücülüğüyle ilgili görüşlerini değil, genel olarak yazılarını, söyleşilerini ve denemelerini çok kapsamlı bir şekilde barındıran ve Handan İnci'nin hazırladığı Kitapla Direniş, Yapı Kredi Yayınları'nca 2011'de yayımlandı. Leyla Erbil'in kendi eserleri ise İş Bankası Kültür Yayınları'ndan basılmakta."} {"url": "https://koltukname.com/2013/07/21/haftadan-kalanlar-15-21-temmuz-2013/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. Yılın 29. haftasında ne yazık ki Türkçe edebiyatın önde gelen isimlerinden biri olan Leyla Erbil'i kaybettik. Tomris Uyar'ın, Erbil'in öykücülüğü hakkında görüşlerini okumak için buraya. Charles Dickens'la Dostoyevski'nin 1862 yılında tanıştığı iddiasının yalan olduğu ve birden fazla uyduruk isimle makaleler yazdığı ortaya çıkan akademisyen A. D. Harvey, The Guardian'dan Stephen Moss'la konuşmuş. Gerçekten ilginç bir kişilik Harvey, bu tür vakalarla ilgilenenler yazıya mutlaka göz atmalı. Bedenimiz ara sıra gerçekten garip hareketlerde bulunuyor: gülüyor, ağlıyor, hıçkırıyor, esniyor, gıdıklanıyor, vs. vs. Robert R. Provine, Ama neden? sorusundan yola çıkarak sıradan görünen bu büyüleyici fenomenleri, Curious Behavior adlı kitabında incelemiş. Brain Pickings'in Maria Popova'sı, kitabın en ilginç kısımlarının altını çiziyor. CTRL + ALT + DELETE, hayat kurtaran kısayollardan. Merak edenler için keşfinin tarihi burada. Heyecan verici bir haber: Family Guy, yeni sezonda Simpsons'a konuk oluyor. Ne tür bir macera yaşanacağı henüz bilinmese de karakterlerin kimlere nasıl tepki verdiğinin ayrıntıları açıklanmış. Ayrıntılar için bkz. Benedict Cumberbatch oyuncak maymun aracılığıyla Sherlock'un ölümden nasıl döndüğünü anlatıyor. Son olarak, paha biçilemez bir görüntü: F. Scott Fitzgerald, kadın giysileri içinde, tüm cazibesiyle objektife gülümsüyor! söyleyecek çok şey var, leyla erbil'den başlayan. fitzgerald'ı tanıyamadım bile! çok ilginç yahu."} {"url": "https://koltukname.com/2013/07/24/unlulerin-pasaportlari-ya-da-sanatci-muzisyen-ve-yazarlarin-pasaportlari-ii/", "text": "Sizlerle daha önce, James Joyce'tan Janis Joplin'e, David Bowie'den Truman Capote'ye, birçok sanatçı, müzisyen ve yazarın eski pasaportlarını paylaşmıştık."} {"url": "https://koltukname.com/2013/07/26/william-faulknerin-varislerinin-woody-allena-actigi-dava-sonuclandi/", "text": "William Faulkner'ın varislerinin, Paris'te Gece Yarısı filminde geçen bir Faulkner alıntısı doğru kullanılmadığı için Woody Allen'a açtığı dava, Allen'ın lehine sonuçlandı. Requiem for a Nun adlı kitapta Faulkner, Geçmiş hiçbir zaman yok olmaz. Geçmiş, geçmişte bile kalmamıştır, diyor. Allen'ın filminde, 1920'lerin Paris'inde birçok ünlü yazarla tanışan ve Owen Wilson tarafından canlandırılıan ana karakter ise, Geçmiş yok olmadı. Hatta, geçmiş, geçmişte bile kalmadı. Bunu kim söyledi, biliyor musun? Faulkner. Ve haklıydı. Onunla da tanıştım. Bir akşam yemeği partisinde karşılaştım onunla, diyor. Dava, bu cümle yüzünden seyircilerin, Faulkner ile filmin dağıtımcısı Sony arasında bir ilişki olduğu yanılgısına kapılacağı iddiasıyla açılmıştı. ABD Bölge Yargıcı Judge Michael P. Mills, söz konusu kitabı ve filmi inceledikten sonra davayı reddetti. Mills, 17 sayfalık gerekçeli kararda, Bu davadaki asıl mevzu, bir romandaki tek bir cümlenin, bir Hollywood filminde kendi başına, yazara atıfta bulunarak alıntılanmasının bir telif hakkı ihlali sayılıp sayılamayacağı. Bu durumda, sayılamaz, dedi. Faulkner'ın telif haklarıla ilgilenen Lee Caplin, bunun ABD'deki tüm yazarlar için sorunlu bir karar olduğunu ve tüm dünyadaki yaratıcı insanlara zarar vereceğini düşündüklerini belirtti. Caplin, başka ne tür yasal yöntemlere başvurabileceklerini araştıracak."} {"url": "https://koltukname.com/2013/08/03/haftadan-kalanlar-29-temmuz-4-agustos-2013/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. Bir J. D. Salinger belgeseli yolda. Yakın zamanda fragmanı yayınlanan Salinger'ın, IMDb sayfasına göre Edward Norton'dan Danny DeVito'ya, bir yıldızlar geçidi olması da ayrıca ilginç. Acaba Salinger hiç röportaj vermediği, fotoğraf çektirtmediği, ortalıklarda görünmediği için yapımcılar ne yapacaklarını şaşırarak Hollywood'a mı yöneldi, yoksa bir bildikleri var mıydı? İzleyip göreceğiz. Malum, geçtiğimiz hafta Kate Middleton İngiltere'nin gelecek kralını doğurdu. The Guardian gibi sitelerde başka herhangi bir habere ulaşmak imkansızlaştı. Peki bu heyecanın arkasında ne yatıyor? 400 milyon dolarlık ekonomik hareketlilik. Yeni bir dergi geliyor: Monograf. Kendi deyimiyle, ilk sayısında edebiyat ve iktidar ilişkisini, siyasi gücün ötesinde, tarih boyunca etkileşim içine giren kültürlerin, toplumsal hayata yön veren inanç sistemlerinin, düşünce hareketlerinin etkileri üzerinden değerlendirmeyi amaçlıyor. Dergiye yazmak isterseniz, özgür ve özgün fikirlere dayalı metinlerinizi 15 Ekim'e kadar info@monografjournal. com adresine gönderebilirsiniz. Daha fazla bilgi için internet siteleri burada. İnternet sitesi demişken, Norgunk yayınevinin, uzun zamandır yalnızca neon bir ışıkla donatılmış internet sitesi nihayet yayına girmiş bulunuyor. Tıpkı yayınevinin kapakları gibi sade ve şık bir site olmuş. Onlar da biz de güle güle kullanalım. bana pek hoş gelmedi sevgili dickens!"} {"url": "https://koltukname.com/2013/08/05/istanbulda-roger-waters-firtinasi/", "text": "Dün İstanbul'dan bir Roger Waters fırtınası esti geçti. Efsanevi The Wall turnesi kapsamında Türkiye'ye gelen Waters, Gezi'de hayatını kaybedenleri de andı. Konserin ilk yarısı boyunca duvar örüldü, örüldü, nihayet tamamlandı. Duvar tamamlanmadan önce, Another Brick in the Wallda çocuk korosu, devasa bir öğretmen kuklasını alt ettiler. Ardından, duvara Ethem Sarısülük, Ali İsmail Korkmaz, Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert ve Mustafa Sarı'nın fotoğrafları yansıtıldı. Waters, Türkçe yaptığı konuşmada, Şarkılarımı devlet terörüne kurban gidenlere adıyorum, diyerek duvardaki resimlere işaret etti; ardından statta Her yer Taksim, her yer direniş sloganı atıldı. Arada, duvara kaybedilen sevdiklerimizin fotoğrafları ve kimlik bilgileri yansıtıldı. Aralarında Gezi'de ölenlerin yanı sıra, Hrant Dink ve Adnan Menderes de vardı. Bu bölümde duvara yansıtılan görsellerin, hayranların Facebook sayfasına yaptıkları taleplerden, taleplerin yoğunluğuna göre seçildiği söyleniyor. İkinci bölümde Waters Hey Youyu tamamen duvarın arkasında söyledi. Comfortably Numbda ise gitarist Dave Kilminster'la birlikte duvarın tepesine çıktı. Duvar nihayet, The Trialda Tear down the wall sözleriyle birlikte gerçekten de seyircilerin üstüne yıkıldı. Waters en sonda seyircilere teşekkür ederken bu konseri hiç unutmayacaklarına değindi. Bunun 191 ya da 192. konserleri olduğunu ama burada seyircilerin şovla, başka hiçbir yerde görmedikleri özel bir bağ kurduklarını belirtti. Gerçekten de ömrü hayatımızda görebileceğimiz en etkileyici şovlardan biriydi The Wall. Bir yandan sevinç ve heyecandan titreyerek, diğer yandan ölenlerimizi anarken gözlerimiz yaşararak izledik. Biz de Waters'a turnesi kapsamında bizi atlamadığı için teşekkür ediyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2013/08/12/roger-waters-yahudi-karsitligi-suclamalarini-yanitliyor/", "text": "Geçtiğimiz hafta İstanbul'a gelen Roger Waters'ın The Wall gösterisi, Belçika'nın Werchter şehrindeki bir katılımcı tarafından, dünyadaki tüm kötülüğü sembolize eden domuzun üstünde Davut yıldızı bulunduğu gerekçesiyle eleştirildi. Belçika'daki Wall gösterisiyle ilgili internette yapılan kimi yorumlara yanıt verme ihtiyacı hissediyordum. Genelde bu tür saldırıları görmezden gelebiliyorum ama Haham Cooper'ın suçlamaları öyle uçuk ve yobazca ki bir yanıt vermek gerekiyor. Bu patlamanızı kışkırtıcı buluyorum, hiçbir şeye yardımı dokunamaz ve barış ile insanlar arasında anlaşmaya giden yolda ancak bir engel oluşturur. Ayrıca beni Yahudi karşıtı, Yahudi düşmanı ve Nazi yanlısı olmakla suçlamanızı şahsen büyük bir hakaret olarak kabul ediyorum. Gösteride aynı zamanda haç, ay yıldız, orak ve çekiç, Shell logosu, McDonald's logosu, dolar işareti ve Mercedes logosu da kullandığımı belirtmek isterim. 2). YAHUDİ DÜŞMANI MI? Birçok yakın Yahudi arkadaşım var, ilginçtir ki aralarından biri müteveffa Simon Wiesenthal'ın yeğeni. Böyle bir ilişkiye sahip olduğum için gurur duyuyorum; Simon Wiesenthal büyük bir adamdı. Ayrıca iki torunum var, onları caımdan çok seviyorum ve anneleri, gelinim Yahudi; dolayısıyla bana söylediklerine göre torunlarım da Yahudi oluyor. 3). NAZI Mİ? Yalnızca babam, Teğmen Eric Fletcher Waters, 18 Şubat 1944'te İtalya'da Nazilerle savaşırken ölmekle kalmadı ama aynı zamanda ben de savaş sonrası İngiltere'sinde yetiştim ve nasyonal sosyalizmle ilgili kapsamlı bir eğitim gördüm, bu felaket ideoloji adına gerçekleştirilen iğrenç suçların tüm korkunç ayrıntılarını öğrendim. Annemin arkadaşları Claudette ve Maria'yı hatırlıyorum, dövmelerini hatırlıyorum; onlar kurtulanlardandı, şanslı olanlardan. Annem hayatının geri kalanını siyasi olarak aktif geçirdi ki çocuklarının ve torunlarının, hatta siyah, beyaz, Yahudi olmayan, Yahudi, Latino, Uzakdoğulu, Müslüman, Hindu, Budist, et al, herkesin çocuklarının ve torunlarının tepelerinde Demokles'in kılıcı, Nazi öğretisi şeklinde asılı durmasın. Ben de kendi adıma, elimden geldiğince annemle babamın çizdiği yolda ilerlemeye çalıştım. Neredeyse yetmiş yaşında, babam ile annemin ve tüm yaptıklarının adına, Bayan Özgürlük'ü elimden geldiğince savunmaktan vazgeçmedim. Saçma bir şekilde saldırdığınız The Wall gösterisi için birçok şey söylenebilir. The Wall düşünceli, hayat dolu, evrensel, insancıl, sevgi dolu, savaş karşıtı, sömürge karşıtı, hukuka evrensel erişim yanlısı, özgürlük yanlısı, işbirliği yanlısı, diyalog yanlısı, barış yanlısı, otorite karşıtı, faşizm karşıtı, apartheid karşıtı, dogma karşıtı, ruhen uluslararası, müzikal ve hicivlidir. BDS'yi desteklediğim için sık sık İsrail yanlısı lobinin saldırısına uğraşmışımdır; bu meseleye şu an girmeyeceğim, ilgilenenler geçen yıl 29 Kasım'da Birleşmiş Milletler'de yaptığım konuşmaya ulaşabilirler. Ancak şunu söyleyeceğim, faal bir teokraside, dini sembolün devletin sembolü olarak karışması neredeyse kaçınılmazdır; İsrail devleti durumunda söz konusu olan, hem kendi sınırlarını hem de 1967'den bu yana işgal ettiği ve sömürgeleştirdiği toprakları Apartheid'la yöneten bir devlettir. Hoşunuza gitsin gitmesin, Davut yıldızı İsrail ile İsrail'in politikalarını temsil ediyor ve şiddet içermeyen tüm ve her tür protestoya konu olabilir. İsrail'in ırkçı iç ve dış politikalarını barışçıl bir şekilde protesto etmek YAHUDİ KARŞIKTLIĞI DEĞİLDİR. İsrail hükümetinin politikalarını eleştirdiğim için Müslüman Kardeşler'le aynı kefeye konulmam gerektiği görüşünüz çok gülünç ve şahsıma yapılmış bir başka hakarettir. Tüm yetişkin hayatım boyunca din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması gerektiğini savundum. Her The Wall gösterisinin arasında, bulunduğumuz ülkeden 20 gaziyi tanışmak, tokalaşmak, birbirimize iyi dileklerimizi iletmek ve anılarımızı paylaşmak için sahne arkasına davet ediyorum. Yaklaşık bir yıl önceki bir gösteride, yaşlı bir gazi, tahminimce Vietman döneminden bir gazi çıkışın önünde durup geçmeme engel oldu; elini uzattı, tuttum, sonra elimi bakmadan gözlerimin içine baktı ve Baban seninle gurur duyardı, dedi. Duvar size ve diğer tüm Haham Cooper'lara uzanıyor. Bakış açınızı biraz genişletebilmeniz için: Genç Alon'u böylesine rahatsız eden şişme domuz, Eylül 2010'dan bu yana her The Wall gösterisinde, yani yaklaşık 193 gösteride yer aldı ve ilk defa şikayet edildi. Ayrıca mevzubahis domuz kötülüğü temsil ediyor, özellikle de yolundan sapmış devletin kötülüğünü. Her gösterinin sonunda bu baskı sembolünü seyircilere armağan ediyoruz ve insanlar her zaman doğru olanı yapyorlar. Onu parçalıyorlar."} {"url": "https://koltukname.com/2013/08/13/calinti-ceviriyi-nasil-taniriz/", "text": "Çevirmen hakları, yavaş yavaş daha sık dile getirilen bir konu haline geldi. Yayıncılık dünyasının korsanla mücadelesi ise zaten daha uzun bir süredir güncelliğini koruyor. Peki ya çalıntı çeviriler? Neden çevirmen hakkı ve korsanla mücadeleden söz açılıyor da, intihale pek değinilmiyor? İntihal yaparak başta çevirmenlerin emeğini sömüren, ardından piyasada haksız bir rekabet ortamı yaratan, nihayetinde de okuru aldatan yayınevlerini nasıl ayırt edebiliriz? Çalıntı çevirileri nasıl tanıyacağız? Her fırsatta bu sorunu dillendirmekle kalmayıp çözümü için somut adımlar da atan çevirmen Sabri Gürses, bize rehber niteliğinde bir liste hazırladı. Kendisine teşekkür ediyoruz. Gürses'in bu konuda diğer yorumlarını Çeviribilim'den takip edebilir, çevirileri ve diğer kitapları için Facebook sayfasına göz atabilirsiniz. Koltukname'nin telif hakları dosyasıysa burada. Çalıntı çevirileri tanımak için, ilk anda akla gelen yöntemler yeterince geçerli değil; fakat bazı temel kuşkular yararlı olabiliyor. 1. Ucuz, çok düşük fiyatlı kitaplar (2 TL ile 5 TL, hatta 10 TL arası olup hacimleriyle orantısız fiyata sahip olan kitaplar) kuşku uyandırıcıdır; çünkü çevirmene telif ödeyerek bu fiyata mal etmek zor bile değil imkansızdır. 2. Az duyulmuş, kitap tanıtım dergilerinde ismi görülmeyen yayınevlerinin kitapları kuşku uyandırıcıdır. Fakat ismi görünenlerin, bilinenlerin güvenilir olduğu anlamına gelmez bu. 4. Üzerinde çevirmen ismi olmayan, olsa bile, yayına hazırlayan gibi ifadeler yer alan kitaplar kuşku uyandırıcıdır; çevirmensiz yayına hazırlanan bir çeviri kitap mümkün değildir. 5. Genellikle çalıntı çeviri yayınlayan yayınevinde ünlü, bilinen çevirmen isimleri görünmez ya da birçok bilinmeyen isim arasında tek tük o isimler yer alır; bu önemli bir kuşku sebebidir. 6. Çalıntı çevirileri bir kitapçıdan kitap seçen okurun tanıması güç olacaktır. Kitapçıların elemesi öncelikli koşul. 7. Gazetelerin, kurumların dağıttığı kitaplardan olabildiğince uzak durmak gerekir. Gazetelerin dağıttığı klasik kitaplar arasında gerçek çeviri olan bugüne kadar hemen hiç çıkmadı. Gazete ve kurumlar toptan ve en ucuz fiyatla alım yapma eğiliminde olduğundan, köklü, çevirmenine düzgün telif ödeyen yayınevleriyle iş yapmamakta, hayali, çalıntı çeviriler ya da çok ucuz emekle elde edilmiş metin kullananlardan ürün almaktadır genellikle. Bunun dışında Notos Kitap, Say, Varlık, Merkez Kitap, Ötüken, Kırmızı Kedi gibi değişik örnekler yayımlayan yayınevleri var. Burada işin iyi ve gerçek olmasında temel ölçütlerden ve nedenlerden biri kuşkusuz yayınevinin gerçekten yayınevi olması, ciddi ve sorumluluk sahibi editörler çalıştırmasıdır. Örneğin İdefix'in kullanışlı internet sitesinde Dünya Edebiyatı kategorisini incelemek iyi bir alıştırma olabilir. Burada, bu adını andığımız yayınevleri dışında yine çokça klasik yayınlamış yayınevleri görülüyor, ama çevirmenlerine tıkladığımız zaman ya bu işe yakınlıkları olmadığı, ya farklı dillerden bir sürü klasik kitabın onların imzasıyla yayınlanmış olduğu, kitapların çok ucuz olduğu vb. dikkat çekiyor. Yani örneğin İdefix'in sisteminde gerçek olmayan çeviriler var ve bunları göz kararıyla ayırmak da mümkün. Örneğin Hacı Murat'ı 3,5 liraya mal etmeniz açıkça imkansızdır, bu fiyata gerçek bir çevirmenin çalışması mümkün değildir. Çevirmen imzasına tıkladığımızda çok sayıda, ucuz klasiğin karşımıza çıktığını görmek düşündürücüdür. 9. Bunun dışında yakın bir tarihte İzmir Ekonomi Üniversitesi Mütercim-Tercümanlık Bölümü'nden çeviribilimci Mehmet Şahin ve Derya Duman'la, TÜBİTAK destekli bir intihal-çalıntı çevirileri saptama çalışması başlattık. Burada bilgisayar destekli metin analiziyle, çalıntı çevirilerin kolayca saptanmasına ve daha kesin delilli olarak isimlerin açıklanmasına yönelik bir çalışmayı yürütüyoruz. 2 yıl sürecek olan bu proje için üç eserin piyasadaki örneklerini alıp metin taraması yoluyla bilgisayara aktarmaya başladık; çalışmanın sonunda çalıntı çevirileri ortadan kaldırmaya yönelik somut bir yöntem ortaya çıkarmak umudumuz. Bu da bize bir kuşkuyu, piyasada dolanan elektronik metinlerin çeşitli kişilere çok az sermayeyle yayınevi kurma, büyük şirketlerle iş yapabilme gibi olanaklar sağladığını somut bir örnekte doğrulama olanağı verdi. Bu çerçevede e-kitapların korunmasının da büyük önem taşıdığı anlaşılıyor. Çünkü çeviri hırsızlarının kitabı taratıp elektronik ortama aktarmak, dizdirmek gibi emek gerektiren çabalara bile girmediği, bazı elektronik metinlerin blok blok dolaştığı anlaşılıyor. Okurun iyi ve besleyici peynir seçmeyi, şık olduğu kadar dayanıklı giysi bulmayı bilmesi gibi, gerçek ve nitelikli çeviriyi tanımayı da öğrenmesi şart."} {"url": "https://koltukname.com/2013/08/16/klasik-yazarlarin-ender-goruntuleri/", "text": "Geçtiğimiz haftalarda bir arkadaşımız bizimle Tolstoy'un tek video görüntülerini paylaştı. Eserlerini okuduğumuzda bambaşka bir çağa ait olduğunu hissettiğimiz, günlük hayattaki fotoğraflarını görmenin bile ilginç geldiği bu büyük yazarın hareket ettiğini izleyebilmek, kelimenin tek anlamıyla garip bir deneyimdi. Görüntülere geçmeden önce önemli bir not: Ahmet Hamdi Tanpınar'ın, Lütfi Akad'ın 1959 tarihli Zümrüt filminde figüran olarak rol aldığı söylenir. Akad'ın Selim İleri'ye aktardığı üzere, Tanpınar'ın Çolpan İlhan'ın güzelliğini görmek için sete uğradığı doğrudur fakat kamera karşısına geçip geçmediği hala bir tartışma konusu. Bu görüntüyü maalesef internette bulamadık. Bu iki bölümlük videoda, Tolstoy'u Yasnaya Polyana'da 80. doğum gününü kutlar ve gündelik hayatına devam ederken izliyoruz. Halide Edip Adıvar'ın Sultanahmet Mitingi'ndeki konuşması. Ses kaydı görüntünün üstüne sonradan eklenmiş gibi görünüyor ama Adıvar'ı 1:10'dan sonra görebilirsiniz. Mark Twain'in tek görüntüsü olan bu kayıt, 1909'da, Twain'in ölümünden bir yıl önce, Thomas Edison tarafından yazarın Connecticut'taki evinde çekiliyor. George Orwell, radyoda çalışmasına ve 50'lere kadar yaşamış olmasına rağmen tek bir ses kaydı ya da video görüntüsü bulunmayan bir yazar. Ta ki bu Pathe videosu keşfedilene kadar. Ünlülerin ünlü olmadan önceki hallerini gösteren videoda Orwell 50. saniyede, Eton Koleji'nde okul arkadaşlarıyla beraber yürürken, uzaktan görünüyor. Soldan dördüncü. 1941'de çekilen bu videoda, Anne Frank pencereden komşuları olan gelin ve damadı izliyor. 1927'de yapılan bu röportajda Sherlock Holmes'un yaratıcısı kendisine sık yönlendirilen iki soruyu yanıtlıyor: meşhur dedektifi nasıl yarattığı ve spiritüalizmi nasıl keşfettiği. Ve işte, en acı görüntülerden biri. Nietzsche, ölüm döşeğinde."} {"url": "https://koltukname.com/2013/08/18/haftadan-kalanlar-12-18-agustos-2013/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. Et yemek ya da yememek. Yalnızca organik et yemek ya da hiç et yememek... Baraka'nın yönetmeni Ron Fricke'nin son belgeselinden alınan bu kısa parça konuyla ilgili düşüncelerinize yön verebilir. Film parçalarından kısa filmlere... Daha önce Tanışınız: köşemizde yer verdiğimiz Türkçe Bilimkurgu ve Fantastik'in kısa film arşivine mutlaka göz atmalısınız. Üstelik düzenli olarak güncelleniyor. Obama, Amazon'un Tenneessee'deki deposunu ziyaret etmiş ve internet devinin ülkeye bu kadar iş imkanı sunmasının ne kadar şahane olduğundan bahsetmiş. Amazon'un rekabetçi politikaları yüzünden birçok kitapçının kapandığından sadece geçtiğimiz yıl Amerika'da 42 bin kişinin işsiz kaldığını söyleyen Amerika Kitapçılar Birliği, elbette öfkeli. Ayrıntılar burada. Otomobiller teknolojinin sınırlarını zorlamaya devam ediyor. Yeni geliştirilen bir fikre göre, otomobiller bundan sonra birbirleriyle iletişim kurarsa trafik kazalarının ciddi ölçüde azalacağı umuluyor. Elbette bu wired in otomobillerle birlikte mahremiyetle ilgili soru işaretleri doğuyor. Haber, NBC News'da. Son olarak: Gelmiş geçmiş en ayrıntılı internet haritası. bu arada baraka ve samsara'yı es geçmemek lazım."} {"url": "https://koltukname.com/2013/08/26/wolverine-kurttan-kuzuya/", "text": "Uzun bir aradan sonra Koltukname'ye bir çizgi roman uyarlamasıyla geri dönüyor olmak çok güzel! Maalesef söz konusu uyarlama o kadar güzel değildi. Bu vesileyle fantastik çizgi roman / fantastik sinema ve siyaset konusunu biraz deşmek istiyoruz. Malum artık Hollywood'un yarısından fazlası uyarlama, onlarından yarısından fazlası fantastik edebiyat ya da çizgi roman uyarlaması oldu. Hobbit hakkında yazdıklarımız ve okunanların nasıl görselleştirildiğine dair bir tartışma için şuraya bakabilirsiniz. Popüler TV dizilerinden Game of Thrones tartışmaları için ise şuraya ve şuraya uğrayabilirsiniz. Daha Wolverine'e gitmeden Sol Gazetesi'nde Can Önen'in film eleştirisini okumuştuk. Yazının daha geniş halini Azizim Sanat Örgütü'nün e-dergisinde okuyabilirsiniz. Can Önen, Marvel karakterlerinin düzen karşıtı olmasalar da arada kaotik ya da anarşi yanlısı özellikler taşıyabildiklerini hatırlatıyor. Wolverine'in Marvel içinde önce bir yan karakter olarak ortaya çıkışını ve macerasının devamını aktarıyor. Argümanı ise Hollywood'un artık kısırlaşan piyasayı canlandırmak için uyarlamalara sarılması ve 3 boyutlu film çekeceğim diye çok boyutlu karakterleri tarihlerini de hiçe sayarak tek boyuta indirgemesi. İndirgendikleri tek boyut sadece aksiyon olsa, Hollywood fantastik edebiyattan elini çeksin demeyiz. Aksiyon da özellikle çizgi romana pek içkin bir öğe. Fakat Önen'in de vurguladığı gibi tek sorun basit aksiyonlarla para kazanma isteği değil, bir de orasına burasına, hatta son Wolverine'de olduğu gibi tam ortasına mülkiyet ilişkileri ve savaş gibi meseleleri yerleştirme biçimleri. Wolverine son filmde gerçekten kurttan kuzuya dönmüş. Japon bir holdingin mirasçılarını koruyor, bir yandan da Japonlara hayat ve ölüm gibi konularla nasıl başa çıkılacağı konusunda atasözü kıvamında dersler veriyor. Fakat filmin kendisi de bize sürekli Amerikalıların attığı atom bombasını hatırlatıyor. İnsanlık tarihinin bu kadar acı anlarından birinin bu kadar fütursuzca bir miras ve ölümsüzlük arzusu hikayesine meze edilmiş olması bize çok acı geldi. Tarihe ve siyasete bu kadar güdük ve bu kadar sadece Amerikan bir yerden bakmak istemeyenler için Wolverine çok zengin bir malzeme sunuyor. Hem hafızasız bir karakter hem de 20. yüzyılın bütün büyük anlarını yaşamış ve sağ kalmış. Onun meseleleri parça parça hatırlaması üzerinden çok farklı öyküler kurgulanabilir. Dünya tarihi ile kişisel tarihin kesişmelerinden çok seyirlik ama aynı zamanda konuk olduğu tarihsel ana farklı bir bakış üretebilen hikayeler yazılabilir."} {"url": "https://koltukname.com/2013/11/02/2013-tuyap-istanbul-kitap-fuarindaki-yayinevi-indirimleri/", "text": "Geçtiğimiz yıl, Tüyap İstanbul Kitap Fuarı'nı gezmek isteyen okurlar, o uzun ince yola düşmeden önce sevdikleri yayınevlerinin indirimlerinden haberdar olmak isteyebilir düşüncesiyle hazırladığımız indirim listesini, bugün fuarı bizzat gezerek güncellemiş bulunuyoruz. Bu yıl 32. düzenlenen fuarda indirimler ne artmış ne azalmış (yalnızca İletişim 30. yılına özel olarak %30 indirim uyguluyor), dolayısıyla listede çok büyük bir oynama olmadı ama listeye geçtiğimiz yıl gözümüzden kaçmış olan birçok yeni yayınevi eklendi."} {"url": "https://koltukname.com/2013/11/03/tuyap-istanbul-kitap-fuarini-en-etkin-sekilde-gezmenin-yollari/", "text": "32. Tüyap İstanbul Kitap Fuarı dün kapılarını açtı. Bu, hem satış, hem söyleşi ve okuma gibi etkinlikler, hem yerli-yabancı yayınevi ve ajans buluşmaları, hem onur konuğu, hem onur yazarı, hem tema, hem de daha neler neler içeren 9 günlük fuarı en etkin şekilde gezebilmeniz için sizlere aşağıdaki naçizane rehberi hazırladık. 1. Hangi gün ve saatte gideceğinize karar verin. Fuarın en ideal zamanı, hafta içi öğleden sonraları. Bu saatlerde öğrenci grupları da gelip gitmiş oluyor. Bu yüzden esnek bir programınız varsa hafta içi öğleden sonraları tercih edin. Birçok kimse gibi fuara ancak hafta sonu gidebiliyor ya da hafta sonu etkinliklerine katılmak istiyorsanız açılış saati olan 10'da orada olup en geç öğleden sonra 3 gibi çıkmayı hedefleyin. Böylece fuarı boşken gezebilir, dönüş yolunda da trafiğe kalmazsınız. Evet, fuar yolu uzun ve çetrefilli, İstanbul'da toplu taşıma çok çileli. Ama yazının amacını göz ardı etmeden şikayetleri bir kenara bırakıyor ve fuar alanına gidip gelmenin en kolay yolunun metrobüs olduğunu kabul ediyoruz. Elbette araba, aldığınız kitapların yükünü taşımayı çok kolaylaştırıyor; ancak Beylikdüzü'nün kabus gibi trafiğini unutmamalı. Artıları eksikleri tartıp karar vermek size kalmış ama iş çıkışı kalabalığını muhakkak göz önünde bulundurun. Ayrıca Bakırköy ve hafta içleri Mimar Sinan Üniversitesi'nden de ücretsiz servisler kalkıyor. Kasım ortası-sonu gibi gerçekleşen fuarın sıkıntılarından biri de dışarısı soğuk, içerisi sıcak sorunu. Bu yüzden tek, kalın bir parça yerine kat kat ince şeyler giymeye, çantanıza atabileceğiniz, kolunuza takabileceğiniz hırkalar, ceketler ve paltolar almaya çalışın. Çünkü içeri öyle sıcak, birazcık kalabalıklaşınca da öyle havasız oluyor ki, üstünüzdekini mutlaka çıkartmanız gerekecek. Benzer şekilde uzun saçlıysanız yanınızda mutlaka toka bulundurun. Uzun saatler ayakta kalacağınızı göz önünde bulundurarak rahat bir ayakkabı giyin. Poşetlerle boğuşmamak, alacağınız kitapları rahatça taşıyabilmek için sırt çantası ya da yandan askılı çantalar tercih edin. Bir diğer alternatif de, ihtiyaç duyduğunuzda kullanmak üzere çantanızın içine ekstra bez ya da muşamba çantalar koymak. Fuarda birden fazla kafeterya mevcut, fakat hepsi de astronomik rakamlardan satış yapıyorlar. Üstelik sattıkları yiyeceklerin iştah açıcı göründüğü pek söylenemez. Tavsiyemiz, yanınıza sandviç ve poğaça gibi doyurucu bir şeyler, ayrıca mandalina ve muz gibi atıştırmalıklar almanız. Ağırlık etmesin diye içeceğinizi birlikte götürmek istemezseniz Atrium adlı kafeteryada büyük bir karton bardak çay 2,5 TL. Sigara içmek/hava almak isteyenler için aynı mekanın masalı bahçe bölümü bulunduğunu da hemen not düşelim. Büyük ve labirent gibi fuar alanını minimum enerji sarf ederek gezmek için en önemli adım bu. Kimilerinin fuardan alacaklarının, katılacakları imza günlerinin listesi vardır. Bu şekilde nokta atışı yapanlardansanız, uğramak istediğiniz yayınevlerinin salonlarını ve stantlarını not etmeyi ihmal etmeyin, aynı yere iki kere girip çıkmamak için yayınevlerini salon salon gruplaştırın. Her yayınevinin neler çıkarttığını hızlıca da olsa görmek isteyenlerdenseniz, ya 2. salonun en sol ya da 3. salonun en sağ koridorundan başlayın ve stantların arasında kıvrılarak ilerleyin. Bu en büyük iki salonu bu şekilde gezdikten sonra aralarda kalan, başka yayınevlerinin, sahafların ve dergilerin olduğu diğer salonları gezebilirsiniz. Katılacağınız etkinliklerin yalnızca saatine değil, salonuna da dikkat etmeyi unutmayın. Özellikle yazar etkinliklerinde, oturacak yer bulabilmek için en az 15 dakika erken gidin. Öğle yemeğinizi biraz daha dolaşayım diye geciktirmeyin, yorulduğunuzda mola vermekten çekinmeyin. Dinlenmek eşittir mutlu bir fuar ziyareti. Hava almak isterseniz, yukarıda da yazdığımız gibi Atrium kafeteryasının hem masalar hem de banklar içeren bahçe bölümleri var. Üstelik kahveleri de hiç fena değil. Kitapların, dahası, kitapları yazan ve hazırlayanların arasındasınız, tadını çıkarın! Fuar, yalnızca alışveriş yapabileceğiniz değil, aynı zamanda sevdiğiniz yazarları, kitapları seçen ve hazırlayan editörlerle tanışabileceğiniz bir mekan. Bu fırsatı kaçırmayın. Unutmayın ki yayınevleri bu kitapları sizin için basıyorlar, onları okuduğunuzu, beğendiğinizi duymaktan memnun oluyorlar. Etkileşin! Ücretsiz dağıtılan güzellikleri atlamayın. Tüm gazetelerin kitap ekleri, SabitFikir dergisi, ayraçlar, kataloglar, hatta posterler ve rozetler bu küçük hediyelerden istemeye çekinmeyin."} {"url": "https://koltukname.com/2013/11/05/woody-allen-filmini-sigara-karsiti-reklamlardan-koruyor/", "text": "Woody Allen, son filmi Blue Jasmine'nin içine sigara karşıtı uyarılar koymak istendiğinden filmin Hindistan'daki gösterimine izin vermedi. Hint Sağlık Bakanlığı, filmin yalnızca başında değil, karakterlerin her sigara içtikleri sahneye sigara karşıtı kamu spotları konulmasını zorunlu kılıyor. Allen, sözleşmesine göre filmde yapılacak değişiklikleri reddetme ve filmi vizyondan çekme hakkına sahip."} {"url": "https://koltukname.com/2013/12/02/albert-camusden-mustakbel-esine-romanimi-az-once-bitirdim/", "text": "Başlıkta bahsi geçen roman, Yabancı. Çağdaş Fransız klasiklerinin öncülerinden sayılan Albert Camus, bu en çok tanınan romanına noktayı koyduğunda, müstakbel eşi Francine Faure'a bir mektup yazıyor. Özel bir mektup bu: Yalnızca romanın kaleme alınış sürecini değil, öncesini, Camus'nün içinde var olduğu tüm iki yılı gözler önüne seriyor. Yabancı'da insanı en çok sarsan öğelerden biri olan gerilimi yazarın nasıl bizzat tecrübe ettiğini anlatıyor, karşılığında okur tepkileriyle ilgili endişelerinden söz ediyor. Gece vakti yazıyorum sana. Romanımı az önce bitirdim ve uyumayı düşünemeyecek kadar gerginim. Şüphesiz henüz bitmedi çalışmam. Yeniden elden geçirmem, eklemem, tekrar yazmam gereken şeyler var. Fakat esas olarak bitirdim ve son cümleyi yazdım. Elyazmaları önümde duruyor; oldukça fazla çaba ve iradeye mal olduklarını düşünüyorum romanı var etmek, asıl ikliminden uzaklaşmamak için birçok farklı düşünceyi, farklı arzuyu kurban etmek zorunda kaldım. Zaman zaman bazı cümleler, bazı duygular, olaylar şimşek gibi gelip geçiyordu aklımdan. Yaptığımdan dolayı ürkütücü bir gurur içindeydim. Fakat zaman zaman da, döküntüler ve beceriksizlikten başka bir şey göremiyordum içinde. Bu öykünün içine fazla girdim. Şimdi bu kağıtları çekmeceme kaldıracak, yeni denemem üzerine çalışmaya başlayacağım. On beş gün içinde tüm bu duygulardan sıyrılıp tekrar çalışırım bu roman üzerine. Daha sonra okutacağım. Bu konuda da fazla gecikmek istemiyorum çünkü aslında iki yıldan beri içimde taşıyorum bu romanı. Yazarkenki halimden gördüğüm kadarıyla da zaten içimde yazılıp bitmiş halde duruyormuş. İki aydan beri gündüzlerimi ve gecelerimin bir kısmını üzerinde çalışarak geçirdim. Tuhaf ama gazete almak için dışarı çıkıyor, çıkarken de bir cümleyi yarıda bırakıyor, geri döndüğümde hiç zorlanmadan, mükemmel bir akıcılıkla devam ediyor, cümleyi tamamlıyordum. Daha önce hiçbir şeyi böyle bir kesintisizlik, böyle bir kolaylıkla yazmamıştım. Şu aralar iyi uyuyamıyorum, hatta uykusuzluk çekiyorum. Uyandığımda hemen aklıma bunun gibi, dikte edilirmişçesine yazıvereceğim eserler geliyor. Artık projelerimle ve evrenle ilgili her şeyi çok daha açık algıladığımdan, bunları yazıya dökmek istiyorum. Bu akşam tükenmiş haldeyim. Bu aralar Paris'te çalışmanın beni fazla yorup yormadığını soruyorum kendime. Fakat aslında bu roman da bir o kadar sorumlusu bu durumun çünkü bana kolay gibi görünen ama aslında beni tüketen kesintisiz bir çalışma gerektirdi. Çarşamba. Bu mektup iğrenç ve okunmayacak halde. Yine de gönderiyorum sana. Dün doğru düzgün yazamayacak kadar gergindim."} {"url": "https://koltukname.com/2013/12/03/tas-olursun-tas/", "text": "Dokunma, taş olursun tehditlerinin gerçekleştiği yer: Tanzanya. Tanzanya'daki Natron Gölü civarında ölen hayvanların bedeni taşa benzer bir görünüm alıyor. Sebebi, gölün pH ölçüsünün istikrarlı bir şekilde 9 ile 10,5 arasında kalması bu aşırı bazlılık, hayvanların sonsuza dek bir heykel misali korunmasına yol açıyor. Bilimsel olmasına bilimsel bir fenomen belki ama gerçeklerin insana gerçeküstü geldiği anlardan da biri. Hayvranları envai çeşit kuş ve yarasa tesadüfen, kuzey Tanzanya'daki Natron Gölü'nün kıyısına vurmuş şekilde buldum. Kimse tam olarak nasıl öldüklerini bilmiyor ama anlaşılan göl yüzeyinin aşırı derecedeki yansıtıcı yapısı kafalarını karıştırıyor ve çerçevesiz camlara çarpan kuşlar gibi göle çarpıyorlar. Su aşırı yüksek seviyelerde sodyum karbonat ve tuz bulunuyor; söz konusu olan öyle yüksek seviyeler ki Kodak film kutularımdaki mürekkep saniyeler içinde yok olur. Sodyum karbonatla tuz, hayvanların kireçlenmesine, kururken de mükemmel bir şekilde korunmasına yol açıyor. Bu hayvanları kıyıda bulduğum gibi aldıktan sonra canlı konumlara yerleştirdim, bir nevi tekrar hayata döndürdüm. Bir kez daha canlandılar, ölümden sonra yeniden yaşadılar. Düzeltme (5 Mayıs 2014): 3 Aralık 2013 tarihinde yayımlanan yazıda, göle değen hayvanların taşa dönüştüğü yazıyordu. Twitter'dan gelen uyarılar doğrultusunda, hayvanların öldükten sonra bedenlerinin keskinleştiğini öğrendik ve haberi bu şekilde düzelttik."} {"url": "https://koltukname.com/2013/12/04/amazondan-yeni-bir-kurye-sistemi-insansiz-hava-araci/", "text": "Büyük yayınevlerini birleşmeye, küçük yayınevlerini kapanmaya, bağımsız kitapçıları iflasa sürükleyen, kötülerin kötüsü sayılan Amazon'dan yeni bir kabus: Gökler, insansız hava araçlarıyla dolacak. Amazon'un CEO'su Jeff Bezos, geçtiğimiz günlerde 60 Minutes programında, Amazon Prime servisinin geliştirilmiş hali olan Amazon Prime Air hizmeti kapsamında, minik helikopterlere benzeyen insansız hava araçlarıyla siparişleri, verildikleri andan 30 dakika içerisinde müşterilerinin kapısına ulaştıracağını açıkladı. Amazon Prime Air'in 2015 yılında başlaması öngörülüyor."} {"url": "https://koltukname.com/2013/12/10/bir-an-icin-bile-olsa/", "text": "2004 yılında Belçika'da kurulan Mimi Vakfı, muhteşem bir projeye imza atmış. Vakıf, 20 kanser hastasını sürpriz bir saç-makyaj yapımı için fotoğraf stüdyosuna çağırıyor ve onlardan, ekibin çalışma süresi boyunca gözlerini kapalı tutmalarını rica ediyor. Bu süre zarfında da tabiri caizse fotoğraf objelerine yapmadıklarını bırakmıyor. Tek taraflı camların önüne oturtulan hastaların, gözlerini açıp da kostümlerini görünce verdikleri tepkiler fotoğraflanıyor. Amaç, bir an için bile olsa hastalıklarını unutmalarını sağlamak."} {"url": "https://koltukname.com/2013/12/11/biricik-kar-tanecikleri/", "text": "Her kar taneciğinin özel, hepsinin birbirinden farklı olduğu öğretilir bize. Kuşkusuz bir bildikleri vardır da konuşuyorlardır, diye düşünürüz ama kanıt olarak yılbaşına özgü hediye paketlerinden fazlasını da görmemişizdir. İşte Rus fotoğrafçı Alexey Kljatov, bize bu kanıtı sunuyor. Kljatov, kendi balkonunda kurduğu düzenekle kar tanelerini fotoğraflıyor. Evet, kar tanecikleri gerçekten biricikmiş, diyebiliyoruz. En ilginci ise, yukarıda bahsi geçen hediye paketi formatının dışına çıkan, silindir, vb. şekillerdeki taneler."} {"url": "https://koltukname.com/2013/12/16/marquis-de-sadedan-karisina-evet-itiraf-ediyorum-sehvet-duskunuyum-ben/", "text": "Adıyla ve yazdıklarıyla sadizm kavramına esin kaynağı olan Marquis de Sade, neredeyse eserleri kadar renkli bir hayat sürmüştür. Lacoste'deki kalesinde fahişelerle, kadın ve erkek hizmetkarlarla, hatta baldızıyla birlikte şehvet tutkusunu tatmin etmeye çalışmış, fiziksel taciz suçlamalarıyla karşı karşıya kalmıştır. Kısa süreli tutuklamalardan sonra İtalya'ya kaçan de Sade, 1777 yılında, çoktan vefat etmiş annesinin ölüm döşeğinde olduğu yalanıyla kandırılarak Paris'e getirilir ve kayınvaldesinin de yardımıyla tutuklanır. 74 yıllık yaşamının yaklaşık 32 yılını çeşitli hapishaneler ve akıl hastanelerinde geçiren de Sade, işte bu mahkumiyeti sırasında karısında aşağıdaki etkileyici mektubu yazar. Yayıncıların ve çevirmenlerin düzenli olarak müstehcen ve toplumun ahlakını bozan eserler yayımlamaktan yargılandığı bir ülkede aslında herkesin okuması gereken bir mektup bu. Yalnızca saf ve katıksız bir şehvet düşkünlüğünden suçlu sayılırım, doğalarından gelen o mizaç ve tutkunun düzeyine bağlı olarak, tüm erkekler tarafından farklı oranlarda hayata geçirilen şehvet düşkünlüğünden. Herkesin hataları vardır, karşılaştırma yapmayalım: Cellatlarım da benden farksızdır belki. Evet, itiraf ediyorum, şehvet düşkünüyüm ben. Bu konuda kurgulanabilecek ne varsa kurguladım zihnimde ama uygulamaya dökmedim şüphesiz hayal ettiklerimin tamamını ve asla da dökmeyeceğim. Şehvet düşkünüyüm ama suçlu ya da katil değilim. Savunmamı kendimi temize çıkarma yönünde yapmaya zorlanıyorum. Oysa beni böylesine haksızca mahkum edenler, kendi rezilliklerini dengelemeyi bile beceremiyorlar. Oysa benim rezilliklerim kadar da iyiliğim vardır. Şehvet düşkünüyüm ama mahallenizde yaşayan üç aile, beş yıl boyunca benim sadakalarım sayesinde hayatta kaldı, çok büyük bir yoksulluktan kurtardım onları. Şehvet düşkünüyüm ama hem albayı hem de alayındaki arkadaşları tarafından ölüme terk edilmiş bir savaş kaçağını kurtaran da ben oldum. Şehvet düşküyüm ama Evry'de, tüm ailenizin gözleri önünde, hayatımı tehlikeye atmak pahasına, kendimi altına atmayı göze alarak kurtardım atların çektiği o yük arabasının tekerleri altında ezilmekten bir çocuğu. Şehvet düşkünüyüm ama karımın sağlığını hiçbir zaman tehlikeye sokmadım. Çocukların kaderini olumsuz etkileyecek şehvet oyunlarıyla asla ilgim olmadı: Mirasımdan mahrum kalmalarına ya da en azından bir kısmını kaybetmelerine neden olacak biçimde kumar oynadım mı herhangi bir zaman? Başka harcamalarla mahvolmalarına neden oldum mu? Kontrolüm altında olduğu sürece, servetimi kötü yönettim mi? Başka bir deyişle, bugün yüreğimin dolu olduğu söylenen karanlıkları ele veren bir şey yaptım mı gençliğimde? Sevmem gereken her şeyi sevmedim mi? Kıymetli olan her şeye itina etmedim mi? Babamı sevmedim mi? Anneme kötü mü davrandım? Son nefesini vereceği sırada, ona olan bağlılığımın son kanıtlarını sergileyecekken, sizin anneniz değil miydi beni dört yıldan beri çürüdüğüm bu korkunç hapishaneye kapattıran? Dolayısıyla, incelesinler beni en küçük yaşımdan itibaren. Yanınızda iki kişi var benim hayatıma şahit olmuş: Amblet ve Madam de Saint-Germain. Sonra gençliğime göz atmak isteyenler, tamamını gözlerinin önünde geçirdiğim Marki de Poyanne'a başvurabilir. Evlendiğim yaşa kadar uzananlar, yaptığımı varsaydıkları vahşiliklere ve bana mal edilen suçları ifşa ederken sözünü ettikleri bazı kötü eylemlerime asla kanıt olmadığını görecek, danıştıkları kişilerden öğreneceklerdir. Oysa olmalıydı; sizin de bildiğiniz gibi, suçta kademe kademe ilerlenir. Bu kadar masum bir çocukluk ve gençlikten tasavvur edilebilecek en korkunç zulümlere nasıl geçmiş olabilirim birdenbire? Hayır, buna inanmıyorsunuz aslında. Bugün beni bu kadar zalimce baskı altında tutan sizler, siz de inanmıyorsunuz buna: İntikam ruhunuzu baştan çıkardı, körlemesine teslim oldunuz bu duyguya ama yüreğiniz benim yüreğimi tanıyor, sizden daha iyi yargılıyor ve aslında masum olduğunu gayet iyi biliyor. Bir gün buna ikna olduğunuzu görmekten mutluluk duyacağım ama itirafınız yaşadığım ıstırapları telafi etmeyecek ve daha az acı çekmiş olmayacağım... Neyse, aklanmak istiyorum ve beni buradan çıkardıkları zaman aklanmış olacağım. Katil olsaydım, buradan çıkmam da pek mümkün olmazdı ama değilim ve eğer değilsem, fazla ceza çekmişim demektir ve bunun nedenini sorma hakkım da olacak. Oldukça uzun bir mektup oldu değil mi? Fakat kendime borçluydum bunu; acı dolu dört yılın yarattığı sıkışma duygusuyla söz vermiştim kendime. İçimdeki acı tükendi. İşte böyle. Veda mektubuna benzedi bu mektup; öyle ki sizi bir kez daha kollarıma alma tesellisine kavuşamadan ansızın geliverirse ölüm, son nefesimi verirken, bu mektupta dile getirdiğim duygularımı, size olan saygısını mezara kadar beraberinde götüren kıskanç bir ruhun son sözleri olarak göndermiş olacağım. Sıradışılığımı affedin. Özellikle peşinden koşulmuş ya da ruhi bir şey değildir: Yalnızca mizaç ve hakikat görmelisiniz içinde. Mektubun elinize geçmesi için başlangıçtaki birkaç ismi siliyorum ve size ulaştırılmasını ısrarla rica ediyorum. Bana ayrıntılı bir cevap vermenizi beklemiyorum ama bu büyük mektubumu alıp almadığınızı bildirin yeter. Bu adı vereceğim bu mektuba; evet, bu adı vereceğim. İçindeki duyguları size aktarmak istediğimde, siz de okuyacaksınız bunu... Beni işitiyor musunuz, sevgili dostum? Bunu okuyacak ve sizi mezara kadar sevecek bu adamın kanıyla imzalamak istediğini göreceksiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2013/12/22/haftadan-kalanlar-16-22-aralik-2013/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. Vogue dergisi Kate Moss ve Chiwetel Ejiofor'u moda çekimi için İstanbul'a getirirse sizce hangi mekanları tercih eder? Bugün 12'de Kadıköy'de şehrine sahip çık diye buluşacakların korumaya çalıştığı, hükümetin ise tahrip ettiği yerleri yani tarihi mekanları. 3D yazıcılar hayal gücünün ve teknolojinin sınırlarını yeterince zorlamıyormuş gibi, şimdi de 3D kalem çıktı! 2 boyutlu yazı yazmak mı, ne banal. Kitap fragmanlarının üstadının Gary Shteyngart olduğunu sanırım artık hepimiz kabullenmek durumundayız. Daha önce Süper Acıklı Gerçek Bir Aşk Hikayesi'nin ünlülerle dolu fragmanı ve çeşitli videolarıyla bizi eğlendiren Shteyngart, yeni anı kitabının son fragmanıylaysa artık gerçekten yazarlıktan oyunculuğa terfi ediyor. Aşağıda izleyebileceğiniz videoda James Franco yazarımızın kocası, Jonathan Franzen ise terapisti."} {"url": "https://koltukname.com/2013/12/26/2013te-cikan-akademik-kitaplar-gezi-kitapligi/", "text": "2013'ten memlekete Gezi Direnişi kalacak ümidindeyiz. Gezi'nin izi kitaplarda görülmeye başladı bile. Memleketin yazar-çizerleri fotoğraf kitaplardan söyleşilere, resimli tarih kitaplarından kuramsal çalışmalara kadar Gezi'yle uğraştı. Henüz hepsini almadık, kesinlikle henüz hepsini okumadık. Ama 2014 yılında hepsi teker teker elimizden geçecek. Bu kadar önemli bir direnişin kitaplarının bu kadar hızlı çıkması bazılarında kitapların niteliğine dair soru işaretleri yaratmış olabilir. Bu mesele, Burada yayıncıların fırsatçılığı mı söz konusu? sorusu altında tartışıldı. Bizce bu yanlış bir soru. Yayıncılar elbette yayın fırsatlarını gözetecekler, bu konuda bazen fazla fırsatçı, bazen daha az fırsatçı olacak. Soru, bu kadar hızlı yazılan metinlerin doğası, okunurluluğu, niteliği olmalı. Buradan bakınca yelpazede her kalite mevcut. Bazen nitelik anın kendisinden doğabilir, sonradan yapılan analizlerde retrospektif bakış çok hakimken, anında yazılanlar anı daha iyi kapsayabilirler; iki yıl sonrasının değil, o günün samimi tartışmalarını aktarabilirler. Kitapların niteliğinin tartışılmasının daha doğru olduğu kanısındayız. Gezi listelerinde kolektif kitaplara tek yazarlı kitaplar kadar rastlanıyor. Bu da farklı bir seçki. İçinde Badiou ve Zizek'den yazılar bulabilirsiniz. Zizek'in yazısını okumadık ama geçtiğimiz senelerde, Osmanlı bağlamında Türkiye ve hatta Arap Ayaklanmaları döneminde Ortadoğu değerlendirmelerinin oryantalizme yakınsamalarıyla içimize fenalık getirdiğini itiraf etmeliyiz. Felsefeci-siyaset ilişkisi çok lazım bir ilişki, nitekim Badio ve Zizek'in beraber çıkardıkları Philosophy in the Present çalışmaları bu minvalde önemliydi. Fakat her siyasi coğrafya herkesin harcı değil. Bu yüzden Gezi'yle ilgili yazdıklarını özellikle Badiou'yu merak ediyoruz, Zizek'den ise biraz korkuyoruz. İngiliz Marksist tarihçi Eric Hobsbawm hayatının büyük bölümünün geçtiği, büyük siyasal ve sosyal altüst oluşların damgasını vurduğu 20. yüzyılı 'enteresan zamanlar' diye, 'aşırılıklar çağı' olarak nitelendirmişti. Biz de zaferlerin ve yenilgilerin birarada geldiği yeni 'enteresan zamanlar'a Gezi Direnişi'yle birlikte dahil olduk. İşte sizlere sunduğumzu bu ilk sayılabilecek rapor, Gezi Parkı gerçeğini insan hakları hukuku ve siyasilerin bu süreç içindeki söylemlerini esas alarak Ne? sorusunu değil, Nasıl? sorusunu sorarak, cevaplarını da tartışmayı hedefliyor. Bir söyleşi kitap. Hem İstanbul'dan hem de farklı şehirlerden direnişe katılanlarla derinlemesine görüşmeler. Kimle yan yanaydım sorusuna uzun bir cevap. Müge İplikçi 2013 Mayısı'nın son günlerinde Taksim Gezi Parkı'nda başlayan ve ardından Türkiye'nin birçok bölgesine yayılan direniş çerçevesinde, gençlerle yaptığı söyleşileri bir araya getirdi. Biz Orada Mutluyduk direniş potansiyelinin yanı sıra, bu gençlerin nasıl bir dünyayı özleyip, nasıl bir kent ya da yeryüzü hayal ettiklerini de gösteren, Gezi'nin ruhu kadar coşkulu bir çalışma. Daha geniş ve zamansal ayrımlar da yapan bir liste için buraya bakabilirsiniz. Egoist Okur ise Gezi sürecini anlamak için ilgili olabilecek çalışmaları bir araya getirmiş. Bir de akademik yayınlara bir ek olarak Gezi Ruhu ve Politik Teori'nin adını ve linkini geçirmiş olalım. Koltukname'deki diğer akademik kitap listelerimiz için bkz."} {"url": "https://koltukname.com/2013/12/27/2013ten-kalanlar-muzik/", "text": "Önce şu bilinsin, sitemlerimizi kendisine iletmek farz oldu. Gözlerimiz yollardaydı. 2004'teki Abattoir Blues/The Lyre of Orpheus sonrası yine ironi dolu Dig Lazarus, Dig!!!'den sonra, Grinderman, Jesse James gibiler yandan kaynak yapınca, beş yıl beklemek zorunda kaldık. Ortada yeni bir Bad Seeds albümü var ve hava daha az karmaşık, daha dingin. Çetenin has elemanı Warren Ellis'ten zaman zaman gördüğümüz çılgınlıklarına rastlamak olası değil. Bu haliyle The Lyre of Orpheus'tan çok The Boatman's Call'a daha yakın. Ama elbette yine karanlık, yine özgün ve yine davetkar. Cave birşeyler ürettiğinde, ona kayıtsız kalmak imkansız. New Model Army, gönül bağımız olan gruplardan. Ama bunu da boşuna elde etmiş değiller. Punk ruhunu yaşatan az sayıda gurup kaldı zaten, bu yüzden onlardan ilgiyi eksik etmemek gerek. Between Dog and Wolf yine tipik sayılabilecek bir NMA albümü. Tanıdık sound, bildik vokaller, güzel davullar. Bu albümden bir hit, büyük bir single çıkması söz konusu değil; zaten NMA de bunun derdinde değil. Bunu bekleyenler Emre Aydın ya da ne bileyim, Hadisa albümünü tercih edebilirler, oralara zaten hiç girmiyoruz. Albümü beğenmek ya da beğenmemek olası. Ama New Model Army'den vazgeçmek mümkün değil. Bu ses hep genç ya da bize gençliklerimizi hatırlatıyor. Tıpkı hep gönüllerin şampiyonu Pearl Jam gibi. Yani her halukarda ölümüne New Model Army. Gönüllerin sultanı Morrissey'yle kanlı bıçaklı olmasa bizleri daha da mutlu edecek olan Johnny Marr, sessiz sedasız ilk albümünü yayınladı. Jools Holland olmasa epey geç farkedecektik bu güzide kasacı albümü. Sound'un biraz eski moda olduğunu kabul etmek gerekiyor. 90'lara geri gitmek gibi bir parça. Ama buna kim itiraz edebilir? 90'larda ilk gençliğini yaşayan ve hasbelkader mutlu olup 2000'lerde iş hayatına, evliliğe, ekonomik kriz ve topyekün mutsuzluğa mahkum olanların 90'lara geri dönme fırsatını tepmesi olası değil. The Smiths sevenlerin bu albümü sevme ihtimalini hesaplamak aritmetik olarak imkansız. The Messenger'da The Right Thing Right ve New Town Velocity gibi çok sıkı parçalar var ki, herkesin dikkatini zaten çekecektir. Ama siz Johnny Marr kim, diye soruyorsanız, filmi iyice başa sarıp 90'ları da pas geçin ve önce The Smiths'le işe başlayın, böylesi herkes için daha iyi olacaktır. Hem belki hayatınız değişir, sabah işe gitmekten vazgeçersiniz filan. Ne varsa bu İngilizlerde var, diyenlerdenseniz, itiraz edecek değiliz. Tıkanan anaakım müziğe yeni bir yol açma işini hep onlar üstleniyor ve neredeyse pop kültürünün doğuşundan beri de kolayca altından kalkıyorlar. Beatles, Pink Floyd, The Who, Genesis'i yetiştiren bu topraklar, yeni mahsüller vermeye devam ediyor. Kart sesleriyle sarkaç gibi salınarak Ahmet Kaya türküleri çığıran bizim pop starvari yıldızlarımız gibi, Rebecca Ferguson da bir yarışmadan müzik piyasasına transfer olmuş. Oysa o bir kaybeden. Yarışmada 2. olsa da, sıradışı sesi, kendi şarkılarını yazıp bestelemesi hemen dikkat çekmiş. İlk albümü Heaven, ki eşsiz Glitter & Goldu da içermekteydi, 2011'de çıkmıştı. Yeni albümünü de 2013 sonunda dinleyebildik. Bu yeteneli genç hanımın yelpazesi oldukça geniş. R&B'den pop rock'a uzanan, yer yer Amerikan etkisi hissedilen bir ikinci albüm. Rebecca belli ki gelişimine devam ediyor ve sadece bir şarkıcı değil, aynı zamanda bir müzisyen de. Paloma Faith sonrası adadan çıkıp dikkatimizi bu kadar celbeden ikinci kadın Rebecca. Charles Bradley'yi henüz keşfetmediyseniz suç sizde değil. Çünkü ilk albümünü 63 yaşında yapabilmiş, Amerikan imparatorluğunun kaybedenlerinden biri Bradley. Yıllarını sokaklarda, metro istasyonlarında geçirmiş. Karın tokluğuna ayak işlerinde çalışmış, babasını hiç bilmemiş, annesinden çocukken ayrılmış. Şehirden şehre göçüp sefalet içinde yaşarken, bir yandan şarkılar da söylemiş ama müzik ona 90'lara kadar para kazandırmamış. Şimdi, iki yıl aradan sonra ikinci albümüyle karşımızda. Onu gördüğünüzde James Brown'u hatırlamanız çok doğal. Onun mimiklerini bile taklit ettiğini bizzat Bradley itiraf ediyor. Ama Brown ne kadar eğlenceli, ne kadar enerji doluysa, Bradley o kadar hüzün ve duygu dolu. Bu sıradışı sesi duyduğunuzda yüreğinizin titrememesi çok zor. Bradley bir soul yıldızı, Brown gibi bir sex machine değil. O sahneden kendini tutamayıp, tıpkı aşağıdaki videonun sonunda olduğu gibi dinleyicilerine göz yaşları içinde sarılmak isteyen, basit ama yüklü bir duygu insanı. Mesajları açık, soruları basit. Bu hüzünlü sesi dinlemekten mutsuz olmayacaksınız, garanti veriyoruz. Son olarak, kendisini geçtiğimiz ekimde Babylon'da konuk ettiğimizi hatırlatalım."} {"url": "https://koltukname.com/2013/12/28/2013ten-kalanlar-film/", "text": "Her ne kadar yönetmeni Alfonso Cuaron'u sevsek de ve çoğumuz hiç değilse Harry Potter ve Azkaban Tutsağı'ndan ve Children of Men'den ya da bambaşka bir grup Y Tu Mama Tambien'den, belki bir grup üç filmden birden tanısak da, Yerçekimi'ni sevmeyi beklemiyorduk. Sandra Bullock ve George Clooney ne kadar orijinal bir iş yapmış olabilir ki, diyorduk. Zaten filmin insanı etkileyen ve uzay üzerine değil de dünya üzerine, yaşadığımız hayatların ritmi üzerine düşündürten kısmı oyunculara rağmen ortaya çıkmış bizce. Biraz kapalı, biraz daraltan bir film, tıpkı memleket kışı gibi. Bir de sonunda Amerikan filmi numarası çekilmeseymiş şaşırmanın ötesine geçip beğenecektik de. Daha önce Yasak Bölge 9'u bilimkurgu camiasına kazandırmış, epik olmayan, karakter işleyen, üstelik de toplumsal meselelere siyasi bir bakış açısı geliştirebilecekmiş gibi duran Neill Blomkamp'tan çok siyasi bir konuda çok boş bir film. Bütün film boyunca hayatta kalmak için onuru dahil her şeyi feda eden kahramanımızın son kahramanlığını açıklayacak bir sağduyu biz bulamadık. Hevesle bekledik, hayalkırıklığına uğradık. Bu iki kahramana dayanan bu seneki iki film de açıkçası bir sonrakilerini seyretmeyi tercih etmeyeceğimiz kadar kötüydü. Wolverine'le ilgili dertlerimizi ve siyasetsizliğini şurada şikayet konusu etmiştik. Thor ise kötü aksiyon dolu, Natalie Portman'ın başka dünyalardan gelenleri zıplaya zıplaya ışınladığı bir saçmalıktı. Kaçıranlar üzülmesinler. Oda müziğine ve bir dörtlünün uzun süren müzik maceralarına veda edişlerine bakan filmin oyuncu listesi inanılmaz. Philip Seymour Hoffman, Catherine Keener, Christopher Walken diye gidiyor. New York'ta geçen Son Konser, müzik ve ilişkiler üzerine düşünmek isteyenler için kaçırılmaması gereken bir yapım. DVD'si alınası, keşke sinemada seyretseydim dedirten bir film. American Horror Story, Koltukname gibi korku filmlerinden korkanların dahi cesaretini toplayıp izlemesi gereken, Six Feet Under'dan sonra belki de gelmiş geçmiş en iyi dram dizisi. Antoloji olarak tanımlanan dizi, her sezon sil baştan yeni bir hikaye anlatıyor. Geçen yılın muhteşem akıl hastanesi sezonundan sonra, 2013'te New Orleanslı cadılarla beraberiz. Jessica Lange, Sarah Paulson, Kathy Bates, Francey Conroy ve geri kalan herkesin şahane performansları, ama elbette en önemlisi Ryan Murphy ile Brad Falchuk'un sarsıcı senaryosu, American Horror Story'nin ufak bir hileyle film listesine alınmasını kaçınılmaz kılıyor."} {"url": "https://koltukname.com/2013/12/29/2013ten-kalanlar-kitap/", "text": "George Orwell'in kurgusal kitapları Türkçede Can ile İthaki damgasıyla çıkıyor. Ama gazete yazıları, eleştirileri ve mektuplarının tamamı dört devasa cilt eden yazarın kurgu dışı metinlerini nedense iki yayınevi de basmıyordu. Sel Yayınları, geniş külliyatın en bilindik metinlerini içeren iki kitapla, Kitaplar ve Sigaralar ile Neden Yazıyorum'la bu hazineye bir giriş yapmış bulundu. Çok da iyi oldu. Hukukun, estetik algısının, değer yargılarının, hatta tarihin her gün yeni baştan yaratıldığı yalan bir ülkede Sayru Usman, anlamaya çalışan bir zavallı. Mel'un son yılların en önemli kitaplarından biri. Yıllar geçtikçe daha çok hatırlanacağına şüphemiz yok. Komplo teorileri, kovalamacalar, gizli örgütler... Polisiye ile gençlik kitaplarından izler... Dahası, bir kitap meraklısını sevince boğacak edebiyat göndermeleri... Marisha Pessl'in bu ilk romanında yok yok. Sayfa sayısı gözünüzü korkutmasın, romana bir daldınız mı içinden bir daha çıkamayacaksınız. Pek sevdiğimiz Julian Barnes'ın, 2011 yılında Man Booker Ödülü'nü alan son romanı, 2013'te Türkçe okurlarıyla buluştu. Bir Son Duygusu, Belleği, belleğin insana oynadığı oyunları irdeleyen, dokunaklı bir kitap. Kendisi küçük, etkisi büyük romanlardan. Barnes'ın hissettiği son duygusunun romancılığının sonu anlamına gelmeyeceğini umuyoruz. Filmler, diziler derken son yıllarda kitapçılar da Sherlock Holmes öyküleriyle dolup taşmaya başladı. Bir kısmı, kitap isimlerinin bile uydurulmuş olduğu, göz ardı edilmesi gereken baskılarken, Can ve İş Bankası gibi yayınevlerinden çıkanları dikkate değer. Ama bu yıl Everest'ten çıkan Açıklamalı Notlarıyla Sherlock Holmes, baskı ve edisyonuyla gerçekten takdire şayan. Özel kağıt, renkli baskı ve özgün çizimleriyle insana kitapları sevdiren bir kitap. Kitabın ismindeki soruya verilecek teolojik ya da felsefi çok sayıda cevap olabilir. Herkes için doyurucu bir yanıt bulmak pek olası değil. Zaten tek ve mutlak bir yanıtın olması da düşünülemez. Yazarımız da bu yanıtların neler olduğunu ararken, günümüzün önemli filozof ve bilim adamlarına sohbet amaçlı ziyaretler yapmayı, bizi de yanında götürmeyi tercih ediyor. Sorunun yöneltildiği kişilerden, zaman zaman oldukça sıradışı, mesela evrenin bir bilim deneyinden ibaret olabileceği gibi yanıtlar gelmiş. Kitabın sonunda net bir cevap almayı umuyorsanız, hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Zaten bu arayıştaysanız, bakmanız gereken kitabın kutsal sıfatlı olması daha doğru olur."} {"url": "https://koltukname.com/2013/12/31/2013un-one-cikan-juri-uyeleri-ve-secici-kurullari/", "text": "Yıl sonu, beraberinde listeleri de getirir. Şirketlerin bütçe hesaplarından bireylerin yeni yıl kararlarına, geride bırakılan on iki ay değerlendirilir, gelecek on iki ay için hazırlık yapılır. Edebiyat severler için yıl sonu listelerinin gözdeleri, kuşkusuz kitaba dair olanlardır. Öne çıkan kitaplar, en iyi kitaplar, 5'ten 10'dan 50'den 100'e kadar sıralanan kitaplar, bizim sevdiklerimiz, sizin seçtikleriniz... Zaten yıl boyunca, plaj kitaplarından şömine başı kitaplarına, hasta yatağında okunacaklardan ters takla atarken okunacaklara kadar, türlü türlü liste yapılmıştır. Kitap listelerinin sonu yoktur sonunun olmasına gerek de yoktur. Kimi zamanlar bizim Yıldan Geri Kalanlar yahut Radikal Kitap'ın Yılın 100 Kitabında olduğu gibi ekip içi yapılan bir seçkidir söz konusu olan. Lakin diğer zamanlar, işin içine danışılan adlar girer. Şu kadar kişiye sorulmuştur. Verdikleri yanıtlar şöyledir. Şu kadar kişiye sorulduktan sonra seçkilerinin ortalaması, bu ortalamanın da karekökü alınmış, birkaç karate numarasının ardından aşağıdaki şekle büründürülmüştür. 1 Ocak 2013'ten bu yana toplamda 23 ödül, 4 tane de liste inceledik. Çalışmaya başladığımızda çok daha fazla listeyle karşılaşmayı bekliyorduk bu yılki rakamın bu kadar düşük olması, belki Gezi Direnişi sırasında gündelik hayatın askıya alınmasına bağlanabilir. Her halükarda, jüriler ile seçici kurullar arasındaki bu rakamsal dengesizlik, iki ayrı döküm almamıza yol açtı. Biz böyle bir çalışmaya gerek duyulduğunu, ortaya çıkan rakamların ilginç olabileceğini, konuyla ilgili tartışmalara farklı bir boyut kazandırabileceğini düşündük. Belki de yanılmışızdır. Kararı, yarın ve ertesi gün yayınlayacağımız verileri inceledikten sonra vereceğinizi umuyoruz. Verileri, herhangi bir yorum katmadan sunacağız. Takdir size kalmış. Koltukname ailesi olarak size sağlık, neşe, sanat, kitap ve elbette liste dolu bir yıl diliyoruz. Sonnot: Genel olarak listelerle ilgili güzel bir yazı için Siren'in Sesi'ne göz atabilirsiniz. Metin Celal de köşesinde yıl sonu listelerine değinmişti."} {"url": "https://koltukname.com/2014/01/01/2013un-one-cikan-juri-uyeleri/", "text": "2013'ün öne çıkan seçici kurul üyeleri yazımız için buraya, bu çalışmanın açıklaması içinse buraya bakabilirsiniz. Dünkü yazımıza istinaden, yılın ilk günü, 2013 boyunca, 23 edebiyat ödülünde, birden fazla jüri üyeliği yapmış isimlerle karşınızdayız. Listenin başında 12 kere jüri üyeliği yapmış olan Doğan Hızlan yer alıyor. Hızlan'ı, 5 kere jüri üyeliği yapan Hilmi Yavuz ile 4 kere jüri üyeliği yapan Cevat Çapan, Egemen Berköz, Metin Celal ve Refik Durbaş izliyor. 3 kere jüri üyeliği yapanlar Cemil Kavukçu, Enver Ercan, Eray Canberk, Faruk Şüyün, Nursel Duruel, Selim İleri, Semih Gümüş, Turgay Fişekçi, Turhan Günay ve Ülkü Tamer'den oluşuyor. 2 kere jüri üyeliği yapanların listesi ise şöyle: Adnan Binyazar, Ali Cengizkan, Emin Özdemir, Erendiz Atasü, Feyza Hepçilingirler, Güven Turan, Handan İnci, İhsan Yılmaz, İlknur Özdemir, İnci Aral, Leyla Şahin, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Murat Gülsoy, Müge İplikçi, Müslüm Çelik, Osman Şahin, Prof. Dr. Abdullah Uçman, Sennur Sezer, Sevin Okyay ve Tahsin Yücel."} {"url": "https://koltukname.com/2014/01/02/2013un-one-cikan-secici-kurul-uyeleri/", "text": "2013'ün öne çıkan jüri üyeleri yazımız için buraya, bu çalışmanın açıklaması içinse buraya bakabilirsiniz. İki gün önceki yazımıza istinaden, 2013 yılı boyunca, 3 farklı mecmuada yapılan kitapla alakalı 4 listede, birden fazla seçici kurul üyeliği yapmış isimlerle karşınızdayız. 2013'te, kitap, yazar ya da yayıncı listelerine 3 kere katkıda bulunmuş olanlar Cem Erciyes, Cemil Kavukçu ve Sibel Oral. Onları, 2 kere katkıda bulunanlar izliyor: A. Ömer Türkeş, Adnan Binyazar, Ali Çolak, Altay Öktem, Asuman Kafaoğlu-Büke, Ayşe Çavdar, Behçet Çelik, Burcu Aktaş, Çağlayan Çevik, Derviş Şentekin, Enver Ercan, Feyza Hepçilingirler, Gülenay Börekçi, Hakan Bıçakçı, Hande Öğüt, Haydar Ergülen, Kaya Genç, küçük İskender, Lal Laleş, Murat Yalçın, Müren Beykan, Onat Bahadır, Semih Gümüş, Sırma Köksal, Tanıl Bora, Turgut Çeviker ve Yekta Kopan."} {"url": "https://koltukname.com/2014/01/03/kurt-cobain-oldu-ortaklik-bitmedi/", "text": "Kurt Cobain öleli neredeyse 20 yıl oldu. Genç yaşında intiharı seçen rock yıldızının ölmeden önceki fotoğraflarını görmüş olanlar, yüzündeki mutsuz, depresif, uyuşturucudan medet uman umutsuz hali anımsayacaktır. Oysa, ailesi tarafından ilk kez basına verilen çocukluk fotoğraflarında Cobain, her şeyden önce mutlu bir çocuk gibi görünüyor. Cobain'in biyografisini yazan Charles R. Cross'a göre de, küçük Kurt'ün çocukluğu, oldukça güzel geçmiş. Muhtemelen fitili ateşleyen anne babasının daha sonra gerçekleşen boşanması olsa gerek. Zira bu olaydan sonra, ruhundaki fırtınaları, odasının duvarlarına annemden de, babamdan da nefret ediyorum yazarak göstermiş. Cobain'in annesi Wendy O'Connor, ortaya yeni çıkarttığı fotoğraflarla ilgili şu ana kadar herhangi bir açıklama yapmasa da, basının bu fotoğraflara erişme zamanı manidar. Çok kısa bir zaman önce Wendy O'Connor, Cobain'in fotoğraflarda görülen dönemini geçirdiği, 1923 yılında inşa edilmiş evlerini satılığa çıkarmış durumda. Hem de Cobain'in odasındaki yatağı bile dahil. Fiyat 500.000 Amerikan doları. Sıkı bir tamirat görmesi gereken evin piyasa değeri ise 67.000 Amerikan doları olarak belirlenmiş. Ev, ABD.'nin kuzeybatısındaki Seattle'ın iki saat kadar dışında. Aile adına konuşan Cobain'in kız kardeşi, evi satılığa çıkarmaktaki amaçlarının, evi bir Cobain müzesi olarak düzenleyecek birisinin satın almasına olanak vermek olduğunu açıkladı. Cobain 27 yıllık kısa hayatı boyunca toplan yirmi evde yaşadı. Her bir evin ortalama değerini göz önünde bulundurunca, arkasında bıraktığı çöpün bile büyük bir miras olduğunu düşünmemek elde değil. Oysa Cobain'i hayatının baharında intihara sürükleyen sebeplerden biri de, bu dünyevi olgularla başa çıkamamasıydı."} {"url": "https://koltukname.com/2014/01/04/haftadan-kalanlar-30-aralik-2013-5-ocak-2014/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. Veronica Mars filminin vizyon tarihi belli oldu! Dizinin tüm hayranları gibi biz de, filmin Kickstarter'da toplanan parayla çekileceğini duyunca pek sevinmiştik. Türkiye'de ne zaman gösterime gireceği henüz bilinmese de, Amerika vizyon tarihinin 14 Mart olarak belirlenmesine de bir o kadar heyecanlandık. Fragman burada. Tim Burton ve Doctor Who sevenlerin hoşune gidecek bir sentez. Listelerle ilgili şurada kısa bir yorum yapmış, ama esasında Siren'in Sesi ve Metin Celal'in konuyla ilgili yazılarına bağlantı vermiştik. Gözümüzden kaçmış, geç de olsa paylaşalım: Elif Batuman'dan yıl sonu listeleri üzerine bir liste."} {"url": "https://koltukname.com/2014/01/05/koltukname-2-yasinda-ve-cekilis/", "text": "İlgimizi çeken, önemli bulduğumuz, Türkçede eksikliğini hissettiğimiz kültür, sanat ve edebiyat haberlerini paylaşmak için 5 Ocak 2012'de kurduk Koltukname'yi. İlk yılımız düşe kalka, etrafı yoklaya yoklaya kimliğimizi biçimlendirmek ve blog denilen bu mecrayı keşfetmekle geçti. Anladık ki haberleri yalnızca kopyalayıp yapıştırmak, başka dildeki alıntıları yarım yamalak bir internet Türkçesiyle sunmak, kaynaklarımıza karşı saygısızca davranmak, kısacası hazıra konmak istemiyoruz. İsteğimiz, hedefimiz, başka yerde karşımıza çıkmamış haberleri paylaşmak, başka yerde karşımıza çıkan haberleriyse yeni bir bakış açışıyla sunmak, farklı mecralar arasında bağlantılar kurmak, gitgide daha çok özgün içerik üretmek, sormak soruşturmak ve hem internet hem de sokak bağlamında daha sosyal olmak. Bu kapsamda geçtiğimiz yıl içinde akademik kitap listeleri çıkardık, T. S. Eliot'tan esinlenen bir tarif yaptık, müzik tarihini hatırladık, Tüyap İstanbul Kitap Fuarı'nı en etkin şekilde gezme rehberi hazırladık, Türkiye'nin odak ülke olduğu Londra Kitap Fuarı'na katıldık, 2013 yılı içinde öne çıkan jüri ve seçici kurul üyelerini sıraladık, BüyükKeyif'le telefon görüşmesi yaptık. İkinci yaşımızı, daha az yayın yaptığımız bu geçen yıl içerisinde bizi takip etmeyi bırakmayan siz sevgili okurlarımıza bir hediye sunarak kutlamak istedik. Bu yazının altına çarşamba gününe kadar yorum bırakan okurlarımızdan birine, aşağıdakilerden istediği bir kitabı göndereceğiz. Başlıklar, 2013'ten Kalanlar // Kitap ve Gezi Kitaplığı listelerimizdendir, kitaplarla ilgili düşüncelerimizi bu bağlantılardan okuyabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2014/01/06/dungeonsdragons-40-yasinda/", "text": "2014'te fantazi rol yapma oyunlarının en eskilerinden hala da en ünlüsü Dungeons&Dragons'ın 40. yılı kutlanıyor olacak. Milyonlarca takipçi şirketin çıkardığı maceraların peşindeyken kutlanmak doğru terim oluyor. Bu kutlamaların bir parçası olarak Dungeons&Dragons: A Documentary çekilmekteymiş. Fragman belgeselin tam olarak ne anlatacağı konusunda bayağı iyi bir fikir veriyor. Gerçekten de D&D'nin hem oyun mekaniği hem de edebiyattan devşirdiği mitolojik karakterlerle hikayeleri kullanma biçimi D&D oyuncularından çok daha geniş bir kitleyi etkiledi. Sadece rol yapma oyunlarını değil, başka oyun mecralarını da değiştirdi. Son vardığı noktalardan biri ise World of Warcraft gibi online oynanan oyunlar oldu. Aslında bir tek kağıt, kalem ve üç beş arkadaşla oynanan bu oyun milyonlarca dolarlık bir oyun sanayisinin temeline yerleşti. Ayrıca fantazi rol yapma oyunları sadece D&D'yle sınırlı kalmadı. Şu sıralar çok beğenilen başka bir şirket de Paizo. Hem küçük maceralar hem epik oyunları var. Bugünlerde şirketin Super Star yarışmasının oylamaları devam etmekte. Paizo her sene sonunda oyuncuları kendi mucizevi eşyalarını tasarlamaya davet ediyor. Sonrada başkalarının yazdıklarına oy verebiliyorsunuz. Bahsedilen eşyalar, kelebekler çağıran paltolardan geleceği gören kürelere kadar değişiyor, bu oyunları oynayan, senaryoları takip edenlerin hayal güçlerini yansıtıyor. Üstelik yarışmada ilk otuz ikiye kalanlar bir sonraki aşamaya geçiyor, en son yazdıkları oyun senaryolarıyla yarışıyorlar. Kazanan senaryo yayımlanıyor. D&D'yi de, diğer tüm benzer şirketleri de aslında oyun senaryoları yayımlayan yayınevleri gibi düşünebiliriz. Birkaç oyundan sonra farklı yazarların üsluplarını ayırt etmek ve kendi zevkinizi geliştirmek kaçınılmaz oluyor. Oynamayıp sadece okuyanları bile tanıyoruz. Bu noktada bu yayın mecrasının ayakta kalmasını sağlayan pahalı bilgisayar oyunları değil, şahane kapak tasarımları, özenli çizimler ve keyifle okunan senaryolar oluyor. Elbette tüm bunlar sadece yazarlar ve çizerlerle değil, editörlerin de yoğun katkılarıyla mümkün. Bu sene Paizo'nun yarışmasına biz de katıldık, editörlerin notlarını ciddiye alarak 300 kelime yazmaya çalıştık. Saatler sürdüğünü itiraf etmek zorundayız. Bizce D&D'nin 40. yıldönümünü kutlamak bu oyunların yayıncılık damarını hatırlamak demek. Oyunların can damarı hala edebiyat. Zaten Paizo da internet sitesinde bedava hikayeler yayınlıyor. Belki konuya çekingen yaklaşanlar buradan bir giriş yapmak isteyebilirler."} {"url": "https://koltukname.com/2014/01/09/reedin-ardindan-olum-ilani/", "text": "Altındanmışcasına titreşen her şey ve bu inanılmaz yumuşak ışık. Son yıllarda Lou ve ben burada birlikte çok zaman geçirdik, ve her ikimizde şehir çocukları olsak da, Lou'ya onu hastaneden çıkarıp eve getirmeye söz vermiştim. O bir Tai Chi ustasıydı ve son günlerini burada, mutlu, güzelliklerle, güçle ve doğanın yumuşaklığıyla çevrelenmiş şekilde geçirdi. yalnızca havada hareket eden müzisyen elleriyle tekrar etti. ve eminim, onun dünyadaki acı ve güzellikler üzerine yazdığı şarkıları, pek çok insanın içini, onun yaşamdan aldığı keyifle dolduracak. Yaşasın bize kalan, aramızda dolaşan ve üzerimize yağan güzellik! 66 yaşındaki Anderson, 1982 yılındaki uluslararası başarı kazanacak ilk albümü Big Science'ı kaydetmeden önce, 70'li yıllardan itibaren New York sanat ve müzik çevrelerinde boy göstermekteydi. Müzisyen, film yapımcısı, yazar, sayısız performans yaratıcısı Anderson, zamanımızın büyük kültür figürlerinden biri olarak görülmekte. Anderson 90'lı yılların başından itibaren hayat arkadaşı Reed'le birlikte müzik çalışmaları da yapmaktaydı."} {"url": "https://koltukname.com/2014/01/11/peri-masallariyla-mimariyi-ic-ice-geciren-bir-yarisma/", "text": "Koltukname olarak türlerin iç içe geçmiş hallerine bayılıyor, o türden bu türe farklı farklı geçişler hayal ediyoruz. Peri Masalları, bu tür geçişliliğin kendisini konu eden bir tasarım/mimari/öykü yarışması. Yarışmanın görevi şu: Bir gün Banallik Cadısı mimarlığın üstüne bir lanet göndermiş ve biz şimdi Yaratıcılık büyüsüyle mimarlığı tekrar, eskisi gibi hikaye anlatan, insanların dünyayla ilgili dertlerini çözen konumuna getirmek zorundayız. Çünkü Peri Masalları yarışması, her mimari tasarımın, daha doğrusu her esaslı mimari tasarımın da bir hikaye barındırdığı, gerilime, kahramanlara ve büyüye sahip olduğu düşüncesinden yola çıkıyor. Yok olan yerde bir şey var etmek gerçekten de mimarlığın kilit meselelerindendir. İnsanların dünyayla ilişkileri düzenlemek de mimarinin esasıdır zaten. Tıpkı dünya ile anlamlar-duygular arasındaki bağlantıları düzenleyen hikayeler gibi. Örneklerle açıklamak gerekirse, yarışmayı düzenleyenlerin mimari tarihinindeki bu tarz hikayelerden yaptıkları seçkiye bakılabilir. Biz Rem Koolhaas'ın Londra Duvarı fikrine bayıldık. Berlin Duvarı'nı Londra'da inşa edersek ne olur? Bir şehir iyi ve kötü diye ayrılırsa mekanın başına ne gelir, o mekanda yaşayan insanlara ne olur? Bu gibi sorulara kışkırtıcı cevaplar sunuyor Koolhaas. Yarışmaya katılmak için beş görsel ve 750 kelime civarı bir öykü göndermek gerekiyor. Yarışma birinciye 1250, ikinciye 600, üçüncüye 400 dolar veriyor, ayrıca dereceye giren herkesin öyküsü Blank Space dergisinde yayımlanıyor. Maalesef son katılım tarih pek yakın: 17 Ocak. Yine de şansını denemek isteyenlere, peri masallarını ve mekanları düşünmeyi sevenlere, hem yazarlara hem de çizerlere duyurulur."} {"url": "https://koltukname.com/2014/01/12/haftadan-kalanlar-6-12-ocak-2014/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. İhsan Oktay Anar'dan yeni bir roman geliyor! Galiz Kahraman, 17 Ocak'ta kitapçılarda olacak, yazarın sevenlerine duyurulur. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın büyük romanı, Saatleri Ayarlama Enstitüsü artık Penguin Classics damgasıyla İngilizcede. Çevirmenler Alexander Dawe ile Maureen Freely. Kitabın içini dışını görmek için Penguin Classics'in Instagram hesabına bakabilirsiniz. Kitapla ilgili New York Times eleştirisi ise burada. Anar ve Tanpınar'dan Elif Şafak'a geçmek gerekirse... Arkitera sitesi Mimar Gözüyle Elif Şafak'ın Son Romanı adlı bir yazı yayınlamış. Mehmet Berksan'ın kaleme aldığı eleştiri yalnızca Şafak'ın romanındaki hataları görmek için değil, dönemle ilgili doğruları öğrenmek için de iyi bir kaynak. Haftanın bombası: Can Yayınları'nın beyaz kapakları değişiyor. Bunun yanı sıra yayınevinin logosu ve yayın çizgisi de güncelleniyor. Değişiklikleri anlatan etkileyici video burada. Can Öz'ün değişimle ilgili verdiği söyleşi burada. Yeni tasarımların sahibi Lom Tasarım ise burada."} {"url": "https://koltukname.com/2014/01/13/guy-de-maupassanttan-gizemli-sevgilisine-evet-ben-kir-tanrisiyim-hem-de-tepeden-tirnaga/", "text": "Gisele d'Estoc, 19. yüzyıl Fransa'sının gizemlerinden biridir. Bu takma adın, dönemin kadın yazarlarından birine ait olduğu düşünülüyor ama terör eylemlerinde parmağı bulunduğu iddia edilen, kadınlarla düellolar yapan, erkek kılığına giren bu sansasyonel kadının asla var olmadığını savunanlar da yok değil. Gerçekten yaşadığını varsayacağımız Gisele d'Estoc, aynı zamanda ünlü yazar Guy de Maupassant'ın sevgilisi olarak biliniyor. Erkek kılığına girip Maupassant'a kadınlar seçtiği söylenen d'Estoc, belli ki tanışmalarının ardından yazara karşı derin bir ilgi duymuş. Nitekim Birsel Uzma'nın bizler için bulup çevirdiği mektupta, d'Estoc'un arzusu üzerine Maupassant kendisini anlatıyor. Çıkan sonuç, gerçekten de Maupassant'dan bekleneceği gibi etkileyici. Aşk ilişkileriyle ilgili düşüncelerini, asosyalliğini ve ne kadar inkar etse de romantikliğini ortaya koyan bir mektup. Size kendimle ilgili ayrıntılardan söz etmemi istiyorsunuz. Hata ediyorsunuz çünkü hoşunuza gideceklerini hiç sanmıyorum. Şehvet düşkünü ve sapkın olanlar dışında, kadınların beğeneceği biri olmadığımı daha önce söylemiştim size. Diğerleriyse en çok on beş gün içinde bıkar benden. Ne yaparsınız! Siz her türlü inanca sahipsiniz, başka bir deyişle tamamiyle safsınız; oysa hiçbir inancım yok benim. Olabilecek en hayal kırıklığı yaratan ve en hayal kırıklığı yaşamış erkeğim; en az duygusal ve en az şairane bir de. Aşkımı dinler arasında sayıyor, dinleri insanlığın içine düştüğü en büyük aptallıklardan biri olarak görüyorum. Ne zaman iki sevgili görsem, kapıldıkları budalalık beni rahatsız ediyor. Seni seviyorum, sana tapıyorum, canım, ruhum, hayatım, vs. Üstelik tüm bunlar yalnızca farklı cinsiyetlerden oldukları için. Irkıma, doğama ve insan oluşuma dair her türlü içgüdüyü taşıyorum. Dolayısıyla kadını seviyor, bedenimin tabi olduğu, aynı zamanda hayvanları da hakimiyeti altında tutan kanuna boyun eğiyorum; ama ben bu hayvanlara göre daha üstün bir varlığım, onlar gibi davranmak yerine, cinsel eğilimlerime zarafet katmanın yollarını arıyor, hayallerle süslüyor, git gide daha rafine hale getiriyorum, demek daha kolay olmaz mıydı? Ben de medeniyetle yozlaştım; gizlemiyorum bunu. Güzelliğin her türünü seviyor, tapıyorum hepsine. Durmaksızın tatmin etmenin yollarını aradığım duyulara sahibim. Üstelik coşkulu bir oburum, yemek için yiyen, sağlıklı besinlerle eşsiz duyumlara ulaşmak için sürekli yiyen bir obur, aşkın değişik lezzetlerini, hafif aromalarını, uçucu kokularını hissetmeye doyamayan bir bağımlıyım. Bende doğa duygusu olduğunu söylediniz? Bu benim biraz da kır tanrısı olmamdan ileri geliyor sanırım. Evet, ben kır tanrısıyım, hem de tepeden tırnağa. Köyde aylarca tek başıma kalırım. Gece, suyun üzerinde, tek başına, gece boyunca, gündüz, ormanda ya da bağlarda, yakıcı güneşin altında ve tek başına, gün boyunca. Toprağın melankolisi hüzün vermez bana: Ben şafakların, öğle vakitlerinin, alacakaranlıkların, gecelerin yankılandırdığı duyguların aracısıyım. Tek başıma yaşarım, haftalar boyu hiçbir duygu gereksinimi duymadan iyi yaşar giderim mutluluk içinde. Fakat kadın bedenini de severim, çimenleri, nehirleri, denizleri sevdiğim gibi aşkla hem de. Tekrar ediyorum, kır tanrısıyım ben. Topluma karıştığımda, sosyete davetlerinde, vasat sohbetlerde, giysilerin çirkinliğinde, davranışlardaki yanlışlarda beni çileden çıkaran da budur belki. Bir davette, tüm içgüdülerimle, tüm düşüncelerimle, tüm duyarlılığımla, tüm mantığımla acı çekiyorum. Doğal düşüncelerim kabul edilmiş, alışılmış, saygı duyulan ve genele yayılmış bakış açısıyla bakıldığında şaşkınlık yaratıyor! Her türlü toplantıdan iğreniyorum. Bir balo sekiz gün iç sıkıntısına neden oluyor bende. Hayatımda ne tek bir at yarışına ne bir revü ne bir ulusal bayrama katıldım. Yavan, ürkek, boş olan her şeyden nefret ederim. Bu nedenle madam, sizinle Opera'daki bir baloda karşılaşmamış olmayı tercih ederdim! Venedik'e gelince, orası bir şiirdir ve bilirsiniz onu da hemen hemen hiç sevmem. Bu durumda, birbirimizi tanımadan, nereye gittiğini bilmediğimiz bir yere doğru yola çıkmış olmuyor muyuz? Ne için? Daha ilk dakikadan birbirimizden nefret edersek ya? Sonuçta mümkün bu! Üstelik, söylediğinizden, bana hissettirdiğinizden daha iyi tanıdığınızı sanıyorum beni ve gördüğünüz gibi bunu sorun etmiyorum: Yine de kendi kendime benimle dalga geçen bir arkadaş olup olmadığınızı sormadan edemiyorum! O kadar çok şaka yaptım ki bugüne kadar, bana da yapılması mümkündür. Sonuçta böyle bir şaka güzel olur. Zaten kamuoyunun düşüncesi beni hiç ilgilendirmediğinden, gülünç duruma düşmekten asla endişelenmem. Sohbet etmek mi istiyorsunuz? Olur. Nerede? Siz seçin. Hatta isterseniz kaçırın beni. İmdat! diye bağırmayacağım. Aslında ben sizin evinize gelemeyeceğime göre, neden istediğiniz gün ve saatte kalkıp öylece birdenbire benim evime gelmiyorsunuz. İsyankar duyguları zafere kavuşturmak için mekanik koltuğum yok artık. Beni ziyarete gelen kadınlara tecavüz etmiyorum inanın. Nana'nın prömiyerinde olacak mısınız? Ben prömiyerlere hiç gitmem ama buna katılacağım. Sanırım perşembe günü olacak. Neyse madam, emirlerinizi bekliyorum. Bana biraz, hatta birazın da ötesinde kendinizden söz edin. Nadir parçalar ilginçtir. Beni neden görmek istersiniz, ben de herkese benziyorum ve üstelik hoşsohbet de değilim. GUY DE MAUPASSANT 83, rue Dulong. Mektubum karalamalarla dolu. Pek hoş bir durum değil. Kusuruma bakmayın, çok hızlı yazıyorum ve temize çekecek vaktim de yok."} {"url": "https://koltukname.com/2014/01/14/internet-muzik-piyasasina-taksitli-alisveris-gelir-mi/", "text": "iTunes internet mağazasının açıldığı günden beri ABD'deki müzik indirme sayısı ilk kez geriledi. Pazar araştırmaları yapan Nielsen SoundScan adlı şirketin bildirdiğine göre, müzik indirme adedi, 2013 yılında 1,34 milyar adetten 1,26 milyara düştü. Bu, %5,7'lik bir pazar daralmasına işaret etmekte. Albüm indirmelerinde ise önemsenecek bir değişim yok: 2012'de 117,7 milyon adet olarak gerçekleşen satışlar, 2013'te 117,6 adet olarak kayıtlara geçmiş. Sektörü tanıyanlar, streaming olarak adlandırılan yeni hizmet türünün bu konudaki en önemli sebep olduğunu belirtiyorlar. Streaming hizmetine abone olan kullanıcılar, ortalama 10 Amerikan doları aylık ücret karşılığında, indirmeden sınırsız müzik dinleme hakkını satın alıyorlar. Böylece geniş depolama alanına sahip olması gerekmeyen internet bağlantılı müzik çalarlar ya da PC veya telefon aracılığıyla on demand, yani talep üzerine, müzik dinlemek mümkün oluyor. Peki halen kanlı canlı CD alan kaldı mı, diye soracak olursanız, cevap evet. Ancak CD satışlarında hepsinden daha büyük bir gerileme var. ABD'de 2013'teki CD satışları, bir önceki yıla göre %14,5 düşerek 165,4 milyona gerilemiş. Plak satışlarında ise yaklaşık %30 artış var. Toplam plak satışı 6 milyon adede ulaşmış durumda. İnternetten müzik satın alan tüketicilerin davranışları, teknolojinin ve altyapının gelişimiyle değişiklik gösteriyorlar. İnternet hızı arttıkça ve mobil internet bağlantısı artık sıradan bir hizmet haline gelince, tüketiciler müziği indirmek yerine streaming hizmetini tercih etmeye başlıyorlar. Bir başka önemli gösterge de, tüketicilerin bir albümün tamamını satın almak yerine, artık çok daha cüzi bir tutar karşılığında, öndinleme de yaptıktan sonra istedikleri şarkıları tek tek satın almaları. Uzun süre koleksiyoncuları ve meraklıları dışında ihmal edilen plaklarsa tekrar popüler hale gelmekte. Sevenleri tarafından tınısı eşsiz bulunan plaklar, son dönemde müzikseverlerce yeniden keşfedilmiş durumda. Billboard'un haberine göre, ABD pazarındaki daralmaya rağmen 1 milyon satış rakamını geçen albüm indirmeleri, 10'dan 13'e yükselmiş. Bu barajı geçen parça adedi ise 2013'te 106. En çok indirilen parça ise, 6,5 milyon adetle, itiraf ediyoruz, hiç beklemediğimiz şekilde Robin Thicke'nin Blurred Linesı olmuş."} {"url": "https://koltukname.com/2014/01/17/yazarlarin-uyku-aliskanliklari-ile-edebi-uretkenlikleri/", "text": "Brainpickings için hazırlanan aşağıdaki infografikte, yazarların uykudan kalkış saatleri ile edebi üretkenlikleri karşılaştırılıyor. Üretkenlikleri, yayımlanan kitap sayısıyla ölçülüyor. Aldıkları büyük ödüller de çalışmaya dahil edilmiş. Yazılan kitap sayısı biraz da yazarların ömürlerine bağlı ve yazarın hangi ödülü alabileceği hangi dönemde yaşadığıyla ilgili olduğundan, yazarların doğum ve ölüm tarihleri de verilmiş. İnfografiğin anahtarı sağ üst köşede. Şöyle ki: Ad-soyad ile doğum-ölüm tarihlerinin altında yer alan çizginin uzunluğu, ömürlerinin uzunluğuna tekabül ediyor. Orada küçük bir haç varsa, yazar intihar etmiş demek. Yazarın resmini çevreleyen halkanın rengi/renkleri, hangi ödülü/ödülleri aldığına işaret ediyor. Orada bir asteriks varsa, Nobel Ödülü olmadan önce yaşamış demek. Uyanış saatinin altındaki küçük çizgiler, kaç eseri olduğuna işaret ediyor. Yeşil, kurgu dışı; kırmızı, kurgu; mavi, şiir; sarı, diğerleri. Sıralama, yazarların uyanış saatlerine göre."} {"url": "https://koltukname.com/2014/01/20/burclar-ve-yazarlar-oglak/", "text": "Sırma Köksal'ın 2003'te Radikal Kitap'ta yayımlanan, burçlar üzerinden yazarları inceleyen yazı dizisini, yazarın da izniyle bu yıl Koltukname'de paylaşacağız. Aradan geçen 10 yıldan sonra okurlarca yeniden keşfedilmesi ve sizleri de bizleri ettiği kadar mutlu etmesi ümidiyle. Bir de diğer insanlar vardır. Onlar da zaten Oğlak'ın en iyi ihtimalle sinirlerini bozanlardır. Oğlak'ın huyu böyledir. Aslında Oğlak'ın sinirleri genellikle bozuktur. Sinirleri bozuk olduğu için en büyük kabusları yaratmakta ustalaşır, durum denk geldiğinde adını Edgar Allan Poe olarak değiştirir ve tüm insanlığa kasvetin büyüsünü, lezzetini tanıtır. Bu Oğlak'ın karanlık yanıdır, ruhsal krizlere, uyuşturucu ve alkol bağımlılığına da yatkındır bu yüzden. Ama bunu dile getirirken dramatik konuşmaz, Memleketim ve ailemle ilgili söyleyecek pek bir şeyim yok. Kötü adetler ve uzun yıllar beni birinden uzaklaştırdı, ötekine de yabancılaştırdı. Miras kalan zenginlik sıradan olmayan bir eğitim yapmamı olanaklı kıldı... gibisinden ayakları yere basan sözcüklerle girer lafa. Oğlak dünyevi bir burçtur da ondan. Kendine değerler atfetmektense değerlerini açıklığa kavuşturmayı ister. Hayat onu binbir çeşit zorlukla sınamadan rahat bırakmaz. Rahat bıraktığında da Oğlak geçmişin acılarından bir kişilik edinmiştir bile. Onlardan kopamaz. Rudyard Kipling sözgelimi çocukluğunda geçirdiği acı okul deneyimlerinden sonra bir ömür uykusuzluk çekmiştir. Üstelik ünlü şiirlerinden birinde de Unutmayalım diye! Unutmayalım diye! ısrarı sürdürür. Ama Oğlak yine de yıkılmaz. Acı çekmediğinden değil, bir Oğlak olduğu için yıkılmayı sosyal terbiyesine yakıştıramadığından. Tüm dünya yıkılsa bir tek Oğlak'ların ayakta kalacakları söylenir. Büyük olasılıkla doğrudur ama eksiktir, Oğlaklar dünya yıkıldığında ayakta kalmakla yetinmez onu yeniden kurarlar. Bunun için korkunun ve kabusun ustası gibi bilimkurgunun, fantezi edebiyatın, New Age akımların önde gelen ustaları, Isaac Asimov, J. R. R. Tolkien, Carlos Castenada hep Oğlak'tır. Tolkien'in kitabını başta oğlunu eğlendirmek için yazmaya başladığı söylenir. Doğrudur, Oğlak ailesine düşkündür. Ama mesele bundan ibaret değildir, Oğlak herşeyi ciddiye alır, abartarak ciddiye alır. Onun için de Yüzüklerin Efendisi basit bir aile içi mesele olmaktan çıkmıştır. Asimov ise değişimden yakınmaz, insanların ve alışkanlıklarının çağa ayak uyduracak kadar hızlı değişmeme olasılığından yakınır. Ve en çok hayatının alt üst olmasından çekinir. Çekindiği için de yalnızdır genellikle. İnsanları sevmediğinden değil, onları uzaktan daha iyi sevebildiğinden. Hem bu ona efsaneye dönüşme imkanı da verir. Castenada'nın kitapları yüzbinlerce satmış, onlarca dile çevrilmişti ama öldüğünde yalnızdı. Küçük bir haber olarak yer aldı ölümü gazetelerde ve dergilerde ama hala birçokları için efsane olmayı sürdürüyor. İnsanın gerçek ülkesinin çocukluk ve ilkgençlik olduğuna inanır, aşağı yukarı tüm kahramanları bu yaş grubundandır. Ve lafı uzatmayan duru bir anlatımı vardır. Oğlak boş yere konuşmayı sevmez. Deneyimin, doğru sessizlikte anlaşılabilir olduğuna inanır. Onun için Salinger'ın anlatarak anlatmadıkları sarsar bizi. Ama Oğlak herkeste karamsar bir izlenim bıraksa da karanlıkla eğlenen bir burçtur. Çelişkileri diğerlerine zaman zaman anlaşılmaz gelir. Eh, hangi burç hem İsa'yı hem Şeytan'ı üyeleri arasına katacak kadar tuhaf bir espri anlayışına sahiptir ki? Bu yüzden Cicero, Hiç kimse bir yıl daha yaşamayı ummayacak kadar yaşlı değildir, derken aslında köhne gözükenin içindeki yaşam arzusuna dikkat çekmekteydi. Yılın hemen sonunda ya da başında doğuvermek, ölüm ve kalım hakkında düşünmeyi gerektirir ne de olsa!"} {"url": "https://koltukname.com/2014/01/21/ayin-karanlik-yuzu-artik-oksuz/", "text": "Geçtiğimiz günlerde, müzik dünyasına yönelik çalışmalarıyla tanınan ünlü tasarımcı Storm Thorgerson, 69 yaşında kanser sebebiyle yaşamını yitirdi. Görsel tasarım dehası olarak gösterilen Thorgerson'un yarım yüzyıla yaklaşan kariyeri böylece noktalanmış oldu. Thorgers'un ardından Pink Floyd resmi sitesi ve David Gilmour, Thorgerson'un kaybı için ayrı ayrı mesajlar yayınladılar. Thorgerson'u hatırlamak için 60'lara doğru bir yolculuk yapmak gerek. 1968 yılı Pink Floyd için büyük bir değişim yılıydı. Syd Barrett'ın bozulan ruh sağlığı sebebiyle, eski okul arkadaşı David Gilmour, konserlerde onun yerini alacaktı. Ancak bu değişim, sadece sahne performanslarıyla sınırlı kalmadı. Grubun fantastik ve ironik sözlerle bezeli uzay rock tarzındaki çizgisi de, çok yetenekli bir gitarist ve müzisyen olan Gilmour'un katılımıyla değişmeye başlamıştı. İlk albümü büyük sansasyon yaratmış grup, şimdi kurucusu ve isim babası Barrett'ın bir var bir yok haliyle, yeni bir albüm kaydetmekteydi. A Saucerful of Secrets adını alacak bu albümün kapağını, çocukluk arkadaşları Storm Thorgerson'un tasarlaması konusunda herhangi bir tartışma yaşanmamıştı. Aubrey Powell'la birlikte, Hipgnosis adı altında tasarımlar yapan Norveç kökenli Thorgerson için bu albüm, tıpkı Pink Floyd gibi, bir eşik olacaktı. Pink Floyd'un sürekli evrilen ve derinleşen müziğine, Thorgerson'un tasarımları adeta sihirli dokunuşlar gibiydi. A Saucerful of Secrets'la başlayan birliktelik, bir yıl sonraki Ummagumma albümüyle devam etmişti. Ummagumma, en az müziği kadar, Gigi müzikalinin plağı ve iç içe geçen bir fotoğrafın bulunduğu kapağıyla da tanınmıştı. Hemen ardında, Thorgerson, bir vicdan borcu olarak, Syd Barrett'ın solo albümü The Madcap Laughs ve aynı yıl (1970) çıkan yeni Pink Floyd albümü Atom Heart Mother'ın görsel sanat yönetmenliğini üstlendi. Tüm bu yenilikçi ve sıradışı işlere rağmen, Thorgerson'un en meşhur tasarımı, yayınlanmasından yaklaşık 31 yıl sonra bile (1630 hafta) halen Billboard listelerinde yer alan, 1973 tarihli The Dark Side of the Moon albümü olacaktı. Thorgerson, Hipgnosis'in albüm için yaptığı tasarımları grubun önüne koyduğunda, seçimin üç saniye sürdüğünü bizzat anılarında anlatır. Renk tayfında aslında olmayan mor rengin kullanılmış olmasına grup elemanları dikkat bile etmez. Arka kapakta da, fiziksel olarak mümkün olmayan biçimde, tayfı tersine çeviren ters bir pirizma vardır. Ama bu da dikkat çekmez ve tüm zamanların belki de en iyi bilinen albüm kapağı bu şekilde ortaya çıkar. Pink Floyd dışında, Thorgerson, yine çocukluk arkadaşı Roy Harper, Genesis, UFO, Bad Company, 10cc, AC/DC, Led Zeppelin, The Alan Parson's Project, Yes, Black Sabbath, Def Leppard, Rainbow, Audioslave gibi sayısız müziyenin ve grubun albümü için tasarımlar yaptı. Ancak o hep, çocukluk günlerinde Cambridge'de nehrin kenarında buluştuğu Pink Floyd üyelerinin albümleriyle bilindi. Fotoğraf sanatını süreal tarzda ve yenilikçi pek çok teknikle kullanmaları, fotoğrafları bilgisayarın olmadığı yıllarda manipüle etmelerini sağlayan yöntemler geliştirmeleri onları binlerce benzerleri arasında ayrıştırmıştı. Ama kimi zaman da, çılgın fikirlerini teknoloji olmaksızın gerçekleştirirdi. 1987 tarihli Pink Floyd albümü A Momentary Lapse of Reason için North Davon'daki Saunton Sands plajını iki gün kapatmış ve yüzlerce hastane yatağını kumsala döşemişti."} {"url": "https://koltukname.com/2014/01/24/sanddan-flauberte-edebiyati-fazla-seviyorsun-o-seni-oldurecek/", "text": "19. yüzyılın en önemli yazarlarından biri olan George Sand'dan, yüzyılın yine bir başka önemli yazarı, Gustave Flaubert'e bir mektup paylaşıyoruz sizlerle bu sefer de. Sand, müstearıyla, güçlü kişiliğiyle, fırtınalı hayatıyla ve dönemin en önemli sanatçı ve edebiyatçılarıyla kurduğu ilişkileriyle tanınan bir yazar. İnsan hayatı değişik ölçülerde hissedebilir, değişik ölçülerde anlayabilir, dolayısıyla çektiği acının derecesi de farklıdır. İnsan yaşadığı çağın ne kadar önündeyse, o kadar çok acı çeker... Edebiyatı fazla seviyorsun; o seni öldürecek ama sen insanların aptallığını yok edemeyeceksin. Acınası halin arttıkça daha çok seviyorum seni. Beni nasıl üzüyorsun, nasıl işkence ediyorsun bir bilsen! Zira yakındığın her şey aslında hayat ve bu hayat herhangi bir zamanda herhangi biri için daha iyi olmamış. İnsan hayatı değişik ölçülerde hissedebilir, değişik ölçülerde anlayabilir, dolayısıyla çektiği acının derecesi de farklıdır. İnsan yaşadığı çağın ne kadar önündeyse, o kadar çok acı çeker. Biz, güneşin güçlükle ve nadiren delip geçebildiği bulut dolu bir zeminin üzerinden gölge olarak gelip geçiyor, hiçbir zaman ulaşamadığımız bu güneşin ardından haykırıyoruz durmadan. Aslında bulutlarımızı dağıtmak bize düşüyor. Edebiyatı fazla seviyorsun; o seni öldürecek ama sen insanların aptallığını yok edemeyeceksin. Ben kendi adıma bu acınası aptallıktan nefret etmiyor, anaç gözlerle izlemeye devam ediyorum; çünkü bu çocukluk ve her çocukluk kutsaldır. Nasıl bir nefret da atfettin ona, nasıl da bir savaşa giriştin! Fazlasıyla bilgili ve fazlasıyla zekisin Cruchard'ım ama sanatın üzerinde de bir şey olduğunu, bilgeliği, sanatın en yüksek mertebesinde bile ifadesi olamadığı bilgeliği unutuyorsun. Bilgelik her şeyi içerir, güzeli, gerçeği, iyiyi, bundan dolayı da coşkuyu. Kendi dışımızda, içimizde olandan daha yüce bir şey görmeyi ve hayranlıkla seyrederek yavaş yavaş içselleştirmeyi öğretir bize bilgelik. Seni değiştirmeyi başaramayacağım, mutluluğu nasıl gördüğümü ve yakaladığımı da anlamanı sağlayamayacağım sanırım; yani hayatı nasıl olursa öyle kabullenmeyi! Seni değiştirebilecek ve kurtarabilecek biri varsa o da Hugo Baba'dır çünkü bir yanıyla büyük bir filozof, bir yanıyla da senin ihtiyaç duyduğun ve benim olamadığım büyük sanatçıdır Hugo Baba. Onu daha sık görmelisin. Sana iyi geleceğine inanıyorum: Ben, beni anlayabilmeni sağlayacak kadar fırtına barındırmıyorum içimde artık. O yıldırımını korumuş sanırım, üstelik yaşın verdiği bir yumuşaklık ve sakinlik de eklemiş üzerine. Gör onu, sık sık gör ve yaşadığın acıları anlat, o büyük acıları, seni fazlasıyla hırçınlığa sürüklediğini gördüğüm acıları. Ölüleri fazla düşünüyorsun, büyük bir huzura kavuştuklarına inanıyorsun. Hiç de huzurlu değiller. Onlar da bizim gibi, arayıştalar. Aramaya çalışıyorlar. Herkes iyi. Seni öpüyorum. İyileşemedim henüz ama eninde sonunda küçük kızlarımı yetiştirebilecek ve seni son nefesime dek sevmeyi sürdürebilecek kadar olsun yürüyebileceğimi umuyorum. Değerli satırlar bunlar; unutmamak için tekrar tekrar okumalı."} {"url": "https://koltukname.com/2014/01/27/cinde-banknotlara-sansure-karsi-karekod-basiliyor/", "text": "Çin'de, kimliği belirsiz bir sansür karşıtı grup, yuan banknotlarının üstüne karekod basıyor. Karekoda eşlik eden not: İnternetteki güvenlik duvarını aşmak için karekodunu tarayıp programı indirin. Söz konusu program, güvenlik duvarlarını yıkma hizmeti veren Freegate. Banknotlarda karekod uygulamasında, yasadışı bir dini mezhep olan Falun Gong'un imzası bulunduğu düşünülüyor. Falun Gong uzun bir süredir Çin'de sansür karşıtı teknolojileri yaygınlaştırmaya çalışıyor. Esas amaçları, kendi sansürlü internet sitelerine erişimi sağlayabilmek ve dinden ziyade sansürü kırmakla ilgilenen Çin internet kullanıcılarına mezheplerini tanıtabilmek. Banknotlara damgalanan karekodlar, Çin'de hükümet kanallarında bile haber yapıldı. Elbette arkasında Falun Gong'un bulunma ihtimalinden söz etmeden ve karekodları asla taranmaya çalışılmaması gereken reklamlar olarak tanımlayarak. Yine de internet kullanıcıları kodu tarayıp indirme konusunda azimli. Başkalarıysa gazetelerde çıkan karekodlu banknot fotoğraflarının kalitesinden şikayetçiydi. Gazeteci daha belirgin bir fotoğraf çekemez mi? Ekranımı o kadar uzun süre taramaya çalıştım ki, dedi bir kullanıcı."} {"url": "https://koltukname.com/2014/01/28/2013te-muzik-dunyasinda-tuhaf-ne-oldu/", "text": "Temmuz ayında Daft Punk, Get Lucky adını verdiği prezervatif markasını piyasaya sürdü. Fransız ikilinin prezervatif üreticisi Durex'le işbirliğinden doğan markanın hedefi, yeni kaydedilen Random Access Memories albümünü kutlamaktı. Ürünlerin ambalaj tasarımı, albümün kapağından esinlenenmiş ve pek çok ünlü DJ'e de paket paket eşantiyon gönderilmiş. Ünlü DJ'lerin gösterilerinde çok sayıda şişirilmiş balon görüyorsanız markasına dikkatle bakın. Mayıs ayında ortalık Jay-Z'nin zamanda yolculuk yapabildiği söylentisiyle çalkalandı. Bu iddianın ispatı olarak da, Sid Grossman adlı bir fotoğrafçı tarafından 1939 yılında Harlem'de çekilmiş bir fotoğraf kanıt gösterildi. Ancak iddiada yolculuğun yönü, yani Jay-Z'nin 1939'dan bugüne mi yoksa bugünden 1939'a mı gittiğiden bahsedilmiyordu. Bizce 1939'dan bugüne gelmiş olması daha büyük ihtimal, zira fotoğrafta Beyonce görülmüyor. Ozzy Osbourne'un bu listenin dışında kalması elbette düşünülemez. California'daki evinde, eşi Londra'da olduğu için yalnız ve aç bir gece geçiren Ozzy, jambonlu sandviç yapmaya kalkışınca listemize girdi. Sandviç yapma girişimi, itfaiyenin eve gelmesi ve çıkan küçük çaplı yangını söndürmesiyle sonuçlanmış. Ancak itfaiye, Ozzy'nin kaşlarının tütsülenmesine ve hızlı bir solaryum etkisine sahip olmasına engel olamamış. Futbol Brezilya'da da, Türkiye'de olduğu gibi, hak ettiğinden fazla bir mevkiye sahip. Red Hot Chilli Peppers bateristi Chad Smith, geçtiğimiz kasım bunu nahoş şekilde tecrübe etmek zorunda kaldı. Sahneye atılan bir Flamengo formasını alan Smith, havada yakaladığı formayla oldukça terlemiş kıçını silince olanlar oldu. İş, mektupla ölüm tehditleri almaya kadar varınca, Smith Flamengo taraftarlarına hitaben bir özür yayınlamak zorunda kaldı. Ağustos ayında, Michael Zuk adlı Kanadalı bir diş doktoru, müteveffa Beatles üyesi John Lennon'ın azı dişini açık artırmada (19,500 paunda) satın aldıktan sonra, kısa sürede Lennon'ın DNA zincirini çözümlemeyi umduğunu açıkladı. Zuk'un, Yakın gelecekte mamutları klonlayabileceklerini söyleyen biliminsanları, elbet Lennon'ı da klonlayacaktır mealindeki sözleri, Beatles'ın yeni bir albüm yapabilmesini düşleyen hayranları tarafından büyük bir hevesle karşılandı. Zuk'un kliniği, Beatles hayranı hastalarla dolup taşmakta. NME'nin 50 maddelik listesine buradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2014/01/29/haftanin-eglencesi-ayasofyanin-ve-turkiyenin-en-meshur-kedisi/", "text": "Ocak ayı, Koltukname'de kedi ayına dönüştü. Önce erkek pozlarını taklit eden kediler, sonra pin-up kızlarının pozlarını taklit eden kediler ve şimdi de, Ayasofya'nın, hatta tüm Türkiye'nin en meşhur kedisi: Gli. Şaşılığıyla tanınan kedi Gli'nin, Obama'ya kendini sevdirmişliği bile var. Işıkların önünde yatmayı, turistlere boy boy poz vermeyi seviyor. Ayrıca tahminimizce Ayasofya'da girilmesi yasak ne kadar delik varsa bulup girmiş durumda. Üstelik tamamen kendisine ait bir Tumblr sitesi var. Kendisini, takipçilerimizden Füsun Aymergen'in ricası üzerine paylaşıyoruz. Herkese kedili günler dileriz."} {"url": "https://koltukname.com/2014/01/30/tanisiniz-ondokuzseksensekiz/", "text": "Uzun bir aradan sonra Tanışınız: bölümümüzle yine karşınızdayız. Bugün paylaşmak istediğimiz siteyi, bir yaşam blog'u olarak tanıtabiliriz sanırım. Ondokuzseksensekiz, Gökçe'nin, 19,88 TL'ye yapılabilecek, sahip olunabilecek, tadılabilecek, gezip görülebilecek, yazarın deyimiyle, kısacası hayatınıza katıp keyif alabileceğiniz veya başkalarının hayatına katıp keyif verebileceğeniz herhangi bir şeyi ya da başka bir deyişle her şeyi paylaşabilmek için açtığı bir blog. Satış ya da pazarlama yok, gerçekten de blog yazarının sevdiği ve 19,88 TL'nin altında kalan her şeyi duyurduğu bir yer. Blog'un adı ve paylaşılacak şeylerin ücret sınırı da yazarın doğum tarihinden geliyor (1988). Yemekten kurslara, teknik destekten takı tokaya, telefon kılıflarından kırtasiye eşyalarına, yok yok. Mekanlar ve atölyeler İstanbul bazlı ama internetten yapılabilecek dolayısıyla başka şehirlerde de yararlanılabilecek alışverişler de içeriyor. Tüm yazıların altında kısa bir İngilizce özet bulunuyor. Aklımıza gelen tek keşke, yazıların türlere göre kategorilere ayrılması ya da etiketlenmesi özellikle paylaşımlar arttıkça belirli bir şeyler arayan okurun işine yarayacaktır bu. Ama şimdilik yazılara sırayla bakarak gezinebilirsiniz. Yeni yeni güzellikler keşfetmek için tavsiye ediyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2014/01/31/odullerde-goz-ardi-edilen-eserlerin-odulu/", "text": "Bookslut blog'u, çoğunlukla sıradanlığı kutladığını söyledikleri kitap ödülleriyle ilgili şikayet etmeyi bırakıp bir çözüm üretmeye karar vermiş. Melville House'un söyleşisinde söylenene göre 1963'te yayımlanan adaylar arasında Updike'ın kitabı da olacak. Çünkü mesele, The Centaur'un kötü olup olmamasından ziyade, aynı yıl içinde yayımlanan kitapların arasında Julio Cortazar'ın Seksek'inin, Muriel Spark'ın Girls of Slender Means'inin, Sylvia Plath'in Sırça Fanus'unun, Kurt Vonnegut'un Kedi Beşiği'nin ve Thomas Pynchon'ın V'sinin de bulunması."} {"url": "https://koltukname.com/2014/02/01/haftadan-kalanlar-27-ocak-2-subat-2014/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. Mia Farrow ve oğlu, Altın Küre Ödülleri'nde onur ödülü alan Woody Allen'a Twitter'da hakaret yağdırarak geçtiğimiz ay gündeme oturmuştu. Diane Keaton Allen adına ödülü kabul etmek için sahneye çıktığında Mia Farrow Dondurma alıp Girls izleme vakti geldi, derken, oğlu Ronan Farrow, Woody Allen anmasını kaçırdım bir kadının kendisini 7 yaşındayken taciz ettiğini alenen kabullenmesini Annie Hall'dan önceye mi sonrayı mı koydular? diye sordu. Allen'ın, karısının evlat edindiği kızıyla evlenmesi her ne kadar acayipliğini korusa da, bu taciz iddialarının hiçbir zaman kanıtlanmadığı, hatta çocuğun zorla konuşturulduğunun iddia edildiğini belirtmek gerek. Her halükarda Death and Taxes dergisinden Robyn Pennacchia çok makul bir soru soruyor: Bir çocuğu taciz ettiğine inandığı için Allen'a karşı bunca kin besleyen Farrow, on üç yaşındaki bir kıza tecavüz ettiği yüzde yüz bilinen Roman Polanski'yle kankalığını neden sürdürüyor? Farrow Polanski'ye Twitter üzerinden hakaret yağdırmamakla kalmıyor, kendisinin en yakın arkadaşı ve destekçilerinden. Çifte standartla ilgili ayrıntılar Pennacchia'nın yazısında. Metis Yayınları'nın internet sitesinde çok güzel bir köşe açıldı: Editörler kitapları anlatıyor. Özellikle de kitapları almadan/okumadan önce hakkında her şeyi bilmek isteyenlere önerilir. Yakında başlayacak! F Bağımsız Filmler Festivali'nin Gezi göndermeli reklam filmki internette en çok paylaşılan videolardan biriydi. En eğlenceli ödül töreninin Grammy'ler olduğuna kanaat getireceğiz. Nitekim en popüler müzisyenler tek şarkılık da olsa konserler veriyor, izleyicilerin de hepsi dans ediyor, daha ne olsun. Emmy'lerin favori performanslarından ve yine internetin sık paylaşılanlarından biri, elbette Daft Punk ve Pharrell'in Get Luckysi. Özgün hali burada. Hologramlı hali burada. Şarkının prezervatifi ise burada. Paul Auster, Türkiye'yle ve son çıkan anı kitabı, İç Dünyamdan Notlar'la ilgili görüşlerini Savaş Özbey'e anlatmış. Simpsonlar'ın bizzat yaratıcıları Matt Groening'in ailesinden esinlenildiğini biliyor muydunuz? Şahsen biz bilmiyorduk. Gorening'in kız kardeşlerinin adı Lisa ve Maggie, babasının adı da Homer imiş! Matt ile Lisa'nın küçüklüğünü içeren, babaları Homer tarafından çekilmiş video Bant Magazine'de. Koray Löker'den yayıncılık teknolojisi, LyX üzerine açıklayıcı bir yazı."} {"url": "https://koltukname.com/2014/02/02/burclar-ve-yazarlar-kova/", "text": "Sırma Köksal'ın 2003'te Radikal Kitap'ta yayımlanan, burçlar üzerinden yazarları inceleyen yazı dizisini, yazarın da izniyle bu yıl Koltukname'de paylaşacağız. Aradan geçen 10 yıldan sonra okurlarca yeniden keşfedilmesi ve sizleri de bizleri ettiği kadar mutlu etmesi ümidiyle. Virginia Woolf, kadınların kendine ait bir odası olmasını söylerken de, romanlarında bilinçakımı tekniğini kullanırken de Kova'lık ediyordu aslında. Hem kadın haklarını, yani toplumsal bir tavrı destekliyordu hem de insanın düşüncelerinin akışını kurcalayıp duruyordu. Böylece yepyeni şeyler yapmaktaydı. Kova olmasa bunları yapar mıydı yapmaz mıydı, bilinmez ama böyle şeyleri başarıyla yapan insanlar genellikle Kova'dır. Bu burcun üyelerinin hayal güçleri pek zengindir. Hatta ayaklarının biraz havada olduğunu bile söylemek mümkündür, mesela ayakları yere basan, yani Kova olmayan bir Jules Verne Ay'a Yolculuk falan gibi şeyler yazmayı aklına getirmeyebilir, okul tatillerinin o kadar uzun, dünyanın etrafında fır fır dönmenin bu kadar kolay olmasını istemeyebilirdi. İstedi de ne oldu sanki, gerçekleştiklerini görebildi mi? Hayır; ama zaten Kovalar hayalleri tercih ederler, hem bencil de değildirler. Daha doğrusu onlar görünenlerin aslında başka şeyler olduğuna dair bir inanç taşırlar içlerinde. Francis Bacon, Denizden başka bir şey görmeyince kara yok sananlar beceriksiz kaşiflerdir, diye buyurmuştu. Hayır, Amerika'nın keşfinden bahsetmiyordu, Atlantis'ten söz ediyordu. Bir Kova'nın kara anlayışı budur. Harikalar Dünyası anlayışı da Alice'in düşleridir. Lewis Carrol da Kova'dır işin doğası gereği. Kovaların içinde güçlü bir insanlık sevgisi vardır ve genellikle insanlarla alışveriş halinde olmaktan mutlu olurlar, daha doğrusu onları eğitmekten ve onlar tarafından eğitilmekten. Bunun için Brecht epik tiyatroyu seçmişti. Burada insanlar hem oyuna dahil oluyorlardı hem de eğitiliyorlardı. Şapşahane bir durumdu aslında ama o sırada Nazizm iyice azıtınca Amerika'ya gitmek zorunda kaldı. Önemli değil, Kovalar ilkelerinin peşini bırakmazlar, nereye gerekirse oraya giderler icabında, hem de her kahre tahammülle. Lord Byron da sakat bacağına rağmen Yunanistan'ı kurtarmak için savaşa katılmaktan geri durmamıştı. Büyük ihtimalle yakınları Siz zahmet etmeseniz... diye onu nazikçe uyarmayı denemişlerdi ama bir Kova ne bir organizasyonun içinde bulunma fırsatını kaçırır ne de yanılsamalarını sürdürme fırsatını. Aslında Byron'ın kurtarmak istediği antik Yunan kültürüydü. O sırada insanlık on dokuzuncu yüzyıldaydı ama o yine de paganlıkta ısrar ediyordu Benim içimde pagan bir şeyler var, hiçbir şeyi reddetmiyorum ama her şeye kuşkuyla yaklaşıyorum demişti. Her şeye kuşkuyla yaklaşan Kovalardan biri de Charles Dickens'dı. Hayatımda kötü adamların insanın yüzüne bakamadıklarına dair bir yığın laf duydum. Bu bildik laflara güvenmeyin. Eğer işlerine yarayacaksa kötü adamlar da her zaman yüzünüze dürüstçe bakabilirler, diye yazarak bu konudaki fikirleri hakkında bir ipucu veriyordu. Ama yine de insanlar hakkında karamsar değildi, kitaplarından birinin adı Büyük Umutlar'dı, ayrıca meraklıydı da, Küçük Tuhaflıklar Dükkanı'da onun kaleminden çıkmıştı. Kova elinde, içinde yaşamı sürdürecek suyun ve bilgeliğin bulunduğu bir kova taşıyarak resmedilir ve zodyağın hayvan kılığına girmemiş insan kalmakta inat etmiş nadir burçlarından biridir. Bu yüzden de her koşulda fikirleri savurur, savunur, insanların üstüne boca eder, gerekirse ailesine de sırtını döner. Zengin bir ailenin çocuğu olan William Burroughs, yolundan döneceğine bunu yapıp hayatı boyunca parasızlık çekmişti. Para Kovalar için önemli değildir. Ama öğretilenleri öğrenmemekte direnen insanlar önemlidir. Kovalar onlardan nefret ederler. Bir Kova olan Strindberg'in birçok Kova özelliği taşıyan kahramanı Borg, Açık Deniz Kıyısında adlı romanda, küçük bir kıyı köyünde bir zaman kaldıktan sonra açık denize aşkla savrulur. Aklında Prometeus vardır doğal olarak. Zaten Burroughs da insanların aklında bir frengi virüsü kadar bile fikir olmadığından yakınırdı. Böyledir, Kovaların bilmiş bir yanları vardır, Gertrude Stein bir keresinde, Bugünlerde dahi olmak çok zor, uzun uzun bomboş oturmak gerekiyor, diye bildirmişti görüşlerini ama çevresindekilerin çoğu gerçek dahilerden oluşuyordu, duruma bakılırsa hiçbiri de pek boş durmamıştı. Ama Kovalar böyledir, etraflarını pek beğenmedikleri gibi, genel geçer değer yargılarıyla da başları hoş değildir. Colette de bir Kova'ydı ve öyle sakin, uslu hayatlardan hiç hoşlanmıyordu, bir kadını kır hayatı kadar hiçbir şeyin yaşlandıramayacağını söyleyen de oydu. Pek frapan olan hayatını kırda sürdürmesi de beklenemezdi zaten. Yeniliklere açıktı ve hep şaşırmak hoşuna gidiyordu. Altmış yaşımda hala şaşkın olduğuma üzülmeyin, çabucak yaşlanmayı engelleyen en emin yol şaşırmaktır, demişti. Kovalar şaşıra şaşıra yaşamaktan hoşlandıkları için yeni fikirleri savunurlar. Kova sularla haşır neşir olan bir burç olsa da aslında hava grubundandır ve dolayısıyla biraz uçarı ve asabidir. Fazla zorlanırlarsa sinirleri bozulabilir. Ama içlerindeki idealizmin ve insan sevgisinin ağır basması daha sık rastlanan bir durumdur aksi halde Çehov Kova olmazdı ya da Kova olurdu ama Çehov olmazdı. Çehov, Kova'ların iyi yürekli de olabileceklerinin en iyi kanıtıdır. Bir şeyin daha kanıtıdır, bazan sadık bir aşık da olabildiklerinin. Ama bu seyrek rastlanan bir durumdur. Sadakatsiz olduklarından değil, pek kolay bağlanamadıklarından, daha doğrusu diğerlerinden vazgeçemediklerinden. Gevezedirler ama mesela Çehov yazdığı hiçbir şeyi yeteri kadar kısa bulmayarak bir istisna oluşturur. Ümit Kıvanç ise oluşturmaz. Ama o da son zamanlarda roman yazmak yerine fikir yazılarına yönelmiştir çünkü bu daha eğiticidir. Büyük ihtimalle yazdığı her şeyi halkı eğitmek için yazan Ahmet Mithat da Kova'ydı ama Osmanlı'da o zamanlar daha kimse burçlara kafayı takmamıştı, takvim de başkaydı. Kıpır kıpır Kova günlerinin sonunda insanlar biraz dinlenmek istedikleri ve düşünceleri bırakıp düşlere dalmayı özledikleri için ise bir sonraki burç Balık'tır."} {"url": "https://koltukname.com/2014/02/04/senin-paran-burada-gecmez/", "text": "Açıklıyorum: Şarkı sözlerinin, sesinin ve albümlerinin tutkulu bir hayranıyım. Seni görmek için defalarca bilet aldım, yeniyetme zamanlarımda duygularımı ve düşüncelerimi şekillendirdin ve bugünkü sanatsal kaçamaklarım üzerinde de büyük etkin oldu. Benim için o kadar önemliydin ki, bir seferinde Almanya'da seninle tanışma şansım olmuştu ve beni görüp benden hoşlanmama ihtimalin olduğunu düşünüce bu şansı kullanmama kararını oracıkta vermiştim. İkinci olarak da: Gazetede hasta olduğunu okudum. Umarım hızla iyileşirsin. Ama okuduğum bir başka şey vardı, doktorlar turneye çıkmamanı salık vermişler ve sen de müzik yapmak istediğini ama hiçbir plak şirketinin ilgilenmediğini söylemişsin. Bunun üzerine düşündüm ve bir deney yapmaya karar verdim. Biliyorum Twitter kullanmıyorsun ama sanırım nasıl çalışır bilirsin. Turnenin iptal olduğunu anlatan haberin linkini hesabımdan paylaştım ve 850.000 civarındaki takipçime Kaçınız Morrissey'in yeni albümünü finanse etmek için 5 dolar vermeyi göze alırsınız? diye sordum. Sayamayacağım kadar çok yanıt aldım. Tartışıldın, hikayelerin anlatıldı, ben pek bir şey söylemedim. Tahmin edersin, şaşırtıcı olmayan şekilde, senden yana ve sana karşı olan çok söz söylendi. Yukardaki açık mektup, tam bir Morrissey hayranı olan şarkıcı Amanda Palmer'a ait. Palmer, Morrissey'in hiçbir plak şirketinden teklif almamasına, bu yüzden de 2009'dan beri albüm yapamıyor olmasına kendi imkanlarıyla çare aramakta. Tavizsiz bir vejeteryan olan Morrissey, konserlerinde et mamüllerinin satılmasına izin vermiyor olsa da, 20.000 kişilik salonları kapalı gişe doldurabilmekte. Bu potansiyeli küçümsememek gerektiğini söyleyen Palmer, bir kaç saatte 1400 kişinin vermeyi kabul ettiği toplam 7000 doların iyi bir gösterge olduğunu düşünüyor. Palmer, bu deneyi boşuna da yapmış değil. Daha önce 2012 yılında Theater of Evil adlı albümünü Kickstarter adlı kitle finansman sitesinden topladığı 1.2 milyon dolarla kaydetmişti. Geçen hafta aktör Zach Braff, yine Kickstarter sitesi üzerinden yaptığı kitle finansman çalışmasıyla yeni filminin bütçesini toplamıştı. Biz de daha önce benzer şekilde Kickstarter'dan toplanan paralarla çekilen Veronica Mars filminin haberini paylaşmıştık. Ancak 53 yaşındaki Morrissey, büyük bir plak şirketini arkasına almadan yeni bir albüm kaydetmeyeceğini açıklamıştı. Buna rağmen Palmer ümidini yitirmiş değil. Büyük bir plak şirketinin yapımcısı olacağı albümün bir turnesi olması kaçınılmaz. Oysa Morrissey'in sağlık durumu şu anda böyle bir turneye elvermiyor. Palmer'ın içten açık mektubunun tamamını Salon'dan okuyabilirsiniz. GÜNCELLEME (16.20): Yazıyı yazdığımız sıralarda ki bunun pek de kısa sayılmayacak bir süre olduğunu itiraf etmeliyiz Morrisey'in büyük bir plak şirketi ile anlaşması yoktu. Ancak dostlarımızdan aldığımız bilgilere göre, Morrissey Harvest ile anlaşmış ve 2014 yılında bir albüm yayınlayacak."} {"url": "https://koltukname.com/2014/02/07/1942den-bu-yana-el-degmemis-bir-paris-dairesi/", "text": "2010 yılında, Paris'te bir apartman dairesi keşfediliyor 1942'den bu yana içine hiç adım atılmamış bir daire. Dairenin sahibi Madam de Florian adında bir oyuncu. De Florian, II. Dünya Savaşı sırasında, sahip olduğu her şeyi ardında bırakarak Fransa'nın güneyine kaçıyor. Paris'e bir daha asla dönmüyor ama 91 yaşında ölene dek dairesinin aidatını ödemeye devam ediyor. Ancak de Florian'ın ölümünden sonra biri, bir mezatçı daireye giriyor ve 1942'den bu yana hiçbir şeye el değmediğini görüyor."} {"url": "https://koltukname.com/2014/02/09/haftadan-kalanlar-3-9-subat-2014/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. Monograf'ın yeni sayısı, Edebiyat ve İktidar yayında. Gelecek sayıya yazmak isteyenler için, konu Edebiyatta Görsellik Temsilleri. TOKİ sessiz sedasız bir fotoğraf yarışması yapmış. TOKİ binalarını, inşaatlarını en güzel yansıtanı ödüllendiren bir fotoğraf yarışması. Ortaya çıkanlar gerçekten içler acısı. Kanser gitgide artıyor mu, yoksa eskiden teşhis konulamadığı için mi bize öyle geliyor? Dünya Sağlık Örgütü'ne göre yanıt, ne yazık ki arttığı, üstelik artışının hızlanacağı. Bitter çikolata tutkumuz kakao fiyatlarının delice yükselmesine neden oluyormuş. Çikolatadan vazgeçemeyeceğimize göre, bir bittere iki sütlü çikolata yiyelim en iyisi. Daft Punk'ın maskesi düştü! O robot kasklarının altında neye benzediğini görmek isteyenler şu paparazi fotoğraflarına göz atabilirler."} {"url": "https://koltukname.com/2014/02/11/house-dizisi-almanyadaki-bir-hastanin-hayatini-kurtardi/", "text": "Almanya'da bir doktor, House, MD dizisini izlediği için bir türlü teşhis konulamayan bir hastanın hayatını kurtardı. Bir sağlık merkezine ileri derece kalp yetmezliği, yüksek ateş, körlük, sağırlık ve lenf büyümesi bulgularıyla gelen 55 yaşındaki hastanın durumunun hızla kötüye gitmesi diğer doktorları şaşkına çevirirken, Doktor Juergen Schaefer söylediğine göre beş dakikada teşhisi koydu. Schaefer doğru teşhis için tıp bilgisinden değil, House bilgisinden yararlandı. Dizide aynı bulgularla gelen bir hastanın, kalça eklemi protezinden kobalt zehirlenmesi yaşadığını hatırlayan sıradışı doktor, gerçek hayatta da hastanın kalça eklemi protezinden kobalt zehirlenmesi yaşadığını teyit etti."} {"url": "https://koltukname.com/2014/02/13/arapca-bilmeden-hepinizi-i-love-you/", "text": "Ülkemizde de pek sevilen bir yarışma formatı olan Yetenek Sizsiniz programı, dünyanın en ücra köşelerinde bile düzenleniyor. Hatta yerel kanallar bile, Yetenek sizsiniz Çamlıhemşin gibi adlarla kendi yıldızlarını arayabiliyorlar. Ortalama TV izleyicilerinin bu kadar yüksek ilgisi varken Arap dünyasının da bu yarışmadan mahrum kalması düşünülemezdi. Çekimleri Lübnan'da gerçekleştirilen Arabs Got Talent adlı yarışma da Fas'tan Irak'a\\ tüm Arap ülkelerinde en çok izlenen üç programdan biri olmayı başarmış durumda. Buraya kadar olan durumda bir sıradışılık söz konusu değil. Sıradışı olan, yarışmanın son üç kazanma adayı arasına, Arapçayı çat pat konuşan, 23 yaşındaki Boston'lı Jennifer Grout'un kalması. mezuniyeti sonrası Fas'a gitmeye karar vermiş ve bir yıl Marrakeş'te Berberi müziği üzerine eğitimi almış. Şimdilerde Paris'te metrolarda Arapça şarkılar söyleyerek hayatını kazanmaktaymış. Yarışmada Jennifer için işler başta, lisana hakim olmaması sebebiyle biraz zor olsa da, şarkıları büyük bir ustalıkla icra etmesi ve konuştuğundan çok daha iyi bir telaffuzla seslendirmesi, tüm izleyicileri etkilemiş. Özellikle, batılılar için oldukça yabancı olan ve fakat Ortadoğu müziklerinin karakteristik özelliği çeyrek tonlarda hiç zorlanmaması jüriden övgü almış. Ancak tüm bu beceri, Jennifer'ın yarışmayı kazanmasına yetmemiş. 18 yaşında tesettürlü bir rap şarkıcısı olan Majam Mahmud'u geride bıraksa da, Sima adlı dans grubu yarışmada en çok oyu alıp birinci olmuş."} {"url": "https://koltukname.com/2014/02/14/henry-millerdan-anais-nine-tenimde-senden-parcalarla-ayrildim-yanindan/", "text": "Çağdaş klasik yazarların başında gelen iki isim: Henry Miller ve Anais Nin. 1932'de, Paris'te tanıştıktan sonra, evli olmalarına rağmen birlikte olmaya başlayan sevgililer. İkilinin uzun yıllar süren tutkulu aşk ilişkisi, aralarında yoğun bir mektuplaşmanın başlamasına neden olmuştu. Aşağıda bu mektuplaşmanın çarpıcı bir örneğini bulabilirsiniz: Miller'dan Nin'e, ilişkilerinin henüz başlarındayken yazılan bir aşk mektubu. Bir daha aklıselime kavuşabileceğimden emin değilim. Mantıklı davranalım. Bu bir Louveciennes evliliği oldu, yadsıyamazsın. Tenimde senden parçalarla ayrıldım yanından; bir kan okyanusunda, senin arı ama zehirli Endülüs kanının okyanusunda yürüyorum, yüzüyorum. Yaptığım, söylediğim, düşündüğüm her şey bu evlilik ekseninde dönüp duruyor. Seni evin hanımefendisi olarak gördüm, koyu tenli bir Mağripli, beyaz bedenli bir zenci, tüm bedeni her yanı gözden ibaret kadın, kadın, kadın. Senden uzakta yaşamaya nasıl devam edebileceğimi bilemiyorum. Bu ayrılıklar ölüm artık. Hugo geri dönünce ne hissettin? Ben hala orada mıydım? Onunlayken de benimle olduğun gibi olduğunu hayal edemiyorum. Sıkıştırılmış bacaklar. Kırılganlık. İhanet edenin tatlı boyun eğişi. Kuş uysallığı. Benimle tekrar kadın oldun. Neredeyse dehşete kapılmıştım. Otuz yaşında değilsin bin yaşındasın adeta. Hala mutfaktan zencilere özgü o hafif sesinle şarkı söylediğini işitiyorum. Armonisiz, tekdüze bir Küba ağıtı söylüyorsun. Mutfaktayken mutlu olduğunu ve pişirdiğin yemeğin birlikte yediklerimizden daha iyi olduğunu biliyorum. Sık sık tenini yaktığın halde hiç sızlanmadığını biliyorum. Binlerce gözle bezenmiş, Tanrıça Indra'ya yaraşır elbisenle çevremde dolanıp dururken, yemek salonunda öylece otururken ne büyük bir mutluluk ne büyük bir huzur yaşıyordum. Hayat ve edebiyat iç içe geçmiş, aşksa dinamosu, sen bukalemun ruhunla bana bin türlü aşk sunuyorsun, hala burada, hala sağlam. İçinden geçtiğimiz fırtına ne olursa olsun, neredeyse her yerde kendimizi evimizde hissediyoruz. Her sabah görevimize kaldığımız yerden devam ediyoruz. Sen kendine olan güvenin günbegün artarak, istediğin zengin hayatını yaşıyorsun ve güvenin arttıkça beni daha çok istiyor, bana daha çok ihtiyaç hissediyorsun. Senin daha boğuk, daha genizden artık, gözlerin daha kara, kanın daha yoğun, bedenin daha dolgun. Şehvet dolu bir kölelik, zorbalık dolu bir ihtiyaç. Görülmedik düzeyde bilinçli, ölçüsüz bir zalimlik. Deneyimin sınırsız hazzı."} {"url": "https://koltukname.com/2014/02/22/haftadan-kalanlar-17-23-subat/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. Kadınla erkek rollerini değişerek kadın olmanın nasıl bir his olduğunu aktarmaya çalışan bu Fransız kısa filmi gerçekten çarpıcı. Kısa film demişken, Türkçe Bilimkurgu ve Fantastik'in Kısa Film sayfasını şiddetle öneriyoruz. Animasyonlardan maceraya, her türlü kısa filmi bulabilirsiniz. Özellikle miskin pazar günleri için ideal. Simpsons'dan bir kesit yedi farklı dilde! Özellikle Bereket Denizi dörtlemesiyle tanınan Yukio Mişima'dan ender bir söyleşi görüntüsü, üstelik İngilizce. Bereket Denizi'ni tamamladığının ertesi günü seppuku yapan Mişima söyleşide ulusalcı görüşlerini açıklıyor. Sait Faik Abasıyanık'ın, uzun zamandır Birtakım İnsanlar adıyla satılan romanı, nihayet sansürlenen kısımları yeniden eklenerek, özgün adıyla, Medarı Maişet Motoru olarak İş Bankası Yayınları'nca yayımlandı. Siren Yayınları'ndan sonra Labirent Yayınları da Grooveshark'ta! Daha önce edebi müzik listelerinden bir iki kere bahsetmiştik, tahmin edersiniz ki yayınevlerinin müzik seçkileri oluşturmalarını bayılıyoruz. Son olarak, Goodreads'deki En İyi Türkçe Klasikler listemize bekleriz. hepsi, ama en çok da mişima söyleşisi için teşekkürler!"} {"url": "https://koltukname.com/2014/02/24/japonyadan-siradisi-bir-skandal/", "text": "Mamoru Samuragochi, uzun süre Asya'nın klasik müzikteki harika çocuğu olarak tanınmaktaydı. Geçtiğimiz günlerde 50 yaşına basan Japonya'nın Beethoven'ı lakaplı Samuragochi'nin bir itirafı, müzik dünyasında büyük şaşkınlık yarattı. Kısmi işitme engelli olan Japon müzisyen, eserlerinin bir hayalet besteciye ait olduğunu açıkladı. Hem de son 20 yıldır. Samuragochi, hayranlarını kandırdığı için en derin üzüntülere gark olduğunu avukatı aracılığıyla belirtti. Avukatı Samuragochi'nin günahlarının bağışlanması için bir yol ve bunlara bir açıklama olmadığını sözlerine ekledi. Japon müzisyenin, bu duruma sebep olarak giderek kötüleşen işitme duyusu sebebiyle, eserlerinin en az yarısında bir başka sanatçıdan yardım aldığı da böylece ortaya çıktı. Bu hayalet müzisyenin adının Takashi Niigaki olduğu da iddialar arasında. Samuragochi, 90'lı yılların ortasında bazı meşhur video oyunlarına bestelediği müziklerle tanınmıştı. 35 yaşındayken işitme duyusunu kaybetse de, çalışmalarına devam etti ve Hiroşima atom bombası kurbanlarına ithaf ettiği Senfoni No. 1, Hiroshima adlı eseriyle adını duyurdu. 2011 yılında bölgedeki tsunami felaketinde de bu eser, hayatta kalma çabalarının sembolü haline geldi. Samuragochi'nin itirafı, Japonya'da tam bir şok yaratmış durumda. Geçtiğimiz sene Samuragochi için geniş bir belgesel hazırlayan NHK radyo kanalı, itiraflardan sonra dinleyicilerinden yaptıkları hatalı gazetecilik için özür diledi. Müzisyenin albümlerini yayınlayan Nippon Columbia plak şirketi de, hayal kırıklığına uğradıklarını ve kızgın olduklarını kamuoyuna açıkladı. Şirketin sözcüsüne göre, ortalamada 3000 baskı satan klasik müzik albümleri türünde Samuragochi'nin Hiroshima senfonisi 180.000 adetle rekorları altüst etmiş olsa da, şirket albümü piyasadan çekmeye ve müzisyene dava açmaya karar vermiş. Olay Japonya'yı öyle derinden sarmış durumda ki, kış olimpiyatlarında artistik patinaj dalında madalya umudu olan Daisuke Takahashi bile durumdan etkilenmiş halde. Gösterisini Samuragochi'nin bestesi eşliğinde sunacak olan Takahashi, bir son dakika değişikliğine gitmesinin mümkün olmadığını, ancak kendisi ve ekibinden hiç kimsenin bu sahtekarlıktan haberdar olmadığını, yoksa mutlaka başka bir müziği tercih edeceğini açıkladı."} {"url": "https://koltukname.com/2014/02/25/burclar-ve-yazarlar-balik/", "text": "Sırma Köksal'ın 2003'te Radikal Kitap'ta yayımlanan, burçlar üzerinden yazarları inceleyen yazı dizisini, yazarın da izniyle bu yıl Koltukname'de paylaşacağız. Aradan geçen 10 yıldan sonra okurlarca yeniden keşfedilmesi ve sizleri de bizleri ettiği kadar mutlu etmesi ümidiyle. Bütün ömrünü dere tepe zıplamaya adamış olan Jack Kerouac, İnsanın bütün ömrü bir yabancı ülkedir, demişti. Bunu ancak bir Balık söyleyebilirdi çünkü insan karada, Balık suda yaşar, yani Kerouac kendini hep yaban ellerde hissetmekte haklıdır. Balık ters yöne doğru yol almaya çalışan iki balıkla temsil edilir. Victor Hugo, İnsanlık tek kutuplu bir daire değil, iki kutuplu bir elipstir, diyerek bu durumu çok güzel dile getirmiştir. Elipsin bir kutbunda gerçekler, diğer kutbunda ise idealler vardır, yani düşler, hayaller. Balık elipsin ikinci kutbunda salınır, hayalperesttir, duygusaldır, düşçüdür, imgelemi geniştir. W. H. Auden duruma açıklık getirmek için düşçülüğü imgelerin yendiği bir sofraya benzetir. Bu sofrada bazıları ağzının tadını bilir bazıları ise pisboğazdır. Birçokları ise imgelerini pişirmeden konserve kutularından bir lokmada, düşünmeden, tadını almadan yalayıp yutarlar. Balıklar ise sindire sindire, tadını çıkartarak yerler, mizah duyguları gelişmiştir. Nitekim Lale Müldür, Depresyon Efendisi adlı yazısıyla depresyonun bile nasıl tadını çıkarttığını anlatmıştı. Balık olmayanlar ile Balıkların ruh kardeşi Oğlak olmayanlar pek anlamamıştı espriyi ama bu zaten Balığın kaderidir. Balığı kendi bile zor anlar. Balık olgunluktan ve sabırdan yanadır ama kapıda bekleyen Koç, zodyağın ilk burcu, insan ruhunun en genç evresidir. Dokuz aylık bekleme sürelerine bile zor dayanmış, sahne almak için tepişip durmaktadırlar."} {"url": "https://koltukname.com/2014/02/28/yabanci-yazarlar-kendi-eserlerini-okuyor/", "text": "Severek takip ettiğimiz, birçok haberini de paylaştığımız Flavorwire sitesi yine güzel bir derlemeyle karşımızda: edebiyata damgasını vurmuş yazarların kendi eserlerini okuması. Sevdiğimiz yazarın çoğuyla hiç yüz yüze gelemeyeceğimiz için yaptıklarını belirttikleri çalışmadan, çağdaş da olsa klasikleşmiş yazarların videolarını biz de sizlerle sunuyoruz. Flavorwire'ın yaptığı seçkinin ötesinde yazarların seslerini duymak isteyenler, The Rodgers and Hammerstein Archives of Recorded Sound'a göz atabilir. New York Public Library'nin arşivi, yazarların yalnızca kendi çalışmalarını değil, başka ünlü edebi eserleri okumalarını da içeriyor."} {"url": "https://koltukname.com/2014/03/01/yerel-lezzetlerle-olusturulan-ulke-bayraklari/", "text": "Crave Sidney Uluslararası Yemek Festivali, çeşitli güzelliklere vesile olmayı sürdürüyor. Daha önce festival kapsamında yapılan ve yemeğin sanatla ilgisini irdeleyen sergiden çalışmalara yer vermiştik. Şimdi de festivalin reklam kampanyasıyla karşınızdayız. Hindistan; körili tavuk, pilav, cheera toran ve papadum wafer. Brezilya; muz yaprağı, lime, ananas ve passion fruit. Çin; dragon fruit ve star fruit. ABD; hot dog, ketçap ve hardal. Lübnan; lavaş ekmeği, domates ve maydanoz. Fransa; rokfor, brie peyniri ve üzüm salkımı. İspanya; chorizo sucuğu ve paella pilavı. Tayland; tatlı-acı sos, hindistancevizi ve öavi yengeç. İsviçre; şarküteri etleri ve emmantel peyniri."} {"url": "https://koltukname.com/2014/03/04/lucianin-pacosuna-veda/", "text": "Üzgünüz... Çok üzgünüz... Daha üç ay olmamıştı onu şehr-i İstanbul'da sahnede kanlı canlı izleyip dakikalarca ayakta alkışlayalı. Onu son kez izleyeceğimizi bilmeden bir sınava gider gibi hazırlanmış, eksi albümleri hatırlamış, kimisi doğduğumuz yıllardan bile yaşlı konser kayıtlarını hızla elden geçirmiştik. Şimdi ölümünün ardından konuşuyor olmak bizi derin kederlere boğuyor. Paco de Lucia, sadece yetenekli bir müzisyen, eşsiz bir gitarist, dev bir flamenko üstadı değil, tek başına çığır açan bir önderdi. Portekizli annesi Lucia'yı onurlandırmak için kendine seçtiği lakabıyla, 60'ların başında müzik sahnesine çıkmıştı. Öyle bir aileden geliyordu ki, flamenko, günlük hayatın doğal bir parçasıydı. O yıllarda klasik flamenkonun genç ve tutkulu bir icracısıydı ama çok gecikmeden dünyada müzikle ilgilenen herkesin tanıyacağı Entre dos Aguas geldi. İki suyun arasındaki bu rumba, bir fenomen olan Fuente y caudal albümünün açılışıydı. Paco de Lucia'nın alameti farikası haline gelen bu parça, sadece Latin müziğinde ve Latin dünyasında değil, pop müzik dinlenen tüm dünyada bir hit olmuştu. Dahası birkaç gün öncesine kadar da konserlerinin vazgeçilmez parçası olmaya devam etmişti. Çocuk yaşlarda tanışıp hem dost hem yoldaşlık ettiği küçük karides Camaron'la bir yandan klasik flamenko okulunu izlerken, diğer yandan mükemmelleştirdiği parmak tekniklerinden faydalanarak caz yörüngesinde arayışlara başlamıştı. 1976 tarihli Almoriama, hem Endülüs coğrafyasında yadırganmayacak Arap hem de de Lucia'nın arayışlarının sonucu derin caz etkilerini yansıtıyordu. Nuevo flamenco adı verilen, flamenkoda modern enstrümanlardan da faydalanıp daha zengin ve yeni bir sound arayışının ürünü olarak ortaya çıkan müzik türü, neredeyse tek başına Paco de Lucia tarafından 70'lerin sonunda böylece harmanlanıyordu. Al Di Meola, John McLaughlin, Larry Coryell gibi müzisyenlerle ortak çalışmalara girişmesi de gecikmedi. 1981 yılındaki Friday Night in San Fransisco albümü, onu bir süperstar mertebesine çıkarmıştı. Paco'nun 15 yılda geliştirdiği kariyerinin, flamenko müziği üzerindeki etkisi akıl almazdı. Kişisel meraklarından ve arayışlarından başlayan denemeler, koca bir genç müzisyen neslinin ufuklarını açmıştı. Flamenko armoni sisteminin genişletişmesi, bas gitar ya da afrika vurmalıları gibi yeni enstrümanların tüm tepkilere rağmen dahil edilmesi, geleneksel yorumlara caz yaklaşımlarının eklenmesi, yenilik arayışındakilere yol göstermekteydi. Tomatito, Gerardo Nunez, Vicente Amigo gibi yeni müzisyenler, Paco de Lucia'nın çizgisini bir ekole dönüştürecek akımın en bilinen üyeleri oldular. 90'ların sonuna gelindiğinde, Paco, Meksika'ya yerleşip daha sakin bir hayata geçiş yapmıştı. Ama müzikal arayışlarına devam ediyor, örneğin ağız armonikasını müziğine hiç de yadırganmayacak şekilde ekliyordu. Büyük caz müzisyeni Chick Corea'nın katılımıyla kaydettiği, müzik camiasında adeta deprem yaratan ve Endülüslü bir Arap gitariste ithaf ettiği Zyrab albümü, o yılların en önemli çalışmalarından oldu. De Lucia 2000'lerde daha çok canlı performanslara yönelmiş, ülkemizi de defalarca ziyaret etmişti. Eğer onu sahnede izleme ayrıcalığına sahip olduysanız, bunu unutmanız imkansızdır. Sahnedeki tevazusu, diğer müzisyenlere tanıdığı özgürlük ve verdiği güven, konserlerini eşsiz bir deneyime dönüştürürdü. Bir gitar tanrısı olarak bilinen Eric Clapton bile, de Lucia'yı bir mucit, eşsiz bir teknisyen, dev bir gitar üstadı olarak betimlemişti. Bizler içinse, de Lucia, belki de dünyanın geri kalanına göre daha da anlamlı. Arap-İslam, Akdeniz ve İberik coğrafyalarının muhteşem bir karışımını, en üst düzeyde bize sunan Paco de Lucia'yı, belki de bir inip bir çıkan duygusal tansiyonumuz sebebiyle, bizden iyi anlayan birileri dünya üzerinde yoktur. Bu büyük ustanın her eserini saygıdeğer bulsak da, kendisiyle tanışmak isteyenler için küçük bir giriş listesini aşağıda vermeyi bir borç biliyoruz. Eğer bu listeye gerçekten ihtiyaç duyuyorsanız, hızla açığı kapatmanızı tavsiye ederiz."} {"url": "https://koltukname.com/2014/03/06/gelecege-donus-hayallerimizle-oynadilar/", "text": "Geçtiğimiz günlerde internet, Geleceğe Dönüş filmlerinin havada uçan kaykayı, hoverboard'ların gerçekten üretildiğine dair bir videoyla sarsıldı. Dün itibariyle neredeyse 4 milyon kişi tarafından izlenen ve Tony Hawk, Billy Zane, Terrel Owens, Christopher Lloyd ile Moby gibi ünlüleri hoverboard'u kullanırken gösteren video gerçekten insanı hayrete düşürüyordu. Ünlüler videoda yer almakla kalmıyor, Twitter hesaplarında hoverboard'u övüyorlardı da. Bu ileri teknoloji ürünlerini MIT'li bilim insanlarının ürettikleri söyleniyordu. Elbette her zaman olduğu gibi şüpheciler de eksik değildi. Ne yazık ki bu sefer komplo teoricileri haklı çıkmış gibi görünüyor. Hoverboard'lar gerçek değil. Üçüncüsü, uçan kaykayları üreten HUVr Tech adlı şirketin internet sitesinde, Bu internet sitesinde ürünlerin yer alması, bu ürünlerin ya da hizmetlerin herhangi bir zaman satışa çıkarılacağı anlamına gelmiyor, gibi bir açıklama bulunması. Biedenharn daha sonra bu satırları portfolyosundan kaldırdı ama internetin hızlı kullanıcıları cache'sini ve resmini almıştı bile. Reklamı yapan şirket ise... Will Ferrel'ın sahibi olduğu Funny or Die sitesi. Peki neden? Henüz bilinmiyor. Funny or Die'dan herhangi bir açıklama gelmiş değil. Ama videoda özgün filmin oyuncularından hem Christopher Lloyd hem de Billy Zane'in bulunması, Geleceğe Dönüş 4'ün viral bir reklam kampanyası olabileceği kanaatini güçlendiriyor."} {"url": "https://koltukname.com/2014/03/09/haftadan-kalanlar-3-9-mart-2013/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün İngilizce kapağının macerası internete dönedursun, Tanpınar'ın Garip şiirini taklit ettiği karalamaları bulundu. Üstelik Mina Urgan hocasının şiirlerini Ankara'ya, Orhan Veli'ye yollamış. Edebiyat camiasındaki bu eski ilişkiler ağı insana gerçekten de tuhaf geliyor. Dün Dünya Kadınlar Günü'ydü. Kadınlar Taksim Meydanı'na alınmadı; polis kalkanları mora boyandı. Kültür, sanat, siyaset, vb. alanlarında etkili kadınların hayatlarını merak edenlere Everest Yayınları'nın Unutulmayan Kadınlar dizisini tavsiye ediyoruz. Son olarak, dolmakalem meraklılarına geliyor: Kartuş takma sorunu."} {"url": "https://koltukname.com/2014/03/10/kildan-tuyden-konular/", "text": "Guns N' Roses dağıldıktan sonra ne yapsa tutmayan Rose, kendisiyle özdeşleşmiş düz saçları ve bandanasından vazgeçip gulyabani olmaya karar verince radara yakalanmış. Artık obez, çirkin, başarısız ve fakat çok zengin bir müzisyenden fazlası olmayan Axl Rose için Daha kötüsü var mı? sorusunun cevabı hep Evet. Bu saç stiline sahip olduğu dönem, Stewart'ın geçmişindeki kara bir leke olsa da, garip biçimde bir efsaneye dönüşmüş. Üstelik bu saçı çok seksi bulduklarını söyleyen kadınların sayısı sosyal medyada çığ gibi artmış durumda. Kadınların en azından bir kısmını anlamak imkansız. En kötü bilmem neler listelerine mutlaka tepeden girmeyi başaran Cyrus, kuaförünü soranlara gülüp geçiyor. Zira Cyrus'ın bir kuaförü yok, ama bunu zaten anlamışsınızdır. Cyrus, birliğine katılmış acemi asker tıraşını muhtemelen kendisi yapıyor. Bir zamanlar kızların yüreklerini hoplatan George Michael, eşcinsel olduğunu açıkladığında epey büyük bir kitlenin hayalleri yıkılmıştı. Ama doğrusu bu saçla erkek ya da kadın, birilerini etkilemiş olması bile mucize. Jon Bon Jovi bir dönem National Geographic'in Afrika aslanları belgeselinden fırlamış gibi dolaşmaktaydı. Fakat onu suçlamak mümkün değil. 80'lerin rock dünyasının kuralları acımasızdı. Eğer siz de müzik tarihindeki ünlü saç stillerine topluca bir göz atmak isterseniz, Pop Chart Lab adlı tasarım grubunun sitesine göz atabilirsiniz. Grup, 1954'ten günümüze kadar çok sayıda ünlü müzisyenin saç stilini bir araya topladıkları bir poster hazırlamış. Poster'i edinmek isterseniz, buradan sipariş verebilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2014/03/12/kucuk-prens-oldu/", "text": "Antoine de Saint-Exupery, kimliği bilinmeyen yirmi üç yaşındaki bir küçük kıza yazdığı mektupta, onunla randevusuna haber bile vermeden gelmediği için kadına sitem eder. Öyle derinden yaralanmıştır ki, Küçük Prens ölmüştür artık. Şimdiden, sabahın beşinden uyuyacağım saate kadar tek başıma olacağım çünkü tüm dostlarıma yorgun olduğumu, kimseyi görmek istemediğimi söyledim. Bunca uzun bir zaman ayırmaya özen gösterdiğim küçük kız, gelmeyeceğini bildirmek için telefon etme zahmetine bile katlanmadı. Bir başkasına bana bu kadar acı yaşatma gücü verdiğime göre, egoizmimin o kadar da büyük olmadığını keşfediyorum melankoliyle. Küçük kız, bu gücün verilebileceği kadar sevecendi. Bu gücü kullandığını görmekse hüzün verici. Peri masalları böyledir. Bir sabah uyanır insan. Bir peri masalından başka bir şey değildi... dedikten sonra gülümser kendi kendine. Fakat aslında gülümsemez içinde bir yerlerde. Peri masallarının hayatın tek gerçeği olduğunu bilir aslında. Bekleyiş. Hafif adımlar. Sonra beyaz çakıl taşlarının üzerindeki otların arasında akan bir dere gibi üşüterek akıp giden saatler. Önemi olmayan ama aslında çok önemli gülümsemeler, sözcükler. Yüreğin müziği dinlenir: Dinlemeyi bilenler için nasıl da güzeldir, güzeldir... Tabii ki çok şey ister insan. Tüm meyveleri, tüm çiçekleri toplamak ister. Tüm kırların kokusunu içine çekmek ister ama oyun oynar. Oyun mudur bu? Hiçbir zaman bilinmez nerede başlar oyun, nerede biter ama sevecendir insan, onu bilir. Ve mutlu olur. İçimde ilkbaharımın yerini alan bu iklimi hiç sevmedim: hayal kırıklığı, kuraklık, kin karışımı bir iklim. Hayalini kuracak bir şeyimin kalmadığı bu bomboş zamanın içinde süzülüyorum. En acı verici olan da, Gereği var mıydı... diye sorup durduğum bu hüzün. Bir haber vermeyi bile düşünmeyen biri için bu hüzne gerek var mı gerçekten? Şüphesiz hayır. Fakat o zaman hüzün bile kalmayacak, her şey daha da üzücü olacak. Bugün Küçük Prens yok artık, bir daha da olmayacak. Küçük Prens öldü. Ya da belki de, iyiden iyiye şüpheci oldu. Şüpheci bir Küçük Prens, Küçük Prens değildir artık. Ona yaptıklarınızı görmenizi istiyorum. Mektup da olmayacak artık, telefon da, bir işaret de. Pek ihtiyatlı davranmadım, azıcık da olsa acı çekebileceğimi düşünmüyordum zira. Fakat işte gül koparayım derken gül ağacıyla yaraladım kendimi."} {"url": "https://koltukname.com/2014/03/22/haftadan-kalanlar-17-23-mart-2014/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. Biraz eski ama zamansız sayılacak bir haber: The Los Angeles County Museum of Art, 20.000 sanat eserini, indirilebilecek şekilde dijital ortama taşımış. Bu, müzedeki eserlerin çeyreğini oluşturuyor. Yine de elbette en önemli nokta, eserlerin bedavaya indirilebilecek olması. Open Culture'ın, müzeyle ilgili ayrıntılar da içeren haberi burada. Müzenin sayfası ise burada. Zezine yeni sayısıyla ekranlarda! Uzun zamandır beklediğimiz üçüncü sayının teması Zanaat, rengi sarı, içeriği şahane. Zezine'in Koltukname yazıları burada. İstanbul'un kedileriyle ilgili belgesel çekilmiş. Sokakta kedi sevmeye doyamayan İstanbullular ve İstanbullu olmayıp da şehrin kedilerini merak edenler için. Fragman burada. Yeni kitap haberi: Will Self'in son romanı, Şemsiye, Sıla Okur çevirisiyle Sel'den çıktı. Koltukname Self'i geçtiğimiz yılın Londra Kitap Fuarı'nda dinleme fırsatına sahip olmuştu. Ayrıntılar burada. Yazarın diğer kitapları burada. Yeni filminde David Foster Wallace'ı canlandıran Jason Segel'ın ünlü yazara ne kadar benzediğini görmek isteyenler şu fotoğrafla videoya göz atabilir. Wallace'ın kitaplarını Türkçe okumak isteyenler buraya. Nişan yüzüğü barbarca bir uygulama mı? Shannon Rupp öyle iddia ediyor. İletişim Yayınları'nın internet sitesi yenilenmiş. Son olarak, Tom Waits şarkılarında geçen tüm şehirlerin işaretlendiği bir harita. Dünyevi Zevkler Bahçesi'nin Bahar Malik'i aracılığıyla."} {"url": "https://koltukname.com/2014/03/24/amerikanin-en-eski-sol-sesi-artik-yok/", "text": "Hayatı, John Steinbeck ve Louis Begley romanlarının bir karışımı gibiydi. 1919'da New York'ta bir keman öğretmeninin oğlu olarak doğmuştu. Müzik, içinde öyle büyük bir tutkuydu ki, Harvard'daki sosyoloji eğitimini yarım bırakıp kendini tarihi folk şarkılarına ve güney eyaletlerinin blues müziğine adamıştı. Amerikan entelektüelleri siyahlardan nigger diye bahsederken, o, ırk ayrımcılığına ve her tür yabancılaştırmaya karşı türkülerini neredeyse bir ömür söyledi. Onu televizyonlarda son olarak 18 Ocak 2009 tarihinde, ilk siyahi ABD Başkanı Barack Obama'nın görevi devralışında düzenlenen halk konserinde izlemiştik. Ve Pete Seeger, tek başına yazdığı bir tarih hüviyetindeki yaşamına, bu yılki Grammy ödüllerinin dağıtılmasından birkaç saat sonra nokta koydu. Seeger, neredeyse yüzyıla dayanan ömrü boyunca, hep ezilenlerin, işçilerin, çiftçilerin, emeğiyle zor şartlarda yaşamını sürdürenlerin öykülerini anlattı. Ama Seeger'ın hayatının bir müzik yıldızınınki gibi geçtiğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. 1949 yılında Woody Guthrie'yle The Almanac Singers adlı grubu oluştururken, aynı yıl Peoples Song adlı ilk folk müziği sanatçıları sendikasını da kurmuştu. Komünist partisinin bir sempatizanı ve yarı üyesi olarak başkan McCarthy'nin kara listesine girmesi uzun sürmedi. Amerikan Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi tarafından ifadeye çağrıldı ve 10 yıl hapse mahkum edildi. Bir yıllık mahkumiyet sonrası özgür kalsa da, bu olay sonrası anaakım medya Seeger'ı yıllarca görmezden geldi. Seeger'i cümle aleme gerçekten tanıtan, yeni folk müziği sanatçılarının ikinci kuşağı oldu. Bu kuşaktan Peter, Paul & Mary, If I Had a Hammerla dünya çapında üne kavuşmuşlardı. Seeger tarafından düzenlenmiş bir Gospel örneği olan We Shall Overcome, dönem gençliğinin marşı olmuştu. Modern müzisyenler üzerinde etkisi öyle büyüktü ki, Joan Baez'den Bob Dylan'a, Billy Bragg'dan 2006'da We Shall Overcome: The Seeger Sessions adlı bir albüm çıkaran Springsteen'e kadar sayısız büyük isim ona saygı duruşunda bulunmak için sıraya girdi. Tüm bunlar olurken Seeger, savaş karşıtlığına, sivil hakların savunuculuğuna, doğa katliamlarına karşı çıkmaya, ırkçılıkla aktif mücadeleye hiç ara vermedi. Clearwater adlı çevre örgütünün kurucularından oldu, George W. Bush'un savaş yanlısı politikalarına karşı kampanya yürüttü, Uluslararası Af Örgütü'nü desteklemek için çalıştı ve kapitalizm karşıtı bir hareket olan Wall Street İşgali'ne destek verdi. Ölene kadar bir kendisini bir komünist olarak tanımlasa da, Stalin'in uygulamaları sebebiyle Sovyetler Birliği'ne hep mesafeli durdu. Artık Amerika'nın en eski sol sesi, sadece kayıtlardan dinlenebilir olacak."} {"url": "https://koltukname.com/2014/03/25/mark-twainden-cocuklara-okuma-onerileri/", "text": "Daha önce bıyık altından gülme ustası olarak tanımladığımız Mark Twain, Papaz Charles D. Crane'e yazdığı aşağıdaki mektupta, papazın ricası üzerine bir kız bir de oğlan çocuğu için kitap önerilerinde bulunuyor. Ayrıca en sevdiği on iki yazarı sıralaması istenen Twain, tam da kendinden beklenecek komik bir yanıtla, bunun evlilikten bile daha büyük bir sorumluluk olduğunu belirtiyor. Twain'in çocuklara yaptığı öneriler oldukça ağır şey eserler. Buradan çocuklara her zaman yetişkin muamellesi yaptığını bir kez daha anlayabiliriz galiba. Mark Twain Project'ten Neda Salem'e göre, Twain'in en sevdiği kitaplar arasında saydığı kendi eseri, BB, muhtemelen 1601 adlı Elizabeth Çağı taşlaması. Neden BB olarak andığı bilinmiyor. Twain'in, yangından insan kurtaran genç centilmenlere, ayrıca hırsızlara yazdığı notları okumak isterseniz buraya, ender görüntülerinden birini görmek isterseniz de buraya buyurabilirsiniz. Çalınan Taç, Tom Sawyer'ın Maceraları ve Seçme Öyküler adlı eserlerine İş Bankası Kültür Yayınları'ndan, Adem'le Havva'nın Güncesi ve Bir Cinayet, Bir Sır ve Bir Evlilik'e de Yapı Kredi Yayınları'ndan ulaşabilirsiniz. Ayrıca Tom Sawyer'ın Maceraları'nın Desen Yayınları'ndan çıkan çok hoş bir çizgi romanı mevcut. Twain'le ilgili daha farklı bir çalışma için de Joyce Carol Oates'un, beş farklı Amerikalı yazarın son günlerini hayal ettiği Vahşi Geceler!'ini öneririz. = 2. Kız için de aynıları geçerli, yalnızca Crusoe yerine Tennyson gelecek. 3 no. yu bu kadar ani bir şekilde yanıtlayamam. İnsan on iki yazar seçeceği zaman, iyi günde kötü günde, babalarla annelerini terk edip yalnızca ama yalnızca onlara, ölüm ayırana dek onlara sarılacağı zaman korkunç bir sorumlulukla karşı karşıya kalıyor; sıradan bir şahısla, boşanılabilecek bir kadınla yapılan evlilik, laubalilik dolu bir törene dönüşüyor. Bunlardan eminim; diğer üçünü de ekleyebilirdim ama hata yapmamak için hakkımı birkaç yıl açık tutmak istiyorum."} {"url": "https://koltukname.com/2014/04/07/virginia-woolfun-esine-veda-mektubu-kimselerin-bizden-daha-mutlu-olabilecegini-sanmiyorum/", "text": "Virginia Woolf, paltosunun cebine taşlar doldurup evinin yanındaki ırmağa girdiğinde elli dokuz yaşındaydı. Hayatı boyunca faklı farklı dönemlerde akıl hastalığıyla boğuşan Woolf, bu döngüyü daha fazla sürdüremeyeceğini hissetmişti. İntiharından önce kocası Leonard Woolf'a yazdığı veda mektubunda bunu açıkça ortaya koyuyor. Trajik bir hayatın hazin sonunu okuyoruz bu mektupta. Yeniden delirmekte olduğumdan şüphem yok: Böyle korkunç bir dönemi bir kez daha kaldıramayacağımızı hissediyorum. Aynı zamanda, bu kez toparlanmayı başaramayacağımı da seziyorum. Yeniden sesler işitmeye başladım ve dikkatimi toplayamıyorum. Bu durumda bana en doğru görünen şeyi yapıyorum. Bana olabilecek en büyük mutluluğu yaşattın. Benim için başka kimsenin olamayacağı insan oldun. İki varlığın bu korkunç hastalık gelene kadar olduğumuzdan daha mutlu olabileceğini sanmıyorum. Daha fazla mücadele edemeyeceğim. Senin hayatını da ziyan ettiğimi biliyorum. Ben olmasam çalışabilirdin. Çalışacaksın da, biliyorum. Görüyorsun, doğru dürüst yazmayı bile başaramıyorum. Okuyamıyorum. Söylemek istediğim, hayattaki tüm mutluluğumu sana borçlu olduğum. Bana karşı her zaman tam bir sabır timsali oldun ve inanılmaz iyiydin. Sana bunları söylememe gerek yok herkes biliyor zaten. Beni kurtarabilecek biri olsaydı, o sen olurdun. Hiçbir şeyden senin iyiliğinden olduğu kadar emin olmadım. Hayatını ziyan etmeye daha fazla devam edemem. Kimselerin bizden daha mutlu olabileceğini sanmıyorum."} {"url": "https://koltukname.com/2014/04/08/burclar-ve-yazarlar-koc/", "text": "Sırma Köksal'ın 2003'te Radikal Kitap'ta yayımlanan, burçlar üzerinden yazarları inceleyen yazı dizisini, yazarın da izniyle bu yıl Koltukname'de paylaşacağız. Aradan geçen 10 yıldan sonra okurlarca yeniden keşfedilmesi ve sizleri de bizleri ettiği kadar mutlu etmesi ümidiyle. Koç, zodyağın ilk burcudur, şuursuzdur. Burçların baştan aşağı bir hurafe olduğunu savunan aydınlanmacı kafalıların çoğu da zaten Koç'tur. Burçlara inanmadıkları gibi, burçların, insanların yüzüne söylemenin pek hoş kaçmayacağı gerçekleri genelleyerek söylemenin bir yolu olduğunu da kabul etmezler. Zaten genellikle hiçbir şeyi kabul etmezler. İnatçıdırlar. Bildiklerinden şaşmamak anlamında değil, bilmediklerini kabul etmemek konusunda. Bildiklerini okurlar. Yalnızca kendilerininkini. Mesela Descartes'ın adı Renee idi, ailesi, arkadaşları binlerce kez ona bu adla seslenmişti ama o ikna olmadı, varlığına inanmak için kendi düşüncelerine güvendi ve Düşünüyorum, öyleyse varım, dedi. Doğruydu, düşünüyordu, Koç olmak düşünmeyi engellemez ama sık sık fikir değiştirmeye neden olur. Bakınız Erdal Öz aynı kitabı bir hafta içinde iki kere raflara koydu, kaldırdı. Son durumun ne olduğunu kimse hatırlamıyor ama önemli değil, Koç da zaten hafızasıyla tanınmaz. Bazen o kadar hafızasız davranır ki insan onun kötü niyetli olduğuna bile inanabilir. Ama bir Koç nadiren kötü niyetli olur. Ancak o kafasının karışık olmadığını, onun yerine iyi bir karışım oluşturduğunu savunur. En azından Tennessee Williams durumu böyle dile getirmişti. Henry James ise kahramanlarından birini tanımlarken, Ufacık fırsatlara büyük hataları sığdırabilmek gibi karşılığı olmayan bir yeteneğe sahipti, der. Koç olduğu için portresini çizdiği hanım da bir türlü hatalarından ders almayı bilmezdi ve hep yeniden başlayacak, yeni bir hataya daha atılacak gücü kendinde bulurdu. Koç genellikle asabidir. İncir çekirdeğini doldurmayan şeylerden hır çıkartabilir. Öfkesi aslında saman alevi gibidir. Koçlar genellikle yangını çıkartanın kendileri olduğunu unutup hoplaya zıplaya yardıma gelirler. Çünkü Koçlar böyle ateşli ilişkileri severler, ayrıca da ateş grubundandırlar. Böyle şeylerde tuhaf, tutkulu bir yan bulurlar. Buyrun size Pınar Kür'ün Bitmeyen Aşk'ı. Bu kitapta hırdan gürden geçilmeyen bir aşk anlatılıyordu, öyle ki yazarın kendi bile, Bıkkınlık verdi bu hikaye, diyordu romanın sonunda. Aslında Koçlar birçok şeyden derhal bıkkınlık getirirler. Onun için Beckett hayatın trajedisini Godot'yu beklemek olarak düşünmüştü. Aşk da Koçların başlarına dert ettikleri işlerdendir. Marguerite Duras, en sevdiği erkeklerin en fazla aldattıkları olduğunu yazmıştı. Koç şuursuz olabilir ama hiç değilse açıksözlüdür. Hem ne beklediklerini tam olarak bilmezler hem ordan oraya hoplayıp zıplamanın daha tutkulu olduğuna inanırlar hem de aşka aşıktırlar. Bir de üstelik meraklıdırlar. Bunun böyle olamayacağını onlara anlatmaya kalktığınızda ise hüzün yaparlar, işi hayatın katılığına verirler. Andersen işi, yaşamöyküsünün adını Hayatımın Şiirsiz Masalı koymaya kadar vardırmıştı. Koçlar başarısızlıklarının bile başında muzaffer bir komutan edasıyla dikilirler. Ya da gerçeğin ateşli düşlerle kıyaslandığında değersiz göründüğünü, bu nedenle de kolayca reddedilebileceğini söylerler. Bunu Emile Durkheim söylemişti. Koç bireyselliğe inanır. Biraz da onun için her şeyi bir de kendisi denemekten çekinmez. Ama hırslı olduğu için illa sonuç almak ister. Alamadığında işi kulağını kesmeye kadar vardırır ama Van Gogh ressamdı. Bilinen yazıları sadece kardeşi Theo'ya yazdığı mektuplardı. Onları da dilimize Pınar Kür çevirmişti. Koç'un Koç'tan öte dostu olmaz. Aşkta kırılmış bir Koç hayatın büyüsünü yitirdiğine inanan bir insan haline gelir. Cahide Birgül, Gölgeler Çekildiğinde adlı romanında sıkkın sıkkın hamburger yiyen biri haline gelen bir kadını anlatır ama iş oraya varana dek aynı kadın kapalı kapıları az zorlamamıştır. Koç kapıları zorlar, genellikle de kapalı olanları. Böylesi ona daha fazla heyecan verir. Anatole France gerçekten aşık olanların bunu oturup yazmayacaklarını söylemişti. Beckett ise mutsuzluktan daha eğlenceli bir şey olmadığını iddia etmişti. Bu durumda hayat eğlenceli demek oluyor ki... Ama olabilir, neden olmasın, mesela Ümit Ünal, Kuyruk adlı romanındaki kara mizahla hepimizi eğlendirmeyi başarmıştı. Marguerite Duras, erkekleri sevebilmek için çok meraklıları olmak gerektiğini, aksi takdirde erkeklerin dayanılmaz olduklarını yazmıştı. Aynı durum Koçlar için de geçerlidir. Sevecek kadar dostluk kurmadığınızda dayanılmazdırlar ama sevmeye karar verdiğinizde bayağı da tahammül edilebilir olurlar. En azından duruma el koymaya hazır Boğalardan önce onların neşesinin kıymetini bilmekte fayda var."} {"url": "https://koltukname.com/2014/04/15/fitzgeralddan-yeni-bir-oyku-kibrit-icin-tesekkur-ederim/", "text": "Geçtiğimiz yıllarda, The New Yorker dergisinin vakti zamanında reddettiği bir F. Scott Fitzgerald öyküsünü aradan 76 yıl geçtikten sonra yayımlayacağını duyurmuştuk. Şimdi de Kibrit İçin Teşekkür Ederim adlı bu öyküyü, İskenderiye Dörtlüsü; Tüfek, Mikrop ve Çelik gibi kitapların yanı sıra Fitzgerald'ın Caz Çağı Öyküleri ve Uçarı Kızlar ve Filozoflar'ının usta çevirmeni Ülker İnce'nin bize özel yaptığı çeviriyle sizlerle paylaşmaktan mutluluk duyuyoruz. Kibrit İçin Teşekkür Ederimi dilerseniz aşağıda okuyabilir, dilerseniz bu bağlantıdan PDF olarak indirebilirsiniz. Bayan Hanson kırk yaşlarında, hafifçe solmuş, güzel bir kadındı, Chicago dışında bir yerlere giderek korse ve jartiyer satardı. Yıllar yılı egemenlik alanı içine giren yerler arasında Toledo, Lima, Springfield, Columbus, Indianapolis, Forte Wayne olagelmişti; Iowa-Kansas-Missouri hattına kayışı onun için bir üst dereceye terfi anlamına geliyordu çünkü firması Ohio'nun batı bölgesinde kök salmış bir firmaydı. Sigara içmek bazen onun için çok önemliydi. Çok çalışıyordu, sigaranın dinlendirmek gibi bir etkisi vardı, psikolojik olarak rahatlatmak gibi. Duldu, akşamları mektup yazacak yakın akrabaları yoktu, haftada bir filmden fazlası gözlerine dokunuyordu, sonuçta sigara içmek, yollarda geçen bir günün uzun sürmüş cümlesinin sonuna konan önemli bir noktalama işaretiydi. Bu yeni hat üzerinde ilk yolculuğunun son haftası Kansas City'ye denk geldi. Ağustos ortasıydı, onca yeni müşterinin arasında kendini biraz yalnız hissediyordu, o yüzden bir firmanın dış kabul masasında Chicago'da tanıdığı bir kadın görünce sevindi. Geldiğinin haber verilmesini istemeden önce oturdu, sohbet sırasında görüşeceği kişiyle ilgili biraz bilgi edindi. Ama ikinci durağında Bayan Hanson onlardan birine rastladı. Hoş bir genç adama benziyordu, gelgelelim Hanson bir sigara çıkarıp hafif hafif başparmak tırnağına vurmaya başlayınca genç adamın gözlerini sigaraya öyle bir dikişi vardı ki, sigarayı çantasına geri koymak zorunda kaldı. Adam onu öğle yemeğine götürmeyi önererek ödüllendirdi, önemlice bir sipariş de verdi. Daha sonra kızı illa bir sonraki randevusuna götüreceğim diye tutturdu, oysa kız o boş zamanda kendine bir otel peylemek ve tuvalette birkaç nefes sigara tüttürmek istiyordu. Beklemekle geçen günlerdi bu günler herkes çok meşguldü, geç kalıyordu, sonunda boy gösteren müşteriler de ya başka insanların kendi isteklerine düşkünlüklerinden hoşlanmayan ince ve sert suratlı erkekler oluyorlardı ya da isteyerek veya istemeyerek bu erkeklerin düşüncelerine kendilerini adamış kadınlar. Ta kahvaltıdan beri sigara içmediğini hatırladı, iş açısından çok verimli geçmiş bile olsa bütün ziyaretlerinden sonra hissettiği belli belirsiz mutsuzluğun nedeninin bu olduğunu fark etti birden. Kendi kendineyse şöyle düşünüyordu: Sigaradan üç nefes çekebilsem eski moda balina kemiği bile satabilirim. Ziyaret etmesi gereken bir tek dükkan kalmıştı ama randevusuna yarım saat vardı. Tam da oteline gidilecek zamandı ama ortalıkta taksi göremediği için sokakta yürüyor ve düşünüyordu: Belki de sigara içmeyi bırakmalıyım. Bir ilaç bağımlısı olmak üzereyim. Kiliseye yöneldi; giriş holü karanlıktı, yanında taşıdığı çantasında kibrit aradı ama bulamadı. İçeri gireyim de içerdeki mumlardan birinden yakayım, diye düşündü. Kilisenin orta sağınının karanlığını bir köşede kıvılcımlanan bir ışık bozuyordu. Kız oturulacak yerler arasındaki koridordan o beyaz bulanıklığa doğru yürüdü, o ışığın mum ışığı olmadığını gördü, zaten sönmek üzereydi yaşlı bir adam sonuncu kandili söndürüyordu. Adam sonuncuyu söndürdü. Artık katedralde hiç ışık kalmamıştı, ta tepedeki elektrikli şamdanla kutsal ekmek ve şarabın önünde hiç söndürülmeden yanan lamba dışında. Adam kilise eşyalarının saklandığı odaya girdi. Bayan Hanson diz çöktü ve dua etti. Çoktandır dua etmemişti. Kim için ve ne için dua edeceğini pek bilmezdi, bu yüzden işvereni için dua etti, Des Moines'daki, Kansas City'deki müşterileri için dua etti. Dua etmeyi bitirince dizlerinin üzerinde doğruldu. İki metre kadar yukarıdaki bir duvar oyuğunda Kutsal Meryem imgesi kendisine bakıyordu. Dalgın dalgın kendisi de ona baktı. Daha sonra dizlerinin üzerinden kalktı, yorgunluktan kilise sırasının bir köşesine yığıldı kaldı. Mucize adlı oyundaki gibi Bakire Meryem'in aşağıya indiğini hayal etti, kendisinin yerine geçip kendisinin yerine korse ve jartiyer sattığını, kendisi gibi yorulduğunu. Daha sonra Bayan Hanson birkaç dakika uyuklamış olsa gerekti. Farklı bir şey olmuş duygusuyla uyandı, havada tütsü kokusuna benzemeyen tanıdık bir koku vardı, parmakları da yanıyordu. Sonra parmaklarının arasındaki sigaranın tüttüğünü gördü yanıyordu. Düşünemeyecek kadar uyku sersemiydi, sigara sönmesin diye bir nefes çekti. Sonra yarı karanlıkta, o belli belirsiz duvar oyuğundaki Bakire Meryem'e baktı. Bu kadarı yetmezmiş gibisine geldi, bunun üzerine diz çöktü; parmaklarının arasındaki sigarının dumanı buklelenerek yükseliyordu. Kibrit için çok çok teşekkür ederim, dedi."} {"url": "https://koltukname.com/2014/04/16/ithaki-yayinlarindan-yeni-bir-dizi-kalem-ve-yasam/", "text": "Geçtiğimiz yıllarda, Steinbeck'in oğluna aşk tavsiyeleri verdiği bir mektubu çevirirken, yazarların mektuplaşmalarının, güncelerinin, anılarının Türkçeye çok az çevrildiğinden yakınmıştık. İthaki Yayınları, sanki bu şikayetimizi duymuş gibi, yeni bir diziye başladı: Kalem ve Yaşam. İthaki Yayınları olarak, yıllardır eserlerini okuyup takipçisi olduğumuz yazarların masalarına, odalarına, günlüklerine, mektuplarına, anılarına, yaşamöykülerine sızma fikriyle, yeni bir diziye, Kalem & Yaşam'a başladık. Edebiyatın mahrem odalarına yapacağımız ziyaretlerin ilki için Bram Stoker'ı seçtik ve onun Kayıp Günlük'ünü yayımladık. Başlangıç için günlüklerle, mektuplarla, notlarla kurgulanan bir roman olan Dracula'nın yazarı Bram Stoker'dan daha iyi bir seçim olamazdı herhalde. Stoker'ın kayıp olan günlüğü, bir süre önce torununun oğlununun evinde, evet, doğru tahmin ettiniz, tozlu tavan arasında bulunmuş. Günlüğü yayına hazırlayanlar Dacre Stoker ile Elizabeth Miller, Türkçeye çeviren ise Uğur Ceyhan. Kalem ve Yaşam dizisinin başka bir güzel haberi de, Thomas Wright'ın kaleme aldığı, Oscar'ın Kitapları adlı eşsiz eser. Oscar Wilde'ın kütüphanesinden hareketle, yazarın yaşamına doğru kitaplararası bir yolculuğa çıkacağımız Oscar'ın Kitapları, her kitap kurdunun başucunda tutacağı türden bir çalışma. Dizi, mektuplaşmalar, günceler ve yazarların yaşamlarından başka türlü kesitler arasında güzel bir denge tutturacağa benziyor. Zaten her halükarda böyle bir girişimde bulunduğu için İthaki'yi kutlamamız gerekiyor. Dizinin devamını heyecanla beklerken sabırsızlananlar Henry Miller'ın Anais Nin'e yazdığı tutkulu aşk mektuplarından birini buradan okuyabilirler. Daha daha mektuplarla yazarlardan tavsiyeleri de kaçırmayın."} {"url": "https://koltukname.com/2014/04/20/haftadan-kalanlar-14-20-nisan-2014/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. Christopher Walken'ın 50 farklı filmdeki dansları bir arada. Başlık zaten yeterince açıklayıcı. Nick Hornby'yle Will Self'in bu yıl yeni kitaplarının yayımlanacağı duyuruldu. Biz de Twitter üzerinden Sel Yayıncılık'a haber verme cürettinde bulunduk. Uzun yıllardır beklenen bir yazar nihayet Türkçede: Thomas Pynchon, 49 Numaralı Parçanın Nidası'yla İthaki Yayınları'ndan çıktı. Yazarın diğer eserleri ne zaman yayımlanacak, hangi kitabı kim tarafından sinemaya uyarlanacak gibi soruların yanıtı için şu haberimize göz atabilirsiniz. Gezi Tanıklığı belgeseli, Word Press Photo tarafından online belgeseller dalında birincilik ödülüne layık görüldü. İngiltere Yayıncılar Birliği'nin 2014 Mükemmellik Ödülleri adayları arasında Türkiye'den de üç isim var. Kate Moss'la Johnny Depp'in New York'taki eski dairelerini merak edenler buraya. Daire ayda 19 bin dolara (yaklaşık 40 bin 500 TL) kiraya veriliyor. Hollanda'da 22 yaşında bir kadına 3D yazıcılarla çıkış alınan bir kafatası nakli yapılmış."} {"url": "https://koltukname.com/2014/04/21/herkesin-bir-fiyati-vardir/", "text": "Diktatör kelimesi, malumunuz olan sebeplerle son dönemde ülkemizde çok sık telaffuz edilmekte. Ama kim diktatör, kim değil tartışmalarını dar ve kısır çerçevelere hapsetmeye de pek meğilliyiz. Özgürlüğün ve iletişimin bu kadar kolay ve çok yönlü olduğu bir zamanda diktatör olmak için ille de Hitler'e denk eylemlere imza atmak zorunlu değil. Dünya üzerinde demokratik rejimler olduğunu iddia edip de gizli bir diktatörlük olan ya da hiç de demokratik olmadıklarını zaten beyan edip açık bir diktatörlük olan çok sayıda ülke var. En özgürlükçü, en çevreci, en demokratik yöneticiler olduklarını söyleyip vatanadaşlarına ölüm dahil her tür şiddeti uygulayanlar elbette en tehlikelileri. Koyun postuna bürünmüş kurtların etrafında ise envai çevreden insanlar bulmak mümkün. Buna müzisyenler de dahil. Hem de hiç beklemeyeceğiniz isimler bile. Geçtiğimiz yılın yaz aylarında, Kazakistan'ın başkenti Almatı'da, rap müzisyeni Kanye West, çok seçkin konuklara ev sahipliği yapan bir otelde sahne aldı. 1991'den beri ortalam %90 oy oranıyla devlet başkanı seçilen Nursultan Nazarbayev'in yeğeninin nikahı sebebiyle düzenlenen gece için West'e ödenen tutarın 3 milyon dolar civarında olduğu gayriresmi kaynaklarca belirtilmişti. Nazarbayev, ülkenin doğal kaynaklarının gelirini hesaplarına aktarmakla ve sistemli işkence uygulamak gibi sayısız insan hakları ihlali yapmakla suçlanmakta. Müzisyen olmasa da anmadan geçmeyelim, West'in eşi ünlü televizyon yıldızı Kim Kardashian da evlenmeden önce Bahreyn şeyhine aşık olduğunu ve Bahreyn'i her Amerikalının ziyaret etmesi gerektiğini Twitter'da paylaşmıştı. Kardashian'ın Bahreyn ziyareti, insan hakları karnesi dehşet verici olan ABD müttefiki Bahreyn rejiminin, en azından ABD kamuoyunda itibarını yükseltmeyi başarmıştı. Oysa Kardashian'ın ziyaretinden üç hafta önce, özgürlük talebiyle protesto gösterisi yaparken polis tarafından yaralanan eylemcileri tedavi eden doktorlar mahkum edilmişti. Yine geçtiğimiz yıl, batılı yıldızlara konukseverlik gösteren bir başka Orta Asya ülkesi Türkmenistan'da da Jennifer Lopez sahne aldı. İnsan Hakları İzleme Örgütü raporuna göre dünyanın en baskıcı rejimlerinden biri olan Türkmenistan'ın devlet başkanı Kurbankulu Verdimuhammedov'un, doğum günü onuruna düzenlenen bu özel gece için J. Lo'ya 1 milyon dolar ödediği belirtilmişti. Lopez sahnede bir de jest yaparak Verdimuhammedov'a İyi ki doğdun bay başkan şarkısı da söylemişti. Lopez daha sonra Türkmenistan'daki durumu bilmediğini, yoksa bu teklifi kabul etmeyeceğini ve bu yüzden özür dilediğini söylese de, parayı geri iade etmedi. Türkmenistan'ın komşusu Özbekistan'ın da özgürlükçü ve demokratik bir rejime sahip olduğu söylenemez. Devlet başkanı İslam Kerimov hakkında, muhaliflerini haşlamak, protestocuların boğazını kestirmek, çocukları köle işçiler olarak çalıştırmak gibi suçlamakar bulunmakta. Bir zamanlar dünyanın en büyük göllerinden biri olan Aral Gölü de, Kerimov döneminde hacminin %80'ini kaybetmiş durumda. Ama bu durum Sting için pek anlamlı olmasa gerek. Ya da 1 ila 2 milyon pound arası bir rakam, konunun önemini yitirmesi için yeterli oluyor. Zira Sting, 2010 yılında Kerimov'un kızı tarafından düzenlenen festivalde başkan onuruna bir konser vermişti. Çeçenistan'da Putin'e yakın genç bir lider olan Ramazan Kadirov, 35. doğum günününü hayranı olduğu Jean-Claude Van Damme ve neden orada olduğunu anlamak zor olan iki Oscar ödüllü aktrist Hilary Swank'in katılımıyla gerçekleşen bir partiyle kutlamıştı. Partide ünlü keman virtüözü Vanessa Mae de, nispeten düşük bir bedelle, 500 bin dolar karşılığı sahne almıştı. Mae'den sonra sahneyi devralan Seal'ın da altı haneli bir ücrete razı olduğu haberler arasındaydı. Seal gecenin sonunda Çeçen halkı için şarkı söylemekten mutlu olduğunu ifade etmişti. Nelly Furtado, 2007 yılında, bir başka kıtadaki bir başka diktatör için, o günlerde sonunun kestirilmesi herhalde imkansız olan Muammer Kaddafi için İtalya'da sahne almıştı. Furtado'nun tarifesi de Lopez'inkiyle hemen hemen aynıydı ve o da daha sonra pişman olduğunu ve bu parayı hayır işlerinde kullamak istediğini Twitter'dan açıklamıştı. Furtado hangi hayır işlerine kullandı bilinmez ama Kaddafi ailesi için sanatını icra eden tek o değildi. Müziğe ilgileri yüksek olduğu belli olan Kaddafilere, farklı zamanlarda Usher, Mariah Carey, Beyonce, Jose Carreras, Lionel Richie özel konserler vermişler ve ücretlerini de ziyadesiyle almışlardı. Parayı sevdiği bilinen isimlerden biri olan Julio Iglesias, 2012'de Ekvator Ginesi'nde sahne almıştı. Kadife sesli Iglesias, şarkılarını her birinin değeri milyon dolarlarla ölçülen otomobillerden oluşan geniş bir koleksiyona sahip Teodoro Obiang Nguema Mangue'nın oğlu için söylemişti."} {"url": "https://koltukname.com/2014/04/24/gidemeyenler-icin-seyahat-rehberi-marsilya/", "text": "Rehberimiz, Dünyada görülüp gezilecek, yaşanıp tadılacak o kadar çok yer, kültür ve yemek var ki! diyenler için geliyor. Herhangi bir seyahat rehberine göz gezdirdiğinizde size, havalimanından şehir merkezine gidiş yolunu veya görülmesi gereken belli başlı turistik alanları gösterebilir; fakat sizi yerli halka karıştırmaz. Gidemeyenler için seyahat rehberiyle klasik anlamda seyahat rehberlerinin gözden kaçırdığı ve şehre esas havasını veren detayları paylaşmayı hedefliyoruz. Bu vesileyle ilk lokasyonumuz için Marsilya'yı seçtik. Bunun sebebi Marsilya'nın özel bir anlamı ve dünyanın görülmemişliklerinden daha güzel bir yer olduğu için değil; ama Google Haritalar'ın herhalde en işlevsel özelliği bizi Marsilya'da gece turuna çıkardığı içindir. Google'ın Gece Yürüyüşü'nü deneyimlemenizi tavsiye ediyoruz, zira burada bahsetmediğimiz ufak detayları kaçırmanızı istemeyiz. Gece Yürüyüşü: Marsilya'da konuşmacı olan arkadaşın ses tonunun kasten seçilip seçilmediği bilinmemekle birlikte geziye ayrı bir hava kattığı inkar edilemez. Cours Lieutaud'da başlayan turumuz, pit stop'lardaki farklı görsel ve işitsel, interaktif paylaşımlarla şenleniyor. Göze ilk çarpan ise neredeyse tüm binaların grafitilere bezenmiş olduğu. Ülkemizdeki durumun aksine, bu sokak sanatının üzerinin örtülmesi veya temizlenmesi gibi bir ihtiyaç olmasa gerek ki dünyaca ünlü grafiti sanatçılarının eserleriyle karşılaşıyoruz. Tur boyunca geçilen dar ve girift sokaklar ise mistik havasıyla siyah-beyaz filmler için ideal birer sahne oluşturuyor. Fransa'dan geçip de caz dinlememek olur mu? Hemen durup bir çift müzisyene kulak kabartıyoruz. Öncesinde ise bir sokak müzisyeniyle kulakların pası atılıyor. Google rehberliğinde Marsilya'da en çok hoşuma giden, yolda yürürken karşılaştığımız bir kedi ile mutfağına daldığımız yerel restoran. Restoran şefi, ayak üzeri kendi spesiyalini tanıtıyor bize. Marsilya'nın bir Akdeniz şehri olması dolayısıyla yemek kültürü de ağırlıklı olarak balık ve deniz ürünlerinden oluşmaktadır. Haliyle yöresel bir yemek olan bouillabaisse de bir balık yahnisidir. Marsilya Limanı'ndan gelen kılçıklı kayabalığından yapılan bu lezzet, çoğunlukla çeşitli kabuklu deniz ürünleri eşliğinde pişirilir. Ekmek dilimleri ve rouille sosuyla gelen bouillabaisse'i geleneksel olarak esas balık servisi izler. Son olarak önemsiz bilgilere bir yenisi daha eklemek isteriz. Olur da plazadaki kurumsal şirketinizden veya patronunuzdan izin koparıp gidebilirseniz ki ben tam olarak da bu durumdayım Marsilya sabununa ismini vermiş zeytinyağı sabunlarından almayı unutmayın, deriz. 600 yıllık Savon de Marseille, ayrıca XIV. Louis tarafından coğrafi işaret kapsamında korunmuştur. Yani Savon de Marseille ismi yalnızca Marsilya ve çevresinde üretilen zeytinyağı bazlı sabunlar için kullanılabilmektedir ve günümüzde sadece beş tane üreticisi bulunmaktadır. Marsilya'yla başlayan Gidemeyenler için seyahat rehberimiz her ay başka bir istikametle devam edecek. Bizden ayrılmayın. Hasbelkader avukat olmuş olan ezkilinc, plazalardan acısını gezerek, yiyerek, içerek çıkarmayı hedeflemektedir."} {"url": "https://koltukname.com/2014/04/28/haftadan-kalanlar-21-27-nisan-2014/", "text": "Yeni bir HBO dizisi! Üstelik Lost'un yapımcısından! Justin Theroux ve Liv Tyler'lı The Leftovers Amerika'da 15 Haziran'da ekranlarda. Fragmanı burada. Tembeller için pratik sayfa çevirici. Kolektif Kitap editörü Evrim Öncül, Grafik Kanon'u anlatıyor. Bizim de daha önce haberini paylaştığımız Grafik Kanon, deli işi projelerden biri. Henüz açıklanmamış bir başka deli işi proje haberini de yakında sizlerle paylaşacağız. David Sedaris Yunancada da komik midir? Çeviri üzerine hoş bir deneme. Kedi nüfusunun insan nüfusunu aştığı bir ada hayal edebiliyor musunuz? Çünkü Japonya'da var. Mehmet Güleryüz'den sanatın geçiciliği ve kalıcılığı, hafızanın gücü ve müzelerle galerilerin gereksizliği üzerine, bir müzedeki eserinin bilgi kartından indirilen bir video. Ve nihayet, üçüncü ve son Hobbit filminin adını merak edenleri buraya alalım."} {"url": "https://koltukname.com/2014/04/29/burclar-ve-yazarlar-boga/", "text": "Sırma Köksal'ın 2003'te Radikal Kitap'ta yayımlanan, burçlar üzerinden yazarları inceleyen yazı dizisini, yazarın da izniyle bu yıl Koltukname'de paylaşacağız. Aradan geçen 10 yıldan sonra okurlarca yeniden keşfedilmesi ve sizleri de bizleri ettiği kadar mutlu etmesi ümidiyle. Herkes Boğa'yı inatçı olarak bilir; ama bu bilgi eksiktir. Boğa sabit burçtur, sebatlıdır, inatçılık da sebatkar davrandığı konulardan sadece biridir. Annem Ayhan Bozfırat da Boğa'ydı, beni zorlu bir gebeliğin ardından, iki gün süren doğum sancıları sonucunda ölümü göze alarak doğurmuştu. Boğa güzel şeyleri sever ve onlara sahip olmak ister ama kıskançtır da. Bu nedenle Anita Loos, erkeklerin güzel sarışınlara meraklı olup onların bavullarını taşımalarına yardım ettiklerini görünce, tepesi atıp sarışınların aptallığını kendine temel alan bir kitap yazmıştır: Erkekler Sarışınları Sever. Boğa'nın gözü bazen böyle kararır, gerçekleri gözden kaçırır, Anita Loos Boğa'ydı ama sarışın değildi. Aslında Boğa'nın mizah duygusu başkalarının açıklarını iyi yakalamaktan geçer. Murathan Mungan'ın o çok eğlenceli kitabı Yüksek Topuklar da bir dolu kadın modeliyle dalga geçiyordu. Ama Boğa estetik olmakta da sebatlıdır, bu nedenle alaycılığından bile mizah dolu bir edebiyat yapıtı çıkartmayı başarır. Zaten Angela Carter da Komedi başkalarının başına gelen felakettir, diyerek Boğa'nın mizah anlayışını içtenlikle itiraf etmiştir. Boğa başkalarına güler, kendine değil. Yüksek Topuklar'ın başarısı kahramanın kendine de gülmesinden kaynaklanıyordu. Kahraman doğal olarak Mungan'ın kendisi değildi. Boğa kendine gülmez ama göz önünde olmayı sever. Boğa'nın tahammül edemediği şey ise kendinden daha iyi olunmasıdır. Bu nedenle Nabokov her fırsatta Dostoyevski'ye hakaret eder. Aradaki fark çok açıktır: Dostoyevski dehadır, Nabokov değildir, Boğa'dır. Boğa eleştiriye gelemez, öfkelenir, saldırganlaşır. Nabokov kitabı hakkında yazı yazmış olan Sartre'a da Ahmak bir komünist eleştirmen, demişti bir keresinde. Nabokov, tekrar tekrar bir Boğa'dır; tutucudur; dünyayı sadece kendi öfkeleri ve keyiflerinin gözünden görür; dünyevi zevklere, özellikle de cinselliğe düşkündür; en bilinen kitabı Lolita'dır. Boğa bazen insanın tahammül sınırlarını zorlar. Nabokov da! Ama Boğa'nın hakkından Boğa gelir, Karl Marx da, Lenin de Boğa'ydı. Boğa toplumsal statüye düşkündür. Toplumsal düzeni değiştirirken bile bazı şeyleri sorgulamaktan kaçınabilir. Freud psikanalizle dünyanın altını üstüne getirirken, kadınların geçmişlerine dair anlattıkları taciz anılarını, onların penis kıskançlıklarına yormuştu, toplumda yaygın olan aile içi cinsel tacizi pek sorgulamamıştı. Boğa kendisi kıskanç olduğu için, başkalarının da kendini kıskandığını sanır. Ayrıca Boğa geçmişe de düşkündür. Geçmiş onun için bozulmuş bir dünyanın eski güzelliğidir. Onu özler. Selim İleri sık sık bizi çocukluğunun İstanbul'una götürür. Ama burada da elbiseler, parfümler, çiçekler öne çıkar. Daha önce de söylediğim gibi, Boğa güzel şeyleri sever, onlara sahip olmak ister. İleri, annesinin elbiselerinin çok şık olamamasından ötürü hala acı çeker. Boğa aşık olduğunda çok verici olur. Ama verirken de sahip olmak istemektedir. Onun için sevdiği insanın geçmişini kurcalayıp durur, sonunda başına bela gelirse de buradan gelir zaten. Mehmet Bilal'in Üçüncü Tekil Şahıs adlı romanında Erhan'ın başına gelenlerde bunun da payı vardır. Boğa başkalarının hayatını didiklemeyi, dedikoduyu pek sever. Fırsat buldukça kendi de yapar. Hatta fırsat yaratır. Shakespeare'in oyunlarında da dedikodu pek boldur. Bir dolu insan birbirini çekiştirip durur. Ama Shakespeare burçların sınırlarını aşar."} {"url": "https://koltukname.com/2014/05/02/35-yillik-bekleyis-biterken/", "text": "Onu hatırlatmak için sıraladığımız şarkıların listesi daha uzar gider, bu kadarla yetinmek daha iyi olacak. Çünkü Kate Bush, 80'lerin tamamı ve 90'ların ilk kısmı boyunca sayısız liste başına imza atmış; dolayısıyla Kate Bush denince akan suların durması şaşırtıcı değil. Hatta bizim de dahil olduğumuz bir kesim için daha da fazlası söz konusu. O bir çığır açıcı, zarafetin müzikteki izdüşümü, n'eylerse güzel eyleri. İşte o Kate Bush, 35 yıl sonra ilk kez İngiltere'de 22 konserlik bir turne yapacağını ilan etti. Bush'un müzik dünyasına girişi, 70'lerin ortasında David Gilmour üstadın, kendisine iletilen bir demoyu dinlemesiyle gerçekleşmişti. Gilmour, daha reşit olmayan bu kızın kayıtlarını dinler dinlemez yeni bir çılgın elmasla karşı karşıya olduğunu anlamış olsa gerek, hemen daha düzgün kayıtlar yapması için Bush'a destek vermiş ve o zamanlar Pink Floyd'un da bağlı olduğu EMI'ın kapılarını açmış. Bazılarını henüz 13 yaşındayken yazdığı parçalardan oluşan ilk albümünü The Kick Inside, 1978'de, Bush 19 yaşındayken çıkmış ve albümün ilk hiti Wuthering Heights, İngiltere listelerinin tepesine oturuvermiş. Sonrası çorap söküğü gibi gelmiş zaten. Birbiri ardına albümler, ardı arkası kesilmeyen liste başı parçalar, sıradışı videolar, Eric Clapton, Jeff Beck, David Gilmour, Prince gibi müzisyenlerle yapılan ortak çalışmalar, bu soprano sesli kadını en büyüklerin arasına sokmuş. Müziğini, pop ve rock arasında renkli bir kolaj olarak tanımlamış, yıllar geçerken de bu çizgisinden hiç vazgeçmemiş. Bush, 1993'teki Red Shoes albümü sonrası, müziğie epey uzun bir ara vermişti. Sağlık sorunları, aşırı kilo almış olduğu, ruhsal bazı rahatsızlıklarla mücadele ettiği gibi söylentiler yayılsa da, 2005'te Aerial piyasaya çıktığında hepsi unutuldu. Bush'un 12 yıllık dönüşü muhteşem olmuştu. 55 yaşındaki Bush'un sahnelere dönüşünün de muhteşem olması pek olası. Bush, geçtiğimiz günlerde Londra'da 22 konserlik bir sahne takvimini resmi internet sitesinden duyurmuştu. Konserlerin 35 yıl önce, sahnede son canlı performansını sergilediği yer olan Hammersmith Odeon'da gerçekleşeceğini de eklemişti. Biletler 28 Mart sabahı saat dokuz buçukta internet üzerinden satışa çıktı ve toplam 14 dakika 50 saniyede tükendiler. Bu ilgi Kate Bush'u da epey şaşıtmış olacak, durumu sitesinde, Bu ilgiye gerçekten çok şaşırdım, herkese çok teşekkürler, yılın ilerleyen zamanında hepinizle buluşmak üzere şeklinde yorumladı. Biletlere yönelik bu yüksek talep, 2014'ün en hızlı satış yapan kadın müzisyeni unvanını Beyonce'den Bush'a geçirmiş durumda. Bush'un 2014 turnesi kapsamındaki ilk konseri 26 Ağustos tarihinde, sonuncusu ise 1 Ekim'de. Eğer şanslı hayranlardansanız, 49£ ile 135£, yani yaklaşık 180 TL ile 500 TL arasında değişen fiyatlarla bu turneye bilet almış olmalısınız. Yok eğer talihsizseniz ve fakat bu konserlerden birine katılmamanız durumunda gözünüz açık gidecekse, cüzdanınızdan yüklü bir miktarı feda etmeniz gerekiyor. Örneğin, 3 Eylül Çarşamba günkü konserin asgari satış bedeli viagogo sitesinde şu anda 6.300£, yani 23.000 TL civarında."} {"url": "https://koltukname.com/2014/05/03/haftadan-kalanlar-28-nisan-4-mayis-2014/", "text": "Haftadan Kalanlar adlı bölümümüze hoş geldiniz. Adından da anlaşılabileceği üzere, bu köşede haftadan kalanları, okuyup da blog yazısına uzamayanları, bir tweet'e sığmayanları, bir arada daha mı güzel dururlar dediklerimizi sizlerle paylaşıyoruz. 1950'den günümüze pit stopların akıl almaz gelişimi. Galiba teknolojinin yanı sıra kurallar da değişmiş. İthaki Yayınları'nın yeni dizisi Kalem ve Yaşam kapsamında yayımlanan Jack Kerouac ve Allen Ginsberg: Mektuplar kitabından daha önce bahsetmiştik. Kitabın çevirmeni Seda Ersavcı, çeviri süreciyle ilgili bir yazı yazmış. Meraklı okurlar kaçırmasın. Russel Crowe'un, Çanakkale Savaşı sonrası oğullarını aramak için Türkiye'ye gelen Avustralyalı bir adamın hikayesini anlattığı, yönetmen olarak ilk uzun metrajlı filmi The Water Divider'ın ilk tanıtım filmi çıktı. Black Keys, yeni albümlerinin ilk single'ı, Fever için acayip bir klip yayınladı. İzledikçe terleyebilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2014/05/07/en-iyi-new-york-romanlari/", "text": "Sizin için New York ne olursa olsun, bu eşsiz şehrin dünya kültüründe özel bir yer tuttuğu yadsınamaz. Bu, elbette edebiyat alanını da kapsıyor. Flavorwire sitesi, New York'ta yaşamanın nasıl bir deneyim olduğunu en güzel ifade eden yirmi beş romanı derlemiş. Bu romanların hepsi de New York'tan bağımsız olarak muhteşemler, o yüzden şehirle ilgilenmeyenlerin de mutlaka okumaları tavisye edilir. Her zaman olduğu gibi Türkçede bulabileceğiniz romanlara bağlantılar verdik. Kitapların arasından okuduklarınız var mı? Varsa nasıl buldunuz? Yorumlarınızı bekliyoruz. Kahramanımız Jen Fain bu çılgın şehirde delicesine koştururken yanı başındaymışsınız gibi hissettiren, muhteşem bir roman. New York'ta yaşayan insanların o kadar azı New York doğumlu ki... Peki ya oralı olmayan bu insanlar Amerika'nın en garip şehri hakkında ne düşünüyor? Bu sorunun yanıtını arayan roman, hep New York'ta geçmese de şehre dair karşılaşabileceğiniz en güzel betimlemeleri içeriyor. Teknik olarak bir novella sayılsa da, Katip Bartleby, gelmiş geçmiş en muhteşem Wall Street hikayelerinden birini anlatıyor. Mary McCarthy, New York'a taşınan üniversite arkadaşı kızların neler yaşadığını Girls dizisi başlamadan çok önce anlatmıştı. Bu işi ondan iyi yapabilen de henüz çıkmadı. New York Şehri'nin bir parçası olmayan ama New York'tan ayrı da düşünülemeyen Long Island'da geçen bu roman, şehrin dışına çıkınca insanın kendini nasıl başka bir dünyada bulduğunu anlatıyor. Brooklyn'in bugünkü gibi havalı bir yere dönüşmeden önceki halini anlatıyor bu roman. Belki de tüm listedeki en New York'lu kitap. Wharton'ın klasiği günümüz New York'unu o kadar andırıyor ki, güncelliğini hiçbir zaman yitirmiyor. Günümüzde Brooklyn'e ve Brooklyn'de yaşayan yazarlara eleştirel bir bakışla yaklaşmaya cesaret edebilen ender bir eser. 60'ların ve 70'lerin New York'unda gay gece hayatını anlatan bu romanın karakterleri gerçek hayattan fırlamış gibi. İnsanların evlerinden kalkıp tamamen yeni bir kimlikte New York'a taşındıkları söylenir hep. Capote bu hikayeyi unutulmaz bir klasiğe dönüştürmüştü. Evet, belki Sophie's Choice deyince akla ilk gelen şey Auschwitz oluyor. Ama kitabın aynı zamanda Stingo'yla, kendini Flatbush, Brooklyn'de Yahudilerin arasında bulan yazar adayıyla da ilgili olduğunu unutmamak gerek. New York'a belli hayallerle taşınırsınız ama çoğunlukla gerçeklerle karşı karşıya kalırsınız. Egan, bu olguyu birçok yazardan daha iyi anladığını kanıtlıyor. İnsanlar New York'un artık ne kadar güvenli bir yer olduğundan bahsediyorlar hep ama Wire dizisinin yazarı Price'ın bu romanı şehrin tam da en tehlikeli yanını anlatıyor. 1970'lerin ortasında, aşağı Manhattan'da geçen bu roman şimdiden bir modern klasik sayılıyor. Büyük Buhran ve II. Dünya Savaşı sırasında Brooklyn'e alışmaya çalışan göçmenlerin anlatıldığı bu roman, göçmenler hakkındaki en büyük Amerikan romanı olarak kabul görüyor. New York'ta yaşıyor ve boğucu bir işte çalışıyorsunuz. Elbette West'in muhteşem novella'sı bundan fazlasını anlatıyor ama gündelik olarak üzgün insanlarla karşı karşıya kalmak hepimizin anlayabileceği bir durum. New York'lular maziden konuşmayı sever. DeLillo'nun üçüncü romanındaki rock yıldızı Bucky Wunderlick, bizi Manhattan'ın bir zamanlar unutulmuş bir bölgesine götürüyor bugün ancak maaşı altı basamaklı olanların oturabileceği bir bölgeye. Şehrin tüm ihtişamı ve zenginliği tepe taklak edilip gözlerimizin önünde parçalanıyor testereyle bu kitapta. Fitzgerald ve New York deyince akla ilk gelen roman Muhteşem Gatsby olabilir. Oysa, The Beautiful and Damned, şehre dışarıdan gelip şehir tarafından yutulan bir yazarın kitabı. Gatsby Fitzgerald'ın Amerikan romanı olabilir, ama şüphesiz bu onun New York romanı. Yayımlandığında bir sansasyon yaratan bu roman, Greenwich Village'de yaşayan insanların hayatlarını ve aşklarını anlatıyor. Bu romanda yer alan hikayelerin yazarın bizzat başından geçen, gerçek hikayeler olmadığına inanmakta zorlanacaksınız. Epey bir liseli genci yazar olmak için New York'a taşınmaya ikna eden roman. Çılgınca partilere gidilen 20'li yaşlarla oturaklı bir hayat sürülen 40'lı yaşların arasında kalan o eşsiz dönemi, 30'ları anlatıyor bu roman."} {"url": "https://koltukname.com/2014/05/25/haftadan-kalanlar-19-25-mayis-2014/", "text": "Son haftaların karanlık gündeminden sonra, Nuri Bilge Ceylan'ın 67. Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye Ödülü'nü almasıyla birlikte biz de kültür sanat haberlerine geri dönüyoruz. Dediğimiz gibi, Nuri Bilge Ceylan dün 67. Cannes Film Festivali'de Kış Uykusu'yla Altın Palmiye Ödülü'ne layık görüldü. Kendisini tebrik ediyor, filmin vizyona girmesini sabırsızlıkla bekliyoruz. Sabırsızlıkla beklediğimiz bu ve diğer filmlerin fragmanları: Kış Uykusu, Mood Indigo, Magic in the Moonlight, Wish I Was Here. Cannes demişken, Ingmar Bergman'ın bu büyük festivalle ilgili düşüncelerini de hatırlayalım. Üstat festivali, et pazarı ve ruhsal utanç kaynağı olarak tanımlamıştı. Dövme yapılma anı, ileri derece yavaş çekimde. Heyecan verici bir yeni kitap haberi: Sevgi Soysal'ın gazete yazıları, Türkiye'nin Kalbi, Kabul Günleri adlı kitapta İpek Şahbenderoğlu tarafından derlendi ve yazarın tüm eserlerini yayımlayan İletişim Yayınları'ndan bu ay çıktı. Son olarak, ileride heyecan verici yeni kitap haberine dönüşecek bir haber: Emrah Serbest yeni romanını tamamlayıp yayınevine teslim etti."} {"url": "https://koltukname.com/2014/05/26/her-sakada-bir-ciddiyet-vardir/", "text": "Alaa Wardi'nin dış görünümüne bakıldığında, Londra, Paris, Köln ya da New York'ta rastlayabileceğiniz gençlerden bir farkı olmadığını düşünebilirsiniz. Hatta onun gece kulüplerinde sahne alan bir DJ olduğunu da tahayyül etmeniz zor değil. Gerçekten de, Alaa her gün sahne alıyor. Ama gerçek bir kulüp ya da sahnede değil, YouTube'da. Tanınmış güncel parçaların espirili ve akapella versiyonlarını yayınladığı kanalı, 10 milyondan fazla kez izlenmiş bir fenomene dönüşmüş durumda. İran asıllı olan Wardi, Riyad'da doğmuş ve büyümüş. Muhafazakar Suudi Arabistan'da onun gibi sanatçıların topluma açık gösteri ve konserler düzenlemesi pek olası görülmüyor. Bunu farkeden Wardi de, 2011 yılında, kendi bestelediği bir parça için ilk videosunu evdeki bilgisayarının karşısında kaydetmiş. Sonra bir tane daha ve bir tane daha. Her denemesinde parçalarını biraz daha geliştirmiş. Sesiyle ya da kendi çaldığı enstrümanlarla ekler yapmış. Batı ülkelerinde yaratıcı, sanatsal ama yalnızca mütevazı bulunabilecek bu girişimiler, Arap dünyası için oldukça devrimci sonuçlar yaratmış. Arapça akapella müzik, o güne kadar geniş kitlelerde bilinmeyen bir durum olduğundan, Wardi'nin videoları büyük ilgi çekmiş. Daha önce Arap müzisyenler YouTube üzerinden akapella videolar yayınlamış olsa da, bunlar hep İngilizceymiş. Wardi'nin ikinci videosu Arap pop müzik dünyasının süperstarı Lübnanlı Nancy Ajram'ın bilinen bir parçasının kaydı olmuş. Video öyle büyük bir ilgi toplamış ki, parçanın orijinalinden daha fazla dinlenir hale gelmiş. Daha sonra Cezayirli Khaled'in parçalarını yorumlayarak, hemen tüm Araplar tarafından bilinir hale gelmiş. Geçen yıl meşhur Bollywood parçalarına yaptığı yorumlarla artık Hintli hayranlar da edinmiş. 2013 Ekim ayında iki Arap komedyenle birlikte kaydettiği, ünlü Bob Marley parçası No Woman, No Cry üzerine yazdığı No Woman, No Drive, Suudi Arabistan'da büyük ilgi görmüş. Suudi Arap kadınların otomobil kullanmasına yönelik yasağa karşı olan muhalifler, parçayı marşları haline getirmişler. Wardi, sert Suudi Arabistan yasaları ve siyasi ortam sebebiyle parçası hakkında muhalif olmaktan çok esprili yorumunu yapmayı tercih etse de, benzer parçalar yapmaya devam edeceğini söylemekten geri durmuyor. 29 milyonluk Suudi Arabistan nüfusunun yarısı 25 yaşın, %75'i ise 30 yaşın altında. Bu genç toplumun, devlet tarafından kontrol edilen ve sansürlenen klasik medyalara ilgisi giderek düşmekte. Bu durum, Suudi Arabistan'ı dünyanın en aktif YouTube kullanıcı kitlesi haline getirdi. Suudi Araplar tarafından YouTube üzerinden yayınlanan programların hit sayıları 200 milyonlarla ifade edilmekte."} {"url": "https://koltukname.com/2014/05/30/sartredan-de-beauvoira-gercek-mutlulugun-ne-oldugunu-hatirlattiniz-bana/", "text": "Bir yanda varoluşçuluğun babası, diğer yanda ikinci dalga feminizmin annesi. Ortada, edebiyat tarihinin en meşhur aşklarından biri... Gerçekten de edebiyat dünyasının en meşhur ilişkilerinden biridir Jean-Paul Sartre'la Simone de Beauvoir'ınki. Belki de en sansasyonelidir. Hiç evlenmeyen, hatta hiç beraber yaşamayan ikili, dönemin toplumsal ve kültürel değer yargılarına uyum sağlama ihtiyacı hissetmemiştir. Aşağıda, Sartre'ın de Castor olarak hitap ettiği de Beauvoir'a yazdığı mektupta, hem aşklarından hem de günlük hayatlarından bir kesit bulabilirsiniz. Dün akşam o küçük varlığı karanlığın içinde tek başına bırakmak öylesine hüzün vericiydi ki! Bir an için geri dönmek geçti aklımdan ama sonra düşündüm: Ne işe yarayacak? Beş dakika daha kalacağım ve sonra ayrılmak daha da zor olacak. Okula kadar hızla yürüdüm. O sevgili küçük varlığın orada, benden beş yüz metre uzakta olduğunun farkındaydım hala; dolayısıyla uzun süre okuyamadım. Fakat biliyorsunuz, aslında oldukça mutluyum. Bu beş günün beni sarstığını, derinden sarstığını ve sonra ayaklarımın tekrar yere basmaya başladığını anlıyorsunuzdur. Fakat bana kazandırdıkları muhteşemdi. Aslında tek bir şey diyebilirim, tek bir şey ama her şeye değecek bir şey, yalnızca sizin varlığınız, üstelik çırılçıplak haliniz, o tatlı yüz ifadeleriniz, şefkatli gülümsemeleriniz, boynumu saran incecik kollarınız. Aşkım çok gerçek. Hep derler ya, sizinle nerede olsa yaşayabilirim. Her şey bir yana biraz endişeliydim, tabii ki kendimden dolayı değil. Sonrasında sizin için her şey yolunda giderse, ne olacağını soruyordum kendime. O karanlık ve soğuk treni hayal ediyordum. Öğrenciler oradaydı, sinir bozucu ama yardımcıydılar. Pieter dağınık bir halde, sözcükleri ağzında geveleyerek, gizli saklı bir biçimde sizin gidip gitmediğinizi sordu. Defterime bir şeyler karaladım, sonra yattık. Madam Vogel taşımıştı eşyalarımızı. Biraz Bel Eute'ünkine benzeyen ama daha canlı renklerde tıkış tıkış bir salondayız artık. Oldukça eğreti yerleştirilmiş görünen bir yatak yaydılar bize burada. Paul, uykusunda dönüp de, salonun dolup taştığı büyük vazoları, deniz kabuklarını, şekerlikleri ya da bibloları kırmaktan korkuyordu. Fakat çok sakindi. Bu sabah Pieter'la birlikte hidrojen tüpleri almaya gitti, böylece ben de gün boyu yalnız kaldım. Rose'daydım. Saat yediye çeyrek kala olduğunda, koca ihtiyar dalga geçerek, Ha ha ha! Yalnızsınız! dedi bana. Un rude hiver'i okudum, gelişimi de sonu da beni hayal kırıklığına uğrattı. Zaten bir kitap olmasına yetecek bir şey yok içinde. Daha kısa kesilmeliydi sanırım. İçim tamamen şefkatle doluydu ama kendimi bu duyguya bırakıp gitmek istemiyordum, acı verici olacaktı. Yine de sizi ne kadar derinden bir duyguyla sevdiğimi ve benim için ne olduğunuzu hissedip hissetmediğinizi soruyordum kendime. Ey benim tatlı Castor'um, benim aşkımı da kendinizinkini hissettiğiniz kadar güçlü hissetmenizi isterdim. Geri döndüm ve sabah boyunca küçük not defterime bir şeyler karaladım durdum. Fakat söylenenler üzerine değil; aslında öylesine basit ki: Öylesine yoğun ve huzurlu bir mutluluk yaşıyorum ki, artık pişmanlıklar istemiyorum. İste söylenecek tek şey bu. Gün boyunca durumuma yeni bir gözle bakabilecek durumda olduğumu ama o gözü itinayla kapattığımı hissettim. Şimdi de kapalı kalmaktan dolayı, köstebek gözü gibi yeteneğini yitirdi. Yazmadıklarım bunlar işte. Saat dokuz ile on bir arası ergenliğimle ilgili düşünceleri içeren kağıdın üzerine kapanmaya devam ettim ve on birden on ikiye kadar da biraz Cerf'le ilgilendim. Sonra öğle yemeği yedim ve Courcy'le birlikte Mistler geldi. Yoklama. Sonrasında yine şimdiye kadar kağıtları doldurmaya devam ettim. Paul karısının Treveray'a 7 kilometre uzaklıkta bir yerde öğretmenlik yaptığını ve çok yardımsever olduğunu söyledi. İşte. Tania'dan mektup yok homurdanması gerekirdi, bu hikayenin nasıl çözüleceğini merak ediyorum. Annemden hoş bir mektup geldi. Bu kadar, bayramın ertesi günü böyleydi. Sizden bir mektup gelsin isterdim. Canım aşkım, küçük çiçeğim, bir bütünüz değil mi? Sizi o kadar seviyorum, o kadar ki, çok iyi hissediyorum. Küçücük bir büyü oldunuz ve gerçek mutluluğun ne olduğunu hatırlattınız bana. İki küçük yanağınızdan öpüyorum."} {"url": "https://koltukname.com/2014/06/10/burclar-ve-yazarlar-ikizler/", "text": "Sırma Köksal'ın 2003'te Radikal Kitap'ta yayımlanan, burçlar üzerinden yazarları inceleyen yazı dizisini, yazarın da izniyle bu yıl Koltukname'de paylaşacağız. Aradan geçen 10 yıldan sonra okurlarca yeniden keşfedilmesi ve sizleri de bizleri ettiği kadar mutlu etmesi ümidiyle. İkizler konusunda gözden kaçan şey İkizlerin çoğul olduğudur. Herkes onların İkizler olduğu için çift kişilikli olduğunu düşünür. Oysa ikiz olmaları herhangi bir konuda bir o fikre bir bu fikre kapılmalarına, ler oluşları ise aynı anda binlerce konuya ilgi duymalarına yol açar. Yani İkizler sayısız konuda kafası ikilemlerle dolu bir garip ademdir. Lillian Hellman insanların değiştiğini ama değiştiklerini birbirlerine söylemeyi unuttuklarını yazmıştır. Lillian Hellman bu bakımdan tipik bir İkizler'dir. İhtimal ki bu da kendi başına gelmişti, iki arada bir derede değişivermiş, bunu etrafa söylemeyi unutmuştu. Aslında İkizler, konuşma, söyleme, anlatma fırsatlarını kaçırmazlar ama herhalde o sırada tartışacak daha cazip bir konu vardı. İkizler tartışmayı sever. W. B. Yeats, başkalarıyla yaptığımız tartışmalardan retorik, kendimizle yaptığımız tartışmalardan ise şiirin çıktığını yazmıştı. İkizler böyledir. Tartışacak kimseyi bulamazsa kendiyle tartışır. Hatta bu konuda kendinin en iyi dostudur. Kafasının içi fikirlerle doludur ve onları tokuşturup durur. Arthur Conan Doyle insan beyninin aslında istenildiği gibi dayanıp döşenecek boş, küçük bir tavan arası olduğunu düşünürmüş. İkizlerin tavan arası karışıktır, oyuncakçı dükkanı gibidir. Ama yine de orada oturup oyalanmakla fazla zaman geçirmez. Pascal boşuna başımıza gelen kötülüklerin çoğunun odamızda oturmayı bilmememizden kaynaklandığından yakınmıyordu. İkizler dışarıyı da merak ederler. Başkalarının tavan aralarını da karıştırmak isterler. Aslında İkizler tavan aralarını sevdikleri gibi her türlü yüksekliği severler. Thomas Hardy yüksek düşünceli beceriksizleri, becerikli düşüncesizlere tercih ettiğini söylemişti. Bunu tercih etmek için illa da İkizler olmak gerekmez. İkizler bencil bir burçtur. Hem bencildir hem de daldan dala konar. Jerzy Kosinski bir insandan alabileceğiniz her şeyi alıp sonra da onu unutmanızı tavsiye ederdi. Ama İkizler sık sık acaba almayı unuttukları bir şey kaldı mı diye geri dönmeyi dener. Bir gitme gelme hali yaşanır uzun uzun. Ama İkizler zaten hep bir yerlere gitmektedir, geçerken uğramıştır. Duramaz, gider ama gelirken hep geç gelir çünkü aynı anda olması gereken birkaç yerden biri sizin yanınızdır. Onun için uzun izahatlar yapmak zorunda kalır. Chesterton bir insanın kendi egosunun gökyüzündeki yıldızlardan daha uzak olduğunu iddia ederdi. İkizler olduğu için söylediğinde doğruluk payı vardı çünkü İkizler şu anda başka bir yerde olması gerektiği kadar başka birisidir de. Hep diğerinin yerine sahneye çıkmış bir oyuncudur. Yıldızların hiç değilse sabit bir yörüngeleri vardır, İkizler'in sabit bir ruh hali yoktur. Böyle kendini sabitleyememiş İkizler konudan konuya, alandan alana atlayıp durular. Bir bakarsınız şarkı söylüyorlar, bir bakarsınız film çekiyorlar. Onlar da yetmez belediye başkanı adayı olur, kitap yazar, köşe yazarlığına kalkışırlar. Bu arada kafaları da karışır soldan sağa, sağdan sola bayrak sallarlar. Genel adları Zülfü Livaneli'dir. Ama İkizler aklını yeteri kadar kurcalayacak bir konu bulduğunda geri kalan her şeyi unutur ve sadece işine bakar. Hiç edebiyattan başka bir işle uğraşan bir Orhan Pamuk geliyor mu gözünüzün önüne? Mesela filmlerde rol alan, kulüplerde perküsyon çalan? Az bulunur ama bazı kararlı İkizler de vardır, onlar da zaten genellikle başarılı olurlar. Kafka ile Sartre da bu tür İkizler'dendi. Hoş, Kafka gündüzleri avukatlık yapardı ama geceleri sabaha kadar da yazı yazardı. İkizlerin zaten uyku sorunu vardır. Yemekle de sorunludurlar. Ya siler süpürür gibi süratle yerler ya da yemek yemeyi bile unuturlar. İkizlerin esas alanı iletişim olduğu için genellikle düşünce ve duyguları iletmekte hayli başarılıdırlar. Mesela Anne Frank, II. Dünya Savaşı'nın gerçeklerini küçük yaşına rağmen birçok gazeteciden daha canlı biçimde dile getirmişti. Ama hayat İkizlere her zaman kolaylık göstermez, zaman zaman da maalesef uçar kaçar havai İkizler'in yolu gaz odalarına düşer. Ama zaten mitolojide İkizler'le ilişkilendirilen efsane de Castor ve Pollux kardeşlerdir. Biri ölümlü, diğeri ölümsüz iki kardeş. İkizler, ölümlü olduğunda ölümsüzlüğü, ölümsüz olduğunda ölümlülüğü içinde barındırır. Dante de onun için öbür tarafın yollarını aşındırmamıştı, cennettir, cehennemdir diye. Ama İkizler o kadar uçar konar ki, bir sonraki burç olan Yengeç kabuğunun derinlerinde saklanıp bekler sırasının gelmesini. İnsan sıradakinin bu kıskaçlı şey olduğunu düşündükçe İkizleri öpüp bağrına basmak ister. Hiç değilse eğlencelidirler."} {"url": "https://koltukname.com/2014/06/17/bir-festival-tasiniyor/", "text": "Dünyanın en büyük rock müziği festivallerinden Rock am Ring, bu yıl son kez Nürburgring'de düzenlenecek. Festivalin ünlü pisti terketmesinin sebebi ise, pistin yeni işletmecisinin, alanda bir başka festival düzenlemeye karar vermesi. Yaklaşık 30 yıldır Eifel'deki efsanevi yarış pisti Nürburgring, kendi gibi efsanevi Rock am Ring festivaline evsahipliği yapmaktaydı. Ancak organizatör Mark Lieberberg'in açıklamasına göre 2014 yılı, festival için bir dönemin kapanışı olacak. Bir sonraki festivalin nerede olacağı ise henüz belirsiz. Rock am Ring'in ikiz kardeşi Rock im Park ise bu durumdan etkilenmeyecek. Rock am Ring organizatörü Lieberberg, Bir otomotiv şirketinin bir müzik festivalini ayakta tutmayı becerebileceğine inanmasına gülüyorum. Bence Nürburgring'de müzik festivali konusu artık kapandı. Biz 30 yılda bir marka yarattık, onlar bunu bir yılda başarabileceklerini düşünüyorlar sözleriyle Capricorn'a öfkesini gizlemiyor. Lieberberg'e göre endişelenecek birşey yok: Seneye de festival aynı tarihlerde düzenlenecek, sadece nerede, bu belirsiz. Ama çok sayıda alternatifimiz var. Almanya'nın bir başka meşhur pisti, F1'e de evsahipliği yapan Hockenheimring de evsahibi adayları arasında."} {"url": "https://koltukname.com/2014/06/19/necatigilden-sipale-yazilmadan-kaldi-bazi-seyler-gene-de-yazilmis-kadar-oldu/", "text": "Behçet Necatigil ile Kamuran Şipal, hem özgün eserleri hem de Almancadan yaptıkları çevirilerle tanınan edebiyatçılarımız. Günümüzde Necatigil'in şiirleri çevirilerinin, Şipal'in ise belki çevirileri eserlerinin önüne geçse de, tüm girişimlerinin sonunda paha biçilemez işler ortaya koymuşlardır. Necatigil'in Şipal'e yazdığı aşağıdaki mektup tam da bu yüzden değerli: bir yazarın, çevirmenin, öğretmenin sürecine ışık tuttuğu için. Teneffüslerde yazılan mektuplar, seçici kurul toplantıları, yeni çıkan kitaplar, çeviri telifleri, kapanan yayınevleri... Belki de tüm bu olan bitene duyulan bir kırgınlık göze çarpıyor Necatigil'in satırlarında. Bu mektup, Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan Mektuplar (2001; haz. Ali Tanyeri ve Hilmi Yavuz) adlı kitaptan alındı. Behçet Necatigil'in eserleri çoğunlukla Yapı Kredi'den yayımlanıyor; bunların haricinde Varlık'tan çıkan Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü, Sel'den çıkan Mitologya Sözlüğü ve Can'dan çıkan Sevgilerde sayılabilir. Çok çeşitli çevirileri içinse buraya bakabilirsiniz. Kamuran Şipal'in eserleri ise Yapı Kredi Yayınları ve Cem Yayınevi'nce basılıyor. Çevirilerini ise buradan görebilirsiniz. Dost mektuplarını çokluk aralarda yazıyorum. Yanımda çantam yoksa, kitap falan yoksa, ıslak kirliyse masa, dizime koyarak kağıdı kağıtları, yazıyorum. Bunu belirtmem bir savunma: Senin 3'lerin gözü henüz dolmamış, bir daktilodan çıkma tertemiz mektubuna karşılık; bu satırlar eğri büğrü oluşları önlenemeyerek bir dizin üstünde yazılıyor. Eylülün 17'sidir: Çok kısa bir süre-başlar güz. Evet, yaz geçti sayılır: Akşamlar serin oluyor. Zaten en sık hatırladığım mısralardan biridir: Kere'deki r'yi ikileyip tekrarlıyorum hep: İşte bir kerre daha harab oldu bahçeler. Ziya Osman, aziz şairim, en çok güz ayları ve kışlarda benimledir. Saat 6'yı çeyrek geçiyor. Hava birden karardı, tuhaftır birden karardı. Artık karanlık hala çökmedi diyemiyorum. Yazın bittiğini bundan anlıyorum: Karanlık birden çöküyor. Bazı şeyleri hatırlamamam daha iyi: Bir mektubu ve bu mektupta Almanya'da şiir kitabı bastırmak tasavvurunun imkansızlığını belirten satırları ve bu işin kompetanı sıfatıyla da bir de Yüksel Pazarkaya'ya müracaatı öneren satırları hatırlamamak iyidir. Brigge'de bir yer vardı: Hiçbir şey olmadı, yok bir şey Yani bir netice çıkmadı anlamında değil de karşılaşılmış bir zararı inkar, bir sıkıntıyı küçümseme anlamında: yok bir şey; bir şey olmadı. Kırılan şeyleri unutmak mertliktir. 21 Eylül 1969 Nice şeyler başlanıyor, bırakılıyor; bitmeleri eşref saatlere bakıyor. Bir yazlık kahvede başlanmış bu mektuba-Pazar, sabah, 7 ½-Haydaparaşa vapurunda devam ediyorum. Bilinmez nerde biteceği. Üç günlüğüne Ankara'ya gidiyorum, Dil Kurumu seçiciler kurulu toplantısına. Denk geldi, gidiyorum. Birbuçuk ayım Sis'e yattı, radyo oyunlarını kitap biçimine soktum. Bir nabız yoklaması kabilinden, sırf Bilgi yayınevine görünmek için gidiyorum Ankara'ya. Yugsolavya'ya gidemedim, izin gelmedi, geldi de neden sonra, vaktinden 15 gün sonra geldi ve bir işe yaramadı tabii. Gitmiş kadar olmak gar lokantalarında. Ama işte şimdi gidiyorum, üç gün için d eolsa Ankara'ya gidiyorum. Ve kitabın çıktı, çıktı ama neden sonra. Oğuz sana gönderdiğini söyledi, ben göndermedim. Dört tane aldım senin hesabına, birini Brands'a yolladım, birini bir görüşme dolayısıyla Tarık Buğra'ya verdim, biri duruyor henüz. Dönüşün uzun sürecekse ve göndermeyi vermeyi düşündüğün kişiler varsa yaz isimlerni, ulaştırayım ben. Çok genç hikayecilerden Selim İleri almış hemen, Karşıdaydı hikayesi üzerinde muhabbet ve hayranlıkla durdu, konuştuk bir süre. Tebriklerimi paragrafın sonuna bıraktım. Artık neden sonra da olsa yazmamak için bir bahanen de kalmadı işte. Kitap çıktı. Bir kırık duygudur bilirim sahibini bir süre saracak olan. Vapur beni Haydarpaşa'ya bıraktı. Mektubu gar yolcu salonunda sürdürüyorum. Gar. Kelimede esrarlı bir ahenk var. Gar. Hikayesini yazmalı. Garlar. Radyo oyunları yattı. Sen gideli ancak üç şiir yazdım. Şiir denirse. Yaz ayları Sis'e yattı. Şimdi Bilgi Yayınevi'ne yaranmak için isterlerse Unamuno'nun hikayelerini yeni baskıya hazırlayacağımı söyleyeceğim. Yok başka yolu. Oğuz hiçbir şey demedi. Venedik'te Ölüm'den kalan parayı alınca ben de görünmeyeceğim artık. Ankara'dan olumlu bir sonuçla dönmek istiyorum. Narlıkapı'ya çok gittim bu yaz. Bir ıssızlığı büyütmek için hep. Küskün Yolcunun Türküsü oradan dönüşlerden birinde yazıldı. Garlardaki büyü bir ıssızı duyurmasında olsa gerek. Heine'den yirmi kadar şiir çevirmiştim. Ama Her Ülkeden Bir Ozan serisine F. G. Lorca ile başlamış olan yayınevi kapandığı için sonunu getirmedim. Dursun, ilerde. Evet, GAR. Yazılmadan kaldı bazı şeyler, gene de yazılmış kadar oldu. Bizlerden sizlere selamlar, sevgiler."} {"url": "https://koltukname.com/2014/06/21/meshur-yapilara-uzaklardan-bakmak/", "text": "Seyahatin en önemli öğelerinden biri de fotoğraftır. Kimi meşhur yapılar öyle çok fotoğraflanmışlardır ki, gerçeklerini görmek insanda bir fotoğrafa bakıyormuş izlenimi uyandırır. İnternette Giza piramitleri ya da Tac Mahal gibi bir arama yaparsanız, çoğu tarihi yapının da benzer açılardan fotoğraflandığını görebilirsiniz. Bunun sebeplerinden biri, en güzel fotoğrafın tek bir açıdan çıkması olabilir belki. Fakat göz ardı edilen bir başka gerekçe daha var: şehirleşme. Yüzyıllar, bin yıllar önce inşa edilen bu yapılar zamanla şehirle çepeçevrelendiler; kimi durumlarda şehir tarafından yutuldular. Meşhur yapılara uzaklardan bakarak bu anıtların manzaranın bütünü içinde nasıl durduklarını ortaya koyan aşağıdaki çalışmayı işte bu yüzden çok sevdik."} {"url": "https://koltukname.com/2014/06/23/haftadan-kalanlar-23-29-haziran-2014/", "text": "Biraz gecikmiş de olsa geçtiğimiz haftanın notlarıyla karşınızdayız. Yazar ve çevirmen Tim Parks'tan çeviri ile çevirmenlerin önemi üzerine, 2010 yılında yazılmış fakat güncelliğin her daim koruyacak olan bir yazı. Biz yeni keşfettik, sizler de kaçırmayın istedik. Mısırlıların piramit taşlarını nasıl taşıdığının gizemi çözüldü. Ursula K. Le Guin'in Yerdeniz seti %40 indirimde! Yerdeniz'i henüz okuma zevkine erişememiş olanların kaçırmaması gereken bir fırsat. Dergilerin kapaklarında, Hollywood filmlerinde ve başka çeşitli mecralardaki kadınların, kadın vücudunun nasıl olması gerektiğine dair sağlıksız bir imge oluşturduğu onlarca yıldır tartışılmakta. Daha tartışılmaya da devam edilmeli. Bu yüzden H&M gibi küresel markaların reklamlarında nasıl tektip bir kadın imgesi oluşturduğunu irdeleyen The Illusionists adlı belgeseli heyecanla bekliyoruz. Fragmanı için buraya bakabilirsiniz. Game of Thrones'da bir sezon daha sona erdi. Vulture, sezon sonunun şerefine Sibel Kekilli'yle Shae ve fantastik edebiyat üzerine konuşmuş."} {"url": "https://koltukname.com/2014/06/24/gidemeyenler-icin-seyahat-rehberi-a-coruna/", "text": "Rehberimiz, Dünyada görülüp gezilecek, yaşanıp tadılacak o kadar çok yer, kültür ve yemek var ki! diyenler için geliyor. Herhangi bir seyahat rehberine göz gezdirdiğinizde size, havalimanından şehir merkezine gidiş yolunu veya görülmesi gereken belli başlı turistik alanları gösterebilir; fakat sizi yerli halka karıştırmaz. Gidemeyenler için seyahat rehberiyle klasik anlamda seyahat rehberlerinin gözden kaçırdığı ve şehre esas havasını veren detayları paylaşmayı hedefliyoruz. İspanya'nın en batı noktası ve kuzeyinde bulunan sahil şehri A Coruna, görenlerin Burası İspanya mı? tepkisi vermesine yol açacak kadar sıradışı bir yerdir. İspanya denilince akla gelen sıcak hava dalgası, güneşli gökyüzü, esmer İspanyollar veya aşina olduğunuz İspanyolcanın izini bile bulamazsınız burada. Aslen federal bir devlet olan İspanya'nın Galiçya bölgesine bağlı bulunan A Coruna, İber Yarımadası'nda adeta İngiltere'yi yaşatır size. Yaz kış dinmek bilmeyen yağmuruna rağmen, güneşin açtığı günlerde Atlas Okyanusu boyunca sere serpe yatabileceğiniz upuzun bir sahil şeridi de bulunur tabii. Sahil olmadan İspanya olmaz. İber Yarımadası'nda kendi çağında bir yarımada oluşturan A Coruna'da herhangi bir noktadan dümdüz yürüdüğünüzde ulaşacağınız yer yine okyanus olacaktır. Bu yüzden şehirdeki yayan turistlerin kaybolması zor. Nemli havası yüzünden mimarisi de çift korumalı balkonları geliştirmiştir. Liman boyunca uzanan evlerin dış cephesinde göreceğiniz galeri tarzı cam kaplamalar, şehre Kristal Şehir adını kazandırmıştır. Dışarıdan baktığınızda hafif hüzünlü ama çok kibirli bir havaya sahiptir şehir. Belki de insanları yüzünden; çünkü Galiçyalılar kibirli kabul edilir. İspanya'da 13 farklı dil kullanılır ve İspanyollar bunların lehçeden öte, ayrı birer dil olduğu konusunda ise çok hassastır. A Coruna'da da Galiçyaca kullanılmakta; fakat bu dilin İspanyolcadan çok Portekizceye yakın olduğu söylenebilir. İspanyolca konuştuklarında bile anlamak pek kolay değildir, zira ortalama bir İspanyol'dan beş kat hızlı konuşurlar. Galiçya tarih boyunca Portekiz ve İspanya imparatorlukları arasında gidip gelmiş, her iki kültürden de nasibini almış bir bölgedir. İlginç bir hikaye: Galiçyalılar bir nevi rakip gördükleri Portekizliler tarafından, barbarlık imasıyla Türk olarak adlandırılmışlar fakat kadim dostlarımız bu takma ada gücenmek bir yana, onu gurur duyarak taşımışlardır. Bu sebeple de Deportivo A Coruna, her sahasında oynadığı maçta bir Türk bayrağı açmaktadır. A Coruna'nın belki de en önemli özelliği yemekleri. Güveç balıklarından mı başlamak gerekir, Galiçya usulü ahtapottan mı, yoksa deniz mahsullerini baştan saymalı mı, emin değilim... Öncelikle belirtilmesi gereken, A Coruna'da balığı ızgarada pişirme kültürü yoktur, balık güveçte pişer. Boy boy güveç kasesi bulabilirsiniz bu şehirde. Okyanustan çıkan balıkların büyüklüğünü bir düşünürseniz, kazan boyutlarında güveç görmeniz de mümkün. Öte yandan deniz ürünleri sınıfında, insan varlığından bile habersiz olduğu, her tür deniz böceğini görür burada. Örneğin percebes. Toplanması sırasında insanların hayatını tehlikeye atarak sofranıza getirdiği bu ürün, hayli yüksek bir fiyata sahip. Okyanus kıyılarında yamaçların dibindeki kayalıklardan toplanır ve Portekiz ile Galiçya kıyılarında çokça bulunur. Erişkin bir insan parmağından küçük boyuttadır, suda kaynatılarak pişirilir ve kabuğu soyularak yenir. Elbette tüm bunlar, klasik İspanyol mutfağının yanı sıra bulabileceğiniz tatlar. En güzel tapas örneklerini denemek isteyenler için, Maria Pita Meydanı'ndan sola yüründüğünde görülecek La Bombilla şiddetle tavsiye edilir. Gırtlağımı biraz tutup gezilip görelecek yerlerden de bahsetmem gerekir tabii. İlk olarak akla gelen, şehrin armasında ve bayrağında da bulunan Torre de Hercules deniz feneri, UNESCO tarafından dünya mirası olarak korunmakta. MS 2. yüzyıldan bugüne ayakta durmakta olan deniz feneri, hala çalışır durumda olan dünyanın en eski deniz feneri olarak biliniyor. Deniz fenerini geçip Paseo Maritimo üzerinde okyanus kıyısı boyunca ilerlediğinizde 12 adet dikilitaş göreceksiniz. Bunlar Manolo Paz isimli bir heykeltıraş tarafından Menhires por la Paz adıyla yapılan barışa açılan pencerelerdir. Franko döneminde infaz edilen isyancıları ve ölümleri anma amacıyla yapılmıştır. Paseo Maritimo boyunca ilerlerseniz yolun şehre bağlanmasından önce El portino'da güneşin batışını izlemeniz gerekir. Bir rivayete göre ufuk çizgisinde beliren bulutlar aslında karşı kıyının gölgeleridir. A Coruna'yı ziyaret emeniz için en güzel sezon kesinlike San Juan sezonudur. İber Yarımadasında kutlanan ve aslen dini bir festival olan San Juan'ı, A Coruna'da olduğundan daha canlı görmeniz mümkün değil. Elbette siz A Coruna'ya gitme ihtimaliniz olursa sezonlara fazla kafa yormayın, fırsatı kaçırmayın. Bizim gibi gidemeyenler için de notlarınızı ve fotoğraflarınızı iletmeyi unutmayın. Hasbelkader avukat olmuş olan ezkilinc, plazalardan acısını gezerek, yiyerek, içerek çıkarmayı hedeflemektedir. San Juan kutlamasını bir günle kaçırmışız. Yine de şiddetli tavsiyeler ciddiyetle dikkate alınmıştır. 🙂 Elinize sağlık!"} {"url": "https://koltukname.com/2014/06/26/televizyondan-kitaba-buffy-the-vampire-slayer/", "text": "TV dizileri edebiyat göndermeleriyle, içinde geçtikleri dönemle, karakterlerin oynadıkları oyunlar, hatta yedikleri yemeklerle meraklı izleyiciyi okumaya sevk edebiliyorlar. Biz de meraklarımıza yenildik ve dizilerden yola çıkan okuma listeleri hazırlamaya karar verdik. Bu diziyi seviyorsanız şu kitapları da okumalısınız mantığından yola çıkan bu listeler dizilerle şahsi ilgilerimizin çekiştirdikleri yerlere gidiyorlar ve her zamanki gibi katkılarınıza açıklar. İşte Buffy, kendi neslinin avcısıdır. Yanında gözetmeni ve bir cadı ile kurtadamı da içeren sıradışı arkadaşlarıyla vampirler ile diğer doğaüstü yaratıkları avlar, çeşit çeşit kötülük planlayanlara engel olur. Buffy'yi özel kılan elbette bu basit çerçevenin ötesindeki ayrıntılar. Öncelikle vampirlerin ve seçilmiş bir vampir avcısının bulunduğu bir dünyada, iyilik ile kötülük algısının klişeleşmiş olmaması. Dizide saf iyi ile saf kötü bulunmadığı gibi, diğer Hollywood filmlerinden aşina olduğumuz lise tipleri de ponpon kız, sporcu erkek, popüler grup, inek öğrenci, vb. birer karikatürden ibaret değil. Tüm karakterler ve olaylar üç boyutlu. Üstelik tüm bunların yanı sıra dizi müthiş komik! İnce espriler, kelime oyunları, karakterler arasında hızlı paslaşmalar... Gerçekten çok zekice yazılmış bir dizi Buffy. Fantastik bir dünyada geçiyor olmanın tüm imkanlarını nasıl yaratıcı biçimlerde kullandığını merak edenler, Kediler ve Kitaplar'ın En İyi 10 Buffy Bölümü yazısına göz atabilirler. Diziyi bilip de Buffy severlere hangi kitapları önerirsiniz? diye soranlar ise aşağıdaki listemize göz atabilirler. Elbette başta, Buffy'nin kendisi geliyor. Görünüşe göre bizim gibi Buffy dünyasından bir türlü kopamayan Whedon, dizi bittikten sonra hikayeye çizgi romanlarda devam edeceğini açıklamıştı. Dizi gibi sezon sezon ve dizinin kaldığı yerden ilerleyen hikaye, çizgi roman formatının televizyona nazaran özgürlüğünden sonsuz ölçüde yararlanıyor. Oyuncularla anlaşma derdi olmadığından eski-yeni birçok karakter yeniden ortaya çıkabiliyor; özel efekt derdi olmadığından çok daha fantastik olaylar ve savaş sahneleri yaşanabiliyor. Sarah Michelle Gellar, Alyson Hannigan gibi oyuncuların dinamiğini haliyle sağlayamamakla beraber, çizgi romanlar Buffy özleminizi bir nebze giderebilir. İşin ilginci, gerçekte nasıl Angel yeni bir diziye dönüştüyse, burada da Angel & Faith adlı yeni bir çizgi roman dizisi başladı. Şu ana kadar Türkçeye ne yazık ki yalnızca Buffy'nin 8. sezonu çevrilmiş durumda. Buffy, kakara kikirisi ve absürt görsel efektleriyle tam olarak gotik bir dizi izlenimi uyandırmasa da aslında temelinde son derece karanlıktır. Dünyayı kötülerden koruması gereken Buffy bile kendi ruhundaki iblislerle boğuşur. İnsan ruhundaki iblislerle boğuşma denilince de akla en başta Edgar Allan Poe geliyor elbette. Kimileri bilimsel gelişmeleri esas alan, kimileri hayal gücüne dayanan ama her halükarda insanın hayata başka bir gözle bakmasını sağlayan bu öyküleri Buffy severlerin kaçırmaması lazım. Öykülerle yetinemeyenler Bütün Şiirleri'ne de geçebilirler. Popüler kültürdeki vampir çılgınlığı daha yakın zamanlara dayanan bir hadise. Buffy'nin yayınlandığı dönemde vampir kitapları ve filmleriyle çevrelenmiş değildik henüz. Gülay Er Pasin'in kitabı, vampirin kültür tarihindeki yerine bakarak, günümüzde bu kadar arzulanan ve aranan bir nesneye nasıl dönüştüğünü irdeliyor. Marx'ın, kapitalizmin emekçiyi sömürüş biçimini bir vampirin kan emmesine benzetmesiyle vampir imgesinin zenginleştiğini öne süren Pasin'in kitabı, en az kültür tarihindeki vampir kavramı kadar çok boyutlu. Bir başına suçları çözmeye, komplo teorilerini ifşa etmeye çalışan lise öğrencisi bir kız. Buffy pek kitap okumayan, daha çok pop kültürle ilgilenen, eskiden popüler sayılan bir öğrenciyken Gündelik Felaket Teorileri'nin başkahramanı Blue van Meer edebiyat meraklısı, içine kapanık bir karakter belki ama kendi ayaklarının üstünde durabilme yönünden ikisi de birbirini andırıyor. Daha önce 2013'ten Kalanlar bölümümüzde de dediğimiz gibi, yok yok, dedirten, içine bir kere daldınız mı bitirmeden çıkamayacağınız bir kitap."} {"url": "https://koltukname.com/2014/06/27/applein-uygulama-dukkaninda-bulamazsiniz/", "text": "Akıllı telefonların hayatımızı fethetmesiyle birlikte iPhone'un uygulama dükkanı, İngilizcesiyle app store, başlı başına bir kültür öğesine dönüştü. Her şeyin bir uygulaması vardır lafı dillere yerleşirken, birçok eşyanın, derginin, şunun, bunun, her şeyin üzerinde Uygulama dükkanında bulunur yazıları peydahlandı. Hyper Island'dan üç öğrendi, Caio Andrade, Rafael Ochoa ve Linn Livijn Wexell, uygulama dükkanında aslında her şeye ulaşılamayacağını, hayattaki güzelliklerin bir çoğunun telefon ekranının ardında gizlenmediğini insanlara, özellikle de çocuklara hatırlatmak için bir projeye girişmişler: Uygulama dükkanında bulunmaz. Üstünde bu yazının bulunduğu etiketleri salıncaklara, köpeklere, kaydıraklara yapıştıran grup, etiketleri isteyen herkesin kullanabilmesi için internete de koymuş. 1 dolara satın almak isteyenler buraya, bilgisayara indirip çıkış almak isteyenler ise buraya bakabilir."} {"url": "https://koltukname.com/2014/07/03/dagilmanin-on-hali/", "text": "Sonsuza kadar yoldaşlık etmek kolay değil, belki de insan doğası buna müsait değil. ya da Atatürk ve Kazım Karabekir gibi, tarih, bir zamanlar bir arada olup sonra yolları ayrılan karakterlerle dolu. Müzik dünyasında da bu durum farklı değil. Dağılma: Grubun gitaristi Johnny Marr, turneler, konserler, kayıtlar arasında koşturmaktan mutsuzdur. Giderek daha çok alkol alan, istediği müziği yapamadığını, yeni arayışlara zamanı kalmadığını düşünen sıkıntılı Marr önce bir süre için, sonra da ebedi olarak grubu terk eder. Marr'ın gidişi The Smiths için yolun sonu gibidir. Kısa süre sonra grup dağılır. Sonra ikili, basın üzerinden atışmaya başlar. Grubun diğer esas oğlanı Morrissey, Marr'ı başka müzisyenlerle yaptığı çalışmalar için suçlar, Marr da Morrisey'i müzikal tekdüzelikle. Tekrar birleşme: Tarafların konu hakkındaki görüşleri halen değişmiş değil ve ufukta bir The Smiths birleşmesi görünmüyor. Dua edelim de birbirlerini öldürmesinler. Dağılma: Büyük başarılı The Score adlı albümlerinden sonra, grup üyeleri kendi yollarına odaklandılar. Lauryn Hill, Grammy ödülüne ulaşacak başarılı bir solo kariyere başladı, sonra çoluk çocuğa karıştı; Wyclef Jean, hip hop'ın pop yüzünü temsil etmek üzere çalışmalara girişti; Pras başka müzisyenlerle işbirliğine gitti. Grup kavga gürültü olmadan sessizce dağıldı. Tekrar birleşme: Bileşmek mi ? Fugees'in birleşmesi için pek bir ümit yok. Lauryn ve diğerleri selamlaşmayı bile kesmiş durumdalar. Dağılma: David Lee Roth, çok geçimli bir adam değildi. Ama Van Halen kardeşlerin despotluğu da çekilmezdi. David Lee Roth ile Eddie-Alex kardeşler arasındaki kapışma, 1984'te Sammy Hagar'ın David Lee Roth yerine gruba alınmasıyla sonuçlandı. Ama OU812 gibi görkemli bir albüme rağmen, Hagar'la da grubun arası bozuldu. Ağız dalaşı mı? O elbette sürdü gitti. 1996 yılındaki MTV Müzik Ödülleri töreninde de zirve yaptı. Atışma: 1996 yılında MTV'ye canlı yayın röportajı veren Van Halen kardeşler, henüz resmen grubun üyesi olan Hagar için, İş ahlakı yok. Eğer bu grubun üyesiyse, şu an burada olmalıydı değil mi? derlerken, David Lee Roth için de, 1984'teki David ile bugünkü arasında fark olduğunu bilmek gerek. O zamanlar sadece bizi utandırmamış, seyirciye de hakeret etmişti şeklinde konuşmuşlardı. Tekrar birleşme: Yine de, Van Halen kardeşler de, David Lee Roth ve Sammy Hagar da herhalde bu sözlerden çok alınmamışlar. Zira Sammy Hagar 2003'ten 2006'ya tekrar gruba dahil oldu, bir albüme ve bir de turneye katıldı. David Lee Roth ise, 2011 yılında çıkan A Different Kind Of Truth albümü için gruba katılmıştı ve aksi resmen açıklanmadığı göz onun bulundurulursa halen ekibe dahil sayabiliriz. Fakat sürekli ertelenen dünya turnesi hayra alamet değil sanki. Dağılma: Bu başarılı, karizmatik, çılgın grubun listede yer almaması düşünülemez. Ayrılma sebepleri çok şaşırtıcı değil. Uyuşturucu sorunları, plak şirketleriyle olan sıkıntılar, grup üyeleri arası fiziksel kavga, sanatsal üretimde farklı eğilimler vs. vs. vs. Herkes solo projelere, kendi ilgi alanlarına odaklanırken, Axl Rose, dünyaya inat, kendisinden başka hiç bir orijinal GNR üyesinin olmadığı GNR'yle 10 yıl boyunca didinip bir albüm yayınladı. Tekrar birleşme: Axl Rose'un Dr. Frankenstein edasıyla can verdiği GNR, şu veya bu şekilde para kazanmaya devam ediyor. Slash, Matt Sorum ve Duff, Velvet Revolver'la gayet başarılı oldular. Sonra her biri kendi başlarına farklı yollarda ilerlediler. Dolayısıyla bir tekrar birleşme senaryosu kısa ya da uzun vadede olası görünmüyor. Zaten içi dolu fıçıcık haline gelen Rose'un en iyi günlerinin geride kaldığı ayan beyan ortada. Dağılma: Siamese Dream, Mellon Collie, Gish gibi albümleri çıkaran Billy Corgan liderliğindeki kadro, 13 yıl boyunca turneler, yeni albüm baskıları, mecburiyetler ve tabii uyuşturucu sorunları, bir parça tıkanıklık ve duygusal bir yıpranma yaratmıştı. 2000 yıında grup çalışmalarını durdurmuş, 2005'te Corgan eski ekip yerine yeni yüzleri gruba katarak tekrar Öz-Smashing Pumpkins olarak yola koyulmuştu. Tekrar birleşme: Iha ve D'arcy, kendi işlerine dalmış durumdalar ve Smashing Pumpkins'in son albümü Oceania, Mellon Collie sonrasında Corgan'ın yaptığı en iyi işi olarak değerlendiriliyor. O halde kimse için pek yakın değil diyebiliriz. Dağılma: Bu bir yılan hikayesi aslında. Pek çok git gelden sonra, gitarist Tony Iommy, kansere yakalanmasına rağmen, Ozzy Osbourne, Geezer Butler ve Bill Ward'la orijinal kadroyu 2012'de nostaljik bir turne için toplamayı başarmıştı. Bir konser vermeyi de başardılar. Ancak Ward, kendisine insan gibi bir sözleşme sunulmadığını ve çok uzun turneler yapılması planlandığını gerekçe gösterip turneye katılmayacağını açıkladı. Tekrar birleşme: Tony Iommy sağlık sorunlarını atlatabilirse, Ward ve diğerleriyle tekrar birleşebileceğinden süphe eden yok. Iommy, giderek daha iyi olsa da, birleşme henüz gerçekleşmedi. Üstelik Ozzy'nin Ward'a pek sıcak mesajlar yollamadığı da ortada. Ward ekibe katılmazsa da, 64 yaşında bir davulcuyu uzun turnelere düşük ücretle katılmadığı için kimsenin suçlaması mümkün değil. Dağılma: John Bonham'ın 1980 yılındaki talihsiz ölümü grubun sonunu getirmişti. Bonham'ın ölümünden sonra grup devam etmeme kararı almış, kavga gürültü olmadan yollarını ayırmışlardı. 2007 yılında John Paul Jones, Jimmy Page ve Robert Plant, babası gibi bir baterist olan Bonham'ın oğlu Jason'ı yanlarına alıp Londra'da bir konser verdiler. Ama gerisi gelmedi; ekip tüm baskılara rağmen bir daha toplanmadı. Atışma: Aslında bir atışma olduğu söylenemez. Hayattaki Led Zeppelin üyeleri basına birbirleri hakkında pek demeç vermiyorlar. Sadece Robert Plant, geçen yıl Rolling Stone dergisine, Gerçek şu ki, bir grup yaşlı dangalağın bir araya gelmesi kadar kötü bir şey yoktur. Daha fazlasını yapamayacağımız bir noktaya geldik. Artık bunun bir parçası olmak istemem. Biliyorum, insanlar umursuyor ama benim açımdan durum bu. Yakında caddede karşıdan karşıya geçerken bile yardıma ihtiyacım olacak, şeklinde depresif bir kaç kelam etmişti, o kadar. Tekrar birleşme: Plant belli ki kendi solo kariyerine odaklı ve kendi sanatsal yaratıcılığına güveniyor; geriye dönüp başarısız olma ihtimali ona cazip gelmiyor. Diğerlerinin de pek bir arada olmak gibi bir hırsı olmadığına göre, tekrar birleşmeleri sürpriz olur. Dağılma: Noel Gallagher, defalarca annesinin evine gidip yuvasına dönmeye ikna edilmişti. Ama son kavgada kardeşine bir moron olduğunu, bir moronla bir arada kalamayacağını söylemiş ve kapıyı çekip çıkmıştı. Sonra işler iyice çirkinleşti. Davalar, kapışmalar basına yansıdı. Hatta Liam Gallagher'ın abisi Noel'e bir gitar sapıyla saldırdığı bile yazıldı. Sonuç, kısa vadede konserlerin iptali, uzun vadede herkesin kendi yoluna gitmesi ve solo projelere dalması şeklinde oldu. Atışma: Düşman kardeşlerin birbirleri hakkında söyledikleri çok sevimli değil. Noel Liam için, Elbette Liam'ı seviyorum. Bir kap hazır makarna kadar olmasa da... derken, Liam 2011 yılında The Independent gazetesine, Bırakalım Noel kendi işini yapsın ve küçük kardeşi olmadan bir şey beceremediğini fark etsin, şeklinde konuşmuştu. Tekrar birleşme: Herkes kendi işine yoğunlaşmış gibi görünse de ve karşılıklı söylenenler geri dönülmez bir yere gelindiğini düşündürse de, burada Oasis'ten bahsediyoruz. Dağılma: Aslında teknik olarak hiç dağılmadılar. Şöhretleri arttıkça, çoğu zaman olduğu gibi lider rolündeki Sting üzerinde dikkatler toplanmıştı. Stewart Copeland ve Sting arasındaki sanatsal yönelimdeki farklar, Sting'in övgülerin çoğunu toplaması sebebiyle biraz daha artmıştı. Bu gerilim, basın üzerinden yürütülen birkaç diyaloğa da yansıyınca işler tatsızlaştı. Ticari başarıya rağmen grup içi iktidar mücadelesi dışarıdan da görülecek durumdaydı. 1983'te Synchronicity albümü ardından çıkılan dünya turnesi bitince, grup biraz dinlenmek istediklerini açıklayıp kenara çekildi. Herkes kendi solo kariyerine odaklandı ve 1992'ye kadar pek bir arada görünmediler. 1992'de Sting'in nikahında çaldılar, hepsi buydu. Atışma: Pek bir atışma olmadı. The Police üyeleri daha çok kol kırılır yen içinde kalır tavrını benimsemişlerdi. Söylentilere göre konser kulislerinde atışmaları ve kavgaları sıklıkla duyulmaktaydı ama dışarı pek yansıtmamayı tercih ediyorlardı. Tekrar birleşme: 2003'te Rock Roll Hall of Fame ödülünü aldıklarında üç parça çaldılar. 2007 Grammy Ödülleri'nde grubu tekrar bir arada gören hayranları sevinçten havalara uçmuştu. Asıl haberse, ertesi gün orjinal kadronun yeni bir dünya turnesine çıkacak olduğunun duyurulmasıydı. Sting'in paraya düşkünlüğü, diğerlerinin de pek başarılı albüm satışları olmadığı bilindiğinden, bu tür bir yeniden ısıtmaya sıcak bakmalarına şaşırmamak gerek. Dağılma: Roger Waters, daha 1977'de huzursuzlanmaya başlamıştı. Grubun müzikal üretkenliğinde diğer üyelerin pek katkı vermediğinden şikayet ediyordu. Aslında diğer üyeler de, Waters'ın patron tavırlarından hoşnut değillerdi. İşler Roger Waters'ın 1978'de The Wall kayıtlarıyla çıkagelmesiyle sarpasardı. Waters tüm sözleri ve besteleri tamamlamıştı, grubun diğer üyelerine stüdyo müzisyeni muamelesi yapmaktaydı. Gilmour, aralarında Comfortably Numbın bulunduğu üç beste yaptı, hepsi buydu. Durumdan hiç hoşlanmasalar da, sözleşmeler, şartlar, kaydedilmesi gereken bir albüm vardı. İpler, 1983'teki The Final Cut albümü öncesi koptu. Waters, yine her şeyi yazıp getirmişti ve Richard Wright'ı grup üyesi olarak albümde istemediğini söyledi; sert tartışmalar sonunda, Gilmour albümün yapımcısı olarak, Wright ise grup harici müzisyenler arasında albüme yazıldı. Pink Floyd, resmen üç üyeli olarak görünmekteydi. Bir yıl sonra Waters gruptan ayrıldığını ve Pink Floyd'un resmen bittiğini ilan etti. Atışma: Waters'ın Pink Floyd bitti ilanına grubun diğer üyeleri, Ne bitmesi! diye yanıt verdiler. Kısa sürmeyecek bir moladan sonra da Pink Floyd olarak A Momentary Lapse of Reason albümünün kayıtlarına giriştiler. Deliye dönen Waters avukatlarının zincirlerini çözdü. Dört bir yandan yasal savaşa başladı ancak diğerlerinin Pink Floyd adını kullanmasını tamamen engelleyemedi. Tek yapabildiği, pembe domuz, tuğla, prizma gibi imgelerin kullanılması durumunda bedelinin kendisine ödenmesi sağlamak oldu. Bu arada demeçler yıllar boyu uçuştu, eski okul arkadaşları birbirleri için ne yeteneksizliği, ne beceriksizliği bıraktılar. Tek teselli, bütün bu atışmaların İngiliz kara mizahını da içermesi oldu. Tekrar birleşme: Richard Wright'ın geçtiğimiz yıllarda kanserden ölümü sebebiyle artık orijinal kadronun toplanması imkansız. Ama 2005 yılında bir mucize oldu ve Live8 yardım konserlerinde grup dört parça için bir araya geldi. Tarihe kayıt düşülen bir andı ve asla olmayacağı tüm grup üyelerince ifade edilen bir durum gerçekleşmişti. 2011'de Gilmour ve Mason, Roger Waters'ın The Wall turnesindeki bir konserin kapanışına katıldılar ve yeni bir kayıt için olmasa da kırgınlıkların geride kalması için bir araya gelebildiklerini gösterdiler."} {"url": "https://koltukname.com/2014/07/06/haftadan-kalanlar-30-haziran-6-temmuz-2013/", "text": "Willem Dafoe, Jonathan Safran Foer ve Shalom Auslander, Etgar Keret öyküleri okuyorlar. Ünlü yazarların çeşitli eserlerden okumaları için buraya, kendi kitaplarından okumaları için de buraya göz atabilirsiniz. Şeker bağımlılık yapar, derler. Peki bunun doğru olup olmadığını, şekerin vücudumuzda nasıl bir etki yarattığını hiç düşünmüş müydünüz? Nicole Avena, şekerin vücuttaki yolculuğunu bir TED videosunda baştan sona anlatmış. Evet, şeker gerçekten de bağımlılık yapıyor ve beynimizin şekere verdiği tepki, başka bir yemek grubuna verdiği tepkiden ziyade uyuşturucu ya da alkole verdiğini andırıyor. Videoyu buradan izleyebilirsiniz. Selim İleri'den Emrah Serbes'e açık mektup. Bütün kıskançlığımla başarınızı kutlamak zorundayım, diyor İleri. En popüler egzersiz şarkıları hangileridir? Billboard, yaptığı anket sonucunda spor faaliyetine göre en sevilen şarkıları sıralamış."} {"url": "https://koltukname.com/2014/07/07/burclar-ve-yazarlar-yengec/", "text": "Sırma Köksal'ın 2003'te Radikal Kitap'ta yayımlanan, burçlar üzerinden yazarları inceleyen yazı dizisini, yazarın da izniyle bu yıl Koltukname'de paylaşacağız. Aradan geçen 10 yıldan sonra okurlarca yeniden keşfedilmesi ve sizleri de bizleri ettiği kadar mutlu etmesi ümidiyle. Yengeç suda yaşar ama balık değildir. Yengeç suda yaşayan, kendi dünyasını kabuğunun içine yerleştiren, bildiğimiz dünyayı da kıskaçlarıyla yakalamaya çalışan bir yumuşakçadır. Yengeç insanı da ilk bakışta yumuşak, son bakışta kabuğunun içine saklanmış, kıskaçlarıyla insanın sinirlerini kaşıyan biridir. Kabuğuna kaçmış bir yengeci orada bırakın, kalsın. Hatta yampirik yampirik çıkmaya çalışırsa siz uzaklaşın. Yengeç ısıtılıp yenecek bir meze değildir. Çok az Yengeç kafasını kabuğundan çıkarttığında Marcel Proust kadar ilginç olur. O da aslında mızmızın tekiydi, Joyce'un purolarıyla onu öldürmeye çalıştığını düşünüyordu, yakınında bulunmanın eğlenceli olacağı insanlardan biri değildi. Jean Jacques Rousseau da Yengeç'ti ve hiç kimsenin aklına bile getirmediği bir işe kalktığını iddia ettiğinde sözünü ettiği kendi hayatını yazmaktı. İtiraflar gerçekten olağanüstüdür ama Rousseau da hayatın kendine haksızlık ettiğine inanırdı. Yengeç böyledir. Hep hayatın kendisine adil davranmadığına inanır, acı çeker, suçu insanlıkta bulur. 1984 adlı kitabıyla insanlıktan umudu kesmişlerin başucu yazarı olan George Orwell de doğal olarak Yengeç'ti. Ama Yengeç meraklıdır da. Başkalarının hayatlarını merak eder. Jean Cocteau ölmüş yazarların günlüklerini okumanın onlardan uzun mektuplar almaya benzediğini söylerdi. Yengeç hatırlanmayı, önemsenmeyi, korunup kollanmayı, aranıp sorulmayı sever. Kendi de böyle davranır. Enis Batur bu nedenle denemelerinde okurlarına mektup yazar gibidir. Tüm düşüncelerini, izlenimlerini bıkıp usanmadan aktarır yazılarında. Duygularını da tabii. Yengeç bir duygu insanıdır, coşkudan karamsarlığa savrulup durur. Kah Emma Goldman gibi dans edemeyeceği devrimi istemediğini söyleyecek kadar coşkulu ve açıksözlüdür kah Hemingway gibi iflah olmaz biri. Hemingway maceralı bir hayat sürmüştü ama içindeki karanlığı hiçbir şey avutamamış olmalı ki, sonunda tetiği çekip işi bitirdi. Yengeçler bu yola sık başvurmazlar ama bazen abartıp öyle bir tetiğe dokunurlar ki, ortalık birbirine girer. Maalesef Bush da Yengeç'tir ama yazar değildir. Yazarlar genellikle bu kadar hasar yaratmazlar. Ama onlar da hayalperesttir. Aslında Yengeçler rüya gördüklerinde, hayal kurduklarında genellikle hoş şeyler yaparlar. Mesela Ahmet Hamdi Tanpınar. Abdullah Efendi'nin Rüyaları'nı yazmıştır. Saint-Exupery ise Küçük Prens'i. Yani bütün Yengeçler kötü değildir. Hatta yazar olarak genellikle çok da iyidirler ama yolda, orada burada karşımıza çıkanlarının çekilmez olma ihtimalleri yüksektir. Boynu bükük halleriyle insanda sürekli bir suçluluk duygusu uyandırırlar. Ya da doğrudan huysuzluk ederek yine aynı hedefi tuttururlar. Neyse ki onları hemen Aslan izler de, Yengeç'e maruz kalmanın sıkıntısı biraz hafifler."} {"url": "https://koltukname.com/2014/07/08/nerudanin-hic-yayimlanmamis-ask-siirleri-bulundu/", "text": "Pablo Neruda'nın daha önce hiç yayımlanmamış 20 tane şiiri bulundu. Şili'de Nobel Edebiyat Ödülü sahibi şairin çalışmalarının arasında bulunan ve çoğu aşk temasını işleyen şiirler bu yıl Güney Amerika'da, önümüzdeki yıl ise İspanya'da yayımlanacak. Reposa tu pura cadera y el arco de flechas mojadas / extiende en la noche los petalos que forman tu forma. İngilizcesinden çevirmek gerekirse: Saf kalçan durağan ve ıslak okların yayı / uzuyor gecenin içinde şeklini biçimlendiren çiçek yaprakları. Bu 20 şiirin son yıllarda İspanyolca edebiyatta yaşanan en önemli keşiflerden olduğu düşünülüyor."} {"url": "https://koltukname.com/2014/07/10/dunya-baris-mancoyu-kesfetmeye-gecikmis-de-olsa-hazir/", "text": "70'ler batıda pop müziğin sürekli evrimleşerek dünyayı fethettiği yıllardı. Yeryüzünün dört bir köşesinde müzisyenler, disco, rock, heavy metal ya da soul'la kendi estetik anlayışlarını birleştiriyor, yeni bir evreye giren kapitalizmin de onayıyla, batılı müzikte ufuklar durmadan genişliyordu. Yerel müzikler de bu rüzgarın etkisiyle kendi yollarını aramaktaydı. Nijerya'da afro-beat'ler ortaya çıkarken, Tayland'da oldukça underground bir tür sayılabilecek Luk Thung, ortalığı kasıp kavuruyor, Etiyopya'da özgün bir caz palazlanıyordu. Her ne kadar batı, o sıralarda dünya müziği adını alacak yeni bir metayı piyasaya çıkarmamış olsa, bu nedenle kendi dışında olan bitene ilgisi nispeten düşük kalsa da, yereller bunu umursamadılar. Zaten batı müziğinin kendi içindeki dinamizm, kitlelerin bitmek tükenmek bilmeyen arayışlarını doyurmaya yetmekteydi; batı kendi müziğini üretip zenginleştirmekle oldukça meşguldü. Türkiye'de de 70'ler, kendi içinde benzer bir sürecin geçirildiği yıllardı. Batılı enstrumanlarla rock yapmakta olan bir gurup Türk müzisyeninin, yerel ve folklorikle buluşma arayışları zirvedeydi. Henüz küresel kapitalizmle yeteri kadar bütünleşmemiş, kentli olmamış ve arabeskleşmenin/gecekondulaşmanın erken evresinde bulunan toplumun büyük kısmı kendisine yabancı bu müziğe hiç de sıcak değildi. Çözümü bulmak için çok da uzaklara bakmaya gerek kalmadı. Geleneksel halk müziğinin baş enstrumanı olan bağlamaya elektrik bağlanmasıyla Anadolu rock bir anda ülkeyi eline geçiriverdi. Bir yandan oldukça modern bir sound elde edilirken, diğer taraftan geleneksel köklere de sıkı sıkıya bağlı kalınıyordu. Bu yılların en önemli karakterlerinden biri Barış Manço'ydu. Bugün batı dünyası, bu çok yönlü müzisyeni keşfetmeye hazırlanıyor. Manço'nun 36 yaşındayken kaydettiği, 1979 tarihli beşinci albümü Yeni Bir Gün, dünyada piyasaya sürüldü. Manço'nun haklı şöhreti, tüm çabalarına rağmen şaşırtıcı Japonya turnelerini saymazsak kendi ülkesinin sınırlarını pek de aşamamıştı. Dolayısıyla Yeni Bir Gün de dünyanın bihaber olduğu albümler arasında yerini aldı. Oysa bu büyük ve üzerinde durmaya değer konsept albüm, Anadolu rock adı verilen müziğin evrensel caz müziğine açtığı büyük bir kapı niteliğindeydi. Kılıç Danışman'ın Fender Rhodes'la eklediği enstrümantal pasajlar, tam da bu caz-rock etkilerinin hissedildiği kısımlardı. Ahmet Güvenç'in güçlü bas gitarının da katkısıyla albüm sağlam ve temiz bir sound'a sahip olmuştu. Gerçi melodiler oldukça eskiydi ama Barış Manço, sesiyle ihtiyaç duyulan ince dokunuşları yapıp bütünlükleri sağlıyordu. Bununla birlikte albüm, oldukça sıkıntılı ve huzursuz bir onyılı geride bırakmakta olan Türkiye'ye benzer bir tedirginliği de taşımaktaydı. Pek çok Anadolu rock müzisyeni ya ülkeden sürülmüş ya da tutuklanmıştı. Ülke askeri bir diktaya girmek üzereydi. Zarif Yeni Bir Gün, hem toplumsal hem de bireysel kaygıları da taşımaktaydı. Yeni Bir Gün sonrası Manço'nun Avrupalı bir plak şirketiyle anlaşması suya düşünce, Türkiye'den bir dünya yıldızının çıkması da süresiz ertelenmiş oldu. Oysa uluslararası bir kariyer yapmaya hevesi o yıllarda oldukça yüksekti. Bu hevesi kırılınca, önce daha kolay tüketilir müzikler üretmeye koyulan Manço, ardından TV programcılığına, ardından tatil köyü işletmeciliğine, ardından bir otomobil markasının Türkiye temsilciliğine, ardından da belediye başkanlığı adaylığına kadar uzanan tahmin edilmez bir çizgiye sahip oldu. 1999 yılında kalp krizinden aniden vefat ettiğinde, ülkeyi yasa boğmuştu. Yeni Bir Gün ise yıllarca Türkiye'ye ait bir sır olarak kaldı. Ancak batıda Anadolu'da esmiş olan rock ve caz rüzgarlarına yönelik yeniden yükselmekte olan ilgi sonucu, garip olsa da, Katalonyalı bir yayıncı olan Guerssen Records, Yeni Bir Gün'ü geçtiğimiz günlerde LP ve CD formatlarında tekrar yayımladı. Albüm, tüm dünyadaki müzik marketlerde yerini almış durumda. Manço'nun müziğini dünyaya duyurma hedefi, belki de öldükten sonra gerçekleşiyor. Hatırlatalım, Guerssen Records'un son dönemde albümlerini yayınladığı Türk müzisyenler arasında Edip Akbayram da var."} {"url": "https://koltukname.com/2014/07/11/klasik-eserlerin-elyazmalari/", "text": "Elyazmaları güzeldir. Elyazısı kullanımının günbegün azaldığı tablet ve akıllı telefon dünyasında elyazmaları değerlidir. Günümüzde, yazarın eserinin özgün kopyasının, yani yazarın bilgisayardaki Word belgesinin kendi içinde bir değeri olduğu söylenemez. Böylece zaten zaman geçtikçe değerlenen elyazmaları, giderek nadir bir nesneye dönüştükleri için de değerlenirler. Aşağıda, günümüzde hala sevgiyle ve ilgiyle okunan klasik eserlerin elyazmalarından bir seçki bulabilirsiniz. Ne kadar çağ dışı kalacak olursa olsun, zamansızlığını her daim koruyacak bir seçki."} {"url": "https://koltukname.com/2014/07/15/ufaklik-gocup-gitti/", "text": "Little lakabı, ona boşuna verilmemişti. Jimmy, gerçekten minyatür bir adamdı. Bunun sebebi ise, diğer iki erkek kardeşinde olduğu gibi Kallmann Sendromu adlı nadir görülen genetik bir bozukluktu. Bu durum, ergenliğinin tamamlanmasına engel olmuş, onun adeta doğal bir kastrato sesine, bir ömürlüğüne sahip olmasına yol açmıştı. Little Jimmy Scott, geçtiğimiz haziranda hayatını 89 yaşında kaybettiğinde, halen genç bir tenore contraltino sese sahipti. Jimmy Scott, iniş ve çıkışlarla dolu hayatına 1925'te, on çocuklu bir ailenin çocuğu olarak başlamıştı. Trajik hayatının erken döneminde annesini kaybetmiş, koruyucu bir aile tarafından büyütülürken kilise korolarında şarkı söylemeye başlamıştı. 1940'larda profesyonel kariyerine başlaması gecikmedi. Pek çok müziksever, Scott'ın sesini radyolardan biliyor ve onun bir erkek olduğunu öğrendiklerinde çok şaşırıyorlardı. Etkileyici sesi, zarif yorumları sayesinde 1960'lara kadar da müzik dünyasında tutunmayı başarmıştı. Ancak işler ordan sonra pek iyi gitmedi. Ray Charles'la yaptığı bir işbirliği sebebiyle, kontratı altında olduğu plak şirketiyle düştüğü ihtilaf, Scott'a pahalıya mal oldu. Hem madden hem de ruhen oldukça zor durumda kalan Scott, 1990'larda tekrar keşfedilmeyi beklemek üzere Clevland'a gitti ve orada otellerde, kafelerde, hastanelerde, bulabildiği her tür işte çalışmaya başladı. 80'lerin ortalarında önce küçük kulüplerde sahnelere geri döndü. Ardından yakın bir dostunun cenazesinde söylediği şarkı, onu müzik yapımcılarına tekrar hatırlattı. Böylece kendini tekrar toparlamaya ve kendisinden söz ettirmeye başladı. 1992 tarihli dönüş albümü, Grammy adayı oldu. Ardından Lou Reed, Bruce Springsteen gibi büyük isimler kendisini albümlerine davet ettiler. Scott, küçük bedeninden beklenmeyen bir enerjiyle, sanki kaybettiği yıllardaki açığı kapatmak için, müzik yapmaya, konserler vermeye koyuldu. İstanbul'a da uğradığı turnelerinde, çok sayıda yerde hayranlarıyla buluştu ve o eşsiz sesini duyurdu. En bilinen parçalara orijinallerinden bile daha etkileyici yorumlar getirdi. 78 yaşında beşinci evliliğini yaparken hala hayat doluydu. Zira zaman, Scott için kendini aradığı ve gerçekleştirdiği süreçte bir teferruattı. Bu durumu, Tanrı'nın beni bu bedene koymasının bir sebebi olduğunu fark ettim. Tek yapmam gereken, kendim olacak cesareti bulmaktı. Onu ortaya çıkarmak, bir ömre maloldu sözleriyle açıklamıştı."} {"url": "https://koltukname.com/2014/07/17/dunyanin-elyazisinin-ortalamasi-ya-da-evrensel-font/", "text": "Geçtiğimiz hafta ünlü eserlerinelyazmalarını paylaşmış, elyazısının kullanım alanının gitgide daraldığından, bu şekilde devam ederse bir alışveriş listesinin bile nadir esere dönüşeceğinden dem vurmuştuk. Neyse ki bu hafta Wired dergisinde gördüğümüz haber, o günlere henüz ulaşmadığımıza, elyazısının hala önemini koruduğuna dair yüreğimize su serpti. Dünyada belki de en yaygın kullanılan tükenmezkalemlerin üreticisi BIC, devasa bir elyazısı veritabanı oluşturuyor. The Universal Typeface Experiment adını verdikleri çalışmaya dünyanın neresinde olursa olsun katılabiliyorsunuz. Siz internet sitesine alfabeyi teker teker çiziyorsunuz, yazılım da sizin elyazınızı veritabanına ekleyip tüm harflerin ortalamasını alıyor. Böylece ortaya ortalama bir elyazısı ya da BIC'in deyimiyle evrensel bir font çıkıyor. Şimdiye kadar veritabanına 99 farklı ülkeden 434,000 harf eklenmiş durumda. The Universal Typeface Experiment'a katkıda bulunmak için BIC'in uygulamasını indiriyor ve harflerinizi ekrana parmağınızla yazıyorsunuz. Wired'ın yazarı Margaret Rhodes'un haklı olarak dikkat çektiği gibi, bunu deneyin bir kusuru olarak sayabiliriz: Elyazısı kalem tutarak öğrendiğimiz, kalemle yazarak geliştirdiğimiz bir şeydir ve parmakla yazmakla kalem tutarak yazmak ortaya farklı sonuçlar çıkarır. Yine de deneyin bu şekilde çok daha geniş bir kitleye ulaşabildiğini yadsıyamayız. BIC siteyi ağustosa kadar açık tutmayı, daha sonrasındaysa sonuç olarak ortaya çıkan evrensel fontu kullanıma sunmayı planlıyor. Siz de katkıda bulunmak isterseniz buraya buyurabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2014/07/18/victor-hugo-medeniyetin-bu-cok-karanlik-aninda-sefilin-adi-insandir/", "text": "Yaşamı boyunca çeşit çeşit eser veren Victor Hugo, günümüzde yine de Notre-Dame'ın Kamburu ve Bir İdam Mahkumunun Son Günü gibi birkaç eseriyle tanınıyor. Elbette en meşhur eserinin Sefiller olduğu su götürmez bir gerçek. Kitapla ilgili ilgisiz birçok kişinin adını bildiği romanın ne kadar okunduğuysa başka bir mesele. Çok kalın olmasının yanı sıra kısaltılmış çocuk kitabı baskılarına ve filmlerine de yaygınca ulaşılabildiği göz önüne alınırsa aslında pek de fazla okunmadığını varsayabiliriz herhalde. Victor Hugo'nun Mösyö Daelli'ye Sefiller üzerine yazdığı aşağıdaki mektup, edebiyat severleri meraklandıracak, bu dev romanı okumaya teşvik edecek nitelikte. Hugo, romanını anlattığı bir mektupta bu kadar çarpıcı sözleri kaleme alıyorsa, kitabın kendisinde neler yazmıştır acaba, diye düşünmeden edemiyor insan. Sefiller kitabının tüm halklar için yazılmış olduğunu söylerken haklıydınız beyefendi. Herkes tarafından okunacak mı bilmiyorum ama ben herkes için yazdım. İngiltere'ye olduğu kadar İspanya'ya, İtalya'ya olduğu kadar Fransa'ya, Almanya'ya olduğu kadar İrlanda'ya, köleleri olan cumhuriyetlere olduğu kadar, serfleri olan imparatorluklara da hitap etmektedir. Toplumsal meseleler sınırları aşar. İnsan türünün yaraları, dünyayı kaplayan o geniş yaralar, dünya haritası üzerine çizilmiş mavi ya da kırmızı çizgilerde son bulmuyor. İnsanın cahil ve umutsuz olduğu her yerde, kadının kendini ekmek parası için sattığı her yerde, çocuğun bir şeyler öğrenebileceği bir kitabın ve ısınabileceği bir ateşin eksikliğini çektiği her yerde, Sefiller kapıyı çalar ve şöyle der: Açın kapıyı, sizin için geldim. İçinde yaşadığımız medeniyetin bu çok karanlık anında, sefilin adı insandır; her iklimde can çekişmekte, her dilde inlemeye devam etmektedir. Sizin İtalya'nız da Fransa kadar muaf değil kötülükten. Sizin o hayran olunası İtalya'nız yüzünde tüm sefaletlerin izlerini taşıyor. Yoksulluğun çılgın bir biçimi olarak eşkıyalık sizin dağlarınızdan doğmadı mı? Çok az millet vardır ki, eni konu ortalığa sermeye çalıştığım manastırlar denilen o ülser tarafından bu kadar derinlemesine yenilip bitirilsin. Roma'nız, Milano'nuz, Napoli'niz, Palermo'nuz, Torino'nuz, Floransa'nız, Sienna'nız, Pisa'nız, Mantova'nız, Bolonya'nız, Ferrare'niz, Cenova'nız, Venedik'iniz, kahramanlıklarla dolu bir tarihiniz, görkemli harabeleriniz, muhteşem abideleriniz, büyüleyici şehirleriniz olabilir ama siz de bizim gibi fakirsiniz. Harikalar kadar böceklerle de dolu ülkeniz. İtalya'da güneşin göz kamaştırıcı olduğuna şüphe yok ama ne yazık ki, gökyüzünün maviliği insanların üzerinde paçavralar olmasını engellemiyor. Sizin de bizim gibi önyargılarınız, batıl inançlarınız, zorbalıklarınız, bağnazlıklarınız, cehaletten doğan gelenekleri destekleyen kör kanunlarınız var. Damağınızda geçmişin tadı olmadan ne bugünün tadını çıkarabiliyorsunuz ne de geleceğinkini çıkarabileceksiniz. Sizin de barbarınız var, keşişiniz var, lazzaroni'niz var. Sizin toplumsal meseleleriniz de bizimkinden farksız. Sizde açlıktan ölen daha az ama ateşli hastalıktan ölen daha çok; sağlık bilginiz bizimkinden çok daha iyi değil. Karanlıklar, İngiltere'de Protestan, İtalya'da Katolik; ama farklı isimler altında da olsa, sizin dilinizdeki piskoposun İngilizcedeki piskopostan farkı yok ve gece her zaman orada bir yerlerde ve aşağı yukarı hep aynı nitelikte. İncil'i iyi açıklayamamak ya da İsa'nın öğretisini iyi anlayamamak, hep aynı. Devam etmeye gerek var mı? Bu iç karartıcı paralelliği daha da ayrıntılarıyla tespit etmeye gerek var mı? Sizin yoksullarınız yok mu? Aşağıya bakın. Sizin asalaklarınız yok mu? Yukarı bakın. Bu iğrenç dengenin iki tepe noktası, sürekli yoksulluk ve asalaklık. Terazinin bu acılı dengesi, sizin önünüzde de bizim önümüzde olduğu gibi ağır ağır sallanmıyor mu? Medeniyetin kabul ettiği tek ordu olarak, öğretmenler ordunuz nerede? Ücretsiz ve zorunlu okullarınız nerede? Dante'nin, Michelangelo'nun vatanında herkes okumayı biliyor mu? Kışlalarınızı liselere dönüştürdünüz mü? Sizin de bizim gibi zengin bir savaş bütçeniz ve gülünç bir eğitim bütçeniz yok mu? Sizin de bizim gibi, kolaylıkla askerliğe dönüşen, pasif bir boyun eğişiniz yok mu? Garibaldi'nin, yani İtalya'nın yaşayan onurunun üzerine ateş açılması emrini verecek kadar ileri giden bir militarizminiz yok mu? Toplum yapınızı bir gözden geçirip ne noktada olduğuna bakalım, en belirgin suçunu görelim, kadını ve çocuğu gösterin bana. Bu iki zayıf varlığın çevresini saran koruma düzeyi medeniyet düzeyinin ölçüsüdür. Fahişelik Napoli'de Paris'te olduğundan daha mı az dokunaklı? Kanunlarınızın dayandığı gerçeklik ve mahkemelerinizden çıkan adalet ne düzeyde? Şu karanlık sözcüklerin anlamını bilmeme mutluluğu yaşıyor olabilir misiniz tesadüfen: kamu adına kovuşturma, meşru suçlar, kürek, darağacı, cellat, ölüm cezası! İtalyanlar, sizde de işler bizdekinden farksız, Beccaria öldü ama Farinace yaşıyor. Ayrıca bir de mantık durumunuza bakalım. Ahlaki ve siyasi kimliği kabul eden bir hükümetiniz var mı? Kahramanlara genel af uyguluyorsunuz! Fransa'da da benzeri bir şeyler yapıldı. Neyse, sefaletlere geri dönelim, hepimizin bir sürü olduğu kesin; bu konuda siz de bizim kadar zenginsiniz. Bizim gibi sizde de çifte lanetleme yok mu? Hem papazın sözü üzerine dini açıdan hem de hakimin kararıyla toplum tarafından lanetlenmiyor mu sefiller? Ey yüce İtalya halkı, yüce Fransa halkına benziyorsun sen de. Yazık! Kardeşlerim, siz de bizim gibi Sefillersiniz. İçinde bulunduğumuz karanlığın dibinde, cennetin uzaklardaki, ışıklar içindeki kapılarını bizden daha açık göremiyorsunuz. Fakat papazlar yanılıyor. Bu kutsal kapılar arkamızda kalmadı, önümüzde duruyor. Özetleyeyim. Bu kitap, Sefiller, bizim olduğu kadar sizin de aynanız. Bazı insanlar, bazı toplumsal sınıflar bu kitaba karşı isyan ediyor, anlıyorum. Aynalardan, gerçekliğin sözcülerinden nefret edilir ama bu onların faydalı olmalarını engellemez. Bana gelince, ben herkes için yazdım, ülkeme karşı büyük bir aşkla ama Fransa'yı başka bir halktan daha fazla düşünmeden yazdım. Yaş aldıkça basitleştiriyorum kendimi ve gitgide vatansever değil, insanlık-sever oluyorum. Zaten çağdaş eğilim ve Fransız Devrimi'nin yaydığı ışık da bunu gerektiriyor. Kitaplar, medeniyetin git gide genişleyen yapısına cevap vermek için, yalnızca Fransız, İtalyan, Alman, İspanyol, İngiliz olmaktan vazgeçmeli ve Avrupalı olmalıdır; daha da ötesini söylüyorum, insani olmalıdır. Buradan yeni bir sanat mantığı ve her şeyi, hatta bir zamanlar dar olan koşulları, zevkleri ve dili de değiştiren bazı birleşimlere ihtiyaç doğuyor; bu alanlarda da ilerleme gerekiyor. Fransa'da, bazı eleştirmenler beni Fransız zevki olarak adlandırdıklarının dışında olmakla eleştirdi; çok mutlu oldum; bu övgüye layık olmak isterdim. Sonuçta, elimden geleni yapıyorum, evrensel acıyı hissediyorum ve hafiflemeye çalışıyorum, insanın aciz güçlerinden başka bir şey yok elimde ve herkese haykırıyorum: Yardım edin bana! İşte beyefendi, mektubunuz bende bunları söyleme isteği yarattı; bunu sizin için, ülkeniz için söylüyorum. Bu kadar ısrar etmemin nedeni, mektubunuzdaki bir cümlenizdir. Bana, Çok sayıda İtalyan, 'Bu kitap, Sefiller, bir Fransız kitabı. Bizi ilgilendirmiyor. Fransızlar tarih gibi okusun, biz roman gibi okuyalım,' diyor, diye yazmışsınız. Yazık! Tekrarlıyorum, İtalyan ya da Fransız, sefalet hepimizi ilgilendirir. Tarih yazılmaya, felsefe oluşturulmaya başladığından beri, sefalet insan türünün üzerindeki giysidir; sonunda bu paçavraları parçalayıp atmak ve yerine, halkın çıplak bacakları üzerine, şafağın geniş pembe örtüsü ile geçmişin meşhum kilidini koymak gerekecek. Bu mektubun bazı kafaları aydınlatabileceğini ve bazı önyargıları dağıtabileceğini düşünüyorsanız, yayımlayabilirsiniz beyefendi. Saygılarımı kabul etmenizi dilerim."} {"url": "https://koltukname.com/2014/07/23/iyi-okur-bulmak-zor/", "text": "Flannery O'Connor, çağdaş Amerikan edebiyatının en önemli öykücülerinden. Güney gotiği olarak tabir edilen edebiyat akımının da öncülerinden. Hayatı boyunca sistemik lupus hastalığıyla cebelleşen ve 39 gibi genç bir yaşta ölen O'Connor'ın öyküleri de hayatı gibi acı doludur. Derindir; belki yer yer zor anlaşıldığı da söylenebilir ama asla da aşağıdaki abuk yorumlara açık değildir. 1961'de, bir İngilizce profesörü O'Connor'a öğrencileri adına bir mektup göndererek İyi İnsan Bulmak Zor öyküsüne açıklık getirmesini rica etmiş. Aşağıdaki örnek paragraftan da görebileceğiniz üzere, sevgili hoca ile öğrencileri, şair burada ne demek istiyoru iyice uç noktalara taşımışlar. DİKKAT! Bu paragraf öykünün sonuna dair bilgiler içeriyor! Birkaç olası yorumu uzun uzun değerlendirdik; hiçbiri bizi tam tatmin etmedi. Genel anlamda, Misfit'in ortaya çıkışının, öykünün ilk yarısındaki olaylar gibi gerçek olduğuna inanmıyoruz. Bailey'nin Misfit'in ortaya çıktığını hayal ettiği kanaatindeyiz; çünkü seyahatten önceki gece ve bir de yol kenarındaki lokantada mola verdiklerinde Misfit'in uğraşlarından haberdar olmuştu. Dahası, Bailey'nin kendini Misfit'le özdeşleştirdiği, bu yüzden öykünün son yarısındaki hayali bölümde iki rol oynadığını düşünüyoruz. Ama tüm çabalarımıza rağmen gerçeğin bir ilüzyona ya da hayale hangi noktada dönüştüğünü bir türlü belirleyemedik. Kaza gerçekten yaşanıyor mu yoksa bu Bailey'nin rüyasının bir parçası mı? İçine düştüğümüz bu zorluktan kolay bir çıkış yolu bulmaya çalıştığımızı sanmayın lütfen. Öykünüzü çok beğendik ve büyük bir titizlikle inceledik ama anlamamızı istediğiniz mühim bir noktayı kaçırdığımıza eminiz. Yukarıda özetini geçtiğim yoruma dair görüşlerinizi ve İyi İnsan Bulmak Zoru yazmaktaki hedeflerinize dair yorumlarınızı iletebilirseniz size müteşekkir kalacağız. Doksan öğrenciniz ile üç öğretmeninizin yorumları tamamen akıl dışı ve benim hedeflediklerimden alabildiğince uzak. Bu yorum doğru olsaydı, öykü ucuz bir numaradan öteye geçemezdi ve ilgi alanı anormal psikolojiyle sınırlı kalırdı. Ben anormal psikolojiyle ilgilenmiyorum. Öykünün ilk bölümüyle Misfit'in sahneye girdiği ikinci bölüm arasında bir gerilim farkı var ama bu gerçekliğin azaldığı anlamına gelmiyor. Elbette bu öykü, Georgia'lıların gündelik hayatlarını yansıtması açısından gerçekçi sayılamaz. Oldukça biçimlendirilmiş ve öykünün anlamı ciddi olsa da düzeni karikatürleştirilmiş. Bailey'nin tek önemi, babaannenin oğlu ve arabanın sürücüsü olması. Ayarsız'ı ilk fark eden ve öykü boyunca Ayarsız'la ilgili en çok endişelenen babaanne. Öykü, babaanne ve yüzeysel inançları ile Ayarsız'ın İsa'nın davranışıyla Ayarsız'ın dünyasını altüst eden davranışıyla ilgili çok daha samimi hisleri arasında bir tür düello. Okur bir öykü üstüne düşünmeyi sürdürdükçe öykünün onun için anlamı genişlemeli; ama anlam, bir yorumla yakalanamaz. Öğretmenler öykülere, verilen her bariz yanıtın doğru kabul edilebildiği araştırma sorularıymış gibi yaklaşmayı alışkanlık edindiyse, öğrenciler edebiyattan zevk almayı asla öğrenemeyeceklerdir. Fazla yorum yapmak kuşkusuz az yorum yapmaktan daha kötüdür ve öykü okura bir his vermiyorsa bu hissi teori sağlayamaz. Amacım rahatsız edici bir tonla yazmak değil. Şok içindeyim."} {"url": "https://koltukname.com/2014/07/28/haftadan-kalanlar-21-27-temmuz-2014/", "text": "Etgar Keret İsrail'le ilgili görüşlerini bir kere daha açıkladı. Bu sefer The New Yorker için. Zenci bir genç olduğu için süpermarketlerde hırsızlık yapacağı korkusuyla sürekli çalışanlar tarafından takip edilen çocuk, kendisini izleyenleri Vine'la tüm dünyaya ifşa etti. Gerçekten hırsızlık yapan bir yankesici, üstelik eskilerden, efsanevi bir yankesici ise hikayesini parmaklıkların ardından The New York Times'a anlattı. Nasıl yakalandığına polislerin bile şaştığı yankesici, kimlik hırsızlığı çağında insanların kredi kartı bile kullanmadığı, ceplerinde hep nakit taşıdığı zamanları yad ederek Nerede o eski günler! diyor. Bir başka Times haberi: İşleri ertelemek kötüdür de, erkenden bitirmek iyi midir? Araştırmalara göre o kadar da iyi değilmiş. Ayrıntılar burada. İnternete kedinizin fotoğrafını ve videosunu koyarsanız sonunda evinizi bu haritanın üzerinde bulabilirsiniz: Kedinin Nerede Yaşadığını Biliyorum. Dolabınızın dağınıklık biçimi kişiliğinizin yalnızca bir yansıması. Dövmelerin neden, dahası nasıl kalıcı olduğunun bilimsel açıklamasını merak edenler bu TED videosuna bir göz atabilirler."} {"url": "https://koltukname.com/2014/07/31/john-steinbeck-usulu-mantarli-risotto/", "text": "İngiliz fotoğrafçı ve yazar Mark Crick, Kafka'nın Çorbası adlı kitabında, Ünlü yazarlar ne tür yemek tariflerini verirlerdi? sorusunun yanıtını arıyor. Altbaşlığı 14 Tarifle Dünya Edebiyatı Tarihi olan kitap, Jane Austen'dan Graham Greene'e, on dört farklı yazarın üslubunda yemek tarifi veriyor. Takipçilerimiz edebiyat ve yemeğin ilişkisiyle nasıl yakından ilgilendiğimizi biliyordur. Bu yüzden en sevdiğimiz yemeklerden biri olan mantarlı risottoyu Steinbeck'in tarifiyle sizlerle paylaşma fırsatını kaçırmak istemedik. Yazarın favori kokteylini merak edenleriyse buraya alalım. Crick'in kitapları Türkçede Can Yayınları'nca basılıyor. Kafka'nın Çorbası'nın yanı sıra Sartre'ın Lavabosu ve Machiavelli'nin Bahçesi'ne de ulaşabilirsiniz. Aşağıdaki alıntı da dahil olmak üzere hepsi Gülden Şen çevirisi. Crick'in bu klasik yazarın üslubunu iyi tutturup tutturmadığını merak edenler ise Steinbeck'in tüm eserlerine Sel Yayınları'ndan, üstelik Tomris Uyar ve Ayşe Ece gibi isimlerin çevirileriyle ulaşabilirler. Porciniler kuru ve bumburuşuk duruyordu. Her bir dilim susuzluktan kıvrılmış, kuru toprak rengindeydi. Sular önce damla damla başlayıp sonunda boşanınca, içebildikleri kadar içtilerse de, çok geçmeden hayatın kaynağı sıvıyla örtülmüşlerdi. Kurumuş parçalar eski şekillerini aldı, kıvrımlar açıldı ve suyun lütfuyla parlayan, yassı bir kitleye dönüştüler. Bir kase ağaç kabuğuna benzeyen mantar artık yeni pişmiş et rengindeydi ve Arizona toprağının kuru çamurundan çok, ıslak toprağın mor-kahverengi rengine dönüşmüştü. Aşçı kadın onları bu şekilde 45 dakika suda bıraktı. Her şeyden önce yağ, hem de sıma, kalın tabanlı tencereye döküldü ve alevler metali yalarken daha da sıvılaştı. Yabani mantarlar dokununca ele serin geliyordu. İnce kaubkları ve yumuşacık beyaz göveleri bıçakla kolayca kesiliyor, dilimler kesme ahtasının üstünde yığılıyordu. Aşçı kadın kızmış yağın kokusunu alınca burnunu kırıştırdı ve mantarları kızartmadan önce ateşi kıstı. Mantaların soluk eti yeşil sıvıyı çekti ve tava kızdıkça kahverengiden altın rengine döndü. Bir zamanlar mat olan yüzeyleri şimdi yağlı bir tabakayla parlıyordu. Artık her taraf dayanılmaz sıcaktı. Ateş düzgün ve sürekli bir şekilde harlandı; alevler hiç titremeden tavanın dibini dövdü. Aşçı kadın mantaları tavada çevirip kızartırken eliyle alnını sildi. Hazır olunc aonları bir süzgece aldı; koyu renkli ve tuzlu sularını da sonradan kullanmak üzere ayırdı. Hiçbir şey ziyan edilmiyordu. Tavaya taze yağ kondu. Süzülmüş porcini mantarları, cızırdayarak etlerindeki suyla mücadele eden kızgın yağın üstüne kaydılar. Aşçı porcinilerin sesini bir kapakla bastırdı. Kapağın altında buhar yoğunlaşıp tavaya damlayarak, bir yağmur döngüsü oluşturdu. Kadının yara izleriyle dolu nasırlı elleri, soğanla sarmısağı soyup ince ince kıydı. Eğer tava kurumazsa porcinilerin iyi olacağını biliyordu; yapacağı iş için nemli olmaları gerekiyordu. Hazır olunca porcini mantaları da bir kenara alındı ve yerlerini soğanla sarmısak aldı. Kokuları bir bulut gibi yükselince aşçı geri çekildi, gözleri yanıyordu. Soğan şeffaflaşıp yumuşadı ve suyunu saldı. Kadın sebzeleri bir kapakla örttü. Yumuşacık, sulu bir posa haline dönüşene dek mırıldanıp inlediler. Sonra pirinç soğanla sarmısağın üzerine serpildi; yağda çevrilen her tanesi parlıyordu. Düştüğü yerdeki nemi toplayan kuraklık sonrası yağmur gibi, pirinç de sıvıyı çekmeye başladı. Bir yandan da porcinilerin suyu Pebble Beach'e vuran dalgalar gibi hışırdayıp fokurduyor, beyaz taneler ağır ağır şişmeye başlıyordu. Çok geçmeden suyunu çekmişti. Tuzla biber ekildi ve şimdi de tıpkı mevsimlerin hareketi gibi, ağır ağır sebze suyu eklendi. Parmesan peyniri sert ve kuruydu. Aşçı elindeki küçük parçayı rendeledi. Peynir, önce harman makinesinden çıkan mısır gibi kalın, ardından uçuşan ilk karlar gibi ince ve kocasının hızarından fırlayan tahta parçalarının ardında bıraktığı talaş gibi toz haline gelene dek rendelendi. Parmesan peynirini ikiye bölüp yarısını mantarlar ve porcinilerle beraber hemen hemen pişmiş pirince kattı. Yoğunlaşan karışımı son bir kez karıştırmadan önce birkaç damla da beyaz şarap ekledi. Karışımı özenle çatlak kaselere paylaştırıp, kalan Parmesan peynirini üstlerine serpti. Et ve patates değildi, ama en azından bu akşam ailesi bir şeyler yiyecekti."} {"url": "https://koltukname.com/2014/08/01/sevilmeyen-evlatlar/", "text": "Creep, Radiohead için aslında çok mühim bir parça. MTV'nin bu parçayı günde 60 kez çalması sayesinde onları tanımayan kalmamış, ilk albümleri Pablo Honey de bu sayede büyük satış rakamlarına ulaşmıştı. Buna rağmen, daha kayıt aşamasında bile grubun Creep için olumsuz bir bakışı vardı. Parçadan o kadar soğumuşlardı ki, Creep yıllarca konserlerde çalınmadı. Dahası, bir konserde, hangisi olduğu bilinmeyen bir grup üyesi, parçayı isteyen seyircilere Kapatın çenenizi, bıktık 'Creep'ten, diye bağırmıştı. 80'li yılların en büyük hitlerinden biri Take My Breath Away, yine o yılların en popüler filmlerinden Top Gun'ın film müzikleri arasındaydı. Giorgio Moroder ve Tom Whitlock tarafından yazılan parça, solist Terri Nunn dışında diğer grup üyelerine kendini pek beğendirememişti. Hatta bas gitarist John Crawford nefret ettiğini, parçanın grubun sound'una da, genel müzikal çizgilerine de uymadığını söyleyip durmaktaydı. Grubun geri kalanı da bu fikre kulak verip parçadan vazgeçmek üzereyken, plak şirketinin ısrarıyla parça yayınlandı ve büyük başarı elde etti. Ama grup bundan bir yıl sonra dağılmaktan kurtulamadı. Bugün Berlin'i hatırlayanların yaşı 40'larda. Klasik rock müziğin kilometre taşlarından biri olan bu parça konusunda Robert Plant 80'lerin sonundan itibaren, olumlu konuşmakta zorluk çekiyor: 'Stairway'i 1971'de yaptık, o yıllarda büyük sükse yapmış ve sevilmişti. Ama bu kadar yıldan sonra artık bıktığımı söyleyebilirim. Plant'in bazen kanlı düğün marşı diye bahsettiği bu parçadan soğumasına, Jimmy Page'in konserlerde parçanın sonuna eklediği ağdalı ve bitmek bilmeyen soloların neden olduğu da dedikodular arasında. Grup, X&Y albümü için yaptıkları yeni bestelerinden birinin Kate Bush'un Running Up That Hill'inden kopyalanmış gibi olduğunu farkedip parçayı değiştirmeye çalışmıştı. Kate Bush'tan kaçmayı başardılar. Ancak parça artık pek de mutlu oldukları bir halde değildi. Albümün çıkışı yaklaştığı ve plak şirketi de parçayı beğendiği için istemeyerek ilk 45'lik olarak Speed of Sound seçildi. Ama grup bu parçayı canlı çalmamakta ısrarlı. Beste makinası Paul McCartney'nin yapıp gruba sunduğu ve John Lennon'ın nefret ettiği sayısız parçalardan biri de When I'm Sixty-Fourdu (64 olduğumda). Lennon parçanın anneanne müziği olduğunu iddia ediyordu ki, ismine bakınca haksız sayılmazdı. Ama asıl itiraz noktası, parçanın tamamen McCartney'e ait olmasıydı. Ben asla böyle bir parça yapmam, diye söylense de, Sgt. Pepper's Lonely Hearts Club Band albümüne girmesine engel olamadı."} {"url": "https://koltukname.com/2014/08/14/burclar-ve-yazarlar-aslan/", "text": "Sırma Köksal'ın 2003'te Radikal Kitap'ta yayımlanan, burçlar üzerinden yazarları inceleyen yazı dizisini, yazarın da izniyle bu yıl Koltukname'de paylaşacağız. Aradan geçen 10 yıldan sonra okurlarca yeniden keşfedilmesi ve sizleri de bizleri ettiği kadar mutlu etmesi ümidiyle. Aslan kedigiller ailesinden haşmetli bir hayvandır, Ormanlar Kralı olarak bilinir. Yırtıcı ve tembel bir avcıdır, avını şiddete başvurarak kısa sürede yakalar, üstüne krallar gibi uzun uzun dinlenir, kebap yapar. Aslan her şeyin en parlağını sever, yıldızı doğal olarak Güneş'tir. Dorothy Parker, Siz lüksünüze bakın, lüzumlu işler kendi başının çaresine bakar, diye buyurmuştu bütün Aslanlığıyla. Lüks Aslan'ın harcıdır, sıradan ölümlülerin başına iş açabilir. Üstelik sıradan ölümlülerin başına iş açması Aslanlar'ı rahatsız da etmez. Mesela George Bernard Shaw, Paralı sınıfları tanıdıkça giyotini daha iyi anlıyorum, demişti. Shaw Aslan'dı, paralı sınıflardan tanıdıkları ise büyük ihtimalle Aslan değildi. Çünkü Aslan genellikle giyotine gerek bırakmadan parasını, malını, mülkünü paylaşmaya hazır, cömert birisidir. Aslan'ın paylaşmaya razı olmayacağı tek şey iktidardır. Elias Canetti, ister yaşıyor olsun ister ölmüş olsun, Tanrı hakkında konuşmamayı imkansız buluyordu, ne de olsa bu kadar uzun süre ortalıkta olmuş biriydi Tanrı. Aslan geri planda kalmayı, herhangi birinden sonra gelmeyi sevmez. Sevdiği ve elde ettiği şeylerin de en iyisi olmasını ister her zaman. Turgut Uyar, Tomris Uyar'la evlenmişti, en yakın arkadaşı ise Edip Cansever'di. Ama bu doğaldır, Edip Cansever de Aslan'dı, o da en iyisini istiyordu, onun için onun da en yakın arkadaşları Uyar çiftiydi. Aslan hayatı, eğlenmeyi, gülmeyi, başkalarını büyülemeyi ise çok sever. Espri duygusu ise ancak kendine güveni tamam olduğunda gelişir. Vitold Gombrovicz kendine güveni tam Aslanlardandı ama espri duygusu da iyi kötü yine kendine yontmaktan yanaydı. Aslında Aslan genellikle iyimser birisidir. Kış geldiğine göre bahar uzakta olabilir mi, diye sevinirdi Shelley. O da otorite tanımaz, iyimser bir romantikti. Aslan zaten romantiktir. Hem de biraz demode biçimde romantiktir. Zelda Fitzgerald, artık soyu tükenmekte olan insanlara hitap edecek çok güzel bir roman yazmak isterdi: Sadakat, küçük düzenli dünyalar ve pop şarkıların felsefesiyle yaşayan insanlar hakkkında bir kitap. Ama Aslan pek uzakgörüşlü değildir, bu insanların soyu hiç tükenmez. Dünya dediğiniz yer Aslan, Terazi, Boğa ve diğerleriyle doludur. İyi ki doludur çünkü Aslan zaman zaman yalnız kalmak ihtiyacı hissetse de yalnızlığı pek sevmez. Çevresinde hep elit insanlardan oluşan bir kalabalık bulunsun ister, yazar olmadığında da ister bunu. Edebiyat ajanı Barbaros Altuğ da onun için kendine seçme yazarlardan oluşan bir maiyet toplamıştır. Bazıları onlara kıl olur ama Aslan'ın yaptığı şeyler diğerlerini sık sık kıl edebilir. Çünkü onun gözünde dünya en son piyesini sergileyeceği bir sahnedir. Kendisi için bir şeyler yapmayı pek aklı almaz. Raymond Chandler bir insanın gizli gizli de olsa bir kağıda bir şeyler yazmaya başladığında bunu illa ki yayımlamak isteğiyle yaptığına inanırdı. Buradan da anlaşılacağı gibi Aslan yaptıklarını denize atmaz. Denizle ilişkisi daha başka türlüdür, merak edenler Melville'in Moby Dick'ini okusunlar. Aslan seyrek ama yeterli kudrette öfkelenir. Ortalığı birbirine katar. Bu da olsa olsa Başak'ın işini zorlaştırır."} {"url": "https://koltukname.com/2014/08/18/yasaklar-yasaklar/", "text": "Grup Yorum ise zaten var oldukları için yasaklanmışlardı. Gelenin gideni arattığı bir ülkede yaşadığımız için, bunlara gülümseyerek bakıyor olmak sizleri endişelendiebilir. Haklısınız. İçinizi biraz rahatlatacaksa, dünyanın başka yerlerinde de sansüre uğrayan çok sayıda müzisyen olduğunu hatırlatalım. Kim derseniz, örneğin Roger Waters. 1984 yılında Pink Floyd'dan ayrılışı sonrası, Eric Clapton'ı da dahil ettiği kadrosuyla yaptığı ilk albüm, The Pros and Cons of Hitchhiking olmuştu. Bir otostopçuyla yaşanan ve yer yer yetişkinlere yönelik maceraları konu edinen rüyaları anlatan albümün kapağında, Linzi Drew adlı bir soft-porno yıldızının, ünlü illüstratör Gerald Scarfe tarafından çizilmiş çıplak bir resmi bulunuyordu. Albümün kapağı özellikle kuzey Amerika'da dindar kesimin, Avrupa'da da feminist grupların sert tepkisini çekmişti. Bunun üzerine Drew'un kışkırtıcı kalçaları, eskiden Türk gazetelerinde ne işe yaradığı bilinmese de gördüğümüz göz bantlarına benzer bir bantla sansürlenmiş, albümün satışına ancak bu şekilde devam edilebilmişti. Waters'ın Türkiye'deki bir başka sansür tecrübesi de 1982 yılında Alan Parker'ın yönettiği The Wall filmiyle gerçekleşmişti. Film, dönemin askeri yönetimi tarafından sakıncalı bulunmuş, her nasılsa gözden kaçarak sinemalarda iki hafta kadar gösterildikten sonra yasaklanmıştı. Erotizm dozu yüksek olduğu için ABD'de yasaklanan tek albüm kapağı Roger Waters'a ait değil. Almanların ünlü hard rock grubu Scorpions da böyle bir kapak sebebiyle sansüre uğramıştı. Ünlü tasarımcı Storm Thorgerson tarafından hazırlanan Lovedrive kapağı, bir arabanın arka koltuğunda oturan bir erkek ve bir göğsü açıkta olan kadın kompozisyonuyla oldukça iç gıdıklayıcıydı. Zaten Playboy dergisi tarafından 1979 yılının en iyi albüm kapağı seçilmesi de bir işaret olsa gerek. Ama ABD'li müzik dağıtıcılarını masumiyetine ikna etmek mümkün olmamıştı. Bunun üstüne, ABD'de bir akrep resmiyle albümün dağıtımına izin verildi. Meraklısı için not, Scorpions, 1976'da da Virgin Killer albümüyle -Almanlar için sıradan karşılanabilse de- sansasyonel bir kapak kullanmıştı. Erotizm gibi bir diğer tabu olan din mefumuna dokunmak da, sansüre uğramak için geçerli bir sebep. Politik illüstrasyonlarıyla bilinen bir çizer olan Larry Carroll, daha önce Slayer'ın çok başarılı Reign in Blood, South of Heaven ve Seasons in the Abyss albümlerinin kaotik, şeytani, karanlık kapaklarını üretmişti. Slayer, 2006 yılındaki albümleri Christ Illusion için de Carroll'la çalışmak istemişti. Grubun kapak için talebi, umutsuzluk denizine düşmüş bir İsa resmiydi. Sonuçta ortaya çıkan eser, tek gözü olmayan, kolları kesik, kellelerin yüzdüğü bir kan denizinin ortasında ayakta duran bir İsa şeklindeydi. Grup kapak tasarımındaki İsa'yı uyuşturucu müptelasına benzemesi sebebiyle çok beğenmişti. Albüm Mumbai Hristiyan Birliği'nin tepkisiyle (nüfusun çok küçük bir kısmı olsa da, 25 milyon Hıristiyandan bahsediyoruz) Hindistan'da çıkar çıkmaz yasaklanırken, ABD'nin pek çok yerinde farklı bir kapakla satılmak zorunda kalmıştı. Şaşırtıcı olsa da The Beatles da albüm kapağı sebebiyle sorun yaşayan gruplardandı. Sadece ABD, Kanada ve Japonya'da yayınlanan Yesterday and Today adlı derleme albümlerinin kapak çalışması oldukça sıradışıydı. Aslında kapak fotoğrafının da aralarında bulunduğu koleksiyon, Robert Whitaker tarfından 1966 yılında çekilmişti. Sıkıcı çekimlerden farklı olması için Lennon'ın fikirlerinden yola çıkılmıştı. Fotoğraflarda grup üyeleri kasap önlükleri, et parçaları ve oyuncak bebek uzuvlarıyla görülmektelerdi. Yesterday and Today kapağının bunlardan biri olması fikri ise Paul McCartney'ye aitti. Albümü DJ'lere ve müzik yazarlarına eleştiri için gönderen plak şirketi, çok sert tepkilerle karşılaşmıştı. Ürettiği 750.000 kopya için apar topar yeni ve yenilir yutulur bir kapak bastıran şirket, güç bela bir felaketin eşiğinden dönmüştü. İptal edilen ve kasap kapağı diye anılan kapak, 1987'de Capitol tarafından sınırlı sayıda piyasaya sürüldü. John Lennon, yasaklar konusunda pek laf dinleyecek bir adam olmadığından, karısı Yoko Ono'yla yaptığı ve en basit tabirle avantgard denilebilecek bir albüm olanUnfinished Music No. 1: Two Virgins için de enteresan bir kapak tasarlamıştı. 1968 tarihli albümün içeriğinden çok kapağının konuşulacağı kesindi... Tabii yine müzik dağıtıcıları duruma el koymasalardı. Kapak, kesekağıdı renkli bir ambalaja sarıldı ve üzerine İncil'den bazı sözler yazıldı. Guns'n Roses'ın kapaklar konusunda başı belaya girmemiş zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Appetite for Destruction albümünün orijinal kapağında bulunan robot bir tecavüzcü ve onu cezalandırmaya gelen ne idüğü belirsiz bir cisim, çok provokatif bulunmuştu. Bu sebeple, orijinal kapak albümün içine kayarken, herkesin bildiği kurukafalı illüstrasyon dış kapak haline gelmişti. Yine de albüme ebeveyn denetimi etiketi yapıştırılması kaçınılmaz oldu. Axl Rose'un albüm için kapak fikri ise 1986'da fırlatma sonrası parçalanan uzay mekiği Challanger'ın kaza anındaki bir fotoğrafını kullanmaktı. Ama neyse ki birileri buna mani olmuş."} {"url": "https://koltukname.com/2014/09/01/gidemeyenler-icin-seyahat-rehberi-tromso/", "text": "Rehberimiz, Dünyada görülüp gezilecek, yaşanıp tadılacak o kadar çok yer, kültür ve yemek var ki! diyenler için geliyor. Herhangi bir seyahat rehberine göz gezdirdiğinizde size, havalimanından şehir merkezine gidiş yolunu veya görülmesi gereken belli başlı turistik alanları gösterebilir; fakat sizi yerli halka karıştırmaz. Gidemeyenler için seyahat rehberiyle klasik anlamda seyahat rehberlerinin gözden kaçırdığı ve şehre esas havasını veren detayları paylaşmayı hedefliyoruz. Havalar bize kışı özletecek kadar ısınmışken kuzeylere doğru planlar yapmanın vakti geldi bence. İskandinav ülkelerinin büyüsünü bir yana bırakın, Kuzey Kutup çizgisi çevresindeki yerlerin ayrı bir havası vardır. Lafın gelişi de değil, gerçekten gece yarısı güneşi, Kuzey Işıkları, fiyortlar derken kendinizi Disney çizgi filmlerinin açılış sahnesinde gibi hissedebilirsiniz. Vikingler, Samiler derken Orta Avrupa'dan çok farklı bir kültürle karşılaşıyor insan İskandinavya'da. Tanıştığı anda soğuk nevale olan insanları, paylaşılan sohbet ve alkolle birlikte içi yumuşacık tatlı birer sufleye dönüşüyor adeta. Biz şerefine, diyorsak onlar da skol, diyor sonuçta. Bir nevi Viking şerefi, öldürdükleri kurbanlarının kafataslarının birbirine tokuşturulmasından çıkan sesten türediği söyleniyor... İçkilerini neyle içtiklerini söylememe gerek yok herhalde. Kuzey Kutup dairesinin 350 km uzağında yer alan Tromso'nun bir kısmı Tromsoya adındaki kara üzerinde, diğer bir kısmı da Norveç anakarası üzerinde bulunuyor. Golfstrim akıntısının etkisiyle aynı enlemde bulunan diğer şehirlere kıyasla daha sıcak bir iklime sahip. Tabii siz yine de kendi sıcağınızla kıyaslamayın, kışları Tromso'da -20 dereceleri görmek olağan durumlardan. Tromso'ya gidilmesinin başlıca sebepleri doğal güzellikleri. Bulunduğu enlem sebebiyle Orta Avrupa ve güney kesimlerde yaşayan insanlara yabancı olan doğa harikaları gerçekleşiyor bu Norveç'in en kuzey yerleşim biriminde. Gece yarısı güneşi, nisan sonu ile ağustosun ortalarına kadar güneşin adam gibi batmaması sonucu oluşur. Düşünün ki gece saat 2'de her yer aydınlık. Fotoğraf çekme tutkunu arkadaşlar için cennet olarak tabir edilen bir dönem bu. Bu dönemin bitmesiyle karanlığına tekrar kavuşan kuzey, bu sefer de Kuzey Kutbu Işıkları'yla dans ediyor. Kuzey ışıkları, havanın kararmasıyla 18.00 ile 24.00 arasında görünür hale geliyor. Son doğa harikamız olarak fiyortlar, Norveç kıyılarının vazgeçilmezlerinden. En iyi ve etkileyici haliyle Tromso'dan çıkacağınız bir tekne turunda deneyimleyebilirsiniz kıyı şeridini. Böylece Norveçli balıkçıları da bir kez olsun yakından tanımış olursunuz. Neutrogena'yı senelerce boşuna kullanmadık. - Dünyanın en kuzey iklimindeki Arktik Alp Botanik Bahçesi - Perspektivet Müzesi - Polar hayatı deneyimlemek içi Polar Müzesi - Şehri tepeden görmek isteyenler için Teleferik de imkanlar dahilinde. Uzun lafın kısası, doğayı severim, yeniliklere açığım, soğuk hiç canımı yakmaz, Orta Avrupa'da görülecek bir şey kalmadı diyorsanız çare kuzeyler ve en güzeli de Tromso."} {"url": "https://koltukname.com/2014/09/02/elveda-messenger-1999-2014/", "text": "MSN Messenger'ın, gitgide daha fazla kullanıcı Skype'a geçtiği için tutunmakta zorlandığı söyleniyor. Chat programı ilk olarak 1999'da, AOL'in AIM hizmetine rakip olarak kurulmuştu. İki şirket de chat dünyasının tek hakimi olmaya çabalarken, dünyanın belli yörelerinde AIM ama çoğu yerinde de MSN yaygınlaşmıştı."} {"url": "https://koltukname.com/2014/09/03/haftanin-eglencesi-cinsiyet-ayrimciligi-yapmayan-paparazi-mansetleri/", "text": "Adlarını Fellini'nin La Dolce Vita'sına borçlu olan paparazilerin, paparazi dergileri ile haberlerinin artık yalnızca popüler kültürün değil, günlük hayatlarımızın da kaçınılmaz bir parçası olduğu yadsınamaz. Zira haber almak için girdiğiniz gazetelerin internet siteleri bile bilmem kimin şok pozları, çarpıcı açıklamaları, şunun bunun kavgasıyla karşılaşıyoruz. Paparazi ve paparazi haberlerinin yanlışları saymakla bitmez. Fakat Vagenda Magazine, özellikle manşetlerde göze batan cinsiyet ayrımcılığı meselesini ele almaya karar vermiş. Twitter takipçilerinden, meşhur kadınların giysilerine, makyajlarına, saçlarına, kilolarına odaklanan manşetleri yeniden yazarak normalleştirmelerini istemişler. Sonuç, her gün göre göre ne yazık ki alıştığımız, belki yadsımamız gerektiği kadar yadsımadığımız birçok yorumun ne kadar acayip olduğunu ortaya koyuyor. Aşağıda, bu yeni manşetlerden bir seçki bulabilirsiniz. Tamamı ise, habere dikkatimizi çeken Huh. Magazine'de. ONLAR, Dışarı makyajsız çıkan Amy Adams, Los Angeles'taki süpermarketin reyonlarında çıldırırken hiç de ihtişamlı değil, DİYORLAR. BİZ, Kadın market alışverişi yapıyor, hala beş tane Akademi Ödülü adaylığı var, DİYORUZ. ONLAR, Dışarı makyajsız çıkan Jennifer Garner, Los Angeles'ta kahve almaya giderken özenilesi vücudunu rüküş pantolon ile gömleğin altında saklıyor, DİYORLAR. BİZ, Kadın kahve almaya çıkıyor. Bu görev için önceliği seksi giyinmek değil, DİYORUZ. ONLAR, Diğer Kardashian'lar ne diyecek? Kourtney öğle yemeğine bol eşofmanlarla giderek şık ailesini hayal kırıklığına uğratıyor, DİYORLAR. BİZ, Eşofman giymiş kadın muhtemelen tüm ailesi tarafından evlatlıktan reddedilmedi, DİYORUZ. ONLAR, Girls için yapmayacağı şey yok! Lena Dunham popüler dizinin çekimlerinde çirkin şortlar içinde vücudunu gösteriyor, DİYORLAR. BİZ, İnanılmaz derecede yetenekli yazar popüler dizinin üstünde çalışmaya devam ediyor, DİYORUZ. ONLAR, Rüzgar gibi geçti! Siyahlara bürünerek vücudunu ortaya çıkaran Taylor Swift'in mükemmel saçları ani bir rüzgarla darmadağın oldu, DİYORLAR. ONLAR, Hala narin: 76 yaşındaki Jane Fonda, ilk aerobik videosunun yayınlanışından 32 yıl sonra alımlı bacaklarını gösteriyor, DİYORLAR. BİZ, Kadın yaşlanıyor, kilo almıyor, DİYORUZ. ONLAR, George Clooney'nin seksi, başarılı avukatla nişanlandığı söyleniyor, DİYORLAR. BİZ, Başarılı insan hakları avukatı, 52 yaşındaki, saçları kırlaşan aktörle nişanlanmış olabilir, DİYORUZ. ONLAR, Uma Thurman, 44. doğum gününde hardal rengi bir şapka ve sarı ceketle dışarı çıkarken yapayalnız kalmış görünüyor, DİYORLAR. BİZ, Kadın evden çıkmak için refakatçiye ihtiyaç duymuyor, DİYORUZ."} {"url": "https://koltukname.com/2014/09/04/burclar-ve-yazarlar-basak/", "text": "Sırma Köksal'ın 2003'te Radikal Kitap'ta yayımlanan, burçlar üzerinden yazarları inceleyen yazı dizisini, yazarın da izniyle bu yıl Koltukname'de paylaşacağız. Aradan geçen 10 yıldan sonra okurlarca yeniden keşfedilmesi ve sizleri de bizleri ettiği kadar mutlu etmesi ümidiyle. Başak her şeyi denetim altında tutma merakıyla bilinir. Öyle değildir. Başak her şeyi denetim altında tutmak zorunluluğundan nefret eder, sıkılır, istemez öyle bir şey. Ama gelin görün ki her şey de kendi başına yolunda gitmez, işin ucu kaçar, Başak işin ucunun kendi başına yolunu bulamayacağından endişe eder, duruma müdahale eder, bunu kendine dert eder, sonra da şikayet eder. Ama bu çaylaklıktır. Sizinle ilgilendiğini sandıklarınızın, sizin değerlerinizle de ilgilendiğini sanmak yani. Memleket fişleme usulü hepimizle ilgilenmektedir ama savunulan nice değeri gözardı etmektedir aslında. Memleket Başak değildir ama bizimle ilgilenenlerin bizim değerlerimize de saygı duyacağını sanmanın çaylaklık olduğunu söyleyen D. H. Lawrence Başak'tır. Zaten Başak hayattaki bu çelişkilere hep dikkat eden bir burçtur, George Bataille da gerçeğin tek yüzünün çelişkilerin vahşi yüzü olduğunu belirtmişti. Başak tüm bunlardan dolayı canı sıkılan bir burçtur. Hem de çok sıkılır. Üstelik bir tek yakınmakla da yetinmeyebilir. Pavese, Sözler bitti, artık eylem, deyip intihar etmişti. Aslında Başak'ın hayatta istediği de fazla bir şey değildir, yolunda giden bir hayat. İşte o kadar. Başak düzen, intizam, temizlik ister. Perihan Mağden de bu konudaki sıkıntılarını sık sık dile getirir. Zaten gaga burunlu şişelere doldurulmuş deterjanların önemini, daha doğrusu ambalajların gaga burnunun ne kadar hayati bir ihtiyaca cevap verdiğini yazsa yazsa bir Başak yazar. Başak böyledir, ayrıntıcıdır, ayrıntılarda titizlenir, titizlenmeye hiç üşenmez. Samuel Johnson da hiç üşenmezdi çalışırken. Ciltlerce eser vermişti ama tembellikten yakınırdı. Başak tatmin olması da, edilmesi de zor bir burçtur. Radikal Kitap'ın yayın yönetmeni Cem Erciyes de Başak'tır, yazılar kısaldı diye şikayet eder ama her yazıda en az bir cümleyi siler atar. Başak'tır, yapar. Başak eleştirmeden duramaz. Öyle ki Stanislav Lem, eleştirecek şey bulamadığında, olmayan bir kitap üzerine yazdığı bir eleştiriden kitap çıkartmıştı: İnsanın Bir Dakikası. Üstelik kitabın bir sonraki bölümü, bir önceki baskı için yazılmış olduğu iddia edilen eleştirinin eleştirisiydi. Ama Başak bu çalışkanlığıyla gösteriş yapacak biri değildir. Daha ziyade yaptığı işin keyfini sürmeyi sever. O. Henry, işine saygısı olan bir hırsızın birşey çalmadan önce keyfine bakacağını söylerdi. Keyfine bakan hırsız-detektif Bernie Rhodenbarr acaba Başak mıdır? Başak olduğu için mi Goethe'nin dediğini uygulamaktadır? Goethe her insanın günde en az bir kere iyi bir resme bakmasını, iyi bir şiir okumasını, iyi bir müzik dinlemesini gerekli görürdü. O zamanlar radyo yoktu, söylediğini yapmak kolay değildi. Ama Başak hayatta çalışmaya inanır zaten. Tek sorun çalışırken aklının dağılıp durmasıdır. Çünkü hayat Başak'a sıkı bir oyun etmiş, bu düzen, intizam meraklısı insanın başına yıldız diye en oynak gezegen olan Merkür'ü vermiştir; Merkür sık sık ters gider, Başak da sık sık ters döner, huysuzlaşır. Cinayet planları yapmaya kadar vardırır işi. Cinayetler kraliçesi Agatha Christie de Başak'tı haliyle. En mükemmel kocanın kadını yaşlandıkça daha cazip bulacağı gerekçesiyle arkeologlardan çıkacağına inanırdı. Ama bir Başak'ın arkeologda çekici bulacağı şey didikleme huyudur. Arkeologlar da, Başaklar da didikler. Her şeyi! Bu iyi bir şey midir, bu kendi bilecekleri iştir ama Başak bazen yorar, daha da kötüsü kendisi sık sık yorulur. Karamsarlığa kapılır. William Golding de Başak'tı, iyimser olduğu söylenemezdi. Adorno da Başak'tır, o da iyimserliğiyle bilinmez. Olsa olsa Kültürün en vazgeçilmez parçası eleştiridir, diyen yanıyla bilinir. Arthur Koestler ise tarihin kulaklarımızı çınlatan en sürekli sesinin savaş davulları olduğunu söyleyerek konuya girerdi. Başak iyimser değildir ama gerçekçidir. Zaten dünyevi ve ayakları yere basan bir burçtur, havada olan aklıdır. O gezinip durur. Durum budur! Ama havada gezinen bir akıl Başak'a sorumluluklarını unutturmaz. Bilir ki kendinden sonra gelen Terazi'dir, durumu ne kadar yoluna sokarsa o kadar iyidir. Çünkü bu Terazi'nin becereceği bir iş değildir."} {"url": "https://koltukname.com/2014/09/06/haftadan-kalanlar-video-baskisi-1-7-eylul-2014/", "text": "Haftadan Kalanlar'ın bir başka Video Baskısı'yla karşınızdayız. Çünkü sonbaharın ilk günlerinde hava her gün biraz daha erken kararırken eve kapanıp rasgele videolar izlemek gibisi yoktur! Friends'in geri gelmesini isteyenlere Jimmy Kimmel'dan sürpriz. Vasatlığı aşıp eğlenceli seviyesine ulaşamamış maalesef, yine de nostalji yapmak için gayet uygun. Buz kovası meydan okumalarından illallah geldi ama David Lynch'inkini de paylaşmasak olmaz. Üstelik espressolu!"} {"url": "https://koltukname.com/2014/09/09/turgenyev-ile-tolstoyun-duellosu-ve-dostoyevskinin-halleri/", "text": "Sevdiğimiz yazarların hayatları da ilgimizi çeker ister istemez. Nerede, hangi dönemde, kiminle yaşadıklarının ötesinde, neye benzedikleri, kaçta kalkıp yattıkları, en çok hangi kokteyllerden ve hangi atıştırmalıklardan hoşlandıkları, pasaportları, ex-libris'leri, evleri, burçları ve daha niceleri de heyecanla, ilgiyle takip ettiğimiz konulardandır. Dolayısıyla aradığımız şeyi her zaman ciddi bir biyografinin sayfalarında bulamayabiliriz. İşte tam da bu konudaki açlığınızı giderecek bir kitap, Javier Marias'ın Yazınsal Yaşamlar'ı. Ünlü Yazarların Gizli Yaşamları altbaşlığını taşıyan eser, Faulkner'dan Nabokov'a, Rimbaud'dan Mann'a, ünlerinin doruğundaki ya da unutulmuşluğun karanlığındaki birçok yazarın yaşamından kesitler sunuyor. Gelişigüzel seçilen ve herkesin tanıdığı yazarları birer kurgu kişisiymiş gibi ele almak fikriyle yola çıkan Marias, Anlatılarımda ortaya döktüklerim çok kısmi, dolayısıyla anlattıklarımın olası kesinliği ya da kesinlikten uzak oluşu da, tam olarak neyin söylenip neden söz edilmediğinde saklı, diyor önsözünde. Söylenenler ise, tam da yukarıda sözünü ettiğimiz ayrıntılar, Conrad'ın monokl kullanması ve şiirden hoşlanmaması; Edith Wharton'ın, telifinin bir kısmının Henry James'den habersiz olarak onun hesabına yatırılmasını rica etmesi; Stevenson'ın, karısına son derece sadık olması; Lowry'nin, bir şeyden korktuğunda bir iple kendini asarmış gibi yapması. İki yazar arasında büyük farklılıklar ve bir dereceye kadar da arkadaşlık vardır kuşkusuz. Bir tartışmada konu gelip Rusya'nın Batılılaşmasının uygun olup olmadığına dayanınca bu farklılıklar doruk noktasına ulaşır ve Tolstoy, Turgenyev'e meydan okuyarak onu düelloya davet eder, mesele bir-iki çiziğin ardından kutlamayla ve şampanyayla sona ermesin diye de düello silahının tabanca olmasını önerir. Turgenyev özür diler ve iş tatlıya bağlanır ama Tolstoy'un sağda sola onu ödleklikle suçladığını duyunca, bu sefer o Tolstoy'u düelloya davet eder; ancak uzun bir yolculuğa çıkmak üzere olduğu için davetini dönüşüne erteler. Bu kez özür dileme sırası Tolstoy'a gelmiştir, böyle birbirlerini düelloya davet ede-erteleye tam on yedi yıl geçirirler, sonunda düello yapmaktan tümüyle vazgeçerek barışırlar. Tolstoy da Dostoyevski de Batı'da yolculuk ederlerken, varlarını yoklarını kumar masalarında kaptırınca, çareyi Turgenyev'e başvurmakta bulurlar. Turgenyev her ikisine de borç verir. Dostoyevski, borcunu ödemekte dokuz yıl gecikir, o da yetmezmiş gibi, durmadan Turgenyev'e saldırmaktan da geri kalmaz. Dostoyevski'nin bu saldırılarını, geçirdiği sara nöbetlerine yoran Turgenyev, bir hasta olarak kabul edip hoş ve hor gördüğü Dostoyevski'yi her defasında bağışlar. Yazınsal Yaşamlar'ı Pınar Savaş'ın çevirisiyle okuyabilirsiniz. Marias'ın Yarınki Yüzün üçlemesi ise Roza Hakmen çevirileriyle Metis'te."} {"url": "https://koltukname.com/2014/09/10/bir-fotografla-basladi-her-sey/", "text": "Fotoğraf meraklısı Graham Nash, bir öğleden sonra Santa Clara'daki bir sanat galerisinde sergilenen portreye takılıp kalmıştı. Portre, II. Dünya Savaşı sırasında silah üretcisi olan Alman Arnold Krupp'a aitti. Krupp, muhtemelen sayısız insanın ölümüne yol açmış silahları üretmişti. Nash, bir başka ikonik fotoğrafı, Diane Arbus tarafından çekilmiş Oyuncak elbombalı çocuk fotoğrafını hatırlayıp savaş ve çocuklarla ilgili düşüncelere daldı. O düşünceleri daha sonra aktarırken, Çocuklarımıza başka insanlarla sorunlarımızı çözmenin daha iyi yollarını öğretmezsek, tüm insanlık lanetlenir, demişti. Çocuklara öğretmek ve çocuklardan öğrenmek konusunda fikirleri, bir şarkı olmak üzere zaman içinde şekillendi. İşte Teach Your Children adlı parça böylece ortaya çıktı ve 1970 yılında yayımlanan Deja Vu adlı Crosby, Stills, Nash & Young albümünde yerini aldı. İskoçyalı müzisyen KT Tunstall, kendini bildi bileli bir Patti Smith hayranıydı. O kadar ki, Smith'in ilk albümü Horses'ın kapağındaki, Robert Mapplethorpe imzalı meşhur siyah-beyaz portresi, KT Tunstall'ın müzik kariyerinin ilham kaynağıydı. Fotoğrafa bakarken, hayatında ne yapmak istediğini fark etmişti. KT Tunstall, bu kadar kıymet verdiği Smith ve portresi hakkında 2004 yılında çıkacak ilk albümü Eye to the Telescope'un dokuzuncu şarkısı olacak Suddenly I See adlı parçayı yazmıştı. Abel Meeropop, New York'ta yaşayan Musevi bir öğretmen ve bir aktivistti. 1930 yılının 7 Ağustos günü gazetede Indiana'da meydana gelen olaylara ait fotoğrafı gördüğünde dehşete düşmüştü. Fotoğrafta Thomas Shipp ve Abram Smith adlı iki siyahi genç adam, linç edilmiş ve bir ağaca asılmışlardı. Meeropol bu elim olay hakkında Acı Meyve adlı bir şiir yazdı ve bu şiir bestelendi. Parça, sendikalar ve sol kesim tarafından sıkça söylenir olmuş ve Strange Fruit adını almıştı. Parça, Billie Holiday'e önerildiğinde, meşhur şarkıcı hiç düşünmeden kabul etti. Ama Colombia plak şirketi yayınlamayı reddedince daha küçük bir şirketle anlaşıldı. Strange Fruit, uzun süre Holiday'in konserlerinin kapanış parçası olmuştu. Strange Fruit 1999'da Time dergisi tarafından yüzyılın parçası seçildi. James Taylor, National Geographic dergisinde antropolog Owen Beattie tarafından çekilmiş, talihsiz bir adamın fotoğrafını görmüş ve çok etkilenmişti. Adam, Kanada'nın kuzeyindeki buzlu suları kat ederek Atlantik'ten Pasifik Okyanusu'na gitmeye çalışan 19. yüzyıl kaşifi John Torrington'dı. Fotoğraf, antropolog Owen Beattie tarafından çekildiğinde, Torrington öleli yüz yıldan fazla olmuştu. James Taylor, 1991 yılında hikayeye kendi hayal gücünü ekleyerek biraz geliştirmiş ve The Frozen Man adlı şarkıyı yazmıştı. Sözlerde, Torrington'ın hayata dönüp ailesini araması ve hepsi öldüğü için elbette bulamaması gibi arabesk bir tema vardı. Taylor 2009'da John Torrington hakkında pek bilgisi olmadığını, fotoğrafa bakıp aklından o an geçenleri yazdığını söylemişti. The New Yorker tarafından oluşturulan listenin tamamına buradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2014/09/14/gapten-david-fincher-imzali-reklamlar/", "text": "Bay, bu sonbahar yeni bir hamleyle karşımızda: David Fincher yönetmenliğinde reklamlar. Siyah-beyaz olan bu dört reklam filmine, tam da Fincher'dan beklenecek şekilde karanlık ve esrarengiz bir hava hakim. Kimse sizi izlemiyormuş gibi giyinin, Sizin karmaşıklaştırmanızı bekleyen basit giysiler ve Başkaldırı ve riayetin üniforması gibi spotlar, şu sıralar Odakule'de de görülebilecek geniş çaplı Dress Normal kampanyasının bir parçası. Satın almamız istenen kıyafetlerin ve markaların bir yaşam tarzı, kimlik, hatta ilişki biçimi olarak sunulduğu reklam dünyasında ürünün kendisinin ön plana çıkartılması gerçekten hoş bir değişiklik."} {"url": "https://koltukname.com/2014/09/19/spike-jonzedan-karen-o-icin-dogaclama-muzik-klibi/", "text": "Bu hafta sevgili dostum Karen, çok kıymetli, şahsi, aşk ve kalp kırıklığı parçalarıyla dolu, Crush Songs adındaki ilk solo albümünü çıkarıyor. Bu şarkıları birkaç yıl önce çok özel bir şekilde, doğaçlama olarak yatak odasında tek başına yazdı; öyle ki, geleneksel bir şekilde hazırlanmış bir albümden ziyade, onun yüreğinden gelen, savunmasız yakalanmış fısıltıları andırıyor bu albüm. İşte bu yüzden pazar günü, Met'te prova ve ışıklandırma yaparken verdiğimiz on dakikalık arada, Karen için albümü gibi son derece doğaçlama bir müzik klibi çektik. Elinizin altında bir opera binası, bu şarkı ve Elle Fanning varsa fırsatı kaçırmamalıymışsınız gibi geldi bana. Bu yüzden Karen'ı yeni albümü için tebrik etmek adına ona bu sürpriz hediyeyi hazırladık. Bu klibi sizlerle aynı anda izleyecek. Umarım beğenirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2014/09/21/haftadan-kalanlar-15-21-eylul-2014/", "text": "Kulaklarınızın kaç yaşında olduğunu hiç merak etmiş miydiniz? Dilerseniz şu YouTube videosuyla test edebilirsiniz. İstanbul'da yaşanan kuraklık yüzünden ortaya çıkan su skandalları malum. Musluklar bu yaz, nereden geldiği belli olmayan, kokan, koyu renklerde akan sularla şenlendi. Ee, Melih Gökçek geri kalır mı, hemen Ankara'nın suyunu da bir rezalete döndürme ihtiyacı hissetti. Musluk suyu içebilirsiniz kampanyası dahilinde kaç kişinin hastanelik olduğu hiç açıklanmayacak; ama sebebini, şu vatandaşın yaptığı deneyi izleyerek öğrenebilirsiniz. Dikkat, mide bulandırır, öfkelendirir. Veronica Mar aleminden güzel haberler gelmeye devam ediyor. Filmden sonra şimdi de bir spin-off dizi başlıyor. Aslında Dick Casablancas karakterini oynayan Ryan Hansen'ın, Play It Again, Dick adlı bir spin-off çekme çabalarını konu edecek olan internet dizisinin ilk fragmanı yayınlandı. Son olarak, 11 Ekim'de SNL'i sunacak olmasının şererfine, Bill Hader'ın şov boyunca yaptığı tüm taklitler."} {"url": "https://koltukname.com/2014/09/23/yetim-ulkeden-bir-baris-cigligi/", "text": "Gazze'de olup bitenler, dünyanın nasıl bir cehenneme dönüştüğünü bir kez daha gösterdi. Masum insanlar, siviller, çocuklar, tüm dünyanın gözleri önünde öldürüldü, binlerce insanın yaşam alanı yok edildi, hayat şartları kabul edilmez seviyeye indirildi. Bütün bunlar, İsrail devletinin iradesi ve dünyanın icazetiyle gerçekleşti. İsrail, yarattığı ve sürdürdüğü şiddet dalgasıyla elde etmek istediği sonucu aldı mı bilinmez; ama antisemitizmi körüklediği apaçık ortada. Oysa İsrail devletinin şiddet politikasına İsrail'de de tavizsizce karşı çıkanların sayısı az değil. İsrail'den çıkan önemli heavy metal gruplarından Orphaned Landde, yıllardır sürdürdüğü barış yanlısı tavrıyla muhalifler arasındaki yerini aldı. Oprphaned Land, progresif metal tarzında müzik yapmakta ve doğulu bir tınıya sahip olmasına sebep olan yerel enstrümanlardan da bolca faydalanmakta. Son albümleri All Is One'ın kapağında da üç semavi dinin sembollerini bir araya toplanmış. Grubun hem şarkı sözlerinde hem de sanat tasarımlarında barış, bir arada yaşam ve insanlık kavramları ana temayı oluşturmakta. Geçtiğimiz yıl Filistin'den bir müzik grubuyla Avrupa turnesine çıkan Orphaned Landin dünyanın her tarafında büyük bir hayran kitlesi var. Gerçi, şu ana kadar konser verdikleri ağırlıklı nüfusu müslümanlardan oluşan tek ülke Türkiye, ancak ülkelerinden kalkıp konserleri takip etmek için Avrupa'ya giden arapların sayısı da oldukça fazla. Grubun solisti Kobi Fahri, yine geçen yıl Rolling Stone dergisinin yaptığı bir söyleşide kendilerine yönelik olası protestolar sorulunca, Birlikte yaşıyoruz, birlikte çalıyoruz ve siyasetçilerin söyledikleri sebebiyle birbirimizi kırmıyoruz, demişti. Fahri, geçtiğimiz günlerde İsrail'in Gazze saldırılarını bir gazeteye, Tüm hayatımız boyunca insanların birarada yaşaması için müziğimizle çabalayan bizler için bu yaşananlar dehşet verici şeklinde yorumladı. Fahri, Ortadoğu'daki tarafların hepsine karşı eşit bir eleştirel tavır ortaya koyduklarını hatırlatıp, Tarafların hiçbiri suçsuz değil ama hepsi karşısındakini suçlamak için her fırsatı kullanıyor, oysa sıradan insanların tek istediği basit ve normal bir yaşam sürmek şeklinde sözlerine devam ediyor. Grubun Kudüs'te 21 Ağustos'ta verdiği konserin biletleri saatler içinde tükenmişti."} {"url": "https://koltukname.com/2014/09/26/2013un-en-iyi-50-kitap-kapagi/", "text": "Design Observer'ın her yıl yaptığı 50 Books/50 Covers (50 Kitap/50 Kapak) yarışmasının 2013 sonuçları açıklandı. Her yıl yapılan yarışma, son iki yıldır her dilden yayımlanmış kitaplara açık. Seçilen kapakların arasında, geçen yıl da olduğu gibi, Geray Gencer'in bir çalışması, ayrıca Utku Lomlu'nun Berlin-Aleksander Meydanı için yaptığı kapak da bulunmakta. Berlin-Aleksander Meydanı'nın kapağını her zaman çok beğenmiştik. Ayrıca seçilenler arasında üstünde kitap adı yazmayan iki tane kapağın bulunması gerçekten çok ilginç. Biri, J. M Geever'ın Black Cat kitabı. Diğeri ise gördüğümüz anda vurulduğumuz bir kitap, Orwell'in 1984'ü. Penguin Books, yanılmıyorsak Orwell'in 110. doğum yıldönümü için hazırlatmıştı bu özel kapağı. Yine de genel olarak 2012'de daha başarılı kapaklar var gibiydi. Sizin düşüncelerinizi de yorumlara bekliyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2014/10/20/burclar-ve-yazarlar-terazi/", "text": "Sırma Köksal'ın 2003'te Radikal Kitap'ta yayımlanan, burçlar üzerinden yazarları inceleyen yazı dizisini, yazarın da izniyle bu yıl Koltukname'de paylaşacağız. Aradan geçen 10 yıldan sonra okurlarca yeniden keşfedilmesi ve sizleri de bizleri ettiği kadar mutlu etmesi ümidiyle. Scott Fitzgerald eylemin karakter olduğunu söylemişti ama bu, durumu tam açıklamaz. Böyle söylenince kararlı bir şeyden söz ettiği sanılıyor. Oysa Terazi'nin eylemi salınmadır, yani eylem değil, harekettir. T. S. Eliot biraz daha geniş açıklamaya çalışmıştı: İnsan olduğumuza göre yaptığımız her şey ya iyi olacaktır ya da kötü. Bu durumda ister iyi şeyler yapalım ister kötü, insanız işte; hem kötü de olsa bir şeyler yapmak hiçbir şey yapmamaktan iyidir, böylece hiç değilse var oluruz. Ama bu da fazla karmaşıktır. Aslında şunu söylemek istiyordu: Terazi'yiz işte, durduğumuz yerde duramayız. Terazi durmaktan nefret eder, durmak ona huzura ermeyi değil ölümü çağrıştırır, ölüm ise en baş edemeyeceği şeydir. Graham Greene maneviyatın, merakın kaybolmasıyla gelişen hüzünlü bir bilgelik olduğunu bu yüzden idda etmiştir. Terazi, merakını yitirince hüzünlenir. Hüzünlü bir burçtur zaten, Jacques A. Bertrand'ın yazdığı burç kitabı da bu adı taşır: Terazi'nin Hüznü ve Diğer Burçlar. Düzeltiyorum, Terazi'nin Hüzünlü Salınması ve Diğer Burçlar. Terazi'yi hep düzeltmek gerekir çünkü kendi hakkında sık sık yanılır. Kendini samimiyetle Don Kişot sanan bir yeldeğirmenidir. Cervantes bir Terazi olduğu için yeldeğirmenlerini değil, Don Kişot'u başkişi seçmişti. Bir Terazi salınması ise şöyle bir şeydir: Akşam yemeğe çıkmak mı? Sinemaya gitmek mi? Evde oturmak mı? Evde oturmak diyelim, pembe çoraplarını giyip televizyon mu seyretmek, siyah kazak giyip yemek mi yapmak? İkinci şıkkı kabul etmiş bir Terazi'yi yeni bir sorun bekliyordur, mavi dantelli don giyip salata mı doğramak, saçını topuz yapıp dolma mı sarmak? Terazi için hayat bitip tükenmez bir karar vermek gerekliliğidir. Sanmayın ki bu kararları vermeye çalışırken Terazi gerçekten ne yapmak istediğini anlamaya çalışıyordur. Hayır, Terazi hayatın kendine sunduğu bunca seçenek ve fırsat arasından hangisini seçmesi gerektiğini, diğerlerini geri çevirirken hangi fırsatları kaçırmakta olduğunu hüzünlenerek anlamaya çalışıyordur. Terazi fırsatçıdır, enerjisinin çoğunluğunu doğru zamanda doğru yerde olmaya harcar. Davet edilmese de dahil olmanın bir yolunu bulur, dayatır. Gandi zayıf bir adamın kazanın, güçlü ama şiddet kullanmayan bir adamın ise kararlılığın ürünü olduğunu söylerken buna yakın bir şeylerden söz ediyordu. Nietzsche ise akıldışı olanın, şeylerin varoluşuyla değil, oluş biçimiyle ilgili olduğunu söylerken, var olanları işine gelecek şekle sokmaya çalıştığından söz ediyordu. Terazi güzel ve şık şeylere düşkündür. Bazen bunu abartır. Daha doğrusu bazı Teraziler bunu abartır. Öylesine abartırlar ki, saraydan çırağ edilmiş herhangi bir hanımın hizmetinde bulunmuş büyük teyzesini size hanedan soyundan bir deli saraylı diye ballandıra ballandıra anlatabilir. Yalan söylemiyordur, kendinden şık bir tablo yaratmaya çalışıyordur. Bu uğurda Wilde'ın dediği gibi dehasını hayata, yeteneğini sanatına koyar ama bazen sınıf atlamak ve sosyeteye dahil olmak uğruna onca iyi kitaba rağmen güldürü objesine dönüşmüş bir Truman Capote olup çıkar. Diğer Teraziler de başka şeyleri abartır. Mesela projeleri. Sözgelimi İlhami Algör her dem yeni bir proje peşinde koşmayı öylesine abartır ki, üçüncü kitabı bir türlü okurlara ulaşamaz. Ona sorarsanız Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutkudur. Hoop, Müzeyyen Hanım duydunuz mu? Ama duymasanız da önemli değil, nasıl olsa İlhami Bey bu arada albayına başvurup, Albayım Beni Muazzez ile Evlendirsene diye rica etmiştir bile. Eugene O'Neill insanların hayatının aynalarla kaplı bir yalnızlık hücresi olduğunu söylemişti. En azından Terazi'ninki böyledir, Terazi kendini sever, aynalarla barışıktır. Bunun için diğer burçlar genellikle kendi burçlarından olmayan birileriyle beraber olmayı tercih ederken, Terazi-Terazi çiftlemelerine sık rastlanır. En ünlü örneklerden biri Hannah Arendt-Martin Heidegger çiftidir. Gerekirse birbirlerine ayna olurlar, daha da çok gözükürler. Zaten Terazi gözükmeyi de sever; ama açıkça söylemez, İstemem yan cebime koy gibilerindendir hali. Katherine Mansfield önce bir yazar, sonra bir kadın olduğunu söylerdi, yani doğrudan Yazarım, demezdi, kadın olduğunu da araya sıkıştırırdı. Zaten cinsellik de Terazi için önemli şeylerden biridir, Aragon işi iyice abartıp o da bunu abartmıştı cinsel sapkınlıklar içinde bilimsel biçimde sistematize edilenin bir tek din olduğunu yazmıştı. Ama bunlar gözünüzü korkutmasın, Terazi abartırken de, salınırken de pek zariftir. Mesela Leyla İpekçi en zarif yazarlarımızdan biridir. Ayrıca kim inkar edebilir Italo Calvino'nun metinlerinin zerafetini? Calvino, bir yazarın tüm yazdıklarının tek bir cümleye tamamlandığını savunurdu. Faulkner ise bizi mükemmellik düşlerimizde çuvalladığımız konusunda uyarmıştır. Bunu özellikle Terazilerin dikkate alması gerekir tabii; çünkü bu konuyu en çok kurcalayanlar onlardır. Ayrıca, çoğunlukla da herhangi bir şeyde çuvalladıklarında bile o hafif mi hafif hallerinden vazgeçmezler. Böyledir işte Teraziler; ama Akrepler bizi ciddiyete de derinliğe de bol bol doyurur."} {"url": "https://koltukname.com/2014/11/05/gitar-calarak-toplum-hayatini-ogrenmek/", "text": "Rock müziğinin iyi amaçlara hizmet edebileceği ya da etmesi gerektiği konusunda U2 solisti Bono oldukça aktif çalışmıştı. Güney yarı küredeki fakir ülkelerin borçlarının silinmesi kampanyası, dünya politikacıları üzerinde bir baskı yaratmış ve kısmi sonuçlar elde etmiş olsa da, kalıcı bir etki oluşturduğunu söylemek olası değil. Bono gibi zengin ve meşhur değilseniz, müziğinizle ses getirecek, dünyaya faydalı işler çıkartmak kolay olmayabilir. Ama en azından bu müziğin köklerinde bulunan muhalif sesi kaybetmemek gerek. Pete Seeger veya Woody Guthrie gibi egemenleri ve çarpıklıkları kıyasıya eleştiren müzisyenler, kendilerinden sonra kısmen politik tavır sergileyen Bob Dylan, Bruce Springsteen, The Clash, Dead Kennedys gibilerine de hem ilham vermiş hem de bir temel oluşturmuştu. Billy Bragg de, doğu Londra'dan 80'lerde çıkıp bu isimler arasına girmiş müzisyenlerden biriydi. Bragg, Clash solisti Joe Strummer'ın 2002 yılındaki ölümü sonrasında, sayısız kez Strummer anma törenlerine davet edilmiş ve kendisinden Clash şarkıları çalması istenmiş. Bragg, müzikal olarak sıkıcı bu talebi genelde nazikçe geri çevirmiş ama Strummer'ın ruhunu ihya etmek için ne yapabileceğine kafa yormaya başlamış. Çok geçmeden bir tesadüf sonucu ne yapacağını bulmuş. Oturduğu mahalleden komşusu bir cezaevi çalışanı, Bragg'e kullanmadığı fazla bir gitarı olup olmadığını sormuş. Bazı mahkumların hücrelerinde gitar çalmayı öğrenmeye çalıştıklarını ama tek bir gitarları olduğu için sorun çıktığını öğrenmiş. Bragg, birlikte müzik yapmanın, bunu başkalarına dinletmenin ve sonrasında alkış almanın, terapi benzeri bir etki yarattığını öğrenmiş. Zira alkış ve takdir, diğer insanlar tarafından tanınmayı ve kabul edilmeyi göstermekteymiş. Böylece mahkumların toplumla bütünleşmesine de yardım edebileceğini öğrenince, Bragg etrafından 400 tane gitar toplamış. Strummer'la bağlantıyı ise, bu girişiminin adını Jail Guitar Doors adlı eski bir Clash şarkısından alarak yapmış. Kısa süre sonra girişim gitarist Wayne Kramer'ın çabasıyla Amerika kıtasına da sıçramış. Kendisi de eski bir mahkum ve eski bir uyuşturucu bağımlısı olan Kramer, bugün genç insanların rehabilitasyonu için canla başla çabalamakta. ABD'de müzisyenlerin cezaevleriyle ilişki kurmaları, zaman zaman cezaevlerini ziyaret edip konser vermeleri oldukça yaygın bir gelenek. Ancak bu girişimde Kramer ve Bragg, konser düzenlemiyor, insanları gitar çalmaya teşvik ediyor ve gitar dersleri almalarını sağlıyorlar. Tabii dünyanın her yerinde, bu gibi girişimlere olumsuz tepki gösterecek birileri çıkmakta. 2013 sonbaharında İngiltere'deki muhafazakar liberal hükümet, mahkumlara sunulan bazı imtiyaz, hibe ve haklarda kısıtlamaya gitti. Kısıtlananlar arasında kitap ve güvenlik sebepleriyle metal telli çalgıların da olması, Bragg'in çabalarına bir darbe oldu. Bragg'in Guardian gazetesine David Gilmour, Johnny Marr, Radiohead üyeleri ve pek çok diğer müzisyeni de alarak verdiği ilanda bu yasak sertçe eleştirildi. Hatta eleştiriye bazı cezaevlerinin müdürleri de katıldı. Bu insanların sadece küçük bir kısmı ömür boyu hapiste kalacak. Büyük kısmı cezalarını tamamladıklarında aramıza karışacak. Onları suça iten nedenlerin tekrar oluşmasına izin vermemek, onları desteklemek ve hayatlarını yola sokmalarına yardım etmek, hem bizler için de iyi hem de hepimiz için bir görev."} {"url": "https://koltukname.com/2014/11/07/lovecraftten-garip-oykuler-yazmak-isteyenler-icin-5-kural/", "text": "Korku edebiyatının önde gelen isimlerinden biri olan H. P. Lovecraft, kendi eserlerini tanımlamak için, 19. yüzyılda kullanılmaya başlanan garip kurgu terimini tercih ediyordu. Lovecraft, korku öykülerinin yanı sıra, korku edebiyatı ve garip kurgu üzerine de denemeler vermiş bir yazar. Merak edenler bunların iki örneğine, 1927 tarihli Supernatural Horror in Literature ile 1937 tarihli Notes on Writing Weird Fictiona göz atabilir. Bu ikinci denemede, Lovecraft garip kurgunun özel, belki de dar bir alan olduğunu söylüyor, korku ile bilinmeyen ya da garip olan arasında her zaman bir bağ bulunan ve insanın en derin, en güçlü hissi olan korku öğesini sık sık vurgulayan bir alan. Ama Lovecraft'in kendini bu alanda naçiz bir amatör olarak tanımlaması, korku ya da garip kurgu yazarı adaylarının gözünü korkutmasın; zira üstat, öyküleri yakından incelendiğinde ortaya çıktığı söylenebilecek şu beş kuralla, garip kurgu yazmak isteyenlere yol gösteriyor. - Olayların özetini çıkarır ya da planını yaparken anlatım sıralarını değil, meydana gelme sıralarını gözetin. Tüm önemli noktaları kapsayacak ve tasarlanan tüm olayların gerçekleşmesini sağlayacak kadar geniş bir tanım yazın. Bu geçici çerçeveye bazen ayrıntıların, yorumların ve tahmini sonuçların da dahil olması gerekebilir. - Olayların ikinci kere özetini çıkarın, bu sefer anlatım sıralarına göre; bu, dolu dolu, ayrıntılı ve değişen bakış açısına, vurgulara ve öykünün doruk noktasına dair notlar içeren bir özet olsun. Öykünün dram gücünde ve genel etkisinde bir farklılık yaratacaksa, özgün özette değişiklikler yapın. Olayları istediğiniz gibi ekleyip çıkarın; sonuç, başta tasarladığınızdan bambaşka bir öykü bile çıksa, özgün fikrinize asla körü körüne bağlı kalmayın. Öykünün oluşum sürecinde tüm gerekli eklemeleri ve değişiklikleri yapın. - İkinci ya da anlatım sırasını gözeten özeti kullanarak öyküyü yazın, hızla, akıcı bir şekilde ve fazla eleştirel gözle bakmadan. Gelişim sürecinin gerektirdiği yerlerde olayları ya da kurguyu değiştirin, asla bir önceki tasarınıza bağlı kalmak zorunda hissetmeyin. Öykünün ilerleyişinde dramatik bir etki yaratma ya da canlı bir öykü anlatımı sunma fırsatı doğarsa, faydalı görünen tüm eklemeleri yapın; ardından geri dönüp öykünün başını yeni tasarıya göre düzenleyin. Gerekirse ya da isterseniz bütün bölümler ekleyip çıkarabilir, en doğru düzenlemeyi bulana dek yeni başlangıçlar ve sonuçlar deneyebilirsiniz. Ama öykü boyunca geçen tüm göndermelerin, son tasarınıza uyum sağladığından emin olun. Tüm gereksiz şeyleri kelimeleri, cümleleri, paragrafları ya da tüm bölümleri ve öğeleri atın ve tüm göndermelerin birbirine uyum sağlaması için her zamaki tedbirleri alın. - Tüm metni gözden geçirin, özellikle de şunlara dikkat edin: kelime tercihlerine, sözdizimine, dilin ritmine, bölümleri dengelemeye, tonun inceliklerine, geçişlerin zerafetine ve inandırıcılığına, başlangıcın, sonun, vb. etkinliğine, dramatik bir şekilde merak uyandırmaya, inanınırlığa ve havaya ve çeşitli başka öğelere. - Düzgünce daktilo edilmiş bir kopya hazırlayın; gerekli yerlerde son düzeltileri yapmaktan çekinmeyin."} {"url": "https://koltukname.com/2014/11/13/burclar-ve-yazarlar-akrep/", "text": "Sırma Köksal'ın 2003'te Radikal Kitap'ta yayımlanan, burçlar üzerinden yazarları inceleyen yazı dizisini, yazarın da izniyle bu yıl Koltukname'de paylaşacağız. Aradan geçen 10 yıldan sonra okurlarca yeniden keşfedilmesi ve sizleri de bizleri ettiği kadar mutlu etmesi ümidiyle. Akrep derin suların gamlı yolcusudur. Hep daha derine inmeye çalışır, indikçe iner, inmenin sonu yoktur, çıkmaya çalışır, o zaman tehlikeli olur. Akrep'in kuyruğu vardır, derinlerde kuyruk uyur, sakin durur, yüzeye yaklaşınca harekete geçer. Yüzey Akrep için tehlikelerle dolu bir yerdir, Akrep'in kuyruğu da yüzeydekiler için tehlike arz eder. Astrolojinin en doğru mitolojilerinden biri Akrep'in soktuğudur. Akrep sokar! Kötü niyetinden değil, iyi niyetinden de değil, yapısı gereği. Akrep kendini tehlikede hisseder, savunmaya geçer, savunması saldırıdır, bir tür savaş! Ancak Akrep bu konuda dürüstlükten yanadır. Ezra Pound'un sorunu savaşın kendisiyle değildi, modern savaşın koşullarıylaydı, modern savaşın kimseye doğru insanı öldürme şansı tanımadığından yakınıyordu. Yani öldürmeye değil, yanlış insanı öldürmeye karşıydı. Akrep zaten toplu yapılan şeyleri de pek sevmez, tekil işlerin insanıdır, keşiş ruhludur. İnzivaya çekildiği yer ise kendi düş dünyasıdır. En azından John Keats bu fikirdeydi. Bir Akrep'in düş dünyasında ise geçmişin derin ve engin izleri vardır. Dostoyevski okulda hepimize birçok şey öğretildiğini ama gerçek eğitimin belki de çocukluğa ilişkin güzel ve kutsal bir anıdan öte bir şey olmadığını söylerdi. Aynı Dostoyevski, insanlığa olan sevgisi arttıkça insanlardan uzaklaştığını da söylerdi. Bu da tam Akrep'lik bir şeydi, idealleri gerçeklerden çok sevmek. Ama zaten Schiller de tüm dünyanın tanrının bir fikri olduğuna hükmetmişti. Bazı Akrepler ise fikirleri değil, düşleri sever, Sylvia Plath Mantıktan kaçış yok mudur? diye sormuştu acı acı. Ama Akrep sadece düşünüp kurmaz, eyleme de geçer. Tekil eylemlerinde intihar ona uzak değildir. Sylvia Plath gibi, çevirmen ve şair Hür Yumer de intihar etmişti. Ama Akrep başkalarına karşı da eyleme geçer. Burada da dürüstlükten yanadır. Kalbinizi en kıracak bir gerçeği, artık hiç bilmek istemediğiniz bir zamanda, yaklaşık olarak olayın üstünden on sene geçtikten sonra açıklayıverir. Sizi uyarıyordur. On yıl önce olsa gerçekten uyarı yerine geçebilecek şeyi, artık geri dönüşsüz bir acı anıya dönüştükten sonra söyleyivermesi onun açıksözlülük anlayışının bir parçasıdır. Sabırlı ve hafızası güçlü bir insandır, başınıza gelebilecek her şeyin gelmesini bekler, izler, sonra dersinizi hiç unutmamanıza yardımcı olur. Bu dersi de hiç unutmaz, Akrep'i defterden silersiniz. Akrep'le yapılacak en iyi şeylerden biri budur çünkü Akrep sizi çok sevdiğinde de başkalarından çok nefret etmeye devam eder. Ama Akrep hep çelişkili duygularla doludur zaten, Camus, her isyanın bir masumiyet özlemi taşıdığını söylerdi. Akrep de böyledir, birisini ya da bir şeyi çok sevdiği için diğerlerinden nefret eder. Sevgide de çoğulcu değildir. Hele iyimser hiç değildir. Bu nedenle de karamsar bir mizah anlayışı vardır. Ama hakkını yememek gerek, karamsar maramsar, gerçek bir mizah duygusu vardır. Nazif Topçuoğlu'nun fotoğrafları ve fotoğraf üzerine yazdığı kitapları da kural tanımaz bir kara mizahın izlerini taşır. Akrep her zaman da mizahi değildir. Türkiye Cumhuriyeti de Akrep'in etkisindedir ve pek az şeyi mizahla geçiştirilebilir gibidir. O halleri bu halleri falan gülünecek gibi değildir ama Akrep'varidir, derindir, sakıncalıdır. Bu nedenle bir bileni de, yılmayanı da hep Akrep'tir. Bununla birlikte Akrep genellikle kolay yılan biri değildir. Zaten kafasına takılanlar da yılgınlık kaldıracak konular değildir, derin ve bilinmezlerle doludur. Akrep bilinmezlere şekil verir, bunu da binlerce yıllığına insanlığa miras bırakır. Aziz Augustus, Hıristiyanlığın dünya görüşünü oluşturan düşünürlerden biriydi. İlk günahın tüm suçunu kadınlara yüklemişti, onları şeytanın yardımcısı durumuna sokmuştu ama ömrünün çok uzun bir döneminde kadınlarla keyfettikten sonra. Oysa tanrıya yakarırken, inzivaya çekilecek kudret dilemiş ama bunu mümkünse ileriki yaşları için sipariş etmişti. Akrep hesapçı olduğu gibi nankördür de, yaşadıklarından derin bir pişmanlık duyduğunda faturayı karşı tarafa keser. Zaten Akrep her şeyden derin bir şeyler duyar. Tek sorun hep derinde kalmayıp insan içine karışma merakının da olmasıdır. İnsanlarla sorunu da orada başlar. Oysa esas sorun insanın Akreple olan durumudur. İstediğinde çok cazip olabilen bu insanla nasıl başedebileceğini bilememek. En kolay çözüm yazdıklarını okuyup kendilerinden uzak durmaktır. Yanlarında bulunduğunuzda da dediklerini ciddiye alın. Hafife alınmaya hiç gelemezler. Murphy yasalarını hatırlayın: Karanlık bir tünelin içindeki ışık üstünüze gelen bir trenin lambası olabilir. Güleryüzlü bir Akrep de aslında dişlerini gıcırdatan bir ejderha olabilir. Ama eğer Akrep'in karamsarlığından sonra Yay şahane olur sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Yay'ın iyimserliği Akrep'in karamsarlığından bile daha yorucu olabilir ama en azından dışa dönük ve tehlikesizdir."} {"url": "https://koltukname.com/2014/11/17/gorkiden-cehova-dehanizin-onunde-kendimden-gecerek-titredim/", "text": "Rus edebiyatının iki büyük isminin, Maksim Gorki ile Anton Çehov'un mektuplaşmalarının derlendiği Yazışmalar, inci gibi bir kitap. Z. Zühre İlkgelen'in çevirdiği mektuplar, ikilinin kendilerini ve eserlerini nasıl gördüklerine, hayata ve diğer insanlara bakışlarına ve edebiyat algılarına ışık tutuyor. Gorki'nin şehir nefretinden Çehov'un Yalta'daki evinin inşaasına, Çehov'un yazarlığa dair görüşlerinden Gorki'nin üstada duyduğu hayranlığa, ikiliyle ilgili birçok şey öğreniyor, dostluklarına tanık oluyoruz bu kitapta. Aşağıdaki mektupta, Vanya Dayı'yı seyreden Gorki, Çehov'un dehası karşısında nasıl duygulandığını anlatıyor. Çok rica ederim, bu vuruşlarla nasıl bir çiviyi çakmak niyetindesiniz? Bunlarla insanı mı dirilteceksiniz? diye soruyor üstada. Vanya Dayı'nın harikuladeliği daha güzel ifade edilemezdi herhalde. Çehov'un tüm oyunlarına ve tüm öykülerine, Mehmet Özgül'ün bir o kadar harikulade çevirisiyle Everest Yayınları'ndan ulaşabilirsiniz. Gorki'nin büyük büyük külliyatı henüz Türkçede tam yayımlanmış değil ama belli başlı eserlerine İş Bankası, Can Yayınları ile Mitos Boyut'tan ulaşılabilir. Mektubun alındığı Yazışmalar ise ne yazık ki ancak sahaflarda bulunabiliyor. Ters bir şey söyledimse bana kızmayın. Ben kaba saba bir köylüyüm. İyileşmez bir de hasta ruhum vardır. Zaten düşünen adam ruhu da hep öyle olmalıdır ya. Gözlerinizden öper, sağlık ve çalışma isteği dilerim. Sizi ne kadar överlerse övsünler, yeteri kadar değerinizi bilemiyorlar ve bana öyle geliyor ki, sizi yanlış anlıyorlar."} {"url": "https://koltukname.com/2014/11/19/david-lynchten-louboutin-kirmizisi-reklam-filmi/", "text": "Ayakkabılar efsane, ojenin kırmızısı efsane; reklam filmini çekecek ismin de bir o kadar efsane olması gerektiği düşünülmüş olsa gerek ki David Lynch'e başvurulmuş. Louboutin'le daha önce Fetiş adlı projede Lynch'in kendine has reklam filmini aşağıda izleyebilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2014/11/23/haftadan-kalanlar-17-23-kasim-2014/", "text": "New York eyaletinin batısı kar fırtınasıyla boğuşuyor. Interpol de, konser için Toronto'ya giderken otoyolda mahsur kalmış. Neredeyse iki gündür tur otobüslerinde kalan ve hala kurtarılamayan grup, Twitter'dan fotoğraflar paylaşıyor. Karda kalan kar temizleme aracına dikkatinizi çekeriz. American Horror Story'nin son sezonu, Freak Show'un senaryosundan önemli bir sayfa çalınmış. Bir oyuncunun ortalıkta bıraktığı sayfada Pepper'ın ikinci sezonda Briarcliff'e nasıl düştüğü açıklanıyormuş. Böylece Vulture'ın teorisi doğrulanıyor: Bütün American Horror Story sezonları birbiriyle bağlantılı! Kemikleri 2012'de bir otoparkın altında bulunan Kral III. Richard'ın, dokuzu kafasına olmak üzere toplam on bir darbe aldığı ortaya çıkarılmış. 500 yıllık iskeletin üstünde yapılan çalışmalar III. Richard'ın ölümünü ayrıntısıyla ortaya koyuyor. Eklemlerin hareketlerini merak edenlere geliyor: Hareketli röntgenler."} {"url": "https://koltukname.com/2014/12/05/burclar-ve-yazarlar-yay/", "text": "Sırma Köksal'ın 2003'te Radikal Kitap'ta yayımlanan, burçlar üzerinden yazarları inceleyen yazı dizisini, yazarın da izniyle bu yıl Koltukname'de paylaşacağız. Aradan geçen 10 yıldan sonra okurlarca yeniden keşfedilmesi ve sizleri de bizleri ettiği kadar mutlu etmesi ümidiyle. Spinoza'ya göre insan sosyal bir hayvandır. Zodyak'ın hayvanlarla temsil edilmeyen nadir burçlarından biri olan Yay ise sosyal bir insandır. Yay dışadönüktür, Yay insan canlısıdır, Yay meraklıdır, Yay konuşkandır. Yay konuşur, konuşmaktan çok tartışır. John Milton'ın her şeyden çok değer verdiği hakları, öğrenme, konuşma ve özgürce tartışma haklarıydı. Yay bu hakları ister, elde eder ve kullanır. Durumun nezaketi için sizin susmanız daha hayırlıdır. Aksi takdirde hır çıkar. Yay hır çıkartmaktan çekinen biri değildir. Jean Genet de Yay'dı, hayatı boyunca hır çıkartıp durmuştu. Ama Yay kasten hır çıkartmaz, dünyayı doğru yola getirmeye çalışırken Yay'ın gıyabında hır çıkar, bazen da kabak Yay'ın başına patlar. Nazım Hikmet de, Kemal Tahir de, Aziz Nesin de Yay'dır doğal olarak. Başka şey olsalardı ihtimal ki durum da başka olurdu. Mark Twain, Önce doğrularınızı belirleyin, sonra keyfinize göre eğip bükebilirsiniz, demişti ama bir Yay doğru inandıklarını kolay kolay değiştirmez, sözünden dönmez, gemileri yakmaktan çekinmez. Tuhaf bir insan, pardon kadın, yani Tuhaf Bir Kadın'ın yazarı Leyla Erbil'dir. Aslında Yay'lar iyi niyetlidir. Bütün istedikleri insanların iyi, güzel, mutlu olmalarıdır. Ama bu safiyetlerinden ve iyi niyetlerinden kendileri bile şüpheye düşerler zaman zaman. Jonathan Swift, en olumlu insanların en safdiller olduklarından emindi. Yay'ın da böyle safdil bir yanı vardır. Sevmek, sevilmek, güvenmek isterler, güvenleri kırıldığında çok mutsuz olurlar. George Eliot'a göre en büyük yalnızlık insanın güveninin boşa çıkmasıydı. Yalnızlığın ufağı bile bir Yay için felakettir ama Yay inatla yalnız kalmayı becerdiğini iddia eder. Çocukça inatlarından biri de budur. Oysa yalnız bir Yay huysuz ihtiyara döner, etrafına eza eder. Yay basmakalıp olan her şeyden nefret eder. Kuralları kurcalamaktan, durumları sarsalamaktan, gözünü budaktan sakınmaz. Sık sık pot kırar ama zarifçe özür dileyip bildiğini okumaya devam eder. Andre Gide Immoralist'i yazıp kıyametler kopmasına yol açmış, Saki ise küçük bir hatanın birçok açıklamayı bertaraf edeceğini söylemiş, Ionesco ise banalliğin iletişim eksikliğinden kaynaklandığına olan inancını dile getirip insanların klişelerin ardına sığındığını söylemişti. İşte iletişimi kopartmamak, klişelerin ardına sığınmamak adına Yay konuşur da konuşur. Mesele banal olunmasın. Yay banallikten tiksinir. Onun için her şeyi eleştirir. Conrad eleştiriyi sözcüklerin dünyasında, kişisel dışavurumun güzel çiçeği olarak görürdü. Yay bir tek eleştirmeyi eleştirmez ama eleştirmek için eleştirir. Genellikle tatlı dilli ve matraktır. Jane Austen da Yay'dı ve İngiliz taşra soylularıyla zenginleri onun dilinden epey çile çekmişlerdi. Özel hayatında da dedikoducuydu. David Mamet berbat olduğunu düşündüğümüz bir dünyada bize dokunmayan şeylere razı geldiğimizi söylerdi. Biz buna bana dokunmayan yılan bin yaşasın, deriz. Jane Austen ise bana dokunmayan yılana ben dokunup maskara edeyim, derdi. Woody Allen da buna benzer bir yol tutmuştur kendine ve her şeyi didikleme ustasıdır. Bunu New Yorklu bir Yahudi olmakla açıklamaya çalışır ama asıl neden Yay olmasıdır. Bir Yay didiklemeden duramaz. Daha doğrusu Yay'ın yapmadan duramadığı şeylerden biri de budur. Çünkü Yay durmaktan da hoşlanmaz, genellikle bir şeyler yapar. Yay huzur vermez hatta huzur bozar ama eğlendirir de. Huzuru kaçmış bir Yay'a karşı en iyi çare onu seyahate yollamaktır. Kurtlarını ancak yolculuk ederek döker. En sakin Yay bile yolculukta pire kesilir. Yolculuğun yolu önemli değildir, dünyanın öbür ucuna da gidebilir, yan sokağa da. Hepsinde hareketli ve şevklidir. Yolda olmadığında bile yolculuk fikriyle oyalanır, Yahya Kemal gibi, katılmadığı akınlarda çocuklar gibi şen bir akıncı olarak hayal eder kendini."} {"url": "https://koltukname.com/2014/12/08/virginia-woolftan-vita-sackville-weste-bana-bir-isaret-verin-rica-ediyorum-sizden/", "text": "Kocası Leonard Woolf'la dillere destan bir aşk yaşayan Virginia Woolf'un 20'lerin sonlarında doğru bir ilişkisi daha olmuştu: Vita Sackville-West'le birlikteliği. Woolf, 30'lara kadar süren bu birliktelikten esinlenerek otobiyografik sayılabilecek romanı Orlando'yu kaleme almıştı. Aşağıda, Woolf'un Sackville-West'e yazdığı mektuplardan birini bulabilirsiniz. Bana neden yazmadığınızı gerçekten anlamıyorum; sıra bendedir belki de ama sizin mektup yazmak için bana göre daha iyi bir konumda olmanız da ayrı bir durum. Kaldığınız yerde konuşabileceğiniz iki kişi var. Benim odamdaysa tek bir köpek dışında, kitaplardan, kağıtlardan, yastıklardan, süt bardaklarından ve yatağımdan aşağı düşmüş diz örtüleri gibi şeylerden başka bir şey yok. Tüm bunlar içimde, yanınızdaki bu iki kişinin size neler anlatmakta olduğunu bilme isteği doğuruyor ve kendimi, bana da anlatmanızı rica etmek zorunda hissediyorum... Evet, söyleyin bana kimdir misafirleriniz; onların adını daha önce işitmemiş de olabilirim, hatta bu daha da iyi olur. Sizi benim ne kadar faydalı bir insan olduğuma inandırmayı deniyorum ama bu başarmak için elimde iki ince dal ve üç saman çöpünden başka bir şey olmadığını fark ediyorum. Sizi gözümün önünde canlandırmayı tam olarak başaramıyorum; saçlar, dudaklar, ten, duruş ve hatta zaman zaman gözler ve eller ama o sırada beni bırakıp ya tenis oynamak ya toprakla uğraşmak ya da bir yerde oturup sigara tüttürerek sohbet etmek için bahçeye gittiğinizi fark ediyorum ve böylece, telaffuz ettiğiniz sözcüklerden birini bile aklıma getirmek olanaksız hale geliyor. Üzerine sayfalar ve sayfalar yazabileceğim bu durum, birbirimizi aslında ne kadar az tanıdığımızı kanıtlıyor: Yalnızca hareketler ve tavırlar ama gerçek anlamda bağlılık denebilecek, derinden ve devamlılık gösteren hiçbir şey... Fakat bana bir işaret verin, rica ediyorum sizden... Açık sözlülük içten gelir; ama şimdi buna bir samimiyetsizlik hissi çağrışımı ekleniyor; en azından, günah kaygısıyla saçına ak düşen ben, itiraf ediyorum ki, o güzel eski İngilizce sözcüklere sahip olmadıkları anlamları yüklüyorum. Fakat yine de yazın bu kara ruhlu sevgilinize."} {"url": "https://koltukname.com/2014/12/10/40-yillik-akimda-kesinti/", "text": "Malcolm Young'ın, neredeyse yarım yüzyıl önce kardeşi Angus'la birlikte kurduğu AC/DC'den ileri sağlık sorunları sebebiyle ayrıldı açıklandı. Açıklamada, 61 yaşındaki Young'ın hastalığının ne olduğu belirtilmemiş olsa da, şu anda gitar çalamayacak durumda olduğu ifade edildi. Bu yılın ilk günlerinden itibaren, AC/DC'de bir şeylerin ters gittiği yolunda haberler gelmekteydi. Grubun solisti Brian Johnson, daha önce İngiliz basınına ekipten birinin can sıkıcı bir hastalığı olduğunu, ancak bunun duyulmasını istemediğini söylemişti. Oysa grubun 40. yılı onuruna 40 konserlik bir turne planlanmıştı. AC/DC üyeleri bu turneyi sabırsızlıkla beklediklerini ve daha güzel bir kutlama düşünemediklerini belirtmişlerdi. Malcolm'ın ayrılması, 2015'te yapılacak bu turneyi biraz zora sokacak gibi görünse de, Young kardeşlerin yeğeni Stephie'nin boşluğu dolduracağı ortaya çıktı. 40 yıllık müzik kariyerlerine dünya üzerinde toplam 200 milyondan fazla albüm satmış olan AC/DC'nin yolculuğunda Back In Black, Blow Up Your Video, Who Made Who, The Razor's Edge gibi sayısız başarılı albüm bulunuyor ve Malcolm bunların hepsinde önemli role sahipti. Grup daha önce kurucu üyelerinden solist Bon Scott'u da kaybetmişti. Grup Scott'un yerine Brian Johnson'ı monte ederek yola devam etmişti. Malcolm Young'ın gidişi de AC/DC'yi durdurmayacak gibi görünüyor. Grubun resmi internet sitesinden ayrılık haberi doğrularken, AC/DC'nin müzik yapmaya devam edeceğini belirtti."} {"url": "https://koltukname.com/2014/12/22/gelecegin-muzigi-ya-da-bir-delinin-sarki-defteri/", "text": "L. Ronald Hubbard, 20. yüzyılın en ilgi çekici karakterlerinden biri. Eğer kendisini tanımıyorsanız, ABD'de 1993'te resmi bir din olarak tanınan Scientology tarikatının kurucusu olduğunu söylersek belki bir fikir vermiş oluruz. Hubbard, 30'lu yıllarda dianetik alanında çalışmaya başlamıştı. Dianetik, ruhsal rehabilitasyona erişebilmek için geçmişin travmatik deneyimlerini ele almayı öngören ve psikoterapi öğelerine dayanan bir kişisel gelişim sistemiydi. Hubbard'ın çalışmaları, herkesi din değiştirmek için ikna etmese de, bu sistemin giderek bir inanç kimliğine bürünmesini sağladı. Özellikle de şöhretli insanların müritler arasına katılmasıyla sesini dünyaya duyurdu. Hubbard, popüler kültür ile ilişkilerin, yeni inanç sistemi için çok mühim olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden, güncel ve patenti kendisine ait inanç sistemini tanıtacak sanat ürünlerinin kitlelere ulaşmasını hedefledi. Bu kapsamda, daha sonra film uyarlamasının başrolünde tarikatın meşhurlarından John Travolta'nın oynayacağı Battle Earth adlı kitap, 1982 yılında piyasaya çıkmıştı. 80'lerin başı, bilimkurgunun altın yıllarıydı. Spielberg'ün E. T. si ve 3. Türle Yakın İlişkiler'i, Star Wars serisi ve Star Trek dizisi, dünyada tüm izleyicileri etkisi altına almıştı. Battle Earth de bilimkurgu edebiyatı sahnesinde yerini aldı. Ama bu yeterli değildi. Müzik dünyası da Hubbard'ın projeleriyle tanışacaktı. Aynı yıl, Space Jazz adlı albüm de piyasaya çıktı. Albüm, Battle Earth hikayesine dayanan avangard bir operaydı. Hubbard'ın dianetik alanındaki çalışmalarından etkilenmiş olan Chick Corea da albümün müzisyenleri arasındaydı. Corea'nın deneysel ve kalıplara sığmayan müziği, Hubbard'ın çizgisiyle tam bir uyum içindeydi. Corea'nın bir başka müzisyen yoldaşı, bas gitarist Stanley Clarke da katkısını esirgememişti. Bir kitap için yazılmış yegane müzik albümü özelliği taşıyan Space Jazz, 80'lerde çok popüler olan Fairlight adlı bilgisayar destekli müzik aletinden yoğun olarak faydalanmaktaydı. Hubbard, bu aletin sunduğu imkanlara hayranlık duyuyordu ve o günlerde 25 bin dolara ulaşan fiyatı ödemekten imtina etmemişti. Fairlight'ın doğal sesler üretirken büyük bir kolaylık yarattığını düşünüyordu. Domateslerin duygusal bir acı hissedip hissetmediklerini anlamak için elektrometre kullanan biri için şaşırtıcı olmasa gerek. Space Jazz, Hubbard ve ona bağlı cemaati tarafından geleceğin müziği olarak tanımlanmıştı. O geleceğin halen geldiğini söylemek zor. Zaten yayınlandığında da büyük kitleler tarafından beğeniyle karşılanmamıştı. Hatta yeryüzünün en kötü müzikleri gibi listelerde hep zirve adayı olarak kaldı. Bununla birlikte ne Hubbard ne de Scientology tarikatı, azimleriden bir şey yitirdi. Hubbard'ın 1986'daki ölümü bile, tarikatın büyümesini, kendisine bağlananlarının sayısının artışını durduramadı."} {"url": "https://koltukname.com/2014/12/31/2014ten-kalanlar-film/", "text": "2014, uzun süredir beklediğimiz filmlerin bir kısmına kavuştuğumuz yıl oldu. Bunların başında elbette Nolan'ın Interstellar'ı geliyordu. Şahsen ilk çıkan teaser trailer'da görülenler dışında filmin konusu hakkında hiçbir şey bilmeden izlediğimiz bu film seyirciye gerçek bir sinema deneyimi yaşatıyor. Görkemli sahneler, heyecan dolu anlar, karmaşık bir hikaye çizgisi, şaşırtıcı bir son... Neredeyse Memento'nun daha büyük çok daha büyük bütçeli bir hali gibiydi Interstellar. Özellikle de tüm bilimkurgu ve aksiyonun arasında, filmin kalbinde yatan baba-kız hikayesi göz önünde bulundurulduğunda. Gerçekten de filmde bizi en çok etkileyen bu oldu. Gone Girl, yılın bir diğer heyecanla beklenen filmiydi. Gillian Flynn'in aynı adlı romanından uyarlanan film, internet üzerinde 1) Ben Affleck'in cinsel organı, 2) Rosamund Pike'ın canlandırdığı Amy Dunnee karakterinin psikopatlığı hakkında uzun uzun yorumlara yol açtı. Spoiler vermeden filmin konusunu anlatmak pek mümkün değil; ama Fincher'ın imzası sayılabilecek karanlık, boğucu, kasvetli havaya sahip olduğunu ve Amerikan banliyölerini, Amerikalıların trajedilere yaklaşımını çok güzel yansıttığını belirtebiliriz. Film Ekimi'nin en parlak filmlerinden biriydi Whiplash. Yıldız bir caz bateristi olmayı saplantı haline getirmiş bir konservatuar öğrencisinin, öğrencilerine resmen işkence eden bir öğretmenle ilişkisini konu alıyor film. Bir yandan, daha önce Spectacular Now'da izlediğimiz Miles Teller'ın oyunculuğuna hayran kalıyor, diğer yandan J. K. Simmons'ın canlandırdığı öğretmeni bir kaşık suda boğmak istiyorsunuz. Gerilim anlamında neredeyse Gone Girl'le yarışacak, seyrederken tırnaklarınızı yemeğe başlamanıza neden olacak bir film Whiplash. Jon Favreau'nun yazdığı, yönettiği ve başrolünde yer aldığı Chef, lokanta sahibinin mutfağına karışmaya başlaması sonucu işinden sosyal medya fenomenine dönüşerek ayrılan bir şefin oğluyla beraber yollara düşmesini, bir yemek kamyonetiyle şehir şehir gezmesini ve bu süreçte yemek yapmanın, insanları beslemenin temelde ne anlama geldiğini hatırlamasını konu alıyor. Basit bir kurgu, şaşaadan uzak bir yapım ama yoluyla yemeğiyle insanıyla içinizi ısıtacak ve ilk uçakla New Orleans'e gitme arzusuna neden olacak bir film. Yılın en eğlenceli süper kahraman filmi Guardians of the Galaxy. Parks and Recreation'dan tanıyıp sevdiğimiz Chris Pratt'i bir Hollywood yıldızına dönüştüren film, çizgi roman uyarlamalarına her zaman koyu renklerin ve kasvetli diyalogların hakim olması gerekmediğini gösterdi seyircilere. Müzikleriyle de sinema koltuğunda ufaktan ufaktan dans ettirdi. Belki de American Horror Story'nin başarısıyla birlikte yeni bir antoloji diziyle karşılaştık bu yıl: True Detective. Matthew McConaughey ile Woody Harrelson'ın başrollerini paylaştığı dizinin ilk sezonu, bir seri katilin peşindeki iki dedektifin hikayesini anlatıyordu. Mitolojik öğeler barındıran esrarengiz cinayetler, Dedektif Rust Cohle'un kafa karıştırıcı bilgelikleri, etkileyici çekimler... Yeni sezonunun da bizi ilki kadar heyecanlandıracağını umuyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2014/12/31/2014ten-kalanlar-kitap/", "text": "Çağdaş Amerikan edebiyatının en önemli ve en gizemli isimlerinden Thomas Pynchon, bugüne dek çevrilmediğine şaşılan, yıllardır da yayımlanacağı rivayet olan yazarlardan. Biz de iki yıl önce Inherent Vice'ın film haberiyle birlikte yazarın üç romanının İthaki Yayınları'nca basılacağını müjdelemiştik. Yine de gözüyle görmeden inanmayacağını söyleyenler çoktu. 2014, yazarın hayranlarını da şüphecileri de tatmin eden yıl oldu ve 49 Numaralı Parçanın Nidası yayımlandı. Sırada Gravity's Rainbow ile Inherent Vice var. Heyecanla bekliyoruz. Sel Yayıncılık geçtiğimiz Eksiklik gideren derlemeler başlığı altında paylaştığımız Orwell kitaplarıyla listemizdeydi. Bu yıl da eksikliğini hissettiğimiz önemli bir klasiği, Harper Lee'nin Bülbülü Öldürmek'ini yayımlandılar. Üstelik Ülker İnce'nin etkileyici çevirisiyle. Eskileri yeniden ya da ilk defa keşfetmek isteyenler için atlanmaması gereken bir roman. Lee'nin romanın telifiyle ilgili açtığı davayla ilgili bilgi ise burada. Shaun Tan'ın çizgi romanı Uzak'ın çevirmeni yok; çünkü kitapta hiç yazı yok! Hiyeroglife benzeyen alfabesi olan, farklı bir dünyada geçiyor Uzak. Bir babanın, ailesine daha iyi bir yaşam sunabilmek için büyük şehre taşınmasını anlatıyor. Garip garip hayvanlarla, eşyalarla, garip bir yaşamla karşılaşan adamın bu sessiz hikayesi gurbetin hüznünü çok güzel yansıtıyor. 1960 yılından bu yana Boğaziçi Üniversitesi'nde ders vermekte olan John Freely, bizi bize anlatmakta mahir bir yazar. Bu kitabında da böyle yapıyor; fakat doğrudan Türkiye'ye dair bir kitap değil elimizdeki: İslam biliminin batı medeniyetinin ilerleyişine ve sonra da dünyayı etkisi altına almasına olan büyük katkısına eğilmekte. Avrupa Rönesans'ı başlatmadan önce karanlık dönemini geçirirken, İslam dünyası bilgi, keşif ve yaratıcılık dolu bir altın çağ yaşamaktaydı. Astronomlar, fizikçiler, matematikçiler ve simyacılar, deneyimlerini ve birikimlerini Semerkant'tan Cordoba'ya uzanan geniş İslam coğrafyasında cömertçe yaymaktaydılar. John Freely, kendi ifadesiyle adeta bir kültür seyahatnamesi içinde ortaçağ İslam'ının bilimsel liderliğini ve batı medeniyetlerini özendiren yenilikçiliğini incelerken, ilerleyen süreçte neden gerileme ve çöküş süreci yaşandığına da göz atmayı ihmal etmiyor. İçinde yaşadığınız kültür coğrafyasına dair, bizi tanıyan ama nesnel kalmayı başaran bir gözün değerlendirmeleri isteyenler için biçilmiş kaftan. Eski kıtanın tarihini yazanlar, medeniyeti, bilimi, dini kendi coğrafyalarına mal etmeyi ihmal etmediler. Oysa insanlık, dünyanın farklı yerlerinde eşzamanlı gelişimini sürdüregeldi. Eski dünyanın yeni dünyayla tanışması, her iki taraf için de gelecekleri açısından belirleyici olmuştu. Değer yargıları, normalleri, ahlakları ve algıları pek çok alanda çok farklı iki insan topluluğunun çarpışması, eski dünyanın emperyalizminin yeni bir kıtaya sıçrayarak ivmelenmesiyle sonuçlandı. Yeni dünya ise kendini sömürünün, yenilginin, asimilasyonun kucağında buldu. Güney Amerika'nın kadim medeniyetleri, hiç bilmedikleri bir düşmana boyun eğdiler. Jennings'in Aztek'i, hikayesini aktarmaya işte bu bakış açısından giriyor. Pek çoğumuza yabancı, eski bir Meksika toplumuna ait çok sayıda detayı bu geniş hikayede bulmak mümkün. Aşk, seks, ihtiras, ihanet, keder, günlük hayata dair envai çeşit ayrıntı gözler önüne seriliyor ve böylece o günlerin Tenochtitlan'ında olup bitenleri göz önüne getirmek hiç de zor olmuyor. Eğer ana karakterin tipik bir Amerikan kahraman gibi, hep sağduyulu ve doğru tarafta olduğunu göz ardı etmeyi başarırsanız, 500 yıl önce var olmuş uzak bir toplumun hayat döngüsüne göz atmaktan keyif alabilirsiniz. Orhan Pamuk'un son romanını henüz okumaya fırsat bulamadık; ama gerek kendi tabiatı gerek yazarının tabiatı itibariyle yılın tartışmalı romanı başlığını hak ettiği görüşündeyiz. Roman üzerinden gidildiğinde, ilk yorumlara göre yazarın seveni de sevmeyeni de kitabı zayıf bulmuşa benziyor. Yazar üzerinden gidildiğindeyse, Galatasaray'daki YKY'de yaptığı ilk imza gününde yaşananlardan Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi'nin açılışında konuşmacı olarak çağrılmasına kadar konuşulanlardan anlaşılıyor ki, Pamuk nefret edilmesi en çok sevilen yazar olma niteliğini koruyor. 2014, Bülbülü Öldürmek ile 49 Numaralı Parçanın Nida'nın yanı sıra başka klasik ve çağdaş klasiklerin ya ilk defa ya da uzun süre sonra tekrar yayımlandığı yıl oldu. Onları da not düşmeden olmaz. İşte bizim gözümüze çarpanlar, eksik olduğunu düşündüğünüz başlıkları yorumlara yazabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2014/12/31/2014ten-kalanlar-muzik/", "text": "The War on Drugs'la yeni tanıştığımızı itiraf etmemiz gerek. Onlar üçüncü albümlerine ulaşmış ama gözden kaçmayı da başarmışlar. Neyse ki daha fazla gecikmeden kendileriyle müşerref olduk. Siz henüz olmadıysanız ve neye benziyor bu diyorsanız, biraz Springsteen alın ve üzerine bol vokalli Bob Dylan gezdirin, Tom Petty'yle karıştırın ve üstüne Fleetwood Mac serpin. Tüm bu harika müzisyenlerin karışımı size güzel çağrışımlar yapıyor olmalı. Gerçekten de öyle. Lost in the Dream, uzun zamandır bütünüyle başarılı olan az sayıda albümden birisi. Parçaları birbirinden ayırmak zor ama An Ocean in Between the Waves, Burning ve kuşkusuz büyük bir hit olan Red Eyes, bu klasik rock tınısındaki albümde biraz daha öne çıkanlar diyebiliriz. Sadelik ve basitlikte güzelliği arayanlar için taze bir mücevher adeta. Kendilerini tez vakitte canlı da izlemeyi umut ediyoruz, zira videolardan gördüğümüz canlı performansları da çok dikkat çekici. Bu bir saatlik albümü dinleyin, kayıp bir saat olmayacağı garanti. Aphex Twin, sentetik müziğin dehalarından. O gerçek bir müzik yapıcı, üretici, şaşırtıcı. Elektronik müzikten hazzetmiyor olabilirsiniz, mesafenizi korumak istiyor olabilirsiniz; ama Aphex Twin'e kayıtsız kalamazsınız. Syro, artık 40'lı yaşlarını süren Aphex Twin mahlaslı Richard D. James'in bir geçiş albümü gibi. Ama imzasını attığı her şeyde olduğu gibi burda da dikkat çekici. Hatta öyle dikkat çekici ki, sürekli değişen, karmaşa içinde dolaşan, sarmalanan sesleri, sırf meraktan takip eder hale geliyorsunuz. Albümü eski moda bulanlar çıkacaktır ve evet, çok yenilikçi olduğunu iddia etmek de zor. Ancak zarif, kaygan ve çoğunlukla dinleyicisini zorlayıcı olmayan bir hendesenin ürünü Syro, en mutlu olmasa da, en tarifsiz anlarınıza eşlik etmek için birebir. Amerikan müziği, 2000'lerin ilk on yılına yayılan tutukluğunu bir kenara bırakmış görünüyor. 11 Eylül travması sonrası duyguların, içtenliğin, hüznün köksaldığı toplumda Sharon Van Etten gibi gamlı müzisyenlere daha sık rastlanıyor. Sharon'ın zaman zaman hipnotize edici derinlikte yürek titreten sesi, bu albümün en güzel anlarını kaplıyor. Taking Chances, İstanbul'da daha yeni ağırladığımız Cat Power'ı ya da popüler Lana Del Ray'i pek bir hatırlatsa da, bütünüyle bunu tarif eden bir parça. Parçalar gerek besteleri gerek düzenlemeleriyle, Sharon'ın zarif sesini bolca kullanmasına yetecek alanı yaratıyorlar. Hanım kızımız da dinleyicilerin duygularını alt üst etmek üzere yeteneğini sınırlarında kullanıyor. Bununla birlikte, köşedeki barda söyleyen genç bir yetenek samimiyetini ve hevesini hissettirmekte ise hiç zorlanmıyor. Ama uyaralım, aşk acısı çekmekteyseniz, Tarifa, Every Time The Sun Comes Up, Our Love gibi hicran yarası şarkıları dinlemeyi erteleyin. İstanbul tarfiği köprüde intiharları kaldıramıyor artık. Deneysel müzik herkes için bir çekince alanı olabilir. Deneysellik dozuna göre çekince kaçışa dönüşebilir. Ama Goat'un bu dozu mükemmel ayarladığını söylemek yanlış olmaz. Commune albümünü dinlemek, hem zaman makinesine binmek hem de küresel bir seyahate çıkmak gibi. Kendinizi kimi zaman kavimler göçüne sahne olan Orta Asya'da kimi zaman insanlığın yeşerdiği Afrika'da kimi zaman da 70'lerin Avrupa'sında bulabilirsiniz. Ya da Goat'ın sunduklarına zaman ve mekandan münezzeh de, diyebilirsiniz; yanlış olmaz. Fakat şu kesin: Goat, size hep şaşırtıcı bir kabare oynayacak. O kabarenin arka planında cayırtılı bir gitar, Türki melodiler ya da düzensiz vokaller olabilir. Bununla birlikte, bunların arzettiği bütünlükte şaşırtıcı bir estetik bulmamak da elde değil. Şerbetli tatlı yerken yoğurdu ihmal etmeyenler, neden bahsettiğimizi daha iyi anlıyor olabilirler. Goat müziğini değerlendirmek, bir kategoriye sokmak mümkün değil. Parçaları herhangi bir müzikal kalıp açısından değerlendirmek de. Goat müziğini sunuyor ve herkesin bireysel değerlendirmesine bırakıyor. Dolayısıyla dinleyip nefret etmek ya da ilgiye boğmak elinizde. Adeta soyut bir resim gibi, birçok çağrışıma izin veriyor ama gerçekte ne olduğu konusunda tam bir fikir edinemiyorsunuz. Çünkü herkesin hissettiği kendine münhasır oluyor. Goat, insan dimağının sınırlarını sergileyen, hem dinlenmeye hem de izlenmeye değer bir grup. Bir tadına bakın, beğenmezseniz yemezsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2015/01/05/koltukname-3-yasinda-ve-cekilis/", "text": "5 Ocak 2012'de kurduğumuz Koltukname, bugün 3 yaşına girdi. İlgimizi çeken, önemli bulduğumuz, Türkçede eksikliğini hissettiğimiz kültür, sanat ve edebiyat haberlerini paylaşma hedefiyle yola çıkmıştık Koltukname olarak. Bu bağlamda geçtiğimiz yıl Gorki'den Woolf'a, Hugo'dan Necatigil'e birçok yazarın mektuplaşmalarını, yazarlar üzerinden burçların özelliklerini paylaştık, Yemek Kültürü köşemize devam ettik, Giyim Kültürü köşemize başladık. İstediğimiz her şeyi yapamadık belki ama siz okurların desteğiyle motive olduk. İşte bu yüzden, bizi yalnız bırakmayan siz sevgili okurlarımıza bir hediye sunarak kutlamak istiyoruz üçüncü yaşımızı. Bu yazının altına 12 Ocak Pazartesi gününe kadar yorum bırakan okurlarımızdan birine, aşağıdaki kitaplardan istediği bir tanesini yollayacağız. Kitaplar, 2014'ten Kalanlar // Kitap listelerimizden alındı, kitaplarla ilgili düşüncelerimizi bu bağlantıdan okuyabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2015/01/06/2014un-one-cikan-juri-ve-secici-kurul-uyeleri/", "text": "Aralık ayına girince insan dört bir yandan listelerle çevrelenir. En iyiler, en kötüler, en komikler, en saçmalar... en'lerin sonu bir türlü gelmez. Yaklaşan yeni yılın en eğlenceli yanlarından biridir bu. Geride kalan bir seneyi değerlendirmek, sınıflandırmak, numaralandırmak, puanlamak ve sonuçları dünya alemle paylaşmak. Bizim gibi edebiyat severler doğal olarak öncelikle kitap listelerine yöneliyor. Yıl içinde yayımlananları, gözümüzden kaçan bir şeyler olup olmadığını listelerden takip ediyor, listeler sayesinde yeni bir kitap, yazar ya da yayınevi keşfediyoruz. Kimi zamanlar bizim Yıldan Geri Kalanlar yahut Radikal Kitap'ın Yılın 100 Kitabında olduğu gibi ekip içi yapılan seçkilerden oluşuyor bu listeler. Kimi zamanlarsa yazarlar, çevirmenler, editörler, gazeteciler gibi dışarıdan insanların katkılarıyla biçimleniyor. Sorulara gelen yanıtlar bazen basit bir şekilde sıralanıyor, bazen de algoritmalar kullanılarak listeleniyor. Bir yıl içinde yayımlanan en iyi kitap bu demenin bir başka yolu ise o kitaba ödül vermek. Edebiyat ödüllerinin jürileri de seçtikleri kitaplarla bir nevi kendi yıllık listelerini oluşturmuş oluyorlar. Çoğunlukla farklı türlerden seçilmiş tek kitaplık bir liste oluyor bu ama daha uzun listelerde olduğu gibi okurun algısını yönlendiriyor, belli bir yazara, çevirmene, hatta yayınevine dikkat çekiyor. Peki okura nereye bakmasını söyleyen bu seçici kurullar, jüriler kimlerden oluşuyor? Edebiyat alanında otoriteler kim? İşte bu sorulardan yola çıkarak, geçtiğimiz yıl olduğu gibi bu yıl da jüri ve seçici kurul üyelerinin bir dökümünü almaya karar verdik. Toplam 25 ödül ile 5 liste inceledik. Yalnızca tüm üyelerini açıklayan ödül ile listeleri esas aldık. Çoğunlukla listeleri bulmakta büyük zorluk çektiğimiz için eksikliklerimiz varsa affedilmesini rica ediyoruz. Atladığımız mühim bir ödül olduğunu düşünüyorsanız yorumlarda bildirebilirsiniz. Biz ortaya çıkan rakamların konuyla ilgili tartışmalara farklı bir boyut kazandırabileceği fikriyle yola çıktık. Bu bağlamda verileri herhangi bir yorum yapmadan paylaşıyoruz. Çalışmayı önümüzdeki yıllarda da sürdürmeyi, böylece zaman içinde oluşabilecek değişiklikleri de takip etmeyi planlıyoruz. Koltukname ailesi olarak size sağlık, neşe, sanat, kitap ve elbette liste dolu bir yıl diliyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2015/01/07/2014un-one-cikan-juri-uyeleri/", "text": "2013'ün öne çıkan jüri üyeleri yazımız için buraya, bu çalışmanın açıklaması içinse buraya bakabilirsiniz. 2014 boyunca, 25 edebiyat ödülünde, birden fazla jüri üyeliği yapmış isimlerle karşınızdayız. Listenin başında 10 kere jüri üyeliği yapmış olan Doğan Hızlan yer alıyor. Hızlan'ı, 5 kere jüri üyeliği yapan Refik Durbaş ile 4 kere jüri üyeliği yapan Egemen Berköz, Enver Ercan, Eray Canberk, Handan İnci, Hilmi Yavuz ve Metin Celal izliyor. 3 kere jüri üyeliği yapanlar Asuman Kafaoğlu Büke, Cemil Kavukçu, Faruk Şüyün, İnci Aral, Leyla Şahin, Müslim Çelik, Nursel Duruel, Selim İleri, Semih Gümüş, Turgay Fişekçi, Turhan Günay ve Cevat Çapan'dan oluşuyor. 2 kere jüri üyeliği yapanların listesi ise şöyle: Abdullah Uçman, Adnan Binyazar, Ahmet Telli, Ali Cengizkan, Buket Aşçı, Emin Özdemir, Erendiz Atasü, Feyza Hepçilingirler, İhsan Yılmaz, İlknur Özdemir, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Murat Gülsoy, Mustafa Öneş, Sennur Sezer, Sevin Okyay, Sina Akyol ve Metin Cengiz. 25 ödülde toplam 117 jüri üyesi bulunuyor. Yukarıda anılan isimler ise bu toplamın yaklaşık %32,5'ine tekabül ediyor. Jüri üyelerinin 32'si kadın 85'i erkek. Kadın jüri üyelerinin oranı %27. Ödüllerin tam listesi aşağıdaki gibi. Bu yıl eklenen iki ödül, Necati Cumalı Edebiyat Ödülü ile Necip Fazıl Ödülleri. Haldun Taner Öykü Ödülü, Sait Faik Hikaye Armağanı, Yunus Nadi Ödülleri, Dünya Kitap Yılın En İyileri ve Sedat Simavi Ödülleri'nin jüri üyeleri toplam 45 kişiden oluşuyor. Bu 45 kişi arasında birden fazla jüride yer alan 8 kişi var; bu da toplam rakamın %18'ine tekabül ediyor. Jüri üyelerinin 13'ü kadın, 32'si erkek. Kadınlar toplamın %29'unu oluşturuyor. Listenin başında, 5 jüride de yer alan Doğan Hızlan var. Hızlan'ı 3 kere jüri üyeliği yapan Faruk Şüyün ile Metin Celal izliyor. 2 kere jüri üyeliği yapanlar ise şöyle: Cemil Kavukçu, Faruk Duman, Hilmi Yavuz, Nursel Duruel ve Selim İleri."} {"url": "https://koltukname.com/2015/01/08/2014un-one-cikan-secici-kurul-uyeleri/", "text": "2013'ün öne çıkan jüri üyeleri yazımız için buraya, bu çalışmanın açıklaması içinse buraya bakabilirsiniz. 2014 yılı boyunca, 3 farklı mecmuada yapılan kitapla alakalı 5 listede, birden fazla seçici kurul üyeliği yapmış isimlerle karşınızdayız. 2014'te, kitap, yazar ya da yayıncı listelerine 3 kere katkıda bulunan Bülent Usta'yı 2 kere katkıda bulunanlar izliyor: Altay Öktem, Asuman Kafaoğlu Büke, Ayfer Tunç, Behçet Çelik, Burhan Sönmez, Cemil Kavukçu, Ceyhan Usanmaz, Ethem Baran, Faruk Duman, Handan İnci, Hande Öğüt, İnci Aral, Kaya Genç, küçük İskender, Lal Laleş, Levent Cantek, Mahir Ünsal Eriş, Murat Gülsoy, Onat Bahadır, Oylum Yılmaz, Roni Margulies, Sabri Gürses, Semih Gümüş, Seray Şahiner, Sevin Okyay, Sibel Oral, Süheyla Acar, Süreyyya Evren, Tanıl Bora veYekta Kopan."} {"url": "https://koltukname.com/2015/01/15/87-akademi-odullerinin-adaylari-aciklandi/", "text": "22 Şubat'ta sahiplerini bulacak olan 87. Akademi Ödülleri'nin adayları az önce açıklandı. Neil Patrick Harris'in sunuculuğunu üstlendiği ödüllerde başta dokuzar adaylığı bulunan Birdman ile The Grand Budapest Hotel olmak üzere, The Theory of Everything ve Boyhood gibi filmler ön plana çıkıyor. Belki de en şaşırtıcı olan, Interstellar'ın yokluğu... Ama filmlerle ilgili ayrıntılara Oscar'ların sitesinden ulaşabileceğinizi hatırlatıyor, adaylarla ilgili yorumları sizlere bırakıyoruz. Oscar'larda kaybedenlerin de nasıl kazandığını merak edenleri de buraya alalım. American Sniper'in fazla ödül kazanmamasını umut ettiğim tören olacaktır. Propaganda yönü ağır basan bir film çünkü. Ödülleri üç film arasında dağıtılabilir. Budapeşte Oteli, Boyhood ve Birdman."} {"url": "https://koltukname.com/2015/01/15/hip-hop-ruhunu-geri-istiyor/", "text": "Dünya, insanların yarattığı şiddete tarih boyu sahne oldu. Bununla birlikte, şiddet günümüzde belki de hiç olmadığı kadar yaygın ve kolay uygulanır hale geldi, hatta kendini gelişmiş ya da medeni tanımlayan toplumlarda bile sıradanlaştı. Bunun son örneklerinden biri de kısa zaman önce ABD'nin Missouri eyaletinin Ferguson kasabasında yaşandı. Belki kendimizden başkalarına bakmaktan pek hoşlanmadığımızdan, belki şiddetin kanıksandığı bir coğrafyada olmamızdan, belki devlet şiddetini artık içselleştirdiğimizden, dünyanın öbür ucundaki olaylar basınımızda pek yer bulmadı, dolayısıyla gündemimize de giremedi. Oysa tarihindeki ilk siyahi devlet başkanına sahip ABD'de, silahsız siyahi bir gencin polis tarafından öldürülmesi ardından başlayan olaylar küçümsenecek gibi değildi. Bu arada yetmedi, aralık ayında bir siyahi genç daha, yine Missouri eyaletinde polis tarafından öldürüldü. Olayların ardından, ABD kamuoyunun siyahlardan oluşan kesiminde önce Obama'nın sükunete davet etmekten fazlasını yapmaya pek yanaşmayan tavrı eleştirildi. Daha sonra eleştiriler, siyah kesimin içinden çıkan sanatçı ve müzisyenlere, özellikle de güç ve zenginlikte Obama'larla kıyaslanan Jay-Z-Beyonce çiftine yöneldi. Tepkilerin ana maddesini ise, olaylar karşısında neredeyse hiçbir yorum yapmamış olmaları oluşturuyordu. Başkan ve eşiyle yapılan karşılaştırma tartışmalı olsa da, Jay-Z ve Beyonce çiftinin çok popüler, başarılı ve örnek alınan karakterler oldukları kesin. Uyuşturucu satıcılığından büyük bir popüler kültür imparatorluğuna uzanan yükselişinde Jay-Z hep bugünkü kadar sessiz değildi. Örneğin Minority Report albümü, Katrina felaketi sonrası Bush yönetimine yönelik eleştirileri açıkça ortaya koyan sert bir çalışmaydı. Tabii o günden bugüne köprünün altından çok sular aktı. Artık Jay-Z bir müzisyen olduğu kadar bir işadamı da. Milyonlarca dolarlık anlaşmalara, sponsorluklara imza atıyor, kendi adını taşıyan özel koleksiyonlar tasarlıyor. Bu tür bir koleksiyonu en son lüks alışverişin önemli markası Barney's için hazırlamıştı. Barney's'in siyahi müşterilerine o kadar da misafirperver davranmadığı ortaya çıkınca, Jay-Z'nin tavrı anlaşmayı fesh etmek değil, vakfı için daha büyük bir kar payı talep etmek olmuştu. İşadamı olmak, bazen olup bitenlere göz yummayı, bazen fikirlerini hiç de paylaşmadığınız bir iktidara onay vermeyi gerektiriyor olsa gerek. Hip hop, ABD'de sivil hakların talep ve savunmasının 21. yüzyıldaki önemli sembol ve enstrümanlarından oldu. Dolayısıyla, toplumun karşılaştığı bu gibi krizlerde, önde gelen sanatçılardan da kuvvetli bir tepki beklenmesi doğal. Tüm yaşananlar hakkında Jay-Z, Kanye West, Lil' Wayne gibi isimlerden ses çıkmaması, bu isimlere yönelik eleştirileri arttırıyor. Killer Mike mahlasını kullanan Atlanta'lı hip hop müzisyeni Michael Render, Hip hop, en iyi ve yaygın bilinen büyük temsilcilerinden daha büyük bir güce sahip fikrinde. Bir polisin oğlu olan Mike, müziğinde, bazen Reagen dönemine ait politikaların bugünkü siyahların hayat şartları üzerindeki etkisini, bazen dünyanın diğer ucundaki güncel olayların yorumunu konu ediniyor. Render Billboard gibi dergilere yazılar yazıyor ve ABD'nin büyük haber kanallarına yorumlar yapıyor. Jay-Z'yle karşılaştırıldığında, sahibi olduğu berber dükkanının ekonomik gücü çok sınırlı. Ancak söyledikleri, Ferguson olaylarına yönelik sanat camiasından gelmeyen tepkiyi daha da belirginleştiriyor. Sizinle siyah vatandaş ve mağdur Michael Render olarak konuşuyorum, diyen Render'a göre Amerikan hip hop camiasında yeni gelen nesil, milyarder imparatorların değil, söyleyecek sözü olanların yolunu izleyecek."} {"url": "https://koltukname.com/2015/01/21/bir-les-paul-bir-les-paul-icin-kralligimi-verirdim/", "text": "Lester William Polsfuss, 2009 yılında hayatını kaybettiğinde, gitar dünyası yasa boğulmuştu. Les Paul adıyla bilinen Polsfuss sadece yetenekli bir caz gitaristi değil, bir enstrüman tasarımcısıydı da. Rock&roll herkesi kavrayan o müthiş, kıpır kıpır tınısına kavuştuysa, rock müziği ilerleyen yıllarda dünyayı etkisi altına aldıysa, Les Paul'un bunda payı küçümsenecek gibi değildi. Bu yüzden ünlü gitar üreticisi Gibson, 50'li yıllarda bu zatı muhteremi önce kendisine danışman seçmiş, sonra da Fender'in Telecaster ve Stratocaster'ıyla birlikte, tüm zamanların en unutulmaz gitar modellerinden biri olacak tasarımına onun adını vermişti. Kimler bu modeli kullanmadı ki ? Bugün adını bildiğimiz hemen her gitarist, bu klasiği eline almadan edemedi. Kimisi ise hiç vazgeçemedi. Slash'i en az saçları ve şapkası kadar karakteristik sarı kırmızı Les Paul'unden ayrı düşünmek mümkün mü ? Jimmy Page'i atlamayalım, adına üretilmiş bir Les Paul bulunmakta. Eric Clapton'ın 1960 Standard modeli ve George Harrison'ın Lucy adını verdiği eşsiz kırmızı gitarları da unutulmazlar arasında. Liste bitecek gibi değil. Pete Townshend, David Gilmour, Chuck Berry, Bob Marley, Gary Moore, Steve Jones, Joe Perry, Jeff Beck, Bob Dylan, Al di Meola... Yetmedi mi? Kirk Hammett, Jimi Hendrix, Tony Iommi, Eric Johnson... Daha da derseniz, Mark Knopfler, Paul McCartney, John McLaughlin, Pat Metheny, Wes Montgomery, hatta Elvis Presley. 50'li yıllarda California'lı Leo Fender'in daha sonra Telecaster olarak ünlenecek modeline bir rakip olarak tasarlanan Les Paul tasarımı, makul fiyatı ve sağlam ve kaliteli gövdesiyle büyük beğeni toplamıştı. Piyasaya çıkmasından itibaren Gibson Les Paul, dünyanın en çok kullanılan rock gitarlarından biri olmuş, pek çok unutulmaz albüm ve konserin gerçekleşmesinde müzisyenler kadar başrolde olmuştu. Bu kadar çok sayıda gitar üstadının kullandığı Les Paulün belki de en kıymetli örneklerinden biri, Los Angeles Times'ın haberine göre önümüzdeki şubat ayında New York'ta açık artırmaya çıkacak. Paul bu gitara 1954-1976 yılları arasında sahip olmuş, sonra da dostu Tom Doyle'a hediye etmişti. Orijinal olarak Koyu Güzellik adlı modelin bir örneği olan gitara ilginin yoğun olması beklenmekte. Özel yapım bir Les Paul için öngörülen fiyat 3000 ile 13.000 dolar arasında değişmekte. Bugüne kadar bir açık artırmada en yüksek fiyata ulaşan gitar ise 2013 yılında Bob Dylan'ın Fender Stratocaster'ı olmuştu. Dylan'ın 1965 yılında Newport festivalinde kullandığı Stratocaster için 965.000 dolar verilmişti. Böylece Dylan, Clapton'ın yine bir Stratocaster olan Kara takma adlı gitarına 2001'de ödenmiş olan 959.000 dolarlık bedeli geçmişti. Merkalısına not: Bu nadide Les Paul'le birlikte Chet Atkins'in Kara Gözlü adını verdiği gitarı da açık artırmaya çıkarılacak."} {"url": "https://koltukname.com/2015/01/28/victor-hugodan-juliette-drouetye-hayatini-degistiren-o-gizemli-ani-hicbir-zaman-unutma-melegim/", "text": "Sefiller kitabının tüm halklar için yazılmış olduğunu söylerken haklıydınız beyefendi. Herkes tarafından okunacak mı bilmiyorum ama ben herkes için yazdım. İngiltere'ye olduğu kadar İspanya'ya, İtalya'ya olduğu kadar Fransa'ya, Almanya'ya olduğu kadar İrlanda'ya, köleleri olan cumhuriyetlere olduğu kadar, serfleri olan imparatorluklara da hitap etmektedir. Toplumsal meseleler sınırları aşar. İnsan türünün yaraları, dünyayı kaplayan o geniş yaralar, dünya haritası üzerine çizilmiş mavi ya da kırmızı çizgilerde son bulmuyor. İnsanın cahil ve umutsuz olduğu her yerde, kadının kendini ekmek parası için sattığı her yerde, çocuğun bir şeyler öğrenebileceği bir kitabın ve ısınabileceği bir ateşin eksikliğini çektiği her yerde, Sefiller kapıyı çalar ve şöyle der: Açın kapıyı, sizin için geldim. İçinde yaşadığımız medeniyetin bu çok karanlık anında, sefilin adı insandır; her iklimde can çekişmekte, her dilde inlemeye devam etmektedir. Bu sefer bambaşka türde bir mektupla, bir aşk mektubuyla çıkıyor Hugo karşımıza. Eşinden daha çok mektuplaştığı metresine, Juliette Drouet'ye yazılmış bu mektupta bir kez daha bir yazarın yasak aşkına tanıklık ediyoruz. Hayatını değiştiren o gizemli anı hiçbir zaman unutma meleğim. O 17 Şubat 1833 gecesi bir semboldü, sende gerçekleşen büyük ve ihtişamlı bir şeyin cisimleşmiş haliydi sanki. O gece kargaşayı, gürültüyü, göz kamaştıran sahtelikleri, kalabalığı dışarıda, uzakta bir yerlerde bırakıp gizemin, ıssızlığın ve aşkın içine attın kendini. O gece sekiz saat geçirdim yanında. Bu saatlerden her biri bir yıla bedeldi. Bu sekiz yıl boyunca, yüreğim hep seninle doluydu ve gördüğün gibi, bu yıllardan her biri bir asra dönüşse bile değiştiremeyecek hiçbir şey bu durumu."} {"url": "https://koltukname.com/2015/02/03/perde-kapanirken-kulak-kabartilanlar/", "text": "Filmler; oyunculukları, senaryoları, sahneleri gibi müzikleriyle de hafızalarımızda yer edinirler. Bazılarında ise, o son sahnede çalan müzik, aklımızda kalan tek şey olur. Tüm filmin ruhunu taşıyan, darbesini vuran o son sahne, o unutulmaz parçayla mühürlenir. Bu gibi parçaları unutmak da o sahneden bağımsız düşünmek de imkansızlaşır. Fight Club, kuşkusuz tüm zamanların kült klasiklerinden biri. Chuck Palahniuk'ın aynı adlı kitabından senaryolaştırılmış bu David Fincher filmi, karakterleriyle, modern topluma vurduğu sert darbelerle, şaşırtıcı gerçekliğiyle tüm izleyenleri sarsmıştı. Filmin son sahnesi ise, bize 80'lerin sonlarında kalmış, Kurt Cobain'in ilham kaynağı Pixies adlı grubu tekrar hatırlatmıştı. Where Is My Mind Fight Club sayesinde Pixies'in en bilinen parçası haline de gelmişti. O final ve Pixies parçası arasındaki kusursuz uyumu görmezden gelmek, dolayısıyla Neymiş bu Pixies? diye araştırmalara dalmamak elbette imkansızdı. Hayatının 11 yılını tutuklu, 4 yılını da sürgünde geçiren Yılmaz Güney'in hapiste senaryosunu yazdığı, yönetmen Zeki Ökten'in 1978 yılında çektiği filmde Tuncel Kurtiz ve Tarık Akan da rol almışlardı. Filmin gerçekçi dili ve yadsınamaz tespitleri dışında üst düzey oyunculukları da akıllarda kalmıştı. Ancak tüm bunlar kadar, filmin müziklerinin bir kısmında imzası bulunan Zülfü Livaneli'nin finaldeki parçası da unutulmazlar arasındaydı. Ankara'nın henüz pek de gelişmemiş eski görüntüleri eşliğinde Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz, sert ve çarpıcı bir sonu garanti altına alıyordu. Oldukça karmaşık, fantastik bir hikayeyi çok başarıyla anlatan bir filmdi Donnie Darko. Bir ilk film için çok başarılı bir iş çıkaran yönetmen Richard Kelly bir yana, müthiş bir oyuncu kadrosunu da barındırıyordu. Filmin finalinde ise bir Tears For Fears klasiği Mad World, Gary Jules tarafından zarifçe yorumlanmıştı. Filmin genelinde anlatılan çılgın hikayeye daha güzel ve dingin bir son herhalde olamazdı. Sıkı bir film için kalın bir senaryonun şart olmadığının açık kanıtı bu film, uzak bir coğrafyanın pek de mühim olmayan tarihi bir hikayesini konu ediniyordu. Ama epik ve dokunaklı anlatımı, filmin hemen tüm kahramanlarını adeta tanıyormuşuz hissini yaratıyor, dolayısıyla da hepsi için hüzünlenmemize yol açıyordu. Casey Affleck'in ve listemize ikinci kez giren Brad Pitt'in müthiş oyunculuklarına ve tarifsiz güzellikteki doğa sahnelerine ek olarak filmin müzikleri Nick Cave ve Warren Ellis tarafından yapılmıştı. Bu afili ikili, filmin son sahnesi için de belki en dokunaklı parçayı saklamış, üç saatlik filmin sonunda izleyicilerin koltuklarına mıhlanıp kalmasına sebep olmuşlardı. Bu hoş, naif, zekice, komik hikayeyi bilmiyorsanız, Atilla Dorsay'a kulak asmayıp bir an evvel izleyin, bu ayıptan kurtulun. Bir başka modern zaman klasiği bu film hakkında söylenecek her şey söylenmiş durumda. Bu yüzden yer yer neşeli, yer yer depresif romantik bu film hakkında kanaat edindirmeye gerek yok. Ama son sahnesinde sizi uğurlayan Beck sürprizini hatırlatmamak olmaz. Filmin tüm ana hissiyatını ve ruhunu Beck'in sesinde hissedebilir, kayan yazılara siz de kapılabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2015/02/06/7-gunluk-coplerinin-icinde-yatan-insanlar/", "text": "Amerikalı fotoğrafçı Gregg Segal, bu soruna dikkat çekmek için 7 Days of Garbage (7 günlük çöp) adlı bir projeye başlamış. İnsanları bir hafta içinde ürettikleri çöplerin içinde yatarken fotoğraflayan Segal, etkileyici olduğu kadar da rahatsız edici görüntüler koyuyor ortaya. Bu elbette insanları hayatlarındaki fazlalıklarla yüzlştirmeye yönelik bir proje. Ümidim, ürettikleri çöplerin büyük bir kısmının gereksiz olduğunu fark etmeleri, diyor sanatçı Slate'e."} {"url": "https://koltukname.com/2015/02/08/haftadan-kalanlar-2-8-subat-2015/", "text": "İnternet üzerinden yapılan uluslararası film festivali, Benim fransız Film Festivalim, 16 Şubat'a kadar devam ediyor. Festival filmlerini buradan izleyebilirsiniz. Biz kitapları kapaklarına göre yargılamamaya henüz alışamamışken, bizi suratımıza göre yargılayan kitap kapağı çıkmış. Yaakebikec'den büyük hizmet: Bütün Küçük Prens çevirilerinin Atatürk'le ilgili paragrafının karşılaştırması. Muhakkak incelemnizi öneriyoruz. Nişantaşı D&R çalışanları, kovulmalarda baskıyla istifa etmiş gibi gösterilmelere ve diğer olumsuz çalışma şartlarına karşı eylem yaptı. Eskinin klasik çizgi filmlerinden Jetgiller sinemaya uyarlanıyor! Senaryoyu, Scooby Doo'dan tanıdığımız Matt Lieberman'ın yazacağı açıklandı. Meraklısı için Jetgiller'in 90'larda yapılan sinema filminin fragmanı burada."} {"url": "https://koltukname.com/2015/03/18/joan-didiondan-okuma-listesi/", "text": "Neden yazıyordum? Elbette hatırlamak için ama tam olarak neyi hatırlamak istiyordum? Yazdıklarımın ne kadarı gerçekte yaşandı? Herhangi biri yaşandı mı? Neden defter tutuyorum? Bu konularda kendini kandırması çok kolay. Yazı yazma dürtüsü kışkırtıcı bir dürtü; aynı dürtüye sahip olmayanlara açıklaması imkansız; sadece tesadüfen, ikincil olarak, bir dürtünün kendini haklı çıkarma süreci olarak yararlı. Sanırım bu dürtüye doğuştan sahip olunuyor ya da olunmuyor. Benim beş yaşından beri yazı yazma ihtiyacı duymama rağmen kızımın hiçbir zaman bu duyacağını sanmıyorum; çünkü o harikulade bir şekilde şanslı ve karşısına çıkanları kabul eden bir çocuk; hayatı olduğu gibi seviyor, uyumaktan korkmuyor, uyanmaktan korkmuyor. Özel defter tutan insanlar bambaşka bir türden, her şeyi inatla yeniden düzenlemeye çalışan, yalnız insanlar; endişeli ve şikayetçiler, anlaşılan doğuştan itibaren bir kayıp hissiyle yaşayan çocuklar. - Silahlara Veda / Ernest Hemingway / Çev. Mehmet Harmancı - Zafer / Joseph Conrad / Çev. Armağan İlkin - Gerrillalar / V. S. Naipaul / Çev. Selahattin Erkanlı - Paris ve Londra'da Beş Parasız / George Orwell - Wonderland / Joyce Carol Oates - Uğultulu Tepeler / Emily Bronte / Çev. Naciye Akseki Öncül - İyi Asker / Ford Madox Ford / Çev. Gökhan Sarı - Yüzyıllık Yalnızlık / Gabriel Garcia Marquez / Çev. Seçkin Selvi - Suç ve Ceza / Fyodor Dostoyevski / Çev. Mazlum Beyhan ya da Ergin Altay - Appointment in Samarra / John O'Hara - The Executioner's Song / Norman Mailer - Henry James'in Romanları: Washington Meydanı, Bir Kadının Portresi, The Bostonians, Güvercinin Kanatları, The Ambassadors, The Golden Bowl, Daisy Miller, Aspern'in Mektupları, Yürek Burgusu - Speedboat / Renata Adler - Go Tell It on the Mountain / James Baldwin - Notes of a Native Son / James Baldwin - The Berlin Stories / Christopher Isherwood - Toplu Şiirleri / Robert Lowell - Toplu Şiirleri / W. H. Auden - Toplu Şiirleri / Wallace Stevens Birçok en sevilenler listesinde karşımıza çıkan klasik isimleri içermediği, içerdiği yazarların da ilk akla gelen kitaplarını içermediği için sıradışı bir liste sayılabilir bu. Türkçede ulaşabileceğiniz kitapların her zamanki gibi yayınevi bağlantılarını verdik. Türkçede ulaşılamayanlar da belki bu vesileyle yayıncıların dikkatini çekerler. Didion'ın kendisi de ne yazık ki Türkçeye fazla çevrilmiş bir yazar değil. En önemli kitaplarından O Yılın Büyüsü, Burcu Tümer çevirisiyle Arkadaş'tan yayımlanmış ama artık sadece sahaflardan ulaşılabiliniyor. Domingo Yayınları ise bir güzellik yapıp geçtiğimiz yılın sonunda, yazarın genç yaşta kaybettiği kızı hakkındaki kitabı, Mavi Geceler'i Püren Özgören çevirisiyle yayımladı. Başka yazarların kitap listelerine göz atmak isterseniz Donald Barthelme için buraya, Selim İleri ve Aykut Ertuğrul için buraya, Didion'ın listesinde bir numarada yer alan Ernest Hemingway içinse buraya bakabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2015/03/20/muzeyyen-senarin-ardindan-benzemeyecek-kimse-sana/", "text": "Muhtemelen biliyorsunuz, pek de hazzetmediği unvanıyla Cumhuriyet Divasını kaybettik. Uzun, dopdolu hayatı boyunca neredeyse tüm Cumhuriyet tarihine tanıklık eden, görkemli sesiyle kurucusu dahil bir ülkeyi kendine hayran bırakan Müzeyyen Senar, artık yok. Koltukname olarak ardından bir kaç kelam etmememiz elde değil. Senar'a benzemeye çalışan, ona öykünen ya da en basitinden bu büyük icracıyı kıskanıp kendine diva diyenler hep oldu. Ama o hep kendi kulvarında, farklı bir konumda olmayı başarmıştı. Ne bir neslin TRT radyolarından sadece sesiyle bildiği Samime Sanay, Serap Mutlu Akbulut, Mediha Şen Sancakoğlu gibi nadide solistleri; ne tüm sıradışılığına, değişkenliğine, şaşırtıcılığına rağmen sanat güneşi; ne popüler arabeskten de kaçmayan, magazin basınının gözdesi ve ülkenin belki de en afili şarkıcısı Bülent Ersoy onun durduğu yerdeydi. Eğer Syd Barrett gibi, ardından ağıt yakacak beceride bir grubu olsaydı, muhtemelen Parılda çılgın elmas misali bir şaheser de bugün onun için söyleniyor olabilirdi. Zira tıpkı Barrett gibi biraz sıradışı bir karakter, elmas gibi kıymetli nadir bulunur bir sanatçıydı. Senar, sağlık sorunları sebebiyle uzun zamandır sahnelerden elini eteğini çekmişti gerçi; ama halen var olduğunu bilmek, sanki Türk klasik müziğinin o derin damarlarında akan kanın topluma ulaşmasının güvencesi gibiydi. Senar, klasik müziğin geleneklerinden asla kopmadan, sıkıcılaşmadan, modernizmin tehlikeli sularından sakınarak halka bu karmaşık müziği aktarmayı nerdeyse bir ömür boyu başarmıştı. Neşet Ertaş'ın halk müziği geleneğini tavizsizce izlerken toplumun gözünde yerleştiği zirvenin bir benzerine de Senar oturmuştu. Senar, bir asra yakın ömründe neredeyse ülkenin tarihine tanıklık etmişti. Anılarının en bilinenleri arasında da Atatürk'ün sık sık kendisini şarkı söylemek üzere sofralarına davet etmesi vardı. Senar Gazi'ye defalarca konuk olmuş, repertuvarını kaydettiği defterini ona bırakmış, böylece Gazi her ziyaretinde istediği şarkıları peçeteye yazmak yerine, defteri eline alıp şunu söyle kızım, sonra bunu söyle şeklinde iletebilmişti. Senar'ın defterin içerdiği yaklaşık 600 şarkının tamamını bilmesi Atatürk'ü pek şaşırtmış ama mutlu da etmişti. Bugün bizlerin iPod'larla ya da akıllı telefonlarla gönlümüzce dinlediğimiz müziğin keyfini 1930'larda tatmış olmak, Atatürk için mucizevi olmuş olsa gerek. Tarihin bu büyük karakteriyle, devlet adamıyla böyle yakın bir ilişki kurmak, hem de daha 19 yaşında balolarda dans edecek kadar samimi olmak Senar'ı şüphesiz çok etkilemişti. Bu kadar genç bir kızın karizmatik bir devlet başkanına hayran olması kolay anlaşılır bir durum olsa gerek. Kendisine bu konuda sıkça yöneltilen Gazi Paşa'nın çapkın olup olmadığı yönündeki sorulara Senar hep olumsuz cevap vermiş ama kendisi ayarlı bir kız olsa durumun değişebileceğini kahkahalar arasında belirtmişti. Atatürk'le olan ilişkisi, genç yaşta yaptığı ve berbat giden evliliğinin bitmesine de vesile olmuş, bir Türkiye geleneği olan koca dayağıyla dolu bu izdivaç, rollerin değişip bir gün genç Müzeyyen'in eşinin kafasında vazo kırmasıyla noktalanmıştı. Zaten aşktan yana şansı hiç yaver gitmemişti Senar'ın. Gerçi Alaattin Yavaşça'ya göre herkes Senar'a aşıktı. Misal, Selim Arı tüm bestelerini onun için yapardı. Hatta sahnedeki sanatçının ayakkabısından içki içme miti Senar için bir rivayet değil gerçekti. Ayağım büyüktür, benim ayakkabımdan rakı içen zom olur, diye bu konuda latife etmeyi de ihmal etmemişti. Ama Müzeyyen'e olan bu aşk daha farklı, hayranlık dolu, sanatına yönelik bir aşktı. Evlilik denemeleri de pek başarılı sayılmazdı. Ali Senar Bey'le yaptığı ilk evliliği tatsız sonlanmış, sonrasında Galatasaray'lı futbolcu Ercüment Işıl'la evliliği, iki çocuğu olsa da yürütememişti. O Ercüment Bey yüzünden kendini üçüncü kattan atmıştı oysa. Aşktan değil de sinirden demişti bu intihar girişimi için ya, bir ömür çekeceği bel ağrısı o üçüncü kattan kömürlüğe düşüşün yadigarıydı. Büyük bir aşkla tutulduğu Suudi Arabistan'ın Ankara sefiri Tevfik Hamza Bey'le olan evliliği ise topu topu üç yıl sürmüş, bu muhteşem adamla severek etraf yüzünden ayrılmışlardı. Senar'ın yaşayamadığı, doyamadığı aşkların kederi, yıkılmayan karakteri, korumayı başardığı neşesi, sesine ve tarzına da yansımıştı adeta. Yaşadıklarıyla ve aldığı eğitimle demlenen sesi onu ülkenin en aranan solisti yapmıştı. Oysa çocukken kekemeydi, hatta durum o kadar vahimdi ki, şarkı söylemediği anlar dışında ne dediği anlaşılamıyordu. Bu yüzden sofrada tuzu hicaz makamında istiyor, misafirleri uşşak makamında yolculuyordu. Üsküdar Musiki Cemiyeti'ne gidip gelmeye başladığında yıl 1931'di ve Selahattin Pınar, Mustafa Nafiz Irmak, Saadettin Kaynak gibi büyük büyük üstadlar, satranç oynasalar büyükusta olacak müzisyenler Müzeyyen Senar'ın yörüngesindeydi. On yıllarca Türkiye'de eğlencenin, gece hayatının tarifi olacak olan gazinolara solist olması da bu yıllara tekabül etmişti. 14-15 yaşlarında Haydar Haydar, Ormancı, Feraye ve adeta Senar için yazılmış Fehmi Tokay bestesi Benzemez kimse sanayla ünlenmişti. Kariyerinin ilk yıllarında üzerine yapışan bu şarkılar, bir asra dayanan uzun ömrü boyunca ondan en çok talep edilen eserler oldu. Belki de bu büyük eserleri icrasındaki özgünlük ve içtenlik sayesinde Senar'ın popüler-popülist çizgiye kaymasına hiç gerek kalmadı. Oysa Türk klasik müziğinin pek çok büyük ismi arabesk adı verilen daha kolay tüketilen türe kaymakta beis görmemişlerdi. Senar bu akımın içine girmemekle birlikte Arap müziği etkisinin yoğun hissedilmeye başladığı 40'lı yıllarda adeta bir katalizör rolünü belki de bilmeden oynamıştı. Türk müziğinin yasaklanması sonrası Mısır radyosuna ve filmlerine yoğun ilgi gösteren Türk toplumuna, Mısırlı Ümmü Gülsüm'ün filmlerde çalınan şarkılarını Türkçe sözlerle seslendirmişti."} {"url": "https://koltukname.com/2015/03/22/haftadan-kalanlar-16-22-mart-2015/", "text": "Daha önce de söylemiştik, yine söylüyoruz: Kitap türlerinin sıralamasında eğitim kitaplarının paydasına bakılarak da anlaşılabileceği üzere, Türkiye'de kişi başına kaç kitap üretildiğinin bir önemi yok. Önemli olan, satılan kitap rakamlarında kişi başına düşen kitap sayısı. Yazarlar en meşhur eserlerini kaç yaşında yazıyorlar, bu infografikten öğrenebilirsiniz. Özellikle de kilo verme programlarında karşılaşılan öncesi ve sonrası fotoğraflarının perde arkasındaki gerçekler. Çok daha acımasız bir perde arkası gerçeği: İnternette her yeri sarmış o tatlı hayvan fotoğrafları, hayvanlara zülmedilerek çekilmiş olabilir. Android kullanıcılarına müjde, WhatsApp artık bilgisayarda da kullanılabiliyor."} {"url": "https://koltukname.com/2015/03/24/evlilik-aski-formuller-muzigi-olduruyor-mu/", "text": "David Gilmour '75 yılının bir kış günü, arkadaşının kendisine ilettiği demoyu dinlediğinde Bu kızda iş var, demiş olsa gerek. Zira cebinden ödediği parayla o minik kızın düzgün birkaç kayıt yapmasını ve zamanın en büyük plak şirketlerinden EMI'a götürüp sözleşme yapmasını sağlamıştı. Gilmour'un yeteneği algılamakta mahir duyarlılığı sayesinde Kate Bush gizli bir elmas olmaktan kurtulmuştu. Bugün işler artık pek böyle yürümüyor. Dijital devrim her şeyi olduğu kadar müzik endüstrisini de kökten değiştirdi. Eskiden plak şirketleri büyük hitler üretme potansiyeli olan müzisyen ya da grupları avlamak için işinin ehli uzmanlardan yardım alırdı. Grup ya da müzisyen bir büyük şarkı yazdığında, hemen mahir bir prodüktör devreye girer; o parçayı dillere pelesenk edecek şekilde düzenler; grubun ya da müzisyenin ve elbette şirketin çapına göre bir şehir, ülke ya da dünya turnesiyle desteklenirdi. Günümüzde müzik şirketleri burnu kuvvetli koku alan uzmanlara eskisi kadar itibar etmiyorlar. Bir gruba yatırım yapmaya değer mi, ne kadar büyük bir yıldız potansiyeli var, parçalarının beğenilme potansiyelleri nedir gibi soruların yanıtlarını artık bilgisayar destekli karar sistemleri veriyor. Müzik ekonomisti Volkmar Kramarz, liste başı parçaların sırlarını Die Pop Formeln kitabıyla açıkladığında, bu konudaki şaşırtıcı gelişmeler de gözler önüne serilmiş oldu. Kramarz, ticari olarak son beş yılın en başarılı parçalarını incelediğinde, popüler müziğin armonilerinin bazı formüllere göre oluşturulduğunu iddia ediyor. Kramarz'a göre bu formüllerle üretilen parçalara piyasanın verdiği tepkiler de oldukça tahmin edilir. İnsan kulağı, eşzamanlı işittiği iki sesin uyumlu mu uyumsuz mu olduğunu hemen anlama yeteneğine sahip. Uyumlu seslerin sayısı üçe çıktığında, buna akor deniyor. Araştırmalara göre bu akorların bazı kombinasyonları, yani armoniler, insan beyni üzerinde olumlu etkiye sahip ve bazı hormonların salgılanmasında tetikleyici olabiliyor. İşte müzik dünyasındaki başarı getiren formüller, bu akor dizilerinden oluşmakta. Bu formüller bazen oldukça eski tarihli de olabiliyor. En bilinenlerde biri de Pachelbel'in Canonu. Araştırmalara göre bu formüller sonsuza dek süren istikrarlı bir başarı ivmesi göstermiyor. Örneğin Pachelbel'in Canonu 60'lı yıllarda çok sevildikten sonra 90'lara kadar neredeyse unutulmuştu. Bir diğer daha yakın tarihli formülü kullanan Fool's Garden'ın Lemon Tree parçası, bugün artık pek tercih edilmeyen bir reçeteye sahip. Kramarz bugün sıklıkla Re Majör-Sol Majör-La Majör benzeri kadansların formüllerde kullanıldığını belirtiyor. Yine de armoni bir parçanın piyasada başarılı olup olmayacağını belirlemeye yetmemekte. Müzikal kompozisyon ve bütünlük, dinleyiciye kalite güvencesini vermekte. Bu olmadıktan sonra reklamın çok bir manası yok, diyor Kramarz. 1. Daha önce başarılı olmuş parçalara göz atın ve bunlardan aşıracağınız binlerce kez kullanılmış akor dizilerini çekinmeden kullanın. 2. Dört akordan kurduğunuz melodinin üzerine sözlerinizi ve nakaratları yazın; nakaratta parçanın geri kalanından daha yüksekte kalan tonlar kullanın. 3. Parçayı bıkmadan usanmadan ve temiz şekilde kaydedin, en iyi yorumu ve yorumcuyu bulmak için sabırlı olun. 4. İyi bir yapımcı bulun; hem düzeltilecek her şeyi düzeltecek hem de her enstrüman için en doğru tınıyı oturtacaktır. 5. Parçayı optimal şekilde yayacak doğru ritmi arayın. Dijital devrim ve müziğe bu tür aritmetik/mekanik yaklaşım, Hit Predictor, Sound Out, Rate The Music gibi analiz şirketlerinin de doğmasına yol açtı. Bu şirketler, müzik endüstrisine büyük hacimli veri ve veri analizleri sağlamakta. Böylece herkes kendi formülünü oluşturma imkanını elde etmekte. Ancak sadece akor dizilerinin analizinden ibaret bir karar sisteminden bahsetmiyoruz. Sosyal medyada seçilen kanallarda bazı parça kısımlarının yayınlanıp tepkilerin değerlendirilmesi ve gerekiyorsa parça üzerinde değişiklikler yapılması gibi çok farklı yöntemler de süreçlere dahil edilmekte. Bu konuda Shazam adlı firma ilginç bir örnek. Şirket, birkaç yıldır parçaları yüksek başarıyla tanımlayan bir uygulama sunmakta. Radyoda ya da sokakta çalan bir parça mı duydunuz ? Shazam'e dinletin ve ne olduğunu büyük ihtimalle size isabetli şekilde söylesin. Şu ana kadar 500 milyon kez indirilmiş bu uygulama, istatistiklere göre günde 20 milyon sorguya cevap vermekte. Shazam'in bundan asıl kazancı ise internet müzik sağlayıcılarına veya stream hizmeti sunan Spotify gibi firmalara bu sorgulara ait bilgileri satmaktan geçiyor. Shazam, müzik piyasasında kendi adıyla anılan, yani Shazam etkisi adı verilen bir dalga yaratmış durumda. Müzik endüstrisi bu gibi veriler sayesinde hangi müziğin piyasada daha fazla talep gördüğünü net ve tartışmasız şekilde kestirebiliyor. Bunun yan etkisi ise, yukarıda bahsettiğimiz algoritmaların hemen tüm müzik dünyası tarafından oluşturulması ve dolayısıyla da popüler müziğin giderek daha sıkıcı, kendini tekrar eden ve renksiz olmaya başlaması. Belki hatırlarsınız, bu durumu ünlü Türk pop şarkıcısı Serdar Ortaç da zamanında Topu topu yedi nota var, kaç ayrı beste yapılabilir ki? sözleriyle vurgulamış ve bu yüzden acımasızca eleştirilmişti. Ne kadar haklı olduğu geç de olsa ortaya çıkmış oldu. Kültür endüstrisi, ürünlerini daha kolay ve çok satmak için yöntemlerini inceltmiş ve müzik dinleyicilerinin bir kısmını tüketiciye dönüştürmüş olabilir. Ancak korkacak bir şey yok. Talep az olsa da kaliteli, yenilikçi ve farklı müzikler dünyanın her yanında üretilmeye hep devam edecek. Ve internetin imkanları, tüm bu müziklerin kendi minik dünyalarında saklı kalmasına engel olacak."} {"url": "https://koltukname.com/2015/04/26/haftadan-kalanlar-20-26-nisan-2015/", "text": "Gelmiş geçmiş en acayip seçim vaadiyle karşı karşıya olabilir miyiz? Doctor Who ve Sherlock gibi BBC dizilerinin yasaklanması! Kitaplardan çocuklara zararlı bölümleri silecek uygulamaya Margaret Atwood'dan güzel yanıt. Malum, ceddimizin sanat ve zanaatlarını canlı tutma çabaları bitmek tükenmek bilmiyor. Ama ne yazık ki tüm çabalara rağmen ayakta tutulamayan zanaatlar var. Örneğin, hüllecilik. Osmanlının bu kayıp mirasıyla ilgi ayrıntılı bilgiyi, Guru Baba'nın Kültür Endüstrisi'nden alıyoruz. Yeni Twin Peaks yapımından üzücü haberler: David Lynch, dizinin yönetmenliğini üstlenmeyeceği açıkladı. Sokağa çıktığı andan itibaren içine düştüğü gürültü kirliliğinden şikayetçi olanlara gelsin: Müziksiz Mekanlar. Bu da telefonunun şarjı çabuk bitiyor, diye yakınanlara gelsin."} {"url": "https://koltukname.com/2015/05/04/groovesharkin-sonu/", "text": "2007 yılında, internetten müzik paylaşıp dinlemeyi mümkün kılma hedefiyle kurulan Grooveshark, 30 Nisan'da sitede yaptığı bir açıklamayla kapandığını duyurdu. Rolling Stone'un haberine göre, bir araya gelen büyük plak şirketleri 2011 yılında siteye 17 milyar dolarlık dava açmıştı. Grooveshark, davanın sonucunda varılan anlaşma itibariyle verdiği hizmeti hemen durdurup sitedeki tüm parçaları silmeyi kabul etmiş. Grooveshark'ın sitesinde yer alan açıklama mektubunu ve çevirisini aşağıda bulabilirsiniz. GÜNCELLEME (17.00): Müzik listelerini değil ama genel olarak collectionsa eklenen parçaların bir listesini edinebilmek için şurada açıklanan yolu izleyebilirsiniz. Neredeyse on yıl önce, müzik severlerin müzik paylaşıp keşfedebilmesi hedefiyle yola çıktık. Ama tüm iyi niyetimize rağmen çok ciddi hatalar yaptık. Paylaşılan geniş yelpazede telif hakkı sahiplerinden izin almadık. Bu yanlıştı. Özür diliyoruz. Herhangi bir bahanemiz yok. Büyük plak şirketleriyle vardığımız anlaşma sonucunda hizmeti hemen durdurmayı, plak şirketlerinin telif haklı tüm eserlerini silmeyi, ayrıca bu site, telefon uygulamalarımız ve patentler ile telif hakları dahil olmak üzere fikri mülkiyetimizi devretmeyi kabul ettik. Siteyi kurduğumuz zamanda sunmak istediğimiz ve hak ettiğinizi düşündüğümüz müzik hizmetini sunan neredeyse kimse yoktu. Artık müzik severlerin makul fiyatlara kullanabileceği yüzlerce program mevcut; Spotify, Deezer, Google Play, Beats Music, Rhapsody ve Rdio gibi. Müzik seviyor ve sanatçılara, şarkı sözü yazarlarına, güzel müzik üreten diğer herkese saygı duyuyorsanız sanatçılara ve diğer telif hakkı sahiplerine ödeme yapan, lisanslı bir program kullanın. Yaşadığınız yerdeki birçok güzel programla ilgili daha fazla bilgiye şu adresten ulaşabilirsiniz: http://whymusicmatters. com/find-music. Sizleri tanımak ve birlikte güzel müziklerin tadını çıkarmak bizim için bir ayrıcalıktı. Böyle tutkulu olduğunuz için teşekkür ederiz."} {"url": "https://koltukname.com/2015/05/08/henry-milleri-etkileyen-100-kitap/", "text": "Oğlak Dönencesi ve Yengeç Dönencesi gibi kitaplarıyla 20. yüzyılın en önemli yazarlarından sayılan Henry Miller'ın daha önce Anais Nin'le mektuplaşmasına, bisikletiyle ilişkisine ve ressamlığa soyunmasına yer vermiştik. Bugün de yazarı en çok etkileyen 100 kitaplık bir listeyle karşınızdayız. The Books in My Life adlı eserinin sonunda yer verdiği listeye Open Culture'da rastladık. Kitabın tamamına bir gün Türkçede de ulaşabilmeyi diliyoruz. Ama şimdilik, Miller'ın Beni En Çok Etkileyen 100 Kitap listesini, Türkçeye çevrilenlerin çevirmenlerini not düşüp bağlantılarını vererek sunmaktan mutluluk duyuyoruz. Kitap keşiflerinize yol göstermesi dileğiyle! Miller'ın, dönenceler ve Chlichy'de Sessiz Günler'i, Avi Pardo çevirisiyle Siren Yayınları'nda. Farklı farklı eserlerinin artık sadece sahaflarda bulunan eski baskılarını ise Nadir Kitap'tan görebilirsiniz. Aşağıdakine benzer listeler için bkz. Joan Didion ve Donald Barthelme."} {"url": "https://koltukname.com/2015/05/13/pop-ikonu-olarak-yasamak-ya-da-olmek-iste-butun-mesele-bu/", "text": "Popüler sanatçılar arasında efsane mertebesine çıkmak için erken ölmek kısa yollardan biri olarak görülebilir. Bu konuda 27 yaşında hayatını kaybedenlerin de özel bir yeri olduğu söylenegelir. Hatta 27'ler Kulübü adıyla anıldıkları bile bilinir. Jimi Hendrix, Janis Joplin, Jim Morrison, Kurt Cobain, Brian Jones gibi unutulmaz isimlerin üyesi olduğu kulübe son olarak, uzun zaman uyuşturucu bağımlılığı sebebiyle ölüme meydan okuyan Amy Winehouse katılmıştı. Bu 27 konusu, oldukça boş vakti olan bir takım istatistikçilerin de kafasını kurcalamış olsa gerek, oturup 1956-2007 yılları arasında İngiltere müzik listelerinde 1 numaraya yükselmiş bir albümü olan 1046 müzisyene ait bilgileri toplamışlar. Bu müzisyenlerin 71 adedi, yani %7'si hayatta değil. Ölümler ise 27 yaş etrafında toplanmıyor. 20'li ya da 30'lu yaşlarda ünlenmek, genç sanatçıların hayatları üzerindeki kontrollerini kaybetmesine ve ölüme daha yakın durmalarına yol açıyor olabilir ama 27 yaş bu konuda belirgin bir nokta değil. Hatta 28 yaş 27'den daha fazla ölümün gerçekleştiği bir dönem. En sık görülen ölüm yaşı ise 56. Dianna Theadora Kenny adlı bir başka araştırmacı ise konuyu daha da geniş ele almış. Müzik ve psikoloji konusunda bir uzman olan Kenny, yüksek sanatsal hassasiyete sahip yaratıcı gençlerin, kaprisli ve sürekli değişen taleplere sahip tüketicileri tatmin etmekle görevli kazanç kaynaklarına dönüştürülmeye karşı korumasız olduklarını belirtiyor. Bu müzisyenlerin çoğu gerçekle yüzleştiklerinde büyük bir sarsıntı geçiriyor ve ruhen tükeniyorlar. Bunu müteakip uyuşturucu, alkol, düzensiz hayat, tehlikeli araç kullanma, korumasız seks kaynaklı sebeplerden de bedenen tükenmeleri gecikmiyor. Şanssız ya da daha az dayanıklı olanlar için ise yolun sonu çok uzakta olmuyor. Kenny konuyu daha geniş bir veri tabanında ele almak üzere 1950 ve Haziran 2014 arasında ölen hemen tüm müzik türlerinde eser vermiş 12.665 müzisyeni mercek altına almış. Öncelikle kadınlar için durum oldukça parlak, bu ölümlerin %90,6'sı erkekler arasında. Müzik türüne ve ölüm sebeplerine bakınca ise dikkat çekici sonuçlar ortaya çıkıyor. Örneğin ölüm sebebi olarak cinayet, hip hop müzisyenleri arasında diğer tüm müzik türlerine göre daha yaygın. Kalp sorunlarından ve kanserden kaynaklanan ölümlerse daha çok blues ve caz müzisyenlerine has. Punk ve metal müzisyenleri içinse kazalar büyük bir risk kaynağı. Alkollü araç kullanırken yapılan ölümcül kazalar ve aşırı doz uyuşturucu kaza kapsamında değerlendirilmiş. Metal müzisyenleri için özel bir durumsa intihar. İncelenen metal müzisyenlerinin %20'ye yakın bir kısmı kendi hayatına son vermiş. Araştırmanın sonuçları rahatsız edici. Ortalama bir pop müzisyeninin yaşam süresi, ortalama bir ABD vatandaşına göre 25 yıla kadar kısalabiliyor. Cinayet toplumun geneline göre çok daha sık görülüyor, kazaların oranı ise sıradan insanlara göre 5 ila 10 kat daha yüksek. Pop müziğin ne kadar tehlikeli bir iş kolu olduğu konusunda bir çıkarım yapmak, salt istatistiklere göre hiç de yanlış değil gibi. Aslında vahşileşen müzik endüstrisinin bir başka yüzünü de bize gösteren bir tablo bu. Yetenekli gençleri her tür cazibe ürünüyle baştan çıkarıp onları şöhret, eğlence, zevk, madde bağımlısı çılgın ikonlara dönüştürmek hiç de zor olmuyor. Bundan sonrası kendilerini yok etmelerini beklemek üzere sabretmekten ibaret. Kendini yok etmeye koyulan sanatçılara dair ürünlerse çoğu zaman en çok satanlar arasında oluyor. Müzik endüstrisinin genç insanların kendilerini yok etmelerine engel olmak için pek hevesli olmaması da bu şekilde açıklanıyor. Profesör Kenny'nin araştırması hakkında yazdığı makalenin İngilizcesine buradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2015/05/20/haftanin-eglencesi-mad-menin-ickileri-ve-old-fashioned-tarifi/", "text": "Bize yedi yıldır Don Draper'ın hikayesini anlatan Mad Men, dün oynanan finalle sona erdi. Diziyle ilgili birçok şey söylenebilir ama şimdilik neredeyse başrolü çalan bir şeye yöneltmek istiyoruz dikkatimizi: içkiye. Zira Amerikan modasının, siyasetinin ve tütün endüstrisinin farklı yıllarını bize neredeyse içten denecek bir üslup ve bazen sinemaya yaklaşan bir görsellik, ayrıca da şahane oyunculuklarla aktaran dizide sigaradan daha fazla tüketilen tek şey alkol. Kadın-erkek, genç-yaşlı, reklamcı, müşteri, siyasetçi... bir odası olan herkesin odasında bar, odası olmayanların da odası olanlardan aldıkları kadehleri var. Sabah-akşam, hastalık-sağlık fark etmiyor. Başına herhangi bir şey gelen kendini şişenin önünde buluyor. Bu kadar içkiye bu kadar az sarhoşluk sahnesi oranı da herhalde yine bu diziye özgü. Gerçi geçen zaman zaman Don Draper'ın bile içkiyi kaldıramadığı anlar olduğunu gördük ve şaşırdık. Neredeyse yakıştıramadık. Tek başına içki içmekten daha havalı tek şey ofiste içmektir. Bundan da daha havalı olan tek şey Don Draper olmaktır. Biz de biten dizinin şerefine diyoruz! Ayrıca videodan sonra Don Draper'in favorisi Old Fashioned kokteylin tarifini de bulabilirsiniz. - Bardağın dibine küp şekeri koyun. Amaroyu ekleyin, sudan da bir çay kaşığı kadar ekleyin. - Şekeri tahta karıştırıcı ya da uygun bir kaşıkla bu karışımın içinde ezin. - Viskiyi ekleyin, bir kaç küp buz koyun, soğutana kadar karıştırın. - Portakal kabuğuyla süsleyebilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2015/05/24/haftadan-kalanlar-18-24-mayis-2015/", "text": "Türkler beyaz mı, Osmanlılar Türk mü? 1909'da New York Times'da yayımlanan ilginç bir makale ve makaleye verilen bir yanıt. Bu sırada yazının paylaşıldığı Tozsuz Evrak sitesini de Osmanlı araştırmalarıyla ilgilenen herkese tavsiye ediyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2015/06/02/mark-twainin-150-yillik-yazilari-kesfedildi/", "text": "California Üniversitesi, Berkeley akademisyenleri, Mark Twain'in 29 yaşındayken San Francisco'daki bir gazete için yazdığı yazıları keşfetti. Yazıların 150 yıllık olduğu söyleniyor. San Francisco Chronicle ya da o zamanki adıyla San Francisco Dramatic Chronicle için çalışan Twain, her gün 2000 kelimelik haberler ve makaleler yazıyordu. Ele aldığı konular polisten maden kazalarına, geniş bir yelpazeyi kapsıyordu. Yazılar, Berkeley'deki Mark Twain projesi kapsamında eski gazete arşivlerinin ve kupür defterlerinin taranması sonucu buldu. Projenin editörü Bob Hirst, gazete arşivlerinin dijital ortama aktarılmasının bu keşifte büyük etkisi olduğunu belirtiyor. Tam bir kriz dönemindeydi. 30 Kasım 1865'te 30'una basacaktı ve o dönemdeki bir adamın bu yaşa kadar kendine bir kariyer belirlememiş olması oldukça sıradışıydı. Twain'in borçları vardı, kendini alkole vermişti, üstelik kardeşine intiharı düşündüğünü belirtmişti. Hirst yazıların Twain'in eşsiz üslubunu yansıttığını söylüyor. Şehri iyi tanıyor, bohem sayılacak biri, olan bitene ilgi duyuyor. Her şeyi, hayal edebileceğiniz en berrak ve en komik şekilde bir araya getirmeyi başarıyor. Bu yazıların en kısa sürede kitaplaştırılacağını umuyoruz. Bu sırada Çalınan Taç, Tom Sawyer'ın Maceraları, Huckleberry Finn'in Maceraları ve Seçme Öyküler adlı eserlerine İş Bankası Kültür Yayınları'ndan, Adem'le Havva'nın Güncesi ve Bir Cinayet, Bir Sır ve Bir Evlilik'e de Yapı Kredi Yayınları'ndan ulaşabilirsiniz. Ayrıca Tom Sawyer'ın Maceraları'nın Desen Yayınları'ndan çıkan çok hoş bir çizgi romanı mevcut. Twain'le ilgili daha farklı bir çalışma için de Joyce Carol Oates'un, beş farklı Amerikalı yazarın son günlerini hayal ettiği Vahşi Geceler!'ini öneririz."} {"url": "https://koltukname.com/2015/06/04/falda-gecekondu-cikti/", "text": "Ghetto Tarot projesinin temelinde olumsuzu eğlenerek olumluya dönüştürme arzusu yatıyor. Atiz Rezistans adlı sanatçı grubu, çöpleri kullanarak kendi bakışlarını yansıtan sanat eserleri yaratıyor ve bu eserler atıkların arasında gizlenmiş buldukları güzelliği yansıtıyor. Gecekondu kelimesini kendi istedikleri anlamda kullanıyor, böylece aşağılayıcı imasından kurtularak özgürleşiyor ve onu güzel bir şeye dönüştürüyorlar. Ölüm kartının fotoğrafını çekerken sanatçılara, fotoğrafa koyabileceğimiz gerçek kafatasları olup olmadığını sordum. Sanatçılardan biri, benim de sevgili asistanım olan Claudel beş dakika sonra içi kafatası dolu plastik bir poşetle çıkageldi, sanki ölülerin kafasıyla dolaşmak dünyadaki en normal şeymiş gibi. Sanatçıların sorduğum hemen her şeyi çabucak bulmaları beni hep şaşırtıyordu. Baş Rahibe fotoğrafında kadının ayaklarının altına boynuzlar koymamız gerekiyordu. Sanatçılara bunu önceden haber vermemiştim. Claudel durumdan ahberdar olur olmaz koşarak gitti ve bir dakika sonra elinde iki boynuzla geri geldi. Tüm eşyaları nereden bulduklarını bana hiç söylemediler, mahallede bir yerlerde duruyordu hepsi de."} {"url": "https://koltukname.com/2015/06/05/eurovision-kimin-eli-kimin-cebinde/", "text": "İster Türkiye'nin yüzünü artık batıya dönmekten vazgeçtiğine ister politik güç savaşlarına bağlayın, Eurovision şarkı yarışması son yıllarda Türkiye'de pek popüler değil. Oysa dünyanın ilgisi artmakta. Bu yıl, teamüllere aykırı gibi gelse de, Avustralya da yarışmaya dahil oldu. Türkiye için, Sertap Erener'in, sesini, ecnebi lisanı ve popüler müziğin öğelerini ustaca kullandığı parçasıyla ve gurbetçi Türklerin telefon oylamasındaki yadsınamaz desteğini de alarak 2003 yılında kazandığı birincilik bir milat olmuştu. 2003'e kadar bir kez üçüncülük, bir kez de yedincilik gibi şerefli mağlubiyetlerle dolu mazimiz, hep, Bize karşı birleşen haçlılar, Türkleri sevmeyen Avrupalılar, Birbirini kollayan komşular, Süregelen Kıbrıs ambargosu gibi açıklamalarla rasyonelleştirilmişti. Bu açıklamaların en azından bir tanesi pek de yanlış sayılmazdı: Avrupa içinde oluşan ittifakların birbirini desteklediği gerçeği. Danimarka, İsveç, Norveç ve Finlandiya doğal olarak bir blok oluşturuyordu. Daha düne kadar devam eden savaşa rağmen Bosna Hersek, Sırbistan, Hırvatistan birbirlerine öpücükler yolluyor, Kıbrıs ve Yunanistan Arnavutluk'u da alıp halay çekiyor, İngiltere ve İrlanda ise sürekli kucaklaşıyordu. Yalnız ve güzel Türkiye ise inatla katılıp zirveden yıllarca uzak kalsa da, 2003 zaferi sonrası değişen siyasi iklimin de etkisiyle, hevesini almış ve sırtını dönüp uyuma moduna geçmişti. Aslında Avrupalıların çoğu da yarışmaya ilgiyle olduğu kadar şüpheyle ve bir parça güvensizlikle bakmakta. Özellikle son birinciliğini 18 yıl önce kazanan İngiltere'de ve 38 yıl önce kazanan Fransa'da bu kanı yaygın. Pek çok alanda dünya ve Avrupa liderliği yapan bu ülkeler için Eurovision, Ev alma komşu al sözünün teyidinin daima gerçekleştiği bir yarışma olarak görülüyor. Bu konudaki istatistiklere bakıldığında da bu durum doğrulanıyor. Yarışma 1956 yılında, II. Dünya Savaşı'nın kırgınlıklarının giderilmesine ve kültürel birlikteliğe bir katkı olması amacıyla düzenlenmişti. Ama bu iyi niyetli girişim, doğal bazı kamplaşmaların ortaya çıkmasıyla sonuçlandı. Örneğin Sovyetler Birliği'nden son ayrılan ülke olan Belarus, oyunu çoğunlukla Rusya'dan yana kullandı. Bir o kadarı da Ukrayna'ya yolladığını ekleyelim. Temel olarak bloklar eski Sovyet ülkeleri, eski Yugoslavya'nın katkısıyla Balkanlar ve birbirlerine teveccühleri herkesin malumu İskandinavya ülkeleri olarak ortaya çıkıyor. Bunun dışında İngiltere-İrlanda aşkına dışardan destek veren Malta'yı da sıradışı bir blok olarak kabul etmek mümkün. Birbirlerine sempatileri sayılarla ortaya konabilen ülkelere karşı bir de yapayalnız kalan, seveni kollayanı olmayan ülkeler kervanı var. Monako, Fransa, İsrail, İsviçre, Portekiz ve Almanya işler oylamaya geldiğinde çoğunlukla yalnızlık girdabında boğuluyorlar. Tüm bunların dışında, Eurovision tarihi incelendiğinde, bir de olumsuz tavır blokları tanımlanmakta. Yine de sistematik ve sürekli olarak oy vermeme tavrı içinde olan ülke yok. Bu durum çoğunlukla siyasi iklimle ilişkileniyor. Türkiye'nin oy depolarına bakıldığında ise yıllar içinde en çok oyu Almanya'dan almış olması şaşırtıcı değil. Benzer şekilde gurbetçilerin yoğun olduğu Fransa, Hollanda, Belçika ve İsviçre de Türk nüfusun yoğunluk oranına uygun şekilde listede yer alıyorlar. Etnik olarak sıkı bağların olduğu Arnavutluk, Makedonya, Bosna Hersek ve Bulgaristan da Türkiye'nin çorbasına tuz katanlardan."} {"url": "https://koltukname.com/2015/06/08/bu-defa-gitmemesi-umidiyle/", "text": "Politikadaki hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır. Meğer ki dünyanın en kıt nimeti olsun; ve tek insan onunla şöyle iyice karnını doyurmak istedi mi etrafındakiler mutlak surette aç kalsınlar. Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtlarının altında kaybolan nesne görmedim. Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. Evet, bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği halde, yedi sekiz defa geldi; ve o geldi diye biz sevincimizden, davul, zurna, sokaklara fırladık. Nereden gelir? Nasıl birdenbire gider? Veren mi tekrar elimizden alır? Yoksa biz mi birdenbire bıkar, Buyurunuz efendim, bendeniz, artık hevesimi aldım. Sizin olsun, belki bir işinize yarar! diye hediye mi ederiz? Yoksa masallarda, duvar diplerinde birdenbire parlayan, fakat yanına yaklaşıp avuçlayınca gene birdenbire kömür veya toprak yığını haline giren o büyülü hazinelere mi benzer? Bir türlü anlayamadım."} {"url": "https://koltukname.com/2015/06/09/haftanin-eglencesi-meshur-yazarlardan-sarhos-mesajlar/", "text": "The Paris Review'dan Jessie Gaynor, ünlü yazarların sarhoşken ne gibi mesajlar atacaklarını hayal etmiş ve hayalini bir istisna hariç iPhone'lara resmederek canlandırmış. Bizim burada ve burada gördüğümüz resimlerin tamamını aşağıda çevirileriyle bulabilirsiniz. Şahsen en çok Roald Dahl'ın mesajından hoşlandık. Sizin en sevdiğiniz yazar ve/veya mesajları da yorumlara bekliyoruz. Geri gel! / Geri mi? / Bara! / Orayı hatırlıyorum... / Evet, 45 dakika önce tuvalete gittin. / Geri gel. / Gelemem. / Ee... İyi msn? / Odanın dönmeyi bırakmasını bekliyorum. Gelsene! / Belki hemen?? / Dün gece için özür dilerim o diğer Borges'ti. / O mesajı atan hangi Borges'ti, çok iyi biliyorum. Ah! Derin bir uykuda tatlı bir mesaj yazdım. Heyhat! Taco Bell aklımı çeldi ve kelimelerim güzel bir tabureye dağılan kıyma parçaları gibi dağıldı! / Bana dün akşam bir mesaj yolladın. / Taco'larla ilgili. Ben geldim. İçki siparişi vereyim mi? / Bir şekerli pastil, fare derisi tonik, Henrik'in Bıyık Yumuşatıcısı, Heperik Meyve Püresi, McGiddy'nin Albino Birası, abanoz votka, en saf musluk suyu, Üç Penilik Bakır Merhem, mavi Etrüsk şarabı ve maden suyu, sevimsiz bir okul müdürünün bastonuyla karıştırılmış olsun. Sek. / Tamam, viski söylüyorum. Kafayı buluyorum... Kafayı buluyorum... Bu mesajı alırsan yardımını bekliyorum. Sarı içkiler daha genç bir adama uygun. $@ / / Dalgınlıkla düştüm çöp kovasını. / Sarı içkiler hiçbir adama uygun değil. Yelkenlimle viski nehrinde süzülüyorum: kokulu bir arka sokakta, cüzdanım cebimin pençesinden kaçtı. 6:32'deki golf arabasının yedi kadeh cin içmek için çok hoş bir yer olduğunu düşünmüşümdür hep. Hiçbir şey ciddi değil ama şapkamın içine kusuyorum. Şapkamın içine kusuyorum. 1. Bu bir yoklama mesajıdır. / 2. Duygusal ağırlığı olmayan cinsel bir birliktelik için bana SMS yolladığını mı söylemek istiyorsun? / 3. Aynen öyle demek istiyorum. Narthan partiye HAZIR!!! Uuuuu / Kendinden dördüncü tekil şahıs olarak bahsetmeyi bırak artık. Uzo ya da... ... Çılgınca! Çok fazla... ... Düştüm. Sevgili kardeşim, ah! Üç şişenin dibine vurdum / Sonra da bu güzel ağacın altında bayılıverdim. / Yine mi? / Daha önceki hüzünlü bir tepeydi."} {"url": "https://koltukname.com/2015/06/10/moma-koleksiyonuna-yuzlerce-august-sander-fotografi-katti/", "text": "New York'taki Modern Sanat Müzesi, MoMA, Alman portre ve belgesel fotoğrafçısı August Sander'in 619 fotoğrafını satın aldı. Fotoğraflar, Sander'in büyük projesi, 20. Yüzyılın İnsanları kapsamında yer alıyor. Tam amacı, 1876'da doğduğu Cologne yöresinde her türden, sosyal sınıftan, alt sınıftan, işten, meslekten, ayrıcalıktan gelenleri temsil edecek arketipler bulmaktı. Toplamda 600 portre çekmeyi umuyordu. Projesi, Hitler'in III. Reich'ı yüzünden yarım kaldı. Sosyalist ve Nazi karşıtı olan oğlu Erich, toplama kapmında öldü. Babası arşivlerini kırsal bölgede gizledi. Bugün geride kalan şey, olağanüstü bir sosyal ve insani belge. Bugüne kadar hemşerilerinin fotoğraflarını çeken hiç kimse bu derece şeffaf bir belgesel oluşturamadı."} {"url": "https://koltukname.com/2015/06/11/apple-tek-siz-hepiniz/", "text": "8 Haziran 2015 Pazartesi günü Apple'ın en üst yöneticisi Tim Cook, şirketinin yeni internet müzik hizmetini tanıtırken müzikte yeni bir çığır sözlerini kullandı. Apple için müziğin anlamı, düne kadar MP3 formatında şarkılar satmaktı. 2003 yılından beri iTunes ve iPod'lar, dev şirkete milyarlarca dolar kazandıran büyük bir gelir kapısı olmuştu. İlk ortaya çıktığında bu devrim, herkese renkli ve sevimli bir dünya vaat ediyordu. Üstelik taşınabilir minik bir alet sayesinde müziğinizi cebinize koyup yollara düşebiliyordunuz. Minyatür boyutuna ve hafifliğine rağmen binlerce müzik parçasını depolayabiliyor, müzikleri yasal yollarla, yüksek kalitede ve makul fiyatlarla elde edebiliyordunuz. Ve ilginç olan, bu tedariği Warner, Sony ya da diğer müzik şirketleri değil, bir bilgisayar ve elektronik şirketi olan Apple aracılığıyla yapmanızdı. Fakat dünya yerinde durmamakta. MP3 müzikleri artık eskisi kadar çekici değil. Bunun yerine sihirli yeni bir sözcük var hayatımızda: streaming, yani internet yayını. Bu şekilde müziklere sonsuza dek sahip olmuyorsunuz, onun yerine internet üzerinden onları dinledikçe indiriyorsunuz. Pandora veya Spotify bu alandaki oyuncular olarak yerlerini alıp 2 milyar dolarlık bir pazara hükmetmeye başlayalı epey oldu. Peki Apple Müzik adını verdikleri yeni hizmetle Apple aylık yaklaşık 10 dolar karşılığı ne sunuyor, rakiplerinden farkı var mı, derseniz cevap çok uzun değil: Tanınmış DJ'lerin yer aldığı özel radyo kanalları, sanatçılara yönelik daha doyurucu sayfalar ve iPhone'un kişisel asistanı Siri'yle sıkı bir işbirliği. Ancak Apple'ın birincil hedefi, kısa vaadede büyük bir kar elde etmek değil. Zaten 200 milyar dolar birikimiyle dünyanın en çok nakit para rezervine sahip şirketi konumunda. Bunun yerine bu işten kazanacağı parayı, iTunes üzerinden sunulan müzik seçkisinin geniş ve güncel olması için kullanmak niyetinde. Elbette bu hizmetin Apple için yan bir ürün olması da önemli. Kendisini akıllı telefon pazarının en önemli oyuncularından yapan iPhone satışları sürdüğü sürece bu yan ürün kendini yaşatsa Apple için yeterli. Oysa sadece streaming hizmeti satan rakip şirketler için durum böyle değil. Çoğu ücretsiz versiyona sahip 60 milyon kullanıcısıyla Spotify, reklam gelirlerine bağımlı. Aylık 12 dolarlık abonelik ücretini ödemeyi kabul eden üye sayısı yalnızca 15 milyon civarında."} {"url": "https://koltukname.com/2015/06/15/tolstoydan-17-yasam-kurali/", "text": "Olağanüstü bir insan olduğum fikrine er ya da geç alışmam gerekiyor. Ahlaken benim kadar iyi, idealleri için her şeyi feda etmeye benim kadar hazır olan başka kimseyle tanışmadım. - Beşte kalk - En geç onda yat - Gün içinde iki saat uyunabilir - Yemekte aşırıya kaçma - Tatlı yiyeceklerden kaçın - Her gün bir saat yürü - Kerhaneye ayda sadece iki kere git - Yardımcı olabileceğin kişileri sev - Toplumun mantığa dayanmayan tüm görüşlerini yok say - Bir seferde sadece tek şey yap - Gerekli olmadığı takdirde hayallere dalıp gitme - Asla duygularını belli etme - Başkalarının hakkında ne düşündüğünü umursamayı bırak - İyilik yapacağın zaman dikkat çekmeden yap - Kadınlardan uzak dur - Arzularını çok çalışarak dizginle - Kendinden kötü durumda olanlara yardım et - Kendi eserinizi eleştirdiğinizde kendinizi her zaman algısı en zayıf okurun, bir kitapta sadece eğlence arayan okurun yerine koyun. - En ilginç kitaplar, yazarın kendi görüşünü saklıyormuş gibi davrandığı ama ona yine de sadık kaldığı kitaplardır. - Yeniden okur, metninizi yeniden ziyaret ederken nelerin eklenmesi gerektiğini değil... anlam bütünlüğünü bozmadan ne kadarının atılabileceğini düşünün."} {"url": "https://koltukname.com/2015/06/16/pop-muzigin-kirildigi-uc-yil/", "text": "Modern dünyada müziğin evrimi ve bu konuda yapılan araştırmalara, Koltukname olarak zaman zaman göz atıyoruz. Kimi zaman oldukça şaşırtıcı çıkarımlarla da karşılaşıyoruz. Meşhur bilim cemiyeti Royal Society tarafından hazırlanan bir bilim dergisinde yayımlanan, ABD'deki müzik zevkinin evrimi konusundaki araştırmanın sonuçları da ziyadesiyle ilginç. Londra Kraliçe Mary Üniversitesi bünyesinde yapılan araştırma kapsamında, ABD müzik listelerinin ilk 100'üne girmiş tam 17.094 parça incelenmiş. Araştırma sonuçlarına göre 1960-2010 yılları arasında dinleyicilerin genelinde müzik zevki hafif bir biçimde ama sürekli olarak değişmiş. Kah rock müzik kah soul beğenilir olmuş. Ama büyük kırılımlar bu 50 yıl içinde üç kez yaşanmış. Yapılan analize müziğin tınısındaki değişimler, kullanılan akor dizileri gibi özellikler incelenmiş ve parçalar müzik türlerine ve alt kategorilere göre sıralanmış. Ayrıca The Beatles ve The Rolling Stones gibi grupların imajları, görünümleri ve tarzları da incelemeye dahil edilmiş. 1964 yılı, Beatles ve Rolling Stones gibi İngiliz gruplarının dünyayı kasıp kavurmaya başladığı yıldı. 1964 yılı büyük kırılımların en az radikali olmakla beraber en karmaşığı olarak değerlendirilmiş. Pop müzik bu dönemde yaygınlaşırken, soul ve rock da geri kalmamışlar. 1983 yılı ise efemine erkek görüntüsünün eşlik etmesi farz olan new wave'in ve teknolojinin henüz yetersizliği sebebiyle primitif sayılabilecek elektronik müziğin ortaya çıkıp dinleyicileri etkilediği yıl. Ayrıca hard rock da bir diğer popüler tür olarak belirginleşmiş. Bu dönem, Amerikan halk müziği country ve daha ağdalı türler olan r'nb ve soul'un gerilediği bir zamana işaret ediyor. Gerçekten büyük değişim ise 1991 yılında gerçekleşmiş. Bu yıl, hip hop müzisyenleri Amerikan listelerine açıkça bayraklarını dikmişler. C+C Music Factory, muhtemelen dünyanın en çok bilinen parçalarından biri, Gonna Make You Sweat ile, club tarzı müziğin hip hopla birleşiminin esaslı bir örneğini yine bu yıl vermişler ve bir başka kapının aralanmasını sağlamış. Müziğin tekdüzeleştiği ya da beğenilerin çeşitliliğinin belirgince azaldığı bir dönem ise 1986 yılı dışında söz konusu değil. 1986 yılında drum machine adlı riitm makinalarının kullanımı çok yaygınlaşmış, bu da altyapıları benzer müziklerin listeleri doldurmasıyla sonuçlanmış. Araştırmaya göre günümüze yaklaştıkça müziğin tekdüzeleşmesi hissedilmekte. 1986 yılındaki zirveye ulaşılması söz konusu değil; ayrıca bu yönde açık bir eğilimden de bahsedilemiyor. Ayrıca araştırmacılar, kullandıkları yöntemlerdeki iyileştirmeye açık noktaları bizzat belirtiyorlar. Dolayısıyla ulaşılan sonuçlar kati ve tartışılmaz değil. Üstelik sanatın toplum ve bireylerdeki etkilerini sayılarla ölçmek de tartışmalı bir konu olsa da, farklı bir bakış açısının sağlanmasına yardım ediyor olabilir. Bu büyük kırılım zamanlarında Türkiye'de neler olduğunu ve dünya trendlerine ne kadar yakın durduğumuzu soracak olursanız, sonuçlar tahmin ettiğiniz üzere oldukça farklı. Türkiye'nin 1964 yılındaki litesinde ilk 10'da yer alan tek yabancı şarkıcı, 1961'den kalma Brigitte Bardot parçasıyla Dario Moreno. Öztürk Serengil'in ecnebi olarak değerlendirmeyi düşünebileceğiniz Abidik Gubidik Twist parçası ise 10. sırada. 1 numaraya ise Tülay German'ın batılı çok sesli tarzda seslendirdiği Burçak Tarlası oturmuş durumda. 1964 yılı elbette dünyanın bugünkü halinden oldukça farklıydı ve memleketimizin dışında neler olup bittiğini öğrenmek pek de kolay değildi. 1991 yılı ise 1964'e göre dünyayla iletişimin çok daha yüksek olduğu yıllardı ama Türkiye yabancı kültürlere çok fazla ilgi duyan, kendisine ilgi duyulmasını da duyulmamasını da pek umursamayan bir ülke oldu hep. Dolayısıyla ABD'de yaşanan hip hop rüzgarına karşı Türkiye, bir rastlantı mıdır tartışılabilir, tam da o yıl kendi pop devrimini üretmişti. Yonca Evcimik'in Abonesi, İzel-Çelik-Ercan'ın Özledimi bu yılın Türkiye'ye bomba gibi düşen albümleriydi. Türkiye'deki müzik beğenisinin değişimi üzerinde bir araştırma var mıdır bilmiyoruz; ancak yukarda bahsi geçen araştırmanın İngilizce özgün metnine buradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2015/06/17/haftanin-eglencesi-hayatin-aci-gercekleri/", "text": "Wumo olarak tanınıyor eğlenceli illüstrasyonlar şeklinde bizlere hayatın acı gerçeklerini sunuyorlar. Grafik ve diyagram olarak hazırladıkları gerçekler, Facebook uygulamalarından bankanın açılış saatlerine, çamaşır makinesinin ayarlarından IKEA'nın labirentimsi yapısına, çoğunlukla batıya has sorunları tiye alıyor. Biri Yorgun Görünüyorsun Dediğinde Ne Kast Ediyor / Biraz yorgun görünüyorsun / Çok yorgun görünüyorsun / İğrenç görünüyorsun!"} {"url": "https://koltukname.com/2015/06/18/flannery-oconnor-dostlar-dostlara-ayn-rand-okutmaz/", "text": "Bugünkü paylaşacağımız mektuplar ilgili söyleyecek fazla bir söz yok. Güney gotiği olarak tabir edilen akımın öncüsü, Amerikan ve dünya edebiyatının en önemli öykücülerinden Flannery O'Connor, oyun yazarı arkadaşı Maryat Lee'ye gönderdiği mektuba Ayn Rand'ı yererek başlıyor. Lee'nin bir önceki mektupta yazdıklarına yanıt vermekte olduğunu tahmin edebiliriz. Umarım sana Ayn Rand'ı öneren arkadaşların yoktur. Ayn Rand'ın edebiyatı, edebiyatta varılabilecek en düşük nokta. Umarım kitabı metroda yerden almış, sonra da en yakın çöp tenekesine atmışsındır. Ayn Rand'ın yanında Mickey Spillane Dostoyevski gibi kalıyor. Doksan öğrenciniz ile üç öğretmeninizin yorumları tamamen akıl dışı ve benim hedeflediklerimden alabildiğince uzak... Öğretmenler öykülere, verilen her bariz yanıtın doğru kabul edilebildiği araştırma sorularıymış gibi yaklaşmayı alışkanlık edindiyse, öğrenciler edebiyattan zevk almayı asla öğrenemeyeceklerdir. Fazla yorum yapmak kuşkusuz az yorum yapmaktan daha kötüdür ve öykü okura bir his vermiyorsa bu hissi teori sağlayamaz. Mickey Spillane... çok popüler bir polisiye yazarıydı ve hayatı boyunca 225 milyon kitap satmıştı. Washington Post'ta yayımlanan ölüm ilanına göre, uzmanlık alanı pinti ve sadist intikam öyküleriydi, çoğunlukla alkolik dedektif Mike Hammer'la bir dolu kötü adam içeriyordu. Kitaplarındaki cinsellik ve şiddet yüzünden dehşete düşen eleştirmenler eserlerini ciddiye almıyordu. Ama Ayn Rand onu savunmuştu. Spillane'in değerinin yeterince bilinmediğini beyan etmişti. The Romantic Manifesto kitabında Rand şöyle yazarak Spillane'i hiç beklenmedik kişilerle bir tutmuştu: Hugo bana bir katedrala giriyormuşum gibi hissettiriyor kendimi Dostoevski bir korkularla dolu bir odaya, güçlü bir rehberle beraber giriyormuşum gibi hissettiriyor Spillane bana parkta bir askeri bando dinliyormuşum gibi hissettiriyor Tolstoy bana, girmek istemeyeceğim, kirli bir arka bahçeyi hatırlatıyor. Tüm bunlar gösteriyor ki Ayn Rand'ın edebi zevki edebiyatından daha kaliteli değildi."} {"url": "https://koltukname.com/2015/06/19/farkli-dillerin-chicken-translateleri/", "text": "Çeşit çeşit konuda uzmanların konuşmalarıyla kimi zaman ufkumuzu açan, kimi zaman sadece zaman öldürmemizi sağlan TED, altyazılar için çok geniş bir çevirmen kadrosuna sahip. TED'in gerçekten güzel bir çeviri sistemi var: Kısa bir başvuru formu doldurarak TED'e kaydoluyor, sonra henüz çevireceğiniz dile çevrilmemiş videolardan birine talip oluyorsunuz. Talip olduğunuz videonun altyazısını belli bir müddet içinde çevirmek zorundasınız. Yine sizin gibi gönüllü bir çevirmen çevirinizin üstünden geçtikten sonra altyazı yayınlanıyor. Bu şekilde birçok farklı dilde altyazı mevcut olduğundan konuşmalara dünyanın her yerinden insan ulaşabiliyor. Deyim: Tomaten auf den Augen haben. Deyim: Die Katze im Sack kaufen. Deyim: Det ar ingen ko pa isen. Deyim: Att glida in pa en rakmacka. Deyim: Sauter du coq a l'ane. Deyim: Se regarder en chiens de faience."} {"url": "https://koltukname.com/2015/06/23/islami-hip-hop-ya-da-tesetturlu-rap-ya-da-sadece-muzik/", "text": "Muneera Williams, tam bir hip hop müzisyeni. Güçlü ve tutkulu sesiyle ritmik konuşması duyulduğunda, dinleyiciler buna kolayca ikna oluyor. Williams, Müzik sadece eğlence değil, dostluk, sevgi ve umudun da yayılmasına yardımcı olabilir fikrinde. 34 yaşındaki Williams, şarkılarında da bu fikrini beyan ediyor. Muneera Williams ve Sukina Owen-Douglas, birlikte Poetic Pilgrimage adlı hip hop grubunu kurduklarından beri hayran kitleleri hızla büyümekte. Her ikisi de İngiltere'de doğmuş olsalar da, aileleri Afrika kökenli Karayip göçmenleri. Onları ilgi odağı yapan özelliklerinden biri de 2005 yılında büyüdükleri şehir Bristol'den Londra'ya yüksek öğrenim için gittiklerinde İslam dinini tercih etmiş olmaları. İslam'ı tercih etmelerinden bu yana da başlarını örtmeye de başlamışlar. Yine de takılar ve daha önce de kullandıkları diğer aksesuvarlarla tarzlarını devam ettirmekteler. Al Jazeera kanalındaki bir programdan sonra Tesettürlü hip hop'çular diye çağrılmalarına ise pek aldırmıyorlar. Sukina Owen-Douglas, ne kendilerini İslami sanatçı ne de müziklerini İslami rap olarak tanımlamak istiyor. Bizi türbanlarımızla gördüklerinde, insanlar elbette Müslüman olduğumuzu fark ediyorlar, bu yüzden de müziğimize İslami rap demeleri şaşırtıcı değil fikrinde Owen-Douglas. Kimin ne dediğiyle de çok ilgilenmiyorlar. Şarkı sözlerinde eski Cat Stevens yeni Yusuf İslam'ın erken dönemi gibi İslamiyet ve ilişkili kavramlar bir yer tutmuyor. Ele aldıkları konular genelde ırkçılık, eşitsizlik, Afro-Karayip göçmenlerinin İngiltere'deki kültür mirası ya da kadın hakları gibi evrensel temalardan oluşuyor. Williams ve Owen-Douglas, İslam'ı seçmeleri sonrasında bazı sorunları daha yakından gördüklerini, hayatın başka alanlarında karşılaştıkları konular sayesinde de daha fazla beslendiklerini söylüyorlar. Dahası İslam'ı seçmeleri sonrası daha fazla dikkat çektikleri, özellikle Müslümanlar arasında da bilinirliklerinin arttığı da bir gerçek. Ama ne müzikleriyle İslam propogandası yapmak ne de sadece İslam dünyasına yönelik bir müzik arayışında olduklarının altını çiziyorlar. İkili, bu konudaki sorularla çok sık karşılaştıklarını söylüyor. Bundan sıkılıyor olsalar da sabırla cevap vermeye çalışıyorlar. Caz, reggie ve elektro-soul akımlarından beslenen müziklerinin kişisel ya da kitlesel inançlara dair metinler ve motifler içermediğini tekrarlıyorlar. Elbette zaman zaman maneviyat, Tanrı sevgisi gibi konular da şarkılarda işleniyor ama polis şiddeti, toplumda kadınların uğradığı ayrımcılık ya da ırkçılık gibi diğer tüm konulardan daha ağırlıklı değil. Hip hop'un bir tartışma ortamı yaratmaktaki başarısı ikiliyi hep cezbetmiş. Bu konuda Müslümanlarla da zaman zaman karşı karşıya gelebiliyorlar. Zira ikili sahnedeyken gördüklerine ve duyduklarına tepki veren ve eleştiren Müslümanlar da oluyor. Kadınların sahneye çıkmasına topyekün karşı çıkanlar var. İslam'ın bunu yasakladığı fikrindeler. Ama bizim inançlarımız ve sanatımızı çelişki içinde değil, diye açıklıyor Owen-Douglas. İnancımız sayesinde bir teveccüh görmek istemiyoruz. Ama onu gizlemek gibi bir tavrımız da yok. Sahneye çıkmamız bazı önyargı sahiplerinin hoşuna gitmiyor. Ve bunların hatırı sayılır bir kısmı Müslüman değil. Müslüman kadınlarla ilgili bildikleri klişelere uymayan birilerini görünce şaşırıyorlar. Ama konserlerde ortalama üçüncü parçaya geldiklerinde insanların kıyafetleriyle ilgilenmemeye başladığını söylüyorlar."} {"url": "https://koltukname.com/2015/06/24/sampiyonlarin-kahvaltisiini-bir-de-john-malkovichten-okuyun/", "text": "Şampiyonların Kahvaltısı bir aktörün isteyebileceği en iyi senaryolardan; canlandırması müthiş keyifliydi. Umarım Vonnegut hayranları, bu zorlayıcı ve komik Amerikan klasiğini dinlerken eğlenirler çünkü ben kaydederken çok eğlendim; kitapla ilk defa tanışanların ise onu kırk yıl önce olduğu kadar taze ve güncel bulacaklarına inanıyorum. Vonnegut sevenleri asıl bekleyen güzellik, Bob Weide'ın, çalışması neredeyse otuz yıldır süren belgeseli, Unstuck in Time. Yazarın hayatını konu alan belgeselin bu yılın sonlarına doğru çıkması bekleniyor. Malkovich'in kitaptan okuduğu bir kesiti buradan dinleyebilir, perde arkasından bir sahneyi de aşağıda izleyebilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2015/06/25/beraber-yuruyemeyiz-bu-yollarda/", "text": "Türk siyasetçilerinin sanata ve müziğe ilgilerinin ziyadesiyle kısıtlı olduğu malum. Genelde seçimler yaklaşınca ortaya çıkan, berbat ses tesisatlarıyla berbat seçim şarkılarıyla sadece gürültü kirliliği yaratan minibüs-otobüsler, siyasi partilerin müzikle ilintilerini temsil eder ülkemizde. Çok sayıda besteci de, siyasi görüşlerine göre çeşitli partilere gönüllü olarak bestelerini bağışlar ve bizi eserlerine maruz bırakırlar. Bu noktada Türkiye'de geçmişin önemli ve sevilen bestelerinin kullanıldığı vaki değildir. Olabildiğince yeni yapıtlar tercih edilir. Oysa başka ülkelerde politik müziğe dair alışkanlıklar bizden farklı. ABD'de Baba Bush olarak bilinen George H. W. Bush, 1988 seçimlerinde ironik şekilde seçim kampanyasında Woody Guthrie'nin 1940 tarihli This Land Is Your Land adlı klasiğini kullanmıştı. Bill Clinton, 1992 seçim kampanyasınınm şarkısı olarak Fleetwood Mac'in Don't Stop parçasını seçmişti. İlginç seçimlerden biri Barrack Obama'nın rakibi senatör McCain'in mesaj dolu ABBA başyapıtı Take A Chance On Me olmuştu. Springsteen'in demokratlara desteği zaten bilinir, Obama'ya iki parçasını, 2008'de The Risingi ve 2012'de We Take Care of Our Ownu vermesi sürpriz değildi. Sürpriz olansa, bizdeki Cem Uzan'a denk gelen zengin ABD vatandaşı Donald Trump'ın Cumhuriyetçilerden başkan aday adayı olurken kampanyasına bir Neil Young şarkısını seçmesi. Neil Young'ın bu haberi aldığında bütün tüyleri diken diken olmuş olsa gerek, soluğu basının önünde almış. Kanada vatandaşı Young, daha önce ikinci Körfez Savaşı sırasında dönemin Cumhuriyetçi başkanı oğul Bush'a adadığı Let's Impeach the President adlı bir parça yapmıştı. Hatırladığımız kadarıyla Bush'lar bu parçayı kampanyalarında kullanmamışlardı. Hatta hiç dinlememiş bile olabilirler. Donald Trump, muhtemelen bu parçayı hatırlamadığından, Neil Young'ın hem de en bilinir parçalarından Rockin' in The Free Worldü kullanmasının ardından Young gözlerini belerterek mikrofonlara, Ona bu hakkı kim verdi bilmiyorum, ben zaten demokratlardan bağımsız aday adayı Vermont senatörü Bernie Sanders'ı destekliyorum, üstelik ben Kanadalıyım, demecini vermiş. Bu tepki üzerine Trump'ın bir danışmanı elbette Neil Young'ı ABD'deki kaçak Kanada vatandaşlarını geri göndermekle tehdit etmemiş. Ama Amerikan besteciler, yazarlar ve yayıncılar derneği üzerinden ücretiyle elde ettikleri bir telif belgesiyle kullandıklarını söylemiş. Ayrıca Onun parçasına kalmadık, bir daha da çalarsak namerdiz. Young efendi pek kaba olsa da, Trump onu yaradandan dolayı sevmeye devam edecek mealinde bir kaç gevezelik de etmeyi ihmal etmemiş. Daha önce parçalarını kullanan siyasetçilere tepki gösteren ilk müzisyen Neil Young değil. ABBA, Danimarkalı yabancı karşıtı bir partinin Mamma Mia parçasını kullanmasına delirmiş ve dava açmıştı. Springsteen, Reagan'ın Born in the USA parçasını kullanmak istemesine pek ağır cevap vermiş ve Sayın Reagan beni çok yanlış anlamış, demişti."} {"url": "https://koltukname.com/2015/06/26/haftanin-eglencesi-enstantane-bulusmalar/", "text": "Sadece etrafa bakıp ilginç bir şekilde uyum sağlayabilecek ya da birleştikten sonra hoş bir tezat yaratabilecek şeyler arayıp bulmakla alakalı. Sürece gelince, sadece bir şeyler bulup en temiz açıdan fotoğraf çekmeye çalışıyorum."} {"url": "https://koltukname.com/2015/06/28/haftadan-kalanlar-22-28-haziran-2015-2/", "text": "Samsung, sollamalardaki riski düşürüp yol güvenliğini artırmak için kamyonlarının arkasına, kamyonun önündeki yolu gösteren kocaman bir ekran yerleştirmiş. Güvenlik artırma niyetiyle dikkat dağıtmadığı müddetçe güzel bir çözüme benziyor. İki mühendislik öğrencisinden çığır açma potansiyeli yüksek bir icat: Ses dalgalarıyla yangın söndüren tüp. 1930'da modacılara, 2000'lerde insanların ne tür giysiler giyeceklerini sormuşlar. Ortaya çıkan sonuçlar tahmin edebileceğiniz gibi gerçeklerden çok uzak epey de komik. Rahatlığın da önemli bir etken haline geleceğini öngörememişler galiba."} {"url": "https://koltukname.com/2015/06/29/vladimir-nabokovdan-esine-ask-mektuplari/", "text": "Geçtiğimiz yüzyılın en büyük yazarlarından Vladimir Nabokov, aynı zamanda eşi Vera'yla yaşadığı büyük aşkla da tanınıyordu. İkilinin mektuplaşmaları, geçtiğimiz yıl İngilizcede yayımlandı. Brain Pickings, 800 küsür sayfa tutan kitabı her zamanki gibi çok güzel anlatmış, birkaç tane de mektubu siteye koymuş. Biz de ikilinin aşkının başlangıcından üç örneği sizlerle paylaşmak istedik. Henry Miller'ın Anais Nin'e, Victor Hugo'nun Juliette Drouet'ye, Virginia Woolf'un Vita Sackville-West'e yazdığı mektuplarla birlikte okumanız önerilir. Evet, sana ihtiyacım var peri masalım. Çünkü bulutun gölgesini, düşüncenin melodisini konuşabileceğim bir tek sen varsın ve bugün işe giderken uzun bir ayçiçeğine baktığımda, bana tüm çekirdekleriyle gülümsediğini seninle konuşabileceğim. Yakında görüşmek üzere benim tuhaf neşem, şefkatli gecem. Ayrıca biliyorum: Sana kelimelerle hiçbir şey söyleyemem telefonda söylediğimde de her şey ters çıkıyor. Çünkü insanın seninle harikulade bir şekilde konuşması gerek, uzun süre önce yitip gitmiş insanlarla konuştuğumuz gibi... saflık, hafiflik ve manevi hassasiyet açısından... Çirkin bir küçültme eki yüzünden zedelenebilirsin çünkü sen deniz suyu gibi berraksın tatlım. Yemin ederim ve mürekkep lekesinin bununla hiçbir ilgisi yok hayatta değer verdiğim, inandığım her şey üstüne yemin ederim ki daha önce seni sevdiğim gibi hiç sevmedim... böyle şefkatle... gözlerim yaşarana dek... ve böylesine bir parlaklık hissiyle. Hayatıma, ziyarete gelir gibi girmedin... tüm nehirlerin senin yansımanı beklediği, tüm yolların senin adımlarını beklediği bir krallığa girer gibi girdin."} {"url": "https://koltukname.com/2015/06/30/sony-e-kagittan-saat-uretiyor/", "text": "İnsanlar Apple saati için sıralara diziledursun, Sony e-kağıttan saat üretmiş bulunuyor. Kayışın ve saatin kullanıcının hareketlerine göre şekil ve renk değiştireceği ürünün akıllı olma iddiası yok sadece saatin kaç olduğunu gösteriyor. İncecik, temiz ve basit bir tasarıma sahip ve pilinin 60 gün gittiği söyleniyor. Saati satışa sunacak olan Japon Fashion Entertainments markası, e-kağıttan giysiler üretmeyi de planlıyor örneğin papyonlar, şapkalar ve bağcıklar."} {"url": "https://koltukname.com/2015/07/01/ulkeden-ulkeye-degisen-guzellik-anlayisi/", "text": "Amerikalı gazeteci Esther Honig, makyajsız bir fotoğrafını dünyanın çeşitli ülkelerindeki Photoshop'çulara göndererek Beni güzelleştirin, diyor. Amacı, güzellik anlayışının ülkeden ülkeye nasıl değiştiğini görmek."} {"url": "https://koltukname.com/2015/07/06/yaratici-enerjilerinizi-yogunlastirmaniz-gereken-saatler/", "text": "Washington Üniversitesi'nin Foster İşletme Fakültesi'nde yardımcı doçent olan Christopher Barnes, en yaratıcı ve en odaklı çalışmalar için ideal aralıkların sabahın erken saati ile akşamüzeri olduğunu söylüyor bunlar enerjinizin ve odaklanma gücünüzün doruk noktasına ulaştığı zamanlar. Harvard Business Review'a konuşan Barnes, öğleden sonra hissettiğiniz bitkinlikle savaşmaya çalışmak yerine zihninizin uyuştuğu anlara dikkat etmenizi söylüyor. Bu sıralarda yaratıcı çalışmalardan kaçınmanızı, onun yerine e-postlara yanıt yazmak, listeler hazırlamak gibi daha angarya işlerle ilgilenmenizi öneriyor. Barnes'ın öğüdü sadece işte değil, genel hayatta da geçerli aslında: Bedeninizin gerçeklerini kabul edin ve onunla savaşmak yerine ahenk içinde çalışmaya özen gösterin."} {"url": "https://koltukname.com/2015/07/07/79-yasindaki-nobel-odullu-mario-vargas-llosa-50-yillik-esini-terk-etti/", "text": "Perulu yazar Mario Vargas Llosa, çağımızın en önemli yazarlarından sayılıyor. Ama Nobel Edebiyat Ödülü sahibiyle ilgili gelen son haberler edebiyatına değil, aşk hayatına dair. Zira 79 yaşındaki Llosa, 50 yıllık eşini Manila'nın İncisi Isabel Preysler için terk etmiş bulunuyor. Şarkıcı Enrique Iglesias'ın annesi olan Preysler (64), İspanya'nın en meşhur femme fatale'i, güzelliği ve evlilikleri dillerden düşmeyen bir paparazi yıldızı. Peru'daki bir televizyon kanalına göre, Llosa aynı zamanda kuzeni olan eşi Patricia'ya (70), Benden bu kadar. Mutluluğun ne olduğunu şimdi anladım. Fazla vaktim kalmadı, diyerek Preysler'le birlikte olmak için ayrıldı. Acımasızlıklarıyla tanınan paparaziler şu an ikilinin ilişkisini destekliyor gibi. Aşk hikayeleri, hayallerin gerçek olabileceğini gösteriyor. İkinci şans diye bir şey vardır, acıdan sonra mutluluk gelir, hayat sizi her noktada şaşırtabilir, diye yazıyor Hola! dergisi. Acıdan sonra gelen mutluluk, Preysler'in 26 yıl evli kaldığı üçüncü eşi Miguel Boyer'in iki yıl felçli yaşadıktan sonra, sekiz ay önce ölmesine atıfta bulunuyor. Ailenin açıklamasına göre Llosa eşinden 4 Haziran'da, 50. evlilik yıldönümlerini New York'ta bir galayla kutladıktan birkaç gün sonra ayrıldı. Elbette Llosa'nın eşi ve çocukları bu duruma Hola! dergisi kadar romantik bakmıyorlar. Oğlu Gonzalo, babasını aylarca gizli bir ilişki yaşamakla, ailenin bu ilişkiden paparazi aracılığıyla haberdar olmasıyla suçluyor. Durumun en kötü yanının olayların herkesin gözü önünde yaşanması olduğunu belirten Gonzalo, annesi için, Kendini babama ve çocuklarına adamak için kariyerinden ve tutkularından vazgeçti. Şimdi o dünyası dış bir etken tarafından tamamen beklenmedik bir şekilde sarsıldı, diyor. İlişkileri yeni başlamış olsa da, Preysler ile Llosa aslında 1986'dan beri tanışıyorlar. İkili geçen ay Madrid'de gizli bir öğle yemeği yerken, yakın zamanda da açık bir Lizbon seyahatinde görüldü."} {"url": "https://koltukname.com/2015/07/08/dans-etmek-yasak-el-cirpmak-serbest/", "text": "Son dönemde hafif bir yakınlaşmadan bahsedilebilse de, İran yıllarca batı dünyası tarafından şer ekseninin bir bacağı olarak görüldü. Tabii olumsuz duyguları karşılıksız sayılmazdı. İslam devrimi sonrası İran, hem batı dünyasına hem de İsrail'e dostane denemeyecek sözlerle her fırsatta meydan okudu. Oysa siyaseti bir kenara bırakacak olursak, madalyonun diğer yüzündekiler daha farklı oldu. Kadim kültürünün birikimi sayesinde İranlı film yönetmenleri, yazarlar, düşünürler batı dünyasında kucaklandılar. 2013 yılında ılımlı tavrıyla bilinen Hasan Ruhani'nin başkanlığa seçilmesi, İranlı sanatçıların ve entelektüellerinin hayatını kolaylaştırdı. Ama müzik ve müzisyenler için şartlar, batı, hatta Türkiye'yle bile karşılaştırınca heves kırıcı. Bir pop müzik topluluğunun albüm yayınlaması, bakanlık iznine bağlı olmaya devam ediyor. İran'da müzik dinlemek, dini çevreler tarafından pek hoş görülmüyor. Hatta koyu İslamcılar arasında bunun bir günah olduğu bile düşünülmekte. En büyük sorunu ise konser vermek isteyen müzisyenler yaşamakta. Bir müzik grubunun yılda 3-4 adetten fazla konser vermesi pek olası değil. İran ulemasının ve otoriter devletin pop müziğe, bilhassa da konserlere bu kadar hoşgörüsüz bakışının altında yatan neden, insanların topluca bir arada bulunduğu yerlerde müziğin etkisiyle tepkiselliklerinin artması. Bu tepkilerin kolayca devlete yöneltilebilecek olması, devletin bu yasağı ciddiyetle uygulamasına yol açıyor. Hatta bu yüzden, doğrudan bir bedensel eylem olan dans, konser alanlarında yasak. Ama dert etmeyin, gözlemciler, el çırpmanıza ses etmiyorlar. Pop müzik piyasası ve müzisyenler üzerinde İran kültür bakanlığının doğrudan bir hakimiyeti bulunuyor. Ruhani iktidarında bakanlığın politikalarında bazı yumuşama çabaları olsa da, ciddi bir baskı odağı olan ulemanın yakın ve sıkı markajı söz konusu. Bakanlığın kararlarını çoğu zaman etkilemeyi başarmaktalar; ama başaramazlarsa, işi doğrudan sanatçılar üzerinde baskı yapmaya kadar götürebiliyorlar. Her şeye rağmen pop müzikle uğraşan sanatçılar durumlarında büyük gelişme olduğunu söylüyorlar. İslam devrimini takip eden 20 yıl boyunca pop müzik tamamen yasaklanmıştı. Zaten 8 yıl süren İran-Irak savaşı boyunca halkın televizyon ve radyolarda duydukları savaşa çağrı yapan marşlar ve ölenlerin ardından yakılan ağıtlar olmuştu. Mahmut Ahmedinejad'dan önceki İran devlet başkanı Hatemi döneminde popüler müziğe yönelik baskının hafifletilmesine çalışılmış, parlementoda konu çok sert sözlerle tartışılmıştı. Konserlere saldırılar düzenlenmiş, muhafazakar medya aracılığıyla hem müzisyenler hem de politikacılar tekrar baskı altına alınmıştı. 2005 yılında başlayan Ahmedinejad döneminin ilk 6 ayında ise her şey yasaklanmış, önce neye ne kadar izin verileceği konusu tartışılmıştı. 2009 yılında Ahmedinejad'ın tekrar seçilmesinin ardından başlayan protestolar ise popüler müziğin İran'daki durumunu iyice felç etmişti. Pek çok müzisyen, Ruhani'nin başkanlığı elde edeceği seçimlere dek yeni albüm yapma ve konser düzenleme iznini alamamıştı."} {"url": "https://koltukname.com/2015/07/10/disleksikler-ve-disleksikleri-anlamak-icin-font/", "text": "Christian Boer, disleksiklerin okumasını kolaylaştırmak için bir font geliştirdi. Dyslexie adındaki bedava font, 2. İstanbul Tasarım Bienali kapsamında yer almıştı. Disleksi, dünya çapında nüfusun yaklaşık %10'unu etkileyen bir öğrenme bozukluğu. Çoğunlukla çocuklukta ortaya çıkıyor ve zihin harfleri ters çevirdiği, yamuk gördüğü vs. için daha yavaş ve yanlış okumalara sebep oluyor. Zekayla hiçbir ilgisi olmayan disleksi ne yazık ki çoğu zaman teşhis edilmediğinden tedavi görebilecek birçok çocuk yetişkin hayatlarında da okuma zorluğu yaşıyor. Kendisi de disleksik olan Boer, fontuna buna bir çözüm olarak üretmiş. Dyslexie'de harflerin altları daha şişkin, böylece okurların zihninde tepe taklak olmuyorlar. Birbirine benzeyen harfler de, okurların ayrıştırmasını kolaylaştırmak amacıyla biraz italik. Ayrıca harflerle kelimeler arasındaki boşluk daha fazla, böylece birbirlerine girmeleri de engelleniyor. Dyslexie fontunu aşağıda görebilirsiniz. Disleksikler için daha farklı font seçenekleri de burada mevcut. Bir başka tasarımcının, henüz öğrenci olan Daniel Britton'ın yeni fontu ise bu öğrenme bozukluğundan mustarip insanların yaşadıkları zorluklara dikkat çekmeyi hedefliyor. Helvetica fontundan yola çıkan Britton, her harfin yaklaşık %40'ını silmiş. Böylece geriye her harfin bir nevi iskeleti kalmış böylece basit bir metni okuyup anlamak için bile bolca zaman ve enerji sarf etmeniz gerekiyor."} {"url": "https://koltukname.com/2015/07/15/san-diego-comic-con-2015-fragmanlari/", "text": "Her yıl San Diego'da gerçekleşen çizgi roman fuarı Comic-Con'dan bu yıl da fragmanlar, özel videolar başka güzellikler gelmeye başladı. 2015 ve 2016'da vizyona girecek süper kahraman, bilimkurgu vb. filmlerinin ve dizilerinin fragmanlarından bir seçkiyi aşağıda bulabilirsiniz. Tüm videolar için de IMDB'ye bakabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2015/07/17/tilda-swinton-kitapci-kuratorlugune-soyundu/", "text": "One Grand, meşhur sanatçıların ve yaratıcı insanların edebi ilham kaynaklarını paylaştığı, küratörlü bir kitapçı. One Grand, Tilda Swinton, Tom Ford, Michael Stipe, Annie Lennox, John Irving, Edmund White, Frank Rich, Ta-Nehisi Coates, Ryan McGinley, Terence McNally, Sarah Waters, Carrie Brownstein, Glenn Ligon, John Cameron Mitchell, Michael Pollan ve daha niceleri dahil olmak üzere dünyadaki en merak uyandırıcı insanların zihinlerine ayna tutuyor. Refinery 29, yaz listesinin küratörlerinden Tilda Swinton'ın seçkisini paylaşmış. Tam da Swinton'dan bekleneceği üzere, sıradışı başlıklarla dolu bu listeyi biz de beğeninize sunuyoruz. Kitapların çoğuna ne yazık ki Türkçede ulaşılamıyor; ama çevrilmiş olanlara Türk yayınevinin bağlantısını ekledik. Görselde, Sadece Aşıklar Hayatta Kalır filminden bir kare."} {"url": "https://koltukname.com/2015/07/19/haftadan-kalanlar-13-19-temmuz-2015/", "text": "Bitkiniz büyüdükçe şekil değiştirip genişleyen origami saksılar, evin içini yeşillendirme projeleriyle uğraşanlar için ideal. Hem estetik hem pratik hem de üç yerine tek saksı kullanıldığı için çevre dostu! Fellini'nin klasik filmi, La Dolce Vita, Hollywood tarafından günümüze uyarlanıyor. Huffington Post'tan Erin Whitney'nin dediği gibi, birinin şu Hollywood'a haddini bildirmesi lazım. Kafa insanı mısınız, yürek insanı mı? 'Benlik' sizce kalpte midir yoksa beyinde mi? sorusuna verdiğiniz yanıt, kişiliğinizle ilgili birçok konuya ışık tutabiliyor. Ayrıntılar burada."} {"url": "https://koltukname.com/2015/12/29/2015ten-kalanlar-muzik/", "text": "Yıllar geçtikçe ülke olarak daha da zor günler yaşıyoruz. Sonucu beğenilmeyince tekrarlanan seçimler, bombalı saldırılar, sokağa çıkma yasakları, her an çıktı çıkacak savaşlar, yine ölümler, ölümler... Umudun ışığı yavaş yavaş sönerken, her gün biraz daha gömüldüğümüz karanlıktan kurtulabilmek, anlamsızlıkların içinde biraz anlam bulabilmek adına kendimizi her zamanki gibi sanata veriyoruz. İşte Koltukname ekibi olarak bizi 2015'te en çok etkileyen albüm, film ve kitaplar. Joanna Newsom hem sabırlı hem de ince eleyip sık dokuyan bir müzisyen. Öyle olmasa 2010'daki Have One on Me'den beri oturup sabırla ilham gelmesini beklemezdi. Bu kadar özenip bezenince de, yeni albüm Divers tıpkı öncekiler gibi yine kulak vermek zorunda kaldığımız bir kayıt olmuş. Newsom'ın önceki albümlerini bilenler, benzersiz bir vokale sahip olduğunu hatırlayacaklardır. 2009'da ses tellerinden geçirdiği bir rahatsızlık zaman zaman çocukça olmakla eleştirilen vokalini bir parça değiştirmiş durumda fakat müziğinin atmosferi sabit: Sanki Grimm kardeşler Newsom'a masallarına fon müziği ısmarlamışlar gibi. Albümün çıkış parçası Sapokanikan Manhattan adasındaki eski bir yerleşimin adı tipik bir Joanna Newsom parçası. Ramses'ten Amerikan yerlilerine kadar sayısız göndermeler ve değinmelerle yüklü. Klibi, Newsom'ın son filminde rol aldığı Paul Thomas Anderson tarafından çekilmiş ve tek başına albüm hakkında fikir vermeye yetecek bir örnek: karmaşık, tahmin edilmez, büyüleyici. Kasvetli bir günde camdan dışarı bakıp hayaller kurarken, size eşlik edecek daha iyi bir müzik bulmanız imkansız. Güncel müziğin sıkıcılaştığını düşünenlerden misiniz? Dinlediğiniz kayıtlar sizi heyecanlandırmıyor, ilk defa dinlediğiniz albümleri bir daha döndürdüğünüz nadir mi oluyor? İşte ilacınız burda. Kamasi Washington, tam 172 dakika, yani nerdeyse 3 saat boyunca sizi ordan oraya savurmak üzere bekliyor. Caz sevmiyor olabilirsiniz, bir müziği sevmeniz için basit melodilere ihtiyaç duyuyor olabilirsiniz, yine de bu genç virtüöze bir şans verirseniz, pişman olmayacaksınız. Washington, müzik türleri arasında dolaşırken ve serbestçe geçişler yaparken, adeta türlerin tanımını da genişletiyor ve hemen hiç sıkıcılaşmıyor. Bazen orkestranın, bazen koronun katkılarıyla. Bir parça içinde bile farklı albümler dinlediğinizi düşünmek mümkün. Bir de birinci diskte ikinci sırada Askim adlı bir parça bulunuyor. Bu isim Türkçe mi ve öyleyse nerden geliyor bunu öğrenmek mümkün olmadı; fakat bu parçayla ilgili asıl dikkat çekici nokta, Stephen Thundercat Bruner tarafından çalınan nefis bas. The Epic, 2015 yılının şüphesiz en iyi albümlerinden biri. Muhteşem ilk albümler listesine eklenmesi gereken yeni bir eserle karşı karşıya olduğumuz aşikar. Bir an önce kanlı canlı da izleyebilmeyi umuyoruz. 2000'lerin başında Enjoy Your Rabbit'le dikkatleri toplayan genç ve zarif bir müzisyendi Detroit'li Sufjan. Listelerin tepesine oturan çok satan albümlerin değil basit, duygusal ve çarpıcı parçaların adamıydı. Onu dinlerken anların kıymeti anlaşılırdı. Bir önceki albümü Age of Adz'le elektronik denemelere girişmiş olsa da, o, zarif ve narin sesiyle söylediği besteleriyle hatırlandı hep. 2012'de kaybettiği ve kendisini küçük yaşta terk etmiş annesinin anısına yaptığı Carrie & Lowell, kendi standardına döndüğü, kişisel ve duygusal bir albüm. Eğer sözlere dikkat veriyorsanız, yer yer ruhunuza bir kement attığını ve sıkıca çektiğini düşünebilirsiniz. Ama hisli vokale eşlik eden minimalist enstrümanlardan oluşan müzik, çılgın dünyamızda herkesin ihtiyacı olan bir dinginliği yanında getiriyor. Yalın ve sakin zamanlarınıza yaraşacak bir müzik ihtiyacınız varsa Carrie & Lowell biçilmiş kaftan. Yok enerjinizi fışkırtacak yer arıyorsanız, elinizi bile sürmeyin. Tame Impala adını duymadıysanız geç kalmadan kendileriyle tanışmalısınız. Avustralya'dan çıkma esas oğlan Kevin Parker'ın çekip çevirdiği bu projenin geçmişi pek parlaktı. Ancak 2015 mahsülü Currents, Tame Impala'nın belki de adını en çok duyuracak albümü olacak gibi duruyor. Bu müzik neye benziyor diye soracak olursanız, modern psychedelic en kestirme tarif olur. Parker, basit ama insanı içine çeken riff'leri yazmakta maharetli bir gitarist. Ama sadece bununla yetinmiyor. Albümün prodüktörlüğünü, şarkıların beste ve düzenlemelerini, vokalleri, kısaca bir albüm yapmak için gerekli hemen tüm işlevleri yerine getiriyor. Üstelik farklı müzik türleri arasında da serbestçe dolaşarak. Bu yüzden Tame Impala dinlerken sıkılmak diye bir durum söz konusu bile olmuyor. Eğer bu kadar övgüden sonra merakınız celb edildiyse, malum ortamlardan albümü dinlemenize Kevin Parker'ın bir itirazı yok, haberiniz olsun."} {"url": "https://koltukname.com/2015/12/30/2015ten-kalanlar-film/", "text": "Yıllar geçtikçe ülke olarak daha da zor günler yaşıyoruz. Sonucu beğenilmeyince tekrarlanan seçimler, bombalı saldırılar, sokağa çıkma yasakları, her an çıktı çıkacak savaşlar, yine ölümler, ölümler... Umudun ışığı yavaş yavaş sönerken, her gün biraz daha gömüldüğümüz karanlıktan kurtulabilmek, anlamsızlıkların içinde biraz anlam bulabilmek adına kendimizi her zamanki gibi sanata veriyoruz. İşte Koltukname ekibi olarak bizi 2015'te en çok etkileyen albüm, film ve kitaplar. Gişe Memuru'yla tanıdığımız Tolga Karaçelik'in yazıp yönettiği Sarmaşık, izledikten sonra etkisinden kolay kolay çıkamayacağınız, müziğinden sahnelerine, karakterlerinden olay döngüsüne kendinizi ara ara düşünürken yakalayacağınız bir film. Bir armatörün iflas etmesi üzerine gemi Mısır açıklarında demir alır. Yasalara göre mürettebattan 6 kişi gemide kalmak zorundadır. Armatör gemiyi sattığında maaşlarını ilk alacak kişiler olma ümidiyle kalanlar arasında anlaşmazlıklar giderek artar, gerilimin dozu yükselir. Film Altın Portakal'da topladığı ödüllerin yanı sıra konuşmaların sansürlenmesi ve para ödülünün verilmemesiyle gündeme geldi. Ama bizce başta Nadir Sarıbacak olmak üzere tüm ekibin tüyler ürpertici oyunculuğu, Cem Karaca'nın çarpıcı sesi, günümüzün toplumsal ve siyasi atmosferine göndermeleriyle yılın en iyi filmi olan Sarmaşık'ı haberlere fazla takılmadan izlemelisiniz. Sinema sanatının ne kadar güzel olduğunu hatırlayacaksınız. Eskiden oynadığı süper kahraman rolünün gölgesinde kalmış bir oyuncunun hikayesini anlatıyor Birdman. Unutulduğu, artık kimse için bir anlam ifade etmediği gerçeğiyle yüzleşmeye çalışan kahramanımız, Broadway'de edebi bir oyunda başrolle eleştirmenlerin gönlünü fethetmeyi planlıyor. Ama bir yandan kızı, bir yandan eski eşi, bir yandan sevgilisi, bir yandan tüm dikkatleri üstüne toplayan yardımcı oyuncu derken, üstüne altından kalkamayacağı kadar ağır bir yük biniyor. Birdman hakikaten de sadece Batman'le anılan başrolündeki Michael Keaton'ın bir Oscar adaylığıyla sahne ışıklarına dönmesini sağladı. Keaton büyüleyici, Edward Norton'sa ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu hatırlatıyor seyircilere. Yine de bize göre filmin etkileyici yanı Inarritu'nun dar alanlarda yaptığı uzun çekimler. Söz konusu Broadway oyununun Raymond Carver'dan olması da edebiyat severlerin hoşuna gidebilir. Mahşer günü sonrasına benzeyen distopik bir dünyadayız. Bir kadın, genç kızları damızlık misali haremine hapseden ve hayatta kalabilmek için kan transferine ihtiyaç duyan askerler yaratan zorba lidere başkaldırarak doğduğu topraklara doğru yola koyulur. Elbette Max'in yardımıyla. Az diyalog, bol aksiyon ve Mad Max'in vazgeçilmezi, hız. Hepsine bir de etkileyici müzik eklenince, Mad Max: Fury Road tam bir fırtınaya dönüşüyor seyircide tekrar tekrar maruz kalma arzusu uyandıran bir fırtınaya. Citizenfour, NSA'in gizli belgelerini ifşa ederek küresel bir sansasyon yaratan Edward Snowden'ın, hikayeyi ilk yayımlayan gazetecilerle Hong Kong'da buluşmasını ve olayların nasıl geliştiğini konu alan bir belgesel. Böyle büyük bir olayı siyasetçilerin ya da farklı medya kuruluşlarının yorumları ve önyargıları olmadan izleyebilmek, ne büyük bir gizlilik ve paranoya içinde yürütüldüğüne tanık olmak, ayrıca tüm ülkelerin öcüymüş gibi peşinde koştuğu adamın sadece idealist bir genç olduğunu görmek gerçekten etkileyici. Kısa kısa filmlerden oluşan Relatos Salvajes'in temelinde intikam ve vahşet yatıyor. Birbirini aldatan eşler, yolda birbirine küfreden şoförler, belediyeye kafa tutan bir patlayıcı uzmanı, babasının katiliyle yıllar sonra karşılaşan kız... Hepsi de akla hayale sığmayacak yollarla intikam peşinde. Yönetmen Szifron bu vahşeti büyük bir incelikle işliyor. İnsanın en habis, en iğrenç, en çıkarcı yönlerini seyirciye kahkahalar attırarak anlatmak her baba yiğidin harcı değil. Bir yandan da neye uğradığınızı şaşırıyor, nasıl tepki vereceğinizi bilemiyorsunuz. Arjantin yapımı bu filmi izlerken bazı toplumsal meselelerin Türkiye'dekine ne kadar benzediğini görmek de ayrıca şaşırtıcı. Southpaw klasik bir spor filmi sayılabilir. Kariyerinin doruğundaki boksör eşini kaybedince çöküyor, sonra sıfırdan başlayarak yeniden yükseliyor. Unutulmuş ama usta bir antrenörle sıkı bir antremana başlayıp devletin elinden aldığı kızına kavuşabilmek için son bir boks karşılaşmasına çıkıyor. Belki klişe bir hikaye; ama yönetmen Antoine Fuqua'nın elinde samimi ve duygu yüklü bir filme dönüşmüş. Hip hop hayranlarının film müziklerinden hoşlanacağını da not edelim. Janr sevenlerin kaçırmaması gereken bir film. Yeni Star Wars'u henüz seyredemedik. Ama yılın, hatta son yılların en büyük sinema olayını buraya not düşmeden geçemezdik. J. J. Abrams'ın yönettiği Star Wars: The Force Awakens, genel olarak olumlu tepkilerle karşılaşmışa benziyor. Biz de yeni yılın ilk günlerinde heyecanla izleyeceğiz."} {"url": "https://koltukname.com/2015/12/31/2015ten-kalanlar-kitap/", "text": "Yıllar geçtikçe ülke olarak daha da zor günler yaşıyoruz. Sonucu beğenilmeyince tekrarlanan seçimler, bombalı saldırılar, sokağa çıkma yasakları, her an çıktı çıkacak savaşlar, yine ölümler, ölümler... Umudun ışığı yavaş yavaş sönerken, her gün biraz daha gömüldüğümüz karanlıktan kurtulabilmek, anlamsızlıkların içinde biraz anlam bulabilmek adına kendimizi her zamanki gibi sanata veriyoruz. İşte Koltukname ekibi olarak bizi 2015'te en çok etkileyen albüm, film ve kitaplar. 20. yüzyılın en önemli İngiliz yazarlarından biri ve belki de en komik yazarı olan Evelyn Waugh, uzun bir aradan sonra bu sene Türkçe okurlarıyla buluştu. Yazarın en çok bilinen romanı, Brideshead Revisited yıllar önce yayımlanmış ama uzun zamandır tükenmişti. İngiliz bir centilmenin karısıyla çalkantılı ilişkisini ve servetini yavaş yavaş yitirmesini konu alan Bir Avuç Toz, Waugh'nun satirik ilk dönem eserleri ile İkinci Dünya Savaşı sonrası daha ağır edebiyatı arasında bir geçiş romanı olarak değerlendirilebilir. Tam da bu yüzden, biz Brideshead Revisited'den ziyade Bir Avuç Tozu yazarın başyapıtı olarak görüyoruz. Waugh'yla henüz tanışma fırsatı yakalayamamış okurlar için Roza Hakmen'in çevirisi harika bir fırsat. Hayatını edebiyata adamış usta bir yazardan, Türk romancılığına ayna niyetine bir kılavuz. Selim İleri yazılarında, söyleşilerinde, programlarında, her fırsatta Türkçe edebiyatı savunmuş, önemli yazarlarımızın önemli eserlerinin daha geniş bir kitle tarafından okunabilmesi için büyük çaba harcamıştır. Edebiyatımızda Sevdiğim Romanlar Kılavuzu'nda da, adından anlaşılabileceği üzere, 1874-1980 arası yayımlanmış romanlardan sevdiklerini son derece öznel bir şekilde derliyor. Kimi zaman sadece bir paragrafla anlatıyor kitabı seçme nedenini, kimi zaman uzun alıntılar paylaşıyor. Hem baştan sona okunabilecek hem de ara ara karıştırılabilecek nitelikte, harikulade bir kılavuz. Lemis Yayınları'ndan çıkan Az Yeterlidir ilk bakışta sanki mimarlık içi bir tartışma gibi dursa da, aslında 21. yüzyılda yaşam nasıl yaşanabilir üzerine çok sıkı ama sade ve zevkli bir okuma. Az çoktur, artık defter kapaklarında bile gördüğümüz, carpe diem kadar sık rastladığımız bir motto oldu. İşte bununla hesaplaşan Aureli, az azdır, diyor, romantize etmeye gerek yok. Rejimler ekonomik krizlerin ve kemer sıkma politikalarının insanları sokağa çıkarmasına değil de evlerinde yemek pişirmeye ve tekrar sökük çorapları dikmelerine sebep olmasını tercih ediyorlar. Ama aynı rejimler aynı insanların bir yandan da gerektiğinde şahane bir tasarım obje vs. için kredi kartına taksit yaptırmayı unutmamalarını da istiyor. Bu çelişkiyi açıklayan Aureli, yoluna az yeterlidir diye devam ediyor. Az bu tüketim toplumunun dışına çıkabilme umudu için bir başlangıçtır ama ancak bir başlangıçtır. Yeni kurallarla yeni bir yaşam kurmak gerek. 20. yüzyıl İtalyan edebiyatının önemli isimlerinden Giorgio Bassani, bildiğimiz kadarıyla Türkçe okurlarıyla ilk defa buluşuyor. Buna vesile olan, savaş sonrası İtalyan edebiyatının başyapıtlarından sayılan Finzi-Contini'lerin Bahçesi. Finzi-Contini'lerin Bahçesi, 1938 yılında, Irk Yasaları'nın çıkarıldığı karanlık dönemde zengin bir ailenin kızına tutulan orta sınıf bir iyi aile çocuğunun hikayesini anlatmakta. Bassani, romanın geçtiği Ferrera şehrini, farklı yaşamları, karakterleri ve olayları büyük bir incelikle işliyor. Öyle ki kitap özellikle başlangıcında Proust'un ölümsüz yazınını anımsatıyor. Bassani gerçekten de Finzi-Contini'lerin Bahçesi'yle kendi kayıp zamanının izini sürüyor. Açıklamalı Notlarıyla Sherlock Holmes'un birinci cildine 2013 listemizde İnsana kitapları sevdiren kitap olarak yer vermiştik. Dizinin ikinci cildi de aynı hissi yaşatmayı sürdürüyor. Sherlock Holmes'un Dönüşü, Son Vaka ve Sherlock Holmes'un Vaka Kitabı'nı içeren bu ciltle birlikte Sherlock Holmes'un öykü külliyatı tamamlanmış oluyor. Ünlü dedektifin maceralarının Strand Magazine'de yayımlanan ilk halini temel alan dizi, Leslie S. Klinger'ın notları ve özgün çizimlerle özenli bir çalışma. Hem ayrı ayrı hem de birlikte çok güzel bir hediye olacağını da not düşelim. Umarız Holmes romanlarını içeren üçüncü ve son cilt de tez vakitte yayımlanır. Fil, Amerikan öykücülüğünün bayrağını John Cheever'dan devralmış sayılan Raymond Carver'ın son kitabı. Daha doğrusu yazarın son öykülerini, yani ustalık eserlerini içeriyor. Daha önceki kitaplarında da olduğu gibi, kadın erkek ilişkilerinde yalnız kalan, birbirine yabancılaşan insanları anlatıyor Carver Fil'de. Anlatıcılar eski eşlerinin, yeni eşlerinin, sevgililerinin, annelerinin, kısacası hayatlarındaki kadınların talepleriyle, şikayetleriyle başa çıkmaya çalışan erkekler. Ama son öykü, bambaşka bir öykü. Canım diye anılan, tüm öykücülerin benzetildiği, Twitter'daki bütün özlü sözlerin atfedildiği Anton Çehov'un son günlerini anlatıyor Ayak İşi. Yine ilişkiler üzerinden gidiyor, Çehov'un eşi Olga Knipper'la son anlarını, Knipper'ın Çehov'un ölümünden sonraki yalnızlığını ele alıyor Carver. Çehov severlere bu son öyküyü, öykü severlere de bir ustanın bu son kitabını muhakkak okumalarını öneriyoruz."} {"url": "https://koltukname.com/2016/01/05/koltukname-4-yasinda-ve-cekilis/", "text": "5 Ocak 2012'de kurduğumuz Koltukname, bugün 4 yaşına girdi. 2015 yılında ne yazık ki istediğimiz kadar haber paylaşamadık, sizlerden fazla uzak kaldık. Yine de 2016'ya gelenekleri sürdüren bir başlangıç yapmak adına yıl sonunda bizi en çok etkileyen albüm, film ve kitapları paylaştık. Şimdi de iki senedir yaptığımız doğum günü çekilişini sürdürüyoruz. Çekiliş her zamanki gibi geçtiğimiz yıl bizi en çok etkileyen kitaplar listesinden yapılacak. Bu yazının altına 14 Ocak Perşembe gününe kadar yorum bırakan okurlarımızdan birine, aşağıdaki kitaplardan istediğini bir tanesini yollayacağız. Kitapları seçerken yardımcı olması için listemize göz atabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2016/01/15/88-oscar-adaylari/", "text": "28 Şubat Pazar akşamı Chris Rock'ın sunacağı 88. Akademi Ödülleri'nin adayları açıklandı. Listeye 12 adaylıkla The Revenant hakim. Ardından da 10 adaylıkla, bizim de 2015'in en iyi filmleri listemizde yer verdiğimiz Mad Max: Fury Road geliyor. Carol'ın En İyi Film dalında aday olmaması, Room'un yönetmeni Lenny Abrahamson'ınsa En İyi Yönetmen'e aday gösterilmesi yılın sürprizlerinden. Tüm aday listesini aşağıda görebilirsiniz. Bakalım Leo sonunda Oscar'ı kapabilecek mi!"} {"url": "https://koltukname.com/2016/01/22/bowienin-en-sevdigi-100-kitap/", "text": "Yeni yılın ilk üzücü sanat haberlerinden biri, David Bowie'nin ölümü oldu. Yaşamı ve sanatıyla birçok insanı etkilemiş olan Bowie'nin ardından onu uzaktan yakından tanıyan herkes sanatçı hakkında anılarını kaleme alıyor, böyle durumlarda hep karşılaştığımız üzere internet Bowie'ye dair bilgiler, fotoğraflar ve listelerle dolup taşıyor. Bowie kitaplar ve birinci baskılar konusunda açgözlülüğünün farkındaydı ve bu duruma espirili bir şekilde yaklaşırdı. Edebiyat sevgisinin anne babasından geçtiğini söylerdi. Hayatının dönüm noktalarından biri Allen Ginsberg ve Jack Kerouac okumasıydı; 15 yaşında Yolda'yı okumanın aydınlatıcı bir an olduğunu, onu Bromley'den çıkmaya teşvik ettiğini söylemişti. Bowie 1976'da Dünyaya Düşen Adam'ın çekimi için Meksika'ya giderken yanında 400 tane kitap götürdü. 1997'de Mr Showbiz'e, Onları New York'ta bırakmaya çok korkuyordum çünkü tekinsiz insanlarla takılıyordum ve kitaplarımı yürütmelerini istemiyordum, dedi. Böylece turneye çıktığında yanında seyyar bir kütüphane taşımaya başladı; Dolaplarım vardı, seyyar bir kütüphaneydi, hoparlörlerin konulduğu kutulara benziyorlardı... o dönem sayesinde olağanüstü bir kitap koleksiyonum var, dedi Bowie."} {"url": "https://koltukname.com/2016/02/12/dunyayi-hayran-birakan-adamin-ardindan/", "text": "Modern pop müzik tarihinin neredeyse tamamında önemli bir aktör olarak var olan David Bowie geçtiğimiz günlerde hayatını kaybetti. Bowie bir süredir kanserle mücade etmekteydi ve geçtiğimiz 2015 yılının Kasım ayında kurtuluşunun olmadığını öğrenmişti. Bilmediği ise ölümün ne kadar yakın olduğuydu. Eğer bilseydi, ölümünden birkaç gün önce 1969'dan beri sıkça birlikte çalıştığı dostu ve yapımcısı Tony Visconti'yi arayıp beş yeni şarkı yazdığını ve bunları kaydetmek için stüdyo ayarlamasını söylemezdi. Her şeye rağmen ölümünü de yaşamı gibi bir sanat eserine çevirmeyi başardı. Oysa nasılda ölümsüz görünüyordu Bowie. Birden fazla kariyere yetecek kadar malzeme çıkarmıştı sanat hayatında, hem de hiç eskimemişti. Çünkü hep değişkendi Bowie. Londralı mı, Berlinli mi yoksa New Yorklu mu olduğu sorusuna kendi bile yanıt veremiyordu. Krautrock, glam, soul ya da caz, hepsi onun estetik anlayışında bir yer bulabiliyordu. Buradan nereye gideceğimi bilmem ama emin olun sıkıcı bir yer değil, diyerek bu yolculuklarını tarif etmişti bir keresinde. 60'ların ikinci yarısı pek çok efsanevi müzisyen ve grubun ortaya çıktığı dönem olmuştu. Bowie de kariyerine önceleri radyoda ve küçük barlarda bu yıllarda başlamıştı. Sovyetler ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki uzay yarışının kızıştığı yıllardı. Uzay kavramı dünyanın gündeminde belirleyiciydi. Uzayda kaybolan Binbaşı Tom adlı bir astronotun hikayesini anlatan Space Oddity, BBC tarafından 1969 yılındaki aya iniş canlı yayınında da kullanılmış ve büyük bir hit olmuştu. Uzay, gündemden bağımsız şekilde Bowie'nin sevdiği temalardan biri olarak kalacak, Bowie özellikle 70'li yıllarda uzayın ekmeğini çok yiyecekti. The Rise and Fall of Ziggy Stardust and the Spiders from Mars adlı albüm, Bowie'nin kült bir karaktere dönüşmesinde kırılma noktasıydı. 1972 doğumlu Ziggy, kendi alter egosunun bir dışavurumuydu ve kendi eliyle yok ediliyordu. Ziggy'nin kınalı kuzu misali saçları ve göz kapakları, bu androjen karakterin alameti farikaları olmuştu. Ziggy, Bowie'nin dinleyici ve izleyicilere göstereceği yüzlerden sadece biriydi. Öyle de oldu. Bowie sürekli çizgisini de kulvarını da değiştirdi. Müzikte durgunluk yaşadığında sinemaya devam etti. Bir müzik türü onu ileriye taşımadığında başka bir türe geçti. Hiç durmadan değişmeye, dönüşmeye, kendinden envai çeşit şekilde bahsettiremeye devam etti. 2006'da son sahne performansını verdikten sonra pek ortalarda görünmemesi bile herkesin ondan bahsetmesi için bahane olmuştu. Bugün bize veda ettiği ve ölümünden bir hafta önce yayınlanan Blackstar albümü gibi. 8 Ocak 1947'de Brixton'da David Robert Jones olarak başlayan hayatı 11 Ocak 2016'da David Bowie olarak sonlanırken, bu büyük müzisyen, ardında 60'lara, 70'lere, 80'lere, 90'lara, 2000'lere tarihlenen sayısız albüm bıraktı. Ürettikleri beğenildi ya da eleştirildi; ama o her zaman sıradışı, özel bir yıldız oldu; biraz ukala, biraz erişilmez fakat hep büyük kalmayı başardı. Onun sihri, bir Bowie eseri dinlediğinizi/izlediğinizi bilmeseniz de, onun elinden çıkma olduğunu hemen anlamanızda gizliydi."} {"url": "https://koltukname.com/2016/02/25/frida-kahlonun-gardirobu/", "text": "Tek kaşıyla gönüllerde taht kuran Frida Kahlo 20. yüzyılın nevi şahsına münhasır sanatçılarından. Gençken geçirdiği bir otobüs kazasından sonra korselere mahkum kalması ve acılar içinde yatağa mıhlanması, Diego Rivera'yla karşılıklı sadakatsizliklerle dolu ilişkisi ve elbette rengarenk giysileri... Çalkantılı hayatı özellikle de popüler kültürde sanatının önüne geçebiliyor belki ama hepsi de sanatını besleyen ve Kahlo'yu Kahlo yapan özellikler. Kahlo ile Rivera, Coyoacan'da, Mavi Ev adını verdikleri evde yaşıyorlardı. Burada aslında yatak odasından stüdyolarına, tüm yaşam alanları iki ayrı binadaydı ve arada köprülü bir geçiş bulunuyordu. Kahlo'nun 1954'te, 47 yaşındaki ölümünden sonra Rivera sanatçının tüm eşyalarını bu Mavi Ev'in banyosuna kilitleyip kendi ölümünden 15 yıl sonraya kadar orada kalmasını buyurmuştu. Sözkonusu oda 2004 yılına kadar kapalı kaldı ama Kahlo'nun meşhur yatağını, ilaçlarını, giysilerini; Rivera'nın stüdyosu, resim gereçlerini görebileceğiniz Mavi Ev artık müze olarak gezilebiliyor."} {"url": "https://koltukname.com/2016/02/29/haftadan-kalanlar-22-28-subat-2016/", "text": "Haftaya edebiyat dünyasından kayıplarla dolu bir başlangıç yaptık. Can Dündar ve Erdem Gül'ün tahliyesine sevindik. İşimizi robotlara kaptırma ihtimalimizin düşük olduğunu görünce rahatladık. İngiliz bir kadının, uzun süreli sevgilisinin erkek kılığına girmiş en yakın arkadaşı olduğunu idrak edemediğini duyunca mavi ekran verdik. Prince'in Creep cover'ını, Lorde'nin Bowie anmasını ve Bowie'nin Freddie Mercury anmasını dinledik. Umberto Eco'nun kitaplarını ve! f İstanbul'da Yolun Sonu, Açlık, Quincy'de Mevsimler: John Berger'ın Dört Portresi ve Yeniden Başla'yı izledik. Can Dündar'ın cumhurbaşkanına açık mektubunu, Evelyn Waugh'nun en çok okunan kadın yazarlardan biri olduğunu ve Hanif Kureishi'nin kapalı sistemleri sevmediğini okuduk."} {"url": "https://koltukname.com/2016/03/01/88-oscar-odulleri-sahiplerini-buldu/", "text": "Evet, ırkçılık tartışmalarının damgasını vurduğu bir Oscar yarışının daha sonuna geldik. Tüm oyuncu kategorilerinde iki yıldır üst üste sadece beyazların aday olduğu Oscar'ların tartışmaya yol açmazı kaçınılmazdı. Sunucu Chris Rock, açılış monoloğunda bu duruma bolca giydirdi demek yerinde olacaktır herhalde."} {"url": "https://koltukname.com/2016/03/03/streamingle-kim-para-kazaniyor/", "text": "Streaming hizmetleriyle sunulan müzik seçkilerinin genişliği artık herkesin müzik dinleme alışkanlıklarını değiştirdi. Bu hizmete elinizdeki telefon kılığındaki el bilgisayarlarıyla erişmenin kolaylığı da cabası. Hiç para ödemeden aldığınız hizmet bile gayet tatmin ediciyken, pek de büyük sayılmayacak bir ücret ödeyerek, neredeyse hayallerin ötesinde bir müzik arşivine gönlünüzce erişim elde ediyorsunuz. Peki müzisyenlerin bu işten kazancı nedir diye soracak olursanız, işte o kısım biraz ilginç. Örneğin Spotify'a göz atacak olursak, ücretli hizmeti üzerinden çalınan bir şarkının hak sahiplerine ödediği ücret 0,68 sent, yani bugünkü kurdan düşünecek olursak, aşağı yukarı 2 kuruş. Ücretsiz hizmeti üzerinden ödenen ücret ise çok daha az, 0,14 sent, yani 0,40 kuruş. Ücretli kullanıcılar, toplam kullanıcıların %20'sini oluşturuyor. Ortalama ödenen parça başı ücret 0,275 sent. Bu da kabaca 0,60 kuruş yapmakta. Spotify'ın rakiplerinden Tidal ise parça başına 1,2 sent ödemekte. Yani Spotify'ın nerdeyse 4 katı. Ama kullanıcı sayısı oldukça düşük. Bu parayı cebine atanın müzisyenler olduğunu düşünüyorsanız, işte orda yanılıyorsunuz. Her müzisyenin bağlı olduğu plak şirketiyle anlaşması farklı. Ama genel olarak müziği üreten müzisyenlere kalan para %15 civarında. Bu oran, parçayı tamamen kendileri yazıp düzenledilerse %23'e kadar çıkabiliyor. Yani Spotify üzerinden her Like a Virgin, Madonna'ya yaklaşık 0,10 kuruş kazandırmakta. Esnaf lokantasında 15 TL'ye bir bir öğlen yemeği yemek için gerekli olan dinleyici sayısı 15.000 diye düşünebiliriz. 10 Kasım 2014'te yayınlanan Mark Ronson'ın Uptown Funk parçası 337.496.543 kez dinlenmiş ve 928.115 dolar şirkete, 139.217 dolar ise sanatçıya bırakmış. Bunların dünya çapında çok dinlenen parçalar olduğunu düşünecek olursanız, genel olarak müzisyenlerin bu işten, şirketlere göre çok da büyük kazançlar elde etmediği ortaya çıkıyor. Yine de onlar için çok üzülmeye gerek yok. Bu paralar sadece Spotify'dan gelen paralar, üstelik tek bir parça için. Asıl kazancı elde eden müzik şirketleri ise yine işin kaymağını yemekteler."} {"url": "https://koltukname.com/2016/03/04/matt-damoni-kurtarmanin-maliyeti/", "text": "En son Marslı'da büyük bir kurtarma operasyonuyla dünyaya geri getirilen Matt Damon, görünüşe göre birçok filmde, bir yerden kurtarılması gereken karakterler canlandırmış. Quora kullanıcısı Kynan Eng'in yaptığı hesaplamaya göre, Matt Damon'ı kurtarmanın toplam maliyeti, 900 milyar dolar!"} {"url": "https://koltukname.com/2016/03/07/haftadan-kalanlar-29-subat-6-mart-2016/", "text": "Haftaya Leo'nun nihayet Oscar'a kavuşmasına sevinerek başladık. Baloncuk patlatmanın neden bu kadar tatmin edici olduğunu öğrendik. Plüton'un atmosferinde yoğun miktarda halüsinojenik madde keşfedildiği haberine ne tepki vereceğimizi bilemedik. Türkiye'de yılda 1 milyon kişi başına yayımlanan kitap sayısının Avrupa'daki en düşük iki rakamdan biri olmasına şaşırmadık. Mercury'yle Bowie'nin Under Pressureının bambaşka bir versiyonunu ve David Foster Wallace'ın Bu Su konuşmasını dinledik. Yeni Hayalet Avcıları'nın fragmanını, Scott Kelly'nin 340 günlük bir görevden sonra uzaydan dönmesini ve Selahattin Özpalabıyıklar'ın editörlük üzerine güzel söyleşisini izledik. K24'teki yeni dosya konusu Nesne Olarak Kitap ve Kitap Kapağı Tasarımını ve Selim İleri'nin Edebiyatımızda Sevdiğim Romanlar Kılavuzu vesilesiyle verdiği söyleşiyi okuduk."} {"url": "https://koltukname.com/2016/03/08/8-mart-dunya-kadinlar-gunu-2/", "text": "Bir kadın hangi kültürden etkiler taşırsa taşısın, vahşi ve kadın sözcüklerini sezgiler yoluyla anlar. Kadınlar bu sözcükleri işittiklerinde zihinlerinde çok ama çok eski bir anı canlanır ve yaşama geri döner. Bu anı, vahşi kadınsılıkla aramızdaki mutlak, inkar edilemez ve değiştirilemez akrabalığımıza ilişkindir; ihmalden ötürü hayalete dönüşmüş, aşırı evcilleştirme nedeniyle mezara gömülmüş, içinde yaşanılan kültür tarafından yasadışı ilan edilmiş ya da artık hiç anlaşılmayan bir ilişki olabilir bu. Kadının adlarını unutmuş olabiliriz, bize seslendiğinde yanıt vermeyebiliriz, ama onu iliklerimizden tanır ve özleriz; onun bize, bizim de ona ait olduğumuzu biliriz. Biz bu köklü, temel ve ilksel ilişkiye doğduk ve özümüz de buna dayanmaktadır. Vahşi Kadın arketipi, birincil önemi olan anaerkil varlığın kılıfı işlevini görür. Sezgi düzeyinde de olsa, onu yaşadığımız anlar vardır ve bu anların devam etmemesi bizi deli eder. Bazı kadınlar için vahşi olanın bu hayat verici tadı gebelik sırasında, çocuklarını emzirirken ve büyütürken onlarda görülen değişim mucizesi sırasında, sevilen bir bahçenin müdavimi olmak gibi bir aşk ilişkisinin müdavimi olduklarında çıkagelir. Kadınlar onu yitirip tekrar buldular mı, ne pahasına olursa olsun korumaya uğraşırlar. Tekrar ele geçirince onu korumak için çok çetin savaşlara girerler, çünkü onunla birlikte yaratıcı hayatları çiçek açar; ilişkileri anlam, derinlik ve sağlık kazanır; cinsellik, yaratıcılık, iş ve oyun döngüleri yeniden kurulur; artık başkalarının yıkıcılıklarına hedef olmazlar; doğanın büyüyüp serpilme yasaları nezdinde eşit haklara sahiptirler. Artık gün-sonu-yorgunluklarının sebebi çok küçük bir zihinsel alanda, iş ya da insan ilişkilerinde kısılıp kalmaları değil, doyurucu çalışma ve çabalardır. Sezgisel olarak çevrelerinde ölümün ve yaşamın ne zaman gerçekleşmesi gerektiğini bilirler; nasıl çekip gidileceğini bilirler; nasıl kalınacağını da. Clarissa Pinkola Estes, Kurtlarla Koşan Kadınlar, çev. Hakan Atalay, Ayrıntı Yayınları."} {"url": "https://koltukname.com/2016/04/28/rusyadan-sevgilerle/", "text": "Devletlerin birbirleriyle çıkarlarına göre kol kola olması ya da itiş kakışa girmesi, nadir bir durum sayılmaz. Malumunuz bu aralar pek çok başka ülkeyle olduğu gibi, Rusya'yla da ilişki durumumuz karışık. Varsın siyasetçiler birbirlerine diş bilesin, konu sanat olunca akan sular duruyor. Nitekim bahsetmek istediğimiz sanatçı da 1931 Gürcistan doğumlu Ermeni müzisyen Mikael Tariverdiev. Bu ismi duymamış olabilirsiniz, zaten Rusya dışında kendisini tanıyan da çok az. Bizim haberdar olmamız ise, The Real Tuesday Weld adlı İngiliz müzik grubunun solisti Stephen Coates sayesinde. Coates, Sovyetler Birliği ve Soğuk Savaş konularına kafayı fena takmış bir sanatçı ve bu konularda yerinde araştırmalar yapmak için de sıklıkla Rusya'ya gitmekte. Birkaç yıl önce Moskova'da bir kafede oturup usul usul yağan karı seyretmekte olan Coates, arka planda çalan harika müziği fark eder. Servis yapan garsona kim olduğunu sorduğunda, Ah, eski günlerin şarkıları yanıtını alır. Çalan albüm, 1964 tarihli Do svidaniya, malchiki adlı filmin müzikleridir. Stephen Coates'in Mikael Tariverdiev ismiyle tanışması işte böyle olur ve bu depresif, zarif ve çarpıcı müziğin peşine düşüp Moskova'nın altını üstüne getirir. 1996 yılında göçüp gitmiş Tariverdiev, Rusya'da oldukça bilinen ve sevilen bir müzisyendir. Müzik eğitimini tamamladıktan sonra film müzikleri bestelemeye girişir ve 1964 yılında yukarıda adı geçen filmle ilk kez adını duyurur. Sonra da bu çalışkan adam hiç durmadan film müzikleri üretir. 130 film müziği yanında operalar, baleler, her tür şarkı yazar. Ama döneminin siyasi şartları, bu harika bestecinin dünyaya adını duyurmasını günümüze kadar geciktirir. Stephen Coates, müzisyenin dul eşinin de desteğiyle birlikte en nadide Tanriverdiev mücevherlerinden oluşan üç albümlük bir seçkiyi yayına hazırladı. Coates'a bu çabası için minnettar olmak için bir kaç parçayı dinlemek yeterli. Bu gibi keşifler yaptıktan sonra, insan daha duymadığımız, rastlayamadığımız, tanışamadığımız ne yitik inciler var diye hayıflanmadan edemiyor."} {"url": "https://koltukname.com/2016/05/03/en-sevdiginiz-game-of-thrones-karakterinize-gore-okuma-onerileri/", "text": "Game of Thrones'un yeni sezonu heyecan verici bir başlangıç yaptı. Tartışmalar tam gaz devam ederken dizinin kitapların önüne geçmiş olması her şeyi mümkün kılıyor, kitapları okuyanlar artık spoiler veremiyor. Essos kıtasında seyahat edip farklı kültürlerle tanışan Daenerys'in hikayesini heyecanla takip ediyorsanız Le Guin'in Yerdeniz dizisinde oluşturduğu müthiş dünyayı mutlaka keşfetmelisiniz. Okri'nin romanı, fani dünyadan ayrılmayı reddeden bir ruh çocuğun hikayesini anlatıyor. Ruhlar dünyasıyla gerçek dünya arasında köprü olan Bran Stark hayranlarına önerilir. Kendisinden daha soylu olanları hem kıskanan hem de onlardan nefret eden Littlefinger, yükselmek için zekasını kullanarak oynadığı oyunlarla ve hırsıyla edebiyat tarihinin en önemli anti kahramanlarından Ripley'yi andırıyor. Yetenekli Bay Ripley, Highsmith'in meşhur karakterinin başlangıç ve yükseliş hikayesini anlattığı romanı. Tahtın ardındaki güç olmak isteyen Varys'i sevenler, Kral VIII. Henry'yi tahtta tutmak için türlü türlü dolaplar çeviren Thomas Cromwell'in hikayesinden de hoşlanacaktır. Yılın en çok konuşulan kitaplarından The Queen of the Night, 19. yüzyıl Paris'inde ihtişam, gizem ve entrika dolu opera dünyasında geçiyor. Littlefinger ve Varys'ten çok çok farklı olarak dolaplarını süslü püslü giysiler içinde, çiçekli bahçelerde çeviren Margaery Tyrell hayranlarına önerilir. Herkesin birbirini sırtından bıçakladığı bir dünyada şövalyelik değerlerine ve şerefine bağlılığını koruduğu için tuhaf kaçan, insana gerçekdışı gelen bir karakter Brienne. Bu açıdan Calvino'nun varolmayan, parlak bir zırhtan ibaret şövalyesi Agilulfo'yu andırıyor. Dünyaya toz pembe gözlüklerle bakarken bir anda acımasız ve vahşi bir şekilde gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalan Sansa'nın hikayesi dizinin belki de en sarsıcı hikayelerinden. Peri masallarının karanlığa gömülmesinden hoşlanıyorsanız Angela Carter'ın sahaflardan ulaşılabilen kitabı Kanlı Oda tam size göre. Blog yazarınızın en sevdiği kitaplardan biri olan We Have Always Lived in the Castle'ın başkahramanı Merricat Blackwood, tıpkı Arya Stark gibi hayatı bir aile trajedisiyle damgalanmış, topluma bir türlü ayak uyduramayan bir genç kız. Jackson'ın başyapıtı sayılan roman yakında Türkçede. İnsan boyutlarına getirilmiş, insan gibi konuşup yürüyebilen aristokrat köpeklerin New York'a taşınıp insanlara uyum sağlama çabasını anlatan bu bilimkurgu romanı, Jon Snow'u ve yanından ayrılmayan büyük kurdunu sevenler için bire bir. Kendisi hiçbir zaman tahta oturamayacağını bildiği için arkadan işler çevirmekle yetinmek zorunda kalan Cersei, Claudius'un hükümdarlığı döneminde Roma İmparatorluğu'nda geçen Ben, Claudius romanında gerçek siyasi gücü elinde tutan Livia karakterini takdir ederdi."} {"url": "https://koltukname.com/2016/08/28/james-baldwinin-istanbul-gunleri/", "text": "Romancı, öykücü, oyun yazarı, insan hakları savunucusu ve denemeci: James Baldwin, tüm sıfatlarıyla 20. yüzyıl Amerikan edebiyatının unutulmaz isimlerinden. Bu uzak şehirde onunla söyleşi yapmak isteyen, ondan toplumsal kehanetlerde bulunmasını isteyen kimse yoktu. Çok az kişiyi tanıyordu. Dili konuşamıyordu. Çalışacak zaman bulabiliyordu. İstanbul'da iki ay kaldı ve Bir Başka Ülke'nin son noktasını burada, bir başka partide Baldwin her zaman bir başka parti bulurdu kadehler, kağıtlar ve kanepelerle dolu bir mutfak tezgahında sakin sakin yazarken koydu. Kitaba süslü bir şekilde, İstanbul, 10 Aralık 1961 diye tarih atılmıştı."} {"url": "https://koltukname.com/2017/11/04/2017-tuyap-istanbul-kitap-fuarindaki-yayinevi-indirimleri/", "text": "Tüyap İstanbul Kitap Fuarı'nın yolu uzun. Metrobüsler kalabalık, yollar kalabalık, fuarın içi ise daha da kalabalık. Tüm bunlara rağmen kitap aşkına yollara düşenlere bir rehber niteliği taşıması ümidiyle, sizler için kitap fuarında yayınevlerinin yaptıkları indirimleri olabildiğince sıralamaya çalıştık. Bu listeyi son hazırlayışımızdan bu yana çoğu yayınevinin indirim oranı aynı kalmış. Ama bazı yayınevlerininki azalmış olsa da birçoğunun ki de artmış. Fuarda en rahat şekilde gezmekle ilgili tavsiyelerimiz içinse buraya göz atabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2017/11/14/isherwood-bir-sekilde-bir-seyler-soyledigimi-hissediyorum-ama-ne-soyledim-bilemiyorum/", "text": "İngiliz yazar Christopher Isherwood, W. H. Auden'la birlikte Amerika'ya taşındıktan 13 yıl sonra, 1952'de, Don Bachardy'yle tanıştı. Isherwood 48 yaşındaydı. Bachardy ise 18'ine daha yeni girmişti. Aralarındaki büyük yaş farkına, öfke nöbetlerine, geçici ayrılıklara ve aldatmalara rağmen ikili Isherwood'un 1986'daki ölümüne kadar, tam 34 yıl birlikte kaldı. Keşke konuşabilsek! Mesela iki gece önce aslında bir şeyler içmeye gittiğim evde kalmıştım; sadece ve sadece sarhoşken araba kullanmamı istemedikleri için. Ama bunu sana söyleyemedim çünkü bunu sana söylemek, bundan rahatsız olduğun manasına gelecekti ve bu, asla konuşmadığımız türde rahatsızlık. Ya sadece şakaya vuruyoruz ya da sinirleniyoruz. Ah, ipuçları bulmak adına birbirimizin yüzünü inceleyerek, sesimizi dinleyerek sürekli bir poker oyunu oynadığımızı görünce tıpkı bu sabah açık bir şekilde gördüğüm gibi öyle üzülüyor ve bunalıyorum ki. Sonra mesela sen, Dobbin tuhaf bir ruh hali içinde, diyorsun ve ortam gerilmeye başlıyor. Ben de bunu bildiğim için gerginlik azalsın diye rol yapmaya başlıyorum ve her şey daha kötü oluyor. Sen de hep aynısın. Ama her nasılsa her zaman benden daha samimi görünüyorsun. Böyle bir lüksün olduğu için mi bu? Senden korkuyor muyum? Evet, bir açıdan korkuyorum. Ama neredeyse daha çok korkuyor olmayı dileyeceğim. Bunu nasıl açıklayabilirim? Zor. Ama ne demek istediğimi açmak adına; geçen gün Dobbin'in eskiden gardiyanken şimdi mahkum olduğunu söylediğinde öyle mutlu oldum ki. Keşke bu hep geçerli olsa. Mazoşizm mi? Öf, ne ad verdikleri kimin umurunda! Tek bildiğim böyle hissetmem yanlış değil... Tüm bunları yazdım ve belki şimdi buraya kadar okuduktan sonra, ne megolamanyak bir adam, diyeceksin. Onunla hiç alakası olmayan başka bir sürü sorunum var, diyeceksin. Evet, bunu biliyorum. Ama senin sorunlarını konuşmak istediğimi söylersem yine, sadece o sorunlara sahip olmaya çalıştığım yanıtını verebilirsin... Bu mektubu göndereceğim çünkü bilmeni istediğim bir şey varsa o da seni önemsediğim. Birbirimizi yanlış anladığımızda gerçekten ıstırap çekiyorum. Ama bir yandan da birini önemsemekten bahsetmenin saf egotizm olduğunun da farkındayım. Öf, siktir... Bir şekilde bir şeyler söylediğimi hissediyorum ama ne söyledim, bilemiyorum. Seni seviyorum. C."} {"url": "https://koltukname.com/2017/11/14/muzik-uzerine-enstantaneler/", "text": "Federico Mauro, Ferzan Özpetek'le de çalışmış, bol ödüllü bir İtalyan fotoğraf sanatçısı. Ünlü gitarlar adlı çalışmasında, dünyanın ünlü gitar üstadlarının gitarlarını fotoğraflamış. B. B. King'den Hendrix'e, Mark Knopfler'den Paco de Lucia'ya çok sayıda gitarist'in özel gitarlarının portrelerini izlemek isterseniz, koleksiyona buradan ulaşabilirsiniz. Tata ve arkadaşlarına ait tasarım atelyesi, meşhur rock gruplarının isimlerini minimalist ikonlara dönüştüren bir koleksiyon hazırlamış. Rock gruplarının isimlerini hiyeroglif benzeri imajlarla ifade etmek istesek nasıl olurdu? gibi bir sorudan yola çıkan tasarımcıların çalışmasına buradan göz atabilirsiniz. Rock dünyasında kim kiminle hangi zamanda ve hangi grupta çalışmış olduğu konusu, çetrefilli bir hadisedir. En ummadık kişiler, fi tarihinde tahmin etmedik insanlarla bir grup kurmuş, sonra yollarını ayırmıştır. Jeff Beck ve Robert Plant'in ya da John Lennon ve Mitch Mitchell'in ne zaman birlikte çalıştıkları, karanlıkta kalmış sırlardandır. Rock tarihinden tam 727 ünlü ismi alıp bunların ilişkisini bir harita haline getirirseniz, sonuç, bu girift ilişkileri temsil eden bir örümcek ağı şeklinde ortaya çıkar. Bu hassas ağı buraya tıklayarak yakından inceleyebilirsiniz. Vokalistler, mensubu oldukları grupların adeta vitrinleridir. Bu yüzden de grup kadar popülerlikleri vardır. Aynı sebeple de subjektif bir en iyi hangisi tartışması, dinleyiciler arasında sürer gider. Konuya daha matematiksel ya da bilimsel yaklaşmak isteyen Concert Hotels sitesi, gayet açık bir görsel hazırlamışlar. Buradan ulaşabileceğiniz görsele göre Axl Rose, sesini en geniş aralıkta kullanan solistler listesinin tepesinde. Rose, There Was a Time parçasında en kalın ve Ain't It Funda en ince sesini kullanmakta. En ince notalara kim çıkıyor sorusunun cevabı olarak ise Mariah Carey öne çıkıyor. Emotions parçasında Mariah neredeyse bardak çatlatıyor. Onu hemen ardından olmasa da, yakın denebilecek bir mesafede Christina Aguilera, Prince, Axl Rose ve Tina Turner takip ediyor. Konu kalın notalarsa, Axl Rose yine listenin tepesinde. Barry White, David Bowie, Tom Waits ve Paul McCartney de davudi sesleriyle onu takip etmekte. Westeros'ta hip hop ritmleri yankılanıyor dersek şaşırır mısınız ? Şaşırmayın; çünkü Amerikan HBO kanalının pek başarılı dizisi Game of Thrones için resmi bir hip hop albümü hazırlandı. Common, Big Boi, Daddy Yankee ve Bodega Bamz gibi hip hop müzisyenlerinin katkısıyla ortaya çıkan albüm, hip hop'un bilinen enerjisini, dizinin fantastik ve büyüleyici atmosferiyle birleştiriyor. Söylemedi deme, benle uğraşırsan, Khaleesi'nin öfkesini tadarsın ya da Oturup düşünüyorum, köşeme çekilince, bu hayat nasıl da benziyor taht oyunlarına gibi sözler içeren şarkılara kulak vermek isterseniz, albümün tamamına buradan ulaşabilirsiniz. Çocukluğu 80'lerde geçenlerin hemen hepsi birer Muppet Show hayranıdır. Zira televizyonun renksiz, yayınların sansürlü olduğu bu yıllarda Muppet Show eşsiz ve özgün bir eğlence kaynağı olarak belleklere yerleşmişti. Beaker, Crazy Harry, Fozzie, Animal, Scooter, Muppet Show'un unutulmaz karakterliydi. Her bölümüne bir ünlü konuk olur ve kendini kuklaların önünde rezil etmekten de hiç çekinmezdi. Her biri ayrı bir çılgın bu kuklaları günümüz müzisyenleriyle şeklen benzetmek, Short List sitesinin aklına gelmiş. Doğrusu benzerlikler yadsınacak gibi değil. Bu sevimli listeye buradan göz atabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2018/02/24/televizyondan-kitaba-jonathan-strange-mr-norrell/", "text": "TV dizileri edebiyat göndermeleriyle, içinde geçtikleri dönemle, karakterlerin oynadıkları oyunlar, hatta yedikleri yemeklerle meraklı izleyiciyi okumaya sevk edebiliyorlar. Biz de meraklarımıza yenildik ve dizilerden yola çıkan okuma listeleri hazırlamaya karar verdik. Bu diziyi seviyorsanız şu kitapları da okumalısınız mantığından yola çıkan bu listeler dizilerle şahsi ilgilerimizin çekiştirdikleri yerlere gidiyorlar ve her zamanki gibi katkılarınıza açıklar. Susanna Clarke'ın müthiş romanı Jonathan Strange ve Bay Norrell'ın bir mini diziye uyarlanacağını daha önce müjdelemiştik. Nihayet beklenen zaman geldi ve bu güzel eseri bir de dizi formatında izleme keyfine eriştik. Kitaptan hiç sapmayan, başarılı bir uyarlamaydı dizi. En başarılı yanı da oyunculardı: Hem gerçekten başarılı bir oyunculuk çıkarmış hem de kitapta çizimlere kadar ayrıntılı bir şekilde betimlenen karakterlere müthiş uyum sağlamışlardı. Diziden biraz bahsetmek gerekirse, Jonathan Strange & Mr. Norrell, İngiltere'de uzun yıllar sonra ortaya çıkan yegane tatbiki büyücüler, Bay Norrell ile öğrencisi Jonathan Strange'in hikayesini anlatıyor. Büyü yapmayı kitap okuyarak kendi kendine öğrenen Bay Norrell büyüyü kimseyle paylaşmak isteyen huysuz, korkak ve tutucu bir büyücü. Strange ise içgüdüsel olarak doğaçlama büyüler yapmada başarılı, merak dolu, parlak bir genç. İkilinin usta-çırak ilişkisi zaman içerisinde Norrell'ın Strange'den kimi bilgileri esirgemesi ve çeşitli anlaşmazlıklar yüzünden bozuluyor ve yolları ayrılıyor. Jonathan Strange & Mr. Norrell, ana hatlarıyla bu ikiliyi ele alsa da, Strange'in eşi, Norrell'ın uşağı, İngiliz bakanları, peri kralları vb. karakterlerin başından geçen olaylarla zenginleşiyor. Clarke, dallandırıp budaklandırdığı hikayeyi sonunda her unsuru bir araya getirerek toplamayı, üstelik bunu heyecan verici ve tatmin edici bir biçimde yapmayı başararak gerçekten zor bir işin altından kalkıyor. Dizi de zaten romandan sapmadığı için aynı bütünlüğü koruyor dediğimiz gibi oyunculuklarının yanı sıra mekanlar, kostümler vs. itibariyle de tam beklenildiği gibi bir dünya yaratıyor. Elbette ilk önerimiz kitabın kendisi olacak. Dizi her ne kadar esas aldığı metne olabildiğince sadık kalmış, Clarke'ın dünyasını ekrana yansıtmayı başarmış olsa da, hiçbir şey kitabın yerini tutmuyor. Clarke'ın muhteşem romanı daha ilk cümleden okuru içine çekiyor; okur ise devamında tüm karanlığına, korkunçluğuna rağmen kitabın içinden bir daha çıkmak istemiyor. Bu kitabı ne kadar övsek az. Sadece fantastik edebiyat sevenlerin değil, tüm kitap severlerin beğeneceğine inancımız tam. Edebiyat dünyası büyücülerle dolu. Ama Jonathan Strange sevenler için en önemli önerimiz, Koltukname ailesi olarak çok sevdiğimiz Ursula K. LeGuin'in Yerdeniz Büyücüsü serisi. Farklı temalar üstünden gitse de genel olarak büyümeyi ve kendini bulmayı anlatan bu altı roman sadece fantastik edebiyatın değil, genel olarak dünya edebiyatının en unutulmaz eserlerinden. Jonathan Strange'i beğendiyseniz siz de bizim gibi merakla Clarke'ın başka neler yazdığını araştırmaya başlayacaksınız. Ve karşınıza Grace Adieu Hanımları ve Diğer Öyküler çıkacak. Jonathan Strange'in dünyasında geçen bu öykülerde romandaki yan karakterlere, yan hikayelere, dipnotlara daha geniş yer veriliyor. Clarke'ın yeni bir kitap ne zaman yazacağı merak konusu. Büyücülerden 19. yüzyıl Rus aristokrasisi arasındaki geçiş biraz sert sayılabilir. Ama Jonathan Strange'in destanımsı yapısını, olayların ortasındaki aile anlatısını, çok sayıda karakterin farklı hikayelerini aynı anda yürütüşünü sevenler, edebiyat tarihinin tam da bu özelliklere sahip en büyük romanından da zevk alacaktır. Farklı ailelerin Rusya'nın farklı dönemlerindeki yaşantılarını ve birbirleriyle ilişkilerini anlatan Savaş ve Barış, göz korkutucu büyüklüğüne rağmen müthiş hızlı okunabilen bir roman."} {"url": "https://koltukname.com/2018/03/04/britpopu-kim-oldurdu/", "text": "Zengin Manchester tarlaları, 90'ların başında James, Stone Roses ve Happy Mondays gibilerinin hasatını yapmış, o hasatın tohumları da daha eğlenceli, biraz da vurdumduymaz Pulp, Blur, Oasis, Supergrass şahsiyetlerinde Britpop'a dönüşmüştü. Ama Amerikan grunge'la paralel zamanlarda modern müzik dünyasında kuvvetli rüzgarlar estiren Britpop, milenyum yaklaşırken dünyanın ilgisini kaybetmeye başlamıştı. Coldplay, Radiohead, Travis yeni dalga İngiliz grupların başını çekmiş, Britpop akımının devamının gelmeyeceğini de kesinleştirmişti. Britpop'un bu kadar kuvvetle benimsenmiş olmasına rağmen kolayca diğer türlere evrilmesi, hatta asimile olmasını açıklamak, biraz da müziğin dışındaki faktörlere göz atmayı gerektiriyor olabilir. NME, Britpop'un elden ayaktan düşmesine neyin neden olduğu konusunda on iki farklı teoriyi listelemiş. 1812'den beri seçilmiş en genç başbakan unvanını ele geçiren Blair'in Britpop sevgisi biliniyordu. Ancak ikinci Irak savaşında sivil halka yönelik işlenen cinayetlere siyasi katkısı, kamuoyunda bu akıma da sırt dönülmesine sebep oldu... Evet, bizce de saçma bir teori. Britpop'un eğlence ve dans havalarına, karamsar ve karanlık OK Computer'la 1997'de turp sıkan Radiohead, kısa sürede hoplayıp zıplayan indie barları tayfasını bir çırpıda gama, kedere boğmuştu. Britpop'u tepelemeye yeterli miydi, tartışmaya açık. Kasım 1996'da Britpop zirvesini yaptı. Oasis her gece 125.000 kişiye çaldı, 2.5 milyon kişi bilet talep etti. Her zirvenin bir çıkışı olduğu gibi, inişi de olacaktı elbet. Britpop bu zirveyi daha yukarı taşımayı başaramadı, yuvarlanıverdi. O zamanlar sevgilisi olan Liam Gallagher'la İngiltere bayrağı deseninde nevresimlerin üstünde yarı çıplak poz veren sosyetik güzel, Vanity Fair'in Nisan 1997 sayısına kapak olmuştu. Kensit Londra kıpırdanıyor! Tekrar! sloganını da bu kapağa iliştirmişti. '60'ların özgürlükçü, hedonist ve eğlenceli havasına yapılan bu gönderme, aristokratların lanetini Britpop'a yöneltmişti. Bir güzel kız nelere kadir Yarabbi! Travis'in akustik gitarları konuşturduğu The Man Who albümü, iskemlelerine oturup uslu uslu parçalarını söyleyen müzisyenleri daha bir popüler hale getirmişti. Britpop gruplarının bu yeni trende ayak uydurmasıysa pek kolay olmadı, onlar ağustosböceği gibi eğlenmeye devam ettiler. İngilizce lad culture adı verilen altkültür haddimiz olmadan böyle çevirdik '90'lar İngiltere'sinde entelektüellikten uzak, cinsiyetçi, vandal ve duyarsız genç orta sınıf erkekleri arasında epey yaygındı. Britpop gruplarının üyeleri de bundan muaf değildi. Toplum bunlardan illallah dediğinde, Britpop'un tabutuna bir çivi daha çakılmış oldu. Eroin, kokain ve yeni nesil sert uyuşturucuların İngiltere gençliği arasında kolayca erişilebilir olması, genç müzisyenlerin parlak kariyerlerine pek de olumlu etki yaratmamıştı. Uyuşturucu dozunun artması üretkenliği ve işin eğlencesini alıp götürünce geriye enkaz kaldı. Enkazın altında da Britpop tabii. Britpop müzisyenleri arasında çok yetenekli ve yaratıcı olanlar bir süre sonra kuru eğlenceden, tekrar eden parçalardan sıkılıp yeni ufuklara yelken açmaya giriştiler. En üretkenleri değişmeye karar verince diğerlerinin güdük kalması da kaçınılmaz oldu. Elinde gitarla otobüs bekleyen bir genci, birkaç hafta sonra büyük kontratlar imzalamış olarak dergi kapaklarında görmek olasıydı. Rüzgarı kaçırmak istemeyen yapım şirketleri paranın musluğunu hesapsızca açıp yatırımların geri dönmediğini fark ettikleri anda kapatmaları, Britpop'un can suyunu kesivermişti. Halkın prensesinin 1997'de trajik bir trafik kazasında ölmesi, İngiliz toplumunun ruh halini fena halde etkilemiş ve nerdeyse tüm adayı depresyona sokmuştu. Kimsenin eğlenme ya da dans etme hevesi kalmamış, kendini kesecek şarkılarla ağıt yakma ve yas tutma istekleri belirmişti. Bu da eğlenceli Britpop'a iyi gelmemişti. Ölünün arkasından konuşulmaz ama doğrusu buna da pek aklımız yatmadı. Aşılamayan çekişmeler, bir türlü görülemeyen hesaplar, Britpop üyelerinin bir türlü güçlerini toparlayamamasına yol açtı. Roger Waters ve David Gilmour gibi 60 yaşından sonra barışmaya karar vereceklerse, tren çoktan kalkmış olacak, Britpop'a rahmet okuyan bile kalmayacak, bizden söylemesi."} {"url": "https://koltukname.com/2018/03/10/johnny-cashin-kemikleri-sizlamasin/", "text": "ABD'de Charlottesville Virginia'da ırkçıların yarattığı korkunç olaylara aklıbaşında herkesin tepkisi büyük oldu. Independent'in haberine göre, toprağı bol olsun, Johnny Cash'in ailesinin tepkisi ise bir kat daha fazla, zira kalabalık içinde bir Nazi sempatizanının Cash'in adını taşıyan bir tişört giydiği görüntülenmişti. Nazi propogandası yapmak isteyenlerin Cash'in isminden istifade etmeleri olasılığı, ailenin tüylerini diken diken etmiş olsa gerek, çocukları Facebook sayfalarında, ailenin tamamı tarafından imzalanan bir açık mektup yayınlayarak buna tepki gösterdi. Yayınladıkları açık mektupta babalarının yüreği sevginin ve toplumsal adaletin ritmiyle atan bir adam olduğunu belirten Cash ailesi, ayrıca Johnny Cash'in aldığı insan hakları alanındaki ödülleri, Kızılderililerin hakları için verdiği mücadeleyi, Vietnam Savaşı karşıtı protestolarını da hatırlattılar. Charlottesville'de olay çıkaranlar, toplumumuz için zehir niteliğindedir ve II. Dünya Savaşı'nda Nazi ideolojisiyle savaşmış her bir Amerikalıya hakaret etmektedir. Babamızın, ne karakter ne de sembol olarak sizinle bir alakası vardır, Cash adını yok edici nefret ideolojinizden uzak tutun. Johnny Cash, 2003 yılında, 71 yaşında hayatını kaybetmiş, 45 yıllık kariyerinde 70 albüm yapıp 11 Grammy ödülü kazanmıştı."} {"url": "https://koltukname.com/2018/11/11/2018-tuyap-istanbul-kitap-fuarindaki-yayinevi-indirimleri/", "text": "Tüyap İstanbul Kitap Fuarı'nın indirim listelerini sizlerle paylaşmaya devam ediyoruz. 10 Kasım Cumartesi günü başlayan 37. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı'nda çeşitli yayınevlerinin yaptığı indirimler aşağıda. Fuarda en rahat şekilde gezmekle ilgili tavsiyelerimiz içinse buraya göz atabilirsiniz."} {"url": "https://koltukname.com/2022/12/03/2022-tuyap-istanbul-kitap-fuari-izlenimler-ve-indirimler/", "text": "İstanbul Kitap Fuarı pandemi yüzünden verilen zorunlu aranın ardından 3-11 Aralık'ta Tüyap Fuar ve Kongre Merkezi'nde. Fuarın tarihi bu sene mecburen aralık ayına alınmış ama bunun tek seferlik olacağı söyleniyor. Giriş ücreti 10 TL, biletler kapıdan ya da internet üzerinden alınabilir. Öğrenci, öğretmen, çocuk, emekli ve engelliler fuara ücretsiz girebiliyor. Onur konuğu Nazlı Eray, teması ise Kitabın Büyülü Dünyası. Pandemideki büyük kapanışın ardından tekrar dışarı açılmak bir alışma süreci gerektirdi. Günlük hayatın en sıradan etkinlikleri bile başta insana tuhaf geliyor, beden sosyal kodaları yeniden hatırlayıncaya kadar insan elini kolunu nereye koyacağını bilemiyordu. Ama bu geri dönüş tuhaflığın yanı sıra sevdiğin kişilere, mekanlara, eylemlere kavuşmanın mutluluğu ve heyecanını da içeriyordu elbette. Yıllar sonra ilk defa yapılan belki asansöre binmek kadar sıradan şeyler bir kez daha sıradanlaştı. Yine de pandemi, dahası pandeminin ardından yaşanan yerel ve küresel olayların yol açtığı büyük ekonomik kriz geri dönüşü olmayan değişikliklere de yol açtı. Çoğu şey eskiye dönse de derinlerde yaşanan bir kaymayla yeni normali yaşıyoruz artık. 39. İstanbul Kitap Fuarı'nın ilk gününe de geri dönüşün getirdiği çokkatmanlı hislerle dolu bir hava hakimdi. 2019'dan sonra ilk defa buluşan yayıncılarla okurlar bu kırmızı halılı hollerde tekrar bir arada olmayı kısmen garipsiyordu belki. Ama fuarlar, yayıncıların büyük bir emekle hazırladıkları kitapların okurlarıyla temas kurabildiği ender yerlerden. Bu bağın uzun bir aradan sonra fiziksel olarak tekrar kurulması birçok yayıncıda merak ve heyecan uyandırmışa benziyordu. Okurlar aynı okurlar mı, beklentileri ne yönde değişti, bu ve benzeri soruların yanıtlarını almak yayıncılar için önemli bir veri oluşturuyor. Tabii daha önemlisi, verilen emeğin karşılığında insanların ilgisini somut olarak görmek, belki güzel birkaç söz işitmek gerçekten zorlu meslekte yola devam etmek için büyük bir motivasyon oluyor. Stantlarda birçok imza günü, üst katlardaki salonlarda ise birçok etkinlik vardı. Fuar boyunca devam edecek olan imza listesinde buradan, etkinlik listesine ise buradan ulaşabilirsiniz. Kullanılan hol sayısı azalmıştı, tarih değişikliğinden dolayı normalde aynı anda yapılan sanat fuarı da yoktu. Yeni açılan, özellikle küçük yayınevleri de fuara katılmamıştı. Bu tarz eksiklikler ve bazı değişiklikler dışında fuarda uzun yıllardır görmeye alışık olduğumuz yayınevlerinin çoğu eski adreslerinde yer alıyordu. Ülke genelindeki zorlukları yansıtan bu süreçte, yer alması çok da kolay olmayan Tüyap Fuarı'nda okurlarla buluşmanın sektöre yeni bir enerji katmasını diliyoruz. Her halükarda kısa dönemde nasıl bir yol izlenmesi gerektiğine dair önemli ipuçları içerecektir. Beylikdüzü çoğu kişi için uzak ve ulaşması zor bir yer. Yine de kitabın büyülü dünyasından vazgeçemeyen okurların bir gün uğrayıp sevdikleri yayıncıları destekleyeceğini umuyoruz. Gideceklerin fuarı etkin şekilde gezebilmeleri için eskiden hazırladığımız rehbere buradan ulaşabilirsiniz. Yayınevlerinin bu yılki güncel indirim oranları ise aşağıda."} {"url": "https://koltukname.com/2022/12/27/yildan-kalanlar-2022/", "text": "Koltukname'de uzun süredir devam eden sessizliğimizi önümüzdeki yıl yavaş yavaş bozmayı tasarlıyoruz. Ama şimdilik, dört bir yanımızı saran yılın en iyileri listelerine minik bir ek yapmak istedik ve kurucu ortaklar olarak 2022'de bizi en çok etkileyen kitapları, filmleri, albümleri Yıldan Kalanlar köşemizde sıraladık. Herkese iyi seneler, yakında görüşmek dileğiyle. Türkiye'de yayıncılık sektörünün öne çıkan bir özelliği var: yazar çevirmenler. Tim Parks, Lydia Millet gibi başka ülkelerde de çevirmenlik yapan yazarlar var tabii ama en azından benim bildiğim kadarıyla buradaki gibi neredeyse gelenekselleşmiş bir kültür yok. Halide Edip, Melih Cevdet Anday, Sabahattin Eyüboğlu, Mina Urgan, Tomris Uyar, Pınar Kür, Fatih Özgüven... Birçok yabancı yazarı bize buranın yazarları tanıttı sadece çevirerek değil, çevrilecek kitapları seçerek de. Bu yüzden, uzun yıllardır nitelikli çevirileriyle tanıdığımız Günay Çetao Kızılırmak'ın öykü kitabının çıktığını görünce çok heyecanlandım. Başkalarının sözlerini aktarmakta ustalaşmış birinin kendi sözlerini merak ediyordum. Beni, zihnimi uzun zamandır meşgul eden konular ve hisler karşıladı; farklı farklı açılardan ele alınmış ev teması gibi. Kızılırmak'ın Türkçesinden okuduğumuz Platonov gibi yazarların külliyatını bir bütün olarak görebilmek, en önemli eserlerine çıkan yolları izlemek, sürekli döndükleri konuları takip etmek edebiyat severler için bir ayrıcalık. Kızılırmak kendi yolculuğuna başlangıçtan itibaren tanık olmak ise büyük keyif. Bu yıl en severek okuduğum kitap, Çoğu İnsan İyidir: Yeni bir İnsanlık Tarihi 2021 basımı çıkınca henüz okumadığım ama okumak için can attığım bir kitabı paylaşmak istedim. Johann Hari'yi Kaybolan Bağlar'dan tanıyoruz. Hari bu kitabında çok yaygın bir dert olan depresyonun sosyal bağlarla ilişkili olduğunu araştırma sonuçlarıyla ama aynı zamanda bir sohbet havasında aktarıyordu. Arkadaşlarla paylaşılan bahçecilikten STK'larda gönüllü olmaya, hepimizin gerçek ihtiyacının anlamlı insan ilişkileri olduğunu ortaya koyuyordu. Birçok çağdaş derdin çözümünde önemli bir etkenin inanlar arasında kurulan öz bağlar olduğunu söylüyordu. Şimdi Çalınan Dikkat'te akıllı telefonlarla sosyal medyanın bizi anlamlı ve tatminkar bir hayat kurmaktan nasıl alıkoyduğunu ödediğimiz bedellerle anlatmış. Telefonunuza sık sık bakıyor ama aslında eğlenmiyorsanız, mavi ışıkla karanlıkta gözünüzü yormaktan bıktıysanız, ekrana daha az baktığınız bir hayat düşlüyorsanız değişim için gerekli motivasyonla araçları bu kitapta bulabilirsiniz. Çalınan Dikkat bize böyle bir değişim için, kendi otantik ihtiyaçlarımıza odaklanabilmek için bu yüzyılın en kıt kaynaklarından birine, dikkate ihtiyacımız olduğunu gösteriyor. Kültür Bakanlığı'nın vermiş olduğu mali desteği senaryo değişikliğini bahane ederek faiziyle geri çekeceğini açıklaması, zaten gündemde olan Kurak Günler'in yıl sonunda iyice konuşulmasına yol açtı. Seyirciler filmi desteklemek için gösterime girdiği hafta sinema salonlarına yöneldiler. İlk üç günde 50 bin, ilk bir haftada 100 bin bilet satışıyla Kurak Günler hem festivallerde hem de gişede başarı yakalayan az sayıda filmden biri olmayı başardı. Filme giderken çıkışta nasıl ferahlayacağımızın planını yaptığımızı itiraf etmek isterim. Zira taşrada linç, yolsuzluk, susuzluk temalarının bize neler hissettireceğini tahmin edecek kadar yaşadık bu ülkede. Filmin yarısında içine girdiğimiz buhrandan bazılarımızın başı dönmeye başlamıştı. Oyunculuklar, anlatılan hikayenin mikro ama çok gerçekçi olması, görsel malzemelerin konunun etkisini daha da artırmasıyla ortaya etkileyici bir film çıkmış. Sürprizli sayılabilecek son beni ayrıca etkiledi ve memlekette yaşadığımız bunalımın sonuna dair bana umut verdi. Açılan bazı yaralar ve vicdani çukurlar, onları açanların da ilerlemesini engelleyebilir, diye düşünerek çıktım sinemadan. Bu memleketin vatandaşı olmak üzerine tefekkür etmek isteyenlere tavsiye edilir. Succession'la tanınan yönetmen Mark Mylod'un yeni filmi The Menu'ya giderken bildiğim tek şey afişinden gördüğüm kadarıyla yeni-eski birçok yıldızla dolu olduğu ve gurme bir akşam yemeğinde genç bir çifti sürprizlerin beklediğiydi. Hem de ne sürprizler! Filmin konusuna dair bir şeyler anlatmanın büyüyü bozacağını düşündüğümden özete girmiyorum ama orkestranın enstrümanlarını akort etmesiyle etkileyici bir açılış yapan The Menu'nun, filmdeki menüye yakışır bir biçimde, bir senfoni gibi devam ettiğini söyleyebilirim. Beni en çok etkileyen sanat ile sanatçının sermayeyle, eleştirmenle, tüketiciyle ilişkisini sorgulaması oldu. Everything Eveywhere All at Once, İlgi Manyağı, The Banshees of Inisherin ve bu yılın benzer çılgın filmleri arasında öne çıkanlardan biri. Nova Norda hem melodisi hem de şarkı sözleriyle 2020'lerin, çağımızın müziğini yapıyor. Kadın mücadelesinin yükseldiği bir çağ bu. Mağdur olmadan, kibirli olmadan, kendimizin peşinde mücadele ettiğimiz bir çağ. İçinde yaşadığımız coğrafyada bazılarımız kendimiz olabilmek için oy vermeye gidiyoruz, bazılarımız sokakta haklarımızı talep ediyoruz. Komşuda, İran'da kadınlar hiçbirinizden razı değiliz, diyorlar. Nova Norda'nın son albümü beni motive ediyor. Her sabah çok zor ve kötücül haberlerin yanı sıra umut ve dayanışma dolu haberlerle yüzleşme gücü veren birçok kaynağımdan biri. Eski yüzyılın dogmatik militanlıklarından uzaklaşarak neşeyle, samimiyetle, dürüstlükle dünya tarihini baştan yazan bir albüm. Pandemi yüzünden verilen zorunlu aranın ardından gittiğim ilk konser Metronomy oldu. Zorlu PSM'de nisanda verdikleri konserde hala maske takan bir avuç insandık. Small World daha yeni çıkmıştı ve henüz fazla dinleme şansım olmamıştı ama grup sahnedeki nüanslı enerjisiyle hepimizi kendi küçük dünyasına çekti. Bilinen-bilinmeyen, sevilen-sevilmeyen bütün parçalar eşit derecede coşturdu seyirciyi. Benim için sonuç, sonrasında aylarca bıkıp usanmadan çaldığım Metronomy'nin Spotify'da en çok dinlediğim grup konumuna gelmesi oldu."}